NATO 3.0 ve Türk silah sanayii: Emperyalizm patronlara ne vaat ediyor?-Ogün Eratalay-
Ankara’daki NATO Zirvesi ile gündeme gelen “NATO 3.0” konsepti, tarihsel kökenleri dışa bağımlılığa dayanan Türk silah sanayiini tedarikçi konumundan ortak üretici rolüne taşıyor. S-400 ve F-35 denklemi ile emperyalist hiyerarşideki kızışan rekabetin gölgesinde, sektörün dönüştüğü yeni aşamayı ve dinamiklerini inceledik.
7-8 Temmuz'da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesinin yankıları çok çeşitli alanlarda sürüyor.
Bu alanlardan birisi de toplantılarda sayısız kez öne çıkarılan Türk silah şirketleri.
NATO Zirvesinin etkisini değerlendirmeden önce Türk silah şirketlerinin sektörel geçmişine bakmak faydalı olacaktır.
Türk savunma sanayisinin geçmişi
1970’li yıllarda Türkiye sermaye sınıfının savunma sanayiinde varlık gösterdiği örnekler çok sınırlıdır. 2. Dünya Savaşının ardından NATO üyesi olan Türkiye, savunma sanayii alanında doğrudan ABD bağımlısı konumda oldu. Bu dönemden önce ve Cumhuriyetin ilanını takip eden dönemde kalkınma planlarıyla hamle
yapılan savunma sanayileşme girişimleri terk edilmiş, savaşın ardından Truman Doktrini, Marshall Yardımları ve sonrasında NATO kapsamında ülkeye bedelsiz giren ihtiyaç fazlası silah ve teçhizat karşısında yerli üretim sürdürülemez hale gelmiştir.
Bu durum 1974 yılında değişmeye başladı. Kıbrıs Harekâtı’nın ardından ABD, tedarik ettiği silah sistemlerinin izni dışında kullanıldığı gerekçesiyle Türkiye’ye üç yıl sürecek ambargo uyguladı. Bu ambargo Türkiye’de savunma sanayiinin inşası için bir mihenk taşı olarak değerlendirilebilir. Bu döneme kadar sektördeki tamamen dışa bağımlı alana müdahale edilmiştir. Burada 12 Eylül 1980 Darbesinin ardından iktidara gelen Turgut Özallı yıllarda uluslararası piyasalara açılması teşvik edilen özel sektöre mali devlet desteği sağlanmış, küresel aktörlerle teknoloji transferi/üretim ve montaj antlaşmaları imzalanmıştır.
İlk örnekler İngiliz BAE Systems ile ortaklaşa kurulan FNSS, ABD’li Lockheed Martin ile ortaklaşa kurulan TAİ (Tusaş Air Industries) ve Raytheon ile ortaklaşa Stinger füzesi üretimi için temelleri atılan Roketsan’dır. Bu dönem, Türkiye burjuvazisinin bu alana devlet desteğiyle sermaye aktarması, sektöre dair bilgi birikimi toplama süreci olarak adlandırılabilir.
İzleyen 1990’lı dönemde lisans ücreti ödenerek, tasarıma dair girdide bulunmaksızın seri üretim gerçekleştirilmiştir. Bu dönemin önemli siparişlerinden bazıları oldukça hacimli olan Malezya’ya zırhlı personel taşıyıcı ve Mısır’a F-16 satışlarıdır.
Günümüzdeki durum
Savunma sanayindeki bağımlılık ilişkisi diğer sektörlerdekine benzer içeriktedir. Türkiye’nin sanayileşme sorunu mevcuttur. Türkiye, ilk dönemde katma değersiz ara ürün üreten ülke olarak devreye girmiş, kısıtlı teknoloji transferi alabilmiştir. 1990’lı yılların offset anlaşmalarının ardından başlanılan montaj üretimi, geriye bir silah sanayii kültürü bırakmıştır. Bugün gelinen noktada artık öğretileni tekrarlama ve kendi uygulama dönemi açıldı.
Bugün savunma sanayiinde hammadde ve ileri teknoloji içeren ürün anlamında dışa bağımlılık tartışmasız şekilde sürmektedir. Bu bağımlılığı belirli oranda aşmaya yönelik girişimler olsa da temel kalemlerde bu bağımlılığın kısa vadede ortadan kalkması mümkün gözükmüyor. Küresel ölçekte öne çıkan savunma sanayii firmaları ya doğrudan ya da dolaylı ortaklık olarak ABD bağlantılıdır.

1990’lı yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ilan edilmemiş iç savaş ortamını, daha sonra Suriye İç Savaşı, Libya İç Savaşı, İkinci Karabağ Savaşını laboratuvar olarak kullanan Türk Silahlı Kuvvetleri ve silah şirketleri, AKP iktidarı döneminde sermaye sınıfının yeniden yapılandırılması kapsamında ortaklıklarını sıkılaştırmıştır. AKP önderliğinde yurt dışına açılarak sermaye ihracatına başlayan Türk sermayesi, paralel hamleleri TSK ve silah anlaşmalarıyla yapmıştır. Bugün Kıbrıs, Somali ve Katar’daki kalıcı üslerinin dışında Irak ve Suriye’de askeri varlığı olan TSK, ikili anlaşmalar ve ittifak görevleri kapsamında Arnavutluk, Kosova, Bosna-Hersek, Lübnan ve Azerbaycan’da askeri olarak bulunmaktadır.
Günümüzde her yıl açıklanan dünyanın en büyük 100 silah şirketi listesine yaklaşık 4-5 firması dahil olan Türkiye savunma sanayii son dönemde özellikle insansız hava sistemleri, mühimmat teknolojileri, zırhlı araçlar, deniz platformları, radar ve elektronik harp sistemleriyle öne çıkmaktadır. Bu sektörün lokomotifleri arasında Aselsan, TAİ, Roketsan, Havelsan, STM, MKE gibi firmalar olsa da AKP iktidarı döneminde yaratılan silah yan sanayisiyle beraber Alp Havacılık, Arca Savunma, Samsun Yurt Savunma gibi orta büyüklükte aktörler başarıyla sahne almıştır.

NATO 3.0 ne getirdi, bunun etkileri ne olacak?
Ankara’daki NATO Zirvesinin ittifakın yeni bir anlayışla yeniden örgütleneceğinden hareketle 3.0 olarak adlandırıldığı biliniyor. Bu kapsamda aslında ittifak üyesi ülkelerin silah sanayisinde de ortak faaliyetlere girmeleri, tedarik süreçlerinin hızlanması, cephane stoklarının hızla sıcak çatışmalara hazırlanması öngörülüyor.
Bu çerçevede Türkiye savunma sanayii deklare edilmese de önemli bir sürece girmiş durumda olduğu görülüyor:
* Tedarikçi olmaktan ortak üretici konumuna geçiş: NATO 3.0'ın temel hedeflerinden biri, müttefiklerin savunma üretim kapasitesini birlikte artırmasıdır. Türkiye'nin gelişmiş mühimmat, İHA/SİHA, kara araçları, elektronik harp ve gemi inşa kabiliyetleri nedeniyle daha fazla ortak üretim projesinde yer alması bekleniyor.
* NATO projelerine erişimin artması: Ankara Zirvesi'nde açıklanan NATO Front Door for Industry girişimiyle NATO tedarik ve inovasyon süreçlerine sanayinin erişiminin kolaylaştırılması hedefleniyor. Bu sayede, Türk savunma şirketlerine NATO projelerine daha etkili katılım fırsatları açılıyor.
* Üretim kapasitesinin artırılması: NATO artık yalnızca yeni silah geliştirmeye değil, geleneksel silah ve mühimmatın hızlı ve yüksek adetlerde üretilebilmesine de odaklanıyor. Bu nedenle mühimmat, hava savunma sistemleri, füzeler ve kritik alt sistemlerde seri üretim kapasitesi ön plana çıkıyor. Bunun en iyi örneği Ukrayna-Rusya Savaşı sırasında temel füze sistemleri ve topçu mühimmatlarına artan talebin o dönemde Türk silah şirketleri tarafından büyük kârlarla yerine getirilmesidir.
* Standartlaşma ve birlikte çalışabilirlik: Türkiye'nin geliştirdiği sistemlerin NATO standartlarına uygunluğu daha kritik hâle geliyor. Türk silah şirketlerine daha çok ihracat olanağı sağlayacak bu adımın ilk örneklerinden birisi Türkiye'nin de yer aldığı 155 mm NATO standardı obüs mühimmat projesidir.
* Savunma yatırımlarının büyümesi: NATO 3.0 kapsamında müttefik üyeler savunma harcamalarını artırmayı taahhüt ediyor. Daha büyük savunma bütçeleri, ortak projeler ve tedarik hacminin de büyümesi anlamına geliyor. Özellikle Baykar-Leonardo, Alp Havacılık-Sikorsky, BAE-Thales-Aselsan, TAİ-Boeing gibi işbirliklerinin daha da derinleşerek devam edeceği ve genişleyeceği öngörülebilir.

S-400 sorunu ve F-35 projesinin belirsizliği
Türkiye’nin geçtiğimiz dönemde Rusya Federasyonundan çok bariz bir siyasi kararla tedarik ettiği ve hiç kullanılmayan S-400 hava savunma sistemleri, Türkiye ile ABD arasında büyük bir gerginliğe yol açmıştı. Trump iktidarıyla beraber sorunun çözümü yönünde bir eğilim belirse de bu yönde atılmış somut bir adım yok. ABD tarafından ilan edilen CAATSA yaptırımları ortak projeleri çok etkilemese de S-400 yüzünden F-35 programından çıkarılmış durumdaki Türk şirketleri, bu ortaklığa dönme peşinde.
Eğer bu yönde bir gelişme olursa Türk silah şirketlerinin ittifak kapsamında daha derin bir işbirliğine gireceği çok açık. Bu kapsamda belki de daha önce F-35 projesine dahil olmamış olan Havelsan gibi simülatör ve yazılım alanında faaliyet gösteren firmaların bile projeye dahil olması öngörülebilir. Ancak bu karar henüz alınmamıştır ve emperyalist hiyerarşideki bir alışverişin konusu yapılması muhtemeldir.


Sonuç yerine
NATO 3.0 ile Türkiye silah sanayii yalnızca ulusal ihtiyaçlara üretim yapan bir yapıdan, NATO'nun ortak üretim, ortak tedarik ve ortak teknoloji geliştirme ekosisteminde daha büyük rol üstlenebilecek bir konuma doğru ilerlemektedir. Bunun ne ölçüde gerçekleşeceği ise hem Türk silah şirketlerinin üretim kapasitesini artırmasına hem de NATO içindeki siyasi ve endüstriyel iş birliğinin gelişimine bağlı olacaktır. Türk silah şirketlerinin kimi alanlarda avantajları olsa da, özellikle emperyalist hiyerarşi içinde çok yoğun bir rekabet olduğu, Türk silah şirketlerinin bahsettiğimiz mevcut “olanakları” elinden kaçırmamak için kıyasıya bir mücadeleye girmek durumunda olduğu da açıktır.
/././
Katliamlar, çalınan topraklar, provakasyonlar: Batı Şeria'da ne oluyor?-Yalçın Çuğ-
Batı Şeria'daki asıl niyetini artık gizleme gereği dahi duymayan İsrail, uluslararası kamuoyunun göstermelik kınamaları eşliğinde Filistinlilere yönelik saldırganlığını yeni bir boyuta taşıyor. Askerleriyle ve üniformasız militanlarıyla Batı Şeria'da savaş zemini yaratmaya çabalan Tel Aviv neyin peşinde?
Bir sabah, dedelerinizden miras kalan araziye, yıllarca dişinizden tırnağınızdan artırarak inşa ettiğiniz evin, içindeki tüm hatıralarla birlikte askeri bir iş makinesiyle yerle bir edildiğini düşünün.
Ya da acil müdahaleye ihtiyaç duyan bir yakınınızı taşıyan ambulansın, silahlı askerler tarafından kontrol noktasında bilinçli ve sistematik bir şekilde saatlerce alıkonulduğunu...
Veya hayal edin: Tek geçim kaynağınız olan zeytin ağaçlarınızın tek tek sökülüşünü izlediğinizi, gecenin bir saati kapınıza dayanıp ölüm tehditleri savuranları dinlerken yaşayacağınız korkuyu...
Hatta sokakta kendi halinizde yürürken bir anda karga tulumba gözaltına alınıp yıllarca tutsak edildiğinizi, işkencelere maruz kaldığınızı, öldürüldüğünüzü...
Aşağılanmayı, hor görülmeyi, küçük düşürülmeyi...
Bunlar karanlık bir distopyanın senaryosu değil. İşgal altındaki Batı Şeria'daki milyonlarca Filistinlinin sıradan bir günde yaşadığı veya yaşayacaklarının sadece ufak birer kesiti.
Bir yandan Gazze Şeridi'ni insansızlaştırma politikasına devam eden İsrail, diğer yandan Batı Şeria'daki asıl niyetini artık gizleme gereği dahi duymuyor. Uluslararası kamuoyunun göstermelik kınamaları eşliğinde Filistinlilere yönelik saldırganlığını yeni bir boyuta taşıyan siyonist rejim, askerleriyle ve üniformasız militanlarıyla Batı Şeria'da "savaş" zemini yaratmaya çabalıyor.
Amaç açık: İşgali derinleştirmek, Batı Şeria'yı yaşanmaz hale getirmek ve nihai bir ilhaka giden yolda direnenleri "terörist" ilan edip yok etmek.
Peki, bu strateji sahada nasıl işliyor? Batı Şeria'da ne oluyor?
Bir bahane olarak Tel provokasyonu: 'Artık Batı Şeria'da da konuşmanın zamanı geldi'
Ekim 2023'ten bu yana işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te de Filistinlilere yönelik gözaltı, baskın ve saldırılar radikalleşti.
İsrail ordusunun bu dönemde işgal altındaki Batı Şeria'da Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerle işbirliği halinde tırmandırdığı gerilim, 1182 Filistinlinin ölümüne, yaklaşık 13 bin kişinin yaralanmasına, 24 bine yakın kişinin gözaltına alınmasına ve 33 bin kişinin zorla yerinden edilmesine yol açtı.
Ancak bu tırmanış, son zamanlarda hızla ivmelendi. İsrail çeşitli bahanelerle Batı Şeria'daki evleri yıkmaya, gözaltı sayılarını artırmaya, düzenlediği baskınları şiddetlendirmeye başladı.
İsrail ordusu ve İsrailli yerleşimcilerin 24 Temmuz'da Nablus'a bağlı Tel beldesinde kurguladığı provokasyon ise bu "bahane üretme" stratejisinin en net örneği oldu. Asker korumasında bölgeye saldıran yerleşimcilere karşı direnen Filistinlilerin kendilerini savunması sonucu yaşanan arbedede dört Filistinli katledildi, iki İsrail askeri ise öldü.
Bu olay, bizzat aşırı sağcı İsrail hükümeti tarafından bulunmaz bir nimet olarak görüldü.
İsrail'in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Batı Şeria'daki Filistin kent ve köylerinin Gazze Şeridi'nde İsrail saldırılarıyla büyük yıkıma uğrayan Beyt Hanun gibi yerle bir edilmesi çağrısında bulundu.
Ben-Gvir, Başbakan Binyamin Netanyahu ve İsrail ordusu yetkililerinden bölgedeki Filistinlilerin "evlerinin havadan ve D9 buldozerleriyle dümdüz edilmesini" isteyeceğini ifade etti ve şöyle dedi: "Ortadoğu'da konuşulan dil budur ve bunu Gazze'de nasıl konuştuysak, artık Batı Şeria'da da konuşmanın zamanı gelmiştir"
İsrail kabinesinin bir diğer aşırı sağcı ismi Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ise gasbedilen Filistin topraklarındaki yasa dışı yerleşim yerlerinin İsrail'in "koruyucu duvarı" olduğunu öne sürerek İsrail ordusunun Filistinlilere sert saldırılarda bulunması çağrısını yaptı.
Tel beldesine düzenlenen saldırıda katledilen Filistinliler. Netanyahu'dan karar: Filistinlilerin hayatı daha da zorlaştırılsın
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, dökülen kanın hemen ardından Batı Şeria'daki kaçak Yahudi yerleşim birimlerinin tanınması ve yenilerinin kurulması sürecinin hızlandırılması talimatını verdi. Tel Aviv'in planı basitti: Önce saldır, sonra direnişi bahane edip gaspı yasallaştır.
Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz tarafından yapılan ortak açıklamada, Batı Şeria'daki işgali derinleştirecek ve Filistinlilerin yaşamını daha da zorlaştıracak bir dizi karar bildirildi.
Batı Şeria'daki kaçak yerleşim birimlerinin tanınması ve yenilerinin kurulması sürecinin hızlandırılması talimatını veren Netanyahu, bölge genelinde İsrail birliklerinin takviye edilmesini istedi.
Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin Tel beldesi yakınlarına gelmesiyle başlayan olaya karışan bir Filistinlinin evinin yıkılması emrini veren Netanyahu, bölgedeki Filistinlilerin İsrail nezdindeki çalışma izinlerinin iptal edilmesini de istedi.
İsrailli yerleşimciler ve Filistinlilerin kullandığı trafik ve kontrol noktalarının ayrılması işgali derinleştirecek kararlar arasında yer aldı.
'Bizi üçüncü intifadaya doğru itiyorlar'
Nitekim bu provokasyon İsrail'de de tartışmalara neden oldu.
İsrailli muhalif lider Yair Golan, Netanyahu ve hükümetinin Batı Şeria'yı kasıtlı olarak İsrail'in güvenliğini tehlikeye atan bir "barut fıçısına" çevirdiğini itiraf etmek zorunda kaldı.
İsrail Meclisi (Knesset) Üyesi Gilad Kariv ise durumu daha net özetledi: "İsrail'de bizi kasıtlı olarak üçüncü bir intifadaya doğru iten bir grup var. Netanyahu bunu siyasi nedenlerle yapıyor. Smotrich de bunu kendi planının bir parçası olduğu için yapıyor. Görevimiz bu çılgınlığı durdurmak ve daha fazla kan dökülmesini ve can kaybını önlemektir."
Birinci İntifada (1987-1993), Filistin halkının İsrail işgaline karşı sapan ve taşlarla başlattığı, Oslo Anlaşmaları ile sona eren kitlesel bir sivil itaatsizlik süreciydi. Dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un provokatif Mescid-i Aksa ziyaretiyle başlayan İkinci İntifada (2000-2005) ise yerini silahlı çatışmalara ve İsrail ordusunun geniş çaplı askeri katliamlarına bıraktı.İsrail'in "sivil" kıyafetli teröristleri olan yerleşimciler ise hükümetten aldıkları bu siyasi cesaretle Batı Şeria'yı adeta ateşe veriyor. Devletin zirvesinden "her tepeyi ele geçirin" felsefesiyle fonlanan bu haydut sürüsünün son bir haftadaki ve 2026'nın ilk yarısındaki sicili, işlenen suçların faturasını açıkça ortaya koyuyor:
* İsrailli yerleşimcilerin Batı Şeria'daki saldırıları, 2026'nın ilk yarısında önceki döneme göre yüzde 63 artış göstererek 660'a yükseldi.
* Yılın başından bu yana 21'i doğrudan yerleşimciler tarafından olmak üzere toplam 86 Filistinli öldürüldü.
* Tel'deki olayın ardından geçen sadece birkaç günde, Batı Şeria'da sekiz yeni kaçak yerleşim yeri daha kuruldu.
* Nablus'un Kusra beldesinde inşası süren Rahmet Camisi ateşe verildi, duvarlarına "Kanlı intikam" gibi çeşitli ölüm tehditleri yazıldı.
* Yüzlerce zeytin ağacı söküldü, birçok tarım arazisine araçlarla girilerek mahsule zarar verildi.
'Gazzeleştirme' planı iş başında
Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese'nin de vurguladığı gibi, silahlı İsrailliler Filistinlilere karşı ölümcül saldırılarını artırırken, İsrailli liderler de açıkça Batı Şeria'nın "Gazzeleştirilmesinden" bahsediyor.
Bir yandan kaçak yerleşimler mantar gibi çoğalırken, diğer yandan C Bölgesi'ndeki "ruhsatsız yapı" kılıfıyla Filistinlilerin evleri başlarına yıkılıyor.
Kudüs, Ramallah, El Halil, Cenin ve Beytüllahim'de Filistinlilere ait onlarca ev, tarım tesisi ve ağıl, İsrail ordusunun iş makineleri tarafından yerle bir ediliyor. Vahşet öyle bir noktaya vardı ki; Nablus'taki İhtisas Hastanesi'ne baskın yapıp acil servisteki sağlık çalışanlarına silah doğrultularak yere yatırıldı, askeri kontrol noktalarında ambulansların hareketi kısıtlanarak diyaliz hastaları dahi ölüme terk ediliyor.
Batı Şeria'da saldırılarını sürdüren İsrail, Nablus'un Tel beldesine yönelik baskınlarında onlarca Filistinliyi gözaltına aldı.Cılız mesajlar, oldubittiler ve gerçekler
Birleşmiş Milletler ardı ardına açıklamalar yapıp "derin endişe" duyduğunu yineliyor ve "failler hesap vermeli" çağrıları yapıyor. Avrupa Birliği ise taraflara "kışkırtıcı söylemlerden kaçınma" gibi suya sabuna dokunmayan mesajlar veriyor. Ancak İsrail, uluslararası toplumun bu cılız açıklamalarından değil, yarattığı "oldubittilerden" güç alıyor.
İsrail devleti; Batı Şeria'yı parça parça yutmak, Filistinlileri göçe zorlamak ve hegemonyasını pekiştirmek için bölgeyi kasten bir savaş alanına çeviriyor.
Çünkü İsrail işgali altındaki Filistin topraklarında bulunan tüm Yahudi yerleşim birimleri halihazırda uluslararası hukuka göre yasa dışı kabul ediliyor.
Bunların çoğu İsrail makamlarının planlamasıyla yapılırken, daha küçük olan bazıları Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler tarafından kaçak olarak kuruluyor.
İsrail makamları, Batı Şeria'da Filistinlilerin toprakları üzerine kurulan bu kaçak yerleşim birimlerini "yasal" kabul etmese de destek veriyor, bunlara kendi kanunları nezdinde resmiyet kazandırarak yerleşim birimlerini genişletmeye devam ediyor.
İsrail'in yıkım, kundaklama ve saldırı politikaları ise özellikle Batı Şeria'nın "C Bölgesi"nde meydana geliyor. Peki ya bu durum tesadüf mü?
Elbette hayır. Bu durum 1993 Oslo Anlaşmaları'nın yarattığı çarpık statükonun doğrudan bir sonucu. Söz konusu anlaşma ile Batı Şeria A, B ve C olmak üzere üç bölgeye ayrıldı.
Batı Şeria'nın yüzde 18'ini A Bölgesi, yüzde 22'sini ise B Bölgesi oluşturuyor. Bu bölgede yaklaşık 3 milyon Filistinli yaşarken, bölgelerin sivil idaresi Filistin Devleti'nde bulunuyor. Asıl kriz ise Batı Şeria'nın yüzde 60'ını oluşturan C Bölgesi'nde düğümleniyor. Oslo Anlaşmaları uyarınca bu bölgenin kontrolünün ilerleyen yıllarda tamamen Filistin Yönetimi'ne devredilmesi gerekiyordu.
Fakat bu devir hiçbir zaman gerçekleşmedi. İsrail, 300 bin Filistinlinin yaşadığı bu geniş coğrafyada güvenlik, planlama ve inşaat dahil tüm idari kontrolü elinde tutuyor. Böylece C Bölgesi'ndeki neredeyse tüm Filistin inşaatları "yasadışı" ilan ediliyor ve ev yıkımlarına, topraksızlaştırma politikalarına adeta kılıf uyduruluyor. Bu nedenle ev yıkımlarının ve saldırıların büyük çoğunluğu bu bölgede meydana geliyor.
/././
Vurulan tankerler, kışkırtılan aşiretler, kurulan ittifaklar: Yemen'deki 'yarı barış' dönemi sona mı eriyor?-Yalçın Çuğ-
Yıllar önce "kısa sürede yok edilecek" denilen Ensarullah'ın bugün Kızıldeniz'de kendi ablukasını dayatması, bölgedeki emperyalist güçleri yeni ittifak arayışlarına itti. Washington'ın askeri yaptırım tehditleri, içeride kışkırtılan aşiretler ve Suudi Arabistan'ın bir araya getirmeye çalıştığı cephe, 2022'den bu yana süren "sessizlik ortamını" çatışma zeminine sürükleyecek gibi gözüküyor.
Yemen'i 12 yıldır açlığa, yıkıma ve istikrarsızlığa mahkum eden Suudi Arabistan öncülüğündeki abluka, Ensarullah hareketinin Kızıldeniz'de devreye soktuğu karşı hamleyle yeni bir evreye giriyor.
Yıllardır süren kuşatmaya, sivil katliamlara ve açlık politikalarına karşı deniz ablukası ilan eden Ensarullah, Kızıldeniz'de yeni bir denklemin kapısını aralıyor.
Suudi Arabistan, bugün kendi yarattığı savaşın maliyetini Kızıldeniz sularında ve bizzat kendi topraklarında ödüyor.
Vurulan Suudi petrol tankerleri ve Aramco tesisleri, içeride kışkırtılan aşiretler, Riyad güdümünde tek çatı altında birleştirilmeye çalışılan yeni cephe ve Washington'ın artan tehditleri...
Nisan 2022'de sağlanan ateşkesin ardından dört yıldır süren "yarı barış" ortamı hızla dağılırken, Yemen'de artık sadece askeri bir çatışma değil; bölgesel ittifakların, aşiretlerin ve küresel ticaret yollarının merkezde olduğu çok denklemli yeni bir savaş konsepti örülüyor.
Yıllardır Riyad'ın, Washington'ın ve Tel Aviv'in bombalarına direnen, her seferinde "bitti" denilen ancak bugün kendi ablukasını dayatan Ensarullah'ı ve Ensarullah'ın karşısına dizilenleri ne bekliyor?

'Bitti' denilen direnişten bölgesel aktörlüğe
2014'te başkent Sana'yı kontrol altına aldığında, Ensarullah'ın ömrünün aylar, belki de haftalarla sınırlı olduğu iddia ediliyordu. 2015'te Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap Koalisyonu'nun Yemen'e başlattığı askeri müdahale, kısa sürede bir "yok etme" harekatına dönüştü. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.
Yıllar süren güç kullanımına, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan'ın fonladığı işbirlikçi güçlerin saldırılarına rağmen Ensarullah; bırakın yok olmayı, Yemen'in yoğun nüfuslu kuzeybatısını elinde tutmayı başardı.
Özellikle Filistin halkıyla dayanışma amacıyla ABD ve İsrail bağlantılı gemilere yönelik yürüttüğü Kızıldeniz operasyonları, hareketin salt yerel bir güç olmadığını kanıtladı.
Yüzlerce hava saldırısına rağmen geri adım atmayan hareket, şimdi namlusunu yıllardır Yemen'i boğan Suudi Arabistan'a çevirmiş durumda.
Ensarullah'tan deniz ablukası kararı ve ablukayı ciddiye almayan Suudilerin hazin sonu
Sürecin fitilini ateşleyen gelişme, Suudi Arabistan'ın Sana Uluslararası Havalimanı'nı hedef alması üzerine Ensarullah Hareketi Askeri Sözcüsü Yahya Seri'nin 20 Temmuz'da yaptığı açıklamayla duyuruldu.
Halka yönelik ablukanın gayrimeşru olduğunu belirten Seri, Suudi Arabistan'a karşı resmi olarak "deniz ablukası" başlattıklarını ve herhangi bir tırmanışa çok sert karşılık vereceklerini ilan etti.
Bu açıklama kağıt üzerinde kalmadı. Kararın hemen ardından Kızıldeniz'de geçiş yasağını ihlal eden Suudi Arabistan'a ait ENCELIA ve LAYLA isimli petrol tankerleri, Ensarullah güçleri tarafından insansız hava araçları (İHA) ve füzelerle vuruldu. Aynı günlerde bölgedeki yaklaşık 10 ticari gemi de geri dönmeye zorlandı.
'Gerilime gerilimle karşılık verildi': Suudiler saldırdı, Ensarullah yanıt verdi
Yemen'deki karışıklığın baş aktörlerinden Suudi Arabistan ise Ensarullah'ın bu adımlarının ardından diplomatik bir ikiyüzlülük örneği sergiledi. Riyad yönetimi, yıllardır süren yıkımı unutturmaya çalışırcasına, Yemen'e "kalkınma projeleri ve bütçe desteği" sağladığını iddia eden bir kınama metni yayımladı.
Riyad'ın "gemilerimizi koruyacağız" açıklamasının sahadaki karşılığı ise Suudi yönetiminin öncülüğündeki Arap Koalisyonu'nun Hudeyde kentine, Kamaran Adası'na, Marib ve Cevf vilayetlerindeki Ensarullah mevzilerine yönelik hava saldırıları oldu. İletişim tesislerinin ve sivil alanların da hedef alındığı bu saldırılara karşı Ensarullah'tan net bir yanıt geldi: "Ablukaya ablukayla, limanlara limanlarla ve gerilime gerilimle karşılık verilecek."
Bu restleşmenin ardından çatışmalar hızla tırmandı. Mevzilerine düzenlenen hava saldırılarına karşı Ensarullah, Suudi Arabistan'ın Cazan ve Yenbu kentlerindeki milli petrol şirketi Aramco'ya ait kritik tesislere balistik füzeler ve İHA'larla ağır saldırılar düzenledi. Özellikle Yenbu'da ham petrol nakli sağlayan noktaların vurulması, savaşın doğrudan Suudi ekonomisinin kalbine yöneldiğini gösterdi.
Saflar sıklaşıyor, Ensarullah'a karşı ittifaklar kuruluyor
Kızıldeniz'de ve sınır ötesinde bunlar yaşanırken, emperyalizmin Yemen içindeki klasik "böl ve yönet" stratejisi de yeniden devreye girmiş gözüküyor.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli Yemenli güçlerin kendi içlerindeki bölünmüşlüğü, Ensarullah'ın elini rahatlatan en önemli unsurlardan biriydi. Ancak son aylarda tablo değişiyor. Yemen'in Birleşmiş Milletler tarafından tanınan, Riyad güdümündeki Başkanlık Liderlik Konseyi daha koordineli bir yapıya büründürülüyor.
Nitekim Suudi destekli hükümetin Savunma Bakanı Tahir el-Ukayli'nin "ordunun savaşa girmeye hazır olduğunu" ilan etmesi ve Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi'nin "Arap Koalisyonu ile deniz yollarını korumak için birlikte çalıştıklarını" açıklaması, içeride açılacak yeni cephenin resmi ilanı niteliğinde.
Bununla eş zamanlı olarak, ülkenin güneybatısındaki Dali vilayetinde hükümet güçleri ile Ensarullah arasında patlak veren ve 30'dan fazla kişinin öldüğü veya yaralandığı çatışmalar, ateşkesin çökmekte olduğunun habercisi. Öte yandan Sada, Taiz, İbb, Amran ve Sana'da yaşanan çatışmalar da ülkedeki gerilimin yeniden yükselişe geçtiğini doğruluyor.
En dikkat çekici iç gelişme ise "aşiretler" üzerinden kurgulanan provokasyonlar. El-Cevf vilayetindeki bir aşiret liderinin gözaltına alınması ve serbest bırakıldıktan sonra Ensarullah aleyhine açıklamalar yapması dikkat çekici gelişmelere sebep oldu. Olayın ardından farklı vilayetlerden binlerce aşiret mensubu El-Cevf'te toplanarak Ensarullah yönetimini alenen kınadı.
Böylece yıllardır parçalı halde hareket eden aşiretler, birlik mesajı vermiş oldu. Bu nedenle El-Cevf'teki Ensarullah karşıtı aşiret ittifakının, çatışmaların yeniden başlaması halinde hükümetin askeri operasyonlarına kritik bir destek sunabileceğine dair yorumlar artıyor.
Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump'ın petrol tankerlerinin vurulmasının ardından doğrudan İran'ı ve Ensarullah'ı hedef göstererek "büyük bir askeri yaptırım" uyarısında bulunması, Washington'ın Kızıldeniz'deki ticari hegemonyasını korumak için Yemen'i yeniden topyekûn bir kan gölüne çevirmeye hazır olduğunu gösteriyor.
ABD cephesinden gelen bu uyarı da Kızıldeniz'de kurulacak yeni uluslararası askeri ittifakların habercisi olabilir. Ancak karşılarında 2014'ün parçalı yapıları değil; bölgesel güçlere kafa tutabilen ve gerektiğinde kendi ablukasını kurabilen bir hareket var. Ensarullah'ın elinde 200 binden fazla savaşçı, gelişmiş bir füze teknolojisi, birleşik bir komuta kontrol yapısı ve yılların getirdiği ciddi bir muharebe deneyimi bulunuyor.
Nisan 2022'den bu yana süren görece "sessizlik ortamı", yerini çok daha sert ve çok daha boyutlu bir çatışma zeminine bırakacak gibi gözüküyor.
/././








