T-24 "Köşebaşı + Gündem" -9 Nisan 2026-

Tiksindiğimiz siyasetler ve siyasetçiler -Mine Söğüt- 

Sürdürülebilir kalkınma alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşu olan Habitat Derneği, gençler arasında siyaseti “duygular üzerinden ölçen” bir araştırma yapmış. Raporda yer alan bir sonuç ilginç: “Gençlerin yüzde 11.8’i siyasetten tiksiniyor”

Bu hayatta nelerden tiksinir insan? Kötü kokulardan, kötü görüntülerden, kötü davranışlardan… Çürümüşlerden tiksinir, kokuşmuşlardan… Midesini bulandıran şeylerden tiksinir.

Peki siyasetten tiksinir mi?

Meğer tiksinirmiş. Siyaset meğer kendinden tiksindirmeyi de becerirmiş.

Sürdürülebilir kalkınma alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşu olan Habitat Derneği, her yıl gençlerle ilgili çeşitli çalışmalar ve araştırmalar yapıyor. Bu yıl da gençler arasında siyaseti “duygular üzerinden ölçen” bir araştırma yapmış.

Raporda yer alan bir sonuç ilginç.

“Gençlerin yüzde 11.8’i siyasetten tiksiniyor.”

Siyasete genelde güvenir ya da güvenmezsiniz. Siyasete ilginiz de olabilir siyasete mesafeli durup apolitikliği de tercih edebilirsiniz. Beğendiğiniz onayladığınız siyasi partiler ya da siyasetçiler olabileceği gibi hiç beğenmediğiniz, onaylamadığınız siyasetçiler de olabilir.

Bu durumların hiçbiri siyasetin varlığına gölge düşürmez aksine dinamiklerini tetikler.

Ama bir toplum siyasetten tiksinmeye ya da iğrenmeye başlarsa… durum değişir.

Mevcut siyasi iklimden memnun olmayanların sayısı arttığı zaman sistem eleştirilir, değişiklik talepleri ve imkanları gündeme gelir.

Mevcut siyasi iklime öfkelenildiği zaman sistem zorlanmaya başar. Kendini savunmak için sertleşir ya da öfke karşısında geri adım atmak zorunda kalır.

Ama mevcut siyasi iklimden insanlar, özellikle de yeni nesil tiksinmeye başladığı zaman… bu, sistemin terki anlamına gelir.

Kararsız değildirler, muhalif değildirler, apolitik bile değildirler… Oyunun tamamen dışına çıkmış ve her şeye arkalarını dönmüşlerdir.

Aslında bu durumun yaygınlaşması tiksinilecek raddeye gelen siyasetin ipini çekebilir gibi görünse de siyasete arkasını dönen insanların yüzlerini nereye döndükleri önemlidir.

Bugün bu ülkede gençler tiksindikleri siyasete arkalarını döndüklerinde yüzlerini nereye dönmüş oluyorlar?

Sanata, özgürlüğe, bilime, eğlenceye, alternatif yaşam seçeneklerine, barış ve huzur dolu bir hayata, başka anlam arayışlarına, sürprizlerle dolu bir dünyaya mı?

Gençler bugün o tiksindikleri siyasete arkalarını döndükleri anda karşılarına başka bir kâbus dikiliyor.

İçinde zerre umut olmayan, bir gelecek vaat etmeyen, hayal kurmaya olanak tanımayan, onlara nefes alacak bir alan bırakmayan kapkaranlık bir boşluk…

O yüzden gençlerin yüzde 11.8’inin siyasetten tiksiniyor olması yabana atılacak bir veri değil.

Üstelik bu tiksinti durumu sadece gençlere ait bir mesele de değil.

Muhtemelen toplumun genci ve yaşlısıyla neredeyse onda biri artık siyasetten tiksiniyordur.

Siyaset kendisinden tiksinenleri de kapsayarak ilerleyebilen bir sistem olduğu için bu tiksinti onun için sinek vızıltısı…

Çünkü siyaset toplumun geniş bir kısmı tarafından terk edildiğinde bile ne çöker ne ortadan kalkar ne de kendi kendini imha eder. Aksine ona değer veren küçük bir azınlığın niyetlerine tutunarak daha rahat ilerler ve onu terk edenlerin de dahil olduğu bir bütünün kaderini çok daha az engele çarparak yine belirler.

Bu paradoksal ilişkide tiksinilen o siyaset, toplumu dilediği gibi yönetebileceği muazzam bir güç kazanır.

Tarih o yüzden hayran olunan krallardan, padişahlardan ya da liderlerden ziyade çoğunluğun tiksindiği kralların, padişahların ya da liderlerin hadsiz eylemleriyle biçimlenir.

Sözlükler siyaseti, devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış olarak tanımlarken, aslen ne “devlet işlerini düzenlemek ve yürütmek” sanatkarane bir meseledir ne de siyaset, sanatkarane bir meseleye dair bir görüş ya da anlayıştır. Devlet işlerini düzenlemek ve yönetmek bir sanat değil bir ticaret, bu ticaretin kâr ve zarar odaklı yönetimi de bizzat siyasettir.

O yüzden insanın siyasetten önce aileden, devlete, sokaktan eve üzerine yapışan her türlü tüketici kimliğinden şüphe duyup nihayetinde bu kimlikten tiksinmesi gerekir.

Mevcut tüketim tuzaklarına arkasını dönmeyi tercih etmeyi göze alan bir insanlık, siyasetten siyasilere tiksindiği her şeyi dilediği gibi değiştirir.

/././

Annesi Iraz Bayrak'ı anlatıyor: Silivri'de cinayet koğuşunda kalıyor çocuğum ve mektubunda "Küçük bir tatil kasabasından sevgiler" diye yazıyor...-Candan Yıldız- 

"Adını Fakir Baykurt'un 'Yılanların Öcü' eserinden etkilenerek koydum. Dedim ki onurlu, bilge, ayakları yere sağlam basan, Anadolu kadını gibi yiğit bir kadın olsun benim kızım. Ama bedelini bu kadar ağır ödeyeceğini bilmiyordum"
Iraz Bayrak ve annesi Güner Sarıkaya

Türkiye Iraz Bayrak’ı tanımalı… İBB davasında yargılananlar arasındaki en genç isimlerden biri, 26 yaşında… Silivri Cezaevi yerleşkesindeki 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada öyle bir savunma yaptı ki mahkeme heyeti de dahil bütün salonu etkiledi diye düşünüyorum.

Bursa Gemlik gibi küçük bir sahil beldesinde büyümüş bir öğretmen çocuğu Iraz Bayrak. Tutuklu pek çok isim gibi operasyon ve soruşturma aşamasında haklarında çıkan haberlere karşı yanıt haklarını kullanamadıkları için savunmasına “kendimi tanıtmak istiyorum” diye başladı:

 “Küçük bir yerde öğretmen çocuğu olarak, hep sorumluluk sahibi ve örnek olması gereken bir bilinçle büyütüldüm. Örneğin, herkes okula saçını salıp gidebilirken siz örnek olmanız gerektiği için gidemezsiniz.”

Beykent Üniversitesi Yazılım Mühendisliği’nden mezun olan Iraz Bayrak’ın, 4 yıllık İBB personeli olarak başına geleceklerden habersiz, bir sabah işe gitmeye hazırlanırken sekiz polisin kapısını ‘Güm güm’ diye çalmasıyla değişti hayatı.

Ben kardeşimle yaşıyorum, kardeşim burada üniversiteyi kazandı, evimize de yeni taşınmıştık. Yani benim taşınma kolilerim polislerle birlikte açıldı. Ben fark ettiniz mi bilmiyorum ama kimlik tespiti sırasında adresimi kâğıttan okudum; bilmiyorum çünkü adresimi ezbere, oturmak nasip olmadı evimde. Bir kahvaltı bile henüz etmiş değilim.”

‘Kişisel verileri elde etme, yayma, başkasına verme’ suçlamasıyla 6 aydır Silivri’de cinayet koğuşunda kalan Iraz Bayrak suçlandığı ‘İstanbul Senin’ projesinde hiç çalışmamış.

Her duruşmayı takip eden, öğretmen olan anne Güner Sarıkaya ile konuştum. Iraz Bayrak’ın duruşma salonunda “kendimi tanıtmak istiyorum” sözlerinin ne anlama geldiğini onun cümlelerinden dinleyin isterim.

26 yaşında genç bir kadının dünyasında ‘başkaları’ hep olmuş: “ Iraz çok güzel kalpli bir çocuk. Bunu herkes kendi çocuğu için söyler ama o güzel kalbini kesinlikle her şeye yansıtan bir çocuk. Ben çalıştığım için onu anneannesi büyüttü. Öğretmenim. 20 yıldır da yöneticiyim. Çok zor okullarda yöneticilik yaptım. Iraz’ın lisesinde idareci oldum. Hani savunmasında dedi ya ‘saçını bile salamazsın’ diye… Çünkü ‘sen Güner Hoca'nın kızısın, saçını salarsan diğerleri de salar’ diyerek büyüttüm. Kuralcılığım bazen çok beni üzmüştür. Kuralcılığını benden alır. Hâlâ kırtasiyeye gider, kırmızı tükenmezi ayrıdır, mavi tükenmezi ayrıdır, not defterleri ayrıdır. Ama avokadolu çantayla falan işe gider. Ruhu çocuk, abartıyı sevmez. Dünyanın küçüklüğünden çok hoşlanır.

Akranları eğlenirken Iraz Darülaceze’de yaşlılara kitap okuyordu, çocuk onkolojide çocuklarla ilgileniyordu. Üniversite sınavında sayısal öğrencisi olarak çok iyi bir puan almıştı ve zihinsel engelliler öğretmenliğinde okuyacağım diye tutturdu. Ben izin vermedim. Çünkü biliyorum duygu dünyası çok onlarla, onlarla bir dünya kurdu. Koğuştakilerin hikâyesi bile onun hikâyesi haline geldi. Birine okuma yazma öğretti, birini üniversiteye hazırlıyor. Koğuştaki bir arkadaşının yeğeninin geçen hafta nişanı varmış ‘anneciğim mutlaka çiçek gönderir misin?’, birinin kahve makinesi yok, ‘anneciğim kahve makinesi alır mısın?’ diyen bir çocuk. Başka bir şey yok bu çocuğun dünyasında.”

Hayatın garip tesadüfü… Üniversiteden mezun olduktan sonra Iraz Bayrak, Gemlik’e benzediği için Silivri’ye yerleşmeyi düşünmüş. Annesi bunu da anlattı: “ Belediyeye otobandan gidip geleceğim diye tutturdu. Biz de sürekli çok uzak diyerek karşı çıktık ve izin vermedik. Çocuğum şimdi Silivri’de. Geçen mektubunu şöyle bitirmiş. Küçük bir tatil kasabasından sevgiler. Düşünebiliyor musunuz? Cinayet koğuşunda kalıyor benim çocuğum ve küçük bir tatil kasabasından sevgiler diye yazıyor. Ne diyelim bu çocuğa, en fazla saygı duyarım.

Kızım savunmasının sonunda ben hâlâ Iraz’ım dedi. Gerçekten Iraz o… Adını Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü eserinden etkilenerek koydum. Dedim ki onurlu, bilge, ayakları yere sağlam basan, Anadolu kadını gibi yiğit bir kadın olsun benim kızım. Ama bedelini bu kadar ağır ödeyeceğini bilmiyordum.”

Iraz Bayrak’ın savunmasıyla ilgili duygu ve düşüncelerini sorduğum anne Güner Sarıkaya şunları söyledi: “ Çocuğumun olmayan bir suçu ispatlamak için bu kadar çaba sarf etmesi beni çok yaralıyor. Çok gurur duyuyorsun çocuğunun dik duruşuyla. Bir kere gözyaşı dökmedi, dimdik ayakta. Bir şey yapmadı. Ama ben gideceğim o burada kalacak. (Duygulanıyor). Anne kız öyledir, gıybet saatlerimiz vardı bizim. Bir şey oluyor acil anlatmam lazım deyip telefonu alıyorum elime Iraz’ı aramak için ama anlatamıyorsunuz. Bunlar çok zoruma gidiyor. Biz hiç bu kadar ayrı kalmadık. Herkes diyor ki çok güçlü bir çocuk olarak çıkacak. Iraz zaten güçlü ki… Bu kadar ağır ödemek zorunda değildi ki… Çok güçlü olmasını istemiyorum çocuğumun, mutlu olmasını istiyorum. Kadınlar neden güçlü olmak zorunda bırakılıyor ki!. Evimin deniz manzarası var. Iraz’la gece yarılarına kadar denize bakarak sohbetler ederdik. O balkonda oturamıyorum şimdi. Onsuz olmuyor.”

Davadaki 18 kişi geçen hafta tahliye oldu. Ekrem İmamoğlu’nun özel kalem müdürü Kadriye Kasapoğlu da tahliye edilenler arasında ve Iraz Bayrak’ın da koğuş arkadaşı. Tahliye kararının çıktığı için koğuşuna döndüğünde ayakkabısının altına Iraz Bayrak da dahil olmak üzere diğer tutuklu kadınlarda ismini yazdırmış. Gelenektir, adı silinendedir sıra! Kim bilir…

Iraz Bayrak ve pek çok ismin suçlandığı iddia ile ilgili şu bilgi de önemli… İdari amirleri olan dönemin İBB Bilgi İşlem Daire Başkanı Naim Erol Özgüner aynı şuçla suçlanıyordu. İtirafçı oldu ve tahliye edildi. CHP lideri Özgür Özel’in “İBB davası borsası kuruldu" diyerek HSK'ya şikâyette bulunacağını duyurduğu avukat Mehmet Yıldırım, Naim Erol Özgüner’in avukatı çıkmıştı.

/././

Trump’ın kurumlara saldırıları ve savaş enflasyonu -Ercan Uygur- 

2026 Körfez savaşının getirdiği petrol şoku, petrol üreticisi olmayan ülkelerde 2026 mart enflasyonunu yükseltmiştir, ama Türkiye’de enflasyon tersine düşmüştür. Savaşın getirdiği petrol şokuna rağmen petrol üreticisi olmayan Türkiye’de 2026 mart enflasyonu geçen yılınkine göre daha düşük görünüyor. Bu sonucun bir açıklaması olmalıdır. Açıklamayı yapması gereken TÜİK’dir. Ama bu tür açıklamalar, diğer ülke kurumlarının aksine, nedense TÜİK’ten hiç gelmez.

Bu yazıda amacım geçen hafta sonu TÜİK’in açıkladığı tüketici enflasyonu ile diğer ülkelerin enflasyonunun nasıl ayrıştığını göstermeye çalışmaktır. Yazının sonunda Hocam Yalçın Küçük’ü de rahmetle anıyorum.

Ancak önce ABD-İsrail ve İran savaşı ile ilgili birkaç gözlemimi açıklamak isiyorum.

Son birkaç gün şu sorularla geçti. Trump İran’a ne yapacak? En ağır silahlarıyla saldıracak mı? İran’ı gerçekten ortadan kaldıracak mı? Yoksa nükleer silah mı kullanacak? Neyse ki, geçici de olsa şimdilik bir ateşkes sağlanmış görünüyor.

ABD-İsrail ve İran savaşıyla ilgili sorular ne kadar saçma. Bu soruların muhatabı ABD hükümeti değil, ABD değil, ABD ve müttefikleri değil. Muhatap, ABD’ye bir şekilde başkan olmuş olan Trump. Yani bir kişi.

Birinci saçmalık burada; Trump bu konularda tek başına nasıl karar verebiliyor? Başkan olan kişiye geniş yetkiler tanıyan ABD’de bile bu kadar geniş yetki yok. Birçok denetleme, kontrol mekanizması var. Ancak Trump bunları bir kenara itiyor.

Çünkü çevresine topladığı bir avuç güç ve koltuk delisi, Trump’ın verdiği kararları tartışamıyor. Tartışma cesareti olan asker ve sivil görevli kişiler görevden alınıyor. Gerisi susuyor. Otokrasi bu işte. Rusya’da da böyle. Başkanlık sistemi olmayan İsrail’de de böyle.

ABD kuyruğuna takılmayı kurtuluş sananların, başkanlık sistemini savunurken “ABD’de de böyle” diyenlerin Türkiye’ye getirdiği sistem de bunun benzeri.

İkinci saçmalık da olası Trump eylemleri ile ilgili konuşulanlar. Trump, İran’ı haritadan silecekmiş, İran medeniyetini ortadan kaldıracakmış. İran petrolüne, Venezuela’da olduğu gibi, el koyacakmış.

Diğer ülkelerin yöneticileri ve insanları bunları konuşup tartışabiliyor. Hatta çoğunluğu ABD’deki MAGA’cılar (“Amerikayı Yeniden Büyük Yap” diyenler) ve ABD kuyruğuna takılanlar olmak üzere Trump eylemlerini savunabiliyor. Sen kim oluyorsun diyen çok az. Bir akıl tutulması ve teslimiyetçilik var.

Trump’a soruyorlar; İran’ı yok edeceğim derken milyonlarca insanı da yok ediyor olacaksınız. Yanıt veriyor; onlar insan değil, hayvan diyor. Aynen İsrail yönetiminin ve birçok İsraillinin Filistinlilere dediği gibi; onlar insan değil hayvandır ve öldürülmeleri, yok edilmeleri uygundur. Bu görüşe oy verenler, iktidara getirenler var.

Trump-Netanyahu veya ABD-İsrail, insanlığın bugüne kadar geliştirip biriktirdiği değer yargılarını, fikirleri, bilimi, sanatı, tarihi yapıları, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını yok ediyorlar. Bombaladıkları yalnızca köprüler, enerji santralları değil yani.

ABD-İsrail bilerek ve isteyerek İran’daki 30’dan fazla üniversiteyi, onlarca araştırma kurumunu ve yine onlarca ilaç üretim merkezini bombaladılar. Bunlara karşı susturulmuş akademik dünyadan bile çok ses çıkmıyor.

Trump yönetimi, benzer bir yıkımı kendi ülkesinde de yapıyor. Eğitim kurumlarını küçültmeye, hatta ortadan kaldırmaya yönelik girişimleri var. Araştırma, sanat ve denetleme kurum ve kurullarını kaldırmaya veya daraltmaya girişti.

Eğitim, araştırma, sanat ve denetleme kurumları için ayrılan fonları kısıyor veya hatta sıfırlıyor. Bunların fonlarını kısıp, yerine bütçeden silahlanma için ek ve büyük fonlar ayırıyor. ABD’de yeni yapılan bütçe bu özellikleri taşıyor.

Araştırmalar için veri derlenmesi, hazırlanması ve incelenmesi gerekir. Trump yönetimi bunlara da müdahale ediyor. Bazı verilerin yanlı olduğunu iddia ediyor, bazı verilerin derlenip yayınlanmasına karşı çıkıyor.

İşte bu noktada aklıma Türkiye’de TÜİK’in derlediği ve yayınladığı, veya yayınlamadığı bazı veriler geliyor. Bunlardan birisi de, son yıllarda sürekli tartışma konusu olan enflasyon verileri.

TÜİK’in tüketici enflasyonu ve diğer ülkelerle karşılaştırma

ABD-İsrail’in İran’a saldırısı 28 Şubat 2026’da başladı. Bu tarihten sonra akaryakıta ilk zam da 5 Martta (4 Mart gece yarısı) yapıldı. Sonra 20 Martta, 23 Martta ve 27 Martta zamlar devam etti.

Akaryakıtın başta ulaştırma olmak üzere birçok sektörle ileri bağlantısı vardır. Haliyle akaryakıt zamları diğer sektörlerde de fiyat atışları getirir. Ancak TÜİK’in Mart 2026 için açıkladığı tüketici enflasyonu verilerinde, ulaştırma dışında, akaryakıt kaynaklı  fiyat artışları görülmedi.

Elbette fiyat uyumu (intibakı) veya ayarlaması aynı ay içinde olmayabilir. Ancak özellikle taze meyve ve sebze gibi gıda fiyatlarında ve birçok hizmet sektöründe fiyat uyumu çok hızlı oluyor. Bu tüm ülkelerde böyledir.

Nitekim Mart 2026 aylık tüketici enflasyonu belli olan ülkelerle Türkiye tüketici enflasyonunu karşılaştırınca önemli bir uyum farkı ortaya çıkıyor. Bu farkı Tablo 1’de izleyebiliriz. Bu tabloda Türkiye dahil 10 ülkenin / bölgenin 2026 Şubat ve Mart enflasyonları ve 2025 Mart enflasyonları yer alıyor.

Tablo 1 G20 Ülkelerinde Mart Enflasyonu

Kaynak: Eurostat, OECD ve ülke merkez bankaları.

Önce 2026 şubat ve mart enflasyonlarını karşılaştıralım. Başta Euro bölgesi olmak üzere Endonezya, Kore ve Türkiye dışındaki tüm ülkelerde şubat enflasyonuna göre mart enflasyonunun önemli ölçüde yükseldiği görülüyor.

Endonezya’nın Meksika dışındaki diğer ülkelerden önemli bir farkı var; kendisi petrol üreticisidir ve akaryakıt fiyatlarına en azından şimdilik zam yapılmamıştır. Bu durum tabloda olmayan Rusya için de geçerlidir. Endonezya’da enflasyonu düşürme programı da uygulanıyor. 

Meksika da petrol üreticisidir ve bu ülkede akaryakıt fiyatları şimdilik çok fazla değişmemiştir. Kore’de de hükümet akaryakıt fiyatlarını çok yükseltmemiştir. Bu ülkenin mart enflasyonunda küçük de olsa bir artış vardır ama veriye yansımamıştır. 

Kısacası, 2026 Körfez savaşının getirdiği petrol şoku, petrol üreticisi olmayan ülkelerde 2026 mart enflasyonunu yükseltmiştir, ama Türkiye’de enflasyon tersine düşmüştür.

Benzer bir karşılaştırmayı 2025 ve 2026 mart enflasyonları için yapalım. Bu karşılaştırmada da 2026 mart enflasyonunun 2025 enflasyonuna göre, üç istisna dışında, önemli ölçüde yükseldiğini görüyoruz. Bir istisna Endonezya'dır, yukarıda açıkladım. Diğer bir istisna Hollanda; enflasyon değişmemiş ve söyleyecek sözüm yok. Geriye yine Türkiye kalıyor; savaşın getirdiği petrol şokuna rağmen petrol üreticisi olmayan Türkiye’de 2026 mart enflasyonu geçen yılınkine göre daha düşük görünüyor.

Bu sonucun bir açıklaması olmalıdır. Açıklamayı yapması gereken TÜİK’dir. Ama bu tür açıklamalar, diğer ülke kurumlarının aksine, nedense TÜİK’ten hiç gelmez.  

Yalçın Küçük

Bitirirken Yalçın Küçük Hoca'mızı anmak isterim. Yalçın Küçük ODTÜ’de hocam olmuştur. Kendisinden Türkiye Ekonomisi dersini aldım. Dersini sahnede imiş gibi heyecanla anlatırdı. Türkiye’nin daha çok planlamaya gereksinim duyduğunu vurgulardı. Hatırlatayım, dönem 1968-1969 idi.

Sınıf arkadaşım Kemal Kasaroğlu ile hocayı konuşurken bir özelliğini hatırladık. Anlattığı konularla ilgisi olmayan sorulara çok kızar, kızdığını belli eder ve sınıfın zamanı çalındı diye söylenirdi. 

Yurt dışına lisansüstü eğitimi almaya giderken yanına uğramıştım. Şöyle demişti: “Gittiğin yerde iktisatta kullanacağın matematik, istatistik ve ekonometri gibi yöntemleri iyi öğren. Bunlar iktisatta giderek daha çok kullanılacak.” Nitekim öyle de oldu.

Yalçın Küçük Hocamız sonraki yıllarda iktisat dışı konulara da girdi, polemikler içinde de oldu. Hocamızın ölümüyle üzüldük. Mekanı cennet olsun. Sevenlerinin başı sağ olsun.

/././  

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Nisan 2026-


Yalçın Küçük’e gönderilen öğrenci…-Ali Rıza Aydın- 

Yalçın Küçük’ün yaşamı sömürücülerin her türlü yanılsamalarına ve çürütmelerine karşı çıkışla ve devrim hedefiyle geçti. Ürettikleri ve eserleriyle, tartışmaları ve tartışmalara kaynak oluşturan duruşuyla Türkiye’nin siyasal ve ideolojik, aydınlanmacı ve bilimsel yaşamına, düşünce üretimine ve geleceğin cumhuriyetine katkıları yüksek bir aydınımız sustu. Artık “ne der acaba” sorusu yerini “ne dedi acaba”ya bırakacak ama unutulmayacak.

Server Tanilli 31.1.2009 günlü Cumhuriyet gazetesindeki “Profesör Yalçın Küçük’ün Dedikleri…” başlıklı yazısında Ergenekon soruşturmasının kaygılandırması ve korkutmasından söz ederken Yalçın Hoca’nın bir televizyon programında söylediklerine de yer verir. Yalçın Hoca’nın değindiği konulardan biri de gençliktir. “Biz devrimciyiz. Biz gençliği düşünürüz. Liselileri, üniversitelileri. (…) Benim işim gençliktir. O gençliği tekrar, emekçi halka, emekçi cumhuriyete bağlı hale getireceğiz.”

Der Hoca. Bu sözler öngörüyü değil, Hoca’nın ve her devrimcinin yaşamının vazgeçilmez hedefini yansıtır. Hoca’nın dokunduğu gençlerden biri de bu satırların yazarı.

Orta ikinci ve üçüncü, lise birinci sınıfları Giresun’da okuduktan sonra, 1969 Ağustos’unda, babamın tayini nedeniyle Ankara’ya taşınma işlerinden biri de okuldan tasdikname almak idi. Okuldaki TÖS’lü öğretmenlerim biraz nükte, biraz sıcak ilişki ama sonradan yaptığım değerlendirmeye göre “gençliği düşünen devrimciler gerçekliğiyle” iki koşulla tasdikname vereceklerini söylediler: Ankara’da Atatürk Lisesine kaydolacaktım ve Yalçın Küçük Hoca’yı bulacaktım.

Bir lise öğrencisi için Ankara’da bir kişinin işaret edilmesi, o kişi Yalçın Küçük ise hiç şaşırtıcı olmamalı.

Birincisini, bir adres dayanışmasıyla gerçekleştirip Atatürk Lisesinde lise ikinci sınıfa başladım. İkincisiyse hem büyük kente alışmam hem de Hoca’nın yurtdışında olması nedenleriyle gecikerek gerçekleşti. Ama lise öğrencisiyken TÖS’lü öğretmenlerimin esenlik dileklerini ileterek Yalçın Hoca’yla tanıştım. Konferanslarını kaçırmamaya çalışarak dinledim, ayaküstü sohbet olanakları buldum. Okuyarak öğrenmeye çalıştığım sosyalizmi Hoca’nın anlatımıyla daha kolay özümsediğimi hissetmem onunla bağımı hep güçlü tuttu.

1968’de resmen başlayan televizyon yayınlarıyla ilgili söylediklerini hiç unutmam. “Bir kutu girdi yaşamımıza, uyuşturacak, düzenin siyaset ve ideolojisini yerleştirecek beyinlerimize, bağımlısı olmayın, dikkatli izleyin, hatta izlemeyin” anlamındaki sözleri iletişim, medya, sosyal medyayla birlikte siyaset, devlet, hukuk ve din alanlarında da deyim yerindeyse kulağıma küpe oldu.

Tarafsızlığa sığınan, saplantılı ya da sahte dayanaklı bağımlılıkları, salt eleştiriyle dolu bakışları değil analizci değerlendirmeleri öğretti. Fotoğraf çeker gibi yansıtmayı ya da kopyala yapıştır yöntemleri değil sorgulayarak araştırmacılığı öğretti. Yeniden sorgularken, yeniden araştırırken ulaşılan sonuçların kendi yazdıklarını da düzeltme ahlakını öğretti. Bilimin tarafsız olmayacağını öğretti.

Hukukla haşır neşir olurken, Marksizm-Leninizm’den, teoriden aldıklarımı uygulamaya dökerken örnek aldığım araştırmacılar arasında oldu Yalçın Küçük. Yıllar sonra Anayasa Mahkemesi raportörüyken daha önce Anayasaya uygun bulunan bir yasa kuralının Anayasaya aykırı olduğu yönündeki raporum, kuralın iptali sonucuyla karara bağlandığında Yalçın Hoca’nın kulaklarını çınlattım. O, hukuku bağımsız bir kurum olarak değil, iktidar ve sermaye ilişkilerinin bir yansıması olarak görenlerdendi. Hukukun sözlerine değil, ürünü olduğu siyasal ve sınıfsal ilişkilere baktı.

Yalçın Hoca’nın deyişiyle “kendi kütlesini kirletmeyi politika sayan” sömürücü düzenin hukuku ve yargıyı da kirletmemesi düşünülebilir mi? İnsan aklını sömürücü düzene bağımlı kılma da bu kirletmelerden, çürütmelerden biri.

Yalçın Küçük’ün yaşamı sömürücülerin her türlü yanılsamalarına ve çürütmelerine karşı çıkışla ve devrim hedefiyle geçti. 

Ürettikleri ve eserleriyle, tartışmaları ve tartışmalara kaynak oluşturan duruşuyla Türkiye’nin siyasal ve ideolojik, aydınlanmacı ve bilimsel yaşamına, düşünce üretimine ve geleceğin cumhuriyetine katkıları yüksek bir aydınımız sustu. Artık “ne der acaba” sorusu yerini “ne dedi acaba”ya bırakacak ama unutulmayacak.

Dün ailesiyle, dostlarıyla, sevenleriyle ama ağırlıklı olarak gençlerle unutulmayacak bir törenle yolcu ettik Yalçın Küçük’ü ve “son sözümüz devrim olacak!” diye veda ettik.

/././

Yalçın Küçük: Kartlar, kalpak, kırmızı atkı ve Kapital -Serdal Bahçe- 

Hoca sıradanlığı sevmezdi, devrim ve iktidarı arıyordu, olağan dışını, sıra dışını arıyordu. İnadının ve arayışının dışavurumu kalpağı ve kırmızı atkısıydı. İnadı inadımız olsun.

Arkadaşlarım asistanlığını yaptılar Toplumsal Kurtuluş zamanlarında. Onlardan dinlerdim hocayı. Güncel olaylarla ilgili bölümü ağır siyasal ve kuramsal makaleler takip ederdi,  derginin büyük bir bölümünün hocanın elinden çıktığı belli idi. Hocanın hem güncele hem de genel/evrensel olana yönelik tepkisini anlardık. Nasıl bu kadar çok ve bu kadar hızlı yazıyor diye düşündüğümü hatırlarım, çok yazardı çünkü. Ona yardım eden arkadaşlar dünyanın dört bir yanındaki kütüphanelerden kitap taşırlardı ona. Merak onun en büyük melekesi idi. Onun meşhur sosyalizm tanımında bile merak sosyalist insanın en büyük niteliklerinden biri olarak tanımlanmıştı. Merak etmekten hiç geri kalmadı. Bize de merak etmeyi öğretti.

Kartları onun düşüncesinin şahitleriydi. Okurken hem alıntıları hem de kendi düşüncelerini kartlara yazardı. Kartlar çok büyük metinleri kabul etmezler, ebatları yetmez. Tahminen kısa bir şekilde ifade edilmiş, bir anda akla gelen, çarpıcı olan, ancak kayıt altına alınmazlar ise unutulacak düşüncelerdi bunlar. Ergenekon Davası’nda gözaltına alınınca kartlarını almışlar hocanın, mahkemede yaptığı savunmada şimdi kaçak, o zamanın vahşi savcısı Zekeriya Öz’e kartları için sitem etmişti. Elli bin kartına el koymuşlar. Kartları düşünceleriydi. Onda düşünce Hegelyen bir unsurdu, düşündüğünde bir kanıt haline geliyordu düşünceleri. Kartlar bu anlamda kanıtlara dönüşüyordu.

Anlatmıştı; bir kartta Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledildiği tarih ve onunla ilgili yorum, diğer bir kartta Çerkez Ethem ve efradının tasfiyesinin tarihi ve bununla ilgili yorum varmış. En son kartta ise Birinci İnönü’nün tarihi ve onunla ilgi yorum var; bu üç kartı arka arkaya koyduğunda tüm bu olayların sıkışık bir zaman aralığında gerçekleşmiş olduğunu fark etmiş. Hoca, “Allah bir kulunu bu kadar sevemez” diye düşündükten sonra ve Yunan ve Kemalist orduların hareketleri ile ilgili tanıklıklara da bakarak Birinci İnönü Zaferi’nin gerçek olmadığı sonucuna varmıştı. Kartlar onun hem düşünce yağmuru hem de soruşturma kanıtlarıydı. Bu nedenle Ergenekon kumpasçıları onlara el koyduğunda bunun kendisini değil, düşüncelerini boğmak anlamına geldiğini anlamıştı. Merakı merakımız olsun. 

Kalpağını nadiren çıkartırdı, kalpak değişmez sadece rengi değişirdi. Sıcak mevsimlerde bile kalpak giyerdi. Kalpak neydi ki? Aslında onun sosyalist iktidar arayışının simgesiydi. Hoca her politika gibi sosyalist politikanın da simgelere ve ritüellere ihtiyacının olduğunu bilirdi. Kalpak hem Kuvvacı devrimcilerin hem de Bolşevik devrimcilerin alamet-i farikasıydı. Hoca bu ikisinin bileşimiydi zaten; bir yanda Anadolu Devrimi bir yanda Bolşevik Devrimi. Garip geliyordu çoğuna, ama Hocayı tanıyanlar için garip değildi. Hoca tüm yaşamı boyunca sosyalist iktidarı aradı. Kalpak, diliyle söyleyemediği zamanlarda bedeniyle söylemesine aracılık eden bir simgeydi. Sıra dışı mıydı? Evet öyleydi, ama zaten devrim de sıra dışı, olağan gidişatın dışında bir olay değil miydi? Hoca sıradanlığı sevmezdi, devrim ve iktidarı arıyordu, olağan dışını, sıra dışını arıyordu. İnadının ve arayışının dışavurumu kalpağı ve kırmızı atkısıydı. İnadı inadımız olsun.

Kapital’i tüm yazın ve düşün tarihinde yazılmış en mükemmel kitap diye tanıtırdı her zaman. Ben görmedim, üniversitede Kapital’i konu edinen bir ders verirdi. Derse girenler anlatırlar, derse kocaman, farklı dillerde birkaç Kapital ile gelirmiş. Kapital’de yöntemi büyük bir arzu ile, büyük bir keyifle anlatırmış. Hocanın kuramsal derinliğinin göstergesidir.

Ancak Yalçın Hoca’da kuramsal bakış teslimiyet anlamına gelmezdi, tam tersine onun kuramcılığı bile devrimciydi. Örneğin Marx’ı da eleştirirdi, hem de Marx’a sadakatinden bir nebze ödün vermeden. Hatta Marx’ı eleştiren ama yine de Marksist kalabilen üç kişi olduğunu söylerdi. Birincisi Gramsci, ikincisi Rosa Luxemburg ve üçüncüsü de kendisi imiş. Yaptığının Marx’ın marksist eleştirisi olduğunu ima ederdi. Marx’ın bazı eserlerini bu eleştirinin merkezine koyardı. Komünist Manifesto’nun içindeki burjuvazi güzellemesinden her zaman rahatsız olduğunu belirtir ve Manifesto’nun neden bu kadar önemsendiğini anlamadığını eklerdi. Cüretli bir iş olduğuna şüphe yok. Hoca’nın en büyük niteliklerinden biri cesareti ve cüreti idi. Cesareti ve cüreti bizim cesaretimiz ve cüretimiz olsun.

Hocaya deli ve yaramaz yakıştırması hep yapıldı, her iki suçlamadan dolayı da pek mesut idi. Akıllı olmayı düzenin yanında olmak, yoksullaştırıcı bir düşünce geriliğine teslim olmak olarak algıladığı için deliliği keyifle sahipleniyordu, Erasmus’u ve Deliliğe Övgü’sünü pek severdi. Yaramazlık ise onun için aslında özgürlük demekti. İki insan türünün yaramazlığa sonsuz hakkı vardı onun için; çocuklar ve aydınlar. Esaret altında bir sıradanlık yerine düşünsel ve siyasal özgürlüğe açılan bir yaramazlık hocanın tercihiydi. Yaramazlığı bize miras kalsın. Yaramazlaşalım hocayı onurlandırmak için.

Hoca benim ve başkalarının düşünsel macerasında en temel yapı taşlarından biriydi. Yazdığı ve yaptığı her şeyi onaylamazdım, bazılarını eleştirirdim. Ama kendi ustasını bile eleştirmeyi biz ondan öğrenmedik mi? Hoca bir yanıyla inat bir yanıyla merak anlamına gelirdi. İnatçı bir sosyalizm arayışı ve aklı sürekli genişleten, hata yaparken bile genişleten, dinmeyen bir merak. Bu ikisini sarıp sarmalayan ve boyun eğemeyen bir yaramazlık, ama onurlu bir yaramazlık da cabası. Bedeni yitip giderken büyütülmesi gereken bir umudu canlı tutuyor kartları, kalpağı, kırmızı atkısı ve Kapital’i. İnatçı, meraklı, yaramaz, onurlu ve deli olmamız artık kaçınılmaz yoldaşlar, damarlarımızda Yalçın Küçük virüsü dolaşıyor çünkü.

/././

MESS’i alkışlamak -Alpaslan Savaş- 

12 Eylül işçi sınıfına karşı yapılmış bir darbeydi, anti-komünistti ve patronların talebi doğrultusunda işçi sınıfının güçlü sendikal örgütlülüğünü dağıtmayı hedefledi. Her türlü yöntemi kullandılar. Bugün sendikal alanda tümüyle 12 Eylül rejimi sürüyor.

Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) Başkanı Özgür Burak Akkol bir ekonomi gazetesine konuk olmuş. Grev yasaklarından toplu sözleşme düzenine, işgücü maliyetlerinden imalat sanayisinde özel sektörün üretim kabiliyetine dek çarpıcı değerlendirmelerde bulunmuş. Gazete, bunların arasından MESS Başkanının en çok işçi sendikalarına dair şu sözlerini önemsemiş ve manşete çıkarmış: “İşçi sendikalarımızın genel kurullarında artık alkışlanıyoruz.”1

Röportajı yapan gazeteci Vahap Munyar. Kendisi halen Gazeteciler Cemiyeti Başkanı. Ekonomi gazeteciliğinin duayenleri arasında anılır, lakin uzundur üst düzey şirket yöneticileriyle röportajları ve yaptığı şirket haberleriyle öne çıkıyor. Adlı adınca reklamcılık olan bu gazetecilik biçimi, esasen ekonomi gazetelerinin para kazanma yöntemleri arasındadır.

Munyar, MESS Başkanının sendikalarla ilgili sözlerinin üzerine, kendisinin 78 kuşağından olduğunu, o dönemin akıllarda kalan sloganının ise ‘DGM’yi ezdik, sıra MESS’te’ olduğunu söyleyerek Türkiye sendikacılığının geldiği noktayı alkışlıyor.

MESS Başkanının sözleri ve Munyar’ın yorumlarını okuyunca insanın aklına ister istemez patron örgütlerinin Türkiye’de işçi sınıfına karşı işlediği suçlar geliyor. İşten atma, fişleme, sendikasızlaştırma, sendika kapatma, kendi güdümünde sendika açma… O kadar çok ki. Öncesi de var elbette fakat sonuçları hâlâ sürdüğü için 12 Eylül 1980 darbesini milat olarak kabul edebiliriz.

12 Eylül işçi sınıfına karşı yapılmış bir darbeydi, anti-komünistti ve patronların talebi doğrultusunda işçi sınıfının güçlü sendikal örgütlülüğünü dağıtmayı hedefledi. Her türlü yöntemi kullandılar. Bugün sendikal alanda tümüyle 12 Eylül rejimi sürüyor.

Bu iş böyledir. Suç, işleyenin yanına kâr kalınca zaman içinde unutulur. MESS Başkanının bugün ‘bizi alkışlıyorlar’ dediği sendikal düzen baştan aşağı işçi sınıfına karşı işlenen suçların ve 12 Eylül faşist darbesinin ürünüdür.

12 Eylül cunta yönetiminde patron temsilcileri en başından itibaren Kenan Evren’le birliktedir. Süreci birlikte yönettiler. Cunta hükümetinin Enerji Bakanı Fahir İlker, Koç Holding İdare Komitesi Başkanıydı. Bakanlık görevinden sonra karargâha, Koç Holding’e döndü, MESS üyesi Arçelik’in yönetim kurulu başkanı olarak öldü. Cuntanın Sanayi Bakanı Şahap Kocatopçu, Koç Holding Yönetim Kurulu üyesiydi. İstanbul Sanayi Odası Başkanlığı, TÜSİAD yönetim kurulu üyeliği ve TİSK başkanlığı yaptı. Turgut Özal 1977-79 arası MESS Başkanıdır. Darbeden hemen önce alınan 24 Ocak ekonomik kararlarını hazırlayan ekibin başındadır. Darbe sonrası kurulan cunta hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı, 1983 yılında ülkenin başbakanı, 89’da cumhurbaşkanıdır.

Önce DİSK’i kapattılar. 12 Eylül sabahı konfederasyona bağlı sendikalar basıldı, kapısına kilit vuruldu. Sendikacılar gözaltına alındı, işkenceden geçirildi. Gözaltına alınan DİSK'li sendikacı, sayısı 2 binin üstündedir. En çok gözaltı, darbeden birkaç ay önce, 22 Temmuz sabahı faşist tetikçiler tarafından evinin önünde katledilen Kemal Türkler’in başkanı olduğu Türkiye Maden-İş Sendikası’ndandır. Sayısı 600’ün üstündedir. Böylece MESS’in en dişli muhatabı hem kapatılmış hem de sendika temsilcileri işyerlerinden ‘temizlenmiştir’.

Patronların darbeden memnuniyetini ilk Vehbi Koç dile getiriyor. Koç grubunun kuruluştan bu yana MESS içinde en etkili grup olduğu düşünüldüğünde, Vehbi Koç’un Kenan Evren’e darbeden kısa bir süre sonra yazdığı mektubu MESS’in de kurumsal düşüncesi olarak okumakta tarihsel bir sakınca bulunmuyor.

Şunları yazıyor Koç, cuntacı başı Evren’e: “Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir.”

Belli ki Koç’a göre DİSK’li sendikacılar bu kapsamdadır ve derhal cezalandırılmalıdır: “Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler, sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinmeli, hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır.” 2

Kısaca Vehbi Koç diyor ki, DİSK’i kapattınız, ne iyi ettiniz, ama yetmez. Bir daha asla benzeri olmasın diye hızla yeni yasaları çıkarmalı ve bu alanı düzlemelisiniz!

Cuntacılar Koç’un mektubundaki ‘dilekleri’ harfiyen yerine getirdi. Üç yıl sendikal faaliyeti, toplu sözleşme düzenini ve grevleri, yani her şeyi askıya aldılar. Sonra, 1983 yılında sendikal alanla ilgili yeni yasaları çıkardılar. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu, sendikal alanda bugüne dek süren 12 Eylül rejiminin temel iki yasası oldu. Sonraki yıllarda bu iki yasanın pek çok maddesinin değiştirilmesi, 2012 yılında ise AKP tarafından önemli ölçüde yenilenmesine rağmen patron örgütleri kırmızı çizgilerine hiç dokundurmadı.

Neydi o kırmızı çizgiler?

Sendika seçiminde işçi iradesine ipotek, toplu sözleşmeye erişimin zorlaşması ve geniş grev yasakları.

Konu MESS’in ‘sendikalar artık bizi alkışlıyor’ sözünden açıldığı için, sendika seçiminde işçi iradesine getirilen ipoteği konuşmakla yetinelim ve toplu sözleşme ile grev kısıtlarını başka yazılara bırakalım.

2821 ve 2822 sayılı iki 12 Eylül yasasıyla işçilerin sendika üyeliğine ve üyelikten ayrılmasına noter şartı getirildi. Böyle bir uygulama dünyanın başka hiçbir yerinde yoktu. Artık sendikaya üye olmak için işçi işyerinden izin alıp notere gitmek, burada beş nüsha üye kayıt fişi doldurup masrafları da cebinden karşılamak zorundaydı. Üstelik bu tasdikli sendika kayıt fişlerinden biri de noter tarafından işçinin çalıştığı işyerine yollanacaktı. Bu koşullarla herhangi bir işçinin, patron duymadan bir sendikaya üye olması, hatta patronun istemediği bir sendikaya üye olması mümkün değildi. Tersini deneyen ‘anarşist faaliyetten’ hapse atılmadıysa bile bile en hafifi işten atıldı.

DİSK ve bağlı sendikalar zaten kapatılmıştı. Üstüne işçilerin tercih edebilecekleri bağımsız sendikalara üyelikleri de sendika üyeliğine getirilen noter şartıyla daha baştan büyük ölçüde engellenmiş oldu.

Noter şartı işçiler için bir sendikasızlaştırma aracına dönüşürken, patronların işçileri kendi güdümündeki sarı sendikalara bağlama aracı olarak da kullanıldı. İşçi istediği sendikaya üye olmak için mesai saatleri içinde notere gidemiyordu belki ama patron onları kendi istediği sendikaya üye yapmak için noteri işyerine getirebiliyordu. Tabii işçinin kafasına kimse silah dayamıyordu ama işyerlerinde kurulan noter masalarına gelip patronun dayattığı sendikaya üye olmayan işçilerin ertesi gün işyerine girişte kartları basmıyordu. Noter şartı yıllarca işçiler için “ya patronun istediği sarı sendikaya üye olursun, ya da kapı dışarı” anlamına geldi.

Peki ya bunca zorbalığa rağmen işçiler hep birlikte hareket eder ve tek biri bile gidip patronun istediği sarı sendikaya üye olmak için imza atmazsa? Oldu elbette. En çok da metal işkolunda oldu. MESS, kapatılan Maden-İş’in üyelerinin, bozkurt amblemli Türk Metal’e geçmelerini istiyordu. Buna karşın mücadele geleneği güçlü Maden-İş üyesi işçiler bağımsız Otomobil-İş sendikasında örgütlenmeye çalıştılar. Bunu az sayıda fabrikada başarabildiler. Çünkü patron örgütleri bu ihtimali de düşünerek yasaya bir geçici bir madde eklemişti. Noter şartını ilk seferde zorunlu olmaktan çıkaran bu madde şöyleydi:

“Bu kanunun yayımı tarihinde sendikalara kayıtlı üyelerin tespiti için kanunun yayımı tarihinden itibaren sekiz ay içinde, faaliyette bulunan her sendika, üyelerinin açık kimliklerini, ilgili işyerinde listeler halinde ilan eder ve bu listeleri aynı zamanda iki nüsha olarak bölge çalışma müdürlüklerine tevdi eder.” 3

Şaka gibiydi. Geçici madde, işçilere sendika üyeliğinde getirilen noter şartını, patronun kendi istediği sarı sendikaya işçiyi üye yapabilmesini kolaylaştıracak şekilde bir seferliğine kaldırıyordu. Şöyle yaptılar. Personel müdürlükleri, işyerinde çalışan işçilerin kimlik bilgilerini patronun işçileri üye yapmak istediği sarı sendikaya verdi. Sarı sendika, bu bilgileri geçici maddede yazdığı biçimde iki ayrı liste haline getirip birini işyerine astı, diğerini bölge çalışma müdürlüğüne yolladı. Yine geçici madde gereğince bu listelerde adı geçen işçilerin tamamı, Çalışma Bakanlığı tarafından listeyi ilan eden sendikanın üyesi kabul edildi.

Burada en büyük geçiş metal işkolunda oldu. Kapatılan DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’nın pek çok üyesi, bu yöntemle Türk Metal’e üye yapıldı. Oyak Renault, Tofaş, Bosch, Arçelik, Man, Böhler, Altaş, Parsan, Sungurlar, Süpsan, Net Cıvata, Evar, Ferro Döküm, Simko, Beltan… Bu ve başka onlarca fabrikada işçiler, cunta tarafından kapatılan Maden-İş’ten sarı sendikaya, pek çoğunda yasaya koyulan ucube noter şartı bile uygulanmadan geçirildiler.

Bugünkü sendikal düzen alkışla değil zorbalıkla kuruldu. İşçiler bu zorbalığa karşı zaman zaman ayağa kalktı. İlki 1998 yılında oldu. 18 Eylül olayları diye hatırlanır. Binlerce metal işçisi Türk Metal’den istifa edip Birleşik Metal’e geçmeye çalıştı. MESS izin vermedi. Fabrikaların nizamiyesine noter masaları kurdular ve işçileri zorla yeniden Türk Metal’e üye yaptılar. İkincisinin adına işçiler ‘metal fırtına’ dedi. 5 Mayıs 2015’te başladı, sonraki birkaç ayda dalga dalga devam etti ve ülke çapında bir kez daha binlerce işçi Türk Metal’den istifa etti. MESS’in yanıtı yine işten atma, baskı ve tehdit oldu. O dönem Birleşik Metal’e geçtiği için işten atılan işçi sayısı sadece Reno’da 350’den fazladır.

MESS Başkanın sözünü ettiği alkışçılar işte 12 Eylül’den böyle nemalanan sendikalardır. Kendilerini var eden patron örgütlerine alkışları 46 yıldır devam etmektedir.

1 https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/isci-sendikalarinin-genel-kurullarinda-artik-alkislaniyoruz/884249

2 Vehbi Koç’un Kenan Evren’e yazdığı mektubun tamamını okumak bakınız: https://haber.sol.org.tr/turkiye/12-eylulu-en-net-anlatan-mektup-emrinize-amadeyim-247389 )

3 7.5.1983 tarihli Resmi Gazete; “2821 sayılı Sendikalar Kanunu, Geçici Madde-2; Sayfa 19; https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/18040.pdf

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -8 Nisan 2026-

 


Savaşan üç tarafın da ortak üç yanı: demokratik erozyon, kibir, aşırı genişleme -Barçın Yinanç- 

ABD’nin kibirden ve stratejik aşırı genişlemeden muzdarip olduğu herkesin mâlumu. Yeni olan ABD’deki demokratik geriye gidiş. İsrail ve İran da tıpkı ABD gibi hem kibirden hem de demokratik erozyondan muzdarip. Savaşa giden süreçte bu üç ülkenin iç yapısında yaşanan değişimler de rol oynadı.


İran bir süper gücün ordusunu küçük düşüren darbeler vuruyor.  

ABD ve İsrail, haksız ve hukuksuz bir savaş başlattılar. Ve bu ilk de değil.

ABD’nin Irak’tan, Afganistan’dan hiç ders almadığı anlaşılıyor.


Geride kalan yıkımdan mağdur olanların arasında Türkiye de olduğu için Tahran’ın süpergüçler karşısındaki taktik başarıları kuşkusuz pek çok kişi sevindiriyor.

Taraflardan birine dair yapılan olumlu ya da olumsuz yorumlar, yorumu yapanın birini diğerine oranla desteklediği anlamına gelmez.

Benim tarafların mevcut durumundan çıkardığım en büyük ders, aslında üçünün de aynı üç faktörden etkilenmesi: demokratik geriye gidiş, kibir ve stratejik aşırı genişleme.

Üçüncü kavram, Paul Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” kitabının uluslararası literatüre kazandırdığı bir kavram.

ABD’nin global politikalarındaki stratejik aşırı genişleme ve kibir boyutuna girmeye gerek yok. En ilgisiz insan bile bu konuda saatlerce konuşabilir.

Yeni olan, ABD’deki demokratik geriye gidiş.

ABD’de denge-denetleme mekanizmaları zayıfladı. Trump ve Savaş Bakanı'nı frenleyecek bir güç merkezi yok. Basın eskisi kadar güçlü değil. Demokratlar toparlanamadı, etkili bir muhalefet sergileyemiyor.

Savaş Bakanı Pete Hetsegth’in itiraz eden generalleri tasviye edip kendine yakın görüşte askerleri göreve getirmesi de otokrasilerden aşina olduğumuz meritokrasinin zayıflama sürecine işaret ediyor.

İsrail’de demokratik geriye gidiş

İsrail de benzer dertlerden muzdarip. Bir dönemler Türkiye ve İsrail, Orta Doğu’daki tek demokratik ülkeler olarak anılırdı. İsrail’de dinci milliyetçi radikal akımlar güçlendi, sağduyu sahibi demokrat kesimler güçten düştü. “Bu ülkede yaşamak istemiyorum” diyerek ülkeyi terk eden Netanyahu karşıtları, radikallerin sayıca daha da güçlenmesine neden oluyor. Sadece Filistinlilere uygulanacak ölüm cezası kararı alınmasının Meclis’te şampanya patlatarak kutlanmasını, fanatizmin yükseldiği yeni pik nokta kadar demokratik muhalefetin aczinin düştüğü yeni dip nokta olarak da okumak gerekir.

İsrail 7 Ekim’de kibrin de kurbanı oldu. Hamas’ı zapt-ı rapt altına aldığını sanarak, son on yılını İran’a odaklanarak geçirdi. Şimdi aynı kibir nedeniyle yapılan yanlış okuma, ABD-İsrail’i “savaşı birkaç günde bitiririz” özgüvenine götürdü.

İsrail stratejik aşırı genişlemeden de muzdarip. Güvenliğini, çevresindeki ülkeleri zayıf tutma stratejisi üzerinden kurgulamaya çalışıyor. Gazze, Lübnan, İran derken, askerî güç kullanımının sınırlarını da zorluyor. An itibarıyla kendini dev aynasında görse de, orta, hatta kısa vadede bu siyasetinin zararını görecek.

İran’da son 20 yılda siyasî elitlerde değişim

İran’a gelirsek... İran’ın kendine özgü “demokratik” işleyişinin erozyona uğraması kadar kibir ve stratejik aşırı genişlemeden de muzdarip olduğunun altını çizmek gerek.

İroniktir ama ABD, Irak’tan çekilince İran’a yer açtı. Tahran, savunma hattını ülke sınırlarının dışından çizmeye başladı. Irak’ta, Yemen’de etkisini artırdı. Hamas, Hizbullah’a destek verdi. Suriye’de Esad devrildiğinde rejim karşıtlarıyla savaşta çok sayıda kayıp verdi.

Bir dönem İranlı milletvekilleri, "4 başkentte iktidardayız" diye övünmeye başladılar. Meşhur Şii hilaliyle Körfez ülkelerini korkuttular.

Biz bu kadar perişanlık çekerken, niye tüm imkânlar vekâlet savaşlarına seferber ediliyor, diye sorgulayan halk ise sertçe baskılandı.

Kibir Devrim Muhafızları'nın içeride de elini yükseltmesine neden oldu.

İran’ın son 20 yılda içeride yaşadığı dönüşümle ilgili olarak Yeditepe Üniversitesi’nden Ezgi Uzun Teker’in Global İlişkiler Forumu’nun yeni İcra Komitesi Başkanı (e) Büyükelçi Timur Söylemez ile yaptığı söyleşiyi dinlemenizi tavsiye ederim.

Zaten ekonomik sistemde önemli bir aktör olan Devrim Muhafızları 2005-2007’den sonra ekonomide çok daha fazla ve kritik sektörde söz sahibi oldu. Yaptırımlar, gölge yöntemlerle ekonomik faaliyet alanındaki etkinliklerini de artırdı. Son 20 yılda Devrim Muhafızları bürokratik süreçlere de daha fazla müdahil olmaya; valiler, belediye başkanları, bakanlıklardaki üst düzey görevler gibi sivil pozisyonlara gelmeye başladı.

Vekâlet savaşlarını bırakıp içeride halkın refahını öncelemek isteyen, diplomasiyi ön plana çıkartıp belki de savaşın önünü alabilecek ılımlı isimlere ise alan açılmadı; tasfiye edildiler. Etkisiz kalacağı bilinen güçsüz adayların önü açıldı.

Batılı anlamda bir demokrasi olmasa da kendi içindeki farklı katmanlar ve güç merkezleri arasındaki rekabet-çekişme sınırlı da olsa sertlik yanlıları için bir frenleme mekanizması görevi görüyordu.

İran’ın nükleer programıyla ilgili süreçleri son dönemlerde ABD’nin sabote ettiğine şahit olduk. Hatta Trump, Obama’nın vardığı uzlaşmadan çekildi. İki kere müzakereler sürerken, İran’ı bombaladı. Ancak geçmişte de Devrim Muhafızları bu görüşmeleri pek çok kez sabote etti. Çünkü bir taraftan da eğer uzlaşma olur, yaptırımlar kalkarsa, hem ekonomik ayrıcalıklarından olacaklar hem de ülkenin normalleşmesi onların geri plana düşmesine yol açacaktı.

Türkiye’de kibir ve stratejik genişleme eğilimi durdu mu?

Bu üç ülkenin muzdarip olduğu üç faktörün izlerini Türkiye’de de görebiliriz. Bir dönem iktidarın içine düştüğü kibir, Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Rusya da dâhil, pek çok ülkeyle sorun yaşanmasına neden oldu. Mavi Vatan kavramının sınırlarının aşırı geniş tutulması, bir dönem her sorunu askerî güç tehdidiyle çözme hevesi, Suriye’den Somali’ye sivil ve askerî yeteneklerin ve kapasitenin zorlanması, ülkeyi stratejik aşırı genişlemenin duvarına dayandırmıştı.

Son dönemlerde izlenen siyasete bakarak, bu iki faktörle bağlantılı olarak frene basıldı diyebiliriz.

Demokratik erozyonda ise frene basmak nerede, gidişat tam gaz.

Eskiden Türkiye-İran karşılaştırması yapılırken, Türkiye’ye de şeriat rejiminin gelebileceği endişesi dile getirilirdi. Küçük bir azınlık dışında AK Parti’ye oy verenlerin de şeriat isteyeceğini düşünmüyorum.

Asıl ürkütücü benzerliği, dertleri ülkenin daha iyi yönetilmesi olan etkin rakiplerin tasfiye edilip sadece cılız muhalefete yaşam hakkı tanınmasında görüyorum.

Bu çerçevede, kaçırdıysanız, Cansu Çamlıbel’in “Türkiye hâlâ 'seçimli otoriter' mi” başlıklı yazını hararetle tavsiye ediyorum. https://t24.com.tr/yazarlar/cansu-camlibel/turkiye-hala-secimli-otoriter-mi,54550

/././

MHP’de ne oluyor, Ulvi Yönter’in istifasıne anlama geliyor?-Candan Yıldız- 

Yönter’in yargı koridorlarında geçen isminin artık MHP tarafından taşınamadığı, parti içinde güçlenmesinin de rahatsızlık yarattığı iddia ediliyor.

Siyasi bir cinayet olarak tarihe geçen eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi sonrası Ateş ailesinin işaret ettiği isimlerden biriydi İzzet Ulvi Yönter. Adı Devlet Bahçeli sonrası genel başkanlık için de geçen bir ismin partideki görevinden (Genel Başkan Yardımcılığı) istifası sıradan bir istifa olmasa gerek.

Sıradan bir istifa olsaydı İstanbul il ve ilçe teşkilatlarının hepsi tasfiye edilmezdi. Çünkü İzzet Ulvi Yönter’in İstanbul’da etkili olduğu konuşuluyordu.

Konuştuğum kimi isimler, Yönter’in yargı koridorlarında geçen isminin artık MHP tarafından taşınamadığını, parti içinde güçlenmesinin de rahatsızlık yarattığını savundu. Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in Bahçeli ile basına kapalı görüşmesinde bu konunun gündeme gelmiş olabileceği yorumlar arasında. Yönter’in istifası öncesiydi bu görüşme…

“MHP’ye sızan ajan” ifadesini kullanarak parti içindeki taraflaşmayı da açık eden Yönter’in parti içinde gücünün kırıldığı yorumları yapılırken MHP’nin kurucusu Alparslan Türkeş’in oğlu Kutalmış Türkeş’in Yönter hakkındaki sosyal medya paylaşımı arka planda neler yaşandığını açıklar nitelikte:

“Yeni dostu Sedat Peker’in yanında Dubai’de güzel bir tatil yapar, gücünü kuvvetini toplar, yıllardır bize küfreden adamlarıyla beraber keramet kendilerinde olduğu için kendi adına bir parti kurar, Bahçeli’nin konuşmasına haince soktuğu uyuşturucu mafyasını da yanına alır…”

MHP liderinin metinlerini yazan Ulvi Yönter’le ilgili söz konusu bu iddia 15 Temmuz darbe girişimi sonrası palazlandığı konuşulan suç örgütü lideri Ayhan Bora Kaplan’ın avukatının Whatsapp yazışmalarıyla ilgili. Bu iddialarla ilgili yeni iddianame yazıldı. Yargılama başladı.

Yönter’e yakın olduğu konuşulan İstanbul teşkilatının görevden alınmasından sonra il başkanı olarak atanan eski Silivri Belediye Başkanı Volkan Yılmaz’ın doğrudan Bahçeli’ye bağlı olduğu, bunun da parti içinde yeni bir ekipleşmeye izin verilmek istenmediği yönünde yorumlandığını belirteyim.

Sinan Ateş’in yakın arkadaşı ve eski Bursa Ülkü Ocakları Başkanı Cahit Özdemir'le yaptığım söyleşiyi de hatırlatmak isterim Ulvi Yönter'in istifası bağlamında.

O söyleşide Özdemir şunları söylemişti:

"Camia içerisinde herkes bilir ki İzzet Ulvi Yönter, Bahçeli sonrası için hazırlık yapıyor. Yani şöyle söyleyeyim, bu durum Semih Yalçın'ın oğlunun vefat ettiği döneme kadar gidiyor. O dönemlerde parti içerisinde bir kutuplaşma vardı; Semih Yalçın, İzzet Ulvi Yönter ve Olcay Kılavuz (Eski MHP Milletvekili) bir ekipti… İsmet Büyükataman’a karşı bir cephe almıştı bu ekip. Hatta Semih Yalçın, oğlunun vefatıyla ilgili herkese teşekkür etmişti gazete ilanında. Orada adını geçirmediği tek kişi İsmet Büyükataman’dı. Biliyorsunuz Devlet Bey hastalandı bir dönem. Hastanedeyken, bütün herkes, teşkilat mensupları buna üzülürken, Devlet Bey’in iyileşmesini beklerken, İzzet Ulvi Yönter delege avına çıktı. Hatta Eskişehir’de kendisini koskocaman bir pankartla genel başkan gibi karşılattı. Pankartta ‘Hoş geldiniz Genel Başkanımız’ yazıyordu. Herkes Devlet Bey’in, iyileştikten sonra, Semih Yalçın ve İzzet Ulvi Yönter’i partiden göndereceğini konuşuyordu ama göndermedi."

Ulvi Yönter, MHP’den gönderilmedi ama genel başkan yardımcılığı görevinden istifa etmesini “siyasi ömrünü tamamladı” diye yorumlayanlar yok değil.

Cumhur İttifakı'nın ortağı MHP'de, Bahçeli sonrası liderlik tartışmasının tabu bir konu olduğu söylentisi eğer doğru ise parti içinde önemli bir klik olduğu iddia edilen Yönter ekibinin istifası, partide yeni klikleşmelere izin verilmeyeceği olarak da okunabilir.

Tabii, evdeki hesap siyasete uyarsa...

/././

Bir tek ak sayfaya sığar ömrümüz…-Fikret İldiz- 

Avukatlar yaşamın, mücadelenin ve çağının tanığıdır.

Avukatlar, memleketimizin kara bahtlı insanlarıdır. Söylenecek sözleri vardır.

Hukuk devletinin savunulmadığı zaman ve mekanlarda insan hakları yoktur.

Devletler otoritelerini sürdürmek amacıyla ceza kanunlarına sığınır, yargıyı kullanırlar. Devlete karşı suçları çoğaltırlar. Yargı, demokrasi ve hukuk; kendi düzenlerine hizmet etsin isterler.

Ceza kanunlarının siyasal iktidar yanlısı yazıcıları ile kanun yapıcıları; hukuk devletine uygun olduğunu iddia ederek yaptıkları “kanun” değişikliklerinin alkışlanmasını isterler. Cezaevi inşaatları armasından anlaşıldı ve cezaevleri sürekli kanayan yara oldu. Bir adım daha attılar ve artık cezaevlerinde “duruşma salonları” kuruyorlar! Çok yakında adliyeleri cezaevlerinde kurarlarsa şaşırmayın.

Mutlaka bir ceza davasının sanığı olmak veya yargılanmak şart değildir.

Bir ceza davası bile insanları etkiler.

Önce insanları sonra toplumu sarstılar. Sarsılmışlara düşman gözüyle baktılar.

Adil bir toplum ve özgürlükler için sürekli mücadele şarttır.

Parlamento dışı muhalefetin gücünü ortaya çıkartmaktır asıl mesele.

Haksızlığa karşı öfkelenmenin, adalet ve hakkaniyet adına sorgulamanın bir anlamı vardır. İnsanlar ceza davalarında düşmanlığı körükleyenlerin dinleyicisi ve muhatabı olmaktan çok yorgun düştüler. Cezalandırmakla tehdit eden ve kendi yurttaşlarına tuzak kuranlara karşı gözyaşlarına karışmış şikayetlerinden vazgeçmediler ve yargıya güvenlerini silip attılar.

Mücadeleyi sürekli kılan bir yaşam; özgürlük ve insan hakları mücadelesidir.

Sarsılmışların dayanışması mümkündür. Ülkenin siyasi otoritesinin meşruluğunu sorgulayan muhalifler (dissident) otoritenin çizdiği sınırlar içinde kalarak hukuk, özgürlük, adil bir toplum ve adalet yerine; sınırlandırmaların dışında muhalefet yaratan, insan haklarını koruyan ve sorgulayanlar olmalıyız.[i] 

Avukatlar yaşamın, mücadelenin ve çağının tanığıdır.

Avukatlar, insanlara söz söylemeye geldiler. Avukatlar söz söylediklerinde ne bir endişe ne korku duyarlar. Avukatlar gelecektir. Binlerce ama tek yürektir, kendi türküleri vardır. Hep birlikte söylerler!

Bazen kendi seslerini duymazlar. Hayat onlar için insan hakları mücadelesidir. Haklarını ve adalet talep eden halkın sesidirler. Adalet arayışını insan hakkı mücadelesi olarak görürler.

Bazen ölümün kıyısından seslenirler.

"F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevleri" sorununa 5 Nisan 2006 tarihinde ölüm orucuna yatan İstanbul Barosuna kayıtlı avukat Behiç Aşçı kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmıştı. Cezaevlerinde "yalnızlaştırılan" ya da "izole" edilerek yok edilmeye çalışılan tutuklu ve hükümlülerin "insan olduğunu" ve hakları bulunduğunu "ölmeye yatarak" anlatmak isteyen avukat; bu "savunma" yoluyla mücadeleyi sürdürdüğüne inanıyordu.

Ölümün kıyısından seslenmişti…

Güncel Hukuk Dergisi'nin Kasım 2006 sayısında yayınlanan "Kendi sesimi duyamıyorum" başlıklı söyleşide Behiç Aşçı sesini herkese duymuştu.

"Ben hemen ölüm orucu kararı almadım zaten, altı yıl bekledim. Bugüne kadar avukat olarak bütün yolları denedim, uğraştım, koşturdum. Sonuçta bir çözüm yolu göremediğim için ölüm orucuna karar verdim. (…) Bizim hedefimiz illa ölüm orucu yapmak değil, tecridi ortadan kaldırmak. (…) Bir amacı bir hedefi var; bir zemin yaratma hedefi. Nedir bu zemin; tecrit konusunda insanların dikkatini çekmek, ona karşı mücadele etmek için harekete geçirmek ve sorunun çözümü konusunda siyasi iktidara adım attırmak."

Avukat Behiç Aşçı, hükümlü ve cezaevinde… Yaşayarak mücadelesini sürdürüyor.

"Adalete erişmek için ölmek” ne demektir!

Yaşamın kıyısından ölüme giden Avukat Ebru Timtik…

Av. Ebru Timtik, yargılanırken bile; yargılamayı unutmamıştı.[ii]

Yargılandığı mahkemede yarınlara kalmış sözlerini söyleyen avukat Ebru Timtik:

Ben tarihe en azından kendi küçük yaşamımıza adımın tertemiz geçmesini isterim. Umuyorum ki öyle olur. (…) Biz, Marksist, Leninist’iz biz devrimciyiz, sosyalistiz, öyle büyük anlı şanlı isimlere gerek yok. Tarihte bir tek ak sayfaya sığar ömrümüz.”(…) “Madem bizi yargılama iddiasındasınız, bizim halkımızın değerleriyle yaşadığımızı, her türlü maddi ve manevi varlığımızı onlar için harcadığımızı, harcayacağımızı ve kullanacağımızı bilmelisiniz. Bizi hakkı yenenler vekil ettiler kendileri.

(…) Siyasi suç ve siyasi suçlu kavramı izafi bir kavram. Her türden siyasi yargılama mutlaka yargılayanı mahkûm eder.”

Avukat Ebru Timtik bir tek sayfaya sığan ömründe yaşadı, söyledi ve ölümün kıyısından uzaklara gitti.

Söylenmiş sözleri unutmamak sorumluluktur.

Av. Ebru Timtik’i yarınlara kalmış sözlerini Halil Cibran’ın “Ustanın Sesi” adlı eserindeki[iii] şiiriyle analım, yaşıyormuşçasına… “Bir söz söylemeye geldim ve onu şimdi söyleyeceğim. Ama eğer ölüm engellerse beni, o söylenecektir Yarın tarafından, çünkü Yarın Sonsuzluk'un kitabında hiçbir sır barındırmaz.

Yaşamaya geldim, Sevgi'nin görkeminde ve Güzel'in ışıltısında onlar ki yansımalarıdırlar Tanrı'nın.

Buradayım, yaşıyorum ve sürgün edilemem yaşam alanından çünkü canlıdır sözüm ve ölünce de yaşatacaktır beni.

Herkesin yanında ve herkesin uğruna ölmeye geldim ve bugün benim tek başıma yaptıklarım Yarın yankılanacaktır yığınlardan.

Şimdi neler söylüyorsam tek yürekten Yarın söylenecektir binlerce yürek tarafından.”

Avukatlar tek yürek sahibidirler.

Birlikte türkü söyleyenlerdir.

Söyleyecek sözleri olanlardır.

[i] Şan, Emre. Patocka ve Sarsılmışların Dayanışması, Yaralanabilirdik, Cogito Sayı 87. Sf. 98.Yaz 2017 YKY.
[ii] İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi 2013/126 esas 25.12.2013 tarihli duruşma çözümleri sayfa 34 ve 35.
[iii] Halil Cibran’ın Ustanın Sesi Destek yayınları. 2017 / Çeviri Aytunç Altındağ

/././

Öne Çıkan Yayın

Halk bunu unutmayacak -Evrensel Manşet-

CHP’li Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in tutuklanması ve görevden uzaklaştırılmasının ardından yeni başkanı seçmek için dün toplanması gere...