NATO’nun normali -Aydemir Güler-
Gazze, Venezuela, Lübnan, Küba, İran… Karadeniz’de Türkiye’ye insansız silahlı hava araçlarıyla ayar… Bütün bunlar emperyalist rekabetin NATO’nun içinde de şiddetlendiği, normal olmayan bir zamanda yaşanıyor. Egemen güçlerin kapattığı tartışmayı halk nezdinde açmak için koşulların uygun olmadığı asla düşünülmemelidir.
2003’te İstanbul’da provası yapılan senaryo şimdi Ankara’da sahneleniyor. 2026 NATO Zirvesi için alınan önlemlere, yaratılmak istenen atmosfere bakarsak, egemen güçlerin Türkiye’yi 1950’lere dönmüş zannettiklerini düşünebiliriz.
1950’lerde Amerikancı/NATO’cu bir yapının kurulması için büyük bir şiddet uygulanmıştı. Ne de olsa İkinci Dünya Savaşının arifesine kadar Ankara’da dostluğu en fazla hissedilen Moskova’ydı. Savaş boyunca bu tablo ters yüz olsa da, Türkiye’nin Atlantik rotasına oturtulması belirli bir mücadelenin sonucunda gerçekleşebilmiştir.
Bu mücadelede yılların CHP’si dönüşerek, onun içinden çıkan DP ise doğumundan itibaren aynı noktada duruyorlardı. Egemen güçler, 1917 Rus Devriminin Anadolu’ya sunduğu barış hediyesine uzanan, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimiyle şekillenen konumlanışı değiştirmeye karar vermişlerdi.
Mücadelenin diğer tarafında esas olarak sol vardır. 1950’lerde NATO’ya demir atmak biçimini alan egemen tercihin zorunlu unsuru TKP’nin tasfiyesi olmuştur. Viraj alınırken tartışmaya yer yoktu!
Lakin onca yatırım yapılan ellili yılların Soğuk Savaş yapılanması bir parantez olarak kalacaktı. Parantez kapandı ve NATO’nun, ABD emperyalizminin, Avrupa’nın ekonomik kuşatmasının olumsuzlanması Türkiye’nin normali haline geldi. Buna rağmen dümenin Batıdan sapmaması için düzen hep aşırı bir kuvvet uygulamak zorunda kalmıştır. En şiddetli örneği, 12 Eylül 1980 darbesi olmak üzere.
Ta ki Sovyetler Birliği çözülene kadar… Dünyanın neoliberal çağa girmesi, piyasanın “halktı, kamu çıkarıydı” dinlemeyen bir saldırıya geçmesiydi. Emperyalist merkezlerin doğrudan hükmetme eğilimlerinin öne çıkmasıydı. Ve bunları aklamak üzere gericiliğin de yükselmesi… Bu dönüşüme karşı her yerde tepkiler filizlendi. Yurtseverliğin mesken tuttuğu Latin Amerika’da, Baas ve benzerlerinin Sovyet dengesinde nefes aldıkları Ortadoğu’da veya emperyalizme karşı savaşla varlık kazanan Türkiye’de…
Diğerleri bir yana, Türkiye düzeni 1990’larda tartışmaya gömüldü. Yirminci yüzyılın ikinci yarısı Atlantik rotasında bir dengecilikle geçmişken, artık dünyada herhangi denge unsuru kalmamıştı!
1 Mart 2003’te ABD’nin Irak’ın istilası için Türkiye’den kuzey cephesini açma arzusu TBMM’de oylandı. Bu dayatmanın onaylanacağı varsayılıyordu. Bir tarafta kibir egemendi; AKP 1950’lerin, 80’lerin gericiliğinin devamcısıydı ne de olsa...
Bizim tarafta ise mücadeleye daha ziyade onur ve tarihe not düşme anlamları yüklenmekteydi. Meclis oturum başkanı, evet oylarının daha fazla olmasının tezkerenin kabulüne yetmediğini, nitelikli çoğunluğa ulaşılamadığını saptamakta bile güçlük çekti! O sıra Sıhhiye meydanını dolduran yurtseverlerse, oylamadan “emperyalizme dur” çıkabileceğine güçlü ihtimal tanısalardı, zaten Meclisin önüne yürürlerdi!
2003’te Türkiye egemen güçlerinin içindeki strateji çatallanmasını arkasına alan sol, NATO’culuğu bastırmış oldu. Hem de anlamlı herhangi bir etkisinin olmadığı TBMM’de!
Bu sırada Türkiye’nin “sosyalist olmayan Cumhuriyetçileri” düzen içinde süregiden tartışmaya katılmışlardı. Ülkenin yönünün yeniden değerlendirilmesi, gündemdeydi. Ama Cumhuriyetçiliğin antiemperyalist bir mücadele dinamiği olarak yükselmesi söz konusu olmadı. Siyaset düzenin içinde yapılıyordu. Cumhuriyetçiler kendilerini devletin asıl sahibi sayıyorlardı. Bu bir yanılsamaya dönüşeli bayağı olmuştu hâlbuki.
Bir yıl sonra İstanbul’da NATO Zirvesi toplandı. Arada Türk askerinin başına çuval geçirilmiş, Cüneyt Zapsu veciz sözlerini sarf etmişti: “Süpürmeyin, kullanın!”
Irak istilası ise sınırlı kesimler dışında toplumda anti-Amerikan öfkeyi körüklemiş olmalıdır. Sonuçta açığa çıkan NATO karşıtı enerji yirmi iki yıl sonra yaşadığımızdan daha fazla oldu…
Ancak NATO karşıtlığına, neredeyse tamamen NATO üyelerinden oluşan AB hayranlığının eşlik ettiği unutulmamalıdır. İstanbul Zirvesinden altı ay sonra AKP, Türkiye’nin müzakerelere başlayacak olmasını “gündüz vakti havai fişek” gösterisiyle kutlayabilmiştir. Ne tuhaf ki, antiemperyalist solun önemli bir kesimi oradadır. Ne de olsa “Avrupa Türkiye’den daha demokratiktir”, daha önceleri söylendiği gibi “AB yolu Diyarbakır’dan geçmekte, Kürt sorunu çözüm yoluna girmektedir”, hatta “emeğin Avrupası” solun başlıca hedefi olmalıdır!
Böylece sol “yurtseverliğinden” ciddi ölçüde arındırıldı. Neoliberal fırtına sol-liberal dalgalar yaratmıştı. Bu dalgalar, genlerinde emperyalizm karşıtlığı taşıyan solu, AKP’de demokrat görmeye, emperyalizmin eski rejimleri yıkmasını aklamaya sürükledi. Bu dönüşümün tamamlanması ve solun örneğin NATO’cu olması elbette olanaksızdır. Ama günümüz enerjisini sınırlayan bir etken burada aranmalıdır.
İkinci bir etken ise, Türkiye egemen güçlerinin tartışmayı çoktan geride bırakmış olmasıdır. Arada Yeni-Osmanlıcılığın bir aşamasına denk düşen Doğu-Batı dengeciliği yaşandı ve bitti. Türkiye’de düzen siyasetinde, emperyalizmin Kürt sorununu istismar etmesine demagojik karşı çıkışlar dışında bir tartışma yok. Solun bir dizi kesiminin kapısını aşındırdığı CHP ve DEM de dâhil olmak üzere… Bahçeli’nin mesajları derseniz, bunlar da, belli ki, Erdoğan’ın Amerikancılığından ayrışmayı temsil etmekten ziyade, onu dengelemeyi amaçlıyor.
Bu bütünlük 1950’lere benzer biçimde toplumu ikna etmeye yaramasa da, anketlere yansıyan duyarsızlığa zemin oluşturmaktadır. Tarihinin en saldırgan, en vahşi dönemlerinden birini yaşayan NATO bizde ciddi ölçüde “normalleşmektedir”.
Gazze, Venezuela, Lübnan, Küba, İran… Karadeniz’de Türkiye’ye insansız silahlı hava araçlarıyla ayar… Bütün bunlar emperyalist rekabetin NATO’nun içinde de şiddetlendiği, normal olmayan bir zamanda yaşanıyor. Egemen güçlerin kapattığı tartışmayı halk nezdinde açmak için koşulların uygun olmadığı asla düşünülmemelidir.
Emperyalizme karşı mücadele için koşullar uygundur. NATO’nun meşruiyetini söküp almak gayet mümkündür. Günümüzün normali emperyalizme, savaşa ve NATO’ya karşı mücadeledir.
/././
ABD ve biyolojik silahlar: Nasıl insanları ağırlıyor Türkiye?-Erhan Nalçacı-
Sevgili okurlar bu yazıyı paylaşsın ki Türkiye’de ağırlanacak olanların karakteri konusunda bir şüphe doğmasın. Bütün biyolojik silah envanteri ve uygulamalarının NATO bünyesinde olduğundan şüphe duymuyoruz.
Ankara’da gerçekleşecek NATO zirvesine bir hafta kadar kaldı. NATO’nun korkunçluğu ve halk düşmanlığı üzerine çok yazıldı çizildi.
Bu sefer de Ankara’da ağırlanacakların bozuk karakterini deşifre edecek hem tarihi hem güncel bir olguya değinelim: NATO’nun patronu olan ABD’nin biyolojik silahlarla olan ilişkisine.
Güncel, çünkü ABD’nin gizlediği ve dünyaya yayılmış biyolojik silah üreten laboratuvarlara ilişkin yeni kanıtlar ortaya çıktı. Buna değineceğiz sonunda. Ancak bir olgu tarihi ile ele aldığımız zaman kavramlaştırılabilir.
ABD’nin daha önce örtülü çalışmaları vardı muhakkak, ancak resmi olarak biyolojik silah üretimi Başkan Roosevelt’in kararı ile 1943’te başlatıldı. Bu yıl kritik, çünkü Nazi Almanya’sının işgal ettiği Sovyet topraklarında yenileceği anlaşılmıştı. Dolayısı ile biyolojik silah üretimi esas olarak sosyalist ülkelerde kullanılmak üzere geliştirildi.
Biyolojik silahların yasaklandığı 1969’a kadar ABD çok sayıda laboratuvar ve askeri üste biyolojik silah üreterek depoladı. Şarbon, tularemi, Q ateşi, ensefalit, stafilokok gibi basil, virüs ve toksinler silah haline getirildi. Biyolojik silahların şarapnel parçaları ile atılması, sulara karıştırılması gibi birçok yöntem üzerinde çalışıldı. Hastalığı bulaştıracak sivrisinek, fare, yarasa gibi canlılar da silah geliştirme programlarının parçasıydı.
Ayrıca saldırıda bulunulacak ülkenin hayvancılığını ve tarımını çökertecek biyolojik ajanlar üzerinde de çalışıldı. Gizlilik içinde yürütülen araştırmalarda çok sayıda insanın denek olarak kullanıldığı sonradan ortaya çıktı. Bu programda sayısız bilim insanı çalıştı, sadece bu bile emperyalizm ve bilim konusunda çok önemli bir fikir verdi.
1969’da bu halk düşmanı program durdurulduğunda yıllık bütçesi 300 milyon dolara ulaşmıştı.
Çok yönlü basınçlar karşısında Nixon zamanında biyolojik silah üretimi sonlandırıldı, ABD 1972’de biyolojik silah üretilmesini yasaklayan uluslararası anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı.
Ancak bütün demokrasi söylemlerinin ikiyüzlü bir sahtekârlık olduğu ABD’de biyolojik silah araştırmalarının ve kapasitesinin bir şekilde korunduğu anlaşılıyor.
Bilindiği kadarı ile ilk kez Kore Savaşında 1950’lerin başında ABD ordusu tarafından geliştirilen patojen virüs ve bakterilerin kullanıldı. ABD tarafı resmen bunu hiç kabul etmedi, ancak çok sayıda kanıt ortalığa döküldü.
1960’larda ise Vietnam Savaşında orman örtüsünü ortadan kaldırmak için ABD’nin 80 milyon litre turuncu ajan adı verilen bitki öldürücü kimyasalı kullandığına daha önce değinmiş, bu kimyasalın kullanılmasına bağlı olarak sakat doğumların hala görüldüğünü yazmıştık.
Ancak Küba’nın defalarda biyolojik saldırılara maruz kalması konunuz açısından çok önemli, çünkü bu durum halen devam eden ABD sermayesinin olağanüstü insanlık dışı yönünü göstermekle kalmıyor, aynı zamanda biyolojik silahlar yasaklandıktan sonra da ABD tarafından gizlice kullanıldığını gösteriyor.
1971’de Amerika kıtasında Afrika domuz gribi salgını ilk kez Küba’da görüldü ve 500 bin domuzun önleyici olarak itlaf edilmesine yol açtı. 1973’te ise Karayip ülkeleri içinde bir tek Küba’da Dang Humması görüldü. ABD’nin geliştirdiği sivrisinek türü tarafından yayıldığı iddia edildi.
1980’li yıllarda ise Küba’da şeker kamışı pası, tütün maviküfü, pirinç, mısır ve patatesi hedef alan parazitler görüldü ve ABD tarafından uygulanan biyolojik silah türleri olduğu iddia edildi. Küba’nın biyoteknolojide bu kadar ileri olmasının önemli bir nedeni biyolojik saldırılara karşı savunma amaçlı olmasıydı.
Ancak en tuhafı ABD’nin kendi halkına karşı başlattığı biyolojik saldırıdır ve Türkiye’nin nasıl bir manyağın koynuna girdiği konusunda çok ibret vericidir.
2001’e geldiğimizde Sovyetler Birliği tarihe karışalı 10 sene olmuştu, fakat Sovyetler Birliği’nin büyük katkısının olduğu uluslararası hukuk hala geçerliydi, güçlü bir emperyalist devletin ülkelere durup dururken saldırmasını engelliyordu. Bunu bırakın dünyaya ABD halkına bile anlatmanız çok zordu.
Malum 2001 Eylül’ünde kaçırılan uçakların ABD’de binalara çarptığı terör olayı meydana geldi. ABD’nin bunu uluslararası hukuku ve iç kamuoyu basıncını aşmak için yaptığı veya yönlendirdiğine ilişkin şüpheler doğdu ancak bugüne kadar kanıtlanamadı.
Buna karşılık hemen saldırının arkasından başlayan adreslere şarbon basili taşıyan mektupların gönderilmesi ile birlikte ele alındığında ABD ve İsrail’in olaya dahli şüpheye yer bırakmıyor.
“Allah büyüktür, Amerika’ya ve İsrail’e ölüm” ibaresi taşıyan mektupları açanların içinde ölenler oldu. Mektupların bir adresi de senatoydu.
Şarbon basillerinin ABD biyolojik savaş laboratuvarlarında geliştirildiği ortaya çıktı. Bu laboratuvarlarda çalışan iki kişi suçlandı, biri mahkemece aklandı, diğeri ise şüpheli bir şekilde intihar etti ve FBI dosyanın kapatıldığını açıkladı.
Ama en tuhafı şarbon basilli mektuplar gönderilmeden hemen önce ABD sermayesinin ve emperyalizminin önde gelen gediklileri Bush ve Cheney gibi figürlerin şarbona karşı önleyici olarak kuvvetli antibiyotikleri kullandıklarının gösterilmesi oldu.
Şimdi gelelim günümüze.
Çin ve Rusya’nın 2022’den beri ABD’nin Ukrayna’da ve dünyanın çeşitli yerlerinde biyolojik silah geliştirdiğine dair yakınmaları bulunuyor. Ukrayna’da Batı emperyalizminin kuklası durumuna düşürüldüğünden bu yana ABD tarafından örtülü olarak kontrol edilen 26 biyolojik silah laboratuvarı olduğu söyleniyor. Öte yandan bu laboratuvarların sayısının 30 ülkede 336’ya ulaştığı iddia ediliyordu.
Korona pandemisinin ve diğer salgınlarda bu laboratuvarların rolü olabileceği başka bir yazıya kalsın.
Yeni olan ise ABD’de çok yeni olarak gizliliği kaldırılan belgelerin içinde bu laboratuvarların gerçekliğine ilişkin kanıtların bulunması oldu. Hatta ABD’de çatırdayan sistemin ve devlet içi çekişmelerin ürünü olarak bu gizli bilgilerin ortaya saçıldığı iddia edildi.
Sevgili okurlar bu yazıyı paylaşsın ki Türkiye’de ağırlanacak olanların karakteri konusunda bir şüphe doğmasın. Bütün biyolojik silah envanteri ve uygulamalarının NATO bünyesinde olduğundan şüphe duymuyoruz.
Hiç kimse komşularının suyuna zehir atan, kümes hayvanlarına mikrop bulaştıran, şarbonla mahallede terör yaratan birisiyle birlikte anılmak ve dost gözükmek istemez.
Bunu Türkiye sermaye sınıfı kendi çıkarları gereğince yapıyor ve seçtiği dostlar Türkiye’yi bir felakete sürükleme potansiyeli taşıyor.
/././
Ahlak derken -Mesut Odman-
Evet, sömürüyü ortadan kaldırmak, sömürücülerin bu güç ve yeteneklerini ellerinden almak: Yeni bir ahlak için, iyiliğin üstün gelmesi için gerekli koşul budur. Yeterli koşul ise bundan çok daha fazlası olacaktır.
Bu sözcük genellikle herkesin ağzındadır. Son zamanlarda da nerdeyse her ağzını açan, ahlakın çiğnendiğinden, hiçe sayıldığından, iyiden iyiye çökertildiğinden; yaşanan kötülüklerin hep buradan kaynaklandığından söz ediyor. Bu çiğneme, hiçe sayma, çökertme eylemleri olmasa bir sürü rezillik ortadan kalkacak, belki de çoğu hiç ortaya çıkmayacak sanki. Bütün bu ve benzeri kaygılara bakarak bu konuda üç beş söz söylenebilir.
Bu yakınmaların sahiplerinin kimler olduklarının ayrıntısına girmeden şöyle başlamak mümkün:
Marksizm bir ahlak öğretisi değildir. Bunun da ötesinde, Marksizmin temel önermeleri bir ahlaka ya da ahlak öğretisine dayanmaz; kendisi bunu reddeder. Bununla birlikte, Marksizmin bir ahlak anlayışı yahut ahlak sorununa kendine özgü bir bakışı vardır.
Buraya kadarki birkaç cümle, Marksizm komiserlerinin ya da ortodoks bir akademizmin nesli tükenmiş ilke bekçilerinin itiraz edemeyecekleri kadar doğrudur; söz konusu edilen dünya görüşünün temellerine uygundur.
Devam etmeden, Marksizm yerine sosyalizm ya da komünizm de diyebileceğimizi eklemekte yarar var. En azından kendi açımdan böyle, çünkü yazarken ve konuşurken bunları aynı anda ve birbirinin yerine kullanmak, alışkanlıklarım arasındadır. Dolayısıyla, öyle yaparken bazı muhataplarımda kendimle ilgili olarak yarattığıma benzer bir titizlik eksikliği izlenimi burada da ortaya çıkarsa, aldırış edilmemelidir. Bu tür bir izlenimin görünüşten öteye gitmeyeceğini belirtmekle yetiniyorum.
Bu arada, şunu da not etmeden geçmeyelim: Sosyalizm kadar birbirinin karşıtı ya da birbiriyle benzeşmez yaklaşımlara, önermelere, iddialara sahip olmakla suçlanmış, eleştirilmiş bir başka ideoloji ya da dünya görüşü yahut siyasal akım herhalde az görülmüştür. Çok fazla yüksekten atmış olmamak için böyle dediğimizin, görülmemiştir demenin yaratabileceği aşırı iddialı havadan sıyrılmak için elimizi biraz ürkek tuttuğumuzun okuyan herkes farkındadır, sanıyorum.
Şimdi, soru şudur: Bizim yakın atalarımızın pek naif, bugünün koşullarında o ölçüde de gerçekçi deyişiyle "ahlakın sukut ettiği" bir zamanda, ahlak çökerken, sosyalistlerin "bizimki öyle ahlaki bir öğreti değildir, ahlak kurallarından kaynaklanmaz, bilimseldir" türünden söylemlerde ısrarcı olmakla yetinmeleri doğru mudur? Böyle diyerek bırakmakta hem ideolojik hem de siyasal anlamda bir yerindelik var mıdır?
Bana sorulursa, yoktur.
Neden doğru ya da yerinde olmadığına ilişkin birkaç gerekçeyi hemen ileri sürebiliriz.
Bir kez, karşımızda, kurulu düzene yönelik eleştirilerini egemenlerin, yönetenlerin ve genel olarak insanların ahlaksızlıklarına, kötülüklerine, bilgisizliklerine, eğitimsizliklerine bağlayan ve hem emekçilerin hem aydınların aklını çelen ütopya peşinde sosyalistler, böylelerinden oluşan güçlü ve etkili bir akım yoktur. Olmadığı için bütün o insanları ve kendimizi bu tür bir eğilimin zararlı etkilerinden koruma kaygısına kapılmak da yersizdir.
Öte yandan, ömrünü çok uzatmış bir kapitalizm, onun ölüm döşeğine kadar gelişmiş aşaması olarak emperyalizm, iyi/kötü, doğru/yanlış, haklı/haksız, adaletli/adaletsiz ve benzeri değer yargılarını, daha hayatın içinden hareket ederek söyleyelim, sıradan insanların yaşamaya direnirken dayanacakları tutamak noktalarını karmakarışık, daha da kötüsü, ters yüz etmiştir.
Belki de, şu son cümlede bir yanlışlık var: Ters yüz etme, daha da kötüsü değil, kötünün iyisidir; çünkü, bazı durumlarda, buradaki tersliği doğrultmak yetecektir ve bu, bulamaç halindeki bir karmakarışıklığın içinden çıkmaktan daha kolaydır.
Ayrıca, iyi ve kötü kavramlarının çağlar, yöreler, insan toplulukları değiştikçe değiştiğini çoğu zaman da birbirinin karşıtı olduğunu, dolayısıyla bu tür kavramlara mutlak, değişmez anlamlar verilemeyeceğini, eskiden iyi olanın bugün kötü, bugün doğru olanın yarın yanlış olabileceğini söylemek, sosyalizme uygundur, tamam. Ama, böylesine tozun dumana karıştığı, geçim derdi ile can derdi aynılaşmış milyonlarca emekçinin bir biçimde yaşamaya çabaladığı bir tarifsiz rezillikler çağında bunu söyleyip durmak ve sadece bunu söylemek, söyleyeni hangi konuma yerleştirebilir? Şu iki konumdan birine: Ya hiçbir ölçü ve ölçüt gözetmeden çıkarını yürütüp götürenler safına ya da onlardan olmasa bile ne dediği anlaşılmaz, çıkıntı, züppe, ama bütün bunlarla birlikte toplasan bir avucu geçmezler arasına...
Oysa, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın, haklı ile haksızın ayırt edilmesinde birtakım ölçütlerimiz vardır ve bunların dile getirilmesi gerekir. Sözgelimi, şuna benzer söylemlerimiz, anlatımlarımız, açıklamalarımız olmalıdır.
Yıllar önce, kitlelerin politikaya ilgilerinde seçim dönemlerine özgü göreli bir artış yaşanırken, onlarla bire bir ilişki kuran militanlara yardımcı olmak üzere hazırlanmış ve emekçi insanların sıkça yönelttikleri sorulara verilebilecek yanıtlarla oluşturulmuş bir broşürdeki "Patronlar hep kötü insanlar mıdır?" sorusuna karşılık yazdıklarım arasında şöyle satırlar da bulunuyordu:
"(...) işçilerin ürettiği değerin bir kısmına patronlar tarafından el konulması, sömürü anlamına gelir. (...) sömürünün kötü olduğu ve pek çok başka kötülüğün de kaynağı olduğu besbellidir. Ama bunun patronun iyi ya da kötü insan olması ile bir ilgisi yoktur. Diyelim, herhangi bir patron, fakirlere sadaka verse, hayvanları sevse, acı olaylar karşısında iki gözü iki çeşme ağlamadan duramasa, kısacası onu tanıyanlar tarafından genellikle iyi bir insan olarak kabul edilse bile, 'ben bu sömürüden vazgeçeyim' diyemez. Çünkü, o zaman, üretimi devam ettiremez, kendisi de patron olmaya devam edemez. (...) Sonuç olarak, bir patronun iyi insan olabilmesinin ilk koşulu, patron olmaktan vazgeçmesidir. Tek bir patronun kendi isteğiyle patronluktan vazgeçmesi çok zor, tüm patronların bunu yapması ise imkânsızdır. O yüzden, işçiler, emekçiler onların patronluğuna son vermek suretiyle bu kimselerin de iyi insan olabilmeleri için kendilerine bir şans tanımış olurlar.”
Evet, sömürüyü ortadan kaldırmak, sömürücülerin bu güç ve yeteneklerini ellerinden almak: Yeni bir ahlak için, iyiliğin üstün gelmesi için gerekli koşul budur. Yeterli koşul ise bundan çok daha fazlası olacaktır.
/././

