Çalışanlara yapılan nakit yemek yardımlarının başka amaçlarla kullanılması vergi ve sigorta riski doğurur mu?-Erdoğan Sağlam-
Şahsi düşüncem, 17/04/2026 tarihinden önceki dönemler için, yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanan yemek yardımlarının sigorta prim kesintisine tabi tutulamayacağı, tutulması halinde ise açılacak davaların lehe sonuçlanacağı yönündedir. Hatta söz konusu dönemlerde kesinti yapmış işverenlerin ödedikleri tutarları geri istemeleri, taleplerinin reddi halinde ise dava açmaları mümkündür.
Değerli okurlar, çalışanlara yapılan yemek yardımları belli koşullarla gelir vergisi ve sigorta prim kesintisinden istisnadır.
Bu konuda son olarak 7577 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 80 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi değiştirilerek; işverenlerce işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda, çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin 300 Türk lirasını aşan kısmı sigorta prim kesintisine tabi hale getirildi.
Başka bir ifade ile, “ayni yardım” niteliği tartışmasız olan yemek yardımlarının günlük 300 Türk lirası, işverence işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda sigorta prim kesintisine tabi tutulmayacak. Yemek yardımının işverenlerce; sigortalılara işyerinde veya müştemilatında kendi imkanlarıyla yemek hizmeti verilmesi şeklinde veya hazır yemek hizmeti veren kişilerden satın alınan yemeğin işyerinde veya müştemilatında sigortalılara sunulması şeklinde sağlanması durumu, eskiden olduğu gibi ayni yardım kapsamında herhangi bir tutarla sınırlı olmaksızın sigorta primine tabi tutulmayacak.
Böylece sigorta primi uygulaması, işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda gelir vergisi istisnası ile paralel hale getirilmiş oldu.
Yeni düzenleme 17 Nisan 2026 tarihinde yürürlüğe girdi.
Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin ilgili hükümleri bu doğrultuda 17/4/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yeniden düzenlendi.
Son olarak 07/05/2026 tarihli ve 2026/12 sayılı “Yemek Bedeli” konulu Sosyal Güvenlik Kurumu Genelgesi ile 2020/20 sayılı İşveren İşlemleri Genelgesinin ilgili bölümü de 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere güncellendi.
1- Ne değişti?
a. Nakit yemek yardımları, 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere günlük 158 TL’den 300 TL’ye çıkarıldı. Gelir vergisi istisnası da günlük KDV hariç 300 TL olarak uygulanıyor. Böylece gelir vergisi istisna tutarı ile sigorta prim kesintisi istisna tutarı eşitlendi. Her iki tutar da izleyen yıllarda yeniden değerleme oranında artacak.
b. Yemek hizmetinin yemek kuponu, yemek kartı, yemek çeki ve benzeri araçlarla sağlanması halinde, her bir çalışan için çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin sadece 300 TL’lik kısmı prime esas kazanca dahil edilmeyecek. Değişiklikten önce bu konuda tartışma yaşanmaktaydı.
Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin ilgili maddesini[1] 2022 yılında değiştirilerek, işverenlerce işyerinde veya müştemilatında yemek verilmemesi şartıyla yemek bedeli adı altında sigortalılara veya sigortalılar için üçüncü kişilere yapılan her türlü ödemelerin, günlük asgari ücretin Kurumca belirlenen oranının prime tabi tutulacağı düzenlendi.
Bu Yönetmelik değişikliği ile buna dayanılarak çıkarılan 02/12/2022 tarihli ve 2022/2 sayılı "Yemek Bedeli" konulu Genelge’nin 2.1.2 ve 2.1.4. maddelerinin iptali istemiyle açılan davada Danıştay Onuncu Dairesi oyçokluğuyla ilgili düzenlemelerin iptaline karar verdi.[2]
Sonra bu iptal kararı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından 06/03/2025 tarihli kararla onandı.[3]
Ancak bu onama kararından önce İdare, anlaşılan iptal kararının kesinleşeceğini tahmin ederek, 01/01/2025 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, Danıştay kararına aykırı olarak Yönetmeliğin ilgili maddesini değiştirerek ve bu değişikliğe uygun Genelge değişliği yaparak, personele yemek verilmek suretiyle sağlanan menfaatlerin, nakit verilmek yerine yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanması halinde de Kurumca belirlenen sınıra bağlı olarak sigorta primine tabi tutulmasını düzenledi.
Şahsi düşüncem, 17/04/2026 tarihinden önceki dönemler için, yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanan yemek yardımlarının sigorta prim kesintisine tabi tutulamayacağı, tutulması halinde ise açılacak davaların lehe sonuçlanacağı yönündedir. Hatta söz konusu dönemlerde kesinti yapmış işverenlerin ödedikleri tutarları geri istemeleri, taleplerinin reddi halinde ise dava açmaları mümkündür.
2- Nakit yapılan yemek yardımının beslenme amacıyla kullanılması şart mıdır?
Yemek yardımı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun yukarıda belirttiğim onama kararında çok güzel bir şekilde tanımlanmıştır.
Bu karara göre yemek yardımı; işverenler tarafından, çalışılan gün esas alınarak beslenme ihtiyacının karşılanması amacıyla çalışanlara aynî veya nakdî olarak yapılan bir sosyal yardımdır. Beslenme ise; bireyin maddi ve manevi varlığını sürdürebilmesi için yeterli, dengeli ve sağlıklı besin alması olarak tanımlanabilir. Yemek yardımı, daha geniş anlamıyla bir beslenme yardımıdır.
Bu itibarla, yemek kartı/çeki/kuponu vasıtasıyla yapılan ve beslenme amacına matuf olan aynî yemek yardımının yalnızca yemek hizmeti sunan lokanta vb. iş yerlerinde yemek bedeli ödemesi amacıyla kullanılabileceğinin kabul edilmesi, beslenme kavramının daha geniş olan kapsamı ile bağdaşmamaktadır. Beslenme ihtiyacının yemek hizmeti sunan iş yerlerinin yanında aynı zamanda yine beslenmeyi sağlayan besin maddelerinin satın alınması ve tüketilmesi suretiyle giderilmesi de mümkündür. Burada belirleyici olan ana unsur aynî yemek yardımının beslenme ihtiyacının giderilmesinde kullanılmasıdır.
Güncel Genelgede, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun bu tanımlarından yararlanıldığı anlaşılmaktadır.
Genelgenin “2.1.3- Yemek hizmetine ilişkin diğer hususlar” başlıklı bölümünde, yemek hizmeti en geniş tanımıyla “sigortalının beslenme ihtiyacının karşılanarak verimli çalışmasını sağlamak için yapılan menfaat” olarak ifade edilmiştir.
Bu nedenle sigortalının; kendisine yemek hizmeti için verilen nakit para veya yemek kuponu, yemek kartı, yemek çeki vb. araçlarla beslenme ihtiyacını karşılamak için besin maddesi satın alması ve tüketmesi halinde, yapılan bu ödemenin her bir çalışan için çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin 300 Türk lirasına kadar olan kısmı prime esas kazanca dahil edilmeyecektir.
Genelgedeki yemek/beslenme yardımının nakit yapılmış olması halinde de çalışanın beslenme ihtiyacını karşılamak için besin maddesi satın alması ve tüketmesi halinde istisna uygulanacağına dair açıklamalar, İdarenin yardım nakit yapılsa dahi beslenme amacıyla kullanılması gerektiği görüşüne sahip olduğunu ortaya koymaktadır.
İstisnanın getiriliş amacı da zaten budur.
Bu açıdan, nakit yemek yardımlarının beslenme amacıyla kullanılmadığının tespiti halinde vergi ve sigorta açısından sıkıntı yaşanması ihtimal dahilindedir.
Bu konuda mevcut görüşlerin çoğu, nakit yemek yardımının mutlaka beslenme amacıyla kullanılmasının şart olmadığı yönündedir.
Ancak Genelgedeki son yaklaşım, bu konunun işverenler açısından risk yaratabileceğini göstermektedir.
Bu riski, geçmişte sık görüşmekle birlikte uzun zamandır görüşemediğim değerli arkadaşım ve hocam Sayın Cem Kılıç Milliyet gazetesinde 19 Haziran 2026 tarihli yazısında çok güzel açıklamıştır.
İşverenlerin bu takibi yapma olanağı yoktur, bu nedenle sorumlu tutulmalarını doğru bulmuyorum. Bence Maliye ile SGK bir araya gelerek nakit yardımın beslenme amacıyla kullanılmasını sağlayacak düzenlemeler yapması lâzım.
3- Yemek yardımının yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanması durumunda bu açıdan risk var mıdır?
Bence yoktur, çünkü yemek kartı ve benzeri seçeneklerle sağlanan yardımın yemek dışında kullanılması mümkün değildir. Yemek kartı organizasyonu kapalı sistem çalışan bir uygulamadır.
Kısıtlı sayıda civardaki lokanta ve restoran yerine ülke geneline yaygın çok sayıda seçenekle bu imkânın kullanılmasını sağlar.
Yemek kartı firmaları, yemek hizmeti verilmesini sağlayan birer organizasyondur. Bu firmaların düzenledikleri yemek bedeline ilişkin faturalarda, yemek hizmeti sunan lokanta ve benzeri yerlerin uyguladığı KDV oranının uygulanması bunu teyit eden önemli bir göstergedir. Yani işyerinin yakınındaki bir lokantadan yemek hizmeti almakla çok geniş bir organizasyonun üyesi olan bir lokantadan yemek hizmeti almak arasında hiçbir fark yoktur.
Yemek kartı organizasyonunda, faturalı olarak sunulan bir hizmet vardır ve yemek kartında bulunan bakiye nakit olarak çekilemeyeceği gibi yemek ve besin maddesi satışı yapan üye işyerleri dışındaki işletmelerde de kullanılamaz!
4- Özet tablo
Aşağıdaki tabloda, 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olan, yemek yardımının yapılış şekline göre vergi ve sigorta karşısındaki durumu özet olarak gösterilmiştir:

[1] Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 97 nci maddesinin 7 nci fıkrasının (a) bendi
[2] Danıştay Onuncu Dairesinin 08/05/2024 tarihli ve E.:2023/170; K.:2024/1853 sayılı Kararı
[3] Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 06/03/2025 tarihli Esas No: 2024/2809, Karar No: 2025/539 sayılı Kararı
/././
NATO'nun Ankara Zirvesi’nin "siber savunma" boyutu -Füsun Sarp Nebil-
NATO siber saldırıyı, izole bir teknik olay olarak görmüyor. Baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaşın bir aracı olduğunu kabul ediyor. Türkiye'nin NATO siber rolü, ülkedeki görünür ve kamuoyuna açık NATO siber programlarından ziyade, tatbikatlarda, üyelikte ve savunma sanayi katılımında görünüyor.
Ankara'da başlayan NATO Zirvesinin resmi gündeminde Euro-Atlantik güvenliği, caydırıcılık, dayanıklılık ve yük paylaşımı gibi başlıklar yer alsa da, "siber savunma" hepsinden ayrılamaz bir unsur haline geldi.
Estonya 2007: NATO'nun siber konulara bakışını değiştiren olay
NATO'nun siber politikası için kırılma noktası, 2007'de Estonya'ya yapılan siber saldırıydı. Tallinn'deki bir Sovyet dönemi savaş anıtının yerinin değiştirilmesi tartışmalarının ardından Estonya, hükümet, bankacılık, medya ve diğer çevrimiçi hizmetleri hedef alan büyük ölçekli dağıtılmış hizmet reddi saldırılarıyla (dDos) karşı karşıya kalmıştı. Saldırılar, kalabalık olmayan nüfusu ile o dönemin son derece dijital olan toplumu 3-4 gün boyunca alt üst ederken, bir NATO üyesinin tanklar, füzeler veya konvansiyonel askeri güç olmadan da baskı altına alınabileceğini göstermişti.
O dönemde İttifak'ın böyle bir saldırıyı kolektif savunma meselesi olarak ele alacak net bir doktrini yoktu. Müttefikler henüz hangi düzeydeki siber saldırının, silahlı saldırı olarak kabul edilebileceği veya sorumluluğun nasıl belirlenmesi gerektiği konusunda anlaşmaya varmadıkları için Estonya, Madde 5'i uygulayamazdı. Sonuç olarak da Madde 5'i devreye sokamadı.
Ancak bu saldırı NATO'yu harekete geçirdi. Haziran 2007'de savunma bakanları acil önlem alınması gerektiği konusunda anlaştı. 2008'de Tallinn'de NATO İşbirliğine Dayalı Siber Savunma Mükemmeliyet Merkezi (CCDCOE) kuruldu. Bu olayın en önemli kurumsal sonucu bu oldu.
NATO, merkezi kurarken amacının kritik bilgi sistemlerini, benzer saldırılardan korumak için savunmayı güçlendirmek olduğunu söyledi. Bugün CCDCOE, teknoloji, strateji, operasyonlar ve hukuk alanlarında araştırma, eğitim ve tatbikatlar yapan NATO akreditasyonlu çok uluslu bir siber savunma merkezi olarak görülüyor.
NATO'nun siber güvenlik doktrini ve evrimi
NATO siber saldırıyı, izole bir teknik olay olarak görmüyor. Baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaşın bir aracı olduğunu kabul ediyor. 2007'de "böyle bir saldırı savunma meselesi midir?" Tartışması yapılırken, bugün operasyonel dayanıklılığın ne kadar hızlı sağlanabileceği konuşuluyor.
Doktrinin gelişmesi ise şöyle oldu:
* 2014 Galler Zirvesi: Siber savunma, NATO'nun kolektif savunma görevinin bir parçası kabul edildi. Yani belirli koşullarda bir siber saldırı artık Madde 5'i tetikleyebiliyor.
* 2016 Varşova Zirvesi: Siber alan, kara-hava-deniz ile birlikte resmi bir "operasyon alanı" ilan edildi ve Siber Savunma Taahhüdü kabul edildi.
* 2023 Vilnius Zirvesi: Siber savunmayı caydırıcılıkla bütünleştiren yeni bir konsept onaylandı ve üyelere destek koordinasyonu sağlayan “Sanal Siber Olay Destek Yeteneği (VCISC)” başlatıldı.
NATO'nun siber savunma mimarisi
NATO'nun siber savunma yapısı birkaç katmandan oluşmaktadır. Birincisi, büyük ölçüde NATO'nun iletişim ve bilgi sistemleri aracılığıyla yürütülen NATO'nun kendi ağlarının korunmasıdır. NATO İletişim ve Bilgi Ajansı, kendisini NATO'nun teknoloji ve siber merkezi olarak tanımlayarak, NATO ağlarını sürekli olarak korumakta ve güvenli iletişim ve komuta-kontrol sistemlerini desteklemektedir.
İkinci katman, ulusal dayanıklılıktır. NATO, ulusal siber ajansların yerini almaz; her Müttefik, kendi kritik altyapısını, hükümet sistemlerini ve askeri ağlarını güvence altına almaktan sorumludur. Siber Savunma Taahhüdü, ulusal siber savunmayı açıkça 3. Madde kapsamındaki bir dayanıklılık sorumluluğu olarak çerçevelemektedir.
Üçüncü katman ise eğitim ve birlikte çalışabilirliktir. NATO, amiral gemisi niteliğindeki yıllık toplu siber savunma tatbikatı olan Siber Koalisyon'u yürütmektedir. Müttefik Dönüşüm Komutanlığı, Siber Koalisyon'un dünyanın en büyük siber savunma tatbikatlarından biri olduğunu ve NATO Askeri Komitesi'nin yönetimi altında planlandığını belirtmektedir.
Dördüncü katman, Tallinn'deki CCDCOE'dir ve merkez tarafından dünyanın en büyük ve en karmaşık uluslararası canlı atışlı siber savunma tatbikatı olarak tanımlanan Locked Shields'e ev sahipliği yapmaktadır. 2026 yılındaki tatbikat, ulusal sistemlere ve kritik altyapılara yönelik gelişmiş saldırılara karşı eğitim almak üzere 41 ülkeden 4.000'den fazla siber savunmacıyı bir araya getirdi.
NATO siber çerçevesi kapsamında Türkiye'nin rolü
Türkiye, bu mimarinin resmi bir parçasıdır. 2015'te Yunanistan ile birlikte CCDCOE'ye sponsor ülke olarak katıldı. Türkiye ile fiziksel olarak bağlantılı NATO’nun, teknoloji ve siber faaliyetleri de bulunmaktadır. NATO İletişim ve Bilgi Ajansı, NATO operasyonları için güvenli ve birlikte çalışabilir iletişim ve bilgi sistemlerini desteklemek amacıyla İzmir'de faaliyet göstermektedir.
TÜBİTAK BİLGEM Siber Güvenlik Enstitüsü, Locked Shields 2024'e beş farklı savunma alanında katılım sağladı. Türk Silahlı Kuvvetleri Siber Savunma Komutanlığı koordinasyonunda, HAVELSAN gibi şirketlerin katkısıyla yıllardır tatbikatlara katılıyor. ASELSAN, HAVELSAN ve STM gibi savunma firmaları askeri siber operasyonlarda önemli rol oynuyor.
Ayrıca, NATO İletişim ve Bilgi Ajansı tarafından düzenlenen NATO'nun önemli teknoloji ve endüstri etkinliği NATO Edge 2026, 17-19 Kasım 2026 tarihlerinde Fuar İzmir'de gerçekleştirilecektir. Etkinlik, hükümet, askeri, endüstri ve teknoloji paydaşları arasında inovasyon ve yetenek sunumuna odaklanan NATO'nun iş birliği platformu olarak tanımlanmaktadır.
Türkiye bağlantılı inovasyon aktörleri, NATO'nun DIANA ekosisteminde de yer almaktadır. NATO'nun Kuzey Atlantik Savunma İnovasyon Hızlandırıcısı, üniversiteleri, endüstriyi ve hükümetleri, çift kullanımlı savunma ve güvenlik teknolojileri üzerinde çalışan start-up'lar ve yenilikçilerle bir araya getirmektedir.
Türkiye’de Nato siber merkezi neden yok?
Ancak Türkiye'nin NATO siber rolü, ülkedeki görünür ve kamuoyuna açık NATO siber programlarından ziyade, tatbikatlarda, üyelikte ve savunma sanayi katılımında görünüyor.
Türkiye'nin şu konularda açık kanıtları var:
* NATO CCDCOE'nin sponsor ülkelerinden biri,
* Kilitli Kalkanlar'a katılıyor,
* Ulusal bir askeri siber savunma yapısına sahip,
* Siber teknolojilerde aktif savunma firmalarına sahip,
* NATO iletişim ve teknoloji faaliyetlerine ev sahipliği yapıyor veya bunlarla bağlantılı
Ancak Tallinn'deki CCDCOE'ye eşdeğer, Türkiye merkezli, açıkça markalanmış bir NATO siber merkezinin varlığına dair kamuoyuna açık daha az kanıt var. Ayrıca, Türkiye'nin sivil kritik altyapı operatörlerinin NATO siber dayanıklılık planlamasına nasıl entegre edildiğine dair de kamuoyuna açık çok fazla detay yok.
Bu ayrım önemli. NATO siber savunması sadece askeri ağlarla ilgili değildir. Estonya örneği, bankaların, medyanın, kamu hizmetlerinin ve sivil dijital altyapının stratejik hedefler haline gelebileceğini gösterdi. Türkiye için, büyük telekom pazarı, e-devlet altyapısı, bankaları, savunma sanayisi, enerji koridorları ve veri merkezi hedefleriyle, sivil-askeri arayüz muhtemelen en önemli siber tartışma olmalıdır.
Ankara Zirvesi için neden önemli?
Ankara zirvesi, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı, Orta Doğu'daki istikrarsızlık, kritik altyapılara yönelik saldırılar ve artan hibrit tehditlerle şekillenen bir güvenlik ortamında gerçekleşiyor. Siber güvenlik, bu gündeme doğrudan uyuyor. NATO artık siber saldırıları izole teknik olaylar olarak değil, baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaş araçları olarak ele alıyor. Estonya saldırısı erken uyarıydı. Ukrayna daha sonra siber operasyonların konvansiyonel savaşa eşlik edebileceğini gösterdi. Bugün ise, hastanelere, telekom operatörlerine, enerji altyapısına, limanlara ve kamu hizmetlerine yönelik saldırılar, savaşın diğer bir manzarası haline geldi.
Türkiye için NATO siber gündemi hem bir fırsat hem de bir sınav niteliğindedir. Fırsat, kendisini İttifak içinde daha güçlü bir siber, telekomünikasyon ve savunma teknolojisi katkıcısı olarak konumlandırmaktır. Sınav ise Türkiye'nin askeri siber yeteneklerini, sivil direncini, telekomünikasyon altyapısını, bulut/veri merkezi politikasını ve özel sektör uzmanlığını güvenilir bir ulusal ve NATO uyumlu çerçeve altında birleştirebilmesidir.
Not: Bu yazımızda NATO'nun yapay zekâ ilişkisine (mesela Maven satın almasına) ya da fiziksel savunma tarafına bakmadık.
/././
Silivri’de olağanüstü bir gün: Kendine güvenli, moral aşılayan sohbetler -Yalçın Doğan-
Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün mahkeme salonuna alkışlarla girmeleriyle birlikte, izleyicilerle kısa sohbetler, hal hatır sormalar, direnen moraller. İzlediğim sayısız duruşmada rastlamadığım rahatlığın kaynağı savunmalarda ortaya çıkıyor. Yargılanan dört kişi de kendilerine öyle güveniyor ki suçlamaları çürütüyor.
Biz sanki 15 - 20 yıl hapsi istenen ünlü kişilerin yargılandığı bir mahkeme salonunda değiliz.
Burası sanki kır bahçesi.
Biz sanki tutuklu yakınlarıyla birlikte “Casusluk Davası’nı” izlemeye gelmiş gazeteciler değiliz, o bahçeye sanki sohbete gelmişiz!..
Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün mahkeme salonuna alkışlarla girmeleriyle birlikte, izleyicilerle kısa sohbetler, hal hatır sormalar, direnen moraller.
Geçenlerde TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ hapisanede görevli bir psikologla görüşüyor. Görüşme sonrasında psikolog Yanardağ’a: “Bana iyi geldiniz, moral verdiniz!..”
Kendine güven
İzlediğim sayısız duruşmada rastlamadığım rahatlığın kaynağı savunmalarda ortaya çıkıyor.
Yargılanan dört kişi de kendilerine öyle güveniyor ki suçlamaları çürütüyor.
Önceki gün Silivri’de on iki saat geçiriyorum, sabah 9 - akşam 9. İmamoğlu’nun aynı günde İBB, diploma ve casusluk davaları var, ben casusluk davasını izliyorum.
Dikkatimi çekiyor, saatler süren savunmalar sırasında yeni mahkeme başkanı araya girerek, sanıklara ve avukatlarına soru sormuyor. Savunmaları dinliyor, sadece söz vermek için konuşuyor.
Yeni bir heyet
Pek çok davada tanık olduğumuz gibi, casusluk davasında da, savcı dahil, mahkeme heyeti değişiyor. İmamoğlu: Benim mahkemelerimde şu ana kadar yirmi hakim değişti, savcıyı saymıyorum. Bunlar doğalmış gibi algılanıyor. Madem yargı bağımsızdır, madem hakimler hiçbir etki altında kalmadan hukuka ve vicdanlarına göre karar verir, o halde bitmek bilmeyen hakim değişikliklerini kim açıklayacak?”
Duruşmanın daha ilk dakikalarında savcı: “Deliller tam toplanmamıştır, sanıkların tutukluluğunun devamını talep ediyorum”.
İmamoğlu’nun avukatı Fikret İlkiz: “Yargılanan sanıklar kendilerini değişmiş heyete anlatmadan önce ta başında tutukluluğun devamı isteniyor. Ne önceki ara kararlar, ne de bugünkü duruşmada anlatılanlar bakımından hiçbir bilginiz yok ama, kendinize göre bilginiz, kendinize göre talebiniz var”.
“Seçim kazanmak suçu”
Casusluk davası CİMER’e yapılan bir ihbarla başlıyor. Fikret İlkiz: “İhbarın yazılı olmadığı görüşündeyim. Çünkü, dava dosyasında yazılı belge yok. CİMER’e şikayet, arkasından soruşturma var”.
İddianamede bir tez var: “Örgüt lideri Ekrem İmamoğlu’nun ilk amacı, maddi zenginleşme olmanın yanı sıra 2019 yerel seçimlerinde İstanbul seçimlerini kazanmak, ikinci amacı suç gelirleri ve elde edilen sermaye ile CHP’yi, üçüncü olarak da, Cumhurbaşkanı olup Türkiye’yi ele geçirmek”.
İş adamı Hüseyin Gün’ün yurt dışında elde ettiği söylenen verilerin 2019 yerel seçimlerinde İmamoğlu tarafından kullanılarak, seçimi kazandığı öne sürülüyor.
Davanın medya ayağında suçlanan Merdan Yanardağ buraya dikkat çekiyor: “İddianame siyasi faaliyeti suç sayıyor. Bütün siyasi partilerin asli işi siyasi faaliyet olduğuna göre, ülkedeki bütün siyasi partiler suç işliyor demektir”.
“Casusluk hangi ülke ile?”
283 gündür tutuklu, ilk savunmaya yapan Yanardağ sözlerine NATO eleştirisiyle başlıyor, “AKP’nin siyasi ve tarihi ömrünü bitirdiği halde, iktidarını sürdürmek amacıyla bu davaların açıldığını” öne sürdükten sonra: “Casusluk iddiası var ama, hangi ülkeyle yapılmış, o ülkenin adı yok”.
Yaptığı casuslukla İmamoğlu’na seçim kazandırdığı iddia edilen Hüseyin Gün de aynı konuda: “Beni dönemin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay görevlendirdi, işte belgesi burada. Yurt dışında hangi faaliyetleri yürüttüğümü açıklayamam ama, bilmek isterseniz, gizli bir oturumda anlatırım. İmamoğlu ile beş dakikalık kutlama ziyareti dışında hiç bir görüşmem, haberleşmem olmamıştır”.
Gelmeyen MİT belgesi
İlk mahkeme heyeti 13 Mayıs’ta MİT’e yazı gönderiyor, “casusluk var mı, yok mu” diye. Oradan henüz yanıt yok.
“Yok” dese, zaten çökmüş olan dava düşecek, birilerini çok kızdıracak.
“Var” dese, ülke adı bile yok, kanıt göstermek zorunda.
İmamoğlu’nun kampanya danışmanı Necati Özkan savunmasında...
Tam bir iletişim dersi veriyor.
Pek çok ülkede seçim kampanyaları yürüttüğünü anlatan 500 gündür tutuklu Özkan: “İBB’de yetkim, işim, sorumluluğum yok, İBB’nin hiç bir belgesinde imzam yok ama, burada casuslukla yargılanıyorum”.
“Liderimize sorun”
İmamoğlu NATO’ya, daha çok yargının bağımsız olmadığına dönük eleştirilerde bulunuyor. Doğrudan casusluk davası ile bağlantılı çok az şey söylüyor.
“Casusluk vahşi bir suçlama ama, iddianamesini bile okumadım, buradan casus filan çıkmaz” diyerek, hedefinde genellikle iktidar var.
Her arada, mahkeme heyeti çıktıktan sonra İmamoğlu, Yanardağ ve Özkan ile duruşmayı izleyenler arasında kısa sohbetler başlıyor, zerre gerginlik olmadan.
“Kurulacak partinizin adı ne olacak” sorusuna İmamoğlu yüksek moralle: “Ben o işlere karışmıyorum, onu liderimize sorun. Bugünkü iktidarın zamanı çoktan bitmiştir, göndermeye az kaldı”.
KK’nın Yanardağ’a başvurusu
Mahkeme heyeti tutukluluğun devamına verdiği kararı okur okumaz salondan hızla ayrılıyor. Yargılananlar ile izleyenler arasındaki kısa sohbet, öyle bir karar yokmuş gibi, devam ediyor.
O arada, CHP kayyımı KK ile ilgili soruya Yanardağ: “Haber gönderdi, benimle görüşmek istiyormuş, henüz karar vermedim”.
Görüşüp KK’nın hak ettiği sözleri yüzüne söylemek mi yoksa, baştan geri çevirmek mi daha yerinde olur, henüz karar vermiyor.
KK’ya yakın biri “görüşme talebi olmamıştır” diye, Merdan’ı yalanlıyor.
Aradıkları görünürlüğün kırıntısını bulmak için çırpınan ve fakat sürekli terslenen KK ve ekibinin yalanlaması normal.
Merdan’ı yıllardır tanıyorum. Olmayan bir şeyi söylemesi mümkün değil, ötekiler yine yalana başvuruyor.
Silivri'de savunmalar mantıklı, kendine güvenli. Haftalardır İBB davalarını izleyenler: “Olağanüstü çarpıcı bir gündü”.
/././








