soL "Köşebaşı + Gündem" -11 Haziran 2026-


NATO düşmanımız, Küba dostumuzdur!-Ali Rıza Aydın- 

Emperyalizme ve NATO’ya karşı halk seferberliği kaçınılmazdır, Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılması olmazsa olmazdır.

NATO’nun SSCB ve komünizme karşı kurulması gerçeği bugün tüm dünyada kayıtsız koşulsuz emekçi halk karşıtlığına dönüşmüş durumda. Güvenlik örgütü saçmalığı da buraya kapitalizmin, emperyalizmin, sömürünün güvenliğine oturuyor. NATO ABD’dir, ABD de NATO. CIA’nın olduğu her yerde NATO, NATO’nun olduğu her yerde CIA var.

NATO-ABD ilişkisinde NATO ile bir üye ülke ilişkisinden öte patronluk söz konusu. ABD patronluğu Kuzey Atlantik Antlaşmasında da yazılı.   

NATO yalnızca askeri değil ekonomik ve siyasal örgüt. Bu konu Dışişleri Bakanlığının sayfasındaki “NATO 2030: Yeni bir Çağ için Birliktelik” konulu metinde de açıkça belirtiliyor. Metnin girişindeki anlatımla: “NATO Genel Sekreteri, 4 Aralık 2019 tarihinde Londra’da düzenlenen Liderler Toplantısında NATO Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından, İttifakın stratejik ve siyasi rolünün güçlendirilmesine yönelik bir Değerlendirme Çalışması başlatmakla görevlendirilmiştir. Bu çerçevede, Değerlendirme Sürecini yürütmek üzere Genel Sekreter tarafından aralarında Büyükelçi Tacan İldem’in de yer aldığı 10 üyeden müteşekkil bir grup oluşturulmuştur” denilerek, Grup tarafından 25 Kasım 2020 tarihinde Genel Sekretere ve 1 Aralık 2020 tarihinde NATO Dışişleri Bakanları Toplantısına sunulan bir taslaktan söz ediliyor.

Taslak özetinin itiraf niteliğindeki girişi şöyle: “Tarihin en başarılı ittifakı olduğu vurgulanan NATO’nun, geçmişin sınamalarına başarıyla mukabele ettiği, varoluş sebebi olan Sovyet tehlikesinin sonlanmasını takip eden otuz yıl içerisinde Balkanlarda iki savaşa ve etnik temizliğe müdahale ettiği, Rusya dahil olmak üzere eski rakiplerine işbirliği elini uzattığı, NATO topraklarında ve Afganistan örneğinde olduğu gibi dışarıda, terörizm tehdidine karşı durduğu ve Avrupa-Atlantik coğrafyasındaki Rus saldırganlığına karşı açık, kararlı ve ortak bir yanıt verdiği belirtilmekte; bununla birlikte NATO’nun geleceğin taşıdığı belirsizliklerin yaratabileceği sınamalara ayak uydurması gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Askeri açıdan kendini birçok kez kanıtladığı belirtilen İttifak’ın, transatlantik topluluğu için başat siyasi forum olma yeteneğini geliştirmesi gerektiği; bu sayede, üyelerinin güvenliği ile özgürlüğünü korurken, uluslararası düzenin de önemli bir parçası olabileceği kaydedilmektedir.”

Devam eden bölümde; “NATO’nun uzun ömürlü ve başarılı oluşunun, değişen stratejik koşullara uyum sağlama yeteneği sayesinde mümkün olduğu; askeri bir ittifak olarak algılanan NATO’nun her zaman siyasi bir yönünün de bulunduğu; zaman içerisinde NATO’nun siyasi boyutunun giderek güçlendiği; Soğuk Savaş’ın ardından en belirgin adaptasyon sürecinin yaşandığı” belirtiliyor. “2030’a doğru NATO’nun kuruluş misyonunu korumakla birlikte bu misyonu desteklemek için gereken uyumu sağlamakta zorlandığı” söylenen metinde; “NATO bünyesindeki siyasi görüş ayrılıklarının Rusya ve Çin gibi dış aktörlerin müdahalesini mümkün kıldığı; Müttefikler arasında birliğin sağlanamaması halinde NATO üyelerinin sınamalara karşı yalnız başlarına kalacakları; güncel şartların İttifak bünyesindeki siyasi istişarelerin önemini artırdığı” vurgulanıyor. 

NATO’ya toz kondurmayanlar, ‘işimiz gücümüz NATO karşıtlığına mı’ kaldı diyenler bu gerçeklere dikkat kesilsin.

Özet metinde doğrudan KÜBA1’dan söz edilmemekle birlikte, “Sovyet tehlikesinin sonlanmasını takiben” sözcüklerinden de anlaşılacağı gibi her türlü sınıfsal sınamalara, sosyalist tehditlere, komünist örgütsel savaşımlara karşı bir NATO bütünleşmesi açıkça kendini gösteriyor. Terörizmle savaşımın temel görevler arasına açıkça dahil edilmesi,  devlet ve devlet dışından kaynaklanan yeni tehditlere karşılık verme yeteneğinin artırılması, 2014 yılından bu yana NATO’nun, bir nesilde yapılabilecek en büyük müşterek savunma tahkimatını gerçekleştirmesi, askeri alandaki bu ilerlemenin siyasi alanda da yakalanabilmesine ihtiyaç duyulması, siyasi uyumun NATO'nun DNA’sında yer almakla birlikte bekası için de temel bir koşul olması gibi gerekçeler KÜBA’ya karşı, koşut olarak devrimci direniş ve savaşımlara karşı saldırganlığın gerekçeleri olarak dünyaya sunuluyor.

Uluslararası sözleşmeyle hukuk kılıfına sokulan NATO, hukuksuzluğun akla gelen/gelmeyen tüm yollarını kullanan bir terör örgütüyken KÜBA’nın terörü destekleyen ülkeler listesine alınmasının hiçbir meşruluğu yok. Bu meşruluk sorunu NATO zirvesinde Ankara halkı için getirilen tüm sınırlamalar ve yasaklar için de söz konusu. NATO ve liderlerinin güvenliği gerekçeli önlemler birçok hakkın özüne dokunuyor ki bu da ciddi bir Anayasa ve hak ihlali. “Hak arama yolları mı,  geçiniz” denirse NATO’ya, sömürücü düzene teslim olunmuş demektir. 

7 Haziran 2026’da toplanan Cumhuriyetçiler Kurultayının Sonuç Bildirgesinde de vurgulandığı gibi: “Türkiye’yi kuşatan emperyalist savaş tehdidi yaşamsal boyut kazanmıştır. Cumhuriyetçiler Kurultayı, iktidarın silah pazarını büyütmeye dayalı tüccar siyasetine, İsrail ile ticari ilişkileri sürdürmesine ve NATO/ABD bağımlılığını derinleştirmesine karşı mücadele ederken düzen muhalefetinin bütün bunları desteklediğini ya da görmezden geldiğini teşhir etmekten” geri durmayacaktır. Emperyalizme ve NATO’ya karşı halk seferberliği kaçınılmazdır, Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılması olmazsa olmazdır.

Fidel, durumu çok açık ortaya koyuyor:  “Emperyalistler durup düşünmeden saldırganlıktan saldırganlığa koştular. Geriye sadece doğrudan saldırganlık kaldı. Korkacak mıyız? Hayır. Emperyalizmin askerleri de etten kemikten oluşuyor ve kurşunlar onları da delip geçiyor. Ciddi bir direnişle karşılaşacaklarını onlara bildirin. Bu, onları biraz düşünmeye sevk edebilir. Halkımız -erkekler, kadınlar ve çocuklar- bu ruhu korumalı. Silahları olmasa bile, düşen birinin yerine geçebilirler. Korkmayın; sakin olun! Sonuçta, Küba’ya yönelik bir saldırının sonucu, hesaplanamaz sonuçları olan bir yangının başlangıcı olacak ve onlar da etkilenecek.”2

1 Küba’ya güneş toplamaya devam ediyoruz: https://haber.sol.org.tr/haber/kubaya-gunes-topluyoruz-ilk-konteynerler-yaz-basindan-itibaren-yola-cikiyor-409584 ; https://kubadostluk.org/kubaya-gunes-topluyoruz/  

2 Ogün Eratalay, “Fidel Diyor ki… 1959-1968 Ateşten Doğan Devrim”, Cilt 1, s.41, Yazılama Yayınevi, 2026.

/././

Mutlak butlan ve işçi sınıfı -Atilla Özsever- 

CHP ile ilgili mutlak butlan kararı, esas itibariyle seçme ve seçilme hakkına, demokratik süreçlere bir saldırıdır. Peki, bu süreçte özellikle işçi sınıfının durumu, tavrı nedir?

CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararıyla özünde seçme, seçilme hakkına, demokratik süreçlere bir müdahale, bir saldırı söz konusudur. AKP iktidarı, ülkeyi daha karanlık, daha otoriter, faşizan bir sürece doğru sürüklemek istemekte, bu sürecin kurumsal adımları atılmaktadır.

Peki, bu süreçte özellikle işçi sınıfının durumu, tavrı nedir? Daha baskıcı, faşizan bir sürecin aslında sendikal hakları da kapsayacak şekilde gelişmesi ve demokrasi kırıntılarının da tamamen ortadan kalktığı bir ortama sürükleniş söz konusu iken işçiler ne yapabilir, bu durumun ne kadar farkındalar?

İşte bu ve benzeri soruları, hem Türk-İş hem de DİSK’ten mücadeleci iki sendika şube başkanı ile konuştuk. Şube başkanları işçi tabanına daha yakın oldukları için görüş ve değerlendirmeleri önemliydi.

Görüşlerini aldığımız sendikacılar: Türk-İş’e bağlı Harb-İş Sendikası Eskişehir Şube Başkanı Hasan Atak ile DİSK Birleşik Metal-İş Gebze 2 No.lu Şube Başkanı Necmettin Aydın’dı. Necmettin Aydın, aynı zamanda Gebze Sendikalar Birliği’nin de dönem sözcüsü konumundadır.    

Seçim hakkına müdahale

Harb-İş Eskişehir Şube Başkanı Hasan Atak, işçilerin genelde mutlak butlan kararına karşı olumlu bir bakışlarının olmadığını söyledi. Deneyimli bir sendikacı ve aynı zamanda makine mühendisi olan Hasan Atak, görüşünü şöyle açıkladı: “AKP döneminde işe giren arkadaşlar da bu sürece olumlu bakmıyor, siyasetin yargıya müdahalesine karşı çıkıyorlar. Sonuçta sendika seçimlerine de bir müdahalenin olabileceğine işaret ediyorlar. İşçide yargıya güven iyice azaldı ancak sınıfsal açıdan tam bir bilinçlenme yok, bu sürecin sendikal haklar ve demokrasi açısından neye yol açacağı konusunda net bir fikre sahip değiller”.

Hasan Atak, “Çoğu arkadaşımız, daha çok geçim derdiyle ilgili. Keza AKP’nin bu tavrı onları ürkütüyor, ‘işten atılmayalım, hapse girmeyelim’ gibi düşüncelere sahipler” diye konuştu. 

Temsilciler duyarlı

Birleşik Metal-İş Gebze 2 No.lu Şube Başkanı Necmettin Aydın da işyeri temsilcileri ve duyarlı işçiler dışında genel kitlenin büyük bir kısmının butlan olayı ile ilgilenmediğini söyledi. Necmettin Aydın, işçinin daha çok geçim derdiyle ilgili olduğunu belirtti. Aydın şöyle konuştu: Temsilci arkadaşlarımızda daha baskıcı bir ortamın gelişeceği düşüncesi var. Ama genel kitle, butlan olayının CHP’nin iç meselesi olduğu görüşünde. O nedenle işçi pek harekete geçmek istemiyor. Ülke sorunlarından ziyade toplu sözleşme döneminde ücret meselesiyle ilgileri var. Şu an için eylem yapma konusunda pek düşünceleri yok, ‘başıma bir iş gelir’ diye korkuyorlar. Fabrikalarda özellikle tarikatlar da etkili. İşçi sokak eylemlerinden kaçınıyor”.

Şube Başkanı Aydın, “Bizim işçilerimiz sendikalı olduğu için nispeten genele göre ücretleri daha iyi. Çevremizde kapanan fabrikalar var, o nedenle işçi, işsiz kalmaktan da korkuyor. Bu nedenle harekete geçmek istemiyor” dedi.

'Genel greve uzak'

Birleşik Metal-İş Şube Başkanı Aydın, aynı zamanda Gebze Sendikalar Birliği’nin dönem sözcüsü olduğundan bu konudaki sorumuzu da şöyle yanıtladı: “Birliğimizde butlan kararına karşı ciddi bir tepki gözükmüyor, CHP’nin iç meselesi olarak bakılıyor. Bu süreç sonrasında ülke düzeyindeki miting ve eylemlerde ‘genel grev, genel direniş’ diye sloganlar atıldı ama bizim işçi kitlesinde genel grev yönünde bir düşünce yok”. 

37 yıllık bir geçmişi bulunan Gebze Sendikalar Birliği, ülkenin en eski yerel emekçi kuruluşudur. Bünyesinde Türk-İş, Hak-İş, DİSK gibi işçi konfederasyonlarının yanı sıra KESK ve Birleşik Kamu-İş gibi memur konfederasyonlarına üye yerel sendika şubeleri vardır. Ayrıca mimar ve mühendis odalarının temsilciliği de bu birlik bünyesinde bulunuyor.

Gebze Sendikalar Birliği, 1989 Bahar Eylemleri sürecinde oluşmuştur. Sözcüsü Necmettin Aydın’ın ifadesiyle ancak 1989’daki gibi kamu sözleşmelerinin çıkmaza girmesi ve düşük ücret baskısına karşı eyleme geçebileceği yönünde bir kanaat var.

Türk-İş sessiz

Üye sayısı bakımından Türkiye’nin en büyük işçi kuruluşu olan Türk-İş’in mutlak butlan kararına karşı herhangi bir çıkışı olmadı. Türk-İş üst yönetiminin bu tavrı, “AKP iktidarına tamamen teslim olmuş” şeklinde değerlendiriliyor.

Bu arada CHP yönetiminin zaman zaman Türk-İş’e destek vermesi de eleştiriliyor. Sendikal bürokrasi, mücadeleci sendikacılığın önünde büyük bir engel. Yine de iş, yani mücadele, öncü kadrolara, işyeri temsilcilerine, şube yönetimlerine düşüyor.

Öte yandan fabrika işçilerinin ağırlıklı olduğu mavi yakalı işçi kesimi, genelde butlan kararını benimsememesine rağmen demokrasinin tamamen ortadan kalkacağı bir sürecin fazla farkında olmaksızın bir hareketsizlik içinde bulunuyor. Oysa fabrika işçilerinin genel grev anlamında üretimden gelen güçlerini kullanması, demokrasi mücadelesinde çok daha fazla etkili olur.

Beyaz yakalıların, gençlerin ve emeklilerin ağırlıkta olduğu kesimin ise, mitinglere, eylemlere katılımlarda görüldüğü gibi daha mücadeleci bir tavrın içinde bulunduğu dikkati çekiyor. 

Kuşkusuz mavi yakalı, beyaz yakalı demeden tüm işçi sınıfının ve emek kesiminin faşizan sürece karşı demokrasi mücadelesinde birlikte hareket etmesi çok daha fazla önem kazanıyor. Ne diyelim, yine de umudu kaybetmeden şairin (Nâzım Hikmet’in) sözleriyle “Sen bakma havanın durgunluğuna / Derya dediğin uyur uyur, uyanır”…

/././

Devlet aklı, müesses nizam, kara düzen -Fatih Yaşlı- 

Türkiye’de devlet aklı, müesses nizam, kara düzen arayanlar Koç’lara, TÜSİAD ve MÜSİAD’a, ABD’ye NATO’ya, Gladio’ya, MHP’ye bakacaklar. Yani düzenin asli sahiplerine ve muhafızlarına. Eğer bu asli sahipler ve muhafızlar olmasaydı, AKP kendi rejimini inşa edemezdi; çünkü bugün inşa edilen rejim Türkiye’nin düzeninin bu yapısal unsurları üzerinde yükseliyor. 

“Türkiye’de burjuvazi yoktur!”

Ne hazindir ki çıkarımları ve sonuçları itibariyle büyük bir ahmaklığa işaret eden bu zırvalığı topluma bir ezber gibi kabul ettirenler solun içerisinden çıktı, bu iddia ortaya güya Marksizm adına kondu.

Kapitalizmin şafağındaki Avrupa ticaret kentlerine bakıp, sanat erbabını veya filozofları himayesi altına alan aristokratları burjuva sananlar, burjuva denildiğinde aklına sanat koleksiyonu yapmak, tablo satın almak gelenler, burjuvazinin devlete karşı demokrasi mücadelesi vererek burjuvazi olduğunu zannedenler, Türkiye’ye baktıklarında burjuvazi göremediler.

Görmemeleri normaldi, çünkü baktıkları perspektif Marksist değildi; oysa daha 1960’larda Behice Boran bir ülkedeki sınıfların varlığının başka ülkelerin sınıflarıyla yapılan karşılaştırmalarla değil, o ülkedeki sınıfların birbirlerine karşı konumlarına bakarak anlaşılabileceğini söylemişti, böyle baksalar belki görebilirlerdi.

Boran elbette ki haklıydı; Türkiye Cumhuriyeti bir burjuva devriminin neticesinde kurulmuştu, hedefi bir ulusal burjuvazi, yani ulusal bir sermaye sınıfı ve ulusal pazar yaratmaktı, bu haliyle de 2. Meşrutiyet’in ve İttihat-Terakki’nin mirasını devralmıştı. Bugün Türkiye’nin bir sermaye düzeni var ve o düzenin inşası 20. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor.  

Dolayısıyla bizde de yaklaşık yüz elli yıllık bir sürece yayılacak şekilde ticaret burjuvazisinden sanayi burjuvazisine ve oradan da finansal burjuvaziye evrilmiş, bugün küresel tedarik zincirleri içerisinde faaliyet gösteren, uluslararası niteliği olan ve sınır ötesi, emperyal hırslara sahip bir burjuvazi olduğunu söylemek ve yola buradan çıkmak durumundayız.

İşte Koç’lar, sermaye büyüklüğüyle, uluslararası bağlantılarıyla, siyasi yönelimleriyle, Türkiye’de burjuvazi aranıyorsa bakılması gereken ilk aile, ilk sermaye grubu, bu sene yüzüncü yaşlarını geride bıraktılar, yüzüncü yaşlarını kutladılar.

Bu kutlamalar, sadece yüzüncü yıl olmasından değil, Türkiye’nin sermaye düzenin en kritik dönemlerinden birine tekabül ettiği için her senekinden biraz farklıydı; buna bir de Rahmi Koç’un anlattığı “fıkra” eklenince, genelde gözlerden uzak kalmayı seçen Koç’lar (Ali Koç’un futbol deliliğini saymazsak tabii) hiç konuşulmadıkları kadar konuşuldular.

Rahmi Koç’un anlattığı fıkradaki müptezellik tartışılmayacak kadar açıktı; ancak mesele tek başına bu değildi. Fıkrayı Amerikan Hastanesi’nin bir şubesini açarken anlatması, yanında Binali Yıldırım olması, onun kahkahaları, kimi gazetecilerin tutumu ve Bahçeli’nin Koç’u savunma açıklaması… 

Tüm bunlar Türkiye’nin düzenini, Türkiye burjuvazisini ve burjuvazi-devlet ilişkilerini anlamak açısından adeta bir örnek olay niteliğindeydi. 

Ama esas hadise bu değildi; esas hadise kutlamalar çerçevesinde Koç ailesi ile siyasi liderlerin buluşmasıydı. AKP adına Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, MHP lideri Devlet Bahçeli ve CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel kutlamalar için orada ve bir aradaydı, üstelik aralarından su sızmıyordu, yani hiç de öyle iddia edildiği üzere memlekete darbe yapılıyor havası yoktu.

Hoş Koç’lar 12 Mart’tan, 12 Eylül’den beri darbeciliğin ne olduğunu çok iyi bilirler ve illa bir “devlet aklı” aranıyorsa, tam olarak orada Koç’larda, TÜSİAD’dadır. Daha geçtiğimiz günlerdeki sayısı adeta bir “Koç özel sayısı” gibi çıkan Oksijen gazetesinde yer alan röportajında Koç şöyle demişti: 

"Sizin de bahsettiğiniz gibi dünyada müthiş bir değişim, müthiş bir ilerleme var. Kartlar yeniden karılıyor. Dünyada da gücün varsa sesin çıkıyor, gücün yoksa sesin çıkmıyor. Yani Birleşmiş Milletler’in ana çerçevesi ortadan kalktı. Değişim çok enteresan. Her ülkenin eline yeni kartlar veriliyor. Ona göre oyunu oynamanız gerekiyor. Türkiye’nin gücü; üç tarafı deniz, stratejik konumumuz kuvvetli, dört mevsimimiz var, mümbit toprağımız var, genç nüfusumuz var. En önemlisi kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu 'gücün kadar konuş' dönemi."

Özgür Özel’in gündüz madenci eylemine desteğe, akşamında ise kuruluş yıldönümüne gittiği Koç’un “güç” eksenli vizyonu tam da emperyalizmin ve iktidarın Türkiye’ye biçtiği alt-emperyal vizyona ve ucuz emek cehennemine denk düşüyordu ve işte devlet aklı ya da müesses nizam aranıyorsa buraya bakılmalıydı. 

Aynı etkinlikte Özel’in elini tutarak sohbet ettiği ve Rahmi Koç’a anında sahip çıkan Bahçeli ise o sohbetin gerçekleştiği gün partisinin gazetesine röportaj vererek Özel’i “paralel başkan” olmakla suçlamıştı. Bahçeli, en çok korktuğu şey konusunda, yani halkın siyasi denkleme dâhil edilmemesi konusunda Özel’e uyarıda bulunuyor ve “ergen devrimciliği” yapma diyordu. Aynı Bahçeli dünkü grup toplantısında da bir kez daha Özel’i sokakları karıştırmaya çalışmakla itham edecek ve üstelik Kılıçdaroğlu’nun konuşmasına ilham kaynağı olacaktı.

Kılıçdaroğlu da dün sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, ister metaforik ister gerçek olarak anlaşılsın, o hesabı artık kimin kullandığını ortaya koyacak şekilde şöyle dedi: 

"Topyekün halk ayaklanması çığırtkanlığı yaparak bu partinin öz evlatlarını birbirine düşman etmek isteyenler bilsin ki; o kirli emellere asla geçit vermeyeceğiz! İç karışıklık yaratma çabaları, sadece dış müdahale heveslilerine zemin hazırlar. Biz bu oyunu bozarız!"

Üstelik bununla da yetinmedi, genel merkez binasında yaptığı paralel grup toplantısında iktidarın dış politikasının arkasına hizalanacak şekilde bir yeni-Osmanlıcılık açılımı yaptı:

"Osmanlı'nın topraklarına bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada kendi kişiliğini geliştirmek zorundadır. Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız. Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı."

“Devlet aklı” tartışmasını Türkiye’nin gündemine Kılıçdaroğlu’nun kırk yılık arkadaşı Bülent Kuşoğlu soktu. Kuşoğlu devleti yöneten ve güya siyaset üstü bir akıldan bahsederek Türkiye’de ve CHP’de yaşanmakta olan sürecin o aklın ürünü olduğunu söylüyor, buradan bir biat ve meşruiyet devşirmeye çalışıyordu. 

Kuşoğlu yıllar boyunca Mehmet Ağar’ın DYP’sinde siyaset yapmış, dünyaya güvenlikçi paradigmadan bakan tipik bir merkez sağ siyasetçi profili çiziyordu. Onun bahsettiği “devlet aklı”, polisle birlikte CHP Genel Merkezi’ne girip bozkurt işareti yapanların iplerini ellerinde tutanlardı. O işareti yapanlardan birinin Haluk Kırcı ile fotoğrafı ise kısa süre içerisinde sosyal medyaya düşecekti.

O Kırcı ki 12 Eylül öncesinin namlı katillerindendi ve 1992’de henüz kaçakken bir düğün yapacak, nikah şahitliğini de dönemin Erzurum Valisi, sonradan Kuşçuoğlu’nun genel başkanı, Türkiye’de “derin devlet” denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Ağar yapacaktı. 

İşte Kuşoğlu’ndan Ağar’a, Ağar’dan Kırcı’ya, Kırcı’dan CHP Genel Merkezi’ne basanlara uzanan bir hat vardı ve işte “devlet aklı” deniliyorsa, işte “müesses nizam” aranıyorsa, tıpkı Koç’lar gibi, bakılması gereken yer burasıydı.

Kırcı emirleri Çatlı’dan alıyordu, Çatlı ise elbette ki Türkeş’ten. Peki Türkeş kimdi? Eski bir NATO subayı, Soğuk Savaş antikomünizminin Türkiye cephesindeki paramiliter yapılanmanın lideriydi. MHP’nin başından beri NATO ile arası iyi oldu. Çünkü NATO’nun illegal kanadı Gladio, Soğuk Savaş boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de komünizme karşı MHP gibi yapılarla birlikte mücadele etti.

Türkiye sermaye sınıfının ve Koç’ların da MHP ile arası hep iyi oldu. Koç’un en önemli yatırımlarının olduğu metal sektöründeki en örgütlü sendika, başından beri başkan Mustafa Özbek üzerinden Türk Metal Sendikası’ydı ve bu sendikanın asli işlevi işçilerin Koç’un huzurunu kaçıracak işlere kalkışmamasıydı. 

Bahçeli’nin Koç’ların 100. yıl kutlamalarının baş konuğu olması da Rahmi Koç anlattığı fıkra sonrası yoğun bir tepkiyle karşılaştığında gövdesini derhal siper etmesi de bu nedenle şaşırtıcı değildi. 

Bugün Türkiye’de devlet aklı, müesses nizam, kara düzen arayanlar Koç’lara, TÜSİAD ve MÜSİAD’a, ABD’ye NATO’ya, Gladio’ya, MHP’ye bakacaklar. Yani düzenin asli sahiplerine ve muhafızlarına. Eğer bu asli sahipler ve muhafızlar olmasaydı, AKP kendi rejimini inşa edemezdi; çünkü bugün inşa edilen rejim Türkiye’nin düzeninin bu yapısal unsurları üzerinde yükseliyor. 

Tam da bu nedenle kimin kimle kavga edeceğine bir karar vermesi gerekiyor. Bugün en asgari siyasi hak olan seçme-seçilme hakkı gasbedilmek isteniyorsa ve bugün Türkiye’de seçimsiz bir rejim inşası devam ediyorsa, bunun gerisinde Türkiye’nin sermaye düzeni, Türkiye burjuvazisi, Türk sağı ve emperyalizm var. 

Seçimsiz bir Türkiye’ye doğru gidişi durdurmak isteyenler, tablonun bütünlüğünü, karşılarındaki cephenin kimlerden oluştuğunu, hasımlarının kim olduğunu, kimlerle mücadele etmeleri gerektiğini bilmek zorundalar. Çünkü ancak bunun bilgisiyle bir yol açılabilir, bunun bilgisiyle yola düşülebilir, bunun bilgisiyle bir yere varılabilir. 

/././

Çıplak aramanın açık kanıtları, yüzü kızarmayanlar, iki ayrı K.K. ve “disiplin” + Çıplak arama ve şiddetin çıplaklığı…+İBB davasında Fatoş Pınar Türker’in ifadesinin ardından “çıplak arama” tartışması: Mevzuatta bunun yeri yok, bu cinsel işkencedir -T24-


Çıplak aramanın açık kanıtları, yüzü kızarmayanlar, iki ayrı K.K. ve “disiplin”-Gökçer Tahincioğlu- 

Hangi yıla giderseniz gidin onlarca çıplak arama, işkence örneği bulabiliyorsunuz… Ama 2024’teki bir karar ayrıca önemli… Mimar Mücella Yapıcı ve kızı Cansu Yapıcı, Gezi eylemleri sırasında gözaltına alınıyor ve her ikisi de çıplak aramaya maruz bırakılıyor. Dava 2024’te sonlanıyor. Sanık polislerin avukatı, duruşmada ezberi tekrarlıyor: "Kendilerine mağdur rolü çizerek hükümeti ve devleti cezalandırma çabasındalar." İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, bu davada iki polisi çıplak arama nedeniyle cezalandırıyor. İşkenceden değil “görevi kötüye kullanmak” suçundan ceza ama yine de mühim ve emsal niteliğinde…

Kemal Kılıçdaroğlu, 2020’de TBMM kürsüsünde konuşuyor.

O dönem HDP milletvekili olan Ömer Faruk Gergerlioğlu, kısa süre önce emniyette genç kızların çıplak aramaya maruz kaldığını ortaya çıkarmış, dönemin Adalet Bakanı ezbere sözlerle yalanlamış, ortalık kızışmış…

Şöyle diyor Kılıçdaroğlu: “Sizin kızınız, sizin evladınız böyle bir muameleye tabi tutulduğunda acaba tepki gösterir misiniz? Üniversite öğrencileri bunlar. Hangi gerekçeyle çırılçıplak soyup arıyorsunuz? Bunun tamamen yalan olduğu ifade edildi ancak gerçek olduğu ortaya çıktı. Sayın Ak Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin ‘Türkiye’de çıplak arama olduğuna asla inanmıyorum’ diyor. ‘Yok böyle bir şey’ oysa var. Üstelik yıllardır var. Adalet sağladığınızı mı düşüyorsunuz? Anlamakta zorluk çekiyorum. Eğer çıplak aramayı kaldırırlarsa biz her türlü desteği vermeye hazırız. Biz kanun teklifi verdik reddettiler. O zaman siz oturun bir kanun teklifi hazırlayın…”

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in bu konudaki tavrını tartışmaya zaten gerek yok. Yıllarca Türkiye’de işkence ve kötü muamelenin varlığını dile getirmiş, buna itiraz etmiş bir gelenekten doğan partinin yetkili ismi, 2021’de şöyle diyordu iddialar için:

“Bir kadını çıplak arayacaksın, dakikasında bundan rahatsızlığını beyan eder, bir sene beklemez. Onurlu kadın, ahlaklı kadın bir sene beklemez.”

* * *

Mutlak butlan kararıyla genel başkanlık koltuğuna oturan, vekillerin istememesine, “gelmeyin” çağrılarına rağmen TBMM’de grup toplantısında konuşmak isteyen, olmayınca partide toplanan kalabalığa konuşmak zorunda olan Kılıçdaroğlu, iktidar partisinin lideri gibi yaptığı konuşmasında bu kez çıplak aramaya değinmek zorunda hissetmiyor kendisini…

Oysa kürsüye çıkmasından kısa süre önce İstanbul’da İBB davasında Pınar Türker, çıplak arama işkencesini anlatıyor: 

“Vatan'a girdik, emniyete… Sırayla götürüyorlar bizi. Geriye getiriyorlar. Ben de gittim. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. ‘Soyun’ dedi. ‘Nasıl yani’ dedim. Eldiven taktı eline. Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda. ‘Üstünü çıkar’ dedi, ‘Üstümü çıkardım.’ Ama üstünü çıkarmanın hani zaten çıplaksın, ne kontrol edeceksin ama kontrol yaptı, ‘Tamam’ dedi. ‘Üstünü giyebilirsin.’ ‘Peki’ dedim, ‘gidebilir miyim?’ ‘Hayır’ dedi. ‘Eşofmanını da indir’ dedi. İndirdim. ‘Çamaşırını da’. ‘Nasıl yani’ dedim? ‘İndireceksin’ dedi. Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim. ‘Şimdi yere çömel’ dedi… Bu onurunu, gururunu insanların belki şeyini yıkmak için yapılıyormuş ama hani yapan utansın, ben utanmıyorum. ‘Cinsel organını aç’ dedi. Başını, arkanı dön, eğil filan…”

* * *

En komiği yıllarca “solcu” olduğunu söyleyen, bugün hala CHP’li olduğunu savunan, CHP dışında herhangi bir konuda yazıp çizemeyen, nedense yazdıkları da hep iktidar diliyle paralel olan kimi isimlerin tavrı.

Komik demek yetersiz, yüz kızartıcı, utanmayı gerektiren bir tavır bu…

Kulağa fısıldananı, açıklananı doğru kabul eden ve kamuoyuna böyle duyurmayı görev edinenlerin tavırları komik olmaktan çıkalı çok oldu.

İçlerinden biri, “İşte yalanlar açığa çıktı” diye duyuruyor konuyla ilgili geçen sene yapılan başsavcılık açıklamasının yeniden anımsatılmasını…

Bir başkası, “işte gerçek” diye seviniyor.

Cumhuriyet tarihinde bu iddiaların hemen kabullenildiği bir örnek varmış gibi… “Soruşturun”, “araştırın” çağrısı yapmak gereği bile duymuyor.

Ne diyor peki Bakırköy Başsavcılığı açıklamasında?

21 Aralık 2025 tarihinde bu iddiaların gündeme geldiğini ve şu açıklamanın yapıldığını anımsatıyor: “İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 23/03/2025 tarih ve 2025/267 sorgu sayılı kararıyla Rüşvet Almak suçundan tutuklanan Fatoş Pınar Türker, aynı tarihte Marmara Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na kabul edilmiştir. Ulusal basın ve bazı sosyal medya hesaplarında, İBB iştiraki Medya AŞ Genel Müdürü (tutuklu) Fatoş Pınar Türker’in depo olarak kullanılan bir alanda tutulduğu ve çıplak arandığı yönünde iddialara yer verildiği görülmüştür.

Tutuklunun kuruma kabulü sırasında yapılan işlemler, Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik’in 34. maddesi hükümleri doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda üst ve eşya araması yapılmıştır.

Söz konusu arama, dışarıdan görülmesi mümkün olmayan ve herhangi bir görüntü kaydı bulunmayan bir alanda gerçekleştirilmiş olup, iddia edildiği şekilde tutuklunun kıyafetlerinin çıkarılması söz konusu değildir…

Sonuç olarak, Fatoş Pınar Türker’in Marmara Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda çıplak aramaya tabi tutulduğu ya da tutuklulara mahsus yaşam alanları dışında tutulduğu yönündeki iddialar tamamen asılsızdır. Kuruma kabul, üst araması ve yerleştirme işlemleri mevzuata uygun şekilde gerçekleştirilmiştir…”

* * *

Peki…

Zaten Türkiye’de hiç işkence de yapılmadı, ölen herkes merdivenden düştü…

Kimse askıya asılmadı, kimseye elektrik verilmedi…

Uzağa gitmeye de gerek yok…

2020’de yine çıplak arama iddiaları gündeme geldiğinde Ankara Başsavcılığı’nın yaptığı ibretlik açıklama var…

“Bazı basın yayın kuruluşlarında ve sosyal medyada polis merkezleri ve cezaevlerinde çıplak olarak arama yapıldığını iddia eden kişilerin, FETÖ silahlı terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Anayasal düzenine yönelik hedeflerini meşru göstermek ve bu hedef lehine kamuoyu oluşturmak amacıyla kasıtlı olarak paylaşımlarda bulunduğu şüphesini destekleyen emarelerin tespit edilmesi üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığımızca re’sen soruşturma başlatılmıştır."

Çıplak arama iddiasında bulunanlar FETÖ dosyalarından yargılandığı için bu iddiayı gündeme getirenler de FETÖ’cüymüş…

İşkenceye karşı çıkanlar terörist, faili meçhullere karşı çıkanlar terörist, hak ihlallerine karşı çıkanlar terörist!

* * *

 Ama nedense sağcısı solcusu, öğrencisi memuru, gözaltına alınan hemen herkes çıplak aramadan söz ediyor.

Ne hikmetse hayatında bu konulara bir kere değinmemiş, bu konuların yakınından geçmemiş insanlar ilk kez gözaltına alındıktan hemen sonra çıplak aramaya maruz kaldıklarını anlatıyor.

Bir “hoş geldin merasimi” değilmiş gibi açıklamalar yapılınca da inanmak isteyen inanıyor. İnanmakla kalmıyor, en azılı “yoktur” savunucusu haline geliyor.

* * *

2024’e gidelim.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuşmacı olduğu TRT World Forum etkinliğinde İsrail'e ticaretin tamamen kesilmesi yönünde protesto eylemi yaptıkları için bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen 7'si kadın 9 kişinin avukatları, ''çıplak arama ve kötü muamele'' iddialarıyla suç duyurusunda bulundu. Şöyle dediler avukatları:

"Müvekkiller, nezarethaneye girişleri yapılmadan önce ilk olarak aynı katta bulunan camlı küçük bir odaya alınmışlardır… İlgili polis memuru müvekkillerin alt ve üst iç çamaşırlarının içerisine iki elini birden sokmak ve gezdirmek suretiyle dokunarak arama işlemi gerçekleştirmiştir. Müvekkiller ısrarla bu uygulamaya itiraz etmiş fakat ilgili polis memurunun aşağılayıcı, onur kırıcı sözlerine maruz kalan müvekkillerin itirazları karşılıksız bırakılarak zorla çıplak arama işlemi yapılmıştır... Gece yarısına doğru ceza infaz kurumuna ulaşan müvekkillerin kayıt işlemleri öncesinde ilk olarak çıplak arama yapılacağı söylenmiştir. Müvekkiller ilgili uygulamaya itiraz etmiş fakat üstlerinde uyuşturucu madde bulunabileceği söylenerek zorla müvekkillerin çıplak arama işlemine başlanmıştır.”

* * *

Yine 2024…

Halkın Hukuk Bürosu’na düzenlenen baskında gözaltına alınıp tutuklanan Ali Sinan Çağlar, sevk edildiği Samsun’daki Kavak S Tipi Cezaevinde işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla suç duyurusu bulunuyor:

“…Soyunarak aranmayı insan onuruna yakışır bir durum olmadığı için kabul etmeyeceğimi söyledim. Görevlilerden bir kişi ‘Burada biz Anayasa’yı da yasayı da tanımıyoruz, sen soyunuyor musun, soyunmuyor musun, onu söyle’ dedi. Başka bir görevli de ‘Bak biraz sonra seni nasıl soyuyoruz’ dedi. Akabinde odada bulunan 5-6 kişi tarafından tekme ve tokatlarla yere yatırıldım. O esnada şahıslardan birisi ‘Sağ bacağı sakat, sağ bacağına vurmayın’ diye diğerlerini uyardı. Durmaksızın tekme ve tokatlarla birkaç dakika dövüldüm, üzerimi çıkardılar…”

* * *

2023’e dönelim…

Boğaziçi Üniversitesi'nde "BOUNSergi" ekibi dün (19 Mayıs) Güney Kampüs'e AKP iktidarının 6 Şubat depremlerindeki yetersizliğini eleştiren resimler asıyor.

"Boğaziçi Direnişi” hesabı, üniversitelilerin geceyi nezarethanede geçirdikleri ve gözaltında çıplak aramaya maruz bırakıldıkları belirtilerek, "Ped ihtiyaçları karşılanmadı. Avukatlarıyla görüşmeleri engellendi. Arkadaşlarımızı insanlık dışı koşullara maruz bırakanlardan hesap soracağız" açıklaması yapıyor.

2022’ye gidelim…

Tutuklu gazeteci Ziya Ataman, sevk edildiği Dumlu 2 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde çıplak aramaya maruz kaldığını ve tek kişilik hücreye konulduğunu belirterek, suç duyurusunda bulunuyor.

Aynı tarihte Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) ve Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM), 18 Ağustos’ta gözaltına alınan SKM Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Deniz Aktaş ve Ebru Yiğit’i çıplak aramaya maruz bırakan polisler hakkında şikayetçi oluyor.

* * *

Hangi yıla giderseniz gidin onlarca örnek bulabiliyorsunuz…

Ama 2024’teki bir karar ayrıca önemli…

Mimar Mücella Yapıcı ve kızı Cansu Yapıcı, Gezi eylemleri sırasında gözaltına alınıyor ve her ikisi de çıplak aramaya maruz bırakılıyor.

Dava 2024’te sonlanıyor.

Sanık polislerin avukatı, duruşmada ezberi tekrarlıyor:

"Kendilerine mağdur rolü çizerek hükümeti ve devleti cezalandırma çabasındalar."

Polisler devletmiş ona göre, suç işleyenler devletmiş…

İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, bu davada iki polisi çıplak arama nedeniyle cezalandırıyor. İşkenceden değil “görevi kötüye kullanmak” suçundan ceza ama yine de mühim ve emsal niteliğinde…

Yok denilse de var olduğu bilinen uygulamalar bunlar… Ve bir devlete düşen, Kılıçdaroğlu’nun yeni versiyonunda yaptığı gibi görmezden gelmek yerine araştırmak…

Sadece bu iddiayı da değil…

Onlarca sanık savcılıkta tehdit edildiğini söylüyor, onlarca insan emniyette aşağılandığını söylüyor. “Tarihin en önemli yolsuzluk soruşturması” diye adlandırılan soruşturmayı bu iddialar gölgesinde mi yürütüyor, davaları böyle mi görüyorsunuz?

Ve bu iddialar unutulur gider diye mi bakıyorsunuz…

Unutulmaz, işkence suçtur ve manevi izleri yaşam boyu kalır…

* * *

CHP’den ihraçlara “Süheyl Batum” örneği

Mutlak butlan kararıyla göreve gelen CHP Merkez Yönetim Kurulu, 9 vekili tedbirli olarak ihraç talebiyle Yüksek Disiplin Kurulu’na sevk etti.

Sevk maddesine göre vekiller için ihraç talebinde bulunma yetkisi Parti Meclisi’nde… Ancak Kılıçdaroğlu ve ekibinin burada çoğunluğu bulunmadığı için arka kapıdan dolanma yoluna gidildi.

Maksat ortada, “biz atalım, yargıya gitsinler, zaman kazanalım.”

Tıpkı kurultay için yaptıkları gibi…

Oysa yargının ne karar vereceği de biliniyor.

Önümüzdeki, 2014’te partiden ihraç edilen Süheyl Batum’un açtığı davayı kazanması, ihraç kararını kaldırtması örneği var.

Şöyle diyor o tarihte yetkili mahkeme:

“Davacı TBMM üyesi olup normal bir partili üye değildir… İvedi durumlarda Merkez Yönetim Kurulu, görevden derhal uzaklaştırma yetkilerini de kullanarak bir üyeyi disiplin kuruluna sevk edebilir. Ancak normal parti üyeleri hakkında düzenlenen bu madde TBMM üyeleri hakkında uygulanamaz. Bu konuda özel düzenleme bulunmaktadır… Grup üyelerinin yasama çalışmaları dışındaki tutum ve eylemlerinden doğan parti suçları için Merkez Yönetim Kurulu'nun Yüksek Disiplin Kurulu'na sevk işlemi yapabileceği, ancak bu şekilde Yüksek Disiplin Kurulu'na sevk edilecek üyeler için verilecek cezaların uyarma, kınama, gruptan geçici çıkarma ve gruptan kesin çıkarma cezaları olacağı belirtilmektedir. Yüksek Disiplin Kurulu'nun vereceği cezalar sınırlı olarak sayılmış olup bunlar arasında parti ile ilişkisinin süresiz olarak kesilmesini düzenleyen üyelikten kesin çıkarma cezası bulunmamaktadır…”

Karar açık… Tüzük de öyle… Ancak “git yargıda hallet” anlayışını fazlaca benimsemiş bir Kılıçdaroğlu ekibi söz konusu… O yüzden yapılacakları tahmin etmek de güç değil…

/././

Çıplak arama ve şiddetin çıplaklığı…-Mine Söğüt- 

Siyasi tarihi sadece mecliste değil aynı zamanda karakolların, hanların, emniyet müdürlüklerinin bodrum katlarındaki işkencehanelerde yazılmış bu ülkede, hukuk kurumunu temsil eden kişiler tarafından “Sadece sana değil, senin değer verdiğin her şeye ulaşabilirim” mesajıyla tehdit edilen bir kadın mahkûmun anlattıkları bugünkü sistemin içinde nasıl değerlendirilir, ne kadar araştırılır, o araştırmadan alınan sonuca ne kadar güvenilir bilinmez

Eskiden mevzuatta adı çıplak aramaydı artık detaylı arama. Gözaltı sürecinde ve cezaevine girişlerde mevzuat gereği lüzum görülürse kişilerin üzerleri aranabiliyor, kıyafetleri çıkartılabiliyor, mahrem yerleri gözle kontrol edilebiliyor.

Artık bu uygulama yapılırken aynı cinsten görevli şartı var, mahrem olma şartı var, kıyafetlerin aşamalı çıkartılması şartı var, tutanak düzenlenmesi şartı var, zorunluluk ve ölçülülük ilkelerine uyulması şartı var.

Ama mevzuatta olmayan çok önemli bir şey daha var.

Niyet denetimi.

Zorunluluk ve ölçülülük ilkelerine uyulma şartının hangi koşullarda, ne ölçüde ve nasıl bir denetimde gerçekleştiğini hiçbir zaman bilemiyoruz.

Ve ancak kamuoyunun dikkatini çeken büyük bir davada gündeme geldiğinde orada neler yaşandığına dönüp bakıyoruz.

Oysa hepimiz biliyoruz ki zaman, farklı niyetlerle mevzuata konulan çeşitli kuralların iktidar tarafından psikolojik silah olarak kullanılmasını engelleyecek güvenilir bir denetim mekanizmasının zerre kadar işleyemediği tekinsizlik zamanı.

Karşı devrimini tekelindeki mahkemelerde usul usul gerçekleştiren bir iktidarın ne kadar ileri gidebileceğini endişeyle izlediğimiz şu dönemde Fatoş Pınar Türker’in mahkemede anlattıkları iktidarın gücünü kalleşlikten alan savaş taktiğini çok net tarif ediyor.

Devletin bir kurumu, bir insanı itaate ve iş birliğine zorlamak için onun bedeninin yanı sıra, kimliğine, ilişkilerine ve varlık amacına suikast düzenleyebiliyor.

Bu sıcak örnek muktedirlerin bugüne kadar iktidara gelmek için yaptıklarının deşifresi ve aynı zamanda da iktidarda kalmak için yapacaklarının teminatı.

Bir kadın mahkûmun hiç gerek yokken beden mahremiyetine yönelik bir müdahaleyle aşağılanmaya çalışılması kadar onun anneliği üzerinden tehdit edilmesi ve çocuklarına olan potansiyel zaafıyla sınanması da en kadim işkence yöntemlerinden biri. Türker’e sadece bir sanık olarak değil bir kadın ve bir anne olarak da hedefte olduğu en sert biçimiyle anlatılıyor. Ve tercihlerini buna göre belirlemesi isteniyor.

Siyasi tarihi sadece mecliste değil aynı zamanda karakolların, hanların, emniyet müdürlüklerinin bodrum katlarındaki işkencehanelerde yazılmış bu ülkede, hukuk kurumunu temsil eden kişiler tarafından “Sadece sana değil, senin değer verdiğin her şeye ulaşabilirim” mesajıyla tehdit edilen bir kadın mahkûmun anlattıkları bugünkü sistemin içinde nasıl değerlendirilir, ne kadar araştırılır, o araştırmadan alınan sonuca ne kadar güvenilir bilinmez.

Çünkü bu ilk kez olmuyor.

Daha önce de çoğunluğu kadın olan birçok mahkûm karakollarda, emniyet müdürlüklerinde, cezaevlerinde aynı aşağılayıcı muameleye uğradıklarını haykırdılar.

Kimi soruşturma aşamasında kaldı, kimi soruşturma açtırmayı bile başaramadı. Çok az görevli bu yüzden bir ceza aldı. Olayların üzeri çoğu kez doğru dürüst araştırılmadan kapatıldı.

Başlarına geleni korkudan ya da utançtan anlatamayanların seslerini duymadık bile.

Ülkeyi satranç oynar gibi değil sokak ortasında tekme tokat dövüşür gibi yöneten, yenildiğinde masadan efendice kalkmak yerine o masayı, o binayı, o ülkeyi ateşe vermekten çekinmeyen barbar ve kural tanımaz bir aklın iktidarında gündeme gelen bu durumdan öğrenmemiz gereken çok önemli bir şey var.

Yaşadıklarını duruşma salonunda en ince ayrıntısına kadar anlatan Türker’in “Utanan varsa çıkabilir. Ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum” demesi direneceğimiz yeri bulabilmemiz için önemli bir anahtar.

İBB davasında Fatoş Pınar Türker’in ifadesinin ardından “çıplak arama” tartışması: Mevzuatta bunun yeri yok, bu cinsel işkencedir -Can Öztürk- 


Tutuklu İBB Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in İBB davasındaki savunmasında Vatan Emniyet’teki “çıplak arama” iddiaları hakkında ÇHD’li avukat Yağmur Kavak “Mevzuatta bunun yeri yok. Teknik olarak polis üzerinize dokunabilir ama kıyafetinizin üstünden. Bunun dışında ekstra bir kıyafet çıkartma durumu ya da vajinaya yönelik bir arama yapılamaz. Bu durumu cinsel işkence olarak da tanımlamamız mümkün” ifadelerini kullandı. Çıplak arama iddiaları üzerine yapılan suç duyurularından çok nadir sonuç aldıklarını belirten Kavak, “Ya soruşturma ve kovuşturmalar yürütülmüyor ya da yürütülen kovuşturmalarda caydırıcı cezalar verilmiyor” dedi.

İBB Davası’nda savunma yapan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker, Vatan Emniyet’teki “çıplak arama” iddiaları hakkında, "Eldiven giyen bir polis 'üstünü çıkar' dedi, çıkardım. Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. 'Cinsel organını aç' dedi, 'arkanı dön-eğil' dedi. (Kadın izleyicilere dönerek) Utanan varsa çıkabilir, ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum" diye konuştu. Türker’in açıklamaları gündem olurken polislerin nasıl arama yapacağı tartışmalara neden oldu.

Konu hakkında konuşan Çağdaş Hukukçular Derneği’nden avukat Yağmur Kavak şöyle dedi:

“Vajinaya yönelik bir arama yapılamaz”

“Aslında ters kelepçe tartışmalarındaki tartışmaya çok benzer buradaki durum. Gözaltı ve yakalama sırasında ya da suçüstü hâlinde kişilerin üstü gerektiği durumlarda aranabiliyor tabii ki ama bu kaba üst araması şeklinde olabiliyor. Fatoş Hanım’ın avukatı olmadığım için mahkemede anlattığı kadarını biliyorum tabii. 

Boğaziçi zamanında, 2020'de Boğaziçi Üniversitesi eylemlerinde de çok görmüştük. 19 Mart sürecinde de çok gördük. Yani bu meselenin kendisi aslında çıplak aramanın kendisi. Bir kişinin üstünün soyulması, çamaşırlarının çıkarılması, eğil-kalk hareketlerinin yaptırılmasının ulusasl ve uluslararası hukukta hiçbir karşılığı yok. Kıyafet çıkarttırmanın da bir karşılığı yok. 

Yani kaba üst araması yapılır. Cebinde bir şey varsa belki o bulunur. Teknik olarak polis üzerinize dokunabilir ama kıyafetinizin üstünden. Bunun dışında ekstra bir kıyafet çıkartma durumu ya da vajinaya yönelik bir arama yapılamaz.”

“Bu durumun işkence ve kötü muamele olduğu net”

Yaşananların AİHM ve Anayasa tarafından “işkence” olarak tanımlandığını belirten Kavak sözlerine şöyle devam etti:

“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin de çıplak arama üzerine çok kararı var. Mevzuatta hiçbir yeri yok aslında. Bu durumun işkence ve kötü muamele olduğu net. Bu duruma maruz kalmamanız için de haklarınız İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3. maddesiyle, Anayasa'nın da 17. maddesiyle korunuyor. Kişinin vücut bütünlüğüne ve insanlık onuruna aykırı bir muamele tamamıyla engelliyor bu maddeler. O yüzden işkence olarak tanımlamamız, hatta cinsel işkence olarak da tanımlamamız mümkün.”

“Yapılan suç duyurularında takipsizlik kararları alıyoruz”

“İşkence” durumlarında yaptıkları suç duyurularının genellikle cevapsız kaldığını belirten Kavak, şu ifadeleri kullandı: 

“İşkenceye yönelik epey bir şikâyetimiz ve davamız oldu. Bırakın ceza almayı ya da işkence suçundan iddianame yazılmasını direkt takipsizlik kararları alıyoruz savcılıklarda.

19 Mart sürecinde yaptığım iki suç duyurusunda bir tanesinin itirazı kabul edildi çünkü müvekkilin gözünde yüzde 80 görme kaybı vardı. Buna bile soruşturmaya yer yok kararı vermişlerdi. Sonra bölge idare mahkemesine itiraz edince o itiraz kabul edildi. Hatırlayabildiğim bir başka olay da bir gezi anmasıyla ilgiliydi. Müvekkillerimiz güvenlik şubede bir odaya kapatılmıştı ve fiziksel şiddete maruz kalmışlardı. Biz buna da işkenceden iddianame düzenleyebildik. 6 ya da 7 polis satır yanlış hatırlamıyorsam şu anda işkenceden yargılanıyor. Davası da Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor. Buralardan çıkan kararlarda çok küçük cezalar veriliyor.”

“Ya soruşturma ve kovuşturmalar yürütülmüyor ya da yürütülen kovuşturmalarda caydırıcı cezalar verilmiyor”

Berkin Elvan’ı öldüren polis memurunun hukukî süreci hakkında konuşan Kavak, şöyle dedi:

“Berkin Elvan'ın ölmesine sebep olan polis memuru Fatih Dalgalı’nın olası kastla öldürmeden. cezası onandı.  Kendisi yargılama sürecinde görevinin başındaydı. O yüzden de ya soruşturma ve kovuşturmalar yürütülmüyor ya da yürütülen kovuşturmalarda işkence ve kötü muamele yönünden caydırıcı cezalar verilmiyor. Bu yönüyle de sistematik olarak yargı içinde bir probleminiz ve bir kavgamız var.”

Üst araması konusunda mevzuat ne diyor?

“Şüpheli” bir kişinin üstünün ve eşyalarının nasıl aranacağına dair mevzuatta şu ifadeler yer alıyor:

“Madde 28 – Aramanın gerçekleştirileceği yerde, öncelikle kişilerin kaçmasını ve saldırmasını engelleyecek şekilde gerekli güvenlik tedbirleri alınır.

Kolluk görevlileri, kolluk görevlisi olduğunu ispatlayan kimliğini gösterir.

Üst araması, kişinin cinsiyetinde bulunan görevli tarafından yapılır.

Üst ve eşya araması sırasında, yapılan aramanın konusu olan eşyanın ne olduğu veya aramanın yapılmasına temel teşkil eden sebepler ilgiliye açıklanır.

Üst araması sırasında, kişinin beraberinde olan eşya da, mümkünse elektromanyetik cihazlarla, değilse beş duyu organı aracılığıyla aranır. Sahipsiz eşya hakkında da aynı hüküm uygulanır.

Kişi direndiği takdirde üst ve eşya araması orantılı güç kullanılarak gerçekleştirilir.

Üst ve eşya araması, kişinin veya aracın ilk durdurulduğu yerde veya o yerin yakınında, mümkün olduğu kadar başkalarının göremeyeceği tarzda yapılır. Başka yere götürülerek arama yapılamaz. Gerektiğinde kolluk aracından veya yakındaki kapalı bir yerden yararlanılabilir.

Üst araması sırasında, kişinin üstünde veya eşyasında rastlanan özel kâğıt ve zarflar, içinde müsadereye tâbi bir eşya bulunması ihtimali dışında açılmaz; açıksa dahi yazılı bilgiler okunamaz. 

Kişinin kanunlara göre izin verilmeyecek bir şeyi taşıdığına ilişkin makul şüphenin bulunması ve aramanın amacına başka türlü ulaşılamaması hâlinde, üst araması aşağıda belirtilen şekilde giysiler çıkartılmak suretiyle yapılabilir: 

a) Arama yapılmadan önce, bu aramayı yapmanın neden gerekli görüldüğü ve nasıl yapılacağı, o birimde görevli en üst kolluk âmiri tarafından ilgiliye bildirilir. 

b) Arama, aynı cinsiyetten görevliler tarafından yapılır; arama işlemi kimsenin görmemesini sağlayacak tedbirler alınarak gerçekleştirilir.

c) Arama, kişinin utanma duygusunu en az ihlâl edecek bir şekilde yapılır; önce bedenin üst kısmındaki giysiler çıkarttırılır; bedenin alt kısmındaki giysiler, üst kısmındaki giysiler giyildikten sonra çıkarttırılır. Bu giysiler mutlaka aranır.

d) Arama sırasında bedene dokunulmaması için gerekli özen gösterilir.

e) Arama, mümkün olduğunca kısa bir süre içinde bitirilir.

Yapılan aramanın neticesinde bir suça ilişkin iz, eser, emare ve delil elde edilirse, kişi yakalanır. 

Bu maddede yazılı işlemler gece de yapılabilir.”

Fatoş Pınar Türker ifadesinde ne dedi?

İBB Davası’nda savunma yapan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker, “Vatan Emniyet’e girdiğimde ben buradan çıkamam diye düşündüm. Hatta ölüm düşüncesi de gelişti. Çok korkunç bir andı. Yani tam bir kabus gibiydi” dedi.

Vatan'daki çıplak arama iddialarından bahseden Türker, "Eldiven giyen bir polis 'üstünü çıkar' dedi, çıkardım. Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. 'Cinsel organını aç' dedi, 'arkanı dön-eğil' dedi. (Kadın izleyicilere dönerek) Utanan varsa çıkabilir, ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum" diye konuştu.

Savcı ile arasında geçen diyaloğu anlatan Türker, "Savcıya ifade vermek için avukatımla görüşeceğimi söyledim. 'Senin çocukların reşit de değildi, değil mi?' dedi. 'Değil' dedim. 'Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını' dedi. Bir anneye böyle denir mi? Çocuklarımla tehdit ettiler" ifadelerini kullandı.

İBB davasında 47. gün | Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker: Gözaltında polis 'Cinsel organını aç' dedi; Savcı beni çocuklarımı elimden almakla tehdit etti!

Emniyet’ten açıklama: İddialar gerçeği yansıtmamaktadır

Fatoş Pınar Türker’in iddiaları üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından yayımlanan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nce, bazı basın-yayın organları ile sosyal medya platformlarında yer alan asılsız iddialara ilişkin kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla açıklama yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur.

Söz konusu paylaşımlarda, İBB iştiraki Medya A.Ş. Genel Müdürü (tutuklu) Fatoş Pınar Türker’in, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında bulunduğu süre içerisinde maruz kaldığını iddia ettiği uygulamalara ilişkin beyanlarına yer verilmiştir. 

İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde gerçekleştirilen tüm yakalama, gözaltı, üst arama ve adli işlem süreçleri; Anayasa, ilgili mevzuat hükümleri, insan hakları ilkeleri ve yargısal denetime açık usuller çerçevesinde yürütülmektedir. Gözaltına alınan şahısların temel hak ve özgürlüklerinin korunmasına azami hassasiyet gösterilmekte, tüm işlemler hukuki mevzuat doğrultusunda yerine getirilmektedir. 

Bahse konu olayda da şahsın gözaltı süreci boyunca gerçekleştirilen işlemlerde mevzuata aykırı herhangi bir uygulama söz konusu olmamış ve iddialar gerçeği yansıtmamaktadır.”

/././

T-24


BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -10 Haziran 2026-

UFO’lar, düz dünya, derin devlet ve devlet aklı -Can Ertuna- 

"Devlet aklı" kavramı iktidarın rıza üretimi için araçsallaştırdığı bir komplo teorisi mi, yoksa iktisatçı Ümit Aktaş’ın Evrensel Gazetesi’ndeki yazısında vurguladığı gibi siyasi iktidar, bürokrasi ve sermaye çevrelerinden oluşan iktidar bloğunun "stratejik seçiciliği" mi? Bu yazı, kavramın ekonomi-politik analizinden çok rejimin hamlelerine meşruiyet kazandırmak için nasıl bir söylem aracı olarak kullanıldığına dair.

2018’de devlet başkanlığı seçimlerini takip etmek için Azerbaycan’a giden basın heyetindeydim. Adayların posterleri, TV’de yayınlanan propaganda konuşmaları ile görüntüde bir seçim atmosferi vardı. Ancak herkes bunun bir gösteri olduğunu farkındaydı; “seçimi” Aliyev kazanacaktı. İşin ilginci, gerçek muhalefetin yarış dışına çıktığı bu illüzyonda Aliyev için propagandayı kendilerine muhalefet görevi biçilen diğer adaylar yapıyordu.

“Meşru” muhalefetin adayları televizyona çıkıp rejimi övüyor, statükoyu savunuyor ya da sistem dışına itilen muhalefeti eleştiriyorlardı. Sonuçta zafer %86’lık oy oranıyla elbette Aliyev’in oldu (Aliyev bir sonraki seçimi de %92 oy oranıyla kazandı).

O gün Türkiye için bir distopya gibi gözüken bu durum bugün o kadar da ihtimal dışı değil. Türkiye’nin kör topal bir şekilde olsa da iktidar değişimine açık demokrasi deneyiminin Orta Asya, Kafkasya ve Ortadoğu’daki rejimlerle kıyaslanamayacağını düşünenler, gelinen noktada şimdi bunun pekâlâ bir ihtimal dahilinde olduğunu tartışıyor. Örneğin son olarak Medyascope’ta bir yayına katılan siyaset bilimci Murat Somer Türkiye’nin artık bir “kapalı otoriterlik” rejimine geçtiğini söylüyor.

Başta ABD, Batı’nın bir süredir Türkiye’den demokrasi talebi yok; havuç-sopa yöntemleriyle mevcut rejimle uyumlu çalışabildiklerini biliyorlar. Trump yönetimi, bölgede ABD-İsrail çıkarları öncelikli işleyişe kolaylık sağlayacak monarşileri ne kadar makbul gördüğünü Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel temsilcisi Tom Barack üzerinden iletmişti.

Üzerindeki ABD örtüsü çekilince Çin ve Rusya’dan esen rüzgarlarla ayazda kalan Avrupa Birliği, Türkiye’yi stratejik önemde bir komşu ve göçmenler için demografik bir tampon bölge olarak görüyor. Batı’nın Türkiye’ye demokrasi dayatacak mecali ve niyetinin olmadığı bir ortamda, mesele mevcut rejimin kalıcı olacağı fikrini içeride hakları her geçen gün tırpanlanan ve yoksullukla boğuşan kitleye kabul ettirebilmekte.

BİR SAKİNLEŞTİRİCİ OLARAK “DEVLET AKLI”

Rıza üretimi için insanlara devlet aklı mitini yeniden satabilmek gerekiyor. Bunun bir ayağı Saray’dan bağımsız bir devlet aklının hâlâ olduğu savunusu, bir diğeri de perde arkasından gelişmelere yön veren bir derin devlet olduğu savı. Devletin derinlikleri ile bürokrasinin buluştuğu kavşakta ise iktidarın parçası Bahçeli’nin durduğuna inanılması isteniyor. “Bahçeli ne demek istedi? Kime, ne mesaj verdi?” gibi tartışmalar bağımsız medyayı bile epey meşgul ediyor.

Araştırmalar insanların komplo teorilerine üç sebepten inanmaya meyilli olduğunu ortaya koyuyor: Karmaşık hakikatlere basit yanıtlar verebilmek; olaylar karşısında güçsüz ve savunmasız hissetmeye karşı bir savunma mekanizması geliştirmek ve kendileri gibi düşünen insanlarla bir sürü psikolojisinin verdiği konfor için. “Devlet şimdilik küresel çalkantılara karşı önlem alıyor, gerektiği zaman Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin bekâsı için devreye girecektir” düşüncesi, yaşanan dönüşüme karşı saray eczanesinin sakinleştirici reçetesi olarak sunuluyor.

GLADYO’DAN PEMBE TİŞÖRTE DERİN DEVLET

Türkiye’deki derin devlet elbette bir komplo teorisi değil. Ancak yıllarca Kurtlar Vadisi dizisinde mitleştirildiği gibi, ne kadar yerli ve milli olduğu epey tartışmalı. Türkiye’deki kontrgerillanın Soğuk Savaş döneminde NATO ve CIA desteğiyle kurulmuş, solun yükselişini önlemeyi amaçlayan uluslararası "Gladio" benzeri bir örgütlenme olduğuna dair nice belge, tanıklık ve çalışma var. “Derin devletin” tam olarak kimin aklını temsil ettiği sorusunun yanıtı bu ayrıntıda gizli.

Doğan Gürpınar’ın “Türkiye’de Komplo Teorileri” (Conspiracy Theories in Turkey: Conspiracy Nation) kitabında aktardığı gibi, zamanla “derin devlet” tarihsel kökeninden soyutlanıp bir fantezi kurgu haline geldi. Böylece her türlü siyasi gelişmeyi açıklayan, her şeyin arkasında olan gizemli ve her şeye gücü yeten bir yapı olarak yeniden kurgulandı.  Bu retorik metamorfozda ise Atlantik paktı icadı olmaktan soyutlanıp milli bir kimliğe büründü.

Geçen yıl Bodrum’da deniz kıyısı bir restoranda çekilen bir fotoğraf Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe başkan adaylığı vesilesiyle yeniden gündeme geldi. Yıldırım’ın yanındaki kadro ilgi çekiciydi; Emniyet Genel Müdürlüğü'nden bakanlığa kadar uzanan kariyeri boyunca devlet, siyaset ve yeraltı dünyası arasındaki ilişkilerin kilit aktörlerinden biri olarak görülen pembe tişörtlü Mehmet Ağar’ın karşısında pembe gömleğiyle geçmişte istihbarat ve dış politikada devletin resmi kanallarının tıkandığı anlarda özel ilişkileri ve iş bağlantılarıyla devreye giren eski bakan Cavit Çağlar oturuyordu. Isıtılıp ısıtılıp dolaşıma sokulan fotoğraf, derin bir aklın memleketi (ve futbolu) perde gerisinden yönettiğini düşünenlere düzenli aralıklarla malzeme sunuyor. Tatil sitesi yönetimi gibi duran bir ekibin Kurtlar Vadisi’ndeki “ihtiyarlar Heyeti” olarak sunulduğu senaryonun hâlâ müşterisi, “derin devlet aklı” mitinin bir reytingi var.

KULAĞINA FISILDANAN ADAM: KILIÇDAROĞLU

Peki derinin ötesinde nasıl bir “devlet aklı” tahayyülü var? Cansu Çamlıbel’in ses getiren söyleşisinde konuşan Kılıçdaroğlu’nun “yol arkadaşı” Bülent Kuşoğlu, “devlet aklı” derken derin devleti kastetmediğini, “devlette çalışan, devlet bürokrasisinin aklını anladığını” belirtmişti. Kuşoğlu, büyük davalar, olağanüstü hâl dönemi, kanun hükmünde kararnameler, tasfiyeler, atamalar, görevden almalara rağmen hâlâ 24 yıllık iktidardan ayrı bir devlet aklı varmış gibi konuşuyordu.

CHP’nin başına geçirilen Kılıçdaroğlu ve çevresinin “devlet aklı bunu istiyor” söylemi yeni de değil. Gazeteci Gökçer Tahincioğlu 2023 seçimi öncesine dair gözlemlerini aktardığı yazısında şöyle diyordu: “Danışmanlığa getirilen ve kimsenin tanımadığı bazı insanlar, Kılıçdaroğlu’na yapılan bazı gizemli ziyaretler… Tam da o dönemde, “devlet aklı” kavramı CHP Genel Merkezi’nde olmadığı kadar sık dillendirilmeye başlandı. ‘Devlet, Kemal Bey’i istiyor, uygun görüyor’ cümlesi, Kılıçdaroğlu’nun adaylığının meşruiyet nedenlerinden biri haline gelmişti”.

“BÖYLE BİR ŞEY OLABİLİR Mİ?” MUHALEFETİ

Muhalefet liderliği boyunca Kılıçdaroğlu kızıyor, isyan ediyor ama sonra “Böyle bir şey olabilir mi?” deyip yoluna devam ediyordu. 7 Haziran 2015 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi yıllar sonra ilk kez ülkeyi tek başına yönetme şansını yitirmişti ama Erdoğan Kılıçdaroğlu’na hükümet kurma görevi vermedi. Kılıçdaroğlu: “Bize görev verilmedi. Sandılar biz gidip meydan meydan mağdur edebiyatı yapacağız. Bizim öyle bir niyetimiz de yok” demekle yetindi. Bombalar ve can kayıplarının gölgesinde yinelenen seçimi de kazanamayacaktı. Buna rağmen kendi tahayyülündeki devletle uzlaşı arayışı devam etti. 2016’da milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında “Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” dedi.

Rejim değişikliğine giden yolda en önemli kırılma 2017 referandumunda mühürsüz oyların sisteme sokulmasıydı. Referandumdan sonra gazeteci Zafer Arapkirli bir etkinlikte Kılıçdaroğlu’na “neden vatandaşları protestoya çağırmadınız?” diye sordu. Kılıçdaroğlu, sokaklarda sopalı ve silahlı kişiler olabileceğine dair “duyumlardan” bahsetti ve sokağa inmeme, hatta mühürsüz oyları kabul eden YSK önüne gitmeme kararını “çok vahim olaylar çıkabileceği endişesi nedeniyle bu sorumluluğu almamaya karar verdik” dedi. Yine birileri Kılıçdaroğlu’nun kulağına fısıldamıştı.

Kılıçdaroğlu’nu Erdoğan için ideal bir muhalefet haline getiren özellikleri siyaset bilimci Behlül Özkan “Turkish Studies” dergisindeki makalesinde sıralamıştı: Buna göre 27 yıllık devlet memurluğu kariyeri Kılıçdaroğlu’nun siyasi tarzını şekillendirmişti. İktidara gelmeyi kitlesel bir siyasi mücadele ile değil, devlet içindeki güç odaklarıyla müzakere ederek ve uygun koşullar oluştuğunda gerçekleşecek bir "düzenli devir" süreci olarak görüyordu. Kısacası Kemal Bey, Tayyip Erdoğan ve çevresinden ayrı bir devlet olduğuna inanıyor, onunla müzakere ettiğini düşünüyordu. Saray için de etrafı devletin adamı olarak düşündüğü “ulaklarla” kuşatılan bir ana muhalefet liderinden daha iyi bir muhalefet olamazdı herhalde.

KOMPLO TEORİLERİYLE BAŞA ÇIKMAK

Günümüzde hâlâ bazı insanların dünyanın düz olduğuna inanması anlaşılamaz gelebilir, ancak komplo teorilerine inananları ikna etmek sanıldığı kadar kolay değil. Öncelikle hakikatin sistemli bir şekilde gizlendiğini düşünürler. Sunduğunuz kanıtları sizi kandıran sistemin manipülasyonları olarak görürler; siz “büyük resmi” göremiyorsunuzdur sadece.  Şimdi gizemli bir “devlet aklının” var olduğu iddiasıyla sistemdeki dönüşüme rıza üretilmeye çalışılıyor. Nasıl ki bilim, düz dünyacılarla uzlaşma arayarak yapılmıyorsa, demokrasi için komplo teorisine inanan ya da inanmadığı hâlde bunu dayatanlarla bir uzlaşı içinde çözüm bulmak mümkün değil.

/././

“Cumhuriyeti Demokratikleştirmek”…-Şükrü Aslan- 

Cumhuriyet” üzerine literatürün belki de en dikkat çekici yanı, daima yüceltici bir dil ve anlatıya konu olmasıdır. Bu alana dair neredeyse tüm literatür, Türkiye’nin yeni bir gelecek için, ‘faziletli’ bir yol olarak Cumhuriyete karar vermiş olmasını, bir ‘devrim’ gibi görmüştür. Bundan dolayı Cumhuriyet rejiminin siyasal ve toplumsal pratiklerine eleştirel bakan literatürde bile, ‘Cumhuriyet’i özenle korumaya yönelik kaygının baskın izlerini görmek mümkündür.

Bütün bu Cumhuriyet savunuculuğunun arka planında ise özellikle 19. ve 20. yüzyıl Avrupa’sındaki teşvik edici-meşrulaştırıcı politik-kültürel iklim bulunur. Bu iklimin türlü biçimlerini Avrupa’nın değişik ülkelerindeki deneyimlerde görmek mümkündür. Avrupa dışında da hemen her yerde milliyetçi reflekslerin beslediği bu iklim, ‘uluslara’ göre bir yeni yol ve yönetim biçimi olarak ‘Cumhuriyeti’ öne çıkarmış ve yeni Türkiye’nin inşa sürecini de doğrudan etkilemiştir. Osmanlı’dan beri birikerek gelen imparatorluk kültürünün artık terkedilecek olması ve yerine ‘ulusu’ ve ‘yurttaş’ı esas alan bir siyasal rejimin kuruluşu aynı zamanda bu iklimle ilgilidir.

∗∗∗

Türkiye’de cumhuriyeti yücelten literatürün bu özelliği, yeni rejime karşı eleştirel düşünceleri frenlemiştir. Bir başka deyişle bu yüceltici dil-algı, Cumhuriyetin siyasal pratiklerinin toplumsal alandaki yansımalarını ve bilhassa ‘demokrasi’yi yok sayan bir sistem olarak işlemesini genellikle tartışma dışı bırakmıştır. Böyle olduğu için Cumhuriyetin siyasal karar ve pratiklerinin mağdur ettiği toplumsal kesimler adeta görünmez bir alanda bırakılmışlardır. Çeşitli kimlik gruplarına karşı geliştirilen ve çok yerde kitlesel kıyıma dönüşen şiddet politikaları ciddi bir sorgulamaya konu bile olamamıştır. Sosyalistler de dahil olmak üzere ‘Cumhuriyete olumlu/devrimci anlam yükleyen tüm kesimlerde Cumhuriyetin siyasal/toplumsal tahrip edici pratikleri daha çok ‘küçük burjuva’ ya da ‘burjuva’ cumhuriyetinin ‘kusurları’ gibi görülmüştür.

Bugün artık somut olarak ortaya çıktığı gibi Cumhuriyetin, tebaa yerine inşa etmek istediği ‘yurttaş’, gerçekte içinden geldiği kimliklerinden-geleneklerinden azade bir siyasal varlık olarak görülmüştü. Dahası tüm yurttaşlar, ‘ulusun hâkim kültürü’ne dahil olması/edilmesi gereken bireyler olarak tarif edilmişti. Bu politik tespit, analiz ya da algı, Cumhuriyetin daha en baştan siyasal olarak yücelttiği ‘yurttaşı’ ile bir tür muharebe yapmayı göze alması demekti. Çünkü nüfus sayımlarında da tespit edildiği gibi ‘yurttaş’ olarak tanımlanan bireylerin önemli bir bölümü başka diller, gelenekler, kültürlerden geliyorlardı ve bütün bu birikimi gönüllü olarak terk etmeleri olanaksızdı. Cumhuriyet aslında sosyolojik olarak, olanaksız olanı temel siyasal tercih yaptı ve olanaksızın peşine düştü. Hiç kuşkusuz bugün Türkiye’nin yaşadığı toplumsal-siyasal sorunların temelinde çoğul sosyolojiden, tekçi bir ‘toplum’ çıkarmayı hedefleyen bu politik tercihin getirdiği gerilimler vardır.

∗∗∗

Bu hafta sonu, 13-14 Haziran günlerinde İstanbul Bakırköy’de Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı pek çok bakımdan olduğu gibi bu olanaksızlığın serüvenini tartışmak bakımından da son derece önemli bir etkinlik-çalışma olacaktır. Cumhuriyetin ikinci yüzyılının henüz başlarında olduğumuz bir dönemde Türkiye’nin, yüzyıl önce kurduğu yeni rejimin muhasebesini yapması ve bu muhasebenin sonuçları ile yüzleşmesi, bu ülkenin barışı arama ve kurma ihtiyacının bir gereğidir.

Hiç kuşku yok ki demokratikleşme bu arayışın en kuvvetli dinamiği ve imkânıdır. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında kapsamlı bir demokratik rejim inşa etmek, yurttaşların kimliklerine-geleneklerine uygun yaşayabilmelerine ve tereddütsüz biçimde haklarını kullanabilmelerine imkân sunabilir. Dahası demokratikleşme, Cumhuriyetin siyasal tercihlerinin mağdur ettiği toplumsal kesimlerin geleceğe umutla bakabilme ve sahip çıkmalarına da imkân sağlayabilir. Türkiye’nin barışını arama çabasında bu konferans, sözcüğün gerçek anlamında bir yeni yol, yeni düşünme biçimi sunmayı amaçlıyor ve ilgili tüm kesimlere kalıcı barış için bir davette bulunuyor.

/././

Trump'ın dostları, halkların felaketi: Venezuela'dan Türkiye'ye bakmak -Güldem Atabay- 

Ricardo Hausmann sıradan bir iktisatçı değil.


Venezuela'nın eski Planlama Bakanı. Eski Inter-American Development Bank baş ekonomisti. Bugün Harvard Kennedy School'da profesör ve Harvard Growth Lab'in yöneticisi. Ama Project Syndicate’da son yazısını okuduğunuzda önce akademisyeni değil, ülkesinin başına gelenleri acıyla izleyen bir Venezuelalıyı görüyorsunuz.

Yazısını okumaya devam ettikçe de rejim değişimi planları başarıya ulaşırsa Türkiye’yi bekleyen büyük tehlikenin ne olduğunu daha net kavrıyorsunuz.

Hausmann'ın anlattığı hikâye ilk bakışta şaşırtıcı.

Venezuela'da petrol üretimi artıyor. Petrol fiyatları İran savaşı nedeniyle yüksek seyrediyor. ABD yönetimi ülkenin petrol gelirlerinin yönetiminde doğrudan söz sahibi. Donald Trump yönetimi Caracas'taki yeni yönetime açık destek veriyor. Normal şartlarda ekonominin rahatlaması gerekir.

Ama tam tersi oluyor.

Kur çöküyor. Enflasyon yükseliyor. Dolar kıtlaşıyor. Ekonomik faaliyet zayıflıyor.

Venezuela halkı yine yoksullaşmaya devam ediyor.

Hausmann da basit bir soru soruyor yazısında: Halkın petrol gelirleri nereye gidiyor?

Çünkü İran savaşının başlamasıyla küresel petrol fiyatının aniden %50’ye yakın artması sonucunda petrol ülkesi Venezuela’da oluşan zenginlik Venezuela halkına yansımıyor. Petrol gelirlerinin önemli bölümü ABD Hazine Bakanlığı'nın kontrolündeki hesaplardan yönetiliyor. Ancak ne kadar gelir elde edildiği, bu paraların nereye harcandığı ve kimlerin faydalandığı konusunda kamuoyuna neredeyse hiçbir bilgi verilmiyor.

Hausmann'a göre “yeni” Venezuela'nın ayırt edici özelliği tam da bu: Şeffaflığın ortadan kalkması.

Ülkenin petrol sektörü artık açık ve rekabetçi kurallarla değil, kapalı kapılar ardında yapılan özel anlaşmalarla yönetiliyor. İhalelerin yerini pazarlıklar alıyor. Devletin kaynakları üzerindeki kamu denetimi zayıflıyor. Seçimler, anayasal düzen ve demokratik kurumlar giderek ikinci plana itiliyor.

Sonuçta ortaya çıkan sistemin kazananı halk değil.

Rejim elitleri. Ve onların dış ortakları.

Hausmann'ın yazısındaki en çarpıcı nokta da aslında ekonomik değil, siyasal.

Venezuela'da petrol üretimi artıyor ama ülke zenginleşemiyor. Çünkü kurumlar çöktüğünde doğal kaynaklar toplumu büyüten bir araca değil, iktidarı ayakta tutan bir finansman mekanizmasına dönüşüyor. Devletin kaynakları kamu yararı için değil, rejimin devamı için kullanılmaya başlanıyor.

Hausmann’ın yazının son cümlesi bu nedenle çok sert: "Kleptokratlar (hırsız ülke yöneticileri) artık yalnız yaşamıyor. Birbirleriyle ittifak kuruyor."

Aslında bu yalnızca Venezuela'nın hikâyesi değil.

Bugün Türkiye'de yaşanan tartışmaların merkezinde de benzer bir soru var.

Ülke demokratik kurumlarını güçlendirerek mi yoluna devam edecek, yoksa mevcut siyasal iktidarın sürekliliğini esas alan yeni bir rejime mi yönelecek?

Son dönemde ABD Başkanı Trump'ın ve Ankara Büyükelçisi Barrack'ın açıklamaları bu nedenle dikkat çekici. Bölgeye uygun monarşi rejimini överek Türkiye’ye de dolaylı öneren bu yapı Türkiye için iyice merkezileşmiş bit sistemde demokratik denetim mekanizmalarının geri plana itilmesini sorun olarak görmüyor.

Tarih bize bunun sonunun iyi bitmediğini gösteriyor.

Çünkü kurumları zayıflatmayı seçen bir güçlü lider ülkesini güçlendirmiyor. Kurumlar zayıfladıkça kendini güçlendiriyor. Ülke zayıfladıkça rejim tahkim ediliyor.

Muhalefet etkisizleştikçe demokratik denetim ortadan kalkıyor.

Türkiye'de CHP'ye yönelik mutlak butlan ve kayyım tartışmaları da bu nedenle yalnızca bir parti meselesi değil.

Venezuela'nın hikâyesi bize kurumların bir gecede çökmediğini gösteriyor. Önce seçimlerin anlamı aşınıyor. Sonra muhalefetin meşruiyeti tartışmalı hale getiriliyor. Ardından kurumlar kişilere bağlanıyor. En sonunda ise ülke zayıflarken rejim güçleniyor.

Halk da bu sürecin en ağır kaybedeni oluyor.

Bugün Türkiye'de tartışılan konu da bu.

Mesele Özgür Özel'in ve Ekrem İmamoğlu’nun siyasi geleceği elbette değil.

Mesele, Cumhuriyet'in temel ilkelerinden biri olan halk egemenliğinin korunup korunmayacağı.

Eğer seçmenin verdiği yetki yargı kararlarıyla, idari müdahalelerle veya kayyım benzeri yöntemlerle etkisizleştirilebiliyorsa, sorun artık bir parti sorunu olmaktan çıkar. Rejim tartışmasına dönüşür.

Bu nedenle seçilmiş CHP ekibinin verdiği mücadele yalnızca kendi varlığını koruma mücadelesi değil.

Cumhuriyet'in kurucu partisinin bugün savunduğu, seçimle gelenin seçimle gitmesi ilkesi. Demokratik meşruiyetin kaynağının halk olduğu fikri. Cumhuriyet'in temel kurumsal çerçevesi.

Venezuela örneği bize ekonomik çöküşün çoğu zaman ekonomik kararlarla başlamadığını gösteriyor. Çöküş önce kurumlarda başlıyor. Hukuk zayıflıyor. Şeffaflık ortadan kalkıyor. Muhalefet etkisizleştiriliyor. Devlet ile iktidar arasındaki çizgi siliniyor. Ekonomik fatura ise daha sonra geliyor.

Bugün Venezuela'da petrol üretiliyor ama refah üretilmiyor. Çünkü kurumlar çöktüğünde ülkenin kaynakları topluma değil, rejime hizmet etmeye başlıyor.

Türkiye'nin önündeki risk de tam olarak bu.

Bu nedenle demokratların, Cumhuriyet'i savunanların ve hukuk devletine inananların vereceği mücadele herhangi bir siyasi partiyi koruma mücadelesi değil.

Mesele CHP'nin geleceğinden daha büyük.

Mesele Türkiye'nin Venezuela'nın geçtiği yola girip girmeyeceği.

/././

Öne Çıkan Yayın

‘9 Haziran saflaşması’yla yıkılan köprü + Yaklaşan fırtınaya hazır mıyız? + Kılıçdaroğlu’nun yeni Osmanlıcılık gömleği -CUMHURİYET-

‘9 Haziran saflaşması’yla yıkılan köprü -Barış Terkoğlu-  Tarihteki çatışmaların da uzlaşmaların da ardında birikmiş nedenler vardır. Hepimi...