NATO düşmanımız, Küba dostumuzdur!-Ali Rıza Aydın-
Emperyalizme ve NATO’ya karşı halk seferberliği kaçınılmazdır, Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılması olmazsa olmazdır.
NATO’nun SSCB ve komünizme karşı kurulması gerçeği bugün tüm dünyada kayıtsız koşulsuz emekçi halk karşıtlığına dönüşmüş durumda. Güvenlik örgütü saçmalığı da buraya kapitalizmin, emperyalizmin, sömürünün güvenliğine oturuyor. NATO ABD’dir, ABD de NATO. CIA’nın olduğu her yerde NATO, NATO’nun olduğu her yerde CIA var.
NATO-ABD ilişkisinde NATO ile bir üye ülke ilişkisinden öte patronluk söz konusu. ABD patronluğu Kuzey Atlantik Antlaşmasında da yazılı.
NATO yalnızca askeri değil ekonomik ve siyasal örgüt. Bu konu Dışişleri Bakanlığının sayfasındaki “NATO 2030: Yeni bir Çağ için Birliktelik” konulu metinde de açıkça belirtiliyor. Metnin girişindeki anlatımla: “NATO Genel Sekreteri, 4 Aralık 2019 tarihinde Londra’da düzenlenen Liderler Toplantısında NATO Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından, İttifakın stratejik ve siyasi rolünün güçlendirilmesine yönelik bir Değerlendirme Çalışması başlatmakla görevlendirilmiştir. Bu çerçevede, Değerlendirme Sürecini yürütmek üzere Genel Sekreter tarafından aralarında Büyükelçi Tacan İldem’in de yer aldığı 10 üyeden müteşekkil bir grup oluşturulmuştur” denilerek, Grup tarafından 25 Kasım 2020 tarihinde Genel Sekretere ve 1 Aralık 2020 tarihinde NATO Dışişleri Bakanları Toplantısına sunulan bir taslaktan söz ediliyor.
Taslak özetinin itiraf niteliğindeki girişi şöyle: “Tarihin en başarılı ittifakı olduğu vurgulanan NATO’nun, geçmişin sınamalarına başarıyla mukabele ettiği, varoluş sebebi olan Sovyet tehlikesinin sonlanmasını takip eden otuz yıl içerisinde Balkanlarda iki savaşa ve etnik temizliğe müdahale ettiği, Rusya dahil olmak üzere eski rakiplerine işbirliği elini uzattığı, NATO topraklarında ve Afganistan örneğinde olduğu gibi dışarıda, terörizm tehdidine karşı durduğu ve Avrupa-Atlantik coğrafyasındaki Rus saldırganlığına karşı açık, kararlı ve ortak bir yanıt verdiği belirtilmekte; bununla birlikte NATO’nun geleceğin taşıdığı belirsizliklerin yaratabileceği sınamalara ayak uydurması gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Askeri açıdan kendini birçok kez kanıtladığı belirtilen İttifak’ın, transatlantik topluluğu için başat siyasi forum olma yeteneğini geliştirmesi gerektiği; bu sayede, üyelerinin güvenliği ile özgürlüğünü korurken, uluslararası düzenin de önemli bir parçası olabileceği kaydedilmektedir.”
Devam eden bölümde; “NATO’nun uzun ömürlü ve başarılı oluşunun, değişen stratejik koşullara uyum sağlama yeteneği sayesinde mümkün olduğu; askeri bir ittifak olarak algılanan NATO’nun her zaman siyasi bir yönünün de bulunduğu; zaman içerisinde NATO’nun siyasi boyutunun giderek güçlendiği; Soğuk Savaş’ın ardından en belirgin adaptasyon sürecinin yaşandığı” belirtiliyor. “2030’a doğru NATO’nun kuruluş misyonunu korumakla birlikte bu misyonu desteklemek için gereken uyumu sağlamakta zorlandığı” söylenen metinde; “NATO bünyesindeki siyasi görüş ayrılıklarının Rusya ve Çin gibi dış aktörlerin müdahalesini mümkün kıldığı; Müttefikler arasında birliğin sağlanamaması halinde NATO üyelerinin sınamalara karşı yalnız başlarına kalacakları; güncel şartların İttifak bünyesindeki siyasi istişarelerin önemini artırdığı” vurgulanıyor.
NATO’ya toz kondurmayanlar, ‘işimiz gücümüz NATO karşıtlığına mı’ kaldı diyenler bu gerçeklere dikkat kesilsin.
Özet metinde doğrudan KÜBA1’dan söz edilmemekle birlikte, “Sovyet tehlikesinin sonlanmasını takiben” sözcüklerinden de anlaşılacağı gibi her türlü sınıfsal sınamalara, sosyalist tehditlere, komünist örgütsel savaşımlara karşı bir NATO bütünleşmesi açıkça kendini gösteriyor. Terörizmle savaşımın temel görevler arasına açıkça dahil edilmesi, devlet ve devlet dışından kaynaklanan yeni tehditlere karşılık verme yeteneğinin artırılması, 2014 yılından bu yana NATO’nun, bir nesilde yapılabilecek en büyük müşterek savunma tahkimatını gerçekleştirmesi, askeri alandaki bu ilerlemenin siyasi alanda da yakalanabilmesine ihtiyaç duyulması, siyasi uyumun NATO'nun DNA’sında yer almakla birlikte bekası için de temel bir koşul olması gibi gerekçeler KÜBA’ya karşı, koşut olarak devrimci direniş ve savaşımlara karşı saldırganlığın gerekçeleri olarak dünyaya sunuluyor.
Uluslararası sözleşmeyle hukuk kılıfına sokulan NATO, hukuksuzluğun akla gelen/gelmeyen tüm yollarını kullanan bir terör örgütüyken KÜBA’nın terörü destekleyen ülkeler listesine alınmasının hiçbir meşruluğu yok. Bu meşruluk sorunu NATO zirvesinde Ankara halkı için getirilen tüm sınırlamalar ve yasaklar için de söz konusu. NATO ve liderlerinin güvenliği gerekçeli önlemler birçok hakkın özüne dokunuyor ki bu da ciddi bir Anayasa ve hak ihlali. “Hak arama yolları mı, geçiniz” denirse NATO’ya, sömürücü düzene teslim olunmuş demektir.
7 Haziran 2026’da toplanan Cumhuriyetçiler Kurultayının Sonuç Bildirgesinde de vurgulandığı gibi: “Türkiye’yi kuşatan emperyalist savaş tehdidi yaşamsal boyut kazanmıştır. Cumhuriyetçiler Kurultayı, iktidarın silah pazarını büyütmeye dayalı tüccar siyasetine, İsrail ile ticari ilişkileri sürdürmesine ve NATO/ABD bağımlılığını derinleştirmesine karşı mücadele ederken düzen muhalefetinin bütün bunları desteklediğini ya da görmezden geldiğini teşhir etmekten” geri durmayacaktır. Emperyalizme ve NATO’ya karşı halk seferberliği kaçınılmazdır, Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılması olmazsa olmazdır.
Fidel, durumu çok açık ortaya koyuyor: “Emperyalistler durup düşünmeden saldırganlıktan saldırganlığa koştular. Geriye sadece doğrudan saldırganlık kaldı. Korkacak mıyız? Hayır. Emperyalizmin askerleri de etten kemikten oluşuyor ve kurşunlar onları da delip geçiyor. Ciddi bir direnişle karşılaşacaklarını onlara bildirin. Bu, onları biraz düşünmeye sevk edebilir. Halkımız -erkekler, kadınlar ve çocuklar- bu ruhu korumalı. Silahları olmasa bile, düşen birinin yerine geçebilirler. Korkmayın; sakin olun! Sonuçta, Küba’ya yönelik bir saldırının sonucu, hesaplanamaz sonuçları olan bir yangının başlangıcı olacak ve onlar da etkilenecek.”2
1 Küba’ya güneş toplamaya devam ediyoruz: https://haber.sol.org.tr/haber/kubaya-gunes-topluyoruz-ilk-konteynerler-yaz-basindan-itibaren-yola-cikiyor-409584 ; https://kubadostluk.org/kubaya-gunes-topluyoruz/
2 Ogün Eratalay, “Fidel Diyor ki… 1959-1968 Ateşten Doğan Devrim”, Cilt 1, s.41, Yazılama Yayınevi, 2026.
/././
Mutlak butlan ve işçi sınıfı -Atilla Özsever-
CHP ile ilgili mutlak butlan kararı, esas itibariyle seçme ve seçilme hakkına, demokratik süreçlere bir saldırıdır. Peki, bu süreçte özellikle işçi sınıfının durumu, tavrı nedir?
CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararıyla özünde seçme, seçilme hakkına, demokratik süreçlere bir müdahale, bir saldırı söz konusudur. AKP iktidarı, ülkeyi daha karanlık, daha otoriter, faşizan bir sürece doğru sürüklemek istemekte, bu sürecin kurumsal adımları atılmaktadır.
Peki, bu süreçte özellikle işçi sınıfının durumu, tavrı nedir? Daha baskıcı, faşizan bir sürecin aslında sendikal hakları da kapsayacak şekilde gelişmesi ve demokrasi kırıntılarının da tamamen ortadan kalktığı bir ortama sürükleniş söz konusu iken işçiler ne yapabilir, bu durumun ne kadar farkındalar?
İşte bu ve benzeri soruları, hem Türk-İş hem de DİSK’ten mücadeleci iki sendika şube başkanı ile konuştuk. Şube başkanları işçi tabanına daha yakın oldukları için görüş ve değerlendirmeleri önemliydi.
Görüşlerini aldığımız sendikacılar: Türk-İş’e bağlı Harb-İş Sendikası Eskişehir Şube Başkanı Hasan Atak ile DİSK Birleşik Metal-İş Gebze 2 No.lu Şube Başkanı Necmettin Aydın’dı. Necmettin Aydın, aynı zamanda Gebze Sendikalar Birliği’nin de dönem sözcüsü konumundadır.
Seçim hakkına müdahale
Harb-İş Eskişehir Şube Başkanı Hasan Atak, işçilerin genelde mutlak butlan kararına karşı olumlu bir bakışlarının olmadığını söyledi. Deneyimli bir sendikacı ve aynı zamanda makine mühendisi olan Hasan Atak, görüşünü şöyle açıkladı: “AKP döneminde işe giren arkadaşlar da bu sürece olumlu bakmıyor, siyasetin yargıya müdahalesine karşı çıkıyorlar. Sonuçta sendika seçimlerine de bir müdahalenin olabileceğine işaret ediyorlar. İşçide yargıya güven iyice azaldı ancak sınıfsal açıdan tam bir bilinçlenme yok, bu sürecin sendikal haklar ve demokrasi açısından neye yol açacağı konusunda net bir fikre sahip değiller”.
Hasan Atak, “Çoğu arkadaşımız, daha çok geçim derdiyle ilgili. Keza AKP’nin bu tavrı onları ürkütüyor, ‘işten atılmayalım, hapse girmeyelim’ gibi düşüncelere sahipler” diye konuştu.
Temsilciler duyarlı
Birleşik Metal-İş Gebze 2 No.lu Şube Başkanı Necmettin Aydın da işyeri temsilcileri ve duyarlı işçiler dışında genel kitlenin büyük bir kısmının butlan olayı ile ilgilenmediğini söyledi. Necmettin Aydın, işçinin daha çok geçim derdiyle ilgili olduğunu belirtti. Aydın şöyle konuştu: “Temsilci arkadaşlarımızda daha baskıcı bir ortamın gelişeceği düşüncesi var. Ama genel kitle, butlan olayının CHP’nin iç meselesi olduğu görüşünde. O nedenle işçi pek harekete geçmek istemiyor. Ülke sorunlarından ziyade toplu sözleşme döneminde ücret meselesiyle ilgileri var. Şu an için eylem yapma konusunda pek düşünceleri yok, ‘başıma bir iş gelir’ diye korkuyorlar. Fabrikalarda özellikle tarikatlar da etkili. İşçi sokak eylemlerinden kaçınıyor”.
Şube Başkanı Aydın, “Bizim işçilerimiz sendikalı olduğu için nispeten genele göre ücretleri daha iyi. Çevremizde kapanan fabrikalar var, o nedenle işçi, işsiz kalmaktan da korkuyor. Bu nedenle harekete geçmek istemiyor” dedi.
'Genel greve uzak'
Birleşik Metal-İş Şube Başkanı Aydın, aynı zamanda Gebze Sendikalar Birliği’nin dönem sözcüsü olduğundan bu konudaki sorumuzu da şöyle yanıtladı: “Birliğimizde butlan kararına karşı ciddi bir tepki gözükmüyor, CHP’nin iç meselesi olarak bakılıyor. Bu süreç sonrasında ülke düzeyindeki miting ve eylemlerde ‘genel grev, genel direniş’ diye sloganlar atıldı ama bizim işçi kitlesinde genel grev yönünde bir düşünce yok”.
37 yıllık bir geçmişi bulunan Gebze Sendikalar Birliği, ülkenin en eski yerel emekçi kuruluşudur. Bünyesinde Türk-İş, Hak-İş, DİSK gibi işçi konfederasyonlarının yanı sıra KESK ve Birleşik Kamu-İş gibi memur konfederasyonlarına üye yerel sendika şubeleri vardır. Ayrıca mimar ve mühendis odalarının temsilciliği de bu birlik bünyesinde bulunuyor.
Gebze Sendikalar Birliği, 1989 Bahar Eylemleri sürecinde oluşmuştur. Sözcüsü Necmettin Aydın’ın ifadesiyle ancak 1989’daki gibi kamu sözleşmelerinin çıkmaza girmesi ve düşük ücret baskısına karşı eyleme geçebileceği yönünde bir kanaat var.
Türk-İş sessiz
Üye sayısı bakımından Türkiye’nin en büyük işçi kuruluşu olan Türk-İş’in mutlak butlan kararına karşı herhangi bir çıkışı olmadı. Türk-İş üst yönetiminin bu tavrı, “AKP iktidarına tamamen teslim olmuş” şeklinde değerlendiriliyor.
Bu arada CHP yönetiminin zaman zaman Türk-İş’e destek vermesi de eleştiriliyor. Sendikal bürokrasi, mücadeleci sendikacılığın önünde büyük bir engel. Yine de iş, yani mücadele, öncü kadrolara, işyeri temsilcilerine, şube yönetimlerine düşüyor.
Öte yandan fabrika işçilerinin ağırlıklı olduğu mavi yakalı işçi kesimi, genelde butlan kararını benimsememesine rağmen demokrasinin tamamen ortadan kalkacağı bir sürecin fazla farkında olmaksızın bir hareketsizlik içinde bulunuyor. Oysa fabrika işçilerinin genel grev anlamında üretimden gelen güçlerini kullanması, demokrasi mücadelesinde çok daha fazla etkili olur.
Beyaz yakalıların, gençlerin ve emeklilerin ağırlıkta olduğu kesimin ise, mitinglere, eylemlere katılımlarda görüldüğü gibi daha mücadeleci bir tavrın içinde bulunduğu dikkati çekiyor.
Kuşkusuz mavi yakalı, beyaz yakalı demeden tüm işçi sınıfının ve emek kesiminin faşizan sürece karşı demokrasi mücadelesinde birlikte hareket etmesi çok daha fazla önem kazanıyor. Ne diyelim, yine de umudu kaybetmeden şairin (Nâzım Hikmet’in) sözleriyle “Sen bakma havanın durgunluğuna / Derya dediğin uyur uyur, uyanır”…
/././
Devlet aklı, müesses nizam, kara düzen -Fatih Yaşlı-
Türkiye’de devlet aklı, müesses nizam, kara düzen arayanlar Koç’lara, TÜSİAD ve MÜSİAD’a, ABD’ye NATO’ya, Gladio’ya, MHP’ye bakacaklar. Yani düzenin asli sahiplerine ve muhafızlarına. Eğer bu asli sahipler ve muhafızlar olmasaydı, AKP kendi rejimini inşa edemezdi; çünkü bugün inşa edilen rejim Türkiye’nin düzeninin bu yapısal unsurları üzerinde yükseliyor.
“Türkiye’de burjuvazi yoktur!”
Ne hazindir ki çıkarımları ve sonuçları itibariyle büyük bir ahmaklığa işaret eden bu zırvalığı topluma bir ezber gibi kabul ettirenler solun içerisinden çıktı, bu iddia ortaya güya Marksizm adına kondu.
Kapitalizmin şafağındaki Avrupa ticaret kentlerine bakıp, sanat erbabını veya filozofları himayesi altına alan aristokratları burjuva sananlar, burjuva denildiğinde aklına sanat koleksiyonu yapmak, tablo satın almak gelenler, burjuvazinin devlete karşı demokrasi mücadelesi vererek burjuvazi olduğunu zannedenler, Türkiye’ye baktıklarında burjuvazi göremediler.
Görmemeleri normaldi, çünkü baktıkları perspektif Marksist değildi; oysa daha 1960’larda Behice Boran bir ülkedeki sınıfların varlığının başka ülkelerin sınıflarıyla yapılan karşılaştırmalarla değil, o ülkedeki sınıfların birbirlerine karşı konumlarına bakarak anlaşılabileceğini söylemişti, böyle baksalar belki görebilirlerdi.
Boran elbette ki haklıydı; Türkiye Cumhuriyeti bir burjuva devriminin neticesinde kurulmuştu, hedefi bir ulusal burjuvazi, yani ulusal bir sermaye sınıfı ve ulusal pazar yaratmaktı, bu haliyle de 2. Meşrutiyet’in ve İttihat-Terakki’nin mirasını devralmıştı. Bugün Türkiye’nin bir sermaye düzeni var ve o düzenin inşası 20. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor.
Dolayısıyla bizde de yaklaşık yüz elli yıllık bir sürece yayılacak şekilde ticaret burjuvazisinden sanayi burjuvazisine ve oradan da finansal burjuvaziye evrilmiş, bugün küresel tedarik zincirleri içerisinde faaliyet gösteren, uluslararası niteliği olan ve sınır ötesi, emperyal hırslara sahip bir burjuvazi olduğunu söylemek ve yola buradan çıkmak durumundayız.
İşte Koç’lar, sermaye büyüklüğüyle, uluslararası bağlantılarıyla, siyasi yönelimleriyle, Türkiye’de burjuvazi aranıyorsa bakılması gereken ilk aile, ilk sermaye grubu, bu sene yüzüncü yaşlarını geride bıraktılar, yüzüncü yaşlarını kutladılar.
Bu kutlamalar, sadece yüzüncü yıl olmasından değil, Türkiye’nin sermaye düzenin en kritik dönemlerinden birine tekabül ettiği için her senekinden biraz farklıydı; buna bir de Rahmi Koç’un anlattığı “fıkra” eklenince, genelde gözlerden uzak kalmayı seçen Koç’lar (Ali Koç’un futbol deliliğini saymazsak tabii) hiç konuşulmadıkları kadar konuşuldular.
Rahmi Koç’un anlattığı fıkradaki müptezellik tartışılmayacak kadar açıktı; ancak mesele tek başına bu değildi. Fıkrayı Amerikan Hastanesi’nin bir şubesini açarken anlatması, yanında Binali Yıldırım olması, onun kahkahaları, kimi gazetecilerin tutumu ve Bahçeli’nin Koç’u savunma açıklaması…
Tüm bunlar Türkiye’nin düzenini, Türkiye burjuvazisini ve burjuvazi-devlet ilişkilerini anlamak açısından adeta bir örnek olay niteliğindeydi.
Ama esas hadise bu değildi; esas hadise kutlamalar çerçevesinde Koç ailesi ile siyasi liderlerin buluşmasıydı. AKP adına Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, MHP lideri Devlet Bahçeli ve CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel kutlamalar için orada ve bir aradaydı, üstelik aralarından su sızmıyordu, yani hiç de öyle iddia edildiği üzere memlekete darbe yapılıyor havası yoktu.
Hoş Koç’lar 12 Mart’tan, 12 Eylül’den beri darbeciliğin ne olduğunu çok iyi bilirler ve illa bir “devlet aklı” aranıyorsa, tam olarak orada Koç’larda, TÜSİAD’dadır. Daha geçtiğimiz günlerdeki sayısı adeta bir “Koç özel sayısı” gibi çıkan Oksijen gazetesinde yer alan röportajında Koç şöyle demişti:
"Sizin de bahsettiğiniz gibi dünyada müthiş bir değişim, müthiş bir ilerleme var. Kartlar yeniden karılıyor. Dünyada da gücün varsa sesin çıkıyor, gücün yoksa sesin çıkmıyor. Yani Birleşmiş Milletler’in ana çerçevesi ortadan kalktı. Değişim çok enteresan. Her ülkenin eline yeni kartlar veriliyor. Ona göre oyunu oynamanız gerekiyor. Türkiye’nin gücü; üç tarafı deniz, stratejik konumumuz kuvvetli, dört mevsimimiz var, mümbit toprağımız var, genç nüfusumuz var. En önemlisi kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu 'gücün kadar konuş' dönemi."
Özgür Özel’in gündüz madenci eylemine desteğe, akşamında ise kuruluş yıldönümüne gittiği Koç’un “güç” eksenli vizyonu tam da emperyalizmin ve iktidarın Türkiye’ye biçtiği alt-emperyal vizyona ve ucuz emek cehennemine denk düşüyordu ve işte devlet aklı ya da müesses nizam aranıyorsa buraya bakılmalıydı.
Aynı etkinlikte Özel’in elini tutarak sohbet ettiği ve Rahmi Koç’a anında sahip çıkan Bahçeli ise o sohbetin gerçekleştiği gün partisinin gazetesine röportaj vererek Özel’i “paralel başkan” olmakla suçlamıştı. Bahçeli, en çok korktuğu şey konusunda, yani halkın siyasi denkleme dâhil edilmemesi konusunda Özel’e uyarıda bulunuyor ve “ergen devrimciliği” yapma diyordu. Aynı Bahçeli dünkü grup toplantısında da bir kez daha Özel’i sokakları karıştırmaya çalışmakla itham edecek ve üstelik Kılıçdaroğlu’nun konuşmasına ilham kaynağı olacaktı.
Kılıçdaroğlu da dün sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, ister metaforik ister gerçek olarak anlaşılsın, o hesabı artık kimin kullandığını ortaya koyacak şekilde şöyle dedi:
"Topyekün halk ayaklanması çığırtkanlığı yaparak bu partinin öz evlatlarını birbirine düşman etmek isteyenler bilsin ki; o kirli emellere asla geçit vermeyeceğiz! İç karışıklık yaratma çabaları, sadece dış müdahale heveslilerine zemin hazırlar. Biz bu oyunu bozarız!"
Üstelik bununla da yetinmedi, genel merkez binasında yaptığı paralel grup toplantısında iktidarın dış politikasının arkasına hizalanacak şekilde bir yeni-Osmanlıcılık açılımı yaptı:
"Osmanlı'nın topraklarına bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada kendi kişiliğini geliştirmek zorundadır. Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız. Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı."
“Devlet aklı” tartışmasını Türkiye’nin gündemine Kılıçdaroğlu’nun kırk yılık arkadaşı Bülent Kuşoğlu soktu. Kuşoğlu devleti yöneten ve güya siyaset üstü bir akıldan bahsederek Türkiye’de ve CHP’de yaşanmakta olan sürecin o aklın ürünü olduğunu söylüyor, buradan bir biat ve meşruiyet devşirmeye çalışıyordu.
Kuşoğlu yıllar boyunca Mehmet Ağar’ın DYP’sinde siyaset yapmış, dünyaya güvenlikçi paradigmadan bakan tipik bir merkez sağ siyasetçi profili çiziyordu. Onun bahsettiği “devlet aklı”, polisle birlikte CHP Genel Merkezi’ne girip bozkurt işareti yapanların iplerini ellerinde tutanlardı. O işareti yapanlardan birinin Haluk Kırcı ile fotoğrafı ise kısa süre içerisinde sosyal medyaya düşecekti.
O Kırcı ki 12 Eylül öncesinin namlı katillerindendi ve 1992’de henüz kaçakken bir düğün yapacak, nikah şahitliğini de dönemin Erzurum Valisi, sonradan Kuşçuoğlu’nun genel başkanı, Türkiye’de “derin devlet” denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Ağar yapacaktı.
İşte Kuşoğlu’ndan Ağar’a, Ağar’dan Kırcı’ya, Kırcı’dan CHP Genel Merkezi’ne basanlara uzanan bir hat vardı ve işte “devlet aklı” deniliyorsa, işte “müesses nizam” aranıyorsa, tıpkı Koç’lar gibi, bakılması gereken yer burasıydı.
Kırcı emirleri Çatlı’dan alıyordu, Çatlı ise elbette ki Türkeş’ten. Peki Türkeş kimdi? Eski bir NATO subayı, Soğuk Savaş antikomünizminin Türkiye cephesindeki paramiliter yapılanmanın lideriydi. MHP’nin başından beri NATO ile arası iyi oldu. Çünkü NATO’nun illegal kanadı Gladio, Soğuk Savaş boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de komünizme karşı MHP gibi yapılarla birlikte mücadele etti.
Türkiye sermaye sınıfının ve Koç’ların da MHP ile arası hep iyi oldu. Koç’un en önemli yatırımlarının olduğu metal sektöründeki en örgütlü sendika, başından beri başkan Mustafa Özbek üzerinden Türk Metal Sendikası’ydı ve bu sendikanın asli işlevi işçilerin Koç’un huzurunu kaçıracak işlere kalkışmamasıydı.
Bahçeli’nin Koç’ların 100. yıl kutlamalarının baş konuğu olması da Rahmi Koç anlattığı fıkra sonrası yoğun bir tepkiyle karşılaştığında gövdesini derhal siper etmesi de bu nedenle şaşırtıcı değildi.
Bugün Türkiye’de devlet aklı, müesses nizam, kara düzen arayanlar Koç’lara, TÜSİAD ve MÜSİAD’a, ABD’ye NATO’ya, Gladio’ya, MHP’ye bakacaklar. Yani düzenin asli sahiplerine ve muhafızlarına. Eğer bu asli sahipler ve muhafızlar olmasaydı, AKP kendi rejimini inşa edemezdi; çünkü bugün inşa edilen rejim Türkiye’nin düzeninin bu yapısal unsurları üzerinde yükseliyor.
Tam da bu nedenle kimin kimle kavga edeceğine bir karar vermesi gerekiyor. Bugün en asgari siyasi hak olan seçme-seçilme hakkı gasbedilmek isteniyorsa ve bugün Türkiye’de seçimsiz bir rejim inşası devam ediyorsa, bunun gerisinde Türkiye’nin sermaye düzeni, Türkiye burjuvazisi, Türk sağı ve emperyalizm var.
Seçimsiz bir Türkiye’ye doğru gidişi durdurmak isteyenler, tablonun bütünlüğünü, karşılarındaki cephenin kimlerden oluştuğunu, hasımlarının kim olduğunu, kimlerle mücadele etmeleri gerektiğini bilmek zorundalar. Çünkü ancak bunun bilgisiyle bir yol açılabilir, bunun bilgisiyle yola düşülebilir, bunun bilgisiyle bir yere varılabilir.
/././




