Yalçın Küçük’e gönderilen öğrenci…-Ali Rıza Aydın-
Yalçın Küçük’ün yaşamı sömürücülerin her türlü yanılsamalarına ve çürütmelerine karşı çıkışla ve devrim hedefiyle geçti. Ürettikleri ve eserleriyle, tartışmaları ve tartışmalara kaynak oluşturan duruşuyla Türkiye’nin siyasal ve ideolojik, aydınlanmacı ve bilimsel yaşamına, düşünce üretimine ve geleceğin cumhuriyetine katkıları yüksek bir aydınımız sustu. Artık “ne der acaba” sorusu yerini “ne dedi acaba”ya bırakacak ama unutulmayacak.
Server Tanilli 31.1.2009 günlü Cumhuriyet gazetesindeki “Profesör Yalçın Küçük’ün Dedikleri…” başlıklı yazısında Ergenekon soruşturmasının kaygılandırması ve korkutmasından söz ederken Yalçın Hoca’nın bir televizyon programında söylediklerine de yer verir. Yalçın Hoca’nın değindiği konulardan biri de gençliktir. “Biz devrimciyiz. Biz gençliği düşünürüz. Liselileri, üniversitelileri. (…) Benim işim gençliktir. O gençliği tekrar, emekçi halka, emekçi cumhuriyete bağlı hale getireceğiz.”
Der Hoca. Bu sözler öngörüyü değil, Hoca’nın ve her devrimcinin yaşamının vazgeçilmez hedefini yansıtır. Hoca’nın dokunduğu gençlerden biri de bu satırların yazarı.
Orta ikinci ve üçüncü, lise birinci sınıfları Giresun’da okuduktan sonra, 1969 Ağustos’unda, babamın tayini nedeniyle Ankara’ya taşınma işlerinden biri de okuldan tasdikname almak idi. Okuldaki TÖS’lü öğretmenlerim biraz nükte, biraz sıcak ilişki ama sonradan yaptığım değerlendirmeye göre “gençliği düşünen devrimciler gerçekliğiyle” iki koşulla tasdikname vereceklerini söylediler: Ankara’da Atatürk Lisesine kaydolacaktım ve Yalçın Küçük Hoca’yı bulacaktım.
Bir lise öğrencisi için Ankara’da bir kişinin işaret edilmesi, o kişi Yalçın Küçük ise hiç şaşırtıcı olmamalı.
Birincisini, bir adres dayanışmasıyla gerçekleştirip Atatürk Lisesinde lise ikinci sınıfa başladım. İkincisiyse hem büyük kente alışmam hem de Hoca’nın yurtdışında olması nedenleriyle gecikerek gerçekleşti. Ama lise öğrencisiyken TÖS’lü öğretmenlerimin esenlik dileklerini ileterek Yalçın Hoca’yla tanıştım. Konferanslarını kaçırmamaya çalışarak dinledim, ayaküstü sohbet olanakları buldum. Okuyarak öğrenmeye çalıştığım sosyalizmi Hoca’nın anlatımıyla daha kolay özümsediğimi hissetmem onunla bağımı hep güçlü tuttu.
1968’de resmen başlayan televizyon yayınlarıyla ilgili söylediklerini hiç unutmam. “Bir kutu girdi yaşamımıza, uyuşturacak, düzenin siyaset ve ideolojisini yerleştirecek beyinlerimize, bağımlısı olmayın, dikkatli izleyin, hatta izlemeyin” anlamındaki sözleri iletişim, medya, sosyal medyayla birlikte siyaset, devlet, hukuk ve din alanlarında da deyim yerindeyse kulağıma küpe oldu.
Tarafsızlığa sığınan, saplantılı ya da sahte dayanaklı bağımlılıkları, salt eleştiriyle dolu bakışları değil analizci değerlendirmeleri öğretti. Fotoğraf çeker gibi yansıtmayı ya da kopyala yapıştır yöntemleri değil sorgulayarak araştırmacılığı öğretti. Yeniden sorgularken, yeniden araştırırken ulaşılan sonuçların kendi yazdıklarını da düzeltme ahlakını öğretti. Bilimin tarafsız olmayacağını öğretti.
Hukukla haşır neşir olurken, Marksizm-Leninizm’den, teoriden aldıklarımı uygulamaya dökerken örnek aldığım araştırmacılar arasında oldu Yalçın Küçük. Yıllar sonra Anayasa Mahkemesi raportörüyken daha önce Anayasaya uygun bulunan bir yasa kuralının Anayasaya aykırı olduğu yönündeki raporum, kuralın iptali sonucuyla karara bağlandığında Yalçın Hoca’nın kulaklarını çınlattım. O, hukuku bağımsız bir kurum olarak değil, iktidar ve sermaye ilişkilerinin bir yansıması olarak görenlerdendi. Hukukun sözlerine değil, ürünü olduğu siyasal ve sınıfsal ilişkilere baktı.
Yalçın Hoca’nın deyişiyle “kendi kütlesini kirletmeyi politika sayan” sömürücü düzenin hukuku ve yargıyı da kirletmemesi düşünülebilir mi? İnsan aklını sömürücü düzene bağımlı kılma da bu kirletmelerden, çürütmelerden biri.
Yalçın Küçük’ün yaşamı sömürücülerin her türlü yanılsamalarına ve çürütmelerine karşı çıkışla ve devrim hedefiyle geçti.
Ürettikleri ve eserleriyle, tartışmaları ve tartışmalara kaynak oluşturan duruşuyla Türkiye’nin siyasal ve ideolojik, aydınlanmacı ve bilimsel yaşamına, düşünce üretimine ve geleceğin cumhuriyetine katkıları yüksek bir aydınımız sustu. Artık “ne der acaba” sorusu yerini “ne dedi acaba”ya bırakacak ama unutulmayacak.
Dün ailesiyle, dostlarıyla, sevenleriyle ama ağırlıklı olarak gençlerle unutulmayacak bir törenle yolcu ettik Yalçın Küçük’ü ve “son sözümüz devrim olacak!” diye veda ettik.
/././
Yalçın Küçük: Kartlar, kalpak, kırmızı atkı ve Kapital -Serdal Bahçe-
Hoca sıradanlığı sevmezdi, devrim ve iktidarı arıyordu, olağan dışını, sıra dışını arıyordu. İnadının ve arayışının dışavurumu kalpağı ve kırmızı atkısıydı. İnadı inadımız olsun.
Arkadaşlarım asistanlığını yaptılar Toplumsal Kurtuluş zamanlarında. Onlardan dinlerdim hocayı. Güncel olaylarla ilgili bölümü ağır siyasal ve kuramsal makaleler takip ederdi, derginin büyük bir bölümünün hocanın elinden çıktığı belli idi. Hocanın hem güncele hem de genel/evrensel olana yönelik tepkisini anlardık. Nasıl bu kadar çok ve bu kadar hızlı yazıyor diye düşündüğümü hatırlarım, çok yazardı çünkü. Ona yardım eden arkadaşlar dünyanın dört bir yanındaki kütüphanelerden kitap taşırlardı ona. Merak onun en büyük melekesi idi. Onun meşhur sosyalizm tanımında bile merak sosyalist insanın en büyük niteliklerinden biri olarak tanımlanmıştı. Merak etmekten hiç geri kalmadı. Bize de merak etmeyi öğretti.
Kartları onun düşüncesinin şahitleriydi. Okurken hem alıntıları hem de kendi düşüncelerini kartlara yazardı. Kartlar çok büyük metinleri kabul etmezler, ebatları yetmez. Tahminen kısa bir şekilde ifade edilmiş, bir anda akla gelen, çarpıcı olan, ancak kayıt altına alınmazlar ise unutulacak düşüncelerdi bunlar. Ergenekon Davası’nda gözaltına alınınca kartlarını almışlar hocanın, mahkemede yaptığı savunmada şimdi kaçak, o zamanın vahşi savcısı Zekeriya Öz’e kartları için sitem etmişti. Elli bin kartına el koymuşlar. Kartları düşünceleriydi. Onda düşünce Hegelyen bir unsurdu, düşündüğünde bir kanıt haline geliyordu düşünceleri. Kartlar bu anlamda kanıtlara dönüşüyordu.
Anlatmıştı; bir kartta Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledildiği tarih ve onunla ilgili yorum, diğer bir kartta Çerkez Ethem ve efradının tasfiyesinin tarihi ve bununla ilgili yorum varmış. En son kartta ise Birinci İnönü’nün tarihi ve onunla ilgi yorum var; bu üç kartı arka arkaya koyduğunda tüm bu olayların sıkışık bir zaman aralığında gerçekleşmiş olduğunu fark etmiş. Hoca, “Allah bir kulunu bu kadar sevemez” diye düşündükten sonra ve Yunan ve Kemalist orduların hareketleri ile ilgili tanıklıklara da bakarak Birinci İnönü Zaferi’nin gerçek olmadığı sonucuna varmıştı. Kartlar onun hem düşünce yağmuru hem de soruşturma kanıtlarıydı. Bu nedenle Ergenekon kumpasçıları onlara el koyduğunda bunun kendisini değil, düşüncelerini boğmak anlamına geldiğini anlamıştı. Merakı merakımız olsun.
Kalpağını nadiren çıkartırdı, kalpak değişmez sadece rengi değişirdi. Sıcak mevsimlerde bile kalpak giyerdi. Kalpak neydi ki? Aslında onun sosyalist iktidar arayışının simgesiydi. Hoca her politika gibi sosyalist politikanın da simgelere ve ritüellere ihtiyacının olduğunu bilirdi. Kalpak hem Kuvvacı devrimcilerin hem de Bolşevik devrimcilerin alamet-i farikasıydı. Hoca bu ikisinin bileşimiydi zaten; bir yanda Anadolu Devrimi bir yanda Bolşevik Devrimi. Garip geliyordu çoğuna, ama Hocayı tanıyanlar için garip değildi. Hoca tüm yaşamı boyunca sosyalist iktidarı aradı. Kalpak, diliyle söyleyemediği zamanlarda bedeniyle söylemesine aracılık eden bir simgeydi. Sıra dışı mıydı? Evet öyleydi, ama zaten devrim de sıra dışı, olağan gidişatın dışında bir olay değil miydi? Hoca sıradanlığı sevmezdi, devrim ve iktidarı arıyordu, olağan dışını, sıra dışını arıyordu. İnadının ve arayışının dışavurumu kalpağı ve kırmızı atkısıydı. İnadı inadımız olsun.
Kapital’i tüm yazın ve düşün tarihinde yazılmış en mükemmel kitap diye tanıtırdı her zaman. Ben görmedim, üniversitede Kapital’i konu edinen bir ders verirdi. Derse girenler anlatırlar, derse kocaman, farklı dillerde birkaç Kapital ile gelirmiş. Kapital’de yöntemi büyük bir arzu ile, büyük bir keyifle anlatırmış. Hocanın kuramsal derinliğinin göstergesidir.
Ancak Yalçın Hoca’da kuramsal bakış teslimiyet anlamına gelmezdi, tam tersine onun kuramcılığı bile devrimciydi. Örneğin Marx’ı da eleştirirdi, hem de Marx’a sadakatinden bir nebze ödün vermeden. Hatta Marx’ı eleştiren ama yine de Marksist kalabilen üç kişi olduğunu söylerdi. Birincisi Gramsci, ikincisi Rosa Luxemburg ve üçüncüsü de kendisi imiş. Yaptığının Marx’ın marksist eleştirisi olduğunu ima ederdi. Marx’ın bazı eserlerini bu eleştirinin merkezine koyardı. Komünist Manifesto’nun içindeki burjuvazi güzellemesinden her zaman rahatsız olduğunu belirtir ve Manifesto’nun neden bu kadar önemsendiğini anlamadığını eklerdi. Cüretli bir iş olduğuna şüphe yok. Hoca’nın en büyük niteliklerinden biri cesareti ve cüreti idi. Cesareti ve cüreti bizim cesaretimiz ve cüretimiz olsun.
Hocaya deli ve yaramaz yakıştırması hep yapıldı, her iki suçlamadan dolayı da pek mesut idi. Akıllı olmayı düzenin yanında olmak, yoksullaştırıcı bir düşünce geriliğine teslim olmak olarak algıladığı için deliliği keyifle sahipleniyordu, Erasmus’u ve Deliliğe Övgü’sünü pek severdi. Yaramazlık ise onun için aslında özgürlük demekti. İki insan türünün yaramazlığa sonsuz hakkı vardı onun için; çocuklar ve aydınlar. Esaret altında bir sıradanlık yerine düşünsel ve siyasal özgürlüğe açılan bir yaramazlık hocanın tercihiydi. Yaramazlığı bize miras kalsın. Yaramazlaşalım hocayı onurlandırmak için.
Hoca benim ve başkalarının düşünsel macerasında en temel yapı taşlarından biriydi. Yazdığı ve yaptığı her şeyi onaylamazdım, bazılarını eleştirirdim. Ama kendi ustasını bile eleştirmeyi biz ondan öğrenmedik mi? Hoca bir yanıyla inat bir yanıyla merak anlamına gelirdi. İnatçı bir sosyalizm arayışı ve aklı sürekli genişleten, hata yaparken bile genişleten, dinmeyen bir merak. Bu ikisini sarıp sarmalayan ve boyun eğemeyen bir yaramazlık, ama onurlu bir yaramazlık da cabası. Bedeni yitip giderken büyütülmesi gereken bir umudu canlı tutuyor kartları, kalpağı, kırmızı atkısı ve Kapital’i. İnatçı, meraklı, yaramaz, onurlu ve deli olmamız artık kaçınılmaz yoldaşlar, damarlarımızda Yalçın Küçük virüsü dolaşıyor çünkü.
/././
MESS’i alkışlamak -Alpaslan Savaş-
12 Eylül işçi sınıfına karşı yapılmış bir darbeydi, anti-komünistti ve patronların talebi doğrultusunda işçi sınıfının güçlü sendikal örgütlülüğünü dağıtmayı hedefledi. Her türlü yöntemi kullandılar. Bugün sendikal alanda tümüyle 12 Eylül rejimi sürüyor.
Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) Başkanı Özgür Burak Akkol bir ekonomi gazetesine konuk olmuş. Grev yasaklarından toplu sözleşme düzenine, işgücü maliyetlerinden imalat sanayisinde özel sektörün üretim kabiliyetine dek çarpıcı değerlendirmelerde bulunmuş. Gazete, bunların arasından MESS Başkanının en çok işçi sendikalarına dair şu sözlerini önemsemiş ve manşete çıkarmış: “İşçi sendikalarımızın genel kurullarında artık alkışlanıyoruz.”1
Röportajı yapan gazeteci Vahap Munyar. Kendisi halen Gazeteciler Cemiyeti Başkanı. Ekonomi gazeteciliğinin duayenleri arasında anılır, lakin uzundur üst düzey şirket yöneticileriyle röportajları ve yaptığı şirket haberleriyle öne çıkıyor. Adlı adınca reklamcılık olan bu gazetecilik biçimi, esasen ekonomi gazetelerinin para kazanma yöntemleri arasındadır.
Munyar, MESS Başkanının sendikalarla ilgili sözlerinin üzerine, kendisinin 78 kuşağından olduğunu, o dönemin akıllarda kalan sloganının ise ‘DGM’yi ezdik, sıra MESS’te’ olduğunu söyleyerek Türkiye sendikacılığının geldiği noktayı alkışlıyor.
MESS Başkanının sözleri ve Munyar’ın yorumlarını okuyunca insanın aklına ister istemez patron örgütlerinin Türkiye’de işçi sınıfına karşı işlediği suçlar geliyor. İşten atma, fişleme, sendikasızlaştırma, sendika kapatma, kendi güdümünde sendika açma… O kadar çok ki. Öncesi de var elbette fakat sonuçları hâlâ sürdüğü için 12 Eylül 1980 darbesini milat olarak kabul edebiliriz.
12 Eylül işçi sınıfına karşı yapılmış bir darbeydi, anti-komünistti ve patronların talebi doğrultusunda işçi sınıfının güçlü sendikal örgütlülüğünü dağıtmayı hedefledi. Her türlü yöntemi kullandılar. Bugün sendikal alanda tümüyle 12 Eylül rejimi sürüyor.
Bu iş böyledir. Suç, işleyenin yanına kâr kalınca zaman içinde unutulur. MESS Başkanının bugün ‘bizi alkışlıyorlar’ dediği sendikal düzen baştan aşağı işçi sınıfına karşı işlenen suçların ve 12 Eylül faşist darbesinin ürünüdür.
12 Eylül cunta yönetiminde patron temsilcileri en başından itibaren Kenan Evren’le birliktedir. Süreci birlikte yönettiler. Cunta hükümetinin Enerji Bakanı Fahir İlker, Koç Holding İdare Komitesi Başkanıydı. Bakanlık görevinden sonra karargâha, Koç Holding’e döndü, MESS üyesi Arçelik’in yönetim kurulu başkanı olarak öldü. Cuntanın Sanayi Bakanı Şahap Kocatopçu, Koç Holding Yönetim Kurulu üyesiydi. İstanbul Sanayi Odası Başkanlığı, TÜSİAD yönetim kurulu üyeliği ve TİSK başkanlığı yaptı. Turgut Özal 1977-79 arası MESS Başkanıdır. Darbeden hemen önce alınan 24 Ocak ekonomik kararlarını hazırlayan ekibin başındadır. Darbe sonrası kurulan cunta hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı, 1983 yılında ülkenin başbakanı, 89’da cumhurbaşkanıdır.
Önce DİSK’i kapattılar. 12 Eylül sabahı konfederasyona bağlı sendikalar basıldı, kapısına kilit vuruldu. Sendikacılar gözaltına alındı, işkenceden geçirildi. Gözaltına alınan DİSK'li sendikacı, sayısı 2 binin üstündedir. En çok gözaltı, darbeden birkaç ay önce, 22 Temmuz sabahı faşist tetikçiler tarafından evinin önünde katledilen Kemal Türkler’in başkanı olduğu Türkiye Maden-İş Sendikası’ndandır. Sayısı 600’ün üstündedir. Böylece MESS’in en dişli muhatabı hem kapatılmış hem de sendika temsilcileri işyerlerinden ‘temizlenmiştir’.
Patronların darbeden memnuniyetini ilk Vehbi Koç dile getiriyor. Koç grubunun kuruluştan bu yana MESS içinde en etkili grup olduğu düşünüldüğünde, Vehbi Koç’un Kenan Evren’e darbeden kısa bir süre sonra yazdığı mektubu MESS’in de kurumsal düşüncesi olarak okumakta tarihsel bir sakınca bulunmuyor.
Şunları yazıyor Koç, cuntacı başı Evren’e: “Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir.”
Belli ki Koç’a göre DİSK’li sendikacılar bu kapsamdadır ve derhal cezalandırılmalıdır: “Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler, sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinmeli, hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır.” 2
Kısaca Vehbi Koç diyor ki, DİSK’i kapattınız, ne iyi ettiniz, ama yetmez. Bir daha asla benzeri olmasın diye hızla yeni yasaları çıkarmalı ve bu alanı düzlemelisiniz!
Cuntacılar Koç’un mektubundaki ‘dilekleri’ harfiyen yerine getirdi. Üç yıl sendikal faaliyeti, toplu sözleşme düzenini ve grevleri, yani her şeyi askıya aldılar. Sonra, 1983 yılında sendikal alanla ilgili yeni yasaları çıkardılar. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu, sendikal alanda bugüne dek süren 12 Eylül rejiminin temel iki yasası oldu. Sonraki yıllarda bu iki yasanın pek çok maddesinin değiştirilmesi, 2012 yılında ise AKP tarafından önemli ölçüde yenilenmesine rağmen patron örgütleri kırmızı çizgilerine hiç dokundurmadı.
Neydi o kırmızı çizgiler?
Sendika seçiminde işçi iradesine ipotek, toplu sözleşmeye erişimin zorlaşması ve geniş grev yasakları.
Konu MESS’in ‘sendikalar artık bizi alkışlıyor’ sözünden açıldığı için, sendika seçiminde işçi iradesine getirilen ipoteği konuşmakla yetinelim ve toplu sözleşme ile grev kısıtlarını başka yazılara bırakalım.
2821 ve 2822 sayılı iki 12 Eylül yasasıyla işçilerin sendika üyeliğine ve üyelikten ayrılmasına noter şartı getirildi. Böyle bir uygulama dünyanın başka hiçbir yerinde yoktu. Artık sendikaya üye olmak için işçi işyerinden izin alıp notere gitmek, burada beş nüsha üye kayıt fişi doldurup masrafları da cebinden karşılamak zorundaydı. Üstelik bu tasdikli sendika kayıt fişlerinden biri de noter tarafından işçinin çalıştığı işyerine yollanacaktı. Bu koşullarla herhangi bir işçinin, patron duymadan bir sendikaya üye olması, hatta patronun istemediği bir sendikaya üye olması mümkün değildi. Tersini deneyen ‘anarşist faaliyetten’ hapse atılmadıysa bile bile en hafifi işten atıldı.
DİSK ve bağlı sendikalar zaten kapatılmıştı. Üstüne işçilerin tercih edebilecekleri bağımsız sendikalara üyelikleri de sendika üyeliğine getirilen noter şartıyla daha baştan büyük ölçüde engellenmiş oldu.
Noter şartı işçiler için bir sendikasızlaştırma aracına dönüşürken, patronların işçileri kendi güdümündeki sarı sendikalara bağlama aracı olarak da kullanıldı. İşçi istediği sendikaya üye olmak için mesai saatleri içinde notere gidemiyordu belki ama patron onları kendi istediği sendikaya üye yapmak için noteri işyerine getirebiliyordu. Tabii işçinin kafasına kimse silah dayamıyordu ama işyerlerinde kurulan noter masalarına gelip patronun dayattığı sendikaya üye olmayan işçilerin ertesi gün işyerine girişte kartları basmıyordu. Noter şartı yıllarca işçiler için “ya patronun istediği sarı sendikaya üye olursun, ya da kapı dışarı” anlamına geldi.
Peki ya bunca zorbalığa rağmen işçiler hep birlikte hareket eder ve tek biri bile gidip patronun istediği sarı sendikaya üye olmak için imza atmazsa? Oldu elbette. En çok da metal işkolunda oldu. MESS, kapatılan Maden-İş’in üyelerinin, bozkurt amblemli Türk Metal’e geçmelerini istiyordu. Buna karşın mücadele geleneği güçlü Maden-İş üyesi işçiler bağımsız Otomobil-İş sendikasında örgütlenmeye çalıştılar. Bunu az sayıda fabrikada başarabildiler. Çünkü patron örgütleri bu ihtimali de düşünerek yasaya bir geçici bir madde eklemişti. Noter şartını ilk seferde zorunlu olmaktan çıkaran bu madde şöyleydi:
“Bu kanunun yayımı tarihinde sendikalara kayıtlı üyelerin tespiti için kanunun yayımı tarihinden itibaren sekiz ay içinde, faaliyette bulunan her sendika, üyelerinin açık kimliklerini, ilgili işyerinde listeler halinde ilan eder ve bu listeleri aynı zamanda iki nüsha olarak bölge çalışma müdürlüklerine tevdi eder.” 3
Şaka gibiydi. Geçici madde, işçilere sendika üyeliğinde getirilen noter şartını, patronun kendi istediği sarı sendikaya işçiyi üye yapabilmesini kolaylaştıracak şekilde bir seferliğine kaldırıyordu. Şöyle yaptılar. Personel müdürlükleri, işyerinde çalışan işçilerin kimlik bilgilerini patronun işçileri üye yapmak istediği sarı sendikaya verdi. Sarı sendika, bu bilgileri geçici maddede yazdığı biçimde iki ayrı liste haline getirip birini işyerine astı, diğerini bölge çalışma müdürlüğüne yolladı. Yine geçici madde gereğince bu listelerde adı geçen işçilerin tamamı, Çalışma Bakanlığı tarafından listeyi ilan eden sendikanın üyesi kabul edildi.
Burada en büyük geçiş metal işkolunda oldu. Kapatılan DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’nın pek çok üyesi, bu yöntemle Türk Metal’e üye yapıldı. Oyak Renault, Tofaş, Bosch, Arçelik, Man, Böhler, Altaş, Parsan, Sungurlar, Süpsan, Net Cıvata, Evar, Ferro Döküm, Simko, Beltan… Bu ve başka onlarca fabrikada işçiler, cunta tarafından kapatılan Maden-İş’ten sarı sendikaya, pek çoğunda yasaya koyulan ucube noter şartı bile uygulanmadan geçirildiler.
Bugünkü sendikal düzen alkışla değil zorbalıkla kuruldu. İşçiler bu zorbalığa karşı zaman zaman ayağa kalktı. İlki 1998 yılında oldu. 18 Eylül olayları diye hatırlanır. Binlerce metal işçisi Türk Metal’den istifa edip Birleşik Metal’e geçmeye çalıştı. MESS izin vermedi. Fabrikaların nizamiyesine noter masaları kurdular ve işçileri zorla yeniden Türk Metal’e üye yaptılar. İkincisinin adına işçiler ‘metal fırtına’ dedi. 5 Mayıs 2015’te başladı, sonraki birkaç ayda dalga dalga devam etti ve ülke çapında bir kez daha binlerce işçi Türk Metal’den istifa etti. MESS’in yanıtı yine işten atma, baskı ve tehdit oldu. O dönem Birleşik Metal’e geçtiği için işten atılan işçi sayısı sadece Reno’da 350’den fazladır.
MESS Başkanın sözünü ettiği alkışçılar işte 12 Eylül’den böyle nemalanan sendikalardır. Kendilerini var eden patron örgütlerine alkışları 46 yıldır devam etmektedir.
1 https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/isci-sendikalarinin-genel-kurullarinda-artik-alkislaniyoruz/884249
2 Vehbi Koç’un Kenan Evren’e yazdığı mektubun tamamını okumak bakınız: https://haber.sol.org.tr/turkiye/12-eylulu-en-net-anlatan-mektup-emrinize-amadeyim-247389 )
3 7.5.1983 tarihli Resmi Gazete; “2821 sayılı Sendikalar Kanunu, Geçici Madde-2; Sayfa 19; https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/18040.pdf
/././










