T-24 "Köşebaşı + Gündem" -23 Mart 2026-


Harg, Tahran’ın ‘Aşil Topuğu’ mu, Washington’un ‘intihar misyonu’ mu?-Akdoğan Özkan- 

Soykırımcı Epstein rejiminin hedefinde İran’ın stratejik önemi haiz Harg Adası’nı ele geçirmeyi hedefleyen bir operasyon mu var? Bu, savaşı sona erdirir mi? Amerikalılar çatışmaları ne zaman sonlandırmayı planlıyorlar?

Hürmüz Boğazı’nın kuzeybatısında, İran anakarasından sadece 15 deniz mili açıkta bulunan Harg Adası, ABD’nin bir operasyonla işgal edeceğini temel alan senaryolarla son günlerde adından sıkça söz ettiriyor. USS Tripoli amfibi hücum gemisi refakatinde bölgeye doğru yola koyulan 31. Deniz Piyade Seferi Birliği’nden sonra 11. Deniz Piyadeleri Keşif Birliği’ni taşıyan amfibi hücum gemisi USS Boxer ile USS Portland ve USS Comstock amfibi çıkarma gemilerinin de bölgeye doğru yönlendirildiğinin iddia edilmesi, ABD’nin İran’a ait Harg Adası'nı ele geçirmeyi ya da abluka altına almayı planladığı yönündeki haberlere hız kazandırdı. Zira, söz konusu gemiler, deniz piyadelerini, zırhlı araçları ve hava unsurlarını (helikopter, İHA, dikey inişli uçak) taşıyarak denizden karaya çıkarma operasyonları düzenleyen çok amaçlı platformlar olarak işlev görürler. Geniş uçuş güverteleri ve iç havuzları sayesinde hava ve deniz yoluyla eşzamanlı operasyon ve lojistik destek sağlayabilirler.

İran’ın toplam petrol ihracatının yüzde 90’ının geçtiği, yılda yaklaşık 950 milyon varil petrole liman hizmetleri sağlayan ve bu nedenle stratejik bir öneme sahip olduğu ileri sürülen ada, sadece 8 km uzunluğunda ve 5 km eninde olduğu için kimi uluslararası gözlemcilerce “Tahran'ın Aşil topuğu” olarak değerlendiriliyor. The Telegraph'a bakılırsa, adayı bugün ele geçirmek İran ekonomisi için yıllar sürecek büyük bir sorun yaratacağı gibi, “Trump'ın İran’ı anakarasına tek bir asker çıkarmadan yenmesine olanak sağlayabilir.

Gelgelelim, soykırımcı Epstei

n rejiminin Harg Adası’na yönelik böyle bir operasyonunun “intihar” ile eşanlamlı olduğunu savunanlar da var. Şimdi, gelin bu meseleyi bağlamına oturtup hangi iddianın doğru olabileceğini ve savaşın ne zaman sona erebileceğini anlamaya çalışalım.

Harg’ı al, bu işi bitir!

Hatırlanacağı gibi, ABD geçen hafta Harg Adası’nı bombalamış, ama oradaki petrol tesislerine dokunmamıştı. Bu gelişmenin ardından, Washington’daki “şahinler” Trump’ı adeta başlattığı “işi tamamına erdirmeye” çağıran mesajlar döktürmeye başladı. Tüm zamanların belki de en berbat, en savaş çığırtkanı Amerikalı (Cumhuriyetçi) siyasetçilerinden biri olarak da tanıdığımız Güney Carolina Senatörü Lindsey Graham“Sayın Başkan: Harg Adası’nı alırsanız bu savaş biter!" şeklinde konuştu. Teksas’ın Kongre Temsilcisi (Cumhuriyetçi) Pete Sessions da 2 bin 500 kişilik deniz piyadeleri ile Harg Adası’nı ele geçirme görevinin bir “kara operasyonu” sayılamayacağını, dolayısıyla endişeye mahal olmadığını savundu. Sessions, adanın USS Tripoli uçak gemisi refakatinde Uzak Doğu’dan bölgeye doğru yola koyulmuş 31. Deniz Piyadeleri Keşif Birliği (MEU) için biçilmiş kaftan olduğunu da iddia etti.

Ardından perşembe günü Florida (Boca Raton) merkezli Newsmax medya kuruluşu, dört Amerikalı yetkiliye dayanarak, ABD’nin binlerce deniz piyadesi ve donanma askerini taşıyan amfibi hücum ve çıkarma gemileri USS Boxer, USS Portland ve USS Comstock’u da Hint-Pasifik üzerinden Orta Doğu’ya yönlendirdiğini yazdı.

Peki, yakın zamana kadar çoğumuzun adını bile duymadığı bu adanın işgal edilmesi fikri, İran konusunda şahin kanatta yer alan Amerikalı siyasetçilerin dilinde son zamanlarda neden pelesenk olmuş durumda?

İran’ın ‘Aşil Topuğu’ Harg

Pentagon’a bağlı Savunma İstihbarat Teşkilatı’nda uzun yıllar görev yaptıktan sonra ülkesinin İsrail hükümetine neredeyse körlemesine destek verişini gerekçe göstererek geçen kasım ayında ABD Ordusu'ndaki görevinden istifa eden Binbaşı Harrison Mann’a bakılırsa, Harg, aslında Pentagon’daki savaş kurmaylarının haritasında zaten on yıllardır yer alıyor. Ada, ABD’nin radarına ilk olarak 1979 İran Devrimi’nin hemen akabinde yaşanan ve bir grup İranlı öğrencinin Tahran’daki ABD büyükelçiliğinde bulunan ellinin üzerindeki Amerikalı görevliyi rehin alarak 444 gün rehin tuttuğu “Rehine Krizi” sırasında giriyor. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter,  adayı bombalamayı veya ele geçirmeyi düşündüyse de, bundan daha sonra vazgeçiyor.

İlginç bir şekilde, Donald Trump, daha yalnızca bir iş insanı olarak bilindiği zamanlarda, “Art of the Deal” (1987) isimli kitabının tanıtım turu sırasında İngiliz The Guardian gazetesinin 23 Mayıs 1988 tarihli nüshası için Polly Toynbee’ye verdiği röportajında, “Adamlarımızdan veya gemilerimizden birine tek bir kurşun sıkılsaydı, Harg Adası'nda ortalığı birbirine katar; gidip adayı alırdım," diyerek içinde bu stratejik adanın geçtiği iddialı bir cümle telaffuz ediyor. İlk kez!

Harg Adası'nın yıllar sonra yeniden manşetlerde yer alması, Pentagon’un kıdemli danışmanlarından, Orta Doğu uzmanı Michael Rubin sayesinde oldu. Amerikan Girişim Enstitüsü'nde akademisyen olarak da görev yapan, eski Irak Koalisyonu Geçici Yönetimi yetkilisi Rubin, Harg'ı ele geçirmenin “çok kolay” olduğunu söyleyerek geçenlerde Beyaz Saray yetkililerine böyle bir operasyon önerdi. Türk nükleer bilim insanlarına suikast düzenlenmesi gerektiğini ima eden laflar da eden ve Türkiye’de pek çok çevrede “İpleri Netanyahu’nun mu elinde?” şeklinde soru işaretleriyle birlikte anılan Rubin, adanın stratejik önemini Trump yönetiminin dikkatine sunan ilk isimlerden biriydi. Rubin, İran için “Kendi petrollerini satamazlarsa, [askerlerine] maaş bile ödeyemezler,” dedi. Yani, bir anlamda “Harg’ı düşür, İran düşsün” demeye getirdi.

Aslına bakılırsa, Harg Adası tam da Trump mantalitesine uygun, onun askeri gövde gösterisi ile doğal kaynakları ele geçirme arzularını bünyesinde topladığı düşünülebilecek bir hedef. Hatırlanacağı gibi, Trump Venezuela'da da benzer bir yol tutmuştu. Askerlerini İran’ın nükleer tesislerine sokmaya çalışarak girişeceği son derece riskli operasyonların aksine, Harg Adası, Trump’a bu savaşı başlatırken ümit ettiği zaferi vaat eden bir portre çizer gibi. Bu tip bir plana destek veren Amerikalı yetkililere göre, Trump’ın tek yapması gereken, Trump Tower'ın güneyindeki Manhattan'dan daha küçük bir adayı hava indirme birlikleri yardımıyla ele geçirmek.  “Can you believe it?”

Peki yapabilir mi?

‘İntihar misyonu’

Amerikan düşünce kuruluşu Quincy Institute’ün kurucularından ve Başkan Yardımcısı, İran kökenli İsveçli yazar Trita Parsi’ye bakılırsa, kesinlikle hayır! Parsi, “bir kere, hangi İran lideri Trump'ın kukla rejiminin kontrol edeceği petrol gelirlerini geri kazanmak uğruna, sonrasında havaya uçurulacağından emin olduğu bir petrol terminali karşılığında İran'ın egemenliğini feda eder ki?” diye düşünüyor. Ayrıca, “bombardımanlarda yakınlarını ya da ailelerini yitirmiş askerleri maaş almaktan mahrum bırakarak savaşın sona ereceğini ümit etmek olacak iş değil!” Üstüne üstlük, böyle bir operasyonun Amerikan askerleri için bir tür “intihar misyonuna” dönüşme riski de var. Ya da 1979’daki “rehine krizi” benzeri noktaya savrulma ihtimali!

Biden yönetiminin Gazze politikasını gerekçe göstererek ABD Ordusu Savunma İstihbarat Teşkilatı’ndan 2024 yılında istifa eden istihbarat uzmanı Harrison Mann ise, “Bu adayı ele geçirme girişimi bir tür intihar misyonu olur,” diyor. Mann, böyle bir operasyonun aslında Trump'ı bu savaşa sürükleyenlerin beklentisi olduğunu savunarak ABD'yi İran'a karşı kesin bir imha savaşına Netanyahu’nun sürüklediğini savunuyor.

Olası Harg operasyonunun sonuçları Pentagon için Mann’ın çizdiği ölçekte olumsuz olmasa bile, bir süre sonra meselenin adadaki denetimi ele geçirmekle sınırlı kalmayacağı açık. ABD’ye binlerce mil uzakta yürütülen operasyonlarla İran ana karasına sadece 15 mil mesafedeki bir toprağı elde tutabilmek, düşünülüp uzun vadeli plan yapılması ve üstesinden gelinmesi gereken başlı başına ayrı bir zorluk.

Bütün bu faktörler düşünüldüğünde, Harg, Tahran’ın “yumuşak karnı” ya da “Aşil Topuğu” mu, yoksa böyle bir operasyon Washington yönetimi için bir tür “intihar misyonu” mu olur, bilmek, öngörmek zor. Ancak Trump’ın böyle bir operasyonu savaştan en emniyetli “çıkış bileti” olarak görmüş olma ihtimali yabana atılamaz. Tabii, “çıkış bileti” olarak görülüp tasarlanan bir operasyonun çatışmalarda bir “zirve tırmanışı” haline gelmesi de pekâlâ mümkün.

Pazarlık kozu olabilir mi?

Zira, soykırımcı Epstein koalisyonuna karşı hayatta kalma mücadelesi veren İran’ın eli bu sırada armut toplamayacak. İran’ın ABD’nin “vurulamaz” diye lanse ettiği F-35 uçaklarından ikisini düşürmüş olması bile, zaten bu operasyonun pürüzsüz yürümesinin hiç de kolay olmayacağının göstergesi. Bütün bu faktörler bilindiğine göre, bağıra çağıra konuşulan Harg operasyonunun hiç gerçekleşmeme olasılığı azımsanamayacak kadar gerçek. Böylesine kritik bir operasyonun günler, haftalar öncesinden, “İran hele bir Hürmüz’ü açmasın, bak geliriz, Harg’ı alırız, şöyle yaparız, bak zaten çıkarma gemilerini de gönderdik” şeklinde tehditlerle bağıra çağıra ilan edilmesinde bir tuhaflık olmadığını kimse söyleyemez ayrıca.

Dolayısıyla Amerikalıların, böyle bir operasyona kadar geçecek olan sürede bu seçeneği İran ile olası ön müzakere görüşmelerinde bir koz olarak kullanma ve “bak el yükseltirim çok fena ha!” diye “sopa gösterme” ihtimali her zaman mevcut.

Peki “sopa” buysa, “havuç” ne? ABD’nin küresel fiyatları 100 doların altında tutmak amacıyla da olsa yıllar sonra İran'ın petrol satmasını engelleyici bir tutum takınmayı bırakması olabilir mi? Ve İran tankerlerinin batırılmasını emretmemesi?

ABD Hazinesi geçtiğimiz günlerde bu “havuçtan” İran’a uzattı, bildiğiniz gibi. Washington’un Tahran stratejisinde bir U dönüşü gibiydi. İran ekonomisini felç etmeye dönük yıllardır süren yaptırımlardan – bir aylığına bile olsa – keskin bir geri dönüş anlamına geliyordu. Nitekim, New York Times gazetesi bu gelişmeyi şu sözlerle yorumladı: “Hazine Bakanı Scott Bessent tarafından açıklanan plan, yönetimin petrol fiyatlarını düşürme konusundaki çaresizliğini yansıtıyor ve İran'ı ABD ile savaş halindeyken bile daha fazla petrol satmaya teşvik ediyor.”

Savaşı sonlandırabilir mi?

Başkan Trump, geçen cuma günü, fiilen kapalı duran ve petrol fiyatlarının yükselmesine yol açan Hürmüz Boğazı krizini çözmeden İran'la yürütülen savaşı “sonlandırmayı” düşündüğünü de söyledi, unutmayalım. Daha önce savaş hedeflerine ulaştığına ve savaşın bitebileceğine ilişkin laflar ediyordu Trump, ama bu son sosyal medya mesajı şimdiye kadarki en güçlü sinyal tonunu taşıyordu. Zira, “Hürmüz Boğazı, gerektiğinde onu kullanan diğer ülkeler tarafından korunmalı ve denetlenmelidir - bunu ABD yapmaz! İstenirse, biz bu ülkelerin Hürmüz çabalarına yardımcı oluruz, ancak İran tehdidi ortadan kalktıktan sonra buna gerek de kalmamalıdır,” şeklinde ifadeler kullandı o mesajda. Yani bir bakıma, “biz askeri olarak ‘İran tehdidini” ortadan kaldırdıysak, bir zahmet siz de arkamızda bırakacağımız ekonomik enkazı bir toplayıverin bakiim!’ demek ister gibiydi.

Bu durumda, eğer Trump, yakın bir tarihte ABD güçlerine Hürmüz’ü yeniden açmadan geri çekilme emri verirse, bununla arkasındaki ekonomik bataklığı temizleme işini çağrısına icabet etmemiş ve bölgeye gemi göndermemiş “sözde müttefiklerine” bırakıyor demektir! Eh, bir de Tahran’dan petrol meseleleriyle ilgili küçük bir “taviz” kopartırsa, sonrasını İngilizler, Fransızlar, Kanadalılar, Japonlar, Koreliler, bilcümle “dost bildiği” hainler düşünsün, artık!

Ama ABD için “mutlu son” çok yakın zamanda gelmeyebilir. Axios, dün bir Beyaz Saray yetkilisinin, Trump'ın söz konusu paylaşımının savaşın yakın zamanda sona ereceğine delalet ettiğini düşünmediğini söyledi. Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt de, önceki gün sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Başkan ve Pentagon, bu görevi başarmak için yaklaşık 4-6 hafta gerekeceğini tahmin etmişti. Yarın 3. haftayı dolduruyoruz.” demişti. Şu an dördüncü haftanın içinde olduğumuza göre, savaşın sonlanmasına Amerikalıların hesabıyla çok kalmamış olabilir.

Aslında Trump’ın savaşı mart ayı sona ermeden bitirmek istediğini daha önce çeşitli kaynaklardan duyuyorduk. Axios’un mesajların satır aralarını okuyuşuna bakarsak, Hürmüz Krizi Trump’ı tuzağa düşürdü: İran'ın Körfez petrolü üzerindeki hegemonyasını kırmadıkça da savaşı kendi şartlarıyla bitiremiyor. Gelgelelim, Boğaz’ı zorla yeniden açmaya çalışmak da bu sefer çatışmaların tırmanması, hatta iyice kontrolden çıkması ve Amerikan askerlerini ateş hattına atma riskini alması demek.

Bu durumda Trump savaşı kendi şartlarıyla bitirme riskini sonuna kadar alacak ve ültimatom üstüne ültimatom mu verecek İran’a, yoksa hedeflerin daha önceki bir mesajında ifade ettiği üzere, “neredeyse tamamına” ulaşmışken bir “orta yol” bulma arayışıyla Tahran ile bir arka kanal diplomasisi yürütüp kendince bir “tam zafer” mi ilan etmeye hazırlanıyor? Ekibinin İran ile barış görüşmeleri planladığı yolundaki son haberler, bunun işareti mi yoksa?

Her durumda, savaşın bitimine -Başkan ve Pentagon’un tahminleriyle- iki-üç hafta kalmış bile olsa, Orta Doğu’da bu çok şeyi değiştirebilecek kadar uzun bir süre!

Ne kadar uzun ve ne kadar çok şeyi; bunları önümüzdeki haftalarda göreceğiz sanırım!

/././

İran’ın Bugününü Anlamak (II): Hamaney’i yaratanlar nasıl en büyük rakibi oldu?-Eray Özer- 

Hamaney’in İran devlet mekanizması içindeki yükselişine bakınca bir zamanlar yakın olduğu iki ismi düşman belleyerek devre dışı bıraktığını görüyoruz. Biri Humeyni’ye bile karşı çıkacak kadar gözü kara Hüseyin Ali Muntazeri. Diğeriyse Hamaney’in “Velayet-i Fakih” seçilmesi için her şeyi yapan Haşimi Rafsancani
Ali Hamaney


İran’ın bugününü anlamaya çalıştığımız yazı dizisine kısa bir bayram arasından sonra ikinci yazıyla devam edelim. İlk yazıda Laricani Ailesi’nden yola çıkarak  Ayetullah Hamaney’in İslam Devrimi’ni gerçekleştiren ailelerin çocuklarından oluşan bürokratik bir elit kadro aracılığıyla yönetimi nasıl tek elde topladığını anlatmıştım.

Şimdi gerilere gidiyoruz ve “Nasıl oldu da Hamaney bu kadar güçlü bir ‘tek adam’a dönüştü?” sorusuna cevap arıyoruz.

Baştan belirteyim; onun bu gücü eline geçirmesinin sebebi olan iki önemli karakter de yıllar sonra yaptıklarından çok pişman oldu. Pişman olmakla kalmadı, güçleri yettiğince Hamaney ve politikalarıyla kavga etti bu ikili. Ama nafile… Devrim Muhafızları ve bizde az bilinen/konuşulan Besic milisleri marifetiyle Hamaney, İslam Devrimi’nin en güçlü iki karakterini pasifize etmeyi hatta gerektiğinde hapse atmayı başardı.
Haşimi Rafsancani (Fotoğraf: AA)

Evet, birbirleriyle hiç uyuşmayan, siyaseten apayrı çizgileri temsil eden, hatta birbirlerini diğerinin kuyusunu kazmakla itham eden ve ama yıllar sonra Hamaney karşısında biçare halde aynı mağduriyeti yaşayan bu iki isim Haşimi Rafsancani ve Hüseyin Ali Muntazeri’ydi.

Hayat onları öyle bir noktaya getirdi ki, 2009’da muhafazakâr Ahmedinejad şaibeli bir seçimle cumhurbaşkanlığını kazandığında sonuca itiraz edenlerin başını Rafsancani ve Muntazeri birlikte çekiyordu.

Heyhat…

Önce Muntazeri’den başlamamız lazım. Çünkü filmi geri sardığımızda Rafsancani de Hamaney de onun yanında ancak “çırak” olabilirler.

Ruhullah Humeyni

Humeyni’nin İslam Devrimi’nin sadece beyni değil bizatihi kendisi olduğunu söyleyebiliriz. Onu kişilerüstü bir güce sahip olduğu için dışarıda tutarsak devrimin mimarisine üç isim şekil veriyor: (Önceki yazıda da adı geçen) Murtaza MutahhariMuhammed Behişti ve Hüseyin Ali Muntazeri.

(Bir not: Bu üçlüden Mutahhari’nin 1979’da devrimin ilk günlerinde Furkan Grubu’nun, Behişti’nin ise 1981’de Halkın Mücahitleri’nin düzenlediği bombalı saldırılarda suikasta kurban gitmeleri sonrası Muntazeri tek başına kalıyor. Ve belki de Rafsancani ve Hamaney’in önünün açılması bu iki suikast sonrası kolaylaşıyor.)

Hüseyin Ali Muntazeri

Bu üçünün arasından biri öne çıkıyorsa, herhalde ona da Muntazeri demeliyiz. Humeyni ondan “yaşamımın meyvesi” diye bahsediyor. Örgütü yöneten o. Hani sol örgütlerde “pratiği sağlam” diye bahsedilen birileri olur ya. İşte Muntazeri o insan. Para işleri vesaire, ondan soruluyor.

Ayrıca diğer Şii ulemadan farklı. Özgün bir adam. Bildiğini dümdüz söyleyen tiplerden. Politikayı hiç bilmiyor hatta ömrü boyunca da politik davranmayı beceremiyor. Bakın Muntazeri’yle aynı dönemde hapis yatan solcu öğrencilerden -şu anda da Stanford’da İran Araştırmaları Bölümü’nün başında- Abbas Milani onu nasıl anlatıyor: “Hapishanede Muntazeri sade bir dille konuşurdu, tavırları yalındı. Tahran'dan uzakta küçük bir kasabadan geliyordu ve ölümüne kadar kırsal şivesini gizlemeye çalışmadı. Sol görüşlü mahkumlarla konuşmayı reddeden diğer din adamlarının aksine Muntazeri ilgisini çeken herkesle konuşurdu.

***

Muntazeri özünde bir entelektüeldi. Ama aynı zamanda siyasete de derinden karışmıştı. 1960'lar ve 1970'lerin büyük bir bölümünde Humeyni sürgündeyken, Muntazeri onun İran'daki baş temsilcisi ve mali yöneticisiydi.”

Devrim sonrası Muntazeri pek tabii ki kurulmakta olan İslam Cumhuriyeti’nde karar mercilerinin başı haline geliyor. Zaten onun Humeyni’den sonraki “Yüce Lider” olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Dolayısıyla sıfırdan oluşturulan devlet kademelerine yapılan atamalarda onun sözü geçiyor.

Hameney, 1979'da Tahran'ın cuma namazı imamıyken (Fotoğraf: Vikipedi)

Bilin bakalım Muntazeri sadece çok önemli yahut gelecek vadeden âlimlerin tercih edildiği Cuma Hutbesi’ni verme görevine kimi seçiyor? Evet, o esnada adını çok az insanın bildiği, daha silik bir karakter olarak Humeyni’nin ikinci halkasında kalan Ali Hamaney’i.

Tam burada Muntazeri’nin hikayesine kısa bir ara verip bir miktar daha geriye gidelim. Humeyni’nin yakın ekibinde Muntazeri kadar güçlü olmasa da bir başka etkili isim daha var: Yukarıda da bahsi geçen Haşimi Rafsancani. Humeyni henüz Paris’te sürgündeyken İslam Devrimi Konseyi’nin kurulmasına karar veriliyor. Bu konsey yeni rejime dair her şeye karar verecek olan yapı. Düşünün, kanunlardan hemşirelerin maaşına kadar her detay bu konseyden geçiyor. Rafsancani konsey üyeliği için o esnada Meşhed kentinde bulunan bir ismi öneriyor ve o isim Meşhed’den kalkıp Tahran’a gelerek pratik anlamda politikanın içine girmiş oluyor. Bildiniz, o isim yine Ali Hamaney.

Yani Hamaney bu iki ismin, Muntazeri ve Rafsancani’nin ön ayak olmasıyla sistemin içine giriyor.

Biz dönelim Muntazeri’ye… Devrimin ilk günleriyle birlikte Rafsancani ve Hamaney bu güçlü, bildiğini dümdüz söyleyen adamı rakip olarak görmeye başlıyor. Üstelik Muntazeri politik davranmaktan filan hiç anlamadığı için onun Humeyni’nin gözünde yıpranmasını sağlamaları hiç zor olmuyor. Zira Muntazeri kısa süre içinde rejimin baştan planlandığı gibi gitmediğini, daha demokratik bir yapıda olması gerektiğini, iktidarı ele geçirenlerin kısa sürede güç sarhoşu olduğuna dair eleştirilerini dillendirmeye başlıyor.

Yine önemli bir not: Bugün çok konuşulan ve iktidarın tek elde toplanmasının aracına dönüşen “Velayet-i Fakih” mercii aslında Muntazeri’nin teorisini kaleme aldığı, bir anlamda “icat ettiği” bir makam. Muntazeri, “Velayet-i Fakih” seçilecek kişinin tamamen dışarıdan, siyasal işlere hiç bulaşmadan -adeta bir tür danışman gibi- devletle Şiilik arasında uyum sağlayan bir mekanizmayı yürütmesini umuyor. Sonra çok pişman oluyor tabii… İş işten geçtikten sonra…

Mehdi Haşimi

Demokratik seçimlerin önemini, ülkenin idaresinin tamamen bu seçimle gelen yönetimin elinde olmasını, zaten İslam Devrimi’nin de böyle planlandığını sık sık vurgulamaya başlıyor Muntazeri. Ve ipler Muntazeri ekibinde yer alan (aynı zamanda damadının da kardeşi olan) Mehdi Haşimi’nin İran’ın gizlice ABD’den silah satın aldığını açığa çıkarmasıyla kopuyor. (İran-Kontra ilişkisini bir önceki yazı dizisinde anlatmıştım.)

1987’deki bu olaydan bir yıl sonra 4 bin rejim muhalifi infaz edilince herkes Muntazeri’ye “Aman sesini çıkarma” diyor. O ise Cumhurbaşkanı Rafsancani’ye filan değil, bizzat Humeyni’ye yazdığı çok sert mektubu şöyle bitiriyor: “Biz bunun için savaşmadık!”

Sonrası Muntazeri için hayat, tahmin edebileceğiniz gibi, hep zorluklarla geçiyor. Siyasette kendisine hiçbir şans verilmeyeceğini görüp Kum’a geçiyor. Orada bile evi saldırıya uğruyor, dahil olduğu her karar mekanizmasından atılıyor, tüm unvanlarının elinden alınması talep ediliyor ve nihayet Hamaney’in dini hüküm verme yetkinliğinde olmadığını söylemesi üzerine 1997’de “ihanetle” suçlanarak ev hapsine alınıyor.

Mahmud Ahmedinejad

Ev hapsi 2003’te 100 Şii ulemanın “Yeter artık, serbest bırakın” çağrılarının ardından sona eriyor. 2009’da, ölmeden kısa süre önce Ahmedinejad’ın kazandığı şaibeli seçim sonrası sokağa dökülen yüz binlere “Ne seçim ne de Ahmedinejad hükümetinin Müslümanlığı meşrudur” diyerek destek veriyor.

Muntazeri; Humeyni hayattayken Humeyni’ye, daha sonra Ayetullah Hamaney’e doğrudan karşı çıkabildiği için İran’daki reform hareketinin lideri kabul ediliyor. Fakat reformcular bu çizgiyi zaman içinde terk ederek, “Hamaney’i kızdırmadan reform” olarak kabul edilebilecek bir çizgiye evriliyor. Bu nedenle de 2018’deki gösterilerde “Ne reformcular ne muhafazakârlar / Bu oyun buraya kadar” sloganı yüz binlerin ağzından yayılıyor.

Muntazeri bu çizginin dışında nükleer silahlara doğrudan karşı çıkması, İran’da her zaman baskı gören Bahai dinine mensup kişilerin ibadet özgürlüğünü savunması, insan haklarına ve özellikle kadın haklarına İslami bir perspektifle vurgu yapmasıyla da biliniyor.

Geçelim ikinci kahramanımıza: Haşimi Rafsancani. Ben çocukken televizyondan İran’la ilgili haberlerde en çok duyduğum kelime Rafsancani’ydi. Nasıl olmasın? 1980-89 arasında Meclis Sözcüsü, 1989-1997 arası Cumhurbaşkanı… Ayrıca uzun yıllar Uzmanlar Meclisi Başkanı-Sözcüsü. İslam Devleti’nin en önemli mevkilerinde bulunmuş birinden bahsediyoruz.

Lakin ilginç olan şu ki Rafsancani’nin ismi bu kadar kulağımızdayken Hamaney’i o kadar sık duymazdık 80’lerin sonu ve 90’ların başında. Oysa Hamaney o zaman da “Yüce Lider” idi. Tarihe dönüp bakınca anlıyorum ki, bu durum tesadüf değilmiş. Onu Devrim Konseyi’ne seçtiren Rafsancani’nin yanında “silik” kaldığı bir dönem geçirmiş Hamaney. Nasıl silik kalmasın ki, onu Yüce Lider koltuğuna oturtan adamın yanında…

Evet, tam burada bir video paylaşmak istiyorum sizinle. 2009 yılına ait İsveç yapımı bir belgeselden: 

https://www.youtube.com/watch?v=xq2-_eGlshI

Bu kayıtlar 20 yıl sonra ortaya çıkmış kayıtlar. Rafsancani Uzmanlar Meclisi’ne açık açık “Humeyni bana yeni liderin Hamaney olmasını söyledi” diyor videoda. Hatta tepkiler, dalga geçenler oluyor. Hamaney -öyle sanıyorum ki- “Ya benim bundan haberim yoktu” demek için kürsüye geliyor, tepkiler yüzünden konuşamadan iniyor.

Peki Rafsancani bunu niye yaptı? Yani kendi eliyle en yüksek makama niye Hamaney’i seçti? Cevabı İran’ı anlamamız için önemli. Çünkü o da yürütme ve yasamanın Cumhurbaşkanı olarak kendi elinde olmasını istiyordu. İslam Devrimi başlangıçta böyle bir matematikle planlanmıştı. En tepede gözüken ama aslında icracı bir makam olmayan Yüce Liderlik makamında “kontrol edebileceğine” inandığı bir ismin oturmasını arzuluyordu.

O isim, Rafsancani’yi ofisinde sık sık ziyaret ederek ona sadece devlet işleri değil, her konuda akıl danışan Ali Hamaney’den başkası olmamalıydı. Hamaney’in sembolik bir pozisyonda devre dışı kalacağını hesap ediyordu. Ama işte işler istendiği gibi gitmedi. Oraya geleceğiz.

Rafsancani reformist veya ılımlı denebilecek bir isim filan değil aslında. Basbayağı otoriter, Humeyni’nin izinden giden, solcuların infaz edilmesi yahut ABD’yle silah alışverişleri gibi işlerde parmağı olan bir isim. Üstelik cumhurbaşkanlığı döneminde hakkında çıkan yolsuzluk iddialarının ucu bucağı yok. Ticaretle filan arası iyi, zamanla ülkenin en zengin adamlarından biri oluyor.

Buna rağmen ekonomik anlamda liberal bir çizgiden yana. IMF’le anlaşmalar yapıyor. Batı’yla ilişkileri önemsiyor. Nükleer meselesinde müzakerelere kapıyı yekten kapatmıyor. Başta Suudiler olmak üzere Sünnilerle iletişimi kesmiyor. İşte bu özellikleri nedeniyle yavaş yavaş Hamaney’le arasına kara kedi giriyor. Hamaney onu Muntazeri’ye yaptığı gibi doğrudan eleştirmiyor yahut ev hapsine filan aldıramıyor ama kendine yakın isimlere yaptırdığı açıklamalarla yıpratıyor, çeşitli makamlara aday olmasını engelliyor ve zaman içinde sistemin dışına atıyor.

Haşimi Rafsancani ve Ali Hamaney

Rafsancani Hamaney’i seçtirmek dışında ilk hatasını İletişim, Dışişleri, Eğitim, Kültür, Savunma ve İçişleri bakanlıklarının seçimini Yüce Lider’in onayına bırakmakla yapıyor. Bunlar aslında toplumu şekillendirme açısından en kritik bakanlıklar. Fakat Rafsancani ekonomi yönetimini önemsiyor, oraya el atıyor. Fakat Cumhurbaşkanlığının ikinci döneminde Hamaney’den ekonomi eleştirileri duymaya başlıyor.

1997’deki seçimlerde Hamaney’in desteklediği muhafazakar aday Natek-Nuri yerine sandıktan reformcu Hatemi çıkınca (Rafsancani iki dönem kuralı nedeniyle aday değil) Hamaney’in yaptığı açıklama önemli. “Sandıktan kim çıkarsa çıksın tabii ki sekiz yıl boyunca Rafsancani’ye davrandığım gibi davranacağım” diyor ve ekliyor: “Tabii kimse benim için bir Rafsancani olamaz.”

Burada açıklamada güç dengesinin değiştiğini görüyoruz. Bir yandan kendi istemediği adayı kabullendiğini söylerken diğer yandan Rafsancani’yi o isimle kendinin altında bir yerde eşitliyor. Tabii taraflar hâlâ birbirine karşı saygılı ve özenli.

Seyyid Muhammed Hatemi (Fotoğraf: AA)

Hatemi dönemindeki özgürlük ortamı aslında dolaylı olarak Hamaney’in işine geliyor. Şöyle ki: Bu ortamda geçmiş dönem, yani Rafsancani’nin politikaları yerden yere vuruluyor ve Rafsancani itibar anlamında darbe alıyor. Bu da Hamaney’e bir avantaj sağlıyor. 2005’te yeniden aday olduğunda Rafsancani’nin karşısında net biçimde Hamaney’in desteğini alan Ahmedinejad var. Ve o kadar ilginç bir durum oluşuyor ki: İkinci tura o kalınca bu defa onu yerden yere vurarak zayıflatan reformcular “Aman Ahmedinejad gelmesin” diye Rafsancani’nin arkasında birleşmek durumunda kalıyor, ancak Ahmedinejad seçimin galibi oluyor.

Neyse, uzatmayayım, Ahmedinejad’ın ikinci kez seçilmesini istiyor Hamaney. (Ki onunla da ikinci döneminde “dalaşmaya” başlayacak.) 2009 seçiminin galibinin 25 milyon oyla Ahmedinejad olduğu açıklanıyor ve ortalık karışıyor. Halk, "Seçimler hileli" diyerek sokaklara dökülüyor. Reformcu adaylar Kerubi ve Musavi tutuklanıyor ve Hamaney 19 Haziran’daki Cuma Hutbesi’nde ilk kez Rafsancani’yi doğrudan hedef alıyor.

Rafsancani cevabını yine bir hutbede veriyor ve muhalif Yeşil Hareket’in temsilcilerinin tutuklanmasına, şiddet kullanımına karşı çıkıyor. Yani Hamaney’le çatışa çatışa Rafsancani de “muhalefete” hatta reformcuların arasına -biraz abartıyorum belki- katılmış oluyor.

Ali Hameney (solda) ve kardeşi Muhammed

Bundan sonra Hamaney’in yol vermesiyle muhafazakar kanat Rafsancani’ye açıktan saldırmaya başlıyor. Hamaney’in bakanları tarafından “fitneci” olmakla suçlanıyor. Hatta Ali Hamaney’in kardeşi Muhammed, Rafsancani’ye açık açık “Hain. Yalancı. ABD’nin aparatı” diyor. “Kadife Devrim” yapmayı denemekle suçluyor. (Hayat ve politika acayip: Kardeş Hamaney benzer bir açıklamayı Humeyni hayattayken yapmış, Rafsancani’ye sallayınca cevabı Humeyni’den almış. “Bunları söyleyenlerin dili İsrail’den daha şeytanidir” demiş Humeyni ve kardeş Hamaney uzun yıllar siyaset sahnesinden silinmiş bu açıklama sonrasında.)

Sonrasında Rafsancani’yle Hamaney’in ilişkileri bir daha eskisi gibi olmuyor ama iki taraf da doğrudan polemiğe girmiyor. Rafsancani’nin 2013’teki adaylığı Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından engellenince onun “öğrencisi” ve desteklediği Ruhani ismi öne çıkıyor ve Reformcular da mecburen Ruhani’nin ardında birleşiyor. Galip gelen Ruhani’nin ikinci seçimi öncesinde, 2017’de Rafsancani de hayata veda ediyor.

Muntazeri ve Rafsancani gibi iki demir leblebiyi eriten Hamaney yoluna zaten sert olan politikasını daha da sertleştirerek devam ediyor. Bizzat Rafsancani eliyle serpilen Devrim Muhafızları’nın gücünü arkasına alarak “tek adam” rejimini muhaliflerine bile kabul ettiriyor. Hamaney’e rağmen siyaset ihtimali ortadan kalkıyor, muhalefet ancak Hamaney’in izin verdiği sınırlarda yapılabilir hale geliyor. Hamaney rejimi her türlü değişim talebine benzeri görülmemiş bir sertlikte yanıt vererek toplumun her kesimini sindiriyor.

Burada bitirelim. 

Bir sonraki yazıda Devrim Muhafızları ve “bonyad” adı verilen vakıfların İran’da gücü ve ekonomiyi belirlemedeki rolüne bakalım istiyorum.

/././

halkTV "Köşebaşı" -23 Mart 2026-


“Cihantimur’u iyi ki kaçırmışlar, yoksa Türkiye’de hapse girmeyecekti”-İsmail Saymaz- 

İki yıl önce İstanbul Belgrad Ormanı’nda hız limiti 30 kilometre olan yolda 180 kilometre hızla seyrederek kaza yapan ve Oğuz Murat Aci’nin ölümüne, dört arkadaşını yaralanmasına neden olan 17 yaşındaki Timur Cihantimur’a geçen hafta dava açıldı.

Kazadan iki saat sonra annesi Eylem Tok’la önce Mısır’a, ardından ABD’ye kaçan ve bu ülkede tutuklu bulunan Cihantimur’a bilinçli taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma suçlaması yöneltiliyor.

ABD’de tutuklu anne Eylem Tok ile baba Bülent Cihantimur’un aralarında olduğu beş sanık ise suçluyu kayırma, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirmekten yargılanıyor.

Aci’nin eşi ve kazada yaralanan dört arkadaşı şikayetlerini geri çekti.

Babası Özer Aci ve annesi Hoşnaz Aci’nin şikayeti ise sürüyor.

Dün Özer Aci ile konuştuk.

İki iddianameyi de okudunuz. Yorumunuz nedir?

Birincisi, bu aile organize çete şeklinde çocuğa yardım ediyor. Anne, baba, çalışanlar bir araya geliyor, organizasyon çeviriyorlar. Baştan beri şunu savundum: Baba bu çetenin reisi. Bu bir. İkincisi, kaza olabilir. Ama kazadan sonra yaşananlar, insanlık dışı davranışlar... “Benim evladım” diyeceğine “Bizim evladımız” deseydi. Burada ölüme terk var. Bunların kayda alınmasını isterdim iddianamede. Sen iki saat içerisinde Türkiye Cumhuriyeti’ni terk edebiliyorsun. Benim oğlum 1.5 saat içinde İstanbul gibi bir yerde hastaneye ulaşabiliyor. İstanbul'da 112’nin ulaşma süresi 9-10 dakika. Benim evladım 70 dakika orada ne yapıyor? Adli Tıp raporu diyor ki “Kan kaybından ölmüştür.” Yahu sen ki doktorsun! (Bülent Cihantimur’u kastediyor) Evladını kaçır, ne cehenneme götürürsen götür. İyi ki götürdün. Yoksa hapse mapse girmeyecekti böyle bir yerde. İki gün girip üçüncü gün çıkacaktı.

"İyi ki kaçırdılar” diyorsunuz. Yoksa hapse girmeyecekti, öyle mi?

Tabii. 22 aydır hapiste şu an Amerika’da. Anne de hapiste. Belki anne Türkiye’de hiç hapse girmeyecekti. Allah bunlara öyle bir akıl verdi ki, ömür boyu hapisten çıkmayın diye.

Bu dava sadece benim davam değil. Kamuoyuna mal olmuş bir dava. Olayın üzerinden 2 yıl 16 gün geçti, halen konuşabiliyoruz. Yaramız taze. Yüreğimize doğru dürüst su serpilmesini istiyoruz.

Ölümlü dünyada yaşıyoruz, elhamdülillah. Ama benim keşkeler arka arkaya geliyor. Keşke biri oğlumun bacağına bir atel yapsaydı. Kan kaybı olmasaydı, ölmeseydi. Bunlar çocuğunu organize şekilde yurt dışına çıkarıyorlar. Bizim çocuğumuzu da organize şekilde ölüme terk ediyorlar.

Hala bir telefon kayıp. Yok. Telefondan bahseden de yok. Karşı taraf mı aldı? Kaza yerinde kayıp mı oldu? Kimse kayda almıyor. Telefonda belki çok farklı şeyler vardı.

Efendim, bir de suça sürüklenen çocuk... “Yatakta olması gereken çocuk” deniyor ya. Olması gereken çocuk ormanda 10 arkadaşıyla yarış yapanda bir şey yok! Sanki birileri elinden tutmuş “Gel sen 30 kilometre hız yapılan yerde 170-180 yap” demiş. Bunlar insanlık dışı davranışlar.

Doktor burnundan kıl aldırmıyor. Sanki başka bir mahlukat… Sen de öleceksin iki metrekare yere gireceksin, ben de. Benden farklı bir ırk mısın? Her şeyden önce insan olması lazım.

Hani çocuğun suçundan üçte bir indiriliyor ya, bu üçte biri versinler anne babaya. Bana doktor geldi, üçüncü gün yüz yüze görüştük. Bir kahve içme molası kadar konuştuk. Dedi ki “Gizlice çocuk anahtarı almış gitmiş.” Sonradan bakıyoruz ki çocuğa araba tahsis edilmiş, birkaç sefer ceza yemiş. kırmızı ışık ihlali var. Kimsenin kılı kıpırdamamış.

Gelininizle oğlunuzun arkadaşları şikayeti geri çekmiş. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Oğlumun arkadaşları derken, biri gelinin kardeşi, diğeri dayısının oğlu, öteki teyzesinin torunu… Gelini kandırdılar. Kandırdıktan sonra çocukları da kandırdılar.

Para mı konuştu?

Para konuştu tabii. 100 milyon dağıttılar. 20 milyonunu iki daireyle beraber geline verdiler. Yedişer milyon diğer çocuklar almış, arta kalanı avukatlar. Bir avukat 30 milyon nasıl alabiliyor?

Size de teklifle gelmişler miydi?

Ben baştan beri dedim ki “Maddi kısmı kenara bırakın. Manevi olarak konuşalım.” “Benden ne istiyorsun, maddi kısmı konuşmayacaksak” diyor doktor. Dedim, “Sen git çocuğunu getir, adalete teslim et, kapım her zaman açık.” Bunu Adalet Bakanlığı bile sordu. “Tazminat davası açmayacak mısın?” dediler. “Gerekirse iç çamaşırlarını bile alacağım” dedim. Ama benim bu davayı sonuçlandırmam lazım. Benim paraya ihtiyacım yok. Mahkeme neye karar kıldı, kayda değer bir şey varsa, oğlumun ismini yaşatacak anaokulu olur, ilkokul olur, cami olur, bir şey yapacağım. Torunum yetim kaldı, Darüşşafaka’ya bağışlayacağım. Orada eğitim görsün çocuklar. Açık ve net söylüyorum, gelinimin de paraya ihtiyacı olsaydı da o parayı alsaydı. Bari aldın, sor bir büyüğüne. “Yahu siz şart koşuyorsunuz, ben de koşuyorum. Çocuğumun okul eğitim parası karşılığı davamdan vazgeçiyorum” de. Bir insanın maneviyatını kaça satarsın? Bir insanın maneviyatının değeri kaç paradır? Bir para karşılığı olur mu İsmail Bey?

Olmaz.

Bir insan, özür dileyerek söylüyorum, şerefsiz olduktan sonra… Çocuğu benim oğlumu öldürdü, arkasından döndü, gelinimi satın aldı, torunumu göremiyorum…

Acılı insan bir şeye sarılmak istiyor. Bir şeyden tutunmak istiyor. Bizim tutunacak ne elimiz, ne ayağımız, hiçbir şeyimiz kalmadı. Yalan dünya herkese yeter. Sana da yeter bana da. İnsan olmak birinci duygu. “Benim evladım” değil, “bizim evladımız” denseydi, benim evladım yaşıyor olacaktı.

Bu çocuğun kafası çalışmıyorsa SOS arıyor. “Alo alo alo” diyor. SOS kayıtlarında var. "Adem abi adam ölüyor” diyor. Ya ölüyor dediği benim oğlum. Demek ki çocuğumun can çekiştiğini veya kan kaybettiğini 16 yaşındaki şerefsiz katil biliyor. Annesine niçin demiyor? “Anne beni götürme, orada insan ölüyor, önce onu kurtaralım.” Arabayı sürmeyi biliyorsun, 170 kilometre sürat yapmayı biliyorsun, babanı aramayı biliyorsun... Benim oğlum, tersi olsaydı da götürseydim, götürebilir miydim? “Baba birine çarptık, önce ona yardım etmemiz lazım” derdi.

Simitçiyi ‘muhbir’ diye iki bağımlı çocuğa öldürttüler

Yalova’da, simitçilik yapan Ramazan Elkıtay, saat 18 sularında evinin sokağına girdi. Komşusunun kızı Ayşegül’e “Aslan yeğenim, nasılsın?” diye seslendi. Ayşegül, “İyiyim abi” dedi.

Elkıtay, evinin kapısını açarken, arkasından gelen tetikçi beş el ateş edip kaçtı.

İddia o ki…

Elkıtay, bir vakitler beraber hareket ettiği suç örgütü tarafından muhbirlikle suçlanıyordu.

Tetikçi ve suç ortağı 18 yaşından küçüktü.

Birer milyon TL para ve Yunanistan’a gitme vaadiyle Elkıtay’ı öldürdüler.

Barış Boyun bağlantısı

Ateş edenin adı, A.F.

Lakabı, Rüzgar.

Yanındaki ‘Sofi’ diye bilinen K.B.

İstanbul Esenyurt’ta aynı mahallede büyüdüler.

K.B., ebeveynleri ayrılınca annesiyle Kırşehir Mucur’a yerleşti.

A.F. ve K.B., uyuşturucu bağımlısı ve satıcısı diye tanınıyor.

Onlara malı ‘Mazlum’ lakaplı H.B. veriyor.

Bu organizasyonu ‘Yıldıray’ lakaplı S.Ö. ve ‘Velo’ lakaplı V.A. yönetiyor.

Bu ikili ‘Barış Boyun’ grubuna yönelik İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada kasten öldürmeye ve nitelikli yağmaya teşebbüs ile örgüt kurmaktan yargılanıyor. Aranırken Yunanistan’a kaçtıkları anlaşılıyor.

Birer milyon TL ve Yunanistan vaadi

Yalova Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesine göre S.Ö., V.A. ve H.B., muhbirlikle suçladıkları Elkıtay’ın infaz edilmesi için A.F. ve K.B.’ye birer milyon TL ile Yunanistan’a götürmeyi vaat etti.

Cinayette kullanılan silah 6 Aralık 2024 gecesi H.B. tarafından Küçükçekmece’deki bir evde A.F.’ye verildi.

A.F., 7 Aralık’ta saat 3’te O.K.’nin kullandığı araçla Yalova’ya doğru yola çıktı.

A.F., bir arkadaşına şöyle yazdı:

“Anneme her türlü bakacam, kadına bir milyon gönderiyorum, onlar için çabalıyorum. Paket mi oldum, paşa paşa yatarım. Güzel bi anda mermiyi yağdırcam. Adamlar bana dio ki kralsın kardeşim, yanımıza gel, seni fenomen yapıcaz. Dostum baksana, icraate gidiyorum.”

A.F., daha sonra K.B. ile mesajlaştı.

“Şu an Adama sıkmaya gidiyorum” diye yazdı.

K.B., “Bensiz yapma, beraber yapıcaz” diye yanıt verdi.

Evin önünde pusu

A.F., sabaha karşı Yalova’ya vardı.

O.K., tetikçiyi Elkıtay’ın evinin önünde indirdi.

O, İstanbul’a dönerken…

Tetikçiyi cinayetten sonra kaçırması için bir araç ve şöför Ö.S. gönderildi.

A.F., Elkıtay’ın evinin önüne pusu attı.

Daha sonra Elkıtay’ın Cengiz Koçal Caddesi üzerinde valiliğin karşısında simit tezgahı açtığı noktaya gitti. Yakında polis amirliği ve çevrede yüzlerce insan olduğunu gördü. Elkıtay’ı evinin önünde öldürmenin daha az riskli olduğu kanaatine vararak, bu görüşünü S.Ö.’ye yazdı.

S.Ö., tetikçiyi cesaretlendirmek için şöyle dedi:

“İki gözümsün hallet şunu. Hepsini bas ha baba, korkma, seni alıcam buraya. Sen kendine yakışanı yap, biz fazlasını yapacağız.”

Elkıtay, konumundan ayrılınca plan değişti.

Cinayetin evin önünde işlenmesine karar verildi.

A.F., adrese geçti.

V.A.’ya “Kapısında pusudayım. İçeriye girdiği gibi arkasından yağdırıp kaçıcam” diye yazdı.

Kurbanını beklerken, K.B. ile mesajlaştı.

K.B., eylemi birlikte yapabileceklerini kaydetti.

“İstersen ben atarım, sen atma, o kadar diyorum” dedi.

A.F., azmettiricilerle görüşüp K.B.’den taksiye binip Yalova’ya gelmesini istedi.

K.B., “Ben gelene kadar sıkma iki gözüm” dedi.

Mucur’dan taksiye atladı.

Saat 15.51’de evin konumuna geldi.

Bir süre kaldırımda oturdular.

Sokakta tur attılar.

Uyuşturucu kullandılar.

K.B., saat 18.20’de sokaktan geçen kişiye “Yozgat’ta havaalanı nerede?” diye sordu. Adam dalga geçtiğini düşündü. Ancak K.B., “Ciddiyim” dedi. Ardından “En yakın havaalanı nerede” diye sordu. Adam “Bursa” diye yanıt verdi ve havaalanının yolunu tarif etti.

A.F., ise beton direğe yaslanmış haldeydi.

O anda Elkıtay sokağa girdi.

Ayşegül’e “Aslan yeğenim nasılsın?" diye seslenip eve yürüdü. Evinin kapısını açmakla uğraşırken, arkasından gelen A.F., silahını çıkarıp beş el ateş etti.

Dördü Elkıtay’a geldi.

İki saldırgan iki ayrı sokağa kaçtı.

K.B., taksiye atlayıp Mucur’a giderken, Eskişehir’de gözaltına alındı.

A.F. ise kendisini bekleyen Ö.S. ile İstanbul’a doğru yola çıktı.

Ö.S., tetikçiyi Eyüp’te indirdi.

Beş dakika sonra taksi gelip A.F.’yi konuma götürdü.

Tanımadığı bir kişi tarafından eve yerleştirildi.

A.F., 12 Aralık 2024’e kadar evde kaldı.

Bir kişi erzak ve para getirdi.

Birkaç gün sonra teyzenin dükkanına giderek, annesine telefon açtı. Teyzesi polise haber verince yakalandı.

Muhbirlik iddiası

İddianamede “Elkıtay’ın öldürülme sebebinin ne olduğuna dair net bir tespit yapılamadığı” ifade ediliyor. Ancak eşi Zeynep Elkıtay’ın “Eşim üç dört yıl öncesine kadar gayrimeşru işlerle uğraşan insanlarla görüşüyordu, son bir aydır tedirgindi” dediği belirtiliyor.

A.F.’nin teyzesi G.E.’nin de Elkıtay’ın geçmişte H.T., V.A. ve S.Ö.’nün adamı olduğunu, bu kişilerin aleyhine muhbirlik yaptığı için öldürüldüğünü iddia ediyor.

İddianamede tetikçi A.F. ve K.B.’nin Barış Boyun grubu üyesi oldukları, V.A. ve S.Ö. ile H.B. tarafından verilen talimatı yerine getirerek, cinayeti işledikleri iddia ediliyor.

/././

İkinci bahardı kara kış oldu -Mehmet Tezkan- 

AKP iktidarı öncesi emekliler ikinci bahar yaşıyordu. Hele hele 1980 öncesi emekli olanlar ikinci baharın katmerli baharını yaşıyordu. Emekli ikramiyesi bir araba bir eve yetiyordu. Emekli aylığı evi geçindiriyordu…

AKP iktidarı sonrası hepsi hayal oldu…

Neden AKP iktidarını referans yaptım?

Şundan AKP ülkeyi 23 yıldır yönetiyor. Seçim zamanında yapılırsa çeyrek yüzyıla damgasını vuracak.
AKP öncesi ve sonrası demek normal değil mi?

AKP öncesi hayat bu kadar zor değildi. Yaşı 60’a, 70’e vuranlar biz hayatımızda böyle pahalılık görmedik demeleri şaşırtıcı gelmiyor!..

Gerçekten de böyle pahalılık olmadı. Böyle pahalılık yaşamadık…

Evet 80’li yıllarda, 90’l yıllarda yüksek enflasyon vardı ama hayat bu kadar pahalı değildi. Geçinip gidiyorduk. AKP iktidarıyla birlikte yoksuldan alınan vergiler zenginlere aktarılmaya başlanınca sadece emekliler için değil, çalışanlar için hayat kara kış oldu… Oysa ki AKP yoksulların oyuyla iktidar olmuştu!..

Neyse… Kara kış diyorum çünkü memleket ehil ellerde değil!...

Merkez Bankası Başkanı’nın mektubunu okudunuz mu? Piyasalardaki dalgalanmalar nedeniyle enflasyonlar baş edemediklerini söylüyor. Piyasalardaki dalgalanmalar nedeniyle faizi arttırmak zorunda kaldıklarını izah etmeye çalışıyor…

Piyasalardaki dalgalanmanın sebebi ne?

19 Mart operasyonu. Ekrem İmamoğlu’nun göz altına alındığı gün.

İddia ediyorum yakın gelecekte; 28 Şubat süreci olduğu gibi 19 Mart’ta post modern darbe diye alınabilir!
Belki de 12 Eylül darbesiyle eşitlenecek; bilemiyorum…

Ama şu gerçek ki; AKP’nin iktidarda kalmak için attığı adımlar ülkeyi fakirleştirdi. Yoksul Ortadoğu ülkesi haline getirdi…

Gençler mutsuz…

Çünkü üniversiteler üniversite değil. Akademisyenlerin ehliyeti yok. Mezun olunca işsizlik garanti!..

Yaşlılar mutsuz...

Aldıkları emekli aylığı karın doyurmuyor…

Ez cümle demem şudur; AKP iktidarıyla mutsuzlar ülkesi olduk. İkinci baharımız kara kış oldu…

Hayır diyen varsa, söylediklerime itiraz eden varsa, yaşantımızdan mutluyuz diyen olursa nedenini iki cümle bi zahmet yazsın…

Başta AKP Sözcüsü tabii…

/././

Akın Bey Neden Susuyormuş!-Ayşenur Arslan- 

Adı tarihe geçesice bakanımız Akın Gürlek, son olarak CHP lideri Özgür Özel’in ağır iddiaları ile gündeme geldi.

CHP Genel Başkanı Özel’in paylaştıklarına göre mal varlığı beyanında görünenden çok daha fazla evinin olması.. Lüksemburg’ta -ülkeye ait bir limanda- yatının olması.. Ve hatırlatıldığı üzere bir zamanlar Lüksemburg’daki Eti Maden Şirketi’nde yönetim kurulu üyeliği yaparak huzur hakkı alması..

İBB davasındaki tavrını bilenler, bu ağır iddialar üzerine kükreyeceğini tahmin ediyordu.

Onun yerine şöyle bir açıklama geldi: “Ben bunları kayda değer görmek istemediğim için cevap vermek de istemiyorum. Çünkü bunlar sıkıştığından dolayı saldırıya geçtiler.”

Nasıl yani!

Ağzını açana daha cümlesi bitmeden, kendisine ya da Reis’i Erdoğan’a hakaretten cezaevi yolunu gösteren Akın Bey mi söylüyor bunu!

“Kayda değer görmüyormuş!”

Bilmem hatırlar mı? Clinton başkanlık döneminde stajyer ile ilişkisi nedeniyle Kongre’de ifade vermişti. “Neden seks yaptın” diye değil… Mesele gündeme geldiğinde “yalanladığı”, yani “kamuoyuna ve Kongre’ye yalan söylediği için”..

Akın Bey kaçıncı yüzyılda yaşadığımızı zannediyor kim bilir.

Ama bu yüzyılda “HALKA YALAN SÖYLEMEK SUÇ” sayılıyor.

Yani siz kayda değer görseniz de görmeseniz de iddialar soruşturulmalı. Yalan söyleyip söylemediğiniz anlaşılmalı.

Bu kadar da değil.

Akın Bey malum, Erdoğan’ın güvenini kazandığı için önce İstanbul cumhuriyet başsavcılığı gibi memleketin en kritik görevine getirildi. Hemen ardından da Adalet Bakanı yapıldı.

Böyle bir isim, şimdi hakkında çeşitli iddialarda bulunanlar hakkında dava açacağını söylüyor. Yargının, Adalet Bakanı’nın taraf olduğu bir davada ne karar verir sizce?

***

Akın Bey bakan olduktan sonra kapılar arkasında değil, açıktan konuşmayı pek sevdi. Saray’ın sevdiği gazetecilerle sohbet videolarını izleyip duruyoruz.

Ama küçük bir tavsiye, bu konuda uzman yardımı alsın. Neyi nasıl söylemeli.. Neyi ağzına bile almamalı..

Mesela; Özgür Özel’in bir mitingde kendisine yönelik sözleri üzerine yuhalayanlar olmuş. Beyefendi de pek alınmış!

“Çoluk çocuğumuz var” diyor, üzüntüsünü anlatırken.

Doğrudur. Silivri’ye gönderdikleriniz taştan yapılmıştı. Onların çocukları, eşleri, anne babaları yoktu!

Dilimin ucuna, klavyemin harflerine neler neler geliyor ama söyleyemiyorum.

Ama sayesinde bir şölene tanık olduğumuzu söyleyebilirim.

Sosyal medyada paylaşılan yüzlerce mesajla ve fotoğrafla tutsakların çocuklarını, eşlerini, anne babalarını tanımak fırsatını bulduk.

Onlar elbet bir gün buluşacaklar!

***

SONAR Araştırma’nın başkanı Hakan Bayrakçı’nın, son anketiyle ilgili olarak Fatih Altaylı’ya söyledikleri, o “bir gün” için ilginç bir resim çiziyor:

“Her ankette kararsızlar çıkar. Fikrini söylemek istemeyen ya da gerçekten kararsız olan. Bunlar bazen yüzde 20 hatta 25’i bulur. Biz de bunu oy oranlarına göre partilere ekleriz. Ama son anketlerimizde kararsızların oranı yüzde 30’un üzerinde. Yer yer yüzde 32, yüzde 34 oluyor. Şimdi bunu paylaştırıyoruz. Ben başka sorularla destekleniyor bile olsa bu kadar yüksek oranda bir kararsızı doğru paylaştırmanın zor olduğunu söylüyorum.”

Bunun anlamı şu. Ankete katılan seçmen yanıt vermeye çekiniyor. Gerçek fikrini söylemiyor. Ben bu yüzden muhalefetin en az 3-4 puanının anketlere yansımadığını düşünüyorum. Tecrübem bana bunu anlatıyor. Muhalefetin oyu en az 3 puan daha düşük görünüyor.”

Yaaa!

/././

halkTV


Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -23 Mart 2026-

 Adliye Sarayları: İktidarın yeni hastaneleri -Selçuk Candansayar-  Türkiye’de  yargı  sistemi; psikiyatrinin son altmış yıldır büyük bedell...