Ülkenin 10 yılını ‘Aile ve Nüfus On Yılı’ ilan ettiler: Tüm kamu politikalarına ‘aile ve nüfus’ ayarı.
Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle ilan edilen 2026-2035 “Aile ve Nüfus On Yılı”, iktidarın düşen doğurganlık oranlarını gerekçe göstererek toplumsal yaşama yönelik müdahale alanını genişletiyor. Tüm kamu politikalarını baştan aşağı muhafazakar bir süzgeçten geçirmeyi hedefleyen belge, “dijital aile kalkanı” ve “çok çocuk” gibi kavramlar ortaya atarken, ülkenin gelecek 10 yılına ipotek koyuyor.
Türkiye'de iktidarın bir süredir “varoluşsal bir tehdit” olarak nitelendirdiği düşen doğum oranları ve "toplumsal yapı", yeni bir resmi devlet politikasına dönüştürüldü. Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi.
Doğurganlık hızının Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine gerilemesinin temel gerekçe olarak sunulduğu genelge, devletin sosyal yaşama ve bireylerin özel hayatına yönelik müdahalelerinin dozunu artıracağının sinyallerini veriyor.
“Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi”nin 2 Mayıs'ta İstanbul'da gerçekleştirilecek programla kamuoyuna tanıtılacağı duyuruldu.
Tüm kamu politikalarına ‘aile ve nüfus’ ayarı
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı koordinasyonunda hazırlanan ve bakanlığın internet sitesinde yayımlanan “Vizyon Belgesi”ne dayanan genelge, devletin tüm kurumlarını muhafazakâr bir aile tasavvuru etrafında yeniden şekillendirmeyi öngörüyor.
Belgeye göre; tüm düzenlemeler, uygulamalar ve kamu kurumları tarafından desteklenen araştırmalar bundan böyle “aile kurumuna ve nüfus değişimine etkileri” bakımından değerlendirilecek.
Resmi belgeler ve kurum içi eğitimlerde iktidarın belirlediği “aile ve nüfus politikasıyla uyumlu” bir çerçeve esas alınacak. Bu adım, iktidarın toplumsal yaşamı kendi ideolojik yönelimleri doğrultusunda dizayn etme çabasını bürokrasinin tüm kademelerine zorunlu bir görev olarak ataması anlamına geliyor.
Kadın ve evlilik kurumuna yönelik geleneksel kodlara dönüş
Genelgede, demografik değişimlere karşı çözüm olarak bireylerin toplumsal hayattaki rollerini geleneksel kodlarla sınırlayan bir yaklaşım öne çıkıyor. Genç yetişkinlerin evliliğe teşvik edilmesi için mekanizmaların güçlendirileceği, çok çocuklu aile yapısının devlet eliyle destekleneceği ve çocuk sahibi olmayı özendiren uygulamaların hayata geçirileceği öne sürülüyor.
Metinde annelik ve babalığın “toplumsal değer olarak güçlendirileceği” vurgulanırken, bu durum kadınların toplumsal hayattaki ve istihdamdaki varlığının yeniden “annelik” misyonu üzerinden tanımlanacağının sinyalini veriyor.
‘Dijital aile kalkanı’: Yeni bir sansür mekanizması mı?
Kararın en dikkat çekici ve tartışma yaratmaya aday başlıklarından biri ise medya ve dijital mecralara yönelik planlanan “dijital aile kalkanı” oldu.
Kitle iletişim araçlarındaki “zararlı unsurların tespiti ve önlenmesi” amacıyla oluşturulacağı belirtilen bu “kalkan”, halihazırda daralmış olan ifade ve basın özgürlüğüne yönelik “aile değerleri” kılıfı altında yeni bir sansür ve denetim mekanizması endişelerini beraberinde getiriyor.
Metinde ayrıca “aile dostu yayıncılığın” teşvik edileceği belirtilerek, medyanın içerik üretiminde iktidarın kültürel hedeflerine uyumlu hale getirilmesi amaçlanıyor.
Kentleşmeye karşı kırsala dönüş ‘formülü’ ve ‘Milli Aile Haftası’
Ekonomik kriz ve plansız kentleşmenin yarattığı demografik yığılmalara karşı da “kırsala dönüş” kartı masaya sürülüyor. Kentlerde yoğunlaşan nüfusun kırsal alanlara dönüşünün özendirilmesi hedeflenirken, kentsel mekanların da “aile ve çocuk odaklı” bir anlayışla dönüştürüleceği ifade ediliyor.
Genelgeyle birlikte, devlet ritüellerine yeni bir ideolojik takvim de eklendi. Her yıl mayıs ayının son haftası “Milli Aile Haftası” olarak kutlanacak ve tüm kamu kurumları, iktidarın çizdiği aile modelini merkeze alan etkinlikler düzenlemekle yükümlü kılınacak. Kamu kurumları, bu kapsamda yürüttükleri yıllık faaliyetlerini de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'na raporlayacak.
10 yıllık siyasi dayatma
AKP iktidarının 10 yıllık aile ilanı hamlesi, kadını yalnızca ev ve aile içine hapseden gerici bir saldırı unsuru olma yolunda. Sermayenin ucuz işgücü ihtiyacını ve devletin tasfiye ettiği sosyal bakım yükümlülüklerini tamamen kadınların omuzlarına yıkmaktan başka bir şey üretmeyeceğinin sinyallerinin açıkça verildiği bu plan, iktidarın toplumsal yaşamı muhafazakar kodlarla dizayn etme çabasının son halkası.
Düşen doğum oranları bahane edilerek kutsanan çok çocuklu aile modeli ve “dijital aile kalkanı” gibi sansür mekanizmaları, kadınların kazanılmış haklarını, eşitlik mücadelesini ve yaşamı doğrudan hedefte. AKP iktidarı boyunca şiddet ve istismar sarmalında korumasız bırakılan kadınlar ve çocuklar, bu “kutsal aile” masalıyla aslında kapalı kapılar ardındaki bir karanlığa ve güvencesizliğe terk ediliyor.
Ülkenin gelecek on yılına ipotek koyan bu uzun vadeli müdahale takvimi, iktidarın kendi siyasi vadesini ülkenin mutlak geleceğiymiş gibi dayatma hamlesinin de kanıtı.
***
Maden işçisi sanatçılar -Fide Lale Durak-
Hem emeğin hem de sanatın gerçek değerini teslim etmek, yalnızca onları sergilemekle değil, onların ortaya çıktığı koşulları değiştirmekle mümkün olabilir.
Geçtiğimiz hafta direnen maden işçileri haklarını kazandı. Böyle ifade edince, sanki işçiler mevcut maaşlarına zam ya da yeni yan haklar talep ediyormuş gibi bir izlenim oluşabiliyor. Oysa durum çok daha yalındı: İşçiler, yalnızca ödenmeyen ücretlerini istiyordu. Yani zaten hak ettiklerini, yeniden mücadele ederek almak zorunda kaldılar. Üstelik söz konusu olan çalışma alanı madencilik; ölüm riskinin yüksek olduğu, yerin metrelerce altında, oksijenin az, karbon monoksitin bol olduğu, emeğin adeta toprağın içinden kazınarak çıkarıldığı bir iş kolu. Böyle bir yerde alın terinin karşılığını almak bile başlı başına bir mücadeleye dönüşebiliyor.
Madencilerin yer altında kalan, çoğu zaman görünmeyen emeğini, ekranların hayatımıza bu denli girmediği dönemlerde daha çok resimler ve heykeller aracılığıyla tanıyorduk. Özellikle madenciliğin yoğun olduğu şehirlerde yaşayanlar bilir, kentin bir köşesinde mutlaka bir madenci anıtı vardır ve sanatsal üretimlerde madencilik teması güçlü bir şekilde hissedilir. Örneğin ilkokul üçüncü sınıfta katıldığım yılbaşı temalı bir resim yarışması için yılbaşı gecesi madende çalışan işçileri çizdiğimi hatırlıyorum. “Bu yaşta bir çocuk bunu çizmiş olamaz” denilerek yarışmadan diskalifiye edilmiştim. Ama bu anı, bir maden kentinde büyüyen bir çocuğun hayal dünyasının nasıl şekillendiğine dair küçük ama anlamlı bir örnek olarak hafızamda yer etti.
Velhasıl, bizim memlekette madencilere gösterilen sanatsal ilgi oldukça sınırlı. Çocukların dünyası zaten hesaba dahil değil. Kısacası, bu alanda üretim yapan sanatçı sayısı oldukça az. Aklıma ilk gelen isimler arasında Nedim Günsür ve İrfan Ertel var. Bu sanatçılar üzerine daha önce yazmıştık. Bugün ise yönümüzü ülkemiz dışına, İngiltere’ye çevirerek sıra dışı bir örneğe bakmak istiyorum.
İngiltere’nin kuzeyinde, madenciliğin yoğun olduğu Auckland bölgesinde, 1980’lerin sonunda madencilik faaliyetleri azalmaya başlayınca ve başka geçim kaynakları sınırlı olunca, bölgeyi yeniden canlandırmak amacıyla 2000’lerin başında bir proje hayata geçiriliyor. Bu proje kapsamında dikkat çeken bir resim koleksiyonu da sergileniyor. Gillian Wales ve Robert McManners adlı iki kişinin, 1990’lardan itibaren Kuzey İngiltere’de kömür madencilerinin yaptığı sanat eserlerini toplamasıyla başlayan koleksiyon, bugün 400’den fazla eserin yer aldığı bir hacme ulaşmış durumda. Bu koleksiyonun dikkat çekici yanı, eserlerin büyük çoğunluğunun profesyonel sanatçılara değil, bizzat madenlerde çalışmış işçilere ait olması.
Aslında bu bölgeden çıkıp sanatçı olabilmiş insanların yolu da çoğu zaman madenden geçmiş. Çünkü yoksul bir toplumda temel geçim kaynağı olan madencilik, özellikle genç erkeklerin hayatında neredeyse kaçınılmaz bir durak olmuş. Öne çıkan sanatçılar arasında Tom McGuinness, Ted Holloway, Norman Cornish ve Bob Olley sayılabilir. Koleksiyonda, 1984 madenci grevi gibi tarihsel olayları konu alan resimler de yer alıyor. Bu eserlerde madenciler, kendi yaşamlarını dışarıdan bir gözle değil, içeriden bir bakışla anlatıyor. Günlük yaşamın ağırlığı, karanlık, tehlike ve yer altındaki yalnızlık doğrudan deneyimin içinden aktarılıyor.
Tom McGuiness, 1980, KazıcıTom McGuinness bu isimler arasında özellikle dikkat çekiyor. McGuinness, 18 yaşındayken, tıpkı koleksiyonda yer alan birçok ressam gibi, II. Dünya Savaşı sırasında “Bevin Boy” olarak, yani kömür madenlerinde çalışmak üzere zorunlu hizmete alınır. Daha sonra sanat eğitimi görür ve işçi sınıfı kökenli sanatçıların üretimlerini destekleyen Spennymoor Settlement topluluğunun bir parçası olur. 1930’larda kurulan bu topluluk, söz konusu koleksiyonun da önemli bir bölümünü oluşturuyor. McGuinness’in gençlik deneyimleri, sanatının ana temasını belirler; madencileri ve onların yaşamını resmeden çalışmalarıyla tanınır.
Norman Cornish, 1950, Ocak YoluNorman Cornish’in resimlerinde ise maden işçiliğinin yalnızca yer altındaki değil, yer üstündeki yaşamla kurduğu ilişki de görünür olur. Dar sokaklar, işçi evleri, paylaşılan gündelik hayat ve yorgunluk, onun tablolarında sade ama çarpıcı bir dille anlatılır. Cornish, figürleri idealize etmez, aksine onların sıradanlığını ve yıpranmışlığını olduğu gibi aktarır. Bu yönüyle eserleri, yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda bir sınıf hafızası işlevi görür.
Bob Olley, Yüksek Hızla Galeri AçanlarBob Olley’nin heykel ve resimleri ise daha dramatik bir anlatı taşır. Yer altındaki kazalar, bedenin zorlanması ve makinelerle kurulan sert ilişki, onun işlerinde yoğun bir şekilde hissedilir. Figürler çoğu zaman ağır, kasvetli ve hareket halindedir, sanki her an bir çöküş ya da patlama ihtimali vardır. Olley, madenciliğin fiziksel yükünü izleyiciye neredeyse bedensel bir deneyim olarak aktarır.
Ted Holloway, MadencilerTed Holloway’in eserlerinde ise kolektiflik öne çıkar. İşçilerin birlikte çalışması, dayanışması ve aynı kaderi paylaşması resimlerin merkezindedir. Yüzler çoğu zaman tek tek seçilemez, ama kalabalığın oluşturduğu ortak duygu çok nettir. Bu, bireysel bir hikayeden ziyade sınıfsal bir anlatıdır.
Bütün bu örnekler, başa dönersek, geçtiğimiz hafta haklarını almak için direnen maden işçilerinin mücadelesiyle doğrudan bağ kurar. Çünkü bu eserlerde gördüğümüz şey yalnızca geçmiş değildir. Bugün de süren bir emeğin, görünmez kılınan bir hayatın ifadesidir.
Ancak aynı zamanda şu çelişkiyi de açığa çıkarır: İşçi sınıfı sanatı, kapitalist sistem içinde çoğu zaman ancak bir bölgenin turizm potansiyelini artıran, “kültürel değer” olarak pazarlanan projeler aracılığıyla görünür hale gelebilir. Yani madencinin emeği gibi, onun sanatı da çoğu zaman kendi gerçek bağlamından koparılarak dolaşıma sokulur. Bu yüzden hem emeğin hem de sanatın gerçek değerini teslim etmek, yalnızca onları sergilemekle değil, onların ortaya çıktığı koşulları değiştirmekle mümkün olabilir.
/././
Kürsünün tapusu kimde?-Berkay Kemal Önoğlu-
1 Mayıs'ı uzlaşmacılıktan, heyecansızlıktan ve ruhsuzluktan kurtaracak yeni bir yolun işaret fişeği atılmış oldu. Nerede, hangi meydanda olursa olsun, mücadele gününde sokağa çıkan herkesin iradesi değerlidir. O iradenin hakkını mutlaka vereceğiz.
Tarihsel köklerini Chicago barikatlarından, sekiz saatlik iş günü mücadelesinden ve sömürüsüz bir dünya için ayağa kalkan işçi sınıfından alan; düzenle hesaplaşma günü 1 Mayıs geride kaldı. 1 Mayıs; otokratik, tek adamcı, otoriter ya da totaliter gibi sıfatlarla asıl karakteri perdelenen bir hesaplaşma değil, doğrudan kapitalist barbarlıkla bir yol ayrımı günüdür.
Bu büyük tarihsel miras, nasıl olur da bir düzen partisinin halkla ilişkiler faaliyetine dönüştürülebilir? 1 Mayıs ne bir bayram tatili ne de bir bahar festivalidir. Kimsenin alana konser veya festival beklentisiyle geldiği de yoktur. 1 Mayıs, sermayenin karşısına dikilen iradenin ve başka bir dünya hayalinin ete kemiğe bürünmüş halidir. 1 Mayıs, ancak bu anlamla var olabilir; bu anlam zayıfladıkça da yok olur. Öyleyse şirket mantığıyla yönetilen belediyeler, ne hakla 1 Mayıs sahnelerini de ihaleye çıkarmaya başladılar?
1 Mayıs iradesi elbette sanatçıların şarkıları, şiirleri ve oyunlarıyla güçlenir. Ancak o siyasal irade yoksa, sanatın da sahnelerin de ses sistemlerinin ve teknik hazırlıkların da bir önemi kalmaz. Asıl olan işçi sınıfının siyasal iradesidir; o irade ortaya konduğunda geri kalan her şey teferruattır.
Açık ve net konuşalım. CHP; programından kadrolarına, uzun vadeli politikalarından anlık reflekslerine kadar tepeden tırnağa bir patron partisidir. Meclis sıralarını dolduran patron milletvekillerinden Jeremy Rifkinli "temiz sermaye" güzellemelerine, holdinglere açılan kredilere kadar her şey bu sınıfsal karakterin ispatıdır.
Bir dönem "beşli çete" diyerek mangalda kül bırakmadıklarına, halkın sermaye sınıfına duyduğu öfkeyi sadece beş şirkete yönlendirdiklerine de bakmayın. Menfaat sofrası kurulunca, o "çete" dedikleriyle bile aynı tasa nasıl kaşık salladıklarını hep beraber gördük. Daha 2025'in başında, o meşhur "çetenin" has evladı Kalyon İnşaat'a 22 milyar liralık Kirazlı-Halkalı metro ihalesini altın tepside sunan bizzat CHP yönetimi değil miydi?
Üstelik bu işler sadece ihale vermekle de bitmiyor biliyorsunuz. Belediyeler "kaynak bulduk" diye övünerek uluslararası merkezlerden krediler çekiyor ve bu paralar ihale sistemiyle olduğu gibi holdinglerin kasasına giriyor. Halkın geleceği borçlandırılırken, büyük şirketler kâr üstüne kâr açıklıyor. Yerel yönetimler yasası ihaleciliği, yağmacılığı resmen yasallaştırıyor ve kimse bunu sorgulamıyor. Çünkü hepsi parayı ve patronları seviyor, hepsi onlara çalışıyor. Bunu hem AKP hem CHP yapıyor ama sonra birileri çıkıp 1 Mayıs meydanında hak hukuk dersi vermeye kalkıyor...
Hal böyleyken, 1 Mayıs kürsüsünün hangi akla hizmet tek bir isme teslim edilebildiğini ve sahnelerin nasıl bir CHP mitingine dönüştürüldüğünü sormak zorundayız. Buna kim, hangi yetkiyle, hangi mekanizmayla karar veriyor? Neden 1 Mayıs kürsüsü kapitalist sistemin taşıyıcı kolonlarına, ihale dağıtıcılarına emanet ediliyor?
İzmir'de Cemil Tugay’ın "Sahneyi biz kurduk, parayı biz verdik" sözü bir itiraf oldu. Soralım o halde:
İzmir'deki o mitingi belediye mi düzenliyordu?
Belediye bir destekte bulunacaksa şart mı ileri sürdü?
Şartı hangi yasaya dayanarak ileri sürdü?
Bu şartlar düzenleyiciler tarafından kabul mü gördü?
Belediyesiz sahne kurulamıyor muydu? Çok mu gerekiyordu belediyenin desteği?
Son olarak,
Belediye birilerinin babasının malı mı?
Kurtla yiyip çobanla ağlıyorlar! Bir yandan SODEMSEN gibi yapılarla belediyeleri CEO edasıyla yönetecek, işçinin üç kuruşunun hesabını yapıp onu kapı önüne koyacaksın; diğer yandan 1 Mayıs'ta işçiyle saf tutuyormuş gibi yapıp kırmızı halıda yürüyeceksin. Bu ikiyüzlülük artık dikiş tutmuyor.
Özgür Özel kürsüde çıkmış "emekçilerin iktidarı" kurulsun diyor seneye 1 Mayıs için. Hedeflediği kendi iktidarı emekçilerin iktidarı olacakmış yani!
Yuh diyeceğim ama o da haklı...Hani şeyh uçmaz, mürit uçurur derler ya. Sen 1 Mayıs kürsüsünü sermaye bekçisi partilerin eline teslim edersen, onlar da gelir ve role girer elbette.
Emekçilerin sömürüldüğü düzen kapitalizm. Sizin düzen...Bir hükümet düşer, bir "tek adam" gider; ancak asıl mesele, adını koymaktan çekindiğiniz bu düzenin ta kendisi.
Neyse ki memleketin 1 Mayıs'ı yalnız bu maskeli balodan ibaret değildi.
TKP'nin girişimi, ilerici sendika şubeleri ve cumhuriyetçi çevrelerin desteğiyle dört meydanda gerçekleşen işçi mitingleri, bu kuşatmayı yaran en somut cevaptı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana'da yükselen ses; işçi sınıfının muhtaç değil, muktedir olduğunu, birilerinin otobüsüne yolcu olmayacağını, aksine hayatın ve geleceğin tek sahibi olduğunu hatırlattı.
1 Mayıs'ı uzlaşmacılıktan, heyecansızlıktan ve ruhsuzluktan kurtaracak yeni bir yolun işaret fişeği atılmış oldu. Nerede, hangi meydanda olursa olsun, mücadele gününde sokağa çıkan herkesin iradesi değerlidir. O iradenin hakkını mutlaka vereceğiz. Kapitalist sömürü düzeninin karşısına dikilen işçi sınıfının 1 Mayısları daha da güçlenecek.
/././










