Tiksindiğimiz siyasetler ve siyasetçiler -Mine Söğüt-
Sürdürülebilir kalkınma alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşu olan Habitat Derneği, gençler arasında siyaseti “duygular üzerinden ölçen” bir araştırma yapmış. Raporda yer alan bir sonuç ilginç: “Gençlerin yüzde 11.8’i siyasetten tiksiniyor”
Bu hayatta nelerden tiksinir insan? Kötü kokulardan, kötü görüntülerden, kötü davranışlardan… Çürümüşlerden tiksinir, kokuşmuşlardan… Midesini bulandıran şeylerden tiksinir.
Peki siyasetten tiksinir mi?
Meğer tiksinirmiş. Siyaset meğer kendinden tiksindirmeyi de becerirmiş.
Sürdürülebilir kalkınma alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşu olan Habitat Derneği, her yıl gençlerle ilgili çeşitli çalışmalar ve araştırmalar yapıyor. Bu yıl da gençler arasında siyaseti “duygular üzerinden ölçen” bir araştırma yapmış.
Raporda yer alan bir sonuç ilginç.
“Gençlerin yüzde 11.8’i siyasetten tiksiniyor.”
Siyasete genelde güvenir ya da güvenmezsiniz. Siyasete ilginiz de olabilir siyasete mesafeli durup apolitikliği de tercih edebilirsiniz. Beğendiğiniz onayladığınız siyasi partiler ya da siyasetçiler olabileceği gibi hiç beğenmediğiniz, onaylamadığınız siyasetçiler de olabilir.
Bu durumların hiçbiri siyasetin varlığına gölge düşürmez aksine dinamiklerini tetikler.
Ama bir toplum siyasetten tiksinmeye ya da iğrenmeye başlarsa… durum değişir.
Mevcut siyasi iklimden memnun olmayanların sayısı arttığı zaman sistem eleştirilir, değişiklik talepleri ve imkanları gündeme gelir.
Mevcut siyasi iklime öfkelenildiği zaman sistem zorlanmaya başar. Kendini savunmak için sertleşir ya da öfke karşısında geri adım atmak zorunda kalır.
Ama mevcut siyasi iklimden insanlar, özellikle de yeni nesil tiksinmeye başladığı zaman… bu, sistemin terki anlamına gelir.
Kararsız değildirler, muhalif değildirler, apolitik bile değildirler… Oyunun tamamen dışına çıkmış ve her şeye arkalarını dönmüşlerdir.
Aslında bu durumun yaygınlaşması tiksinilecek raddeye gelen siyasetin ipini çekebilir gibi görünse de siyasete arkasını dönen insanların yüzlerini nereye döndükleri önemlidir.
Bugün bu ülkede gençler tiksindikleri siyasete arkalarını döndüklerinde yüzlerini nereye dönmüş oluyorlar?
Sanata, özgürlüğe, bilime, eğlenceye, alternatif yaşam seçeneklerine, barış ve huzur dolu bir hayata, başka anlam arayışlarına, sürprizlerle dolu bir dünyaya mı?
Gençler bugün o tiksindikleri siyasete arkalarını döndükleri anda karşılarına başka bir kâbus dikiliyor.
İçinde zerre umut olmayan, bir gelecek vaat etmeyen, hayal kurmaya olanak tanımayan, onlara nefes alacak bir alan bırakmayan kapkaranlık bir boşluk…
O yüzden gençlerin yüzde 11.8’inin siyasetten tiksiniyor olması yabana atılacak bir veri değil.
Üstelik bu tiksinti durumu sadece gençlere ait bir mesele de değil.
Muhtemelen toplumun genci ve yaşlısıyla neredeyse onda biri artık siyasetten tiksiniyordur.
Siyaset kendisinden tiksinenleri de kapsayarak ilerleyebilen bir sistem olduğu için bu tiksinti onun için sinek vızıltısı…
Çünkü siyaset toplumun geniş bir kısmı tarafından terk edildiğinde bile ne çöker ne ortadan kalkar ne de kendi kendini imha eder. Aksine ona değer veren küçük bir azınlığın niyetlerine tutunarak daha rahat ilerler ve onu terk edenlerin de dahil olduğu bir bütünün kaderini çok daha az engele çarparak yine belirler.
Bu paradoksal ilişkide tiksinilen o siyaset, toplumu dilediği gibi yönetebileceği muazzam bir güç kazanır.
Tarih o yüzden hayran olunan krallardan, padişahlardan ya da liderlerden ziyade çoğunluğun tiksindiği kralların, padişahların ya da liderlerin hadsiz eylemleriyle biçimlenir.
Sözlükler siyaseti, devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış olarak tanımlarken, aslen ne “devlet işlerini düzenlemek ve yürütmek” sanatkarane bir meseledir ne de siyaset, sanatkarane bir meseleye dair bir görüş ya da anlayıştır. Devlet işlerini düzenlemek ve yönetmek bir sanat değil bir ticaret, bu ticaretin kâr ve zarar odaklı yönetimi de bizzat siyasettir.
O yüzden insanın siyasetten önce aileden, devlete, sokaktan eve üzerine yapışan her türlü tüketici kimliğinden şüphe duyup nihayetinde bu kimlikten tiksinmesi gerekir.
Mevcut tüketim tuzaklarına arkasını dönmeyi tercih etmeyi göze alan bir insanlık, siyasetten siyasilere tiksindiği her şeyi dilediği gibi değiştirir.
/././
Annesi Iraz Bayrak'ı anlatıyor: Silivri'de cinayet koğuşunda kalıyor çocuğum ve mektubunda "Küçük bir tatil kasabasından sevgiler" diye yazıyor...-Candan Yıldız-
"Adını Fakir Baykurt'un 'Yılanların Öcü' eserinden etkilenerek koydum. Dedim ki onurlu, bilge, ayakları yere sağlam basan, Anadolu kadını gibi yiğit bir kadın olsun benim kızım. Ama bedelini bu kadar ağır ödeyeceğini bilmiyordum"Iraz Bayrak ve annesi Güner Sarıkaya
Bursa Gemlik gibi küçük bir sahil beldesinde büyümüş bir öğretmen çocuğu Iraz Bayrak. Tutuklu pek çok isim gibi operasyon ve soruşturma aşamasında haklarında çıkan haberlere karşı yanıt haklarını kullanamadıkları için savunmasına “kendimi tanıtmak istiyorum” diye başladı:
“Küçük bir yerde öğretmen çocuğu olarak, hep sorumluluk sahibi ve örnek olması gereken bir bilinçle büyütüldüm. Örneğin, herkes okula saçını salıp gidebilirken siz örnek olmanız gerektiği için gidemezsiniz.”
Beykent Üniversitesi Yazılım Mühendisliği’nden mezun olan Iraz Bayrak’ın, 4 yıllık İBB personeli olarak başına geleceklerden habersiz, bir sabah işe gitmeye hazırlanırken sekiz polisin kapısını ‘Güm güm’ diye çalmasıyla değişti hayatı.
“Ben kardeşimle yaşıyorum, kardeşim burada üniversiteyi kazandı, evimize de yeni taşınmıştık. Yani benim taşınma kolilerim polislerle birlikte açıldı. Ben fark ettiniz mi bilmiyorum ama kimlik tespiti sırasında adresimi kâğıttan okudum; bilmiyorum çünkü adresimi ezbere, oturmak nasip olmadı evimde. Bir kahvaltı bile henüz etmiş değilim.”
‘Kişisel verileri elde etme, yayma, başkasına verme’ suçlamasıyla 6 aydır Silivri’de cinayet koğuşunda kalan Iraz Bayrak suçlandığı ‘İstanbul Senin’ projesinde hiç çalışmamış.
Her duruşmayı takip eden, öğretmen olan anne Güner Sarıkaya ile konuştum. Iraz Bayrak’ın duruşma salonunda “kendimi tanıtmak istiyorum” sözlerinin ne anlama geldiğini onun cümlelerinden dinleyin isterim.
26 yaşında genç bir kadının dünyasında ‘başkaları’ hep olmuş: “ Iraz çok güzel kalpli bir çocuk. Bunu herkes kendi çocuğu için söyler ama o güzel kalbini kesinlikle her şeye yansıtan bir çocuk. Ben çalıştığım için onu anneannesi büyüttü. Öğretmenim. 20 yıldır da yöneticiyim. Çok zor okullarda yöneticilik yaptım. Iraz’ın lisesinde idareci oldum. Hani savunmasında dedi ya ‘saçını bile salamazsın’ diye… Çünkü ‘sen Güner Hoca'nın kızısın, saçını salarsan diğerleri de salar’ diyerek büyüttüm. Kuralcılığım bazen çok beni üzmüştür. Kuralcılığını benden alır. Hâlâ kırtasiyeye gider, kırmızı tükenmezi ayrıdır, mavi tükenmezi ayrıdır, not defterleri ayrıdır. Ama avokadolu çantayla falan işe gider. Ruhu çocuk, abartıyı sevmez. Dünyanın küçüklüğünden çok hoşlanır.
Akranları eğlenirken Iraz Darülaceze’de yaşlılara kitap okuyordu, çocuk onkolojide çocuklarla ilgileniyordu. Üniversite sınavında sayısal öğrencisi olarak çok iyi bir puan almıştı ve zihinsel engelliler öğretmenliğinde okuyacağım diye tutturdu. Ben izin vermedim. Çünkü biliyorum duygu dünyası çok onlarla, onlarla bir dünya kurdu. Koğuştakilerin hikâyesi bile onun hikâyesi haline geldi. Birine okuma yazma öğretti, birini üniversiteye hazırlıyor. Koğuştaki bir arkadaşının yeğeninin geçen hafta nişanı varmış ‘anneciğim mutlaka çiçek gönderir misin?’, birinin kahve makinesi yok, ‘anneciğim kahve makinesi alır mısın?’ diyen bir çocuk. Başka bir şey yok bu çocuğun dünyasında.”
Hayatın garip tesadüfü… Üniversiteden mezun olduktan sonra Iraz Bayrak, Gemlik’e benzediği için Silivri’ye yerleşmeyi düşünmüş. Annesi bunu da anlattı: “ Belediyeye otobandan gidip geleceğim diye tutturdu. Biz de sürekli çok uzak diyerek karşı çıktık ve izin vermedik. Çocuğum şimdi Silivri’de. Geçen mektubunu şöyle bitirmiş. Küçük bir tatil kasabasından sevgiler. Düşünebiliyor musunuz? Cinayet koğuşunda kalıyor benim çocuğum ve küçük bir tatil kasabasından sevgiler diye yazıyor. Ne diyelim bu çocuğa, en fazla saygı duyarım.
Kızım savunmasının sonunda ben hâlâ Iraz’ım dedi. Gerçekten Iraz o… Adını Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü eserinden etkilenerek koydum. Dedim ki onurlu, bilge, ayakları yere sağlam basan, Anadolu kadını gibi yiğit bir kadın olsun benim kızım. Ama bedelini bu kadar ağır ödeyeceğini bilmiyordum.”
Iraz Bayrak’ın savunmasıyla ilgili duygu ve düşüncelerini sorduğum anne Güner Sarıkaya şunları söyledi: “ Çocuğumun olmayan bir suçu ispatlamak için bu kadar çaba sarf etmesi beni çok yaralıyor. Çok gurur duyuyorsun çocuğunun dik duruşuyla. Bir kere gözyaşı dökmedi, dimdik ayakta. Bir şey yapmadı. Ama ben gideceğim o burada kalacak. (Duygulanıyor). Anne kız öyledir, gıybet saatlerimiz vardı bizim. Bir şey oluyor acil anlatmam lazım deyip telefonu alıyorum elime Iraz’ı aramak için ama anlatamıyorsunuz. Bunlar çok zoruma gidiyor. Biz hiç bu kadar ayrı kalmadık. Herkes diyor ki çok güçlü bir çocuk olarak çıkacak. Iraz zaten güçlü ki… Bu kadar ağır ödemek zorunda değildi ki… Çok güçlü olmasını istemiyorum çocuğumun, mutlu olmasını istiyorum. Kadınlar neden güçlü olmak zorunda bırakılıyor ki!. Evimin deniz manzarası var. Iraz’la gece yarılarına kadar denize bakarak sohbetler ederdik. O balkonda oturamıyorum şimdi. Onsuz olmuyor.”
Davadaki 18 kişi geçen hafta tahliye oldu. Ekrem İmamoğlu’nun özel kalem müdürü Kadriye Kasapoğlu da tahliye edilenler arasında ve Iraz Bayrak’ın da koğuş arkadaşı. Tahliye kararının çıktığı için koğuşuna döndüğünde ayakkabısının altına Iraz Bayrak da dahil olmak üzere diğer tutuklu kadınlarda ismini yazdırmış. Gelenektir, adı silinendedir sıra! Kim bilir…
Iraz Bayrak ve pek çok ismin suçlandığı iddia ile ilgili şu bilgi de önemli… İdari amirleri olan dönemin İBB Bilgi İşlem Daire Başkanı Naim Erol Özgüner aynı şuçla suçlanıyordu. İtirafçı oldu ve tahliye edildi. CHP lideri Özgür Özel’in “İBB davası borsası kuruldu" diyerek HSK'ya şikâyette bulunacağını duyurduğu avukat Mehmet Yıldırım, Naim Erol Özgüner’in avukatı çıkmıştı.
/././
Trump’ın kurumlara saldırıları ve savaş enflasyonu -Ercan Uygur-
2026 Körfez savaşının getirdiği petrol şoku, petrol üreticisi olmayan ülkelerde 2026 mart enflasyonunu yükseltmiştir, ama Türkiye’de enflasyon tersine düşmüştür. Savaşın getirdiği petrol şokuna rağmen petrol üreticisi olmayan Türkiye’de 2026 mart enflasyonu geçen yılınkine göre daha düşük görünüyor. Bu sonucun bir açıklaması olmalıdır. Açıklamayı yapması gereken TÜİK’dir. Ama bu tür açıklamalar, diğer ülke kurumlarının aksine, nedense TÜİK’ten hiç gelmez.
Ancak önce ABD-İsrail ve İran savaşı ile ilgili birkaç gözlemimi açıklamak isiyorum.
Son birkaç gün şu sorularla geçti. Trump İran’a ne yapacak? En ağır silahlarıyla saldıracak mı? İran’ı gerçekten ortadan kaldıracak mı? Yoksa nükleer silah mı kullanacak? Neyse ki, geçici de olsa şimdilik bir ateşkes sağlanmış görünüyor.
ABD-İsrail ve İran savaşıyla ilgili sorular ne kadar saçma. Bu soruların muhatabı ABD hükümeti değil, ABD değil, ABD ve müttefikleri değil. Muhatap, ABD’ye bir şekilde başkan olmuş olan Trump. Yani bir kişi.
Birinci saçmalık burada; Trump bu konularda tek başına nasıl karar verebiliyor? Başkan olan kişiye geniş yetkiler tanıyan ABD’de bile bu kadar geniş yetki yok. Birçok denetleme, kontrol mekanizması var. Ancak Trump bunları bir kenara itiyor.
Çünkü çevresine topladığı bir avuç güç ve koltuk delisi, Trump’ın verdiği kararları tartışamıyor. Tartışma cesareti olan asker ve sivil görevli kişiler görevden alınıyor. Gerisi susuyor. Otokrasi bu işte. Rusya’da da böyle. Başkanlık sistemi olmayan İsrail’de de böyle.
ABD kuyruğuna takılmayı kurtuluş sananların, başkanlık sistemini savunurken “ABD’de de böyle” diyenlerin Türkiye’ye getirdiği sistem de bunun benzeri.
İkinci saçmalık da olası Trump eylemleri ile ilgili konuşulanlar. Trump, İran’ı haritadan silecekmiş, İran medeniyetini ortadan kaldıracakmış. İran petrolüne, Venezuela’da olduğu gibi, el koyacakmış.
Diğer ülkelerin yöneticileri ve insanları bunları konuşup tartışabiliyor. Hatta çoğunluğu ABD’deki MAGA’cılar (“Amerikayı Yeniden Büyük Yap” diyenler) ve ABD kuyruğuna takılanlar olmak üzere Trump eylemlerini savunabiliyor. Sen kim oluyorsun diyen çok az. Bir akıl tutulması ve teslimiyetçilik var.
Trump’a soruyorlar; İran’ı yok edeceğim derken milyonlarca insanı da yok ediyor olacaksınız. Yanıt veriyor; onlar insan değil, hayvan diyor. Aynen İsrail yönetiminin ve birçok İsraillinin Filistinlilere dediği gibi; onlar insan değil hayvandır ve öldürülmeleri, yok edilmeleri uygundur. Bu görüşe oy verenler, iktidara getirenler var.
Trump-Netanyahu veya ABD-İsrail, insanlığın bugüne kadar geliştirip biriktirdiği değer yargılarını, fikirleri, bilimi, sanatı, tarihi yapıları, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını yok ediyorlar. Bombaladıkları yalnızca köprüler, enerji santralları değil yani.
ABD-İsrail bilerek ve isteyerek İran’daki 30’dan fazla üniversiteyi, onlarca araştırma kurumunu ve yine onlarca ilaç üretim merkezini bombaladılar. Bunlara karşı susturulmuş akademik dünyadan bile çok ses çıkmıyor.
Trump yönetimi, benzer bir yıkımı kendi ülkesinde de yapıyor. Eğitim kurumlarını küçültmeye, hatta ortadan kaldırmaya yönelik girişimleri var. Araştırma, sanat ve denetleme kurum ve kurullarını kaldırmaya veya daraltmaya girişti.
Eğitim, araştırma, sanat ve denetleme kurumları için ayrılan fonları kısıyor veya hatta sıfırlıyor. Bunların fonlarını kısıp, yerine bütçeden silahlanma için ek ve büyük fonlar ayırıyor. ABD’de yeni yapılan bütçe bu özellikleri taşıyor.
Araştırmalar için veri derlenmesi, hazırlanması ve incelenmesi gerekir. Trump yönetimi bunlara da müdahale ediyor. Bazı verilerin yanlı olduğunu iddia ediyor, bazı verilerin derlenip yayınlanmasına karşı çıkıyor.
İşte bu noktada aklıma Türkiye’de TÜİK’in derlediği ve yayınladığı, veya yayınlamadığı bazı veriler geliyor. Bunlardan birisi de, son yıllarda sürekli tartışma konusu olan enflasyon verileri.
TÜİK’in tüketici enflasyonu ve diğer ülkelerle karşılaştırma
ABD-İsrail’in İran’a saldırısı 28 Şubat 2026’da başladı. Bu tarihten sonra akaryakıta ilk zam da 5 Martta (4 Mart gece yarısı) yapıldı. Sonra 20 Martta, 23 Martta ve 27 Martta zamlar devam etti.
Akaryakıtın başta ulaştırma olmak üzere birçok sektörle ileri bağlantısı vardır. Haliyle akaryakıt zamları diğer sektörlerde de fiyat atışları getirir. Ancak TÜİK’in Mart 2026 için açıkladığı tüketici enflasyonu verilerinde, ulaştırma dışında, akaryakıt kaynaklı fiyat artışları görülmedi.
Elbette fiyat uyumu (intibakı) veya ayarlaması aynı ay içinde olmayabilir. Ancak özellikle taze meyve ve sebze gibi gıda fiyatlarında ve birçok hizmet sektöründe fiyat uyumu çok hızlı oluyor. Bu tüm ülkelerde böyledir.
Nitekim Mart 2026 aylık tüketici enflasyonu belli olan ülkelerle Türkiye tüketici enflasyonunu karşılaştırınca önemli bir uyum farkı ortaya çıkıyor. Bu farkı Tablo 1’de izleyebiliriz. Bu tabloda Türkiye dahil 10 ülkenin / bölgenin 2026 Şubat ve Mart enflasyonları ve 2025 Mart enflasyonları yer alıyor.
Tablo 1 G20 Ülkelerinde Mart Enflasyonu
Kaynak: Eurostat, OECD ve ülke merkez bankaları.
Önce 2026 şubat ve mart enflasyonlarını karşılaştıralım. Başta Euro bölgesi olmak üzere Endonezya, Kore ve Türkiye dışındaki tüm ülkelerde şubat enflasyonuna göre mart enflasyonunun önemli ölçüde yükseldiği görülüyor.
Endonezya’nın Meksika dışındaki diğer ülkelerden önemli bir farkı var; kendisi petrol üreticisidir ve akaryakıt fiyatlarına en azından şimdilik zam yapılmamıştır. Bu durum tabloda olmayan Rusya için de geçerlidir. Endonezya’da enflasyonu düşürme programı da uygulanıyor.
Meksika da petrol üreticisidir ve bu ülkede akaryakıt fiyatları şimdilik çok fazla değişmemiştir. Kore’de de hükümet akaryakıt fiyatlarını çok yükseltmemiştir. Bu ülkenin mart enflasyonunda küçük de olsa bir artış vardır ama veriye yansımamıştır.
Kısacası, 2026 Körfez savaşının getirdiği petrol şoku, petrol üreticisi olmayan ülkelerde 2026 mart enflasyonunu yükseltmiştir, ama Türkiye’de enflasyon tersine düşmüştür.
Benzer bir karşılaştırmayı 2025 ve 2026 mart enflasyonları için yapalım. Bu karşılaştırmada da 2026 mart enflasyonunun 2025 enflasyonuna göre, üç istisna dışında, önemli ölçüde yükseldiğini görüyoruz. Bir istisna Endonezya'dır, yukarıda açıkladım. Diğer bir istisna Hollanda; enflasyon değişmemiş ve söyleyecek sözüm yok. Geriye yine Türkiye kalıyor; savaşın getirdiği petrol şokuna rağmen petrol üreticisi olmayan Türkiye’de 2026 mart enflasyonu geçen yılınkine göre daha düşük görünüyor.
Bu sonucun bir açıklaması olmalıdır. Açıklamayı yapması gereken TÜİK’dir. Ama bu tür açıklamalar, diğer ülke kurumlarının aksine, nedense TÜİK’ten hiç gelmez.
Yalçın Küçük
Bitirirken Yalçın Küçük Hoca'mızı anmak isterim. Yalçın Küçük ODTÜ’de hocam olmuştur. Kendisinden Türkiye Ekonomisi dersini aldım. Dersini sahnede imiş gibi heyecanla anlatırdı. Türkiye’nin daha çok planlamaya gereksinim duyduğunu vurgulardı. Hatırlatayım, dönem 1968-1969 idi.
Sınıf arkadaşım Kemal Kasaroğlu ile hocayı konuşurken bir özelliğini hatırladık. Anlattığı konularla ilgisi olmayan sorulara çok kızar, kızdığını belli eder ve sınıfın zamanı çalındı diye söylenirdi.
Yurt dışına lisansüstü eğitimi almaya giderken yanına uğramıştım. Şöyle demişti: “Gittiğin yerde iktisatta kullanacağın matematik, istatistik ve ekonometri gibi yöntemleri iyi öğren. Bunlar iktisatta giderek daha çok kullanılacak.” Nitekim öyle de oldu.
Yalçın Küçük Hocamız sonraki yıllarda iktisat dışı konulara da girdi, polemikler içinde de oldu. Hocamızın ölümüyle üzüldük. Mekanı cennet olsun. Sevenlerinin başı sağ olsun.
/././







