soL "Köşebaşı + Gündem" -29 Temmuz 2026-


NATO 3.0 ve Türk silah sanayii: Emperyalizm patronlara ne vaat ediyor?-Ogün Eratalay- 

Ankara’daki NATO Zirvesi ile gündeme gelen “NATO 3.0” konsepti, tarihsel kökenleri dışa bağımlılığa dayanan Türk silah sanayiini tedarikçi konumundan ortak üretici rolüne taşıyor. S-400 ve F-35 denklemi ile emperyalist hiyerarşideki kızışan rekabetin gölgesinde, sektörün dönüştüğü yeni aşamayı ve dinamiklerini inceledik.

7-8 Temmuz'da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesinin yankıları çok çeşitli alanlarda sürüyor. 

Bu alanlardan birisi de toplantılarda sayısız kez öne çıkarılan Türk silah şirketleri. 

NATO Zirvesinin etkisini değerlendirmeden önce Türk silah şirketlerinin sektörel geçmişine bakmak faydalı olacaktır.

Türk savunma sanayisinin geçmişi

1970’li yıllarda Türkiye sermaye sınıfının savunma sanayiinde varlık gösterdiği örnekler çok sınırlıdır. 2. Dünya Savaşının ardından NATO üyesi olan Türkiye, savunma sanayii alanında doğrudan ABD bağımlısı konumda oldu. Bu dönemden önce ve Cumhuriyetin ilanını takip eden dönemde kalkınma planlarıyla hamle

 yapılan savunma sanayileşme girişimleri terk edilmiş, savaşın ardından Truman Doktrini, Marshall Yardımları ve sonrasında NATO kapsamında ülkeye bedelsiz giren ihtiyaç fazlası silah ve teçhizat karşısında yerli üretim sürdürülemez hale gelmiştir. 

Bu durum 1974 yılında değişmeye başladı. Kıbrıs Harekâtı’nın ardından ABD, tedarik ettiği silah sistemlerinin izni dışında kullanıldığı gerekçesiyle Türkiye’ye üç yıl sürecek ambargo uyguladı. Bu ambargo Türkiye’de savunma sanayiinin inşası için bir mihenk taşı olarak değerlendirilebilir. Bu döneme kadar sektördeki tamamen dışa bağımlı alana müdahale edilmiştir. Burada 12 Eylül 1980 Darbesinin ardından iktidara gelen Turgut Özallı yıllarda uluslararası piyasalara açılması teşvik edilen özel sektöre mali devlet desteği sağlanmış, küresel aktörlerle teknoloji transferi/üretim ve montaj antlaşmaları imzalanmıştır. 

İlk örnekler İngiliz BAE Systems ile ortaklaşa kurulan FNSS, ABD’li Lockheed Martin ile ortaklaşa kurulan TAİ (Tusaş Air Industries) ve Raytheon ile ortaklaşa Stinger füzesi üretimi için temelleri atılan Roketsan’dır. Bu dönem, Türkiye burjuvazisinin bu alana devlet desteğiyle sermaye aktarması, sektöre dair bilgi birikimi toplama süreci olarak adlandırılabilir.

İzleyen 1990’lı dönemde lisans ücreti ödenerek, tasarıma dair girdide bulunmaksızın seri üretim gerçekleştirilmiştir. Bu dönemin önemli siparişlerinden bazıları oldukça hacimli olan Malezya’ya zırhlı personel taşıyıcı ve Mısır’a F-16 satışlarıdır.

Günümüzdeki durum

Savunma sanayindeki bağımlılık ilişkisi diğer sektörlerdekine benzer içeriktedir. Türkiye’nin sanayileşme sorunu mevcuttur. Türkiye, ilk dönemde katma değersiz ara ürün üreten ülke olarak devreye girmiş, kısıtlı teknoloji transferi alabilmiştir. 1990’lı yılların offset anlaşmalarının ardından başlanılan montaj üretimi, geriye bir silah sanayii kültürü bırakmıştır. Bugün gelinen noktada artık öğretileni tekrarlama ve kendi uygulama dönemi açıldı.

Bugün savunma sanayiinde hammadde ve ileri teknoloji içeren ürün anlamında dışa bağımlılık tartışmasız şekilde sürmektedir. Bu bağımlılığı belirli oranda aşmaya yönelik girişimler olsa da temel kalemlerde bu bağımlılığın kısa vadede ortadan kalkması mümkün gözükmüyor. Küresel ölçekte öne çıkan savunma sanayii firmaları ya doğrudan ya da dolaylı ortaklık olarak ABD bağlantılıdır.

1990’lı yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ilan edilmemiş iç savaş ortamını, daha sonra Suriye İç Savaşı, Libya İç Savaşı, İkinci Karabağ Savaşını laboratuvar olarak kullanan Türk Silahlı Kuvvetleri ve silah şirketleri, AKP iktidarı döneminde sermaye sınıfının yeniden yapılandırılması kapsamında ortaklıklarını sıkılaştırmıştır. AKP önderliğinde yurt dışına açılarak sermaye ihracatına başlayan Türk sermayesi, paralel hamleleri TSK ve silah anlaşmalarıyla yapmıştır. Bugün Kıbrıs, Somali ve Katar’daki kalıcı üslerinin dışında Irak ve Suriye’de askeri varlığı olan TSK, ikili anlaşmalar ve ittifak görevleri kapsamında Arnavutluk, Kosova, Bosna-Hersek, Lübnan ve Azerbaycan’da askeri olarak bulunmaktadır. 

Günümüzde her yıl açıklanan dünyanın en büyük 100 silah şirketi listesine yaklaşık 4-5 firması dahil olan Türkiye savunma sanayii son dönemde özellikle insansız hava sistemleri, mühimmat teknolojileri, zırhlı araçlar, deniz platformları, radar ve elektronik harp sistemleriyle öne çıkmaktadır. Bu sektörün lokomotifleri arasında Aselsan, TAİ, Roketsan, Havelsan, STM, MKE gibi firmalar olsa da AKP iktidarı döneminde yaratılan silah yan sanayisiyle beraber Alp Havacılık, Arca Savunma, Samsun Yurt Savunma gibi orta büyüklükte aktörler başarıyla sahne almıştır. 

NATO 3.0 ne getirdi, bunun etkileri ne olacak?

Ankara’daki NATO Zirvesinin ittifakın yeni bir anlayışla yeniden örgütleneceğinden hareketle 3.0 olarak adlandırıldığı biliniyor. Bu kapsamda aslında ittifak üyesi ülkelerin silah sanayisinde de ortak faaliyetlere girmeleri, tedarik süreçlerinin hızlanması, cephane stoklarının hızla sıcak çatışmalara hazırlanması öngörülüyor. 
Bu çerçevede Türkiye savunma sanayii deklare edilmese de önemli bir sürece girmiş durumda olduğu görülüyor:

Tedarikçi olmaktan ortak üretici konumuna geçiş: NATO 3.0'ın temel hedeflerinden biri, müttefiklerin savunma üretim kapasitesini birlikte artırmasıdır. Türkiye'nin gelişmiş mühimmat, İHA/SİHA, kara araçları, elektronik harp ve gemi inşa kabiliyetleri nedeniyle daha fazla ortak üretim projesinde yer alması bekleniyor.

NATO projelerine erişimin artması: Ankara Zirvesi'nde açıklanan NATO Front Door for Industry girişimiyle NATO tedarik ve inovasyon süreçlerine sanayinin erişiminin kolaylaştırılması hedefleniyor. Bu sayede, Türk savunma şirketlerine NATO projelerine daha etkili katılım fırsatları açılıyor.

Üretim kapasitesinin artırılması: NATO artık yalnızca yeni silah geliştirmeye değil, geleneksel silah ve mühimmatın hızlı ve yüksek adetlerde üretilebilmesine de odaklanıyor. Bu nedenle mühimmat, hava savunma sistemleri, füzeler ve kritik alt sistemlerde seri üretim kapasitesi ön plana çıkıyor. Bunun en iyi örneği Ukrayna-Rusya Savaşı sırasında temel füze sistemleri ve topçu mühimmatlarına artan talebin o dönemde Türk silah şirketleri tarafından büyük kârlarla yerine getirilmesidir.

Standartlaşma ve birlikte çalışabilirlik: Türkiye'nin geliştirdiği sistemlerin NATO standartlarına uygunluğu daha kritik hâle geliyor. Türk silah şirketlerine daha çok ihracat olanağı sağlayacak bu adımın ilk örneklerinden birisi Türkiye'nin de yer aldığı 155 mm NATO standardı obüs mühimmat projesidir.

Savunma yatırımlarının büyümesi: NATO 3.0 kapsamında müttefik üyeler savunma harcamalarını artırmayı taahhüt ediyor. Daha büyük savunma bütçeleri, ortak projeler ve tedarik hacminin de büyümesi anlamına geliyor. Özellikle Baykar-Leonardo, Alp Havacılık-Sikorsky, BAE-Thales-Aselsan, TAİ-Boeing gibi işbirliklerinin daha da derinleşerek devam edeceği ve genişleyeceği öngörülebilir.

S-400 sorunu ve F-35 projesinin belirsizliği

Türkiye’nin geçtiğimiz dönemde Rusya Federasyonundan çok bariz bir siyasi kararla tedarik ettiği ve hiç kullanılmayan S-400 hava savunma sistemleri, Türkiye ile ABD arasında büyük bir gerginliğe yol açmıştı. Trump iktidarıyla beraber sorunun çözümü yönünde bir eğilim belirse de bu yönde atılmış somut bir adım yok. ABD tarafından ilan edilen CAATSA yaptırımları ortak projeleri çok etkilemese de S-400 yüzünden F-35 programından çıkarılmış durumdaki Türk şirketleri, bu ortaklığa dönme peşinde. 

Eğer bu yönde bir gelişme olursa Türk silah şirketlerinin ittifak kapsamında daha derin bir işbirliğine gireceği çok açık. Bu kapsamda belki de daha önce F-35 projesine dahil olmamış olan Havelsan gibi simülatör ve yazılım alanında faaliyet gösteren firmaların bile projeye dahil olması öngörülebilir. Ancak bu karar henüz alınmamıştır ve emperyalist hiyerarşideki bir alışverişin konusu yapılması muhtemeldir. 

Sonuç yerine

NATO 3.0 ile Türkiye silah sanayii yalnızca ulusal ihtiyaçlara üretim yapan bir yapıdan, NATO'nun ortak üretim, ortak tedarik ve ortak teknoloji geliştirme ekosisteminde daha büyük rol üstlenebilecek bir konuma doğru ilerlemektedir. Bunun ne ölçüde gerçekleşeceği ise hem Türk silah şirketlerinin üretim kapasitesini artırmasına hem de NATO içindeki siyasi ve endüstriyel iş birliğinin gelişimine bağlı olacaktır. Türk silah şirketlerinin kimi alanlarda avantajları olsa da, özellikle emperyalist hiyerarşi içinde çok yoğun bir rekabet olduğu, Türk silah şirketlerinin bahsettiğimiz mevcut “olanakları” elinden kaçırmamak için kıyasıya bir mücadeleye girmek durumunda olduğu da açıktır.

/././

Katliamlar, çalınan topraklar, provakasyonlar: Batı Şeria'da ne oluyor?-Yalçın Çuğ- 

Batı Şeria'daki asıl niyetini artık gizleme gereği dahi duymayan İsrail, uluslararası kamuoyunun göstermelik kınamaları eşliğinde Filistinlilere yönelik saldırganlığını yeni bir boyuta taşıyor. Askerleriyle ve üniformasız militanlarıyla Batı Şeria'da savaş zemini yaratmaya çabalan Tel Aviv neyin peşinde?

Bir sabah, dedelerinizden miras kalan araziye, yıllarca dişinizden tırnağınızdan artırarak inşa ettiğiniz evin, içindeki tüm hatıralarla birlikte askeri bir iş makinesiyle yerle bir edildiğini düşünün.

Ya da acil müdahaleye ihtiyaç duyan bir yakınınızı taşıyan ambulansın, silahlı askerler tarafından kontrol noktasında bilinçli ve sistematik bir şekilde saatlerce alıkonulduğunu...

Veya hayal edin: Tek geçim kaynağınız olan zeytin ağaçlarınızın tek tek sökülüşünü izlediğinizi, gecenin bir saati kapınıza dayanıp ölüm tehditleri savuranları dinlerken yaşayacağınız korkuyu...

Hatta sokakta kendi halinizde yürürken bir anda karga tulumba gözaltına alınıp yıllarca tutsak edildiğinizi, işkencelere maruz kaldığınızı, öldürüldüğünüzü...

Aşağılanmayı, hor görülmeyi, küçük düşürülmeyi...

Bunlar karanlık bir distopyanın senaryosu değil. İşgal altındaki Batı Şeria'daki milyonlarca Filistinlinin sıradan bir günde yaşadığı veya yaşayacaklarının sadece ufak birer kesiti.

Bir yandan Gazze Şeridi'ni insansızlaştırma politikasına devam eden İsrail, diğer yandan Batı Şeria'daki asıl niyetini artık gizleme gereği dahi duymuyor. Uluslararası kamuoyunun göstermelik kınamaları eşliğinde Filistinlilere yönelik saldırganlığını yeni bir boyuta taşıyan siyonist rejim, askerleriyle ve üniformasız militanlarıyla Batı Şeria'da "savaş" zemini yaratmaya çabalıyor.

Amaç açık: İşgali derinleştirmek, Batı Şeria'yı yaşanmaz hale getirmek ve nihai bir ilhaka giden yolda direnenleri "terörist" ilan edip yok etmek.

Peki, bu strateji sahada nasıl işliyor? Batı Şeria'da ne oluyor?

Bir bahane olarak Tel provokasyonu: 'Artık Batı Şeria'da da konuşmanın zamanı geldi'

Ekim 2023'ten bu yana işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te de Filistinlilere yönelik gözaltı, baskın ve saldırılar radikalleşti.

İsrail ordusunun bu dönemde işgal altındaki Batı Şeria'da Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerle işbirliği halinde tırmandırdığı gerilim, 1182 Filistinlinin ölümüne, yaklaşık 13 bin kişinin yaralanmasına, 24 bine yakın kişinin gözaltına alınmasına ve 33 bin kişinin zorla yerinden edilmesine yol açtı.

Ancak bu tırmanış, son zamanlarda hızla ivmelendi. İsrail çeşitli bahanelerle Batı Şeria'daki evleri yıkmaya, gözaltı sayılarını artırmaya, düzenlediği baskınları şiddetlendirmeye başladı.

İsrail ordusu ve İsrailli yerleşimcilerin 24 Temmuz'da Nablus'a bağlı Tel beldesinde kurguladığı provokasyon ise bu "bahane üretme" stratejisinin en net örneği oldu. Asker korumasında bölgeye saldıran yerleşimcilere karşı direnen Filistinlilerin kendilerini savunması sonucu yaşanan arbedede dört Filistinli katledildi, iki İsrail askeri ise öldü.

Bu olay, bizzat aşırı sağcı İsrail hükümeti tarafından bulunmaz bir nimet olarak görüldü.

İsrail'in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Batı Şeria'daki Filistin kent ve köylerinin Gazze Şeridi'nde İsrail saldırılarıyla büyük yıkıma uğrayan Beyt Hanun gibi yerle bir edilmesi çağrısında bulundu.

Ben-Gvir, Başbakan Binyamin Netanyahu ve İsrail ordusu yetkililerinden bölgedeki Filistinlilerin "evlerinin havadan ve D9 buldozerleriyle dümdüz edilmesini" isteyeceğini ifade etti ve şöyle dedi: "Ortadoğu'da konuşulan dil budur ve bunu Gazze'de nasıl konuştuysak, artık Batı Şeria'da da konuşmanın zamanı gelmiştir" 

İsrail kabinesinin bir diğer aşırı sağcı ismi Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ise gasbedilen Filistin topraklarındaki yasa dışı yerleşim yerlerinin İsrail'in "koruyucu duvarı" olduğunu öne sürerek İsrail ordusunun Filistinlilere sert saldırılarda bulunması çağrısını yaptı.

Tel beldesine düzenlenen saldırıda katledilen Filistinliler. 

Netanyahu'dan karar: Filistinlilerin hayatı daha da zorlaştırılsın

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, dökülen kanın hemen ardından Batı Şeria'daki kaçak Yahudi yerleşim birimlerinin tanınması ve yenilerinin kurulması sürecinin hızlandırılması talimatını verdi. Tel Aviv'in planı basitti: Önce saldır, sonra direnişi bahane edip gaspı yasallaştır. 

Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz tarafından yapılan ortak açıklamada, Batı Şeria'daki işgali derinleştirecek ve Filistinlilerin yaşamını daha da zorlaştıracak bir dizi karar bildirildi.

Batı Şeria'daki kaçak yerleşim birimlerinin tanınması ve yenilerinin kurulması sürecinin hızlandırılması talimatını veren Netanyahu, bölge genelinde İsrail birliklerinin takviye edilmesini istedi.

Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin Tel beldesi yakınlarına gelmesiyle başlayan olaya karışan bir Filistinlinin evinin yıkılması emrini veren Netanyahu, bölgedeki Filistinlilerin İsrail nezdindeki çalışma izinlerinin iptal edilmesini de istedi. 

İsrailli yerleşimciler ve Filistinlilerin kullandığı trafik ve kontrol noktalarının ayrılması işgali derinleştirecek kararlar arasında yer aldı.

'Bizi üçüncü intifadaya doğru itiyorlar'

Nitekim bu provokasyon İsrail'de de tartışmalara neden oldu.

İsrailli muhalif lider Yair Golan, Netanyahu ve hükümetinin Batı Şeria'yı kasıtlı olarak İsrail'in güvenliğini tehlikeye atan bir "barut fıçısına" çevirdiğini itiraf etmek zorunda kaldı.

İsrail Meclisi (Knesset) Üyesi Gilad Kariv ise durumu daha net özetledi:  "İsrail'de bizi kasıtlı olarak üçüncü bir intifadaya doğru iten bir grup var. Netanyahu bunu siyasi nedenlerle yapıyor. Smotrich de bunu kendi planının bir parçası olduğu için yapıyor. Görevimiz bu çılgınlığı durdurmak ve daha fazla kan dökülmesini ve can kaybını önlemektir." 

Birinci İntifada (1987-1993), Filistin halkının İsrail işgaline karşı sapan ve taşlarla başlattığı, Oslo Anlaşmaları ile sona eren kitlesel bir sivil itaatsizlik süreciydi. Dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un provokatif Mescid-i Aksa ziyaretiyle başlayan İkinci İntifada (2000-2005) ise yerini silahlı çatışmalara ve İsrail ordusunun geniş çaplı askeri katliamlarına bıraktı.
Üniformasız ordunun bilançosu: 86 cinayet, çalınan topraklar, sökülen ağaçlar...

İsrail'in "sivil" kıyafetli teröristleri olan yerleşimciler ise hükümetten aldıkları bu siyasi cesaretle Batı Şeria'yı adeta ateşe veriyor. Devletin zirvesinden "her tepeyi ele geçirin" felsefesiyle fonlanan bu haydut sürüsünün son bir haftadaki ve 2026'nın ilk yarısındaki sicili, işlenen suçların faturasını açıkça ortaya koyuyor:

* İsrailli yerleşimcilerin Batı Şeria'daki saldırıları, 2026'nın ilk yarısında önceki döneme göre yüzde 63 artış göstererek 660'a yükseldi.

* Yılın başından bu yana 21'i doğrudan yerleşimciler tarafından olmak üzere toplam 86 Filistinli öldürüldü.

* Tel'deki olayın ardından geçen sadece birkaç günde, Batı Şeria'da sekiz yeni kaçak yerleşim yeri daha kuruldu.

* Nablus'un Kusra beldesinde inşası süren Rahmet Camisi ateşe verildi, duvarlarına "Kanlı intikam" gibi çeşitli ölüm tehditleri yazıldı. 

* Yüzlerce zeytin ağacı söküldü, birçok tarım arazisine araçlarla girilerek mahsule zarar verildi.

'Gazzeleştirme' planı iş başında

Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese'nin de vurguladığı gibi, silahlı İsrailliler Filistinlilere karşı ölümcül saldırılarını artırırken, İsrailli liderler de açıkça Batı Şeria'nın "Gazzeleştirilmesinden" bahsediyor.  

Bir yandan kaçak yerleşimler mantar gibi çoğalırken, diğer yandan C Bölgesi'ndeki "ruhsatsız yapı" kılıfıyla Filistinlilerin evleri başlarına yıkılıyor. 

Kudüs, Ramallah, El Halil, Cenin ve Beytüllahim'de Filistinlilere ait onlarca ev, tarım tesisi ve ağıl, İsrail ordusunun iş makineleri tarafından yerle bir ediliyor. Vahşet öyle bir noktaya vardı ki; Nablus'taki İhtisas Hastanesi'ne baskın yapıp acil servisteki sağlık çalışanlarına silah doğrultularak yere yatırıldı, askeri kontrol noktalarında ambulansların hareketi kısıtlanarak diyaliz hastaları dahi ölüme terk ediliyor.

Batı Şeria'da saldırılarını sürdüren İsrail, Nablus'un Tel beldesine yönelik baskınlarında onlarca Filistinliyi gözaltına aldı.

Cılız mesajlar, oldubittiler ve gerçekler

Birleşmiş Milletler ardı ardına açıklamalar yapıp "derin endişe" duyduğunu yineliyor ve "failler hesap vermeli" çağrıları yapıyor. Avrupa Birliği ise taraflara "kışkırtıcı söylemlerden kaçınma" gibi suya sabuna dokunmayan mesajlar veriyor. Ancak İsrail, uluslararası toplumun bu cılız açıklamalarından değil, yarattığı "oldubittilerden" güç alıyor. 

İsrail devleti; Batı Şeria'yı parça parça yutmak, Filistinlileri göçe zorlamak ve hegemonyasını pekiştirmek için bölgeyi kasten bir savaş alanına çeviriyor.

Çünkü İsrail işgali altındaki Filistin topraklarında bulunan tüm Yahudi yerleşim birimleri halihazırda uluslararası hukuka göre yasa dışı kabul ediliyor.

Bunların çoğu İsrail makamlarının planlamasıyla yapılırken, daha küçük olan bazıları Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler tarafından kaçak olarak kuruluyor.

İsrail makamları, Batı Şeria'da Filistinlilerin toprakları üzerine kurulan bu kaçak yerleşim birimlerini "yasal" kabul etmese de destek veriyor, bunlara kendi kanunları nezdinde resmiyet kazandırarak yerleşim birimlerini genişletmeye devam ediyor.

İsrail'in yıkım, kundaklama ve saldırı politikaları ise özellikle Batı Şeria'nın "C Bölgesi"nde meydana geliyor. Peki ya bu durum tesadüf mü?

Elbette hayır. Bu durum 1993 Oslo Anlaşmaları'nın yarattığı çarpık statükonun doğrudan bir sonucu. Söz konusu anlaşma ile Batı Şeria A, B ve C olmak üzere üç bölgeye ayrıldı. 

Batı Şeria'nın yüzde 18'ini A Bölgesi, yüzde 22'sini ise B Bölgesi oluşturuyor. Bu bölgede yaklaşık 3 milyon Filistinli yaşarken, bölgelerin sivil idaresi Filistin Devleti'nde bulunuyor. Asıl kriz ise Batı Şeria'nın yüzde 60'ını oluşturan C Bölgesi'nde düğümleniyor. Oslo Anlaşmaları uyarınca bu bölgenin kontrolünün ilerleyen yıllarda tamamen Filistin Yönetimi'ne devredilmesi gerekiyordu. 

Fakat bu devir hiçbir zaman gerçekleşmedi. İsrail, 300 bin Filistinlinin yaşadığı bu geniş coğrafyada güvenlik, planlama ve inşaat dahil tüm idari kontrolü elinde tutuyor. Böylece C Bölgesi'ndeki neredeyse tüm Filistin inşaatları "yasadışı" ilan ediliyor ve ev yıkımlarına, topraksızlaştırma politikalarına adeta kılıf uyduruluyor. Bu nedenle ev yıkımlarının ve saldırıların büyük çoğunluğu bu bölgede meydana geliyor.

/././

Vurulan tankerler, kışkırtılan aşiretler, kurulan ittifaklar: Yemen'deki 'yarı barış' dönemi sona mı eriyor?-Yalçın Çuğ- 

Yıllar önce "kısa sürede yok edilecek" denilen Ensarullah'ın bugün Kızıldeniz'de kendi ablukasını dayatması, bölgedeki emperyalist güçleri yeni ittifak arayışlarına itti. Washington'ın askeri yaptırım tehditleri, içeride kışkırtılan aşiretler ve Suudi Arabistan'ın bir araya getirmeye çalıştığı cephe, 2022'den bu yana süren "sessizlik ortamını" çatışma zeminine sürükleyecek gibi gözüküyor.

Yemen'i 12 yıldır açlığa, yıkıma ve istikrarsızlığa mahkum eden Suudi Arabistan öncülüğündeki abluka, Ensarullah hareketinin Kızıldeniz'de devreye soktuğu karşı hamleyle yeni bir evreye giriyor. 

Yıllardır süren kuşatmaya, sivil katliamlara ve açlık politikalarına karşı deniz ablukası ilan eden Ensarullah, Kızıldeniz'de yeni bir denklemin kapısını aralıyor.

Suudi Arabistan, bugün kendi yarattığı savaşın maliyetini Kızıldeniz sularında ve bizzat kendi topraklarında ödüyor.

Vurulan Suudi petrol tankerleri ve Aramco tesisleri, içeride kışkırtılan aşiretler, Riyad güdümünde tek çatı altında birleştirilmeye çalışılan yeni cephe ve Washington'ın artan tehditleri...

Nisan 2022'de sağlanan ateşkesin ardından dört yıldır süren "yarı barış" ortamı hızla dağılırken, Yemen'de artık sadece askeri bir çatışma değil; bölgesel ittifakların, aşiretlerin ve küresel ticaret yollarının merkezde olduğu çok denklemli yeni bir savaş konsepti örülüyor.

Yıllardır Riyad'ın, Washington'ın ve Tel Aviv'in bombalarına direnen, her seferinde "bitti" denilen ancak bugün kendi ablukasını dayatan Ensarullah'ı ve Ensarullah'ın karşısına dizilenleri ne bekliyor?

'Bitti' denilen direnişten bölgesel aktörlüğe

2014'te başkent Sana'yı kontrol altına aldığında, Ensarullah'ın ömrünün aylar, belki de haftalarla sınırlı olduğu iddia ediliyordu. 2015'te Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap Koalisyonu'nun Yemen'e başlattığı askeri müdahale, kısa sürede bir "yok etme" harekatına dönüştü. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.

Yıllar süren güç kullanımına, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan'ın fonladığı işbirlikçi güçlerin saldırılarına rağmen Ensarullah; bırakın yok olmayı, Yemen'in yoğun nüfuslu kuzeybatısını elinde tutmayı başardı.

Özellikle Filistin halkıyla dayanışma amacıyla ABD ve İsrail bağlantılı gemilere yönelik yürüttüğü Kızıldeniz operasyonları, hareketin salt yerel bir güç olmadığını kanıtladı. 

Yüzlerce hava saldırısına rağmen geri adım atmayan hareket, şimdi namlusunu yıllardır Yemen'i boğan Suudi Arabistan'a çevirmiş durumda.

Ensarullah'tan deniz ablukası kararı ve ablukayı ciddiye almayan Suudilerin hazin sonu

Sürecin fitilini ateşleyen gelişme, Suudi Arabistan'ın Sana Uluslararası Havalimanı'nı hedef alması üzerine Ensarullah Hareketi Askeri Sözcüsü Yahya Seri'nin 20 Temmuz'da yaptığı açıklamayla duyuruldu.

Halka yönelik ablukanın gayrimeşru olduğunu belirten Seri, Suudi Arabistan'a karşı resmi olarak "deniz ablukası" başlattıklarını ve herhangi bir tırmanışa çok sert karşılık vereceklerini ilan etti.

Bu açıklama kağıt üzerinde kalmadı. Kararın hemen ardından Kızıldeniz'de geçiş yasağını ihlal eden Suudi Arabistan'a ait ENCELIA ve LAYLA isimli petrol tankerleri, Ensarullah güçleri tarafından insansız hava araçları (İHA) ve füzelerle vuruldu. Aynı günlerde bölgedeki yaklaşık 10 ticari gemi de geri dönmeye zorlandı.

'Gerilime gerilimle karşılık verildi': Suudiler saldırdı, Ensarullah yanıt verdi

Yemen'deki karışıklığın baş aktörlerinden Suudi Arabistan ise Ensarullah'ın bu adımlarının ardından diplomatik bir ikiyüzlülük örneği sergiledi. Riyad yönetimi, yıllardır süren yıkımı unutturmaya çalışırcasına, Yemen'e "kalkınma projeleri ve bütçe desteği" sağladığını iddia eden bir kınama metni yayımladı.

Riyad'ın "gemilerimizi koruyacağız" açıklamasının sahadaki karşılığı ise Suudi yönetiminin öncülüğündeki Arap Koalisyonu'nun Hudeyde kentine, Kamaran Adası'na, Marib ve Cevf vilayetlerindeki Ensarullah mevzilerine yönelik hava saldırıları oldu. İletişim tesislerinin ve sivil alanların da hedef alındığı bu saldırılara karşı Ensarullah'tan net bir yanıt geldi: "Ablukaya ablukayla, limanlara limanlarla ve gerilime gerilimle karşılık verilecek."

Bu restleşmenin ardından çatışmalar hızla tırmandı. Mevzilerine düzenlenen hava saldırılarına karşı Ensarullah, Suudi Arabistan'ın Cazan ve Yenbu kentlerindeki milli petrol şirketi Aramco'ya ait kritik tesislere balistik füzeler ve İHA'larla ağır saldırılar düzenledi. Özellikle Yenbu'da ham petrol nakli sağlayan noktaların vurulması, savaşın doğrudan Suudi ekonomisinin kalbine yöneldiğini gösterdi.

Saflar sıklaşıyor, Ensarullah'a karşı ittifaklar kuruluyor

Kızıldeniz'de ve sınır ötesinde bunlar yaşanırken, emperyalizmin Yemen içindeki klasik "böl ve yönet" stratejisi de yeniden devreye girmiş gözüküyor.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli Yemenli güçlerin kendi içlerindeki bölünmüşlüğü, Ensarullah'ın elini rahatlatan en önemli unsurlardan biriydi. Ancak son aylarda tablo değişiyor. Yemen'in Birleşmiş Milletler tarafından tanınan, Riyad güdümündeki Başkanlık Liderlik Konseyi daha koordineli bir yapıya büründürülüyor.

Nitekim Suudi destekli hükümetin Savunma Bakanı Tahir el-Ukayli'nin "ordunun savaşa girmeye hazır olduğunu" ilan etmesi ve Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi'nin "Arap Koalisyonu ile deniz yollarını korumak için birlikte çalıştıklarını" açıklaması, içeride açılacak yeni cephenin resmi ilanı niteliğinde.

Bununla eş zamanlı olarak, ülkenin güneybatısındaki Dali vilayetinde hükümet güçleri ile Ensarullah arasında patlak veren ve 30'dan fazla kişinin öldüğü veya yaralandığı çatışmalar, ateşkesin çökmekte olduğunun habercisi. Öte yandan Sada, Taiz, İbb, Amran ve Sana'da yaşanan çatışmalar da ülkedeki gerilimin yeniden yükselişe geçtiğini doğruluyor.

En dikkat çekici iç gelişme ise "aşiretler" üzerinden kurgulanan provokasyonlar. El-Cevf vilayetindeki bir aşiret liderinin gözaltına alınması ve serbest bırakıldıktan sonra Ensarullah aleyhine açıklamalar yapması dikkat çekici gelişmelere sebep oldu. Olayın ardından farklı vilayetlerden binlerce aşiret mensubu El-Cevf'te toplanarak Ensarullah yönetimini alenen kınadı.

Böylece yıllardır parçalı halde hareket eden aşiretler, birlik mesajı vermiş oldu. Bu nedenle El-Cevf'teki Ensarullah karşıtı aşiret ittifakının, çatışmaların yeniden başlaması halinde hükümetin askeri operasyonlarına kritik bir destek sunabileceğine dair yorumlar artıyor.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump'ın petrol tankerlerinin vurulmasının ardından doğrudan İran'ı ve Ensarullah'ı hedef göstererek "büyük bir askeri yaptırım" uyarısında bulunması, Washington'ın Kızıldeniz'deki ticari hegemonyasını korumak için Yemen'i yeniden topyekûn bir kan gölüne çevirmeye hazır olduğunu gösteriyor.

ABD cephesinden gelen bu uyarı da Kızıldeniz'de kurulacak yeni uluslararası askeri ittifakların habercisi olabilir. Ancak karşılarında 2014'ün parçalı yapıları değil; bölgesel güçlere kafa tutabilen ve gerektiğinde kendi ablukasını kurabilen bir hareket var. Ensarullah'ın elinde 200 binden fazla savaşçı, gelişmiş bir füze teknolojisi, birleşik bir komuta kontrol yapısı ve yılların getirdiği ciddi bir muharebe deneyimi bulunuyor. 

Nisan 2022'den bu yana süren görece "sessizlik ortamı", yerini çok daha sert ve çok daha boyutlu bir çatışma zeminine bırakacak gibi gözüküyor.

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -28 Temmuz 2026-

Yeni Parti Programı: Türkiye’de siyasi partiler neden vergi politikası üretemiyor?-Murat Batı- 

Yeni Parti Programı, aslında Türkiye’deki birçok siyasi partinin vergiye bakışını yansıtan güncel bir örnektir. Programda kayıt dışılıkla mücadele, kara para aklamanın önlenmesi ve vergi cennetleriyle mücadele gibi önemli hedeflere yer verilmekte; ancak bunların üzerine inşa edilmesi gereken vergi politikası ortaya konulamamaktadır.

Türkiye’de siyasi partilerin ekonomi programları incelendiğinde dikkat çeken ortak bir eksiklik göze çarpıyor. Enflasyondan, büyümeden, yatırımların artırılmasından ve gelir dağılımının iyileştirilmesinden söz ediliyor; ancak bütün bu hedefleri hayata geçirecek en önemli araç olan vergiye gelindiğinde programlar birkaç genel ifadenin ötesine geçemiyor. Oysa ekonomi politikası ile vergi politikası birbirinden ayrı düşünülemez. Nasıl bir ekonomik model öngörülüyorsa, onu destekleyecek vergi sisteminin de ortaya konulması gerekir.

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Yeni Parti Programı da bu açıdan dikkat çekici bir örnek oluşturuyor. Programda vergi cennetleriyle mücadele, kara para aklamanın önlenmesi ve kayıt dışı servet aktarımının engellenmesi hedefleniyor; ayrıca bütçe hakkı, kamu harcamalarının denetimi ve ekonomik verilerin şeffaflığına vurgu yapılıyor. Bunların tamamı yerinde tespitlerdir. Ancak bunlar, tek başına bir vergi politikası ortaya koymaya yetmez.

Çünkü kayıt dışı ekonomiyle mücadele, kara para aklamanın önlenmesi ve vergi cennetleriyle mücadele, vergi politikasının değil, vergi güvenliğinin konularıdır. Amaçları, mevcut vergi sisteminin sağlıklı işlemesini sağlamaktır. Vergi politikası ise bundan farklıdır. Devletin kimden, ne kadar vergi alacağını; hangi gelir unsurlarını nasıl vergilendireceğini; üretim, yatırım ve tüketim arasındaki dengeyi hangi mali araçlarla kuracağını; gelir dağılımına nasıl müdahale edeceğini ve mükellef haklarını hangi güvencelerle koruyacağını belirleyen tercihler vergi politikasını oluşturur.

Ne yazık ki Türkiye’de siyasi partiler uzun yıllardır bu ayrımı yapmıyor. Vergi denildiğinde ya vergi oranlarının düşürüleceği söyleniyor ya da kayıt dışılıkla mücadele vaat ediliyor. Oysa bunlar hemen her siyasi partinin dile getirebileceği hedeflerdir. Hiçbir siyasi parti kayıt dışı ekonomiyi savunmaz, vergi kaçakçılığını meşru görmez veya kara paraya göz yumulacağını vaat etmez. Dolayısıyla bunlar partileri birbirinden ayıran politik tercihler değildir.Partileri birbirinden ayırması gereken, verginin hangi anlayışla alınacağına ilişkin tercihleri ve bunu hayata geçirecek somut politikalarıdır.

Ne var ki siyasi partilerce dile getirilen vaatlerin önemli bir kısmı, içeriği doldurulmamış genel ifadeler ve sosyal medya söylemini aşamayan sloganlardan ibaret kalmaktadır.

Bugün Türkiye’de vergi sistemine ilişkin tartışmalar; dolaylı vergilerin ağırlığı, ücretliler üzerindeki vergi yükü, vergi harcamalarının büyüklüğü, servetin vergilendirilmesi, mükellef haklarının yetersizliği ve sık değişen vergi mevzuatı etrafında yürümektedir. Buna rağmen siyasi parti programlarında bu konulara ilişkin bütüncül ve uygulanabilir bir yaklaşım görmek oldukça güçtür. Vergi, ekonomi politikalarının merkezinde yer almasına rağmen, siyasi tartışmaların merkezine bir türlü yerleşememektedir.

Yeni Parti Programı da bu genel tablonun dışında değildir. Programın vergiye ilişkin yaklaşımı yanlış değil, eksiktir. Kayıt dışı ekonomiyle mücadele edilmesi gerektiğini söylemek elbette doğrudur. Ancak bu, nasıl bir vergi sistemi kurulacağını açıklamaz. Vergi sisteminin adaletini, sadeliğini, öngörülebilirliğini ve mükellefle idare arasındaki güven ilişkisini ortaya koymadan yalnızca kayıt dışılıkla mücadeleden söz etmek, vergi politikasını vergi güvenliğiyle sınırlamak anlamına gelir.

Türkiye’nin artık ihtiyacı, daha fazla kayıt dışılıkla mücadele vaadi değil, gerçek anlamda bir vergi politikasıdır. Çünkü kayıt dışılık, iyi tasarlanmış bir vergi politikasının başlangıcı değil, onun doğal sonuçlarından biridir. Vergiyi yalnızca kamu gelirlerini artıran bir araç olarak değil; ekonomik kalkınmayı yönlendiren, gelir dağılımını etkileyen ve hukuk devletiyle doğrudan bağlantılı bir kamu politikası olarak ele almayan hiçbir ekonomi programı eksiksiz kabul edilemez. 

Siyasi partiler ne tür vergi politikaları önermeli?

Siyasi partilerin vergiye ilişkin açıklamaları incelendiğinde, çoğu zaman teknik temeli yeterince oluşturulmamış vaatlerle karşılaşılıyor. Özellikle seçim dönemlerinde, mitinglerde, grup toplantılarında veya basın açıklamalarında dile getirilen vergi önerileri, ayrıntılı bir vergi politikasından çok kamuoyunda karşılık bulmaya yönelik söylemler niteliği taşıyor. Oysa vergi, birkaç cümleyle açıklanabilecek kadar basit bir alan değildir.

Vergi hukuku, hukuk sisteminin en teknik ve en karmaşık dallarından biridir. Bu nedenle vergiye ilişkin her önerinin hukuki, mali ve ekonomik sonuçlarının önceden değerlendirilmesi gerekir. Vergi oranlarında veya matrahında yapılacak küçük bir değişiklik bile kamu gelirlerini, yatırım kararlarını, fiyatları, kayıt dışılığı ve gelir dağılımını doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle siyasi partilerin vergi politikaları, sloganlarla değil; teknik çalışmalar, etki analizleri ve bilimsel veriler ışığında hazırlanmalıdır.

Nitekim son yıllarda birçok siyasi parti, gelir vergisi tarifesinin değiştirileceğini veya ücretliler üzerindeki vergi yükünün azaltılacağını vaat etmektedir. Ancak önerilerin önemli bir kısmı, vergi sisteminin bütünü üzerindeki etkisi dikkate alınmadan dile getirilmektedir. Aynı durum özel tüketim vergisine ilişkin öneriler için de geçerlidir. Verginin hangi mallarda, hangi gerekçeyle ve hangi maliyet hesabına göre değiştirileceği açıklanmadan yapılan değerlendirmeler, uygulanabilir bir vergi politikası olmaktan çok siyasi söylem niteliğinde kalmaktadır.

Gerçek bir vergi politikası; yalnızca hangi verginin artırılacağını veya azaltılacağını söyleyen bir metin değildir. Vergi yükünün toplum kesimleri arasında nasıl dağıtılacağını, yatırımların nasıl teşvik edileceğini, kayıt dışılığın hangi araçlarla azaltılacağını, mükellef haklarının nasıl güçlendirileceğini ve bütün bunların kamu maliyesi üzerindeki etkilerini birlikte değerlendiren bütüncül bir yaklaşımı ifade eder. Bu nedenle siyasi partilerden beklenen, vergiye ilişkin genel vaatler değil; uygulanabilir, hesaplanmış ve sonuçları öngörülmüş politika önerileridir.

Vergi politikası, seçim meydanlarında alkış almak için değil; iktidara gelindiğinde uygulanmak için hazırlanır. 

Yeni Parti’nin programı da maalesef çok farklı değil

Yeni Parti’nin programı incelendiğinde, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, kamu yönetimi, eğitim ve sosyal devlet başlıklarında ayrıntılı hedeflere yer verildiği görülüyor. Buna karşılık vergiye ilişkin düzenlemeler oldukça sınırlı kalıyor. Programın bu alandaki en belirgin taahhüdü, vergi cennetleri, kara para aklama ve kayıt dışı servet aktarımıyla etkili mücadele edilecektir ifadesidir.

Kuşkusuz bu hedef önemlidir ve desteklenmesi gerekir. Ancak bu yaklaşım, tek başına bir vergi politikası ortaya koymaya yetmez. Çünkü kayıt dışılıkla mücadele etmek, vergi cennetlerini engellemek veya kara para aklamayla mücadele etmek, hangi vergi sisteminin kurulacağını açıklamaz. Bunlar, mevcut vergi sisteminin güvenliğini sağlamaya yönelik araçlardır; vergi politikasının kendisi değildir.

Asıl belirleyici olan; vergi yükünün toplum kesimleri arasında nasıl dağıtılacağı, dolaylı vergilerin mevcut ağırlığının sürdürülüp sürdürülmeyeceği, gelir ve servetin hangi esaslara göre vergilendirileceği, vergi harcamalarının nasıl gözden geçirileceği ve mükellef haklarının hangi güvencelerle korunacağıdır. Programda ise bu temel tercihlerin nasıl şekilleneceğine ilişkin somut bir çerçeve ortaya konulamamaktadır.

Bu nedenle Yeni Parti’nin vergiye ilişkin yaklaşımı yanlış değil; eksiktir. Program, vergi güvenliğine ilişkin önemli hedefler ortaya koyarken, bunların üzerine inşa edilmesi gereken vergi politikasını açıklamamaktadır.

Kayıt dışılıkla mücadele bir vergi politikası değildir

Türkiye yaklaşık kırk yıldır kayıt dışı ekonomiyle mücadele etmektedir. Hemen her hükümet programında, Orta Vadeli Program’da ve eylem planında kayıt dışılığın azaltılması temel hedeflerden biri olarak yer almıştır. Bu süreçte elektronik fatura, elektronik defter ve elektronik arşiv uygulamaları hayata geçirilmiş; dijital denetim altyapısı güçlendirilmiş, yapay zekâ destekli risk analizleri kullanılmaya başlanmış ve vergi denetim kapasitesi önemli ölçüde artırılmıştır. Buna rağmen kayıt dışı ekonomi hâlâ Türkiye’nin temel ekonomik sorunlarından biri olmayı sürdürmektedir.

Bu tablo, yalnızca kayıt dışılıkla mücadele iradesi ortaya koymanın yeterli olmadığını göstermektedir. Çünkü kayıt dışılıkla mücadele bir vergi politikası değil, vergi güvenliğini sağlamaya yönelik bir araçtır. Başarılı bir vergi sisteminin sonucu olarak kayıt dışılık azalabilir; ancak kayıt dışılığı azaltmayı hedeflemek tek başına bir vergi politikası anlamına gelmez.

Yeni Parti Programı’nın vergiye ilişkin bölümü de ağırlıklı olarak bu çerçevede şekillenmektedir. Programda kayıt dışılıkla mücadele, kara para aklamanın önlenmesi ve vergi cennetleriyle mücadele gibi önemli hedeflere yer verilmekte; ancak bunların üzerine inşa edilmesi gereken vergi politikasına ilişkin temel tercihler ortaya konulmamaktadır.

Bu durum, sosyal medyada üretilen ve hızla dolaşıma giren yüzeysel vergi söylemlerinin siyaset diline taşınmasının bir sonucudur. Kamuoyunda karşılık bulan bu söylemler, teknik ve hukuki temelden yoksun olduğu için çoğu zaman uygulanabilir bir vergi politikasına dönüşememektedir.

Oysa bir vergi politikasının; vergi yükünün toplum kesimleri arasında nasıl dağıtılacağını, dolaylı ve dolaysız vergiler arasındaki dengenin nasıl kurulacağını, gelir ve servetin hangi esaslara göre vergilendirileceğini, vergi harcamalarının nasıl gözden geçirileceğini, mükellef haklarının hangi güvencelerle korunacağını ve vergi idaresinin nasıl yapılandırılacağını da açıklaması gerekir. Bu sorulara cevap vermeyen bir yaklaşım, vergi güvenliğine ilişkin hedefler ortaya koysa bile, bütüncül bir vergi politikası ortaya koymuş sayılmaz. 

Sonuç ve genel değerlendirme

Yeni Parti Programı, aslında Türkiye’deki birçok siyasi partinin vergiye bakışını yansıtan güncel bir örnektir. Programda kayıt dışılıkla mücadele, kara para aklamanın önlenmesi ve vergi cennetleriyle mücadele gibi önemli hedeflere yer verilmekte; ancak bunların üzerine inşa edilmesi gereken vergi politikası ortaya konulamamaktadır. Bu eksiklik yalnızca Yeni Parti’ye özgü değildir. Türkiye’de siyasi partilerin önemli bir kısmı, vergi politikasını vergi güvenliğiyle karıştırmakta; vergi sisteminin temel tercihlerini açıklamak yerine, kayıt dışılıkla mücadele gibi herkesin üzerinde uzlaşabileceği hedeflerle yetinmektedir.

Oysa siyasi partileri birbirinden ayıran husus, kayıt dışılıkla mücadele edeceklerini söylemeleri değildir. Bunu zaten hiçbir siyasi parti reddetmez. Asıl farklılık; verginin kimden, hangi ilkelere göre alınacağına, vergi yükünün toplum kesimleri arasında nasıl dağıtılacağına, mükellef haklarının nasıl güvence altına alınacağına ve vergi sisteminin hangi anlayış üzerine kurulacağına ilişkin tercihlerde ortaya çıkar. İşte gerçek vergi politikası da burada başlar.

Türkiye’nin artık ihtiyacı, yeni kayıt dışılıkla mücadele vaatleri değil; ekonomik hedefleriyle uyumlu, hukukî temeli sağlam, mali etkileri hesaplanmış ve uygulanabilir vergi politikalarıdır. Vergi, yalnızca bütçeye gelir sağlayan teknik bir araç değil; ekonomik kalkınmanın, gelir dağılımının ve hukuk devletinin en önemli kamu politikalarından biridir. Vergiye bu gözle bakmayan hiçbir ekonomi programı da eksiksiz kabul edilemez.

Sözün özü (mstfkrc) : Vahşi kapitalist sistemde, sermayedar ve sermayeye "göbekten" bağlanmışlardır, vergi politikalarını bu doğrultuda düzenlerler.

/././

Gülistan Doku soruşturması: Şüpheli sevgilinin cep telefonundan çıkan iki koordinat -Tolga Şardan- 

Gülistan Doku’nun kullandığı Android işlemcili cep telefonuna uzaktan erişim sağlayan Zeinal Abakrov’un, 6 Ocak 2020 günü kendisine ait Xiaomi Redmi Note 7 modeli telefonuna “cihazımı bul” uygulamasını yüklediği ve bu uygulamayı yükleyerek Doku’nun telefonunun yerini bulmak amacıyla iki ayrı koordinat bilgisine ulaştığı bilirkişi raporunda yer aldı. Cep telefonundaki koordinat bilgilerinden birisinin Tunceli kırsalında olduğu anlaşıldı.

Önceki Büyüteç’te Tunceli’de kaybolan Gülistan Doku’yla ilgili soruşturma dosyasına giren özel bilirkişi raporundan bilgiler aktardım.

https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sardan-buyutec/gulistan-doku-sorusturmasi-mustafa-turkay-sonelin-kullandigi-supheli-bmwnin-karti-uc-kez-formatlanmis,56331

Medyaya yansıyan son bilgilere göre, tutuklu bulunan eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel, koruma polisi Şükrü Eroğlu, emekli polis memuru Gökhan Ertok, yeniden Erzurum Adliyesine sevk edildi. Soruşturma kapsamında yapılan yeni dalga operasyonda ise 18 kişi daha gözaltına alındı.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’yla soruşturmayı beraber yürüten Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlatılan “dijital veri analizi bilirkişi raporu”nda Doku soruşturmasının ilerlemesini sağlayacak bilgiler mevcut.

Önce Doku’nun sevgilisi olduğu iddia edilen Zeinal Abakrov’un telefonundan elde edilen bir veriyle ilgili bilgi aktarayım.

Halen Doku dosyasından tutuklu olan Abakrov’un Android işlemcili cep telefonunda iki koordinat bilgisine ulaşıldı.

İşin dikkat çekici boyutu, her iki koordinat bilgisine ait dosyanın Tunceli çevresinde olması ve 6 Ocak 2020 günü yani Gülistan Doku’nun kaybolmasından bir gün sonra oluşturulması.

Doku’nun kullandığı Android işlemcili cep telefonuna uzaktan erişim sağlayan Abakrov’un, 6 Ocak 2020 günü kendisine ait Xiaomi Redmi Note 7 modeli telefonuna “cihazımı bul” uygulamasını yüklediği ve bu uygulamayı yükleyerek Doku’nun telefonunun yerini bulmak amacıyla iki ayrı koordinat bilgisine ulaştığı bilirkişi raporunda yer aldı.

Cep telefonundaki koordinat bilgilerinden birisinin Tunceli kırsalında olduğu anlaşıldı.

Bu durumda Abakrov’un, Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi sahibi olup olmadığı konusu önem kazanacak.

Diğer taraftan şüphelilerden tutuklu Mustafa Türkay Sonel’in kullandığı iPhone 17 Pro Max marka cep telefonundan elde edilen 20 Kasım 2025 tarihli bir videoyla ilgili bilgi de bilirkişi raporunda yer aldı.

Söz konusu görüntüde tutuklu Sonel’in “eski telefonlarını bilerek sakladığı” yönünde konuşması ve görüntü kaydının bulunduğu anlaşıldı. Aynı videoda, iPhone 5S, iPhone 6S ile modeli tam tespit edilemeyen Samsung ve Samsung Jet Black olarak nitelendirilen cep telefonlarının göründüğü belirlendi.

Bu durumda, geçmiş yıllarda kullanılmış cep telefonlarının fiziksel olarak mevcut olabileceği ihtimalinin gündeme gelmesi yanlış olmaz.

Yine Mustafa Türkay Sonel’in kullandığı iPhone 17 Pro Max model cep telefonundaki incelemede 21 Aralık 2025 gününe ait video kaydında eski model harici bellekler ve MP3 player üzerinde “hedefli tarama” yaptırıldığı tespit edildi.

Aynı videoda söz konusu harici bellekler ve MP3 playerda virüs tehdidinden söz edildiği ve yedi ayrı harici belleğin görünmesi dikkat çeken ayrıntılardan oldu.

Soruşturmaya bu ve benzeri inceleme raporlarının yön verdiği savcılık yetkililerince dile getiriliyor. Zaten son gözaltı dalgası sırasında yakalananlardan bazılarının bu raporlarla ilişkili olduğunu söylemek mümkün.

TFF yönetimi yol üstündeki Voleybol Federasyonu’na uğramayı düşünür mü?

Filenin Sultanları, ikinci kez Dünya Şampiyonu olarak spor tarihe bir kez daha isimlerini “altın” harflerle yazdırdılar hafta sonunda.

Milletler Ligi’nin finalinde güçlü Brezilya’yı net skorla deviren kızlarımız, ülkenin iyi sayılamayacak atmosferinde nefes aldırmayı başardılar hepimize.

Hediye edilecek villalara karşın “ite kaka” katıldıkları Dünya Kupası’nda henüz ilk turda havlu atmayı başaran ve “bir dedikleri iki edilmeyen” futbolculara inat, “eldeki mevcut olanaklarla” ikinci kez kupayı Türkiye’ye getiren Filenin Sultanları, hemen her şeyi hak ediyorlar.

Final maçının sonundaki röportajlarda konuşan sporcularımız mutluluktan hava uçuyordu. Hemen hepsi ağlamaktaydı.

Ancak, dört yıldır takımın başında yer alan Daniele Santarelli’nin yayıncı kuruluşun mikrofonuna yaptığı değerlendirme önemliydi.

Şöyle dedi İtalyan teknik adam:

“Dört yıldır çok özel işler başarıyoruz. Ortada sonuçlar var. İnsanlar istediklerini söyleyebilir. Biliyorum, herkes konuşuyor ve bazen bu bana komik geliyor. Ama sonuçta dört yıldır dünyanın en iyi takımlarından biriyiz. Türkiye’yi gerçekten çok seviyorum. Ama bazen Türkiye’yi anlamak gerçekten çok zor. Gerçekten çok seviyorum bu ülkeyi ama bazen biraz daha dengeye ihtiyaç var. Çünkü burada oyuncularla birlikte yaptığımız şey gerçekten özel”

Santarelli, “herkesin çok konuşmasından” şikayetçiydi. Aslına bakarsanız haksız da değil.

Bu arada futbolda Dünya Şampiyonu olan İspanya’nın bu noktaya nasıl ulaştığını geçen hafta Büyüteç’te aktardım.

İlk turda elenen futbol takımından sorumlu TFF’nin “başarının nasıl sağlandığını” görmek için İspanya’ya girmesine gerek kalmadı.

TFF yönetiminin, Riva’ya giderken yol üzerindeki Üsküdar’da faaliyetteki TVF’ye uğramaları yeterli!

Filenin Sultanları’nın bugünkü başarısının arkasında 2006 – 2012 yılları arasına görev yapan TVF Başkanı Erol Ünal Karabıyık’ın attığı tohumların bulunduğunu ve sonraki TVF Başkanları Özkan Mutlugil ile Mehmet Akif Üstündağ döneminde de tohumların yeşerdiğini unutmamak gerek.

Düzce’de kapısı tekmeyle kırılan CHP binası

Atanmış CHP yönetimince Düzce İl Başkanı olarak görevlendirilen Kenan Akın, partisinin il başkanlığına tekmeyle kırdığı kapıdan girerek iş başı yaptı!

Üstelik matahmış gibi Akın’ın attığı tekmeyle kapıyı kırma sahnesi, yanındakilerce kameraya alınıp sosyal medyadan yayımlandı.

Atanmış il yönetimi “tarihi başarıyı” yakalamış oldu böylelikle! Genel merkezin kendileri hakkındaki tercih sebebini de boşa çıkarmadılar el birliğiyle.

Yeri geldiğinde kurucu önder Atatürk’ün partisi olmakla övünen yönetimin “polisle genel merkeze girmekle” yarattığı atmosferin taşradaki yansımasıdır bu tekme.

Eskilerin, “İmam öyle yaparsa; cemaat de böyle yapar” dediği sözü hatırlatan cinsten bir hareketti Düzce’de yaşananlar.

Oysa, kilitli kapının açılmasını sağlayacak daha medeni uygulamalar var. Var ama genel merkezden aldığı yetkiyle çilingirle gireceği il başkanlığı binasına tekme sallayarak giren bir düşüncenin ne Türkiye’ye ne de CHP’ye faydası olur.

Tekmeci il başkanı Kenan Akın, video sonunda önceki CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e seslenerek “Görülen lüzum üzerine. Öyle diyordun ya, erkeklik yapıyordun ya. Kuralsızlıkların, kanunsuzlukların, tek adam rejimlikleriniz böyleydi ya. Görülen lüzum üzerine. Sen anlıyorsun onu. Terbiyesiz” demesiyle Özel “terbiyesiz” olur mu, bilemem.

Ama görünen o ki Akın’ın sahip olduğu terbiye, CHP’nin resmi tarihindeki yerini alan tekmesiyle değerlendirilecek.

/././

Cumhuriyet "Köşebaşı + Gündem" -28 Temmuz 2026-


CHP’si, iktidarı; gazetecileri rahat bırakın -Murat Ağırel- 

Yalan, kumpas, FETÖ’vari operasyon, kurgu...

Normalde çok ağır olan bu sözleri artık sıradan olaylarda dahi duyar olduk. Şeffaf ve hesap verebilir olmayan yapılarda, gizli saklı yapılan olaylar ortaya çıktığında bir tarafın savunduğu argümanlar bunlar oluyor.

Amaç, ortaya konulan gerçeği ve o gerçeği ortaya koyan kişileri itibarsızlaştırmak.

CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın hafta sonu yaptığı üye katılım töreninde ortaya çıkanlar tartışılmaya devam ediyor.

BirGün muhabiri Ebru Çelik, ajanslardan gelen mesajla CHP İstanbul etkinliğine cast ajanslarından figüran temin edileceğini öğreniyor ve kendisi de figüran olarak etkinliğe katılıyor.

Ajans yetkilisiyle WhatsApp üzerinden yazışıyor, fotoğraf gönderiyor ve ardından süreci belgelendiriyor ve haberini yayımlıyor.

Bu haber ortaya çıktıktan sonra ilk tepki Gürsel Tekin’den geldi. “Yalan” açıklaması yaptı ve haberi yapanları savcılığa bildireceğini açıkladı.

Sonrasında iş değişmeye başladı.

Muhabir Ebru Çelik yeni fotoğraflar ve belgeler yayımlamaya başladı. Durum aslında gün gibi ortadaydı. Av. Yiğit Acar da etkinliğe katılan CHP’li bir kadın üyenin yanlışlıkla ajans otobüsüne bindiğini ve yaşadıklarını dinlediğini açıkladı. Yani olay doğruydu.

Bu kez “yalan” söylemi yerini “kumpas”, “kurgu” ve “FETÖ’vari yöntemler” söylemlerine bıraktı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da soruşturma başlattığını duyurdu.

Gürsel Tekin kameraların karşısına geçti ve genç bir muhabir hakkında gençlik kollarından bir kişinin hakaret dolu ses kaydını dinletti. Yetinmedi; BirGün ve haberi yayımlayan Gazete Pencere’nin önceki dönemde aldığı ödemeleri gündeme taşıdı.

Bu bilincini kaybetmiş halleri görünce inanamadım.

Yani, “Daha önce bu yönetimden para alıyorlardı, şimdi anlaşamadıkları için bu haberleri yapıyorlar” demeye getiriyordu.

Ardından Sözcü TV muhabirine röportaj veren bir figüranla ilgili video ortaya çıktı. Bu kişinin Kemal Kılıçdaroğlu’na fiziki zarar vermeye çalıştığı ancak engellendiği öne sürüldü. Daha sonra ise bu kişinin Kılıçdaroğlu’na yaklaşarak hakaret ettiği ve “Hain Kemal” dediği iddia edildi.

Süreç tartışılırken ajans sahibi açıklama yaptı ve “Bu kişileri kendi ajansımdan ben getirdim. Herhangi bir ücret ödemedim. Destek olmak istedim” dedi.

Açıklamayı yapan kişinin Ömer İnci isimli bir ajans sahibi olduğu öğrenildi. Aynı kişi, bir gün önce Halk TV muhabirine gönderdiği sesli mesajda, “CHP Beşiktaş İlçe Gençlik Kolları asistanıyım. Gelen kişiler de benim sivil toplum örgütüme ait kişilerdi” ifadelerini kullandı.

Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin için baştan aşağıya skandallarla dolu bir durum var ortada.

En nihayetinde BirGün muhabirinin haberi doğru mu? Doğru.

Buraya figüranlar gelmiş mi? Gelmiş.

Konuyu anlayıp, öğrenip şeffaf bir şekilde kamuoyunu bilgilendirmek ve açıklama yapmak yerine “Yalan, kumpas, FETÖ’vari operasyon, kurgu...” gibi sığ, kurumsallıktan uzak ve sadece kendi üyelerine hitap eden açıklamalar yapmak CHP gibi kurumsal bir partiye yakışıyor mu?

Organizasyonun görüntülerini izledim.

Kendi deyimiyle kırk yıllık partili olan Gürsel Tekin’in çok gergin olduğu ilk göze çarpan hususlardan biri. Sahnede genel başkan varken sağa sola bağırması, insanları azarlaması, genel başkanın bulunduğu bir programda konuşmacı sayısının fazlalığı ve abartılı rakamlar kullanılması dikkat çekiciydi.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun en yakınındaki kişileri aradım. Onlar da organizasyonun kötü, katılımın ise coşkulu olduğunu söylediler.

Gürsel Tekin’i de aradım. Eleştirilerimi yüzüne karşı dile getirdim. Organizasyonda sunucu olarak yer alacak kişinin kısa süre kala hastalandığını öğrendiğini, yerine genç ve örgütü tanımayan bir ismin sunuculuk yapacağını ancak bunun da uygun olmayacağını düşündüğü için sunuculuğu kendisinin üstlendiğini söyledi. “Bu da nazar boncuğu olsun” dedi. Kendilerine bir kumpas kurulduğunu ve bunun da ortaya çıkacağını ifade etti.

Ancak gözden kaçan bir durum daha var dostlar.

Hatta bence bu gözden kaçan durum figüran skandalından daha vahim.

Uyuşturucu ve fuhuş operasyonunda daha önce gözaltına alınan, İBB davasında ise tutuklu yargılanan Fatih Keleş’in sevgilisi olduğunu beyan eden isim de sahnedeydi.

Öyle ki bu isim, yine İBB davasının firari sanığı Murat Gülibrahimoğlu tarafından ücretleri karşılanarak Almanya’ya götürüldüğünü söyleyen Tuanna Saliha İyigör, sahnede CHP üyesi oldu ve Kılıçdaroğlu ile özçekim yaptı.

“Üye yapılmamıştır” dedim. Av. Yiğit Acar’ı aradım. “Üye yapılmış” dedi.

Şimdi “Ertan Yıldızların, Ali İhsan Aktaş’ların arkadaşları...” diye başlayan cümlelere, “fuhuşçuların, eskortların arkadaşları” denirse ne olacak?

Buradan Kılıçdaroğlu ve ekibinin İBB davasında yargılanan İmamoğlu ve ekibine düşman gibi baktıklarını artık anlıyoruz.

Beni rahatsız eden diğer bir konu da şu oldu: Gürsel Tekin sürekli gazetelere, gazetecilere ve televizyonlara verilen paraları anlatıyor. Ancak bazı rakamları abartarak ifade ediyor, bazı kurumları ise hiç açıklamıyor. Yüz bin TL’yi milyon diye açıklayacak kadar yanlışlık yapıyor ama asıl diğer kurumların isimlerini vermiyor.

Örneğin, Kılıçdaroğlu döneminde yayın hayatına devam edebilsin diye her ay ödeme yapıldığı belirtilen, o dönem Karadeniz TV, şimdiki adıyla MK TV’den neden bahsedilmiyor?

Gaziantep milletvekili Gizem Fidan, sunduğu programda medyaya verildiği iddia edilen paraları açıkladı. O tabloda Karadeniz TV de vardı.

Kaç para verilmiş diye araştırdım belgesine ulaştım. 2023 yılında Karadeniz TV’ye 11 milyon 330 bin TL ödenmiş.

Bakın açıkça söylüyorum. Gazetecileri, medyayı töhmet altında bırakmayın. CHP Genel Merkezi’nden ödendiği belirtilen ücretlerin kime, ne kadar ödendiği ayrıntılı bir tabloyla kamuoyuna açıklansın. Hangi gazeteye, hangi gazeteciye, hangi televizyon kanalına, hangi programcıya; CHP’li belediyelerden ve iştiraklerden ne kadar ödeme yapıldığı ayrıntılı şekilde açıklansın.

Açıklansın ki gazeteciler de artık siyasetçilerin başarısızlıklarının sorumlusu gibi gösterilmeye çalışılmasın.

/././

Cumhurbaşkanının Osmanlı sevdası -Özdemir İnce- 

AKP’li Cumhurreisi R.T. Erdoğan’ın Beştepe’deki kabine toplantısından sonra yaptığı açıklamanın bir bölümünü 14 Temmuz 2026 tarihli Hürriyet gazetesinden aktararak okumanıza sunuyorum. Sonra birlikte değerlendireceğiz: “Mehter marşından, yeniçeriden, merasimlerin tam da tarihimize yaraşır biçimde icra edilmesinden rahatsız olanlara şunu hatırlatıyorum: İster kabul edin ister etmeyin ama artık reddi miras yapan Türkiye yok. Tam tersine medeniyet ve kültür birikimini kucaklayan bir Türkiye var. Türkiye Cumhuriyeti; mazisi şanla, şerefle dolu binlerce yıllık devletler silsilemizin halkasıdır. NATO liderler zirvesi, işte bu köklü devlet geleneğimizin tüm görkemiyle tebarüz ettiği bir toplantı olmuştur. Milletimizin azamet ve asaleti, devletimizin itibar ve prestiji zirvenin düzenlendiği Cumhurbaşkanlığı Külliyemizde adeta tecessüm etmiştir. Kahraman ecdadımızın cenk meydanlarındaki kılıç şakırtılarını kösleriyle, davullarıyla, zurnalarıyla coşturan mehter takımımız; Osmanlı’nın en seçkin askeri birliklerinden Yeniçeri Ocağı’nın da yer aldığı muhafız alayımız zirveye ayrı bir anlam ve güzellik katmıştır. NATO zirvesi, ‘Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne ne gerek var?’ diyenlere, ‘İktidara gelirsek külliyeyi yıkacağız’ diyen vizyon fukaralarına bu eserin ne işe yaradığını, ne amaçla inşa edildiğini, Türkiye için ne manaya geldiğini çok net biçimde göstermiştir.”

***

Bu satırları okuyunca insan acaba R.T. Erdoğan padişah olmak mı istemektedir diye kuşkuya düşebilir. 14 Ağustos 2001’de Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde kurulan AKP 15 ay sonra tek başına iktidara geldi. Demek ki 25 yıldır iktidarda RTE. 2003-2014 yılları arasında yaklaşık 11.5 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti başbakanı olarak görev yaptı. 28 Ağustos 2014’ten bu yana, yaklaşık 12 yıldır Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanı olarak görev yapmaktadır. 11.5 yıl başbakanlık+12 yıl cumhurbaşkanlığı=23.5 yıl iktidar. Yuvarlak hesap şimdiden 24 yıl... Kaç padişah 24 yıl saltanat sürdü?

RTE iddia ediyor: “‘İktidara gelirsek külliyeyi yıkacağız’ diyen vizyon fukaralarına bu eserin ne işe yaradığını, ne amaçla inşa edildiğini, Türkiye için ne manaya geldiğini çok net biçimde göstermiştir.”

Google’a, “Kim iktidara gelirsek külliyeyi yıkacağız dedi” diye sordum. Yanıt yok. Kimse böyle bir şey söylememiş. Gerçek olmayan iddialarda bulunmak bir cumhurbaşkanına yakışmaz. En azından ben yakıştıramam.

Downing Sokağı 10 Numara ya da resmi adıyla 10, Downing Street SW1, İngiltere’nin başkenti Londra’da Whitehall Caddesi üzerindeki Birleşik Krallık Başbakanlık Ofisi ve konutu. Numara ile isimlendirilmiş en ünlü yapılardan biridir. Mutevazı görünümüyle Beyaz Saray, Paris’in Élysée Sarayı ya da Fransa başbakanının konutu olan Matignon Köşkü (Hôtel Matignon) gibi yapılardan ayrılır. 1735 yılından beri aynı işlevde kullanılmaktadır. Konutun düşük bütçeli ve acele yapılmasından dolayı estetik kaygılar önemsenmemiş olmalı.

RTE’nin “külliye”sinin yanında belki “gecekondu” gibi kalır ama “Külliye mi yoksa Downing Sokağı 10 Numara mı daha itibarlı?” sorusuna “külliye” yanıtını verecek bir tek kişi bile bulamazsınız dünyada. İngiltere mi yoksa Türkiye mi? “Kimin pasaportu itibarlı, kimin parası güçlü, kimin yargısı adil?” sorularına “Türkiye’nin” diyecek bir Allah kulu bulamazsınız! İyi ama RTE’nin külliyesi pek itibarlı imiş. Kim demiş RTE’den başka? Binalar itibarlı olmaz, “itibar” o binada oturanlarla ilgilidir. Gerisi züğürt tesellisi.

“...‘İktidara gelirsek külliyeyi yıkacağız’ diyen vizyon fukaralarına bu eserin ne işe yaradığını, ne amaçla inşa edildiğini, Türkiye için ne manaya geldiğini çok net biçimde göstermiştir” diyor RTE.

Ciddi araştırma yaptım, hiç kimse “İktidara gelirsek külliyeyi yıkacağız” dememiş. Uydurma! Ama kim, ama ne “külliyenin ne işe yaradığını, ne amaçla inşa edildiğini, Türkiye için ne manaya geldiğini çok net biçimde kime gösterdi?"

O da belli değil! Bu arada teselli niyetine düşünüyorum: Cumhuriyet vatandaşı Avrupa sınırlarında pasaport yerine Külliye’nin fotoğrafını gösterse kapılar açılır mı aceba?

Sayın cumhurbaşkanı, “Milletimizin azamet ve asaleti, devletimizin itibar ve prestiji zirvenin düzenlendiği Cumhurbaşkanlığı Külliyemizde adeta tecessüm etmiştir” dediği için sordum bu soruyu. Tuhaf bir iddia, bir ham hayal. Bu satırları yazarken bir vesile ile “Ne Altın Ne Gümüş”¹ adlı kitabımı karıştırırken şu cümlemle karşılaştım: “Osmanlı tarihini ciddi olarak okuyan bir insanın, Osmanlı düşmanı olmaktan başka çıkar yolu yoktur.” (s.243) Çünkü Osmanlı sarayının en görkemli döneminde Anadolu halkı hayvanlar gibi ot yemek zorunda kalmışsa tükürürüm ben o görkemli döneme. 1874 yılında Ankara, Kırşehir, Yozgat, Çankırı ve Sivas’ı saran büyük kuraklıkta ve 1880’lerdeki Doğu Anadolu kuraklıklarında halkın çaresizlikten ot ve ağaç kabuğu yediği bilinmektedir. “Sevdalı”nın övgüleri değil “tarih dede” ne diyor, o kalıcıdır!!!

1- Eksik Parça Yayınları, 2002.

/././

Genco Erkal’ı anarken...-Ayşegül Yüksel- 

Tiyatro ustası Genco Erkal iki yıl önce, 31 Temmuz 2024’te yaşama gözlerini yumdu. 86 yaşındayken yitirdiğimiz sanatçı, 65 yıllık profesyonel tiyatrocuydu. Sahne sanatlarına olan katkılarıyla yıldızlaşmakla kalmamış, televizyonda ve yazılı basında yer alan söyleşileriyle toplumunda olup biteni eleştirel bir gözle izlediğini gösteren “aydın kişi” duruşunu her zaman korumuştu.

Arkadaşlarıyla birlikte 1969’da kurduğu, ülkemizin en uzun soluklu politik tiyatrosu olan Dostlar Tiyatrosu’nu yaşamının son aşamasına dek ayakta tuttu. Yerli ve yabancı pek çok oyunu nitelikli yapımlarla seyirci karşısına çıkardı. Oyuncu arkadaşlarını da oyun yazmaya yönlendirdi. Oyuncu, yönetmen, dramaturg, uyarlamacı ve yazar olarak 100 dolayında profesyonel tiyatro çalışmasında payı vardır. Dahası, Prokofiev ve Stravinski’nin, orkestra müziği ile “söz”ü buluşturan yapıtlarının ülkemizdeki vazgeçilmez solisti olmuştur. Orkestralarla birlikte çalışmaya olan yatkınlığı onu Fazıl Say’ın “Nâzım Oratoryosu” ile buluşturdu. Dahası, sinemaya yansıyan oyuncu kişiliğiyle de toplumun belleğinde yer etti.

“Bir Delinin Hatıra Defteri” ile ülkemizde ilk kez tek kişilik oyun sunan, Nâzım Hikmet’in şiirini ilk kez sahneye çıkaran Erkal, şarkı ile türküyü ve dansı “söz” ile buluşturan uyarlamalarla kotarılmış yapımların da yaratıcısıdır. Belgelerden oluşturduğu “Sivas ‘93” yapımı Erkal’ın farklı sanat öğelerini iç içe değerlendirdiği çok özel bir çalışmadır.

Erkal ve Dostlar Tiyatrosu politik baskı dönemlerinde sık sık cezalandırıldı. Oyunlar basıldı, yasaklandı, topluluğa devlet desteği verilmedi, Erkal’ın yurtdışına çıkması engellendi, söyledikleri ve yazdıkları nedeniyle soruşturmalara hedef oldu. Dizi çekmeye, reklamlara çıkmaya, piyasa filmi çevirmeye yönelseydi, oyunlarını sergileyebileceği bir salon sahibi olabilirdi belki ama “toplumcu” duruşunu sürdürmeyi seçti. Ortaya koyduğu sanat eyleminin temel ilkesi, sezgi ile düşünce arasında sağlam bir ilişki kurmaktı. Aldığı büyük ödül seyirciden geldi. Yaşamını, onu izlemiş olan beş kuşaktan seyircinin sevgisi, saygısı ve bağlılığıyla taçlandırdı.

GENCO ERKAL’A ANITMEZAR 

Tiyatro salonu ve park gibi seyir alanlarına Genco Erkal’ın adının verilmesine sanatçı yaşarken başlanmıştı. Erkal’ın isteği üstüne yazdığım “Güneşin Sofrası: Genco Erkal’ın Dostlar Tiyatrosu Serüveni” başlığını taşıyan kitap da 2019’da Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından günyüzüne çıkarılmış ve ardı ardına iki baskı yapmıştı. Sanatçının ölümünden sonra, “Genco Erkal’a saygı” eylemleri çoğaldı.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda 2025’te “Genco Erkal Sahnesi” açıldı. 2026 yılında ise “Genco Erkal Emek ve Onur Ödülü”nün ilki törenle bu sahnede verildi. (Şanslıyım, bu ödülün sahibi ben oldum). Küratörlüğünü Türkiye Tiyatro Vakfı (TTV) Başkanı Esen Çamurdan’ın yaptığı, Tophane’deki Depo/Tütün Deposu’nda, vakıf etkinliği olarak açılan “Tiyatro Hazinemizden” sergisi içinde Genco Erkal için fotoğraflar ve Dostlar Tiyatrosu’yla ilgili belgeler içeren, görsel düzeni ince bir beğeniyle kotarılmış özel bir bölüm ayrılmıştı. Sergide yer alan ilk etkinlik de “Genco ile Oynamak Bir Ayrıcalıktır” başlıklı izlence oldu. Bu söyleşide Erkal’ın sahne arkadaşları Meral Çetinkaya, Bülent Emin Yarar, Tülay Günal ve Erdem Akakçe, Genco ile oynamanın getirdiği coşkuyu ve mutluluğu dillendirdiler.

Genco’nun biricik kızı Ayşe de boş durmadı. Babasının anısına yapılan bütün etkinliklere yetiştiği gibi, Genco’nun, “Yaşamaya Dair-Bursa Cezaevi’nden Mektuplar” başlıklı Nâzım Hikmet uyarlamasını Tülay Günal ile birlikte sunduğu, aileden gelme Ali Paşa Hanı’nı da sanatçının dostlarının bir buluşma uzamı olarak değerlendiriyor. Handaki birkaç odayı düzenleyerek birini kostümlerin saklandığı bir uzam olarak, bir başkasını da dekorlar için düzenlemiş. Bir üçüncü odaya da Dostlar Tiyatrosu’nun müdüriyetindeki malzemeyi yerleştirmiş. Genco’nun aldığı ödüller, plaketler ve saklanan fotoğraflar da bu odada yerini bulmuş. Yazılı belgeleri arşivlemek de Ayşe’nin gündeminde. Böylece, sanatçının emeğinin ürünlerinden bir bölümü korunmuş oluyor. Bir tiyatrocu daha ne ister!

Genco’nun dostlarından mimar Tuncay Çavdar ve yönetmen Özcan Arca’nın, sanatçı için birlikte tasarladıkları anıtmezarın yapımı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Miras tarafından üstlenilmişti. Bu çalışmanın Genco’nun ölüm yıldönümü olan 31 Temmuz 2026 tarihinde tamamlanmış olması bekleniyor. Genco, ailesi ve dostları tarafından bu tarihte saat 17.00’de Zincirlikuyu Mezarlığı’nda anılacak.

Genco’muz değeri böylesine bilindiği sürece yaşayacak.

/././

Kemal Kılıçdaroğlu yandaşları eliyle de mi dibe çekiliyor?-Şükran Soner- 

Hafta sonunu BirGün gazetesinin gencecik bir yazarının, Ebru Çelik’in ayrıntılarıyla kayıt altına almayı başardığı, ücretli, yevmiyeli katılımcılarla gerçekleştirilen, bir gösterinin düzenlenmesinin tartışmalarıyla geçirdik. CHP’nin başına nasıl getirildiğinin tartışmaları, sonuçları üzerinden henüz yeterli bilgilere sahip olmasak da... İktidarları cephesine desteği ağır basan, CHP’nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel’i devre dışı bırakma amaçlı bir operasyonla karşı karşıya olduğumuzu biliyorduk. Sağanak yağmur altında Özgür Özel’in Ankara sokaklarında yürüyüş direnişiyle başlayan, ülkenin her yerine geçiş yapılarak sokaklarda halkın desteğiyle doluveren meydanlarda, sayısız etkinlikle de yüzleşmiştik. CHP’nin Cumhuriyet Devrimleri, kurtuluş, kuruluş değerlerine yürekten bağlı olan mensupları ile Cumhur İttifakı’nın elinde ülkenin gidişinden kaygı duyanların giderek güçlenen dayanışmalarının sonucunda, sokaklarda, ülkenin her yerinde gönüllü kalabalıklarla oluşan güçlü dayanışma eylemlerinin ardı arkası kesilmiyordu.

***

Ardı arkası kesilmeyen başka gelişmelerin içinde ise mutlak butlanla CHP’nin yönetiminin ele geçirilişinden vazgeçilemeyeceği bir yapının oluşması yolunda yeni operasyonların gelişiydi. Ülkenin her yerinden Özgür Özel damgalı CHP belediyeleri üzerinden sürekli yeni tutuklamalar, suçlamalar ile cezaevlerine atılan belediye başkanları, yönetici kadrolarının katlanmasıydı. Elbette gizli tanıklıklar üzerinden, suçlamalara dönük kanıt oluşturma kaygısı söz konusu olmaksızın cezaevlerinin doldurulmasında hız kesilmesi söz konusu değildi. Özgür Özel’in önderliğinde yürünen yolun kesilememesi adına çoklu önlemler atlanmadan, Yeni Parti’nin kurulması sürecine zorunlu geçiş yaşanmıştı.

***

Tam da bu noktada hafta sonuna gelmiştik ki... Kılıçdaroğlu’nun mutlak butlancı ekibi adına bir güç gösterisi zorunluluğu doğmuş olmalı. Kimler biliyor, kimler sorumlu elbette açık bilgi, belge olmaksızın... İçeriden sorumluluk duyan birileri, Kılıçdaroğlu’na bilgi vermiş ya da vermemeyi seçmiş olacak, yapılacak etkinliklerini daha gösterişli sunmaya yönelik olarak pek çok televizyonun canlı yayınlarında kullanılan gönüllü, günlük ücretli yevmiyeli izleyicileri katmayı da düşünerek profesyonel çalışan bir şirketle anlaşmayı seçmişler. Genç gazeteci Ebru Çelik arkadaşımız da aralarına katılarak hem katılımcılar hem de öncesi yapılan desteğe dönük tüm provalara katılıp her meslekten, yabancı uyruklular da içlerinde, iş bulamadıkları için günlük yevmiye almak zorunda kalanların öykülerini paylaşmış. Görselleriyle, paralı oluşturulmuş destek sahnelerine de doğaldır ki tanıklık ettik. Şovu başarılı kılmaya yönelik örgütten önemli isimleri, sorumluları tam öğrenemediysek de paralı destek şov tüm ayrıntılarıyla gözlerimizin önüne serilmiş oldu.

***

“Ayıkla pirincin taşını” dedirten tartışmaların içindeyiz. Mutlak butlancıların şov organizatörleri ile hesaplaşma niyetleri olabilir mi? Olsa paralı şovu düzenleyenler üzerinden bir hesaplaşma gerekmiyor mu? Tam tersi, belgeleri ile kanıtlanmış paralı şovun sorumlularından hesap sormak hak götüre, kendi arlarında bile çelişen açıklamalarla işin içinden çıkabilmeye çalışıyorlar. Öncelikle işe yaramayacağını bile bile kanıtlı kiralık şova dışarıdan suçlu yaratma sevdasından birbirleriyle de çelişen açıklamalar yapıyorlar. Zaman kazanma, unutturma düşüyle, kendilerince güvence sayılan görevlendirmelerle, haksız, hukuksuz, mutlak butlanla CHP’yi ellerinde tutabilme düşlerinden vazgeçmemeyi seçiyorlar. Bir avuç kadroyla kaldıklarını görseler de CHP’nin kuruluş-kurtuluş değerleri ile yollarında yürümek isteyenleri zora sokmak istiyorlar. Ülkeyi batağın içine sokmuş Cumhur İttifakı’nın gizli ittifakçıları olarak yollarına devam etmek çabalarından vazgeçemiyorlar.

/././

Komedyen Deniz Göktaş'ın tahliye talebine ret!


Komedyen Deniz Göktaş'ın tutukluluğuna yapılan itiraz mahkeme tarafından reddedildi. İstanbul 5. Asliye Ceza Mahkemesi, tutuklama kararının usul ve yasaya uygun olduğu kanaatine vararak Göktaş'ın tutukluluk halinin devamına karar verdi. 
https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/son-dakika-komedyen-deniz-goktas-in-tahliye-talebine-ret-2524200

***

Cumhuriyet

 

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -29 Temmuz 2026-

Bölgesel asgari ücret, düşük ücret tuzağı mı?-Murat Batı-  Bölgesel asgari ücret, düşük maliyetli bölgelerde çalışanların ücretlerini azaltm...