EVRENSEL "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-

NATO’nun 1.5 trilyon dolarlık küresel askeri fabrikası: Draghi raporunda askeri ‘ortak pazar’ projesi -Kansu Yıldırım-

36. NATO Zirvesi başlamadan önce NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, küresel savunma sanayisinin transatlantik ölçeğini tanımlamak için “Bu sanayi tabanı Kaliforniya’dan Türkiye’ye kadar uzanıyor” dedi. Zirvenin arifesinde AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile birlikte kaleme aldıkları “What Europe and NATO must do to be ready for war” (“Avrupa ve NATO savaşa hazır olmak için ne yapmalı?”) başlıklı makalede, Avrupa’nın pozisyonunu vurgulamak için “Kaliforniya’dan Kiev’e, Kopenhag’dan Varşova’ya, Oslo’dan Ankara’ya” şeklinde hattı güncellediler.

Türkiye’de gerçekleştirilen NATO Zirvesinde üye devletler 50 milyar doları bulan anlaşmalar imzaladılar. “Makinelerin uğultusu bir kükremeye dönüşmeli. Para hazır ve çok daha fazlası da yolda” sözleri eşliğinde imzalanan anlaşmalar yeni bir güvenlik konsorsiyumunun işaret fişeği oldu.

NATO Zirvesinin, üye devletlerin jeopolitik ve ekonomik koşullarına göre ayrı ayrı ve sembolik anlamları olduğu kadar, bölgesel talepler ve ihtiyaçlar açısından ortak anlamları da vardır. Zirveyi önemli hâle getiren etkenlerin başında da “ortaklık” arayışı gelmektedir. Makalede, Avrupa’nın askeri stok ve kapasite açığına, sivil sanayinin ise askeri üretimde daha fazla rol alması gerektiğine dair yapılan vurgunun önemini buradan hareketle kavrayabiliriz.

Avrupa, Ukrayna savaşıyla birlikte siyasi ve askeri entegrasyondaki kıtasal yetersizliğini görerek 2022 yılından bu yana savunma sanayisi odaklı bir dönüşüm süreci başlattı. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana askeri harcamalardan üretken sermaye yatırımlarına geçişin yeniden planlanması, devletler arası işbirliğinin artırılması ve savunma sanayisi kapasitesinin yeniden inşası gibi çok boyutlu bir dönüşüm gündeme gelmiştir. Ancak bugün yaşanan entegrasyon dalgası, Batı bloğunun kolektif emperyalist reflekslerini canlandırmak amacıyla 2022 sonrası dönemin ürünüdür. Savaşa bağlı faktörler ön planda olsa da, Batı bloğununun hegemonik üstünlüğünü hedefleyen sanayi politikaları bir o kadar belirleyicidir.

Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Javier López’in “A Post-American Europe Must Build Its Own Power” (“Amerika Sonrası Avrupa Kendi Gücünü İnşa Etmelidir”) başlıklı yazısında, Avrupa’nın iktisadi olarak güçlü olsa da bu gücü siyasi, askeri ve teknolojik egemenliğe dönüştüremediği; yeni çok kutuplu dünyada giderek daha bağımlı hâle geldiği; ABD transatlantik ittifakın bir parçası olsa da çıkarlarının Avrupa’nınkilerle giderek daha az örtüştüğü belirtilmiştir.

Danimarka menşeli Dansk Industri’nin CEO’su Lars Sandahl Sørensen de benzer şekilde bir yazısında, Avrupa’da büyük miktarda tasarruf ve sermaye bulunmasına rağmen bu kaynakların üretken yatırımlara yeterince yönelmediğini, bunun nedeninin de finansman yetersizliğinden ziyade parçalanmış iç pazar olduğunu ifade etmiştir.

Son birkaç yıldır Avrupa’nın geleceğine dair yapılan tartışmalarda öne çıkan eleştiriler ve kaygılar; Avrupa’nın hegemonik üstünlüğünü ve bunun sağladığı avantajları yitirdiği, üretim ve ticari kapasitesindeki göreli hâkimiyetini kaybettiği, iç pazarın parçalanmışlığının Avrupa’yı bağımlı hâle getirdiği yönündedir.

Küresel makroekonomik veriler de bu değerlendirmeleri doğrular niteliktedir. Avrupa ekonomisi son 40 yılda belirgin bir göreli ağırlık kaybı yaşamıştır. 1980’lerde dünya ekonomisinin yaklaşık dörtte birini oluşturan Avrupa’nın payı günümüzde yaklaşık yüzde 17-18 düzeyine gerilemiştir. Aynı dönemde Avrupa’nın potansiyel büyüme hızı da yaklaşık yüzde 2 seviyelerinden yüzde 1’e düşmüştür.

Avrupa açısından askeri ve ekonomik entegrasyonun yanı sıra ideolojik ve düşünsel konsolidasyonun yeniden sağlanması bakımından, yeni güvenlik konsepti -başka bir ifadeyle “NATO 3.0” olarak anılan yeni Atlantik güvenlik paradigması- tam da burada devreye girer ve işlev kazanır. Avrupa Birliği (AB), NATO ve üye devletlerin son iki yılda yayımladığı strateji belgeleri, savunma sanayisinin yalnızca askeri ve bölgesel güvenlik odaklı olmadığını; Avrupa’nın yitirdiği küresel rekabet gücünü geri kazanmada, teknolojik egemenliği ele geçirmede ve endüstriyel ekosistemin dayanıklı kılınmasında hayati bir rol oynadığını ortaya koyar.

İlk parametre olarak Avrupa Savunma Ajansı’nın (EDA) “Defence Data 2024-2025” Raporu’na bakabiliriz. AB üyesi ülkelerin toplam savunma harcamaları 2024 yılında 343 milyar avroya ulaşmış, 2025 yılı için ise 381 milyar avroluk harcama öngörülmüştür. Aynı dönemde savunma yatırımlarının yaklaşık 106 milyar avrodan 130 milyar avroya, ar-ge harcamalarının ise yaklaşık 13 milyar avrodan 17 milyar avroya yükselmesi beklenmektedir.

NATO’nun 2025 yılında yayımladığı, savunma sanayii kapasitesinin genişletilmesine ilişkin rapor metninde de bu eğilimi görürüz. Von der Leyen ve Rutte’nin eksiklik olarak gördüğü; yüksek yoğunluklu çatışmaların mevcut üretim kapasitesinin çok üzerinde mühimmat ve silah sistemi gerektirdiği, Ukrayna Savaşı’nın NATO ülkelerinde uzun yıllardır uygulanan düşük stok ve “tam zamanında üretim” modelinin dezavantajlarını gösterdiği, raporda öne çıkan saptamalar arasındadır.

Yeni güvenlik konsepti, askeri birliklerin büyüklüğünden ziyade; mühimmat üretim kapasitesine, kritik hammaddelere erişime, tedarik zincirlerinin dayanıklılığına ve sanayinin kriz dönemlerinde üretim kapasitesini hızla artırabilme yeteneğine bağlı olarak şekillenir. Bu doğrultuda uzun vadeli devlet siparişleri, ortak tedarik mekanizmaları, üretim standartlarının uyumlaştırılması ve savunma tedarik zincirinin genişletilmesi temel politika araçları olarak öne çıkar.

Almanya eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’ın “Europe Must Face the World on Its Own” (“Avrupa Dünyayla Tek Başına Yüzleşmek Zorunda”) başlıklı makalesi, Avrupa’nın mevcut askeri sanayi alanındaki yetersizliklerini özetler. Makaleye göre Avrupa savunma sanayisinin temel sorunları; üretim kapasitesinin yetersizliği, üretimin koordinasyonsuzluğu ve üretimin kıtasal bütünleşmeden ziyade ulusal önceliklere göre örgütlenmiş olmasıdır.

Avrupa kendine her ne kadar “birlik” dese de Avrupa devletleri benzer silah sistemlerini bağımsız biçimde üretmektedir; kıtada 12 farklı ana muharebe tankı, 20’den fazla savaş uçağı modeli ve çok sayıda farklı zırhlı araç ile savaş gemisi platformu vardır. Platform sayısındaki bu çeşitlilik üretim/bakım/eğitim/parça temini/lojistik süreçlerini karmaşık ve maliyetli hâle getirir. Bu nedenle askeri sanayide ölçek ekonomisi oluşmadığı gibi, bu durum savunmada ortak hareket etmeyi zorlaştırır.

Makaleye göre AB ülkelerinin ortak savunma alımları, toplam ekipman tedarikinin yaklaşık yüzde 20’sinin altındadır. Bu durum Avrupa’nın büyük savunma bütçesini etkin askeri kapasiteye dönüştürmesini engellerken, üretim zincirlerinin parçalı yapısı da kriz dönemlerinde mühimmat ve kritik ekipman üretimini sınırlandırır. NATO Genel Sekreteri tam da bu nedenle “savunma sanayinde devrim” istemektedir.

Avrupa’nın üretim altyapısındaki askeri sanayi odaklı dönüşüm dinamiklerini en net gösteren ve en önemli metin (Ursula von der Leyen’in isteği ile hazırlatılan) Mario Draghi’nin 2024 tarihli “The Future of European Competitiveness” raporudur. Draghi, Avrupa ekonomisinin temel sorununun düşük büyümeden ziyade, üretkenlikteki zayıflık ve parçalanmış sanayi yapısı olduğunu savunmaktadır. Rapora göre Avrupa, ABD’nin teknoloji liderliği ve Çin’in devlet destekli sanayi politikaları karşısında ölçek ekonomisini yeterince sağlayamaz. Bu durum savunma sanayisinde daha belirgin hâle gelir.

Avrupa’da benzer görevleri yerine getiren çok sayıda farklı tank, savaş uçağı, zırhlı araç, fırkateyn ve füze sistemi geliştirilmekte; ulusal üretim modelleri araştırma-geliştirme kaynaklarının dağılmasına, küçük üretim serilerine ve yüksek birim maliyetlerine yol açmaktadır. Draghi bu nedenle ortak Avrupa platformlarının geliştirilmesini, ortak tedarik mekanizmalarının yaygınlaştırılmasını ve sınır ötesi savunma sanayisi entegrasyonunun güçlendirilmesini önerir.

Raporun en dikkat çekici önerilerinden biri, Avrupa’nın rekabet gücünü yeniden kazanabilmesi için yıllık 750-800 milyar avroluk ilave yatırım ihtiyacı bulunduğu tespitidir. Bu yatırımın önemli bir bölümünün yapay zekâ, yarı iletkenler, dijital altyapılar, enerji sistemleri ve savunma sanayisi gibi stratejik sektörlere yönlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Böylece savunma sanayisi, yalnızca güvenlik politikalarının değil, Avrupa’nın yeni sanayi politikasının ve teknolojik dönüşüm stratejisinin de merkezine yerleşir.

Bu stratejik dönüşümün en önemli sonuçlarından biri, büyük şirketler ile KOBİ tipi şirketlerden oluşan endüstri ağının Avrupa ölçeğinde genişlemesidir. Almanya’da otomotiv ve makine sektöründen çok sayıda -bizdeki KOBİ’lere benzer- “Mittelstand” işletmelerinin savunma sanayisine yönelmesi; Fransa’da yapay zekâ ve siber güvenlik alanındaki teknoloji girişimlerinin savunma projelerine dâhil edilmesi; Polonya’da ağır sanayinin mühimmat ve zırhlı araç üretimine entegre edilmesi, Birleşik Krallık’ta savunma tedarik zincirinin yüzlerce KOBİ ile genişletilmesi ortak bir eğilime işaret etmektedir: Sivil sanayi daha yoğun şekilde askeri sanayinin bileşenine dönüşmektedir.

Ne var ki, Avrupa teorik olarak otonom bir güç olmayı varsaysa bile, pratikte ABD’nin askeri üretim ve tedarik zincirlerindeki hâkimiyeti dengelerin kısa vadede değişmesine izin verecek türden değildir. NATO üyesi ülkelerde faaliyet gösteren askeri sanayi şirketlerinin ülkesel dağılımı ve ekonomik büyüklükleri incelendiğinde, yaklaşık 1,27 trilyon dolarlık küresel askeri sanayi hacminin ezici çoğunluğunun ABD menşeli şirketlere ait olduğu görülür. Avrupa’da Rheinmetall, Leonardo, Saab, Thales ve BAE Systems büyümeye devam etse de, ABD’li Lockheed Martin, RTX, Northrop Grumman, Boeing ve General Dynamics pazar üstünlüğünü elinde tutmaktadır.

EDA verileri, NATO’nun sanayi kapasitesi analizleri ve Draghi Raporu birlikte değerlendirildiğinde, Avrupa’nın önümüzdeki on yıl boyunca güvenlik politikalarını sanayi politikalarıyla bütünleştiren yeni bir stratejik paradigma inşa etmeye çalıştığı görülmektedir. Böyle bir tabloda NATO’nun işlevi, üretimi koordine ederek “ortak pazarı” oluşturmak, Ursula von der Leyen ile Mark Rutte’nin belirttiği coğrafyalarda küresel askeri fabrikanın çalışmasını sağlamak ve üye devletler arası ilişkileri ABD güdümünde planlamak olacaktır.

NATO’nun yeni güvenlik konsepti ve Avrupa açısından yanıtı belirsiz ve en zor soru ise silah şirketlerinin trilyon dolarlık üretim ve rekabet ortamında şirketlerin yıllara yayılmış tekelci eğilimlerinden vazgeçip vazgeçmeyeceğidir. Savaş ekonomisi ile büyüyen şirketlerin savaş döneminde kendi aralarında “barışçıl” olması üzerine dayalı bir plan ömrünü ne kadar sürdürebilir? Yahut üye devletler ulus devlet reflekslerini terk ederek bölgesel çıkarları ne kadar süre ortaklaştırabilir?

/././

Avrupa’da Rus hayaleti ve yeniden yeni bir NATO! -Hediye Levent-

Dünya yeni bir kırılmanın eşiğinde. Ankara’daki NATO zirvesini kritik ve dönüm noktası yapan temel faktör de bu. NATO hem kendi içinde yeni küresel şartlara göre yeniden yapılanıyor hem de bu iç yapılanma sürerken Türkiye dahil olmak üzere bölgedeki siyasi hesapları hizaya sokuyor gibi görünüyor.

Şimdilik oldukça genel diyebileceğimiz birkaç esasın belirlendiği bu çifte yapılanma sürecinde Ankara’da yapılan zirvede örgüte üye ülkelerin liderleri birbirlerini de ikna çabasında. Sonuçta Amerika’nın derdi ayrı, Avrupa ülkelerinin korkuları ve hesapları ayrı! Örgütü ortak tehdit/tehditler etrafında yeniden şekillendirmek pek kolay olmayacak gibi görünüyor.

Elbette NATO’nun taşıyıcı gücü ve karar mekanizmasındaki lokomotifi Amerika. Örgüt ilk kurulduğu yıllarda ortak tehdit olarak Sovyetler Birliği’ni belirlemişti. Soğuk savaş sonrası yıllarda varlığı sorgulanan NATO’nun değişen şartlarla birlikte ortak tehdit tanımlaması değişti. İllegal göçten siber güvenliğe kadar uzunca bir listeyi kendine misyon edindiğini açıklayan NATO bir kez daha Avrupa’da Rus hayaletinin dolaşmaya başladığını söylüyor. ABD dahil çeşitli ülkelerin istihbarat örgütlerinin Rusya’nın kendisine yakın AB üyesi ülkelere çeşitli ölçeklerde saldırılar yapabileceğine dair raporları bu tedirginliği derinleştiriyor.

Rusya’nın Avrupa’nın ve kısmen Amerika’nın desteğini arkasına almış olan Ukrayna’da bile bu kadar zorlanırken savaşı bütün Avrupa’ya yayma niyetinin ya da kapasitesinin olup olmadığı meçhul, ancak Ukrayna savaşının Rusya’yı da kapsayacak şekilde yeni dünya düzenini şekillendiren eşiklerden biri olduğu bir gerçek.

Kısacası; Avrupa ülkeleri Amerika’dan Rus tehdidine karşı NATO’da liderlik rolünü sürdürmesini istiyorlar.

Trump ise bir süredir her fırsatta Amerika’nın Avrupa’daki gücünü azaltacağını ve Orta Doğu ile Çin’in önünü almak üzere Asya’ya kaydırmayı planladığını söylüyor. Yine Trump, İran savaşı ile birlikte iyice belirginleşen NATO içindeki ABD-AB gerilimi sorununu da Amerika’nın çıkarları doğrultusunda çözme niyetinde. Trump, NATO üyesi Avrupa ülkelerinin pasif kaldığını, bu ülkelerin çıkarlarının Amerika’nın askeri gücü ile sağlandığını söylüyor. Son olarak kendine has üslubu ile “Biz onlar için yüz milyonlarca dolar harcıyoruz ama gerekli olduklarında onlar yok oluyor” diyerek İran savaşında NATO üyesi Avrupa ülkelerinden alamadığı desteği hatırlattı.

Peki Amerika’nın askeri gücünü bir hayli azaltması halinde Avrupa kendini koruyabilecek durumda mı?

Avrupa ülkeleri içindeki tartışmalara bakılırsa bu sorunun yanıtı hayır! Amerika’nın Orta Doğu’ya ve Çin’e yönelmesi ile doğacak boşluğu doldurmak üzere hızlı bir silahlanma sürecine giren Avrupa ülkelerinin savunma sanayilerine büyük yatırımlar yapmaları gerekecek. Amerika tarafından üretilen savunma sanayi ürünlerini temin konusunda sorunlar ya da aksaklıklar yaşanabileceğine dair iddialar var. Avrupa ülkelerinin uzun menzilli füze, hava savunma sistemleri, istihbarat koordinasyonu gibi hayati konulara ilişkin tartışmaları geçen yıldan beri oldukça alevlendi. Bilindiği gibi Lahey’de alınan kararda NATO üyesi ülkelerin savunma harcamalarını her ülkenin kendi GSMH’sinin yüzde 5’ine çıkarması öngörülüyordu. NATO 3.0’ın en temel esası olan bu silahlanma süreci açısından Ankara’daki NATO Savunma Forumu daha da önemli hale geliyor.

Bu zirvede ABD ve AB birbirlerini ne kadar ikna edebilecek, şimdilik meçhul, ancak zirvenin sonuçları üzerinde Trump’ın kararları ve tavırları etkili olacak gibi görünüyor. Bu nedenle olası sonuçlara dair genişçe bir belirsizlik payı bırakarak Ankara’daki zirvede NATO içindeki ABD-AB çatlağının giderilmesi, NATO üyesi ülkeler üzerinde GSMH’nin en az yüzde 5’i oranında savunma bütçesi ayırmaları için baskı kurulması, daha esnek ve birden fazla (mesela aynı zamanda hem Rusya hem de Çin) tehdit hedefiyle kendini güncelleyebilen ve harekete geçebilen bir örgüt oluşturulması gibi yeniden yapılandırma esasları şekillenebilir. Bu esaslar çerçevesinde tartışmaların ağırlıklı olarak siyasi-diplomatik düzeyde uzunca bir süre devam etmesi muhtemel ancak silahlanma yarışında yeni nesil savunma sanayi ürünlerine yönelik yatırımlar ve elbette savunma sanayi için gerekli ham maddenin temini ve güvenliğinin sağlanması gibi kritik detayların az çok belirginleşmesi beklenebilir. Mesela NATO genel sekreteri sadece dron teknolojisine önümüzdeki 5 yıl içinde 40 milyar dolarlık yatırım yapılacağını söyledi.

Gelelim Türkiye’ye!

Hem NATO’nun sınır güvenliğinin sağlanması konusunda, hem de örgüt üyesi olarak savunma bütçesinin artırılması kararının gerektirdikleri Türkiye’nin sorumluluğunu artırıyor. Artık Avrupa’nın sınır güvenliğinin Türkiye’nin Van ya da Hatay sınırından başladığını söylemek yanlış olmaz. Yine zirvede Avrupa ülkelerinin Ukrayna’ya gönderilmek üzere Türkiye’den dron başta olmak üzere silah almak için pazarlıklar yaptıklarına dair iddiaları da göz ardı etmemek gerek.

Bu çifte sorumluluk açısından Türkiye’nin 2020 yılından beri dahil edildiği CAATSA (Amerika’nın düşmanları ile yaptırımlar üzerinden mücadele yasası) yaptırımlarından çıkarılması büyük önem taşıyor. Türkiye’deki basın, Türkiye’nin CAATSA yaptırımlarından çıkarıldığı ve hatta F35 programına geri döneceği şeklinde haberler yayımlıyor ancak Trump’ın bu konularda olumlu sinyal vermekle birlikte “değerlendireceğiz” ifadesini kullandığını göz önünde tutmak iyi olur. Amerikan başkanı dışında kongre onayı da gerektiren bu süreçlerin çok kısa süre içinde sonuçlanmalarını beklememek gerek. Ayrıca yaptırımların kaldırılmasının temel şartlarından biri de Türkiye’nin Rus S-400 hava savunma sistemini topraklarından çıkarmak olacakmış gibi görünüyor.

Her ne kadar önümüzdeki süreçte çeşitli ülkeler Türkiye üretimi çeşitli silahlar almaya niyetli olsalar da CAATSA yaptırımlarının Türkiye’nin savunma sanayisinin büyümesi ve çeşitlenmesi açısından zorlayıcı olacak.

Bu zirveden sonra uzunca bir süre yeni NATO’yu konuşacağız ancak bu yazıda belirtilenler dahil NATO’daki çifte yeniden yapılanma her aşamasında Orta Doğu’dakiler başta olmak üzere bütün dünyadaki insanları az çok ama doğrudan etkileyecek.

/././

NATÖ -Arif Nacaroğlu-

Adam uçaktan inmiş. Yanında Sloven Melani bile yok, tek başına. Merdivenin başında reis. Ortada uzun bir halı. Halı ne kadar uzun olursa iş o kadar uzar, Trump bol bol öpülür diye düşünülmüş. Görünürde havacı, karacı, denizci askerler, uçağı kuşatmışlar.

Trump noktayı şaşırmış. Askerlere değil komisyon alınacak kupon arazi arar gibi sağa sola bakıyor. Adam iş adamı. Servetini ABD’ye kaçırmış birilerini görse basacak komisyonu. Reis noktayı gösterip kolundan çekiştiriyor.

“Hello asker.”

“Sağ ol.”

Yolun yarısında mola. Tercüman devrede. Yolun ortasında tercüman hanım geldiğine göre yolun ilk yarısında neyi, nece konuştukları meçhul.

“Benim uçak yeni. 8 yüz milyon. Dolar.”

Bizimki 5 yüz. Ama beleşe geldi. İster misiniz şimdi bizimkiler de reise yakışır diye milyarlık (dolar) uçak arayışına girsinler. Trump için asıl sıkıntı Saray’da. Saray girişi 2 taraflı kuşatılmış. Önde Serdengeçtiler, Alperenler, topuzlular, gürzlüler, arkada 4a’lı yeniçeri kılıklı işçiler. Partiden.

Saray kalabalık.

Konuklar demokrat.

Konu “Ölüm.”

Hepsi hikaye. 1 buçuk milyar Hintli, 1 milyar 200 milyon Çinli, yarım milyar Rus, Pakistanlı ortada yok. Zaten NATÖ onlar için filan değil. Bütün iş ticaret. Acayip sayıda insan(?) bu işten para yiyor. Hollanda’da bisikletle gezen eski başkan burada Alman canavarıyla caka satıyor. Canavardan inen, mahşerin tüm ateşi ile sarılmış başka bir halıdan huzura çıkıyor. Yol uzun. Mehteran beynin derinliklerindeki masalları tazeliyor. Psikoloji meşgul. Sona doğru adımlar yalpalıyor. Huzura birkaç basamak. Davet büyük. Konu önemli, “Ölüm.”

Ama önce para. Parayı vermeden ölmek yok. Yine de en dürüstleri Trump. Olayın adını doğru koydu, “Savunma değil savaş bakanlığı. Başında da ana vatanına düşman Kübalı bakan.”

Kuru kuruya NATÖ olmaz diye İran’a da birkaç yüz bomba. Adettendir düğünde havaya ateş açmak ve birkaç halaycıyı, horoncuyu tepelerinden vurmak. İran’dan gelen patlama değil katliam sesleri.

FETÖ bitti, NATÖ’de biter. Bir sürü zibidi de işsiz, makamsız kalır.


/././

‘Bir avuç topluluk’ için...-Laçin Barış-

Türkiye’de NATO zirvesi başlamadan hemen önce yapılan hazırlıklardan biri de NATO karşıtı hesapların peş peşe kapatılması olmuştu. Ekmek ve Gül, Sendika Org, Genç Hayat gibi birçok Instagram hesabı “İçerikleriniz politikamıza uymuyor” bahanesi ile, aslında “NATO hazırlığı” kapsamında askıya alındı.

Geçtiğimiz günlerde BBC merkezden Divya Arya’nın Instagram’a dair yaptığı araştırma epey ilginçti. Araştırma, Instagram’ın Hindistan’da çocukların cinsel istismarı içerikli materyalleri teşvik eden ücretli reklamlar yayımladığını ortaya koyuyordu.

BBC World Servisi tarafından incelenen bu reklamlarda, “tecavüz videosu” ve “çocuk videosu” gibi ifadelerin kullanıldığı ve kullanıcıların Telegram mesajlaşma uygulamasındaki kanallara yönlendirildiği belirlendi. Bu kanallarda kullanıcılar, söz konusu içerikleri sadece 99 rupi (yaklaşık 1 dolar) gibi bir ödeme karşılığında satın alabiliyordu.

Instagram’daki reklamlar, ancak platformun içerik inceleme teknolojisi tarafından onaylandıktan sonra yayımlanabiliyor. BBC bu reklamlardan birini Instagram’a ihbar ettiğinde, sosyal medya ağı 24 saat sonra verdiği yanıtta bu paylaşımın Instagram’ın “topluluk kuralları”na aykırı olmadığını iddia ettiğini yazıyor.

Daha sonra BBC, Instagram’ın ana şirketi Meta’dan konuya ilişkin görüş talep ettiğinde şirket; halihazırda bazı reklamları devre dışı bıraktığını ve bu reklamları yayımlayan hesapları askıya aldığını bildiriyor. Bu açıklamanın ardından BBC, Instagram’da açtığı bir hesapla bu süreci gözlemliyor ve zamanla bu içeriklerin önüne düştüğünü fark ettiğini yazıyor.

Instagram ocak ayında yaptığı açıklamada, 2025 yılı ile biten mali yıldaki 200 milyar dolarlık gelirinin yaklaşık yüzde 98’inin reklamlardan elde edildiğini bildirmişti. Çeşitli kaynaklar reklamların Instagram gelirlerinin yüzde 90’ından fazlasını oluşturduğunu tahmin ediyor. Yani para “topluluk kuralları” tanımıyor.

Meta ve diğer sosyal medya şirketleri, dünyadaki tüm kapitalist işletmeler gibi sermaye nereden akıyorsa oraya doğru hareket ediyorlar ancak teknoloji şirketlerinin diğer şirketlerle arasında önemli bir fark var. Bu şirketler kapitalizmin, devletlerin propagandasını şekillendirmek ve uygulamak için de görev üstleniyorlar. O yüzden çocukların istismar edildiği videolar 1 dolar karşılığında pazarlık ediyorken, çocukların, kadınların yaşam hakkını savunan platformlar, savaşa karşı olan kurumlar bugün Türkiye’de NATO zirvesi öncesi kapatılabiliyor. “Topluluk kuralları” dedikleri şey; bir avuç sermayedar ve onların koruyucusu devletlerin koyduğu kurallar.

Bu yüzden 6 Şubat depremlerinde 35 kişinin yaşamını yitirdiği Ezgi Apartmanı davacılarından olan Nurgül Göksü’nün sesi de “topluluk kuralları” kapsamında askıya alınmaya çalışılıyor. Göksü, “6 Temmuz Pazartesi günü evlatlarımı kaybettiğim Ezgi Apt. duruşması var ve yine İnstagram hesabım kapatıldı, takip edenler bilir; ben bu durumu her duruşma öncesi yaşıyorum” diyerek isyan etmişti.

Bir avuç “topluluk” Hindistan’da çocuk istismarı videolarını yaygınlaştırırken, Türkiye’de çocuklarını kaybeden bir annenin hesabını her duruşma öncesi kapatabiliyor. Sermaye her alanda kendine karşı olan, kendi çıkarlarıyla çatışan her sesi “askıya” almaya, kural, sınır tanımamaya devam ediyor. Sosyal medya şirketleri de bunun en bariz örneğidir.

/././

EVRENSEL.

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -8 Temmuz 2026-


Çalışanlara yapılan nakit yemek yardımlarının başka amaçlarla kullanılması vergi ve sigorta riski doğurur mu?-Erdoğan Sağlam-

Şahsi düşüncem, 17/04/2026 tarihinden önceki dönemler için, yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanan yemek yardımlarının sigorta prim kesintisine tabi tutulamayacağı, tutulması halinde ise açılacak davaların lehe sonuçlanacağı yönündedir. Hatta söz konusu dönemlerde kesinti yapmış işverenlerin ödedikleri tutarları geri istemeleri, taleplerinin reddi halinde ise dava açmaları mümkündür.

Değerli okurlar, çalışanlara yapılan yemek yardımları belli koşullarla gelir vergisi ve sigorta prim kesintisinden istisnadır.

Bu konuda son olarak 7577 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 80 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi değiştirilerek; işverenlerce işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda, çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin 300 Türk lirasını aşan kısmı sigorta prim kesintisine tabi hale getirildi. 

Başka bir ifade ile, “ayni yardım” niteliği tartışmasız olan yemek yardımlarının günlük 300 Türk lirası, işverence işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda sigorta prim kesintisine tabi tutulmayacak. Yemek yardımının işverenlerce; sigortalılara işyerinde veya müştemilatında kendi imkanlarıyla yemek hizmeti verilmesi şeklinde veya hazır yemek hizmeti veren kişilerden satın alınan yemeğin işyerinde veya müştemilatında sigortalılara sunulması şeklinde sağlanması durumu, eskiden olduğu gibi ayni yardım kapsamında herhangi bir tutarla sınırlı olmaksızın sigorta primine tabi tutulmayacak.

Böylece sigorta primi uygulaması, işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda gelir vergisi istisnası ile paralel hale getirilmiş oldu.

Yeni düzenleme 17 Nisan 2026 tarihinde yürürlüğe girdi.

Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin ilgili hükümleri bu doğrultuda 17/4/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yeniden düzenlendi.

Son olarak 07/05/2026 tarihli ve 2026/12 sayılı “Yemek Bedeli” konulu Sosyal Güvenlik Kurumu Genelgesi ile 2020/20 sayılı İşveren İşlemleri Genelgesinin ilgili bölümü de 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere güncellendi.

1- Ne değişti?

a. Nakit yemek yardımları, 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere günlük 158 TL’den 300 TL’ye çıkarıldı. Gelir vergisi istisnası da günlük KDV hariç 300 TL olarak uygulanıyor. Böylece gelir vergisi istisna tutarı ile sigorta prim kesintisi istisna tutarı eşitlendi. Her iki tutar da izleyen yıllarda yeniden değerleme oranında artacak.

b. Yemek hizmetinin yemek kuponu, yemek kartı, yemek çeki ve benzeri araçlarla sağlanması halinde, her bir çalışan için çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin sadece 300 TL’lik kısmı prime esas kazanca dahil edilmeyecek. Değişiklikten önce bu konuda tartışma yaşanmaktaydı.

Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin ilgili maddesini[1] 2022 yılında değiştirilerek, işverenlerce işyerinde veya müştemilatında yemek verilmemesi şartıyla yemek bedeli adı altında sigortalılara veya sigortalılar için üçüncü kişilere yapılan her türlü ödemelerin, günlük asgari ücretin Kurumca belirlenen oranının prime tabi tutulacağı düzenlendi.

Bu Yönetmelik değişikliği ile buna dayanılarak çıkarılan 02/12/2022 tarihli ve 2022/2 sayılı "Yemek Bedeli" konulu Genelge’nin 2.1.2 ve 2.1.4. maddelerinin iptali istemiyle açılan davada Danıştay Onuncu Dairesi oyçokluğuyla ilgili düzenlemelerin iptaline karar verdi.[2]

Sonra bu iptal kararı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından 06/03/2025 tarihli kararla onandı.[3]

Ancak bu onama kararından önce İdare, anlaşılan iptal kararının kesinleşeceğini tahmin ederek, 01/01/2025 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, Danıştay kararına aykırı olarak Yönetmeliğin ilgili maddesini değiştirerek ve bu değişikliğe uygun Genelge değişliği yaparak, personele yemek verilmek suretiyle sağlanan menfaatlerin, nakit verilmek yerine yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanması halinde de Kurumca belirlenen sınıra bağlı olarak sigorta primine tabi tutulmasını düzenledi.

Şahsi düşüncem, 17/04/2026 tarihinden önceki dönemler için, yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanan yemek yardımlarının sigorta prim kesintisine tabi tutulamayacağı, tutulması halinde ise açılacak davaların lehe sonuçlanacağı yönündedir. Hatta söz konusu dönemlerde kesinti yapmış işverenlerin ödedikleri tutarları geri istemeleri, taleplerinin reddi halinde ise dava açmaları mümkündür.

2- Nakit yapılan yemek yardımının beslenme amacıyla kullanılması şart mıdır?

Yemek yardımı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun yukarıda belirttiğim onama kararında çok güzel bir şekilde tanımlanmıştır.

Bu karara göre yemek yardımı; işverenler tarafından, çalışılan gün esas alınarak beslenme ihtiyacının karşılanması amacıyla çalışanlara aynî veya nakdî olarak yapılan bir sosyal yardımdır. Beslenme ise; bireyin maddi ve manevi varlığını sürdürebilmesi için yeterli, dengeli ve sağlıklı besin alması olarak tanımlanabilir. Yemek yardımı, daha geniş anlamıyla bir beslenme yardımıdır.

Bu itibarla, yemek kartı/çeki/kuponu vasıtasıyla yapılan ve beslenme amacına matuf olan aynî yemek yardımının yalnızca yemek hizmeti sunan lokanta vb. iş yerlerinde yemek bedeli ödemesi amacıyla kullanılabileceğinin kabul edilmesi, beslenme kavramının daha geniş olan kapsamı ile bağdaşmamaktadır. Beslenme ihtiyacının yemek hizmeti sunan iş yerlerinin yanında aynı zamanda yine beslenmeyi sağlayan besin maddelerinin satın alınması ve tüketilmesi suretiyle giderilmesi de mümkündür. Burada belirleyici olan ana unsur aynî yemek yardımının beslenme ihtiyacının giderilmesinde kullanılmasıdır.

Güncel Genelgede, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun bu tanımlarından yararlanıldığı anlaşılmaktadır.

Genelgenin “2.1.3- Yemek hizmetine ilişkin diğer hususlar” başlıklı bölümünde, yemek hizmeti en geniş tanımıyla “sigortalının beslenme ihtiyacının karşılanarak verimli çalışmasını sağlamak için yapılan menfaat” olarak ifade edilmiştir.

Bu nedenle sigortalının; kendisine yemek hizmeti için verilen nakit para veya yemek kuponu, yemek kartı, yemek çeki vb. araçlarla beslenme ihtiyacını karşılamak için besin maddesi satın alması ve tüketmesi halinde, yapılan bu ödemenin her bir çalışan için çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin 300 Türk lirasına kadar olan kısmı prime esas kazanca dahil edilmeyecektir.

Genelgedeki yemek/beslenme yardımının nakit yapılmış olması halinde de çalışanın beslenme ihtiyacını karşılamak için besin maddesi satın alması ve tüketmesi halinde istisna uygulanacağına dair açıklamalar, İdarenin yardım nakit yapılsa dahi beslenme amacıyla kullanılması gerektiği görüşüne sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

İstisnanın getiriliş amacı da zaten budur.

Bu açıdan, nakit yemek yardımlarının beslenme amacıyla kullanılmadığının tespiti halinde vergi ve sigorta açısından sıkıntı yaşanması ihtimal dahilindedir.

Bu konuda mevcut görüşlerin çoğu, nakit yemek yardımının mutlaka beslenme amacıyla kullanılmasının şart olmadığı yönündedir.

Ancak Genelgedeki son yaklaşım, bu konunun işverenler açısından risk yaratabileceğini göstermektedir.

Bu riski, geçmişte sık görüşmekle birlikte uzun zamandır görüşemediğim değerli arkadaşım ve hocam Sayın Cem Kılıç Milliyet gazetesinde 19 Haziran 2026 tarihli yazısında çok güzel açıklamıştır.

İşverenlerin bu takibi yapma olanağı yoktur, bu nedenle sorumlu tutulmalarını doğru bulmuyorum. Bence Maliye ile SGK bir araya gelerek nakit yardımın beslenme amacıyla kullanılmasını sağlayacak düzenlemeler yapması lâzım.

3- Yemek yardımının yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanması durumunda bu açıdan risk var mıdır?

Bence yoktur, çünkü yemek kartı ve benzeri seçeneklerle sağlanan yardımın yemek dışında kullanılması mümkün değildir. Yemek kartı organizasyonu kapalı sistem çalışan bir uygulamadır.

Kısıtlı sayıda civardaki lokanta ve restoran yerine ülke geneline yaygın çok sayıda seçenekle bu imkânın kullanılmasını sağlar.

Yemek kartı firmaları, yemek hizmeti verilmesini sağlayan birer organizasyondur. Bu firmaların düzenledikleri yemek bedeline ilişkin faturalarda, yemek hizmeti sunan lokanta ve benzeri yerlerin uyguladığı KDV oranının uygulanması bunu teyit eden önemli bir göstergedir. Yani işyerinin yakınındaki bir lokantadan yemek hizmeti almakla çok geniş bir organizasyonun üyesi olan bir lokantadan yemek hizmeti almak arasında hiçbir fark yoktur. 

Yemek kartı organizasyonunda, faturalı olarak sunulan bir hizmet vardır ve yemek kartında bulunan bakiye nakit olarak çekilemeyeceği gibi yemek ve besin maddesi satışı yapan üye işyerleri dışındaki işletmelerde de kullanılamaz!

4- Özet tablo

Aşağıdaki tabloda, 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olan, yemek yardımının yapılış şekline göre vergi ve sigorta karşısındaki durumu özet olarak gösterilmiştir:

-----

[1] Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 97 nci maddesinin 7 nci fıkrasının (a) bendi

[2]  Danıştay Onuncu Dairesinin 08/05/2024 tarihli ve E.:2023/170; K.:2024/1853 sayılı Kararı

[3] Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 06/03/2025 tarihli Esas No: 2024/2809, Karar No: 2025/539 sayılı Kararı

/././

NATO'nun Ankara Zirvesi’nin "siber savunma" boyutu -Füsun Sarp Nebil- 

NATO siber saldırıyı, izole bir teknik olay olarak görmüyor. Baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaşın bir aracı olduğunu kabul ediyor. Türkiye'nin NATO siber rolü, ülkedeki görünür ve kamuoyuna açık NATO siber programlarından ziyade, tatbikatlarda, üyelikte ve savunma sanayi katılımında görünüyor.

Ankara'da başlayan NATO Zirvesinin resmi gündeminde Euro-Atlantik güvenliği, caydırıcılık, dayanıklılık ve yük paylaşımı gibi başlıklar yer alsa da, "siber savunma" hepsinden ayrılamaz bir unsur haline geldi.

Estonya 2007: NATO'nun siber konulara bakışını değiştiren olay

NATO'nun siber politikası için kırılma noktası, 2007'de Estonya'ya yapılan siber saldırıydı. Tallinn'deki bir Sovyet dönemi savaş anıtının yerinin değiştirilmesi tartışmalarının ardından Estonya, hükümet, bankacılık, medya ve diğer çevrimiçi hizmetleri hedef alan büyük ölçekli dağıtılmış hizmet reddi saldırılarıyla (dDos) karşı karşıya kalmıştı. Saldırılar, kalabalık olmayan nüfusu ile o dönemin son derece dijital olan toplumu 3-4 gün boyunca alt üst ederken, bir NATO üyesinin tanklar, füzeler veya konvansiyonel askeri güç olmadan da baskı altına alınabileceğini göstermişti.

O dönemde İttifak'ın böyle bir saldırıyı kolektif savunma meselesi olarak ele alacak net bir doktrini yoktu.  Müttefikler henüz hangi düzeydeki siber saldırının, silahlı saldırı olarak kabul edilebileceği veya sorumluluğun nasıl belirlenmesi gerektiği konusunda anlaşmaya varmadıkları için Estonya, Madde 5'i uygulayamazdı. Sonuç olarak da Madde 5'i devreye sokamadı.

Ancak bu saldırı NATO'yu harekete geçirdi.  Haziran 2007'de savunma bakanları acil önlem alınması gerektiği konusunda anlaştı. 2008'de Tallinn'de NATO İşbirliğine Dayalı Siber Savunma Mükemmeliyet Merkezi (CCDCOE) kuruldu. Bu olayın en önemli kurumsal sonucu bu oldu.

NATO, merkezi kurarken amacının kritik bilgi sistemlerini, benzer saldırılardan korumak için savunmayı güçlendirmek olduğunu söyledi. Bugün CCDCOE, teknoloji, strateji, operasyonlar ve hukuk alanlarında araştırma, eğitim ve tatbikatlar yapan NATO akreditasyonlu çok uluslu bir siber savunma merkezi olarak görülüyor.

NATO'nun siber güvenlik doktrini ve evrimi

NATO siber saldırıyı, izole bir teknik olay olarak görmüyor. Baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaşın bir aracı olduğunu kabul ediyor. 2007'de "böyle bir saldırı savunma meselesi midir?" Tartışması yapılırken, bugün operasyonel dayanıklılığın ne kadar hızlı sağlanabileceği konuşuluyor. 

Doktrinin gelişmesi ise şöyle oldu:

* 2014 Galler Zirvesi: Siber savunma, NATO'nun kolektif savunma görevinin bir parçası kabul edildi. Yani  belirli koşullarda bir siber saldırı artık Madde 5'i tetikleyebiliyor.

2016 Varşova Zirvesi: Siber alan, kara-hava-deniz ile birlikte resmi bir "operasyon alanı" ilan edildi ve Siber Savunma Taahhüdü kabul edildi.

2023 Vilnius Zirvesi: Siber savunmayı caydırıcılıkla bütünleştiren yeni bir konsept onaylandı ve üyelere destek koordinasyonu sağlayan “Sanal Siber Olay Destek Yeteneği (VCISC)” başlatıldı.

NATO'nun siber savunma mimarisi

NATO'nun siber savunma yapısı birkaç katmandan oluşmaktadır. Birincisi, büyük ölçüde NATO'nun iletişim ve bilgi sistemleri aracılığıyla yürütülen NATO'nun kendi ağlarının korunmasıdır. NATO İletişim ve Bilgi Ajansı, kendisini NATO'nun teknoloji ve siber merkezi olarak tanımlayarak, NATO ağlarını sürekli olarak korumakta ve güvenli iletişim ve komuta-kontrol sistemlerini desteklemektedir.

İkinci katman, ulusal dayanıklılıktır. NATO, ulusal siber ajansların yerini almaz; her Müttefik, kendi kritik altyapısını, hükümet sistemlerini ve askeri ağlarını güvence altına almaktan sorumludur. Siber Savunma Taahhüdü, ulusal siber savunmayı açıkça 3. Madde kapsamındaki bir dayanıklılık sorumluluğu olarak çerçevelemektedir.

Üçüncü katman ise eğitim ve birlikte çalışabilirliktir. NATO, amiral gemisi niteliğindeki yıllık toplu siber savunma tatbikatı olan Siber Koalisyon'u yürütmektedir. Müttefik Dönüşüm Komutanlığı, Siber Koalisyon'un dünyanın en büyük siber savunma tatbikatlarından biri olduğunu ve NATO Askeri Komitesi'nin yönetimi altında planlandığını belirtmektedir.

Dördüncü katman, Tallinn'deki CCDCOE'dir ve merkez tarafından dünyanın en büyük ve en karmaşık uluslararası canlı atışlı siber savunma tatbikatı olarak tanımlanan Locked Shields'e ev sahipliği yapmaktadır. 2026 yılındaki tatbikat, ulusal sistemlere ve kritik altyapılara yönelik gelişmiş saldırılara karşı eğitim almak üzere 41 ülkeden 4.000'den fazla siber savunmacıyı bir araya getirdi.

NATO siber çerçevesi kapsamında Türkiye'nin rolü

Türkiye, bu mimarinin resmi bir parçasıdır. 2015'te Yunanistan ile birlikte CCDCOE'ye sponsor ülke olarak katıldı. Türkiye ile fiziksel olarak bağlantılı NATO’nun, teknoloji ve siber faaliyetleri de bulunmaktadır. NATO İletişim ve Bilgi Ajansı, NATO operasyonları için güvenli ve birlikte çalışabilir iletişim ve bilgi sistemlerini desteklemek amacıyla İzmir'de faaliyet göstermektedir.

TÜBİTAK BİLGEM Siber Güvenlik Enstitüsü, Locked Shields 2024'e beş farklı savunma alanında katılım sağladı. Türk Silahlı Kuvvetleri Siber Savunma Komutanlığı koordinasyonunda, HAVELSAN gibi şirketlerin katkısıyla yıllardır tatbikatlara katılıyor. ASELSAN, HAVELSAN ve STM gibi savunma firmaları askeri siber operasyonlarda önemli rol oynuyor.

Ayrıca, NATO İletişim ve Bilgi Ajansı tarafından düzenlenen NATO'nun önemli teknoloji ve endüstri etkinliği NATO Edge 2026, 17-19 Kasım 2026 tarihlerinde Fuar İzmir'de gerçekleştirilecektir. Etkinlik, hükümet, askeri, endüstri ve teknoloji paydaşları arasında inovasyon ve yetenek sunumuna odaklanan NATO'nun iş birliği platformu olarak tanımlanmaktadır.

Türkiye bağlantılı inovasyon aktörleri, NATO'nun DIANA ekosisteminde de yer almaktadır. NATO'nun Kuzey Atlantik Savunma İnovasyon Hızlandırıcısı, üniversiteleri, endüstriyi ve hükümetleri, çift kullanımlı savunma ve güvenlik teknolojileri üzerinde çalışan start-up'lar ve yenilikçilerle bir araya getirmektedir.

Türkiye’de Nato siber merkezi neden yok?

Ancak Türkiye'nin NATO siber rolü, ülkedeki görünür ve kamuoyuna açık NATO siber programlarından ziyade, tatbikatlarda, üyelikte ve savunma sanayi katılımında görünüyor.

Türkiye'nin şu konularda açık kanıtları var:

* NATO CCDCOE'nin sponsor ülkelerinden biri,

* Kilitli Kalkanlar'a katılıyor,

* Ulusal bir askeri siber savunma yapısına sahip,

* Siber teknolojilerde aktif savunma firmalarına sahip,

* NATO iletişim ve teknoloji faaliyetlerine ev sahipliği yapıyor veya bunlarla bağlantılı

Ancak Tallinn'deki CCDCOE'ye eşdeğer, Türkiye merkezli, açıkça markalanmış bir NATO siber merkezinin varlığına dair kamuoyuna açık daha az kanıt var. Ayrıca, Türkiye'nin sivil kritik altyapı operatörlerinin NATO siber dayanıklılık planlamasına nasıl entegre edildiğine dair de kamuoyuna açık çok fazla detay yok.

Bu ayrım önemli. NATO siber savunması sadece askeri ağlarla ilgili değildir. Estonya örneği, bankaların, medyanın, kamu hizmetlerinin ve sivil dijital altyapının stratejik hedefler haline gelebileceğini gösterdi. Türkiye için, büyük telekom pazarı, e-devlet altyapısı, bankaları, savunma sanayisi, enerji koridorları ve veri merkezi hedefleriyle, sivil-askeri arayüz muhtemelen en önemli siber tartışma olmalıdır.

Ankara Zirvesi için neden önemli?

Ankara zirvesi, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı, Orta Doğu'daki istikrarsızlık, kritik altyapılara yönelik saldırılar ve artan hibrit tehditlerle şekillenen bir güvenlik ortamında gerçekleşiyor.  Siber güvenlik, bu gündeme doğrudan uyuyor. NATO artık siber saldırıları izole teknik olaylar olarak değil, baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaş araçları olarak ele alıyor. Estonya saldırısı erken uyarıydı. Ukrayna daha sonra siber operasyonların konvansiyonel savaşa eşlik edebileceğini gösterdi. Bugün ise, hastanelere, telekom operatörlerine, enerji altyapısına, limanlara ve kamu hizmetlerine yönelik saldırılar, savaşın diğer bir manzarası haline geldi.

Türkiye için NATO siber gündemi hem bir fırsat hem de bir sınav niteliğindedir. Fırsat, kendisini İttifak içinde daha güçlü bir siber, telekomünikasyon ve savunma teknolojisi katkıcısı olarak konumlandırmaktır. Sınav ise Türkiye'nin askeri siber yeteneklerini, sivil direncini, telekomünikasyon altyapısını, bulut/veri merkezi politikasını ve özel sektör uzmanlığını güvenilir bir ulusal ve NATO uyumlu çerçeve altında birleştirebilmesidir.

Not: Bu yazımızda NATO'nun yapay zekâ ilişkisine (mesela Maven satın almasına) ya da fiziksel savunma tarafına bakmadık.

/././

Silivri’de olağanüstü bir gün: Kendine güvenli, moral aşılayan sohbetler -Yalçın Doğan- 

Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün mahkeme salonuna alkışlarla girmeleriyle birlikte, izleyicilerle kısa sohbetler, hal hatır sormalar, direnen moraller. İzlediğim sayısız duruşmada rastlamadığım rahatlığın kaynağı savunmalarda ortaya çıkıyor. Yargılanan dört kişi de kendilerine öyle güveniyor ki suçlamaları çürütüyor.

Biz sanki 15 - 20 yıl hapsi istenen ünlü kişilerin yargılandığı bir mahkeme salonunda değiliz.

Burası sanki kır bahçesi.

Biz sanki tutuklu yakınlarıyla birlikte “Casusluk Davası’nı” izlemeye gelmiş gazeteciler değiliz, o bahçeye sanki sohbete gelmişiz!..

Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün mahkeme salonuna alkışlarla girmeleriyle birlikte, izleyicilerle kısa sohbetler, hal hatır sormalar, direnen moraller.

Geçenlerde TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ hapisanede görevli bir psikologla görüşüyor. Görüşme sonrasında psikolog Yanardağ’a:  “Bana iyi geldiniz, moral verdiniz!..”

Kendine güven

İzlediğim sayısız duruşmada rastlamadığım rahatlığın kaynağı savunmalarda ortaya çıkıyor.

Yargılanan dört kişi de kendilerine öyle güveniyor ki suçlamaları çürütüyor.

Önceki gün Silivri’de on iki saat geçiriyorum, sabah 9 - akşam 9.  İmamoğlu’nun aynı günde İBB, diploma ve casusluk davaları var, ben casusluk davasını izliyorum.

Dikkatimi çekiyor, saatler süren savunmalar sırasında yeni mahkeme başkanı araya girerek, sanıklara ve avukatlarına soru sormuyor. Savunmaları dinliyor, sadece söz vermek için konuşuyor.

Yeni bir heyet

Pek çok davada tanık olduğumuz gibi, casusluk davasında da, savcı dahil, mahkeme heyeti değişiyor. İmamoğlu: Benim mahkemelerimde şu ana kadar yirmi hakim değişti, savcıyı saymıyorum. Bunlar doğalmış gibi algılanıyor. Madem yargı bağımsızdır, madem hakimler hiçbir etki altında kalmadan hukuka ve vicdanlarına göre karar verir, o halde bitmek bilmeyen hakim değişikliklerini kim açıklayacak?”

Duruşmanın daha ilk dakikalarında savcı: “Deliller tam toplanmamıştır, sanıkların tutukluluğunun devamını talep ediyorum”.

İmamoğlu’nun avukatı Fikret İlkiz: “Yargılanan sanıklar kendilerini değişmiş heyete anlatmadan önce ta başında tutukluluğun devamı isteniyor. Ne önceki ara kararlar, ne de bugünkü duruşmada anlatılanlar bakımından hiçbir bilginiz yok ama, kendinize göre bilginiz, kendinize göre talebiniz var”.  

“Seçim kazanmak suçu”

Casusluk davası CİMER’e yapılan bir ihbarla başlıyor. Fikret İlkiz: “İhbarın yazılı olmadığı görüşündeyim. Çünkü, dava dosyasında yazılı belge yok. CİMER’e şikayet, arkasından soruşturma var”.

İddianamede bir tez var: “Örgüt lideri Ekrem İmamoğlu’nun ilk amacı, maddi zenginleşme olmanın yanı sıra 2019 yerel seçimlerinde İstanbul seçimlerini kazanmak, ikinci amacı suç gelirleri ve elde edilen sermaye ile CHP’yi, üçüncü olarak da, Cumhurbaşkanı olup Türkiye’yi ele geçirmek”.

İş adamı Hüseyin Gün’ün yurt dışında elde ettiği söylenen verilerin 2019 yerel seçimlerinde İmamoğlu tarafından kullanılarak, seçimi kazandığı öne sürülüyor.

Davanın medya ayağında suçlanan Merdan Yanardağ buraya dikkat çekiyor:  “İddianame siyasi faaliyeti suç sayıyor. Bütün siyasi partilerin asli işi siyasi faaliyet olduğuna göre, ülkedeki bütün siyasi partiler suç işliyor demektir”.

“Casusluk hangi ülke ile?”

283 gündür tutuklu, ilk savunmaya yapan Yanardağ sözlerine NATO eleştirisiyle başlıyor, “AKP’nin siyasi ve tarihi ömrünü bitirdiği halde, iktidarını sürdürmek amacıyla bu davaların açıldığını” öne sürdükten sonra: “Casusluk iddiası var ama, hangi ülkeyle yapılmış, o ülkenin adı yok”.

Yaptığı casuslukla İmamoğlu’na seçim kazandırdığı iddia edilen Hüseyin Gün de aynı konuda: “Beni dönemin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay görevlendirdi, işte belgesi burada. Yurt dışında hangi faaliyetleri yürüttüğümü açıklayamam ama, bilmek isterseniz, gizli bir oturumda anlatırım. İmamoğlu ile beş dakikalık kutlama ziyareti dışında hiç bir görüşmem, haberleşmem olmamıştır”.

Gelmeyen MİT belgesi

İlk mahkeme heyeti 13 Mayıs’ta MİT’e yazı gönderiyor, “casusluk var mı, yok mu” diye. Oradan henüz yanıt yok.

“Yok” dese, zaten çökmüş olan dava düşecek, birilerini çok kızdıracak.

“Var” dese, ülke adı bile yok, kanıt göstermek zorunda.

İmamoğlu’nun kampanya danışmanı Necati Özkan  savunmasında...

Tam bir iletişim dersi veriyor.

Pek çok ülkede seçim kampanyaları yürüttüğünü anlatan 500 gündür tutuklu Özkan: “İBB’de yetkim, işim, sorumluluğum yok, İBB’nin hiç bir belgesinde imzam yok ama, burada casuslukla yargılanıyorum”.

“Liderimize sorun”

İmamoğlu NATO’ya, daha çok yargının bağımsız olmadığına dönük eleştirilerde bulunuyor. Doğrudan casusluk davası ile bağlantılı çok az şey söylüyor.

“Casusluk vahşi bir suçlama ama, iddianamesini bile okumadım, buradan casus filan çıkmaz” diyerek,  hedefinde genellikle iktidar var.

Her arada, mahkeme heyeti çıktıktan sonra İmamoğlu, Yanardağ ve Özkan ile duruşmayı izleyenler arasında kısa sohbetler başlıyor, zerre gerginlik olmadan.

“Kurulacak partinizin adı ne olacak” sorusuna İmamoğlu yüksek moralle: “Ben o işlere karışmıyorum, onu liderimize sorun. Bugünkü iktidarın zamanı çoktan bitmiştir, göndermeye az kaldı”.   

KK’nın Yanardağ’a başvurusu

Mahkeme heyeti tutukluluğun devamına verdiği kararı okur okumaz salondan hızla ayrılıyor. Yargılananlar ile izleyenler arasındaki kısa sohbet, öyle bir karar yokmuş gibi, devam ediyor.

O arada, CHP kayyımı KK ile ilgili soruya Yanardağ: “Haber gönderdi, benimle görüşmek istiyormuş, henüz karar vermedim”.

Görüşüp KK’nın hak ettiği sözleri yüzüne söylemek mi yoksa, baştan geri çevirmek mi daha yerinde olur, henüz karar vermiyor.

KK’ya yakın biri “görüşme talebi olmamıştır” diye, Merdan’ı yalanlıyor.

Aradıkları görünürlüğün kırıntısını bulmak için çırpınan ve fakat sürekli terslenen KK ve ekibinin yalanlaması normal.

Merdan’ı yıllardır tanıyorum. Olmayan bir şeyi söylemesi mümkün değil, ötekiler yine yalana başvuruyor.

Silivri'de savunmalar mantıklı, kendine güvenli. Haftalardır İBB davalarını izleyenler: “Olağanüstü çarpıcı bir gündü”.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -8 Temmuz 2026-

NATO Zirvesinde iktidarın korku ve endişesi -Özkan Öztaş-

NATO zirvesi bugün Ankara'da başlarken, iktidarın haftalar öncesinden devreye soktuğu yasaklar, sansür girişimleri ve kitlesel gözaltı dalgaları zirveye damga vurdu. Ülke genelinde gazeteciler, avukatlar ve siyasiler hedef alınırken, bu adımlar iktidarın korkusunun yansıması olarak değerlendiriliyor.


7 ve 8 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek zirve için iktidar türlü önlemler almış ve bir dizi adım atmıştı. Bunlardan bazıları yoksul semtlerin önüne görüntü kirliliğini önleme amacıyla bariyer çekmek olarak şekillenirken, bazı örneklerde yollar asfaltlandı ve emperyalist liderlerin geçeceği sokaklara çiçekler ekildi. Hatta zirve anısına üzerinde NATO amblemi olan para dahi bastırıldı.

İktidarın bir diğer odağı da Türkiye'deki NATO karşıtlarını bastırmak, susturmak ve mümkün olduğunca sesini kısmak oldu.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, dün soL TV'deki Komünist Bakış programında yaptığı değerlendirmede yaşanan tüm örneklerin iktidarın gücünü değil korkusunu gösterdiğini ifade etti. İktidarın kendi zayıflıklarını açık eden, ortaya çıkaran her şeyin üzerine gittiğini belirten Okuyan, son gözaltıları hatırlatarak bunları eleştiriye tahammülsüzlük olarak tanımlamanın doğru olmayacağını, iktidarın kendi zayıflık ve çürümüşlüklerini ortaya çıkaran her şeyde büyük bir panik yaşadığını belirtti.

Zirve öncesi başlayan gözaltı ve operasyon dalgaları

NATO kapsamında yapılan gözaltılar ve operasyonlar zirveden yaklaşık bir ay öncesine kadar uzanıyor. 

Bu süre zarfında yaşananlar, iktidarın NATO'culuk yapmak için her şeyi göze aldığını ve aynı zamanda ülkedeki NATO karşıtı toplumsal tepkiden duyduğu kaygıyı gözler önüne serdi. Erken operasyonlar olarak bilinen 12 Haziran civarında Balıkesir, Eskişehir, Karabük, Kastamonu, Mardin, Muğla, Van ve Zonguldak olmak üzere 8 ilde DGD üyesi öğrencilere yönelik ev baskınları düzenlendi. Bu baskınlarda NATO'ya karşı faaliyetler iddiasıyla 14 öğrenci gözaltına alınırken, sonrasında 10 kişi tutuklandı.

En büyük gözaltı dalgası ise 22 ve 23 Haziran 2026 tarihlerinde Ankara merkezli olarak gerçekleşti. 

Ankara Emniyet ve Jandarma ekiplerinin eş zamanlı operasyonlarında savcılık yasadışı örgütlere üye oldukları iddiasıyla birçok kişiye operasyon düzenledi. Operasyon kapsamında 241 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken, en az 209 kişi gözaltına alındı. 

Gözaltına alınan şüphelilere 24 saatlik avukat görüş kısıtlaması uygulandı. 

Emniyetteki sorguların ardından 135 kişi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na sevk edildi ve 129 kişi nöbetçi sulh ceza hakimliğine çıkarıldı. Yargı süreci sonucunda 300 kişi hakkında tutuklama kararı verilirken, 26 kişi adli kontrol şartıyla, 34 kişi ev hapsiyle ve altı kişi doğrudan serbest bırakıldı.

İstanbul Dolmabahçe'deki NATO Parlamenter Zirvesi protestolarında ise DGD ve farklı yapılardan oluşan onlarca kişi gözaltına alındı ve çoğu kısa sürede serbest bırakıldı. Gerçekleşen protestolarda Halkevleri ve Öğrenci Kolektifleri üyeleri NATO karşıtı pankartları taşımaları nedeniyle gözaltına alındı. Yine zirveyi protesto etmek amacıyla Şehir Hatları vapurundan pankart açan Türkiye Gençlik Birliği (TGB) üyesi 4 kişi gözaltına alındı. 

Zirve yaklaştıkça baskılar da arttı

Operasyonlar silsilesi Temmuz ayında da devam etti. 

1 ve 2 Temmuz tarihlerinde Cumhuriyet gazetesi muhabiri Gülnur Saydam, "Göktürk'te çeteler mi var" başlıklı haberi nedeniyle gözaltına alınıp serbest bırakıldı. 5 Temmuz 2026 tarihinde ise yeni bir büyük operasyon dalgası yaşandı. İstanbul merkezli operasyonlar Ankara, İzmir, Kocaeli, Çanakkale, Antalya, Bursa, Adana ve Kastamonu gibi 18'den fazla ile yayıldı. NATO karşıtı örgütlerin ve siyasi partilerin hedef alındığı operasyonlarda 50 kişiye yönelik yakalama kararıyla 39 kişi gözaltına alındı.

Basın, çevre savunucuları ve sivil topluma yönelik baskılar

Operasyonlar kapsamında basına yönelik ciddi kısıtlamalar uygulandı. 

Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni gazeteci Yıldız Tar ev baskınlarında gözaltına alındı. Sorgusunda kendisine aile yılı politikalarına yönelik beyanları sorulan Tar, 25 Haziran'da tutuklanarak cezaevine gönderildi ve gözaltında olduğu için daha önceden yargılandığı başka bir davanın duruşmasına katılamadı. 

Aynı dönemde Evrensel gazetesi muhabiri Doğa Baskan, yanlışlıkla yayınlanıp kaldırılan bir haber taslağı gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. Devam eden operasyonlarda T24 dış haberler editörü Buse Söğütlü, OdaTV editörü Ceren Erdoğdu, Bianet muhabiri Abbas Vural ile X paylaşımları nedeniyle adları geçen Hazar Dost ve Kayhan Ayhan gibi gazeteciler de gözaltına alındı. 

NATO tarafından Türkiye'deki birçok eleştirel medya kuruluşunun zirveye akreditasyon talebi reddedilirken, basın örgütleri gazetecilerin mesleki teyitinin NATO tarafından belirlenemeyeceğini ifade ederek duruma tepki gösterdi.

Sürecin en çok tartışılan konularından biri çevre hakkı savunucularına yönelik operasyonlar oldu. 

TEMA Vakfı Ankara İl Temsilcisi Nevzat Özer ve yaşları 50 ile 80 arasında değişen 42 TEMA gönüllüsü gözaltına alındı. Emniyet sorgularında bu kişilere katıldıkları bir piknik gezisi hakkında sorular yöneltildiği basına yansıdı ve ifadelerin ardından Nevzat Özer'in de aralarında bulunduğu çok sayıda çevre gönüllüsü tutuklandı.

Akademisyenler, öğrenciler ve avukatlar da hedefler arasındaydı. 

Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emel Memiş ile akademisyenler Sibel Özbudun ve Temel Demirer gözaltı listelerinde yer aldı. Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukatlar Semra Demir, Kürşat Bafra, Doğa İncesu, Ezgi Önalan ve Yunusemre Işık'ın yanı sıra hukuk öğrencileri Boran Işıldak, Burhan Can ve Çanakkale'de beş DGD üyesi üniversite öğrencisi Umut-Sen Sözcüsü Burcu Arıkan, SGDF (Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu) üyeleri, ev baskınlarında gözaltına alındı. 

Sendika temsilcilerinden Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası yöneticileri Yiğit Pertev, Diğde Simay Pertev ve Mehmet Akif Karaca da gözaltına alınan isimler oldu. Siyasi parti ve derneklerden Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun Öneren sağlık durumu nedeniyle fiilen gözaltına alınmazken, parti üyeleri, Antalya Halkevi Başkanı Gülcan Şahin, Gürkan Gülseven, Filistin Direniş Çadırı aktivistleri Murat Kurtuldu ve Yusuf Şanlı ile Türkiye İşçi Partisi, Emek Partisi, Kaldıraç, Partizan ve AKA-DER üyeleri operasyonların hedefi haline geldi.

Kurumların tepkileri ve RTÜK uyarısı

Süreç devam ederken Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde yayıncı kuruluşlara resmi bir uyarı açıklaması yaparak medya organlarının haber ve tartışma programlarında "millî güvenlik perspektifini ve kamu yararını gözetmesini" istedi. RTÜK'e basın örgütlerinden sert tepkiler geldi. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), kurumun açıklamasındaki yayın akışlarının zirvenin ehemmiyetine uygun bir titizlikle takip edildiği yönündeki ifadelerin gazetecilere apaçık bir tehdit olduğunu belirterek, RTÜK'ün görevinin NATO komiserliği olmadığını dile getirdi.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ise avukatlar ve hukuk öğrencilerine yönelik gözaltı operasyonlarını toplumsal muhalefeti sindirme çabası ve tamamen siyasi nitelikli saldırılar olarak değerlendirdi. Dernek, bu uygulamaları iktidarın NATO'ya dikensiz gül bahçesi sunma vaadinin bir parçası olarak nitelendirirken, dosyalara getirilen gizlilik kararları ve 24 saatlik avukat görüş yasakları ile savunma hakkının fiilen askıya alındığını duyurdu.

Ankara sokaklarında yasaklar ve siyasi partilerin eylemleri

Gözaltı dalgasının yanı sıra Ankara Valiliği tarafından zirveye özel olağanüstü önlemler hayata geçirildi. 

Valiliğin genelgeleriyle kent genelinde konser, panel, mezuniyet töreni, gösteri ve basın açıklaması gibi her türlü etkinlik on üç gün süreyle yasaklandı. Ankara'nın dokuz ilçesinde sağlık, güvenlik, itfaiye, 112, göç, lojistik ve ulaşım gibi zorunlu hizmetlerde çalışanlar hariç tüm kamu personeline idari izin verildi. Güvenlik gerekçesiyle ülke genelinde yapılması planlanan sınavlar ertelendi. 

Bu yasaklara karşı Türkiye Komünist Partisi, memleketin yurtsever ve cumhuriyetçi tabanını memlekete sahip çıkmaya çağırdı. Yurtseverlerin anti-emperyalizm mücadelesini büyütmesi gerektiğini ifade eden TKP, Ankara'daki NATO düzenlemeleri kapsamındaki eylem yasağını protesto ederek kitlesel bir eylem düzenledi. 

TKP'nin yaptığı eylemlerde Soma'da bir, Kocaeli'de beş, Ankara'da 139 olmak üzere toplam 145 TKP üyesi gözaltına alındı. Gözaltı süreci devam eden partililer, NATO'ya karşı çıkmanın değil, NATO'culuğun suç olduğunu ifade ediyor.

Öte yandan bugün TİP, EMEP, Halkevleri ve Devrimci Parti gibi siyasi parti ve örgütler de NATO'yu protesto ederken, Ankara sokaklarında yeni gözaltılar yaşandı.

Kurtuluş Parkı’ndaki eylemde 37 ve Dikmen’deki eylemde 36 olmak üzere, toplamda 73 yurttaşın gözaltına alındığı öğrenildi. Devrim Partili 19, TİP’li 18, Halkevleri üyesi 16, EHP’li 7, EMEP’li 3 ve Kızılbayrak üyesi 8 yurttaşın gözaltına alındığı belirtiliyor.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan Ankara'da Pazar günü NATO'ya karşı yürüyüşte polis şiddeti sonucu yaralanan ve durumlarının ciddiyeti nedeniyle gözaltıları sona eren partililerle bir araya geldi. Okuyan sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada "Bugün Ankara’da NATO’ya karşı yürürken polis şiddeti sonucu yaralanan ve durumlarının ciddiyeti nedeniyle gözaltıları sona eren partili arkadaşlarımızla birlikteydik. Moralleri iyi. Kaburga ve kol kırıkları iyileşir. Sizin NATO sevdanızın ise tedavisi yok ne yazık ki" diye belirtti.

Hukuksuzluk OHAL düzenini aratmıyor

Konuya dair soL'a konuşan eski AYM raportörü ve soL yazarı Ali Rıza Aydın, NATO zirvesi nedeniyle alındığı ileri sürülen ve Ankara ağırlıklı olup birçok ile yayılan yasakların, halka karşı baskı ve şiddetin yaşamın olağan bir parçası gibi gösterilmeye çalışıldığını belirtti. 

Hukukta OHAL ilanı ve düzenine karşılık gelen bir durumun söz konusu olduğunu ifade eden Aydın, "Hukuken OHAL ilanı yok. Olsaydı, orada da hukuksuzluğun çalıştırılacağını 2016 OHAL’inde gördük." sözlerine yer verdi.

NATO'nun emperyalizmin militarist, siyasal ve ekonomik bir suç örgütü olduğunu vurgulayan Aydın, uluslararası antlaşmaya dayanmasının bu niteliğini değiştirmediğini dile getirdi. Hukukta NATO'nun askeri ve stratejik eylemlerine karşı olmak diye bir suç bulunmadığını belirten Aydın, "NATO’ya karşı olmak anayasal güvence altındaki düşünce, düşünceyi açıklama ve yayma hakkının, siyasi faaliyet hakkının en doğal sonucu" dedi. Aydın, Türkiye'de yasal faaliyet gösteren siyasi partilerin bir bölümünün NATO'cu, bir bölümünün ise karşıtı olmasının olağan olduğunu hatırlatarak, emperyalizme karşı olma suçu bulamayanların kapsamlı suçlar yaratma arayışında olduğunu ifade etti.

Bu arayışın halkı yasaklarla yaşamaya, eylem yapmamaya ve korkutmaya itme amacı taşıdığını belirten Aydın, "Diğer yandan da halktan korkmanın, halk kadar güçlü olamamanın dışavurumudur." dedi. Hukuksuz yasakları uygulayanların, TKP ve birçok siyasi partinin yargıda bekletilen yürütmeyi durdurma davalarına rağmen, 5 Temmuz saat 17.00'de Ankara Kızılay'da yaptıkları gibi yaralayıcı, kol kırıcı ve yakından gaz sıkıcı şiddet uygulamaktan kaçınmadıklarını belirten Aydın, "Asıl davaların kendilerine açıldığını ve açılacağını bile bile yasaklar, şiddet ve gözaltılarla korkutmaya devam ediyorlar" diye ekledi. İktidarın kendi güçsüzlüğü ve halktan korkması nedeniyle kamu gücünü hukuksuz kullandığını ifade eden Aydın, "Dünya ve hukuk emperyalistlerin olacak sanıyorlar. Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvetin yenemeyeceğini, toplumcu anayasa ve hukuku öğrenmeleri uzak olmayacak" değerlendirmesini yaptı.

/././

NATO 3.0 Rusya'dan nasıl görülüyor?-Ogün Eratalay- 

Soğuk Savaş sonrası genişleme sancıları yaşayan NATO, Ukrayna Savaşıyla birlikte yeni bir varoluşsal düzleme, NATO 3.0 evresine geçti. Peki, Rusya bu dönüşümü nasıl okuyor? Dmitri Trenin’in makalesi üzerinden Batı’nın yeni çevreleme stratejisini, Avrupa’nın silahlanma ajandasını ve Moskova’nın bu senaryoya karşı geliştirdiği perspektifi inceliyoruz.

NATO Zirvesi'nde artık açıktan cephe alınan Rusya Federasyonu tarafında itidalli siyaset yaklaşımı sürüyor. 

Savaş halinde bulunduğu Ukrayna üzerinden emperyalist merkezlere mesaj veren Putin yönetimi, dolaylı bir yayınla NATO 3.0 kavramına dair düşüncelerini kamuoyuna ilan etmiş durumda. 

Bu yazıda Dmitri Trenin'in Russia Today yayın organında yayınladığı makaleyi ele alacağız.

Kimdir bu Trenin?

Dmitri Trenin, 1955 doğumlu. 1972-1993 arasında Sovyet Kızıl Ordu ve Rusya Ordusunda istihbarat subayı olarak görev yapmış. Sovyetler Birliği dağılmadan Roma'daki NATO Savunma Kolejinde araştırma yapmasına izin verilen ilk kişilerden olmuş. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra 1994 yılında Carnegie Moskova Merkezine (Rusça: Московский центр Карнеги) girdi. ABD merkezli Carnegie Uluslararası Barış Vakfının şubesi olarak ortaya çıkan kurum, kapitalizme yeni geçmiş Rusya Federasyonunun daha iyi anlaşılması ve kapsanabilmesi açısından görev yürüten bir düşünce kuruluşuydu. Rusya'nın Batı ile ilişkilerinin gidişatına paralel bir seyri olan kurum, Ukrayna Savaşının başlamasıyla beraber Putin tarafından 2022'de kapatıldı.

2000'li yılların başında Rusya'nın Avrupa Birliği ve NATO ile entegrasyonunu savunan Trenin, Batı medyası tarafından zamanının çok ilerisinde bir düşünür olarak öne çıkarılıyordu. İlerleyen dönemde Putin siyasetini benimsemeye başlayan Trenin, Ukrayna Savaşının başlamasıyla beraber tamamen bu safta yer alırken, ülkeden ayrılan muhalifleri de eleştirdi.

Trenin makalesi yeni bir çağrı mı?

Trenin makalesinde, NATO'nun kurulduğu Soğuk Savaş döneminde savunma yönünün ağır bastığını belirterek Batı Avrupa'yı kapitalizmin egemen olduğu haliyle ve ABD denetiminde tutmaya yaradığını söylüyor. Soğuk Savaşın ardından NATO'nun hak etmediği bir zafer kazandığını yazarken saldırgan bir ittifak haline gelerek Avrupa'nın güvenliğini sağlayan yegane unsur olmaya çalıştığını ekliyor. Eski Doğu Bloku ülkelerini bünyesine alan NATO'nun Rusya ile ilişkilerde başarısız olduğunu söyleyen Trenin , Rusya'nın güvenlik kaygılarını anlamayıp genişlemeye devam ederek Moskova'nın Avrupa çapında güvenlik önerilerini reddettiğini belirtiyor.

Ukrayna Savaşının NATO'ya yeniden hayat verdiğini belirten Trenin, "ortak düşman Rusya" edebiyatının Batı ittifakını sağlamlaştırdığını ekliyor. Ukrayna üzerinden doğrudan Rusya'ya saldırabilen NATO'nun hedefinin Rusya'nın stratejik yenilgisi olduğunu vurguluyor. Trump yönetiminin başa gelmesiyle beraber NATO'nun iç örgütlülüğünün yeniden yapılandırıldığını belirten yazar, ABD'nin savunma stratejisinin artık Avrupalı ittifak üyelerinin kendi başlarına Rusya ile "başa çıkabilecek" güce gelmesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Bu kapsamda uzunca bir süredir savunma harcamalarını artırmak için ayak direyen Avrupa hükümetlerinin yeni fırsatlar kapsamında tarif edilen yeni hatta uydukları ekleniyor.

Silahlanmanın durgunluk içinde bulunan Avrupa ekonomisine itki sağlayacağının anlaşıldığını belirten Trenin, "kapıdaki düşman" söyleminin hem iç siyasette muhaliflere baskı hem de ekonomik entegrasyon için gerekli argümanı sağlayacağını ekliyor. Bu anlamda Ukrayna üzerinden Rusya ile savaş, Avrupa Birliğini yeniden yapılanması için bir harç malzemesi olarak görülüyor.

Rusya, NATO 3.0'dan ne anlıyor?

Rusya açısından NATO 3.0 söyleminin, yaklaşık 80 yıldır ilk kez Rusya'nın Avrupa çapında ortak düşman ilan edilmesi olduğunu belirten Trenin, Rus düşmanlığında ABD'nin artık ikinci plana çekilerek ittifak üyelerini öne sürdüğünü iletiyor. NATO 3.0 söyleminin çok açık bir saldırganlık içerdiğini ekleyen yazar, Rusya'nın stratejik anlamda yenilgisini hedeflediklerini ve bu gerçekleşmeden sıcak çatışma halini sonlandırmayacaklarını öne sürüyor. Rusya'nın bu anlamda asla yenilemeyeceğini belirten Trenin Putin rejiminin elindeki nükleer cephaneliğin ötesinde caydırıcı silahları olduğunu ve Rusya'nın yenilgiyi asla kabul etmeyeceğini vurguluyor. Şu ana kadar Rusya'nın nükleer anlamda aşırı sorumlu davrandığını belirten yazar, NATO'ya teslim olunacağını düşünmenin saflık olduğunu ekliyor. On yıllardır güvenliğini ABD'ye emanet etmiş Avrupa hükümetlerinin ırkçı yaklaşımlarını son dönemde Rusya aleyhine yükselttiklerini belirten Trenin Rusya ile doğrudan karşı karşıya gelecek bir senaryonun sonunda NATO'nun varlığından artık bahsedilemeyeceğini ekliyor.

Gayriresmi görüşler

Girişte belirtmeye çalıştığımız gibi Trenin sıradan birisi değil. Rusya Federasyonu'nun ilk dönemlerinde emperyalist merkezlerle uyumlu bir ilişki girişimlerinin aktörü olmuş bir istihbaratçı. Bunun dışında ülkesinin NATO'ya üye olmasını savunmuş bir "muhalif" düşünür. Son dönemde ise Putin rejimi yanlısı görüşlerini açıklasa da Batı merkezleriyle bir uzlaşıyı asla reddetmeyecek bir yaklaşıma sahip.

Dolayısıyla belirttiği fikirler NATO 3.0 zirvesinin Rusya'dan algılanmasıyla ilgili önemli veriler veriyor. Bunlardan ilki "son tahlilde" Rusya'nın da kapitalist yolcu olduğu ve Avrupa liderliğinin konsolidasyon sevdasına, Rus düşmanlığını yükseltmesinin kendi çıkarlarına da ters olduğu şaşkınlığı. Emperyalizmin silahlanma ve ittifakı güçlendirmek, Avrupa'da silahlanmaya dair yeni bir kalkınma modeli kurmak için ortak düşman söyleminin arka planı gören Trenin, milliyetçiliği de elden bırakmadan bu planın tutmayacağını belirtiyor. Emperyalizmin ana sorunu olan Çin Halk Cumhuriyetinden söz etmeyen Trenin, asıl sorunun bu olduğunu dillendirmeden örtülü şekilde uzlaşma, işbirliği ve bu anlamda "onurlu bir kapsanma" çağrısı yapıyor denilebilir.

/././

Ankara'da NATO zirvesinde milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları: Şirketler savaşa hazırlanıyor 

NATO Zirvesi kapsamında düzenlenen Savunma Sanayi Forumu'nda yakın dönemde silah şirketleri ve üye ülkeler arasında işbirliği olanakları güçlendirilirken özellikle Rusya'yı hedefe alacak olan platformlara ağırlık verildiği görülüyor. Bu kapsamda Türk silah şirketleri de avuçlarını ovuşturuyor.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Ankara'da bugün başlayan NATO Zirvesi pek çok başlıkla birlikte milyarlarca dolarlık silah anlaşmalarına da ev sahipliği yapıyor.

Zirvenin bir parçası durumundaki Savunma Sanayi Forumu, NATO liderlerinin yanı sıra üst düzey askeri yetkilileri ve silah şirket yöneticilerini bir araya getiriyor. Trump yönetiminin savunma yatırımlarını her üye ülkenin yüzde 5 seviyesine çekme talebiyle beraber "silah üretimi, işbirliği ve yeni teknoloji geliştirme" üye ülkelerinin gündemine girdi.

Savunma Sanayi Forumu kapsamında altı adet kapalı toplantı ön görülürken, zirvenin öne çıkan başlıklarından birisi de Ukrayna-Rusya savaşı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ukrayna'yı desteklemeye devam edeceklerini açıkça söylemişti. Bu kapsamda Rusya karşıtı "yatırım, işbirliği ve üretim"de öncelik alanları hava savunma-taarruz sistemleri, insansız hava araçları ve füze sistemleri, uzay tabanlı istihbarat olarak öne çıkıyor.

Çoğunlukla gizli tutulan anlaşmalar arasında, Reuters'ın verdiği bilgiye göre, Avrupa ülkelerinin ABD'li Northrop Grumman şirketinden gözetleme insansız hava araçları (İHA) satın alması ve NATO'nun İsveçli Saab şirketinden uçak alması yer aldı. 

Saab'ın hisseleri değer kazandı: Rutte 'Tek bir platformdan eşzamanlı gözetleme imkanı sunuyor' diyerek övdü

Saab hisseleri yüzde 5'ten fazla değer kazanarak Avrupa borsalarında en çok yükselen hisse oldu. Morgan Stanley de hissenin notunu yükseltti.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de bugün bazı NATO ülkelerinin söz konusu uçakları değiştirmek için yaklaşık 10 Saab uçağı tedarik edeceğini bildirerek, "Bu, NATO'nun sahip olduğu ve işlettiği gözetleme ve erken uyarı kapasitesini önümüzdeki yıllar boyunca güçlü ve güvenilir kalmasını sağlayacaktır" değerlendirmesinde bulundu. Saab şirketinin ürettiği GlobalEye uçağının "havadan erken uyarı ve kontrol sistemini daha üst bir seviyeye çıkardıklarını" savunan Rutte, bu sistemin "tek bir platformdan hava, deniz ve kara alanlarında eşzamanlı gözetleme imkanı" sunacağını ifade etti.

GlobalEye uçağının "balistik ve seyir füzeleri de dahil olmak üzere karmaşık tehditleri tespit etme, izleme ve tanımlama kabiliyetini kanıtlamış bir sisteme sahip olduğunu" söyledi, bu sistemin ABD'nin katkılarıyla Avrupa ve Kanada tarafından yürütülen bir program olduğuna işaret etti. Rutte, "Bu, gerçek bir başarı öyküsüdür. Ve yine NATO'da üretilmiştir" dedi.

Saab, "hava, kara, deniz ve güvenlik" olmak üzere dört alanda da üretim yapıyor. En bilinen ürünü, Türkiye'nin komşularında ve birçok NATO ülkesinde de görev yapan JAS 39 Gripen savaş uçakları. Kara ve silah sistemleri ile denizaltılar ve deniz sistemleri de üretiyorlar. İsveç'in NATO'ya resmi olarak katılması sonrası şirket sipariş rekorları kırdı. Başta İsveç'in kendisi olmak üzere İngiltere, Almanya, Fransa, Polonya ve diğer NATO müttefikleri ile ABD'ye uçaklar, radar sistemleri ve anti-tank mühimmatları satan şirket, İsveç'teki yasalar gereği doğrudan büyük sistemlerin satışı olmasa da tedarik zinciri, bileşenler ve dolaylı ticari ortaklıklar ile İsrail'le de iş yapıyor. Örneğin ABD ordusunun aktif kullandığı Carl-Gustaf veya bazı radar bileşenleri gibi bazı askeri mühimmatların ABD üzerinden İsrail'e sağlandığı öne sürülüyor.

36.⁠ ⁠NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, "Savunma Sanayii Forumu"yla başladı. Forum kapsamında NATO'nun "Uzay ve Gözetleme", "Taarruz Kabiliyetleri" ve "Entegre Hava ve Füze Savunması" alanlarındaki yeni projelerine taraf olan ülke ve şirketlerle toplu imza töreni yapıldı.

'İttifak İHA'lara karşı 40 milyar dolardan fazla yatırım yapacak'

Diğer şirketlerse ABD'li savaş suçlusu Lockheed Martin ile Almanya'dan Rheinmetall

ATACMS füzelerini Almanya'da ortaklaşa üretmek için bir taslak anlaşma imzalandığını duyuran Reuters, bu hamlenin söz konusu kısa menzilli balistik füzenin ABD dışında ilk kez üretilmesi anlamına geleceğini belirtti. Rutte, "NATO müttefiklerinin önümüzdeki beş yıl içinde İHAsavar yeteneklerine 40 milyar dolardan fazla yatırım yapacağını" söyledi.

Lockheed Martin, Saab'dan farklı olarak İsrail'in Gazze ve Ortadoğu'daki saldırganlığının en büyük destekçisi. Geçtiğimiz haftalarda İsrail'in Lockheed Martin ve Boeing'e verdiği milyarlarca dolarlık yeni F-35 ve F-15IA savaş uçağı siparişleri duyurulmuştu. Emperyalist savaş aygıtının halklara yönelik doğrudan bir tehdidi olan şirketin Pentagon'dan aldığı yüz milyonlarca dolarlık hava savunma ve füze sistemleri dünyanın dört bir yanında kullanılıyor.

Her şey daha çok kazanmak için: İnsansız hava araçları, gözetleme sistemleri, mühimmatlar... 

Forum kapsamında ilk aktarılan bilgilerde çeşitli proje isimleri de zikredilmiş durumda:

Drone Edge Girişimi, insansız hava araçları sistemlerine karşı savunma amaçlı olarak 5 yıl boyunca üye ülkelere 40 milyar dolar kaynak aktarıyor. NATO'nun özellikle Rusya karşısında Ukrayna tarafından biriktirilen kabiliyetleri tüm üye ülkelere aktarma ve buradan yeni teknolojiler geliştirme amacı açıklıkla görülüyor. Elbette İran Savaşı'ndan alınan derslerin de burada değerlendirildiği görülüyor. Girişim kapsamına İHA operatörü sayısının artırılması, simülasyon sistemlerinin geliştirilmesi de giriyor.

Rutte'nin açıkladığı diğer stratejik tedarik alanı ise Çok Uluslu Çok Rollü Tanker Filosu. Airbus A400M ve A330 uçaklarının sayısının artırılmasını kapsayan proje, havada yakıt ikmali, stratejik personel ve yük taşımasını kapsıyor. Özellikle A400M Atlas uçağı pervaneli turbojet motoru sayesinde kısa pistlerde iniş kalkış yaparken, güçlü manevra kabiliyeti ile askeri harekât için düşünülmüş bir platform.

Bir diğer öne çıkan proje ise ortak istihbarat, gözetleme ve keşif kabiliyetini artırmak için envantere 5 adede kadar MQ-4C Triton sisteminin dahil edilmesi. Amerikan Northrop Grumman tarafından üretilen MQ-4C triton yüksek irtifada çalışan insansız hava aracı. Halihazırda ABD ve Avustralya Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılan İHA'nın 14 metre uzunluğu ve 40 metre kanat açıklığı var. 56 bin feet (17 bin metre) irtifaya çıkabilen aracın menzili 15 bin km ve 30 saat. Northrop Grumman da küresel silah tekellerinin ve ABD saldırganlığının en tehlikeli aktörlerinden biri. Şirket, Ortadoğu’daki katliamların ayrılmaz bir parçası.

Türk silah şirketlerinin durumu ne?

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte tarafından zirve öncesinde özellikle övgü düzülen Türk silah şirketleri ve Aselsan isminin zikredilmesi de bu tabloya oturuyor. Özellikle hava savunma sistemleri, elektronik harp, elektronik güdüm sistemlerinin diğer silahlara entegre edilmesi gündeminde Aselsan öne çıkıyor. 

"Çelik Kubbe" olarak tanıtılan entegre hava sistemini Roketsan, Tübitak, Havelsan ile beraber gerçekleştiren Aselsan'ın birikiminin artık tüm üye ülkelerle paylaşılacağı anlaşılıyor.

İran Savaşı'ndan öğrendiği deneyimlerini kurumsallaştırmaya çalıştığı belli olan emperyalizm, Roketsan'ın geliştirdiği "Kara Atmaca" uzun menzil hassas vuruş kabiliyetli füze sistemine de ilgi göstermiş durumda. Rusya-Ukrayna Savaşı'nda geleneksel mühimmat stoklarının önemini gören emperyalizm, benzer şekilde 155 mm obüs stoklarının önemine vurgu yapıyor. Bilindiği gibi Çorum'da yerleşik ARCA Savunma bu alanda faaliyet göstererek kısa sürede aranan bir tedarikçi haline gelmiş durumda.

Türkiye'ye 23 Haziran'da resmi ziyarette bulunan Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki ve beraberindeki heyet, ASELSAN Gölbaşı Tesisleri’nde ağırlanmıştı. Ziyarette Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye (ortada), Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün (sağda) ile ASELSAN Genel Müdürü Ahmet Akyol (solda) eşlik etti.

Savunma yalanlarının sonu

"NATO 3.0" adıyla artık pek çok alanda yepyeni bir anlayışa geçildiği vurgulanan NATO'nun artık tamamen jargon olarak kullandığı "barış" ve "savunma" gibi kavramları terk ettiği görülüyor. 

Özellikle Ukrayna desteği üzerinden Rusya'yı tehdit eden ittifak, artık taarruz gücünü net bir şekilde artıran adımlar atıyor. Bu anlamda başta Aselsan olmak üzere Türk silah şirketlerinde çalışan emekçilerin artık kendi vicdanlarını rahatlatacak, "ülkemin güvenliği için üretiyorum" argümanı da tamamen boşa düşüyor.

***

Öne Çıkan Yayın

YÖK'ten Yeditepe Üniversitesi'ndeki 'ayet pankartı' olayına soruşturma + Yeditepe'deki 'ayetli pankart' tartışmasında yeni görüntüler ortaya çıktı: Pankart uzun süre açık kalmış -Cumhuriyet-

YÖK'ten Yeditepe Üniversitesi'ndeki 'ayet pankartı' olayına soruşturma  Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Yeditepe Üniversitesi Hu...