soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Kasım 2025-

 Batman’da tarla, Isparta’da MESEM: Sermaye çocukları ölüme sürüyor 

Dün bir çocuk daha sömürü çarkının içinde can verdi, biriyse ölümden döndü. Batman’da 9 yaşındaki İsa traktör altında kaldı, Isparta’da MESEM'li Umut Eren inşaattan düştü. İktidar verileri karartsa da tablo net. Bu düzen çocuklara gelecek değil, ölüm vadediyor.

Tokat'taki Yazmacılar Hanı'nda, çocukların çalıştırıldığı bir atölyenin duvarı. (Fotoğraf: Ahmet Yakar)

Türkiye’de çocukların payına düşen oyun parkları ya da okul sıraları değil, tarlalar, nemli atölyeler, denetimsiz inşaatlar ve ölüm oluyor. Dün bir çocuk daha bu çarkın dişlileri arasında can verdi, bir diğeri ölümle burun burunla geldi.

İlk haber Isparta’dan duyuldu. MESEM kapsamında çalıştırılan 15 yaşındaki Umut Eren Gökçen, inşaat halindeki bir asansör boşluğuna düşerek ağır yaralandı. Ne baret, ne güvenlik şeridi ne de bir uyarı levhası vardı. Annesi Menekşe Gökçen’in aktardığına göre, Umut Eren normalde çalışmaması gereken bir Cumartesi günü, iş yerindeki baskı ve yoğun tempo nedeniyle oradaydı. Okul yönetimi kendini "Bilseydik denetlerdik" diye savundu.

Saatler sonra Batman’ın Gercüş ilçesine bağlı Kırkat köyü Konak mezrasında, 9 yaşındaki İsa Şimşek tarlada çalıştırıldığı sırada bir iş cinayetine kurban gitti. Traktörün ezdiği çocuk, ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. İsa’nın ölümü kayıtlara "kaza" olarak geçti, sürücü gözaltına alındı. 

1Traktörün altında can veren İsa, 9 yaşındaydı.

Veriler gizleniyor, bilanço büyüyor

İktidar ve sermaye çevreleri çocuk işçiliğini "çıraklık", "staj" veya "aileye yardım" gibi kavramlarla yumuşatmaya çalışsa da, sahadaki gerçekler ve istatistikler tabloyu gözler önüne seriyor.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre AKP’li yıllarda en az 1084 çocuk işçi, çalıştırıldıkları iş yerlerinde hayatını kaybetti. Sadece 2025 yılında bu sayı şimdiden 84’e ulaştı.

Türkiye’de çocuk işçi ölümleri "mevsimsel" bir artış değil, sürekli bir tırmanış içinde. Raporlar, ölen çocukların yüzde 40’ından fazlasının tarım sektöründe, geri kalanınınsa sanayi ve inşaat gibi "ağır ve tehlikeli" iş kollarında can verdiğini belgeliyor.

Ölüm kentleşti: Sermayenin yeni 'yakıtı' çocuklar

İsa ve Umut Eren'in yaşadıkları, çocuk emeği üzerindeki sömürünün karakter değiştirmesinin de bir sonucu. Geçmişte tarımda "görünmez" kalan, aile içi yardımlaşma gibi sunulan çocuk emeği, bugün nitelik değiştirmiş durumda. Artık ölüm kentleşti ve sanayileşti. Kırsalın "kader" gibi algılanan ölümleri, bugün şehirlerin göbeğindeki atölyelere, sanayi sitelerine ve inşaatlara taşındı.

Sermaye düzeni kendine yeni "yakıtlar" aramaya başladı. Emeklilik yaşını yükselterek yaşlıları, eğitimden kopararak çocukları üretim bandına süren sistem, çalışma yaşını fiilen 10-12’ye kadar düşürdü. Bir çocuğun bedeni şehrin göbeğinde pres makinesine sıkıştığında ya da bir inşaat asansöründen düştüğünde, bu artık saklanamaz bir gerçek halini alıyor.

Vitrinde 'koruma', mutfakta 'sömürü' yasaları

Türkiye’de hukuk sistemi, çocuk işçiliği konusunda tam bir ikiyüzlülük üzerine kurulu. Devletin vitrininde Anayasa ve uluslararası sözleşmeler gibi çocuğu korumayı taahhüt eden yasalar dururken, mutfağında sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenen bir sömürü düzeni işletiliyor.

Devlet, "meslek kazandırıyoruz" ambalajı altında, İş Kanunu’ndaki koruma kalkanlarını bizzat kendi eliyle deliyor. Eğitimi engelleyen her türlü çalışma biçimi, adı ne olursa olsun çocuk işçiliğidir. Ancak iktidar, çıkardığı yönetmelikler ve MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) gibi uygulamalarla, çocuk emeğini "yasal" bir zemine oturtuyor, patronlara dikensiz gül bahçesi sunuyor.

Devlet eliyle işçileştirme: MESEM gerçeği

Milli Eğitim Bakanlığı'nın "Meslek Lisesi Memleket Meselesi" diyerek pazarladığı, sermayenin ise alkışladığı MESEM projesi, bu operasyonun merkez üssü konumunda. Resmi verilere göre yüz binlerce çocuk, haftanın bir günü okula gidiyor görünürken, geri kalan günlerde sanayide ucuz işgücü olarak kullanılıyor.

MESEM kapsamındaki öğrenci sayısı 300 bini aştı. Çarpıcı olan bir diğer başlık devletin bu çocuklar için sermayeye aktardığı kaynak. Bu sistemde devlet, çocuğun maaşını ve sigortasını üstlenerek sermayeyi doğrudan fonluyor. İşsizlik Sigortası Fonu’ndan patronlara, çalıştırdıkları her çocuk için asgari ücretin belirli oranlarında teşvik ödemesi yapılıyor. Yani devlet, halkın birikimini kullanarak çocukların sömürülmesini finanse ediyor. 

Böylece patron için "bedava", itiraz etmeyen, sendikasız ve güvencesiz bir işgücü yaratılıyor. 

Geçtiğimiz aylarda İstanbul, Manisa ve Konya gibi sanayi havzalarından gelen haberler, MESEM’in bir eğitim kurumu değil, bir iş cinayeti mahalli olduğunu kanıtlamıştı. Arda Tonbul, Efe Demir ve Alperen Enes Ural gibi çocuklar, "meslek öğrensin" diye gönderildikleri, ancak hiçbir iş güvenliği önleminin alınmadığı işletmelerde yaşamlarını yitirdi. Bu ölümlerin hiçbiri "kaza" değildi, 14-15 yaşındaki çocukların yetişkin işçilerin bile zorlandığı 10-12 saatlik mesailere mecbur bırakılmasının sonucuydu.

'Kaza' değil, sermayenin tercihi

Dün İsa Şimşek’in, Umut Eren’in, önceki günlerde 16 yaşındaki Mustafa’nın başına gelenler, bu düzenin çocuklara vadettiği tek şeyin sömürü ve ölüm olduğunu gösteriyor. Verilerin karartılması, ölümlerin "kaza" denilerek geçiştirilmesi, davaların "kan parası" ile kapatılması bu saldırının bir parçası. 

Çocukları öğüten bu düzene "Yeter" denilmedikçe, geriye sermayenin kâr hırsı ve denetimsizlik yüzünden hayatı kararan çocuklar ile "kaza" denilerek kapatılmaya çalışılan dosyalar kalıyor.

***

 Yabancılara sağlık katılım payı: 'Kayıt dışı çalıştırıldıkları için primlerini ödeyemeyecek, tedavi olamayacaklar' 

2 milyondan fazla Suriyeliyi kapsayan Geçici Koruma Yönetmeliğinde yapılan düzenlemeyle 1 Ocak 2026'dan itibaren geçici koruma altındaki yabancılardan sağlık hizmeti için katılım payı alınacak. Göçmen Sağlığı Merkezi çalışanı bu durumun merdiven altı ebeliğin, usulsüz ilaç temininin yaygınlaşmasına yol açabileceğine dikkat çekiyor.

"Geçici Koruma Yönetmeliği"nde yapılan düzenleme dün Resmi Gazete'de yayımlandı. 

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzalı "Geçici Koruma Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik" ile 1 Ocak 2026'dan itibaren geçici koruma altındaki yabancılardan sağlık hizmeti için katılım payı alınacak.

Katılım payı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı tarafından genel sağlık sigortalıları için belirlenen sağlık uygulama tebliği hükümlerine göre belirlenecek.

Alınan katılım payı tutarları Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu'na aktarılacak.

Düzenlemeye göre, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Göç İdaresi Başkanlığı koordinasyonunda, ödeme gücü bulunmadığı tespit edilen geçici korunanların ödemiş oldukları katılım payları, talepleri halinde sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarınca geri ödenecek.

Yönetmelikte "Geçici korunanlar acil ve zorunlu haller dışında, özel sağlık kuruluşlarına doğrudan başvuramazlar" maddesi, "Geçici korunanlardan ödeme gücü bulunmadığı tespit edilenler, acil ve zorunlu haller dışında, özel sağlık kuruluşlarına doğrudan başvuramazlar" şeklinde değiştirildi.

Ayrıca, geçici korunanlara sağlanan sağlık hizmetleri karşılığında sağlık hizmet sunucularına ödenecek bedel, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından genel sağlık sigortalıları için belirlenen birim fiyatları aşamayacak veya daha düşük iskontoyu içerecek şekilde uygulanamayacak.

Aşılar hariç, ödeme gücü bulunmadığı tespit edilen geçici korunanlara, Sosyal Güvenlik Kurumunca bedeli karşılanmayan sağlık hizmetleri verilemeyecek. Bulaşıcı hastalık risklerine karşı tarama, aşılama, üreme sağlığı bilgilendirmesi, çocuklara yönelik zorunlu aşılar ve bebek/çocuk ölümlerini önlemeye yönelik ulusal tarama programları geçici koruma altındaki yabancılar için ücretsiz olmaya devam edecek.

Düzenlemeye göre, ödeme gücü bulunmayan geçici koruma altındaki yabancılar özel sağlık kuruluşlarına doğrudan başvuramayacak.

2 milyondan fazla Suriyeliyi ilgilendiriyor

Yönetmelik 1 Ocak 2026'da yürürlüğe girecek.

28 Nisan 2011 tarihinden itibaren Türkiye'ye gelen Suriye vatandaşları ile Suriye'den gelen vatansız kişiler ve mülteciler geçici koruma kapsamına alınıyor.

İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı tarafından 1 Mayıs 2025'te paylaşılan bilgilere göre Türkiye'de kayıt altına alınmış geçici koruma statüsündeki Suriyeli sayısı 2 milyon 758 bin 39. 

'Muayene sonucunda reçete edilen ilaçlara ücretsiz ulaşamayacaklar'

Düzenlemeyi göçmen sağlığı merkezinden (GSM) bir sağlık emekçisi soL'a değerlendirdi.

Edindiğimiz bilgiye göre, geçici koruma altındaki Suriyeliler genel sağlık sigortası kapsamındaki tüm hizmetlerden ücretsiz faydalanabiliyordu. Bu kapsam, göçmenlere göçmen sağlığı merkezlerinde sunulan 1. basamak sağlık hizmetleri yani aşılama, üreme sağlığı, tıbbi muayene ve tetkikler ile hastanelerde poliklinik hizmetleri, doğum hizmetlerini içeriyor. Ameliyat ve yatış gerektiren durumları da seçici olarak kapsıyordu.

Yayınlanan düzenlemeye göre Suriyelilerin bundan sonra hastanelerden ücretsiz sağlık hizmeti alamayacağını belirten sağlık emekçisi şunları söyledi: 

Bulaşıcı hastalıklara karşı her türlü tarama ve aşılar ile üreme sağlığı hizmetlerinden ücretsiz faydalanabileceği yazıya eklenmiş. Adres göstermemişler ama biz söyleyelim, göçmenler bu hizmetleri sayıları yetersiz göçmen sağlığı merkezlerinden alıyorlar. Bu merkezlerde muayene hizmeti de alabiliyor ve gerekli tetkikleri yaptırabiliyorlar. Yapılan değişiklik ile göçmenler göçmen sağlığı merkezlerinden ücretsiz hizmet almaya devam edebilecekler. Fakat burada muayene sonucunda reçete edilen ilaçlara ücretsiz ulaşamayacaklar.

'Kayıt dışı çalıştırıldıkları için sağlık sigortası primlerini ödeyemeyecekler'

Uygulamanın 2020 yılından beri uluslararası koruma statüsü verilen göçmenler için uygulandığını ifade eden göçmen sağlığı merkezi çalışanı, "Yayınlanan resmi yazı ile genel sağlık sigortasından çıkarıldılar. Bir süre sonra 18 yaşından küçük uluslararası koruma statüsündekiler göç idaresi yönetmeliği ile GSS kapsamına geri alındı. Geçici koruma için henüz göç idaresinin böyle bir açıklaması yok" dedi ve ekledi:

Daha önce uluslararası koruma statüsü için deneyimlediğimiz bu uygulamanın sonuçlarını tahmin etmek kolay. Geçici koruması olanlar sağlık sigortası primlerini ödeyemeyecek. Bunun gerçek nedeni kayıtsız çalışıyor olmaları. Patronlar çalıştırdıkları göçmenlerin sağlık sigortasını ödemiyor. Şu durumda devlet, 'sizlerin güvencesiz çalışmasına göz yumacağız ve patronunuzun ödemesi gereken o sağlık sigortası primini size ödeteceğiz' diyor.

Muhtemel sonuçlar: Merdiven altı ebeliğin, usulsüz ilaç temininin yaygınlaşması

Tedavisi GSM’lerde mümkün olmayan hastaların maddi yetersizlikler nedeniyle hastanelere başvuramayacağını, GSM’lerde reçete edilen ilaçlara ücretsiz ulaşamayacağını ve özetle iyileşemeyeceğini vurgulayan sağlık emekçisi, ödeme gücü bulunmayanların hastane masraflarının başvuruları durumunda en geç 3 ay içinde ödedikleri ücretlerin iade edileceğini ise şöyle yorumladı: 

Bilinmiyorsa biz yazalım, Türkiye’de sağlık harcamaları için ödeme gücü bulunan geçici koruma statüsünde göçmen yok. Hatta şehir hastanelerine ulaşacak yol ücretleri bile ciddi bir masraf kalemi göçmenler için. Bu uygulamanın doğal sonucu göçmenlerin bebeklik ve gebelik dönemi aşılamaları ve bulaşıcı hastalık dışında sağlık hizmetine büyük oranda ulaşamamaları.

Muhtemel dolaylı sonuçları arasında merdiven altı ebeliğin, usulsüz ilaç temininin yaygınlaşması, kayıtsız merdiven altı çalışan yabancı uyruklu doktor sayısının artışı sayılabilir. Saydığımız başlıklar Suriye’den göç sonrası artış göstermiş ve sağlık personellerinin takibi ile bu konuda farkındalık arttırılmıştı. 

Uygulama başlayınca sadece birinci basamak sağlık hizmeti veren göçmen sağlığı merkezlerinde hasta yoğunluğu önemli düzeyde artacaktır. Bu merkezlerin Avrupa Birliği doğrudan hibe sözleşmesi ile fonlandığı ve sözleşme kapsamında hastanelere de tıbbi cihaz ve personel desteği verdiği biliniyor. GSS kapsamından çıkarılan göçmenlerin yoğunlukla kullanacağı bu merkezin sayısı ve personelinin yetersiz olacağı açıktır.

*** 

 Efsanelerden gelen kadınlar -Asaf Güven Aksel- 

Bir ‘rastlanılmış’ heykel, Andromeda’dan Ekho’ya, Medusa’ya, yüzlerce efsaneden bugüne aktarılagelen kadına şiddetten başlayarak, bir Cumhuriyet projesini kaideye oturtmanın kıvılcımı olabilir. Bunun bir bütün olduğu bilince çıktıkça…

1980’lerin sonuna doğru, Avusturyalı yazar Christoph Ransmayr’ın “Die Letzte Welt (Son Dünya)” kitabından söz edilmeye başlanmıştı. Postmodern edebiyatın, ve Orhan Pamuk vesilesiyle, bizde de sıkı gündem olan ve tartışılmasına kalburüstü isimlerin de katıldığı “metinlerarası etkileşimli gönderme” konusunun en yetkin örneği olarak kabul ediliyordu, –o zamanlara göre tabii. Dolayısıyla, yayıncılık dürtüsüyle ilgimi çekse de, pek de ilgilenmemiştim. Sonra, yine Avusturya’dan bize edebiyat sahasını rapor eden bir arkadaşım, Ransmayr’la yapılan bir dergi röportajını gönderdi. Ransmayr, orada, “yapıtının, postmodern edebiyatın ve metinlerarasılığın zirvesinde görüldüğü” tanımıyla açılan soruyu yanıtlarken, diyordu ki: “Evet, eğer gerçekten öyleyse, belki zirvesinden bakılırsa görülür ki, bunlar hiç de aman aman kavramlar değildir, boş yere alkışlanması gereken de ben değilim.”… Sonradan bakışı değişti mi bilmem, çünkü başarı zemini kaygandır, ama bu yanıt, beni, kitabı basmaya karar vermeye itmişti ve telifine başvurup çevirisini başlatmıştım. Şimdiki kadar değilse de 90’lar da tuhaf zamanlardı, kendim bir siyasi polisiye öyküye karışıp zamanlar geçince, roman uçtu gitti aklımdan… Uzun yıllar sonra dilimize çevrilmiş ama hiç bahsini duymadım. Belki aşıldığından, belki Ransmayr haklı çıktığından, bilmiyorum, ilgilenmedim.

Niye anlattım bunu? “Son Dünya”nın temel aldığı ve “yeniden ürettiği” metin, bildiğimiz Ovidius’un, “Metamorphoses / Dönüşümler”iydi. Bu şiir/metin, İsmet Zeki Eyüboğlu’nun dilimize müthiş aktarımıyla okumaya doyamadığım bir başyapıt olmuştu.

Nelerin dönüşümlerini, mitolojik gözle aktarıyordu bu şair? Tanrılar eliyle insanlar, hayvanlar, bitkiler, suların ve hepsi üzerinden de tanrıların. Özellikleri, yetenekleri, duyguları… Aşklar, kıskançlıklar,  entrikalar, intikamlar… Bir hercümerçtir efsaneler. Bizim özelimizde, Anadolu geleneklerindeki, inanç ve destanlarındaki izlerini sürmek müthiş keyiftir. Ama bütün bu hercümerçin içinde, en zalim ve en mazlum olarak, tanrı, yarı-tanrı, ölümlü, insan olarak kadınların yeri ayrıdır. Üstelik suç genellikle Zeus başta, gözü dönmüş erkeklerdeyken, onlar cezaların en ağırına çarptırılır.

Bu düzene isyan edip tanrılardan ateşi çalarak insanlara veren Prometheus’un kaderini, sadece güzel olduğu ve bu dile getirildiği için paylaşarak, kayalara zincirlenen Andromeda örneğin.

Zeus’un kartallara sürekli taze et olarak Kafkaslar’a zincirlediği Prometheus’u, öbür oğlu Herakles kurtarır efsanede. Güzelliği alınmış Andromeda’yı da bir başka oğlu Perseus. Bu oğullar Tanrı “kanbağlı”, ama  ölümlü tercihlidir…

Hikâye çok uzun tabii, bir o kadar da çok “kişi”li ve karmaşık olaylı. Sonunu söyleyeyim, Andromeda, tee Batlamyus zamanından beri gökyüzünde devasa bir takımyıldız olmuştur, oradan ışımaktadır. Onu zincirden kurtarıp evlenen Perseus ise, hep elinde kesik bir kadın başıyla resmedilecektir: Medusa… Böyle acı bedeller de, öyküler de, efsanelerden gelir günümüze. Mitoloji günümüze yansır, ya da tersi daha doğrudur…

Andromeda, nereden çıktı? Söğütlüçeşme’den. Biliyorsunuz, bir Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi (THTM) üyesi, Kadıköy Belediyesi İçerenköy deprem enkaz eğitimi alanında katıldığı bir eğitim sırasında, tesadüfen, “başından attığı başörtüsü gözlerden saklanacak şekilde, yalnız ve kaidesiz olarak” duran bir heykel gördü. Bu, kadınlara seçme ve seçilme hakkının 50’nci yılı için yapılmış, “Atatürk ve Kadın” olarak bilinen, Söğütlüçeşme Parkı’nda yerleşik  anıtın temel parçasıydı. Bütünleyicisi olan Atatürk rölyefi yoktu ortada ve kadının başörtüsünü çıkarma eylemi sarmaşıklarla örtülmüştü. Defalarca gericilerin saldırısına uğrayan, sermayece tahrip edilen, kaidesi rant kepçesine terk edilen ve “onarım” mazeretiyle ortadan kaldırılan heykel, yer sarsıntılarına, fay gerilimi kırılmalarına karşı eğitim sırasında, atılıp gizlendiği yerde ortaya çıktı…

Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) ve THTM, derhal, anıtın onarılarak yerine konulmasını isteyen bir kampanya düzenledi. Bu, kadın eşitliği, kadın hakları ve Cumhuriyet istemek demekti.

Türkiye, kadınların önce yerel, sonra genel seçme ve seçilme hakkını, yanılmıyorsam Sovyetler Birliği’nden az sonra yürürlüğe sokmakla öne çıkan bir ülke… “Medenî dünya” bunu on yıllarca geriden izledi.

Seçme hakkı ve seçilme hakkı. Sadece kimin yöneteceğinde söz sahibi olmak değil, bizzat yönetmeye talip olabilmek. Bunu elde etmiş bir kadından daha korkutucu ne olabilir!

Eserin Heykeltıraşı Hüseyin Gezer’in birçok önemli çalışması var. Ama, seçme ve seçilme hakkını kullanacak kadını, Atatürk’ün yanında, başındaki örtüyü sıyırırken anıtlaştırması… Yoo, bu kabul edilemez!

Kabul ettirilecek. Çünkü, tarih bize, kadınların bu hakkı sadece bir bağış, bir lütuf olarak verilmesiyle ya da Sofya ataşeliğindeki gözlemle değil, Cumhuriyet öncesinden yeni bir düzenin kurulmasına kadar, savaşta ve sosyal, kültürel yaşamda üstlendiği muazzam rolle de kazandığını anlatıyor. Bunun anıtını savunmak için öncünün yanında toplanmak, bunun adımlarından olacak.

Başörtüsünü sıyırınca başı sarmaşıkla örtülerek gizlenmiş bir kadın. Tanrıça’ların erişilmez güzelliğine tehdit görülüp, seçilmeye aday olup derin sulardaki ıssız kayalarda zincire vurulan bir prenses.

Yaz Lukianos…

Andromeda’nın tanrılardan kurtarılıp yıldız kümesi olması, efsane hüznüne çareydi. Heykeli, gerçek dünyada kadınlarıyla erkekleriyle, Cumhuriyet yurttaşları alıp, bir hükümranlığa son vermenin nişanesi olarak “toplumsal kaide”ye yerleştirecek.

Ha, ben şeyi anlatacaktım… Samsatlı Lukianos var ya, aman ne savura savura anlatır o mitolojinin kahramanlarını…. Anlattığı ya da “sıktığı” bir pasajda diyor ki…

Bir dakika. Biz Nusret’le ne zaman belediye otobüsüne binsek, elimizde ineceğimiz durak  çizilmiş biletler, hani, müzikli Noel filmleri filan olur, mucize kabilinden öyle bir şey olsa diye hayal kurardık. Biletçi koçanından bilet koparırken ilk dizeyi seslendiriverse, şoför şapkasını çıkarıp başını sallayarak sürdürse, haydi ayakta tutunmuş eli fileli teyze, ona yer veren memur amca, bakışan kızla oğlan derken koro, oynaya bağıra, müzikal salgını… Caddeler, sokaklar…

Toplumun bir ezgide bütünleşip taşması… Ne büyük güç. O heykeli, “toplumsal kaide”ye, kendi kaidesiyle…

Ha, bu  Lukianos, Andromeda’yı bambaşka bir olguya gönderme olarak kullanıyor.    

“Büyük” İskender, Ovidius’un yapıtını ezberden okurmuş. Öldüğünde, iktidarı yeni yüzlere devredilirken, Abdera kentinde “korkunç” bir salgın başgöstermiş. Yurttaşlar, ateşleniyor, burunlarından kan geliyor, sıtma ve terle kıvranıyorlarmış. Sonra zihinsel bir semptom belirmiş, bu yitiğini ararken hastalanan, çaresizleşen toplumda. Herkes sokaklara dökülmüş, tragedyalar oynamaya, bağıra çağıra şiir okumaya başlamışlar… Betleri benizleri uçukmuş, bir deri bir kemiklermiş, ama haftalarca sürdürmüşler bunu. En çok da, Euripides’in “Andromeda”sıymış canlandırdıkları (Arkhelaos’un çok sıcak bir yaz günü bu oyunu müthiş oynamasına dalıp giden kent halkının güneşten beyinlerinin erimesine ve geriye Andromeda kalmasına bağlıyor bunu bizimki, ne bilsin günümüzü)…

Buradan, sanata  ve toplumu etkileyip “dönüştürme” gücüne geçiyor tabii öykü, birkaç gün önce yitirdiğim sevgili dostum Cumhur Orancı’nın müthiş anlatımlı “gemici palavraları” gibi, boşuna anlatılmıyor, düzeni sarakalıyor. Sana da bir buruk selam olsun Lukianos’tan, Cumhur…

İşte böyle bir düşe dalıyor çok ilgisiz görünen çağrışımlarla insan, deyip, gerisini, bağlamını sonraki yazılara bırakayım.

Ama Cumhuriyet, kadın demişken, 25 Kasım “kelebekleri”nin, kadına şiddeti protesto eylemlerine, KDK pankartlarının asıl suçluyu, sermaye ve gericilik düzenini işaret etmesinin önemine değinmeliyim.

Lukianos, Korinthoslular, Makedonya kralının kentlerine saldırısına karşı koymaya çalışırken herkes can havliyle bir işe koşuşturuyormuş diye anlatıyor. Sevgili Diogenes ise, bu arada, meskeni olan fıçıyı, bir oraya bir buraya yuvarlıyormuş. Soranlara, “herkes uğraşırken boş mu durayım” diyormuş…

Bizim “sallamacı” şair, buradan da, bir toplumsal, sanatsal sonuca varıyor, ama, onu da siyasetle yoğurmayı sonraya bırakalım.

Kıssadan hisse: Bir “rastlanılmış” heykel, Andromeda’dan Ekho’ya, Medusa’ya, yüzlerce efsaneden bugüne aktarılagelen kadına şiddetten başlayarak, bir Cumhuriyet projesini kaideye oturtmanın kıvılcımı olabilir. Bunun bir bütün olduğu bilince çıktıkça ve fıçı yuvarlamak yetmeyince. Bir toplumsal uyanış, halk tepkisi,  hastalık hezeyanının yayılması gibi gösterilse de…

Lukianos’un yazdığı bu bölümün başlığı: Tarih nasıl yazılmalı!

Sürekli kadınların öldürüldüğü bir ülkede, bir dünya düzeninde bunu normalleştirenlerin karşısında duran güce omuz vererek, kadınların efsanelerden, günümüz destanlarına aktarılmış bir kaderleri olmadığını, olamayacağını göstererek yazılmalı. Yazılacak!

O gün, biletçi, şoför, teyze, amca, genç âşıklar, cadde, sokak, haydii müzikal! 

/././

 Yönetememek derken -Aydemir Güler- 

Söz konusu sorun Türkiye’nin bütünü açısından bir sürüklenme sonucu veriyor ve risk yaşamsal hale geliyor. 

“İktidarın yönetme sorunu var” derken, doğrusu benim gözümün önüne bu kadarı gelmiyordu. Sadece son birkaç günden bir seçme size: İmralı gezisi, Papa’nın ziyareti ve teğmenlerin tasfiyesi…

Sonuncusunda Yaşar Güler bütün bilgi ve belgeleri alt üst eden bir top attı ortaya. Buna göre teğmenler törenin bitmesiyle alana giren aileleri dışarı çıkartmaya kalktıkları için ihraç edilmişlerdi! Eski genelkurmay başkanının AKP’nin “yeniden tarih yazımını” yanlış anladığı anlaşılıyor. Erdoğan bile AKP’li yıllara bulaşmamış, kabaca 25 yıl öncede kalarak yeni yazım denemeleri yapmışken, Güler’in daha bir buçuk yılı dolmamış bir olayı dilediği gibi yutturabileceğini düşünmesi büyük cürettir. Anlaşılan Atatürkçü bir yeminin ordudan ihraç gerekçesi olarak tarihe geçmesi bunların kâbusu olmuştur. 

Rivayete, yani AKP medyasına göre Erdoğan Papa’ya Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldığında Hıristiyanlara verdiği mesajı okumuş. Fatih, özetin özeti, kendisine biat etmek koşuluyla herkesin ibadetinde özgür olduğunu söylüyor… Soran olursa, “niyetimiz çok iyi, denecektir, din farkının başlı başına savaş nedeni sayıldığı bir çağda bizim ecdadımızın engin hoşgörüsünün belgesi işte…” Papa’ya biat tehdidinde bulunmuş olunamayacağına göre! Anlaşılan AKP yönetimi, Papa’nın buralarda dolaşmasını bile yönetememektedir. 

İmralı ziyaretinden kaçamayan iktidarın, Öcalan’a tanınan meşruiyetin hiç olmazsa fotoğrafını çekmemeyi, görüşme hakkında da mümkün olduğunca az konuşmayı kararlaştırdığı anlaşılıyor. Bu karar mı daha yaratıcıdır, yoksa AKP’nin “Kürt uzmanı” temsilcisi Hüseyin Yayman’ın “ben gitmedim” diyerek kırdığı cevizin “güvenlik hassasiyeti” mazeretiyle temize çekilmeye çalışılması mı?

Önemli önemsiz her adımda ayakları birbirine dolanan bu iktidarın yönetme sorunu alay edilecek konu değil. Alay etmeyi, Erdoğan’ın Beyaz Saray gezisini amiyane bir özetle, CHP’nin dediğine gelmek biçiminde yorumlayan Namık Tan’a bırakmak daha yerinde olacaktır. Yoksa durum ciddi. Söz konusu sorun Türkiye’nin bütünü açısından bir sürüklenme sonucu veriyor ve risk yaşamsal hale geliyor. 

Ama bu durum bir yana, bugün şu üç örnek hakkında birkaç not düşmekle yetinelim. 

TSK’da Atatürk referanslarını kriminalize etmek aynı anda hem AKP iktidarının samimi arzusudur, hem de dinci gerici bir meczupluktur. Samimiyetin meczuplukla aynı kapıya çıkması yönetme sorununun özünü oluşturmaktadır ve gerçekten bunun çaresi yoktur. Sonuç olarak iktidarını sürdürmek, gerçek ajandaya yakınsamayı gerektirir. Ama bunu yapmak intihar uçuşuyla eşdeğerdir. Son açıklama intihar etmedik dese de, ok yaydan çıkmıştır ve aslında Güler okun kimi vurduğunu ilan etmiştir. 

Papa’nın ziyaretine ilişkin muhalif değerlendirmeler boş milliyetçi tepkilere bağlandı. Ekümeniklik iddiası kabul mü edilmişti, ayin yapmak da neyin nesiydi, İznik ne oluyordu… Bu kadarı bile iktidarın ayaklarının dolanmasına yetmiş olmalı ki, Erdoğan birkaç yüz yıl öncesinden derdine derman arıyor… Bu tartışmanın olayın bütün kritik yönlerini örtmeye hizmet ettiğini söylemek durumundayım. 

Birinci kritik yön, Rusya’ya yönelik emperyalist kuşatmada kiliselerin rolünü takviye etmektedir. Papa, Kiev-Fener-Roma hattı için Ankara’nın onayını resmileştirmiş oldu. Fatihli mesajın ister biat ister “hoşgörü” yüzünü dikkate alın, işin özü Türkiye’nin Batı yörüngesine demir atmasıdır. 

Diğer kritik olan ise, Konsilin 1700.yıldönümüyle çeşnilenen İznik’e ilişkin. İznik’te kilise tarihinin ve arkeolojinin haklı ilgisine ve coşkusuna mazhar olan bazilika kalıntıları, durup dururken görünür hale gelmedi. Her gün biraz daha suyun üstünde yükseklik kazanan tarihi bazilika, gerçekte İznik gölünün can vermesine tanıklık ediyor. Tarım arazisine sanayi kuran, zirai sulama tekniklerine yatırım yapmayan politikalar gölü kurutup doğayı imha noktasına gelirken, hac turizmine yeni destinasyon ekleme lafları tatsız bir şakadan öteye geçmiyor.

İmralı’ya gelince; resim çekmek ve yayınlamak da, görüşme haberinin manşetlere çekilmesi de yasaklanabilir. Siyasi iktidar buna kadirdir… İyi de, kimseye çaktırmadan İslam kardeşliği diye bir çözüm inşa edip Cumhuriyet’i silip süpüren bir anayasa da yazılabilecek midir?

/././

 Ölüm Mangaları: Washington'daki saldırı Türkiye'yi de ilgilendiriyor -Gamze Erbil- 

Beyaz Saray yakınında iki ulusal muhafız üyesine ateş açan Rahmanullah Lakanwal’ın Afganistan işgali sırasında oluşturulan “Ölüm Mangaları”nda görev yaptığı ve akıl sağlığını toparlayamadığı üzerinde duruluyor. Emperyalist savaşlarda kullanılan profesyonel katiller, Türkiye dahil dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda.

Washington DC’de Beyaz Saray’a birkaç blok mesafede iki ulusal muhafız üyesi pusuya düşürülüp vuruldu. İlk anda herkes saldırganın kimliğini merak ediyordu. Tetiği çekenin bir Afgan olduğu bilgisi ilk dolaşmaya başladığında, beklendik ırkçı ve dinci tepkiler her tarafı sarmıştı. 

Ancak o ilk hava kısa sürdü. Saldırganın kimliğine dair detaylar, “beklendik” değildi.

Rahmanullah Lakanwal’ın, ABD’nin 2021’de Afganistan’dan çekilirken beraberinde ülkeye getirmek durumunda kaldığı 70 ila 80 bin Afgan’dan biri olduğu ve ülkesinde CIA’ye bağlı ölüm mangalarından birinde çalıştığı ortaya çıktı. 

ABD’nin ülkeyi kaosa sürükleyen ve Taliban’ın iktidarı almasıyla sonuçlanan vahşi işgali sürecini sonlandırırken, yerel işbirlikçilerini sahipsiz bırakmayarak çeşitli eyaletlere dağıtmak üzere yanında getirdiği bu operasyon Operation Allies Welcome (Müttefiklere Hoşgeldin Operasyonu) ve Operation Allies Refugee (Müttefiklere Sığınma Operasyonu) olarak adlandırıldı ve daha sonra “Enduring Welcome” (Sonsuz Hoşgeldin) olarak anıldı. Hatırlanacağı gibi ABD’nin 11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan’a yönelik işgal operasyonunun adı da “Operation Enduring Freedom” (Sonsuz Özgürlük Operasyonu) ismini taşıyordu. 

Bu “sonsuz” vurgulu isimler önemliydi, çünkü ABD, apar topar geri çekilme operasyonu sırasında, Afganistan'da kendisiyle işbirliği yapan, dolayısıyla Taliban'ın doğrudan hedefi olacak olan çok sayıda yandaşını kaderine terk etmişti. Beraberinde Amerika'ya getirdikleri, Lakanwal gibi kritik isimlerdi.

Konuya tekrar dönmek üzere, bir önemli hatırlatma daha yapalım. Bu kaotik çekilme sürecinde Türkiye’nin ABD'yle ilişkileri hayli sorunlu bir dönemden geçiyordu. Haziran 2021’de düzenlenen NATO’nun Brüksel Zirvesi’nde ABD ve müttefikleri Afganistan’dan çekilirken, Kabil Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nın güvenliği ve işletmesini Türkiye’nin üstlenmesi karara bağlandı. 

Bu sürecin ardından ABD-Türkiye ilişkilerinin daha pozitif bir yöne evrilmeye başladığını söyleyebiliyoruz. Türkiye’nin NATO içindeki “işlevini”, ABD’nin çok zorlu bir dönemden geçerken idrak etmiş olduğunu düşünebiliriz. NATO kararına göre Türkiye, Macaristan ve ABD bu görevi birlikte yürütecekti. Türkiye'deki iktidarın “islamcı” kimliği bir kez daha işlev kazanmıştı. 

Gerçi Taliban’ın Ağustos 2021’de Kabil’i ve dolayısıyla havalimanını ele geçirmesiyle bu plan uygulanamadı. Her durumda, Türkiye'nin, ABD’nin zor zamanında çok kıymetli bir destek verdiği muhakkak. Sonsuz Özgürlük Operasyonu’nun çekilme evresinde, işbirlikçilere yönelecek intikamı hafifletmek için onları bir NATO köprüsüyle tahliye etme sürecinde rol üstlenildiğini ve bu yükün paylaşıldığını not edebiliyoruz. 

CIA’in Afganistan’daki Ölüm Mangaları

11 Eylül saldırılarının ardından önce Afganistan’ı, daha sonra Irak’ı işgal eden ABD’nin buralarda karşılaştığı direnişi insan aklının sınırlarını zorlayacak ölçüde bir şiddet uygulayarak göğüslemeye çalıştığına dair çok fazla yaşanmışlık var. Ve Washington DC’nin merkezinde, Beyaz Saray’ın yanı başında işlenen Ulusal Muhafız cinayeti de bunun bir yansıması. 

20 yıllık ABD işgalinin kötü şöhretli saldırı unsurları arasında (Irak'ta da benzer olaylar yaşanmıştı) “Ölüm Mangaları” olarak örgütlenen özel CIA birliklerinin olduğu bilinen bir gerçek. Yerel unsurların devşirildiği, ABD timleri tarafından eğitilip donatıldığı, hatta bu unsurların maaşlarının da CIA tarafından ödendiği örnekler farklı zamanlarda ortaya çıktı. 21'inci yüzyılın “yeni Amerikan yüzyılı” olarak tarif edildiği 20 yıllık dönem, arada Libya ve Suriye operasyonları da dahil bu saldırganlığın giderek çığırından çıktığı bir süreç olarak yaşandı. ABD’nin uluslararası “liderlik” rolünün tartışmaya açılmasının bir sebebinin de, Rusya ve Çin gibi diğer emperyalist odakların güç dengelerinde daha etkili hale gelmesi olduğu kadar, bu ölçüsüz zorbalığın yenilmesiyle ilgili olduğunu düşünmek gerek. 

Şimdi, Lakanwal’ın hikayesine dönecek olursak... 

İşgal döneminde ABD ve Afgan güçleri bir gece baskınına hazırlanırken.

Zero Team: Lakanwal nasıl bu noktaya geldi?

Trump ve Cumhuriyetçiler Biden döneminde icra edilen işbirlikçilerin ABD eyaletlerine yerleştirilmesi operasyonlarını eleştirip faturayı Demokratlara çıkarmaya çalışırken bu koroya CIA Direktörü John Ratcliffe de katıldı ve “Bu birey -ve diğer birçok kişi- buraya asla getirilmemeliydi. Vatandaşlarımız ve askerlerimiz, Biden yönetiminin felaket niteliğindeki başarısızlıklarının etkisi hâlâ süren sonuçlarına katlanmaktan çok daha iyisini hak ediyor” dedi. 

CIA Şefi, bu arada, Lakanwal’ın Kandahar’da “ortak bir kuvvetin üyesi olarak CIA ile çalıştığını” da söyledi. 

Sonra anlaşıldı ki, Lakanwal, bir “Zero Team”, veya “Sıfır Birlik” üyesiydi. Bunlar, CIA'nın örgütlediği elit paramiliter gruplardı. Oranın yerlilerinden oluşuyorlardı. Kağıt üzerinde de Afganistan ordusuna bağlıydılar. Fakat fiilen CIA'in operasyon gücünü oluşturuyorlardı ve en kanlı işler bu birliklere yaptırılıyordu.

CIA, bu durum açığa çıkıp Lakanwal'in geçmişi sorgulanmaya başlanınca, Afganistan’daki “Zero Team” ile ilgili vahşi aktarımları şiddetle reddetti ve bunu “Taliban propagandası” olarak niteledi.

Afganistan'ın güneyindeki Kandahar bölgesi, Taliban'ın güçlü olduğu bir coğrafyaydı ve 11 Eylül'den sonraki ABD işgali sürecinde Taliban ve NATO güçleri arasında şiddetli çatışmalara sahne olmuştu. İşgal süreci boyunca ölçüsüz bir şiddet sarmalının merkezi ve ABD emperyalizminin en vahşi uygulamalarının mekanı olarak bilinegeldi. CIA bölgede yerel unsurları devşirerek bu vahşete ortak ediyordu. 

Lakanwal’ın görev yaptığı mekan da bu coğrafya olarak açıklanıyor. New York Times’a Lakanwal’ın durumunu aktaran bir çocukluk arkadaşı “Kan gördüğünde, cesetleri ve yaralıları gördüğünde dayanamıyordu” diyor. “Bu, zihninde büyük bir baskı yarattı.” Lakanwal'ın esrar gibi maddeleri kullanarak bu baskıyla başa çıkmaya çalıştığını ve bunun da sarmal bir zihinsel sağlık sorununa yol açtığını anlatıyor. 

Reuters, Lakanwal’ın kendi ülkesinde “Zero Team” adı verilen Ölüm Mangalarının bir parçası olarak uyguladığı şiddetle yıllarca mücadele ettiğini ve bunun zorluklarını yaşadığını aktarıyor. Lakanwal'ın kardeşinin de, muhtemelen ergenlik çağındayken katıldığı aynı Ölüm Mangasının komutanı olduğu söyleniyor.

Lakanwal'ın Sıfır Birlikler içindeki rolü belirsiz olsa da, kuzenlerinden birine göre 2012'de, yaklaşık 16 yaşındayken güvenlik görevlisi olarak katılmış. Yaklaşık 10 yıl bu işi yaptığı, hatta takım lideri ve GPS uzmanı olarak terfi aldığı; ABD Afganistan’dan çekilirken ortaya çıkan kaos sürecine kadar da bu işe devam ettiği söyleniyor. 

CIA'in Afganistan'da kurduğu elit operasyon ekiplerinden biri.

Lakanwal gibi binlerce Ölüm Mangası savaşçısı var: Türkiye'de olan var mı?

Elit Birlikler olarak da adlandırılan bu Ölüm Mangaları, Afgan hükümetinin istihbarat ağının bir parçası olsa da CIA ve ABD özel operasyon güçleri tarafından eğitilip donatılıyor ve ödemeleri de ABD yapıyordu.

“Zero Team” aile infazları, işkence ve sivil katliamlarının baskın olduğu ölçüsüz şiddet kullanımıyla ünlendi İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 2019 tarihli bir raporunda “bu paramiliter güçlerin dokunulmazlıkla iş gördüğü ve Afganistan’ın tüm coğrafyalarına uzanan ciddi ihlaller ve savaş suçlarından sorumlu oldukları” ifade ediliyor. Sayısız “yargısız infaz ve zorla kaybetme” vakasıyla anılıyorlar.

“Operation Allies Welcome” kapsamında ABD’ye getirilen 70 binin üstünde Afgan’ın on bin kadarının bu ölüm mangalarında görev yaptığı da söyleniyor. 

Şimdi Amerikan medyası Lakanwal’ı bu şekilde “hoş geldin” diyerek karşılayan ABD’nin ulusal muhafızlarına neden böyle bir saldırı düzenlediğini ve bu “vefasızlığın” nedenini sorguluyor. 

Ülkeye kabul süreçleri eleştiriliyor. Trump yönetimi altında Nisan ayında sığınma hakkını aldığı söylenen Ölüm Mangası üyesinin parmak izi ve iris taramaları, tam arkaplan kontrolü ve mülakat ve risk değerlendirmesi gibi prosedürleri geçirdiği ve benzeri konulardaki tartışmalar ABD’de günah keçiboynuzu olmuş “göçmen tartışmaları” bağlamında yeniden ve yeniden konu ediliyor; Afgan işbirlikçilerin (müttefiklerin) dönüş süreçleri ve buradaki prosedürler sorgulanıyor.

Lakanwal gibi on bini ABD’ye gelmiş ve bir kısmı farklı coğrafyalara sığınmış on binlerce ölüm mangası üyesinin benzer durumda olduğunu ve bu insanların bu durumda oluşunun emperyalist bir şiddet aygıtının eğittiği/donattığı ve para ödediği bir mekanizmanın ürünü olduğunu hatırlatmak gerekiyor. 

Öte yandan, meselenin Türkiye'yi de ilgilendiren bir boyutu var. ABD, Afganistan'dan hızla çekilme sürecini vakitli organize edemediği için çok sayıda işbirlikçisini geride bıraktı. Bunların önemli bir kısmı, takip eden dönemde kendi imkanlarıyla ülkeden kaçtı. Bir bölümü İran üzerinden Türkiye'ye ulaştı.

Türkiye, Avrupa rotası üzerindeki bir durak. Ancak, Lakanwal gibi yaşamı profesyonel katillikle geçmiş paralı askerler açısından, “meslekleriyle” para kazanmayı sürdürebilecekleri Suriye, Libya gibi çatışma bölgelerine geçiş işini örgütlemek için de ideal yerlerden biri. Özellikle 1990'dan sonra dünyadaki çatışma bölgelerinde düzenli ordulardan çok paralı askerlerin kullanılması, dünya genelinde, hayatını savaşla idame ettirmek durumunda olan yüz binlerce profesyonel katil yaratmış durumda.

ABD'deki saldırının ardından, Türkiye'ye de eski Ölüm Mangası üyesi ABD işbirlikçisi paralı askerlerin gelip gelmediği, ciddi bir soru olarak ortada duruyor.

/././

 Cizre'de 'süreç' manzarası: Barzani protokolde ağırlandı, Emniyet Müdürü DEM Partili eşbaşkanları tehdit etti. 

KDP lideri Mesut Barzani'nin katıldığı Cizre'deki bir sempozyumda kriz yaşandı. DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, vekillerin programa son anda dahil edildiğini, belediye eşbaşkanlarının ise otele alınmayarak Emniyet Müdürü tarafından tehdit edildiğini açıkladı.

Şırnak’ın Cizre ilçesinde düzenlenen 4. Uluslararası Melayê Cizîrî Sempozyumu'nda protokol krizi yaşandı. Sempozyuma Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesut Barzani’nin yanı sıra İçişleri Bakan Yardımcısı Münir Karaloğlu, AKP Şırnak Milletvekili Arslan Tatar, Cumhurbaşkanı Danışmanı Gülşen Orhan, HÜDAPAR Gaziantep Milletvekili Şehzade Demir katıldı.

Bölgede en yüksek oyu alan parti konumundaki DEM Parti heyeti ise organizasyonda yok sayıldı. DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, parti heyetinin programa son anda davet edildiğini, Cizre Belediyesi Eşbaşkanlarının ise içeri alınmadığını belirtti.

'Emniyet Müdürü tehdit etti'

Sempozyumun yapılacağı otele girmek isteyen Cizre Belediye Eşbaşkanları Güler Tunç Yerebasan ve Abdurrahim Durmuş’un polis engeliyle karşılaştığı öğrenildi. DEM Parti Sözcüsü Doğan, İlke TV’ye yaptığı açıklamada, Cizre Emniyet Müdürü ile eşbaşkanlar arasında gerilim yaşandığını ve müdürün eşbaşkanları tehdit ettiğini söyledi.

Doğan, yaşananları şu sözlerle aktardı:

"Cizre Belediye Eşbaşkanlarına dönük tehditkâr ve şiddet eğilimli bir tutum sergilenmeye hakkı yok. Ben 'sertlik' diyerek en naif haliyle izah etmeye çalışıyorum, bu doğrudan şiddettir. Eşbaşkanlar otele girmeye çalıştıklarında 'güvenlik alıyoruz' denilerek engellendiler. Neyin güvenliği? Kimi kimden sakınıyorsunuz?"

1KDP Başkanı Mesut Barzani kürsüde.

'Eğer yeni bir dönemden bahsediyorsak böyle yaklaşılmamalı'

Organizasyonu düzenleyen Valilik, Kaymakamlık ve Şırnak Üniversitesi’nin, kentin ev sahibi olan Cizre Belediyesi’ni süreçten dışladığını belirten Doğan, bu tutumun "yeni süreç" tartışmalarıyla çeliştiğine dikkat çekti:

"Burada DEM Parti birinci parti. İl ve ilçe eşbaşkanlarını, belediye eşbaşkanlarını ve milletvekillerini yok sayarak Melayê Cizîrî yi anlayamazsınız. Eğer yeni bir dönemden bahsediyorsak, böyle yaklaşılmamalı. Şırnak genelinde ve Cizre’de yüzde 90'a varan bir irade hedef alınıyor. Yetkililer inkar etse de elimizde kanıtlar var."

***

 Çin ve Japonya arasındaki gerilim nereye varacak?-Erhan Nalçacı- 

Japonya bir yerde Çin ile baş başa kaldı Pasifik’te. Bu Tayvan kışkırtmasını ABD’yi tekrar bölgeye çekmek için mi yaptılar, yoksa ABD içinde bazı sermaye kliklerinin işi mi göreceğiz. 

Çin ve Japonya arasındaki gerilimin son iki hafta içinde ne kadar yükseldiğinin okurlar farkındadır.

Yeni seçilen Japonya Başbakanı Takaiçi Sanae 7 Kasım’da Japon Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada Çin’in Tayvan’a yapacağı bir askeri müdahalenin Japonya’nın varlığını tehdit edeceğini söyledi ve askeri güç kullanabileceklerini ima etti.

Olayın öncesi de var: Tayvan’a 110 km mesafedeki Japonya’ya ait bir adaya orta menzilli füze yerleştirme planını açıkladılar. Tayvan’ın Japonya Büyükelçisi gibi çalışan Kültür Ofisi temsilcisine Japonya’nın en saygın nişanlarından birini verdiler.

Açıkçası olayın patlaması Başbakanın ağzından sehven kaçan bir lafla gerçekleşmedi, bir eğilimin en açık ifadesi oldu.

Çin çok şiddetli bir tepki gösterdi: Çin Dışişleri Bakanı Japonya’nın askeri müdahale imasıyla kırmızıçizgiyi geçtiğini bildirdi. Japonya’da görevli Çinli diplomat “izinsiz uzanan boyun kesilip atılmalıdır” diye çok keskin bir refleks gösterdi.

İki gün önce ise Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü ise Japonya’nın Tayvan’a 100 km yakınına füze yerleştirme niyeti üzerine Çin ordusunun gücünden bahsetti ve çizgiyi yarım ayak bile geçseler acı verici bir bedel ödemek zorunda kalacaklarını bildirdi.

Birçok ülke arasında coğrafi paylaşım sorunları var ama genellikle bu kadar ağır laflar edilmiyor.

Haritada Çin ve Japonya’nın birbirine yakın konumu izleniyor. Japonya’ya ait olan adalar zincirinin Tayvan’a ne kadar yaklaştığı da görülüyor.

Çin tehditlerle de kalmadı ve Japonya’yı cezalandırıcı uygulamalara yöneldi.

Bu mesafeden Japonya’ya giden turistlerin dörtte birinin Çin kökenli olduğunu tahmin etmek kolay değil. Çin yurttaşlarının Japonya’ya gidişini engelleyen uygulamalar başlattı. Sadece bu önlemin bile Japonya ekonomisi üzerinde hatırı sayılır bir küçültücü etkisi olacağı tahmin ediliyor.

Japonya’dan deniz ürünleri satışına sınır getirildi, Japon animelerinin Çin’de gösterimi engellendi vb.

Öte yandan iki ülke arasında çok büyük hacimli bir ticaret yürüyor. Yılda 300 milyar dolara yaklaşan ticaret ara ürün tedarik zincirlerini içerdiği için dünya üretiminde de kritik bir yer tutuyor. Dikkat edilirse Çin tedarik zincirlerine dokunmayan yaptırımlar uygulamış oldu.

Ayrıca fiili olarak Japonya’ya ait olan ama Çin’in de hak iddiasında bulunduğu Senkaku adaları etrafına sahil güvenlik gemileri gönderildi.

Bu Pasifikte hızla gerilen ortamın hemen yarın savaşa açma olasılığı düşük ama yine de dünya neresinden patlayacağı belli olmayan bir gerilim içinde bulunuyor.

Çin ne kadar haklı?

Geçen yüzyılın başında Çin’e göre çok erken kapitalistleşen ve hızla emperyalizm aşamasına ulaşan Japonya Çin’i farklı zamanlarda işgal etti ve katliamlara yol açtı. Aralarında halklarına da yansımış tarihsel ve duygusal bir olumsuz düşünceler katmanı bulunuyor.

Tayvan’ı ise Çin kendi toprağı ve iç meselesi olarak gördüğü için farklı devletlerin olaya karışmasına çok şiddetli tepkiler veriyor ve bir yerde bu durum  kolay kışkırtıldığı için Çin’in zayıf yanı olarak da görülebilir.

Daha önce Tayvan sorununu ele almıştık. Ancak çok kısaca değinmek gerekirse Japonya’nın ilk yayılmacı savaşlarından olan 1895 Japonya-Çin Savaşında Çin yenilir ve Tayvan Japonya’nın sömürgesi olur. Bu işgal 1945’e kadar sürer, 50 yıl Tayvan Japonya’da kalır. Duygusallığı daha iyi anlayabiliyoruz bu şekilde.
Ancak Tayvan’ın Çin’e dönmesinden 4 sene sonra, Çin’deki iç savaşı kaybeden Çin burjuvazisi Tayvan’a çekilir. Kara Çin’i Çin Halk Cumhuriyeti’ne dönüşür.

Dolayısıyla Çin ve Tayvan arasındaki gerilim sınıfsal bir karakter kazanır. Çin karasında köylülük ağırlıklı emekçi sınıflar iktidarı, Tayvan’da ise emperyalizmin desteğini almış burjuvazi. Tayvan emekçileri uzun yıllar bir diktatörlük rejimi altında yaşamak zorunda kaldı.

Ancak 25 sene kadar sonra 1970’lerde işler değişmeye başladı. Çin Sovyetler Birliğine karşı ABD emperyalizmiyle işbirliğine gitti. Kissinger’ın mekik diplomasisi sonuç verdi ve Çin Halk Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler’e alınırken Tayvan çıkarıldı ve dünya Tayvan’ı diplomasi dışı ilan ederek Tek Çin Politikasına bağlandı.

Emperyalizmle işbirliğinin getirdiği bu kazanım sonrası olayın sınıfsal niteliği değişti. Çin 1978’lerde kapitalizme yönelince Tayvan rahatladı ve bir burjuva demokrasisi kuruldu.

1990’larda Tayvan yüksek teknolojiye yaptığı yatırımlarla Asya Kaplanları’nın başlıcası haline geldi. Bugün bakıldığında iki ülkenin sınıf iktidarı açısından farkı kalmamış gözüküyor.

Çin’in Tayvan işçi sınıfıyla bir ilişkisi bulunmuyor. Her iki tarafta da benzer çalışma ve sömürü koşulları söz konusu. Geriye yayılmacı bir hırs kalıyor. Çin’deki sermaye birikimi ve askeri gücü eğer günümüz askerileşmiş emperyalist hegemonya krizi olmasa bu 23 milyonluk nüfusuyla Tayvan’ı kolayca yutacak durumda.

Japonya ne kadar haklı?

Hiçbir zaman dünyada tekelci sermaye haklı bir şeyin arkasında durmaz. Ama kestirmeden gitmeyip açalım konuyu.

Tarihsel düşmanlığa rağmen Çin-Japonya ilişkileri zaman zaman iyileşip bozuldu.

Burada kritik olan İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD tarafından teslim alınmış, Sovyetler Birliği’ne karşı beslenerek bir sanayi gücü haline getirilmiş ancak silahlanmasına ve yayılmacılığına izin verilmemiş Japonya’nın Çin tarafından 2012 yılında geçilmesidir. Bu iktisadi güç farkı bugün Çin lehine defalarca katlanmıştır.

ABD 2011’de emperyalist hegemonyadaki başat ülke konumunu sürdürebilmek için Çin’deki sermaye birikimini askeri yöntemlerle yok etmeyi temel stratejisi olarak ilan etti. Japonya ABD’nin müttefiki olarak bu sürece dâhil oldu.

Son 15 yıl içinde Japonya Anayasasında sınırlandırılmış olan askeri gücünü tedrici olarak artırmaya ve yurtdışına askeri müdahale yasağına rağmen ülkelere utangaçça da olsa uzanmaya çalışıyor.
Bu politikayla Japon emekçi sınıflarını bir felakete doğru sürüklüyorlar.

Buna karşılık Trump’ın ikinci döneminde, ABD egemen sınıfının Pasifikte yenilgiden başka sonuç olmayacağını fark etmesine ve kendi coğrafyasındaki sömürü havzalarına doğru geri çekilişine tanıklık ettik.

Japonya bir yerde Çin ile baş başa kaldı Pasifik’te. Bu Tayvan kışkırtmasını ABD’yi tekrar bölgeye çekmek için mi yaptılar, yoksa ABD içinde bazı sermaye kliklerinin işi mi göreceğiz.

Yalnız Trump geçen günlerde her iki ülke başkanlarını arayarak sükûnet tavsiye etti. Tam Venezuela’yı hedefine almışken olacak iş mi?

Bütün bunların yanı sıra bölgenin esas sorunu bütün bu akılsız süreçlere müdahale edecek bağımsız bir işçi sınıfı dinamiğinin yükselmemesi olarak gözüküyor.

Tarihsel olarak sıra diğer coğrafyalarda.

/././

 NATO’nun gölgesinde Ankara: VIP konfor için emekçiye sürgün -Berkay Kemal Önoğlu- 

Memleketi sevmek kendi halkına, kentlerine, fabrikalarına sahip çıkmakla anlam kazanır. Zirveler gelip geçer ama geride kentin hafızasına kazınmış direniş kalır.

2026’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi, iktidarın meşhur “itibardan tasarruf olmaz” söylemleri eşliğinde bir başarı hikayesi olarak sunulmaya başlandı. Oysa izlediğimiz, üzerimizdeki vesayeti yıldan yıla artan, egemenlik haklarımızı hiçe sayan NATO terörünün yeni bir perdesi: Güvenlik önlemleri adı altında kentlerimizin kuşatılması, yaşam alanlarımızın yok edilmesi ve sömürgeci kibrinin halkımıza dayatılması…

Temmuz’da gerçekleşecek Zirve için Ankara’da bugünlerde başlatılan hazırlıklar, 2004’teki İstanbul Zirvesi’ni hatırlatıyor. Ama önlem adı altında hayata geçirilecek saldırıların 2004’ün çok ötesinde olacağı şimdiden anlaşılmaya başladı. Etimesgut Askeri Havaalanı’nın genişletilmesi için daha şimdiden ayrılan devasa bütçe, VIP pistler için Şeker Fabrikası lojmanlarının boşaltılması ve koruma altındaki yapıların yağmalanması bu saldırının boyutları hakkında yeterince fikir verecektir.

2004’te İstanbul’da gerçekleşen NATO Zirvesi sırasında şehir neredeyse bir açık hava hapishanesine dönüştürülmüştü. Boğaziçi Köprüsü’nden Taksim’e, Şişli’den Harbiye’ye kadar uzanan geniş alanlar günlerce kapatılmış, toplu taşıma durmuş, semt sakinleri evlerine giriş çıkışlarda sıkı kontrollerden geçirilmişti. İstanbul’un günlük yaşamı, “liderlerin güvenliği” bahanesiyle resmen askıya alınmıştı.

Daha da vahimi, bu kanlı örgütü protesto eden emekçilere ve gençlere dönük sert polis müdahaleleriyle yaşandı. Zirve öncesinde ve sırasında yüzlerce kişi gözaltına alınmış, çok sayıda yaralanan olmuştu. NATO’nun sözde demokrasi ve özgürlük vaatleri, İstanbul sokaklarında biber gazına, plastik mermilere ve polis copuna dönüşüyordu. O günden bugüne mantık elbette değişmedi: Yaşam alanlarını kısıtla, vatandaşı sür ve kenti asıl sahiplerinden arındır…

Bugün Ankara’da yapılan hazırlıklar da işte bu mantığın izlerini taşıyor. NATO’nun –yani dünyanın– efendilerinin rahatı uğruna kent sakinlerinin ezilmesi bir kez daha yaşanıyor. Bir fabrikanın NATO’nun VIP jet sahiplerinin konforu için boşaltılması yalnızca kent belleğine bir darbe değil, ülkenin kendi kalkınma tarihinin de aşağılanması anlamına geliyor.

Emperyalist kibir işte böyledir. “Küresel” akıl, kendi çıkarlarını dayatmak için diğer halkları titizlikle hizaya sokar. İcabında bir ABD başkanının veya başka bir NATO liderinin koruma protokolü için koca bir fabrika yerinden edilir. Meydanlar, caddeler, sokaklar ve hatta üniversiteler, hastaneler, okullar bile bu aklın dayatmalarıyla şekillendirilir. Halkın gündelik yaşantısının, ihtiyaçlarının, hassasiyetlerinin bu akıl karşısında pul kadar değeri yoktur.

Oysa bu ülkenin insanları, emperyalizme karşı mücadeleyle doğmuş bir cumhuriyetin mirasçıları. Ve bizim şehirlerimiz, Kurtuluş Savaşı’nın Ankara’sı, Sivas’ı, Erzurum’u işgal güçlerinin üstün silahlarına karşı halkın iradesiyle direnmişti.

Bugün ise aynı topraklarda, emperyalizmin “zirve” toplantıları için emekçilerin evleri boşaltılıyor, fabrikalar sökülüyor, kentler bariyerlerle çevreleniyor. Bunlar yetmez gibi, yarattıkları mandacı zihniyete teslim olmamız bekleniyor. Bütün bir halkın, meşruiyet verdikleri politikacılar gibi, bu eli kanlı örgütü çiçeklerle ve alkışlarla karşılaması isteniyor.

NATO liderleri Ankara’da iki gün kalacak, sonra uçaklarına binip def olup gidecekler ama Şeker Fabrikası işçileri kendilerine yeni ev bulmak zorunda kalacaklar öyle mi?
Ankaralılar yeniden düzenlenen yolların, bariyerlerin, güvenlik kordonlarının altında ezilecek ve yağmaya açılan kamu mallarının bedelini yıllarca ödemek zorunda kalacaklar(!)

Hiçbir namuslu yurtseverin bu tabloya sessiz kalmayacağını iyi bilsinler. Memleketi sevmek kendi halkına, kentlerine, fabrikalarına sahip çıkmakla anlam kazanır. Zirveler gelip geçer ama geride kentin hafızasına kazınmış direniş kalır.

Ankara’daki direniş Türkiye’nin bağımsızlığının ve halkımızın onurunun savunulması anlamına geliyor. Ve o direniş çoktan başladı. Bu saldırıyı birlikte durduracağız.

Devrimin başkentini NATO’nun uğursuz gölgesinden kurtarıp aydınlığa taşıyacağız. Er ya da geç!

/././

 Senin Kahramanın Kim?-Ayşe Şule Süzük- 

Biz, diyor pankartta her şeyden önce. Bir yan yana geliştir bu, “ben” den başka, “ben” deki çiğliğe, kofluğa, olgunlaşmamışlığa bir yanıttır.

Şimdi, şu anda, mavi gezegenin miladi takvime göre 2025. yılının son günlerinde gecelerin uzadığı, bitip tükenmez bir karanlığın üzerine boca edildiği, zaman zaman nefes alamazmış gibi hissettiğin günlerde, şimdi, evet şimdi, şu anda neye ihtiyacın var?

Bir siyah-beyaz fotoğrafta yazıyordu, zannederim eskilerde, bir köyde ya da kasabada Türkiye’nin bir resmî bayramı kutlanan, Cumhuriyet Bayramı olabilir, bir pankartta şöyle diyordu: “Biz her şeyi kendimizden bekleriz.”  Durup düşünülesi bir pankart. Bozkırda, “orada bir köy var uzakta” nostaljisine sert bir yanıt adeta bu fotoğraf diye düşündüm. İnancın yeryüzüne inmesi, kişinin biricikleşmesi, insan tekinin karakter kazanması, haklarının ve sorumluluklarının farkına varması, etlenmesi, omurganın, çelikten omurganın çatılması, kulluktan öte, onu paramparça ederek yurttaşlığa sıçraması. Bozkırın ortasında kadın, erkek, çocuk “Biz her şeyi kendimizden bekleriz.” demişler ve böyle bir fotoğraf çıkagelmiş tarihten. Alın size aydınlanmanın pratik hayatta karşılığı…

Biz, diyor pankartta her şeyden önce. Bir yan yana geliştir bu, “ben” den başka, “ben” deki çiğliğe, kofluğa, olgunlaşmamışlığa bir yanıttır. Çoğuldur “biz”. Oysa bugün egemen düzenin salık verdiği olma biçimi “ben” dir. Bütün operasyonel hamleler “biz”i “ben” yapmak üzere planlanmış, ona göre inşa edilmiş, “ben”i narsist bir gösterişçilikte şişirmek için organize edilmiştir.

İşte, bugün yaşadığımız cehennem budur. Biz, benleştirildi. Şekilsiz, niteliksiz, yoz, sığ, kaba, ilkel, tasarlanmış ama keserlenmemiş bir canlı türü -buna gorgo diyelim- itina ile şişirildi, ona yüksek ego üflendi, cehaleti alkışlandı, kibir eklendi, abartılı ve aşılması gereken erkeklik ve kadınlık yüklendi, piyasalaştırıldı “ben”.

Geriye bakıyorum. Tarihten arıyorum. Tarihten arıyorum çünkü bugünü tarihin birikimi ve deneyimi ile yeniden kurmayı istiyorum. Hep böyle değildi insan tekinin ve insan çoğunun yaşantısı, alışkanlıkları, pratikleri…  Yıldızın parladığı anlar vardı. Yıldız tozlarının dingin bir yaz gecesinde tüm insanlığı kutsadığı ve yeryüzünün sevimli, iyicil, tatlış geleceği için yürekleri pıt pıt heyecanlandırdığı zamanlar vardı. Az da değildiler üstelik. Pek çok gerçek hikâye, olmazı olduran, bugünden bakıldığında mücizevi gibi görünen ancak çırılçıplak “Biz her şeyi kendimizden bekleriz.” olgunluğu ve güveni ile yücelmiş pek çok anı, bugüne, “biz”e fısıldayan pek çok ses, pek çok hayat, unutulmuş pek çok kahraman vardı.

Oysa hatırlamayı ve devşirmeyi bırakmadığımızda geçmiş ve gelecek alabildiğine uzanan bir gümüşi ırmak çağıl çağıl… Bu ırmak bizi yeniler, bizi sağaltır, bizi diriltir, bizi biz yapar. Dediğim gibi bu aralar, tarihten arıyorum, tarihe bakıyorum ancak geçmişi muhafaza etmek için değil bu arayış, onu orada betonlaştırmak için değil ya da kendime acındırası bir geçmiş zaman kabuğu çekmek orada hareketsiz kalmak için hiç değil. Yarını kurmaya dehşetli ihtiyacı var insanlığın. “Ben”i, “biz” yapmak için rahvan değil tırıs gitmeli…

İki hafta önce Aleksey N. Tolstoy’un “Ekmek: Çariçin Savunması” romanından devam edelim demiştik. Ekim Devrimi’nin yıldönümüne de uygun düştü. Yazının başında sözünü ettiğim gibi muazzam bir “biz her şeyi kendimizden bekleriz” uyanışının ete kemiğe bürünmüş hâli, gerçek hikâyeden, Devrim sonrası iç savaş yıllarından kurgulanmış, belge niteliği hayli yüksek bir tarihi roman bu.  Ekim Devrimi sonrası ilk işçi devletini var edebilmek için olağanüstü bir kahramanlıkla üç cephede canhıraş savaşan “biz”in sarsıcı anlatısı “Çariçin Savunması”. Üstelik “Ortaklaşa” dergisinin Ekim Devrimi sayısı ile okunduğunda dönemi gerçek insanların yapıp etmeleri, özlemleri, kırgınlıkları, ihanetleri, sıkışmaları ve umutları ile gözler önüne seren, bugünümüzün aklına mıh gibi çakan tarihin dokunaklı bir dokunuşu ya da bugünü bir selam çakışı ya da yarına çağırışı… Katmanlı duygulara davet ediyor. Tarihin ışıltılı ama bir o kadar da çetrefilli, dehlizleşmiş yollarında yön ararken kaybolmak da var, tünelin ucundaki ışığa doğru uzanmak da. Nefessiz okunan bir roman, kalbim sıkışarak, odada dört dönerek, yumruklarımı sıkarak okudum. Oysa romanın içindeki insanlar hikâyenin sonunu bilmiyorlardı; hikâyeyi kuruyorlar, çatıyorlar, ilerletiyorlardı.

“Brest-Litovsk’dan dönmüş olan Trotski, Almanların elbette taaruza geçmeyeceğini, her durumda kimsenin heyecana kapılmaması, saldırı işaretlerinin yeterince ikna edici şekilde görünmesine kadar önerilerle birlikte beklenmesi gerektiğini hararetle savundu. ‘Sol Komünistler’ tarafından gürültüyle desteklendi ve Lenin’in önerisi geçmedi…

Vladimir İlyiç masasına döndü. Gece rüzgârının kasvetli müziği eşliğinde uykusuz geçen bu gecede, telefon görüşmeleri, telsizden konuşmalar, gazete, mektup ve stenogramları okumalar arasında, içeriğinde yoldaşlarının devrimci heyecanlarını gerçekten çok görkemli kavramlara değil ama şu anda sosyalist vatanı kurma gibi gerçekçi, son derece zor ve fakat başarılabilir görevlere yoğunlaştırmalarını isteyen bir makale düşündü.

Devrimin zaferini ve başarısını geniş halk kitlelerinin yapıcı gücüne dayandırdı, tüm sıkıntı, acı ve dertler üzerine bir iyimserlik hattı çizdi. Devrimin güçlü, iradesi kuvvetli ve yapıcı bir Rus insanı tipini doğurmuş olduğuna ve eğer bu iyi anlaşılırsa ve öyle olması istenirse geleceğinin görkemli ve muhteşem olacağını tutkuyla ve inançla savundu. ‘Anla, iste, olsun..’ Sosyalizm, o anda ona, masadaki çalışma lambasının, üzerinde kaleminin mürekkebi sıçratarak hızla hareket ettiği kâğıda vuran ışığı kadar yakın ve gerçekti.”

Peki, ancak nasıl?

“Al yanaklı Litvanya askerleri mavi vagon boyunca dizilmişlerdi. Devrim kendini kurtarmak için onların memleketini feda etmişti. Kabul etmesi zordu.”

Ama ekmek yoktu, kıtlık vardı, kıtlık Kızıl Muhafızların gücünü kırmak için kulaklarca adeta dayatılıyordu, Beyaz Ordu saldırmaktaydı, öte yandan Almanya, öte yandan İngiltere, Fransa, Japonya, ABD…

Ve atadan madenciler, on üç yaşından beri yerin derinliklerinde, karanlıklarında çalışan emekçiler karşı koyuyor. Onlar, şunlar, ötekiler, ayakların baş olduğu, “biz” olduğu, “Biz her şeyi kendimizden bekleriz diyenler.” kahramanlaşıyor, güzelleşiyor, bir tarih yazıyordu.

“İşte ben… Emelyan Juk… Sovyet iktidarından önce kimdim? Şimdi söyleyeyim… Tahta döşeklerde, çamurda, iğrenç çaputların üzerinde uyurdum, kendi kendime sürekli içerdim, karımı döverdim. Aman Tanrım, sarhoş olacağım da kimseyi dövmeyeceğim. Kendimi hatırlıyorum. Çok kabahatlerim vardı. (…) Volodka, hatırlıyor musun, Sovyet yönetimi için yaptığımız ilk toplantıyı? (…) O zaman ilk yaptığımız iş, fabrikanın avlusundan beşlik keresteler almıştık, barakalardan tüm pisliği, tahta döşekleri kaldırdık, bölmeler yaptık, her bir ayrı oda, kapısı, kilidi… Sabahları kalkınca oranın sahibi olduğum aklıma geliyordu, kömür ambarlarının, kok fırınlarının önünden geçiyordum, sahibi bendim, kuyuya iniyordum, açık madene gidiyordum sahibi bendim… Artık karımı dövmek için bir neden yoktu. Artık onun bir semaveri vardı. Paçavralar içinde gezmekten utanıyordu, şimdi tertemiz dolaşıyor. Çünkü ben artık fabrika komitesinin üyesiyim. Çocuklarım okula gidiyor… Sen kardeşim, bunları bir düşün, Petrograd’a yaz, ki şüpheleri olmasın. Donetsk madencileri Sovyet iktidarı için savaştılar… Tüm gücümüzle de savaşacağız.”

Şimdi, şu anda, geçmişin sesleri ve hikâyeleri hem çok uzaktan hem de dokunabilecek kadar yakından bugüne sesleniyor. Bazen susup dinlemek gerek. Bugünü ve geleceği anlamak için, bugünün karanlık dehlizlerinden değil, başka bir zamanın, başka bir mekânın ve başka türlü bir düşünüşün ve düşün evreninden, bugüne biraz yabancılaşarak, bugüne biraz mesafelenerek şimdiyi anlamaya çalışmak gerek. Dediğim gibi hep böyle gri, hep böyle umutsuz, hep böyle gorgo yığınından ibaret değildi mavi dünyamız. Bugünün vasatlığına panzehir, başka bir âlem de vardı, başka kahramanlar vardı, başka hikâyeler vardı, yenileri ise yazılmayı bekliyor.

/././

 Öğrenmenin üçlü sırrı -Atilla Özsever- 

Amerikalı sosyolog Wright Mills, öğrenmenin, bilgiyi içselleştirmenin üç temel sürecinden söz eder: Okumak – Düşünmek – Yazmak. Bu üçlü süreç, öğrenmeyi daha kalıcı hale getirdiği gibi süreçlerin birinin eksikliği de konuya ilişkin unutkanlığa yol açabiliyor…

Günümüzde birçok kitap okuyoruz ya da bilgi ediniyoruz, peki bu bilgilerin daha kalıcı olması için ne yapmamız gerekir? Diğer bir deyişle öğrendiğimiz bilgileri içselleştirebilmek için nasıl bir yöntem izlemeliyiz?

Amerikalı sosyolog Wright Mills’in "Toplumbilimsel Düşün" (Çeviren: Ünsal Oskay, Kültür Bakanlığı Yayını, 1979) isimli kitabında bu konuya ilişkin önemli bilgiler var. Wright Mills’in söz ettiği üçlü süreç şöyle: Okumak – düşünmek - yazmak.

Önce yazarımız hakkında kısa bir bilgi verelim: Wright Mills (1916 -1962), akademik kariyer de yaparak 1946'dan 1962'deki ölümüne kadar Columbia Üniversitesi'nde sosyoloji profesörü olarak yaşamını sürdürdü.

Mills’in “Toplumbilimsel Düşün” dışında Türkçeye çevrilmiş kitapları şunlardır: Marksistler (Ağaoğlu Yayınevi, 1966), Dinle Yankee (Ant yayınları, 1969), İktidar Seçkinleri (Bilgi Yayınları, 1974).

Üçlü süreç

Şimdi Wright Mills’in öğrenme süreciyle ilgili yöntemine gelelim. Öncelikle bir konu üzerinde çalışmaya başladığımız zaman ya da bir kitabı okurken not almak, okuduktan sonra üzerinde düşünmek ve ardından da kendi sözcüklerimizle kitabı özetlemek, kendi yorumumuza göre yazıya döküp değerlendirmek.

Bu üçlü süreçle okuduğumuz kitabı daha iyi özümseyip içselleştirebiliriz. Özellikle yazmak eylemi, düşünceleri daha kalıcı hale getiriyor. Evet, biraz zahmetli ama okuduğumuz konuyu iyice hazmedebilmek açısından gerekli oluyor.

Zaten bizim üstat “sakallı” da (Karl Marx) diyor ki; “Okuduğum her kitaptan özet çıkarma alışkanlığı edindim”. Marx’ın bu görüşünü aktaran Francis Wheen, “Karl Marx” isimli kitabında, filozof için “bu asla terk etmeyeceği bir alışkanlıktı” saptamasını yapıyor.

Sosyoloji profesörü Mills, bu üçlü sürecin birbirini takip etmesini, aksi halde bilginin yeterince içselleştirilemeyeceğini, özellikle yazma sürecinin ardından yeni düşüncelerin ve yeni okuma ihtiyaçlarının ortaya çıkabileceğini belirtiyor. Bu süreçlerdeki eksiklik, konuya ilişkin unutkanlığa da yol açabiliyor.

Düşün ustalığı

Şimdi de Prof. Dr. Mills’in “düşün ustalığı” dediği konu üzerinde biraz duralım. Mills, aslında “düşün ustalığı” derken öğrenmeye, entelektüel faaliyete bir bütün olarak bakıyor ve bu anlamda çalışma ve yaşam biçiminin birbiriyle uyumlu olması gerektiğini ifade ediyor.

Bugünkü yaşamımız, geçmişimizden etkilenerek biçimleniyor, gelecek yaşamımız da büyük ölçüde bugünkü yaptıklarımızla belirlenebilecektir. Bu prensibe sadık kalmamızı öğütleyen Mills, not tutmanın önemine değiniyor.

Günlük not tutmak, gerek okuduklarımızdan, gerekse günlük yaşamımızda gördüklerimizden, sokaktaki konuşmalardan hatta rüyalarımızdaki düşüncelerimizi bile not etmenin yararlı olacağını söylüyor.

Yazmanın önemi

Not tutmak, yazma alışkanlığı da sağlıyor, örneğin her hafta bir şeyler yazdıkça elimiz işlerlik kazanıyor, kafamız da canlılığını koruyor. Bu arada çevremizdeki insanlarla da fikir alışverişinde bulunmak, daha sonra bunları kağıda dökmek de önemli bir çalışma yöntemi.

Okuduklarımızı, söylenenleri, sistematik bir şekilde kendi sözcüklerimizle ifade etmek, yeni savlar ortaya koyabilmek öğrenme sürecinin yararlı aşamalarıdır. Tabii bunları yazarken açık ve basit bir dille sunmak da, daha sonra okuyan açısından sağlıklı bir algılama süreci yaratacaktır.

Profesör Mills, diyor ki, “Yazmak, aynı zamanda kişiye kendisini okunmaya değer biri olarak görebilme olanağı da verebilecek ciddi bir edim olmalıdır”. Yazma süreci, keza insanda yeni düşüncelerin, fikirlerin oluşmasına da katkı sağlayacaktır.

Yaşamın anlamı

İnsan yaşamındaki tüm öğrenme süreci, aslında yaşama bir anlam kazandırmak, kendi geleceğimizi bir ölçüde görebilmek, içinde yaşadığımız toplumsal ve tarihsel koşulların farkına varabilmek ve gerektiğinde daha iyi bir yaşam ve dünya için çaba harcamayı da içermektedir.

Wright Mills, okuma, düşünme, yazma sürecini, öğrenmeyi, daha geniş tanımıyla hayatın anlamına vakıf olmayı şu cümlelerle özetliyor:

“Bireyler, kendi yaşam çevrelerinde ilişki kurmak durumunda bulundukları çeşitli küçük küçük toplumsal ortamlarda da, çoğu kez yapısal değişimlerin yol açtığı sorunlarla karşılaşırlar. Bu nedenle kişisel ortamlardaki değişimleri anlamak için de, bunların ardındaki toplum yapısındaki değişimlere bakmamız gerekir.”

Özetle kişisel sorunlarımızın arkasında yatan toplumsal nedenlerin farkına varabilirsek kendi kişisel yaşamımızda da daha sağlıklı bir yol çizebiliriz. Bunun için de hem kişisel, hem toplumsal olayları algılamamızda bir dünya görüşüne, tutarlı bir yönteme sahip olmak, bu anlamda sağlıklı bir öğrenme süreci yaşamak ve onun için çaba harcamak önemli gözüküyor…

/././

 Bir kere daha Lenin vs. Kautsky (I) -Serdal Bahçe- 

Bugün zamanın kumları yine hızla uçuşuyor, rüzgar onları süpürdükçe geçmişin büyük tartışmaları ve karşıtlıkları yeniden önümüze düşüyor. Lenin ve Kautsky karşıtlığı bunlardan biridir.

Zamanın kumları ne yana doğru uçuşurlar acaba? Bazen bir yerde toplanarak üzerinde toplandıkları yeri ve üzerindekileri örterler. Ancak rüzgar ve kumun ilişkisi bir tarafın kadere hükmettiği, diğerinin ise rüzgara kapılan ve uçuşan toza dönüştüğü eşitsiz bir ilişkidir. Rüzgar kumu bir yere yığar ve orayı örter. Sonra aksi yönden estiğinde kumu hızla uçuşturarak alttakini yeniden ortaya çıkarır. Zamanın kumları aslında hafızanın üzerinde birikirler, bazı durumlarda o kadar çok birikirler ki çok da gerilerde kalmayan bir olgu bile hızla unutulabilir.

Ancak karşıdan esen rüzgar kumları uçuşturduğunda unutulmuş olan birden tüm parlaklığıyla ortaya çıkar. Bugün zamanın kumları yine hızla uçuşuyor, rüzgar onları süpürdükçe geçmişin büyük tartışmaları ve karşıtlıkları yeniden önümüze düşüyor.

Lenin ve Kautsky karşıtlığı bunlardan biridir. Modern zamanlardaki emperyalist çatışma, gölge savaşları, Gazze, Ukrayna, ABD-Çin gerginliği, Rusya’nın izolasyonu, Suriye’nin, Libya’nın paylaşılması; tüm bunlar tarihin tekerrür etmesine değil kafiyelenmesine1 işaret ediyor. Bugünkü emperyalizm Lenin ile Kautsky döneminin emperyalizmine kafiye yapmaktadır. 1991’den, Sosyalizmin içerden çökertilmesinden bu yana, emperyalizmin sergilediği performans bu tarihi karşıtlığı bir kere daha hatırlattı bizlere.

Yazmak, bazen kestirimci davranmaktır. Hatları, detayları ile birlikte kapitalizmin giderek kabalaştırdığı, sığlaştırdığı bir dünyada kolay yoldan bir genelleme yapmak daha da kolaylaşmıştır. Öyle ise bir genelleme ile açalım: 1991 ile 2003, Irak’ın işgali arasındaki dönemde emperyalizmin görünümü sanki Kautsky’yi haklı çıkarır nitelikteydi. “Sanki” öyleydi, ama gerçekte değildi tabi. Ancak 2003 sonrası emperyalist dönem Lenin’in haklı olduğunu defalarca kanıtladı. Bu karşıtlığa sonra döneceğiz.

Kautsky ile başlayalım. Önce bir belirleme yapalım. 20. yüzyılın ilk on yılının sonuna kadar Avrupa Marksizmi için Kautsky hem düşünsel otorite hem de kutsal hazinenin koruyucusudur. Engels’in ölümünden sonra neredeyse bir kuramsal lider haline gelmiştir. Aynı zamanda Marx ile Engels’in el yazmalarının önemli bir bölümünü emanet olarak devralmıştır, böylece kutsal hazinenin muhafızlığına da terfi etmiştir.

Kautsky’nin kuramsal katkısı ile ilgili olarak bir iade-i itibar değilse bile olumlayan bir hatırlatmanın zamanı gelmiştir. I. Dünya Savaşı’na kadar oluşturduğu külliyat çok geniş bir ilgi alanına açılan zengin, ve bugünün Marksizmini de zenginleştirecek bir külliyattır. Derdimiz Kautsky’yi rehabilite etmek değildir. Ancak, 1909’dan sonra yazdıklarını, tıpkı Lenin ve diğerlerinin yaptıkları gibi, sıkı bir şekilde eleştirme ve hatta reddetme hakkını saklı tutarak, erken dönem Kautsky külliyatının Marksizme katkılarını teslim etmektir derdimiz. Kautsky Marksist tarihin bize bıraktığı mirasın önemli bir parçasıdır. Doğanın kanunları gereği boşlukta ileriye doğru sıçrama yapmamız imkansızdır, ileri sıçramak için bir yere basmamız gerekir. Geçmişimiz, geleceğe sıçramak için sahip olduğumuz tek temeldir, ve bu temelde Kautsky’nin de katkıları vardır.

Lenin ile Kautsky karşıtlığına gelmeden önce hangi Kautsky’ye karşı olmamız gerektiğini anlamamız gerekir, çünkü gerçekten iki Kautsky vardır. İlki ile ikincisini ayıran tam bir tarihsel kırılma anı vermek gerekirse 1909-1910 yıllarını vermek gerekir. Gerçi bu fikre itiraz edenler var ama.2

Kautsky aslında sonra Almanya saflarına katılan pek çok Marksist gibi Avusturya-Macaristan doğumludur. Marx ölmeden hemen önce onunla ve Engels ile tanışmıştır. Anılar ve şahitlikler Marx’ın pek etkilenmediğini, Engels’in ise onda bir cevher gördüğünü belirtmektedirler. Bu nedenle olsa gerek, kendisi Almanya’da olmayan Engels’in Sosyal Demokrat Parti (bundan sonra SPD) içindeki en büyük müttefiki olmuştur. Erfurt Programı’nın kuramsal bölümünü, Engels’in sihirli kanatları altında Kautsky neredeyse tek başına yazmıştır. Uzunca yıllar parti içindeki en büyük yönlendirici olmuştur, ancak resmi olarak partinin yüksek yönetiminde olmamayı tercih etmiştir. Prestiji hem Elbe’nin doğusuna, Rusya’ya, hem de Ren’in batısına, Fransa’ya yayıldı. Engels’in ölümünden sonra tek otorite olarak kaldı. Lenin bile 1910’a kadar onun bazı eserlerinin (örneğin İktidar Yolu’nun) Marksizme katkısını övmüştü. Ona “Marksizmin Papası” denilirdi.

Yetenekli bir kuramcı ancak kötü bir politikacıydı, parti politikasında herkesin üstünde durmaya, gayrı resmi kuramcı pozisyonunu korumaya çalıştı her zaman. Ancak bir parti, hele hele sosyalist bir parti bir düşünce kulübü değildi pek tabi ki. Engels’in ölümünden önce, ve hatta Marx zamanında bile parti içinde anti-Marksist eğilimler vardı ve güçlüydü. Örneğin Lasallecıların işçi örgütüyle yapılan birleşme kongresi, 1875 Gotha Kongresi programatik olarak Marksizm ile Lasallecılığı harmanlayan bir sonuca ulaşmıştı. Oysa Marksizm bütüncül bir devrimci bilim ve programdı, yamaya ihtiyacı yoktu. Ortaya çıkan programı hem Marx hem de Engels eleştirdiler. Ancak Gotha programı tüm eleştiriler ve eleştirilerin üzerine yapılan tüm değişikliklere rağmen aslında SPD’nin gideceği tarihsel yolu çizdi. Bu yolda Marksizmin dozajı düşecek, Lasallecılık da dahil her türden reformist söylemlerin dozajı ve etkisi artacaktı.

Marksizmin papası kendi partisinin hem tabanından hem de tavanından gelen revizyonist etkileri engelleyemedi. Engels öldükten hemen sonra parti içinde sağ kanadın yükselişi başladı. Anti-Sosyalist Yasalar’ın yürürlükten kalkmasından sonra hızla kitleselleşen parti aynı zamanda II. Enternasyonal’in de temel direği haline geldi. Ancak kitleselleştikçe reformistleşti. Bir noktada dev bir organizasyona dönüştü; parti okulları, kreşleri, yayınları, sendikaları, kampları, gençlik örgütleri; SPD hareketsiz, ağır bir kitle partisine dönüştü. Bu arada sanayileşmeyle birlikte Alman proletaryasının hem ücretleri yükselmeye başladı hem de yaşam standardı arttı. Dahası Bismarck belki de tarihteki ilk yaygın sosyal güvenlik sistemini kurunca Alman işçi sınıfı güdük de olsa bir yasal korunağa sahip oldu. Tüm bu gelişmeler Bernstein revizyonizminin ve reformizminin alt yapısını güçlendirdi. SPD Marksist devrimci
içerikten uzaklaşmaya hazırdı. Nitekim 1899’da Bernstein’ın ünlü kitabı (Evrimci Sosyalizm) geldi. Bernsteincılık artık önemli bir güçtü. Kautsky eski arkadaşının başlattığı reformist sağ dalgayı göğüsleme konusunda başta çekimser kaldı. Bernsteincılık üst üste birkaç kongrede yenilse de taban kazanmaya devam etti.

Kautsky bu yükselen dalga karşısında, eski tüfeklerin baskısıyla kılıçları kuşandı ve
Bernstein’a yönelik ilk ciddi eleştiriyi kaleme aldı (Bernstein ve Sosyal Demokrat Program: Karşı Eleştiri). Aslında Kautsky Bernstein’ın evrimci/çöküşçü çizgisine karşıyken bile demokratist bir tabandan hareket ediyordu. Ancak bu çizgi çok mutedildi bu vakitler; Bolşevik Devrimi’nden sonra ise çok baskın hale gelecekti.

Kitleselleşen ve dev bir organizasyona dönüşen SPD artık üç kanada ayrılmış haldeydi. Sağ kanat Bernsteincılar ve diğerlerinden oluşuyordu. Sol kanat ileride partiden koparak Alman Komünist Partisi’ni (KDP) oluşturan görece genç üyelerden oluşuyordu. Rosa Luxemburg, Wilhelm Liebknecht ve bu gençlere destek olan Franz Mehring bu gruptaydı. Kautsky, bir dizi eski tüfekle birlikte merkez grubundaydı. Merkez hem iki gruba eşit uzaklığı anlatıyordu hem de partinin egemenliğinin kimde olduğunu gösteriyordu. Kautsky sağ kanadın uyuşuk evrimciliğine ve ultra reformizmine, ve sol kanadın radikal devrimciliğine karşıydı. Parti hassas bir denge halindeydi; ancak bu bozulacaktı.

Dünya Savaşı’ndan hemen önce Reichstag’a gelen ve hükümete silahlanma yetkisi, ve bankalara da savaşa kredisi açma yetkisi veren yasa tasarısı dengeyi alt üst etti. Sol kanattaki azınlık grup hariç SPD’nin ana gövdesi hükümetin silahlanma konusundaki adımlarına destek verdi. Kautsky çekimser kalmayı tavsiye etti ama onun tavsiyesine uyan çıkmadı pek. Bu oylama SPD’nin bölünme sürecini hızlandıracaktı.

Bu süreç artık bugünkü SPD’yi de yaratan dinamikleri ateşledi. Kautsky’nin merkezinin merkez olmaktan çıkması yakındı, çünkü savaş zamanında partinin radikal reddiyeci unsurları zaten ya içeri düştüler ya da yurt dışına kaçtılar. Kautsky mi? Galiba kendisini hala yönlendirici role sahip görüyordu, ama sonunda sağ kanat onu da kendi çizgisine çekti.

Anavatanı savunmak vatanın proletaryasının görevidir diye ilan ediverdi (Oysa Lenin Devrim için Rusya’nın yenilmesini ister bir haldeydi). Savaş bittiğinde sol kanat, Spartakistler, isyan ettiler. Partinin sağ kanadı ise monarşiyi yok eden devrimin ardından iktidara geldi, kestaneleri ateşten alarak Versay Barışı’nı imzaladı. Dahası düzeni, kapitalizmi korumak adına eski parti yoldaşlarını, Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’i katletti. Parti Bernstein’ın bile tanıyamayacağı bir haldeydi, artık Ebert’in, Scheidemann’ın ve Noske’nin düzen partisi idi SPD. Marx/Engels çizgisinden kopmuştu ve onun yerine koyacak yeni bir hat da yoktu. Yeni bir hattı bulabilmesi için II. Dünya Savaşı’nın da bitmesi gerekti; Marx’ın tahtına reformizme uygun bir şekilde Keynes oturtuldu.

Kautsky mi? Artık ona da ihtiyaç kalmamıştı, solu olmayan partinin merkezi neden olsundu ki? Artık kendisi bir tür anakronizmdi. Bu ortamda Kautsky kendi bağımsız sosyal demokrat partisini kurdu. Gerçi parti kısa ömürlü oldu ve üyelerinin çoğu KDP’ye geçtiler, ama olsundu. Bolşevik Devrim’ine karşıtlık Kautsky’nin gözünü kör etmişti. Sürekli Bolşevik Devrimi’nin demokratik olmayan yollarla iktidarda kalmasını davaya ihanet gibi gösteren tefrikalar ve kitaplar kaleme alıyordu. Bunlardan en azılısı 1918 yılında basılan Proletarya Diktatorası adlı kitaptı. Bu kitap Lenin’i Kautsky’yi bir kere daha hedefe oturtmaya itmiş, ve bu yeni salvo atışlarından herkesin bildiği ve aslında Kautsky’nin prestijini neredeyse bütünüyle ortadan kaldıran Proleter Devrim ve Dönek Kautsky ortaya çıkmıştır. Sonrasında ise Kautsky zevahiri kurtarmak adına durmak bir yana, anti-Bolşevik eleştiriyi güçlendirmiştir.

1924’te Lenin’in ölümü üzerine bir yazı yazdı, hem de Izvestia için.3 Izvestia’nın Berlin temsilcisinden gelen davet mektubu Kautsky’yi çok şaşırtmış olmalı. Neticede Bolşevik Devrimi’nin en büyük düşmanlarından biriydi. Ancak şaşkınlığına rağmen yazdı Kautsky.4 Bu yazı ilginç bir yazıdır. Aslında Kautsky’nin ikircikli tutumunu da gözler önüne seren bir vesikadır.

Bu yazıya Kautsky, Lenin’in büyük bir proletarya devrimini zafere taşıyan kişi olduğunu teyit ederek başlıyor. Onu Kolossal bir figür olarak resmediyor (tıpkı bizim iki hafta önceki yazıda yaptığımız gibi). Tarihte onun büyüklüğüne sadece Bismarck yaklaştı diyerek yazının geri kalanında Bismarck ile karşılaştırıyor Lenin’i: “Demir Şansölye [nb. Bismarck] gibi Lenin de azimli, sarsılmaz ve cüretkâr bir irade insanıydı”. Bismarck kurama zaman ayırmadığı için kuramda zayıftı, oysa Lenin’in kuramsal tarafı pek güçlüydü diyor Kautsky (ilginç). Ancak, devam ediyor; Bismarck da yabancı ülkeleri çok iyi tanırken Lenin hiç tanımıyor.

Böylece Kautsky, Junker gericiliğinin ve düzeninin baş temsilcisiyle proletarya devriminin liderini karşılaştırmanın saçmalığını fark etmeden hem de, sanki iki devlet adamını karşılaştırır gibi devam ediyor yazıya. Yazıyı şu romantik tonda tamamlıyor: “Dünyanın emekçi kitlelerinin aramızdan göçmüş kahramanlarını birlikte onurlandırmaları, ve sosyalist bir toplumu oluşturmak için özgürce birlikte çalışmaları; Lenin’in izinden hiçbir seyyahın dönemediği toprağa gitmeden önce bunları göremeyebilirim”. Lenin’i pek hüzünlü uğurlamış ama uğurlarken yakınlarda bir dünya devriminin olmadığını da haber vermiş.

Kautsky aslında bu yıllarda hüzünlü bir yalnızlığı yaşamaktadır. Avrupa Marksizmi artık Bolşevik Devrimi ve III Enternasyonal’in de kurulmasıyla birlikte iyice Komünistlerin egemenliği altına girmişti. Kautsky her şeye rağmen bir Marksist idi ve sosyal demokrat partilerin kitlesel sağa kayışına eşlik edemiyordu. Ancak komünist veya Bolşeviklere de hiçbir sıcaklık duymuyordu. Dolayısıyla artık merkezi olmayan Avrupa Marksizmi içinde bir tür nostalji gibi görünüyordu. Naziler iktidara geldiğinde çoktan Almanya’yı terk etmiş ve doğum yeri Avusturya’ya dönmüştü. Naziler Avusturya’yı 1938’de Almanya ile zorla birleştirdiklerinde Avusturya’yı terk etti ve Hollanda’ya, Amsterdam’a geldi. Gelirken Marx ve Engels’in de el yazmalarını da getirdi. Amsterdam’a geldikten kısa bir süre sonra da vefat etti, Lenin’in gittiği dönüşü olmayan topraklara gitti o da. O gidince II. Enternasyonal Marksizmi de ölmüş oldu.

Kendileri gittiler ama bugünü de aydınlatan bir derin tartışma bıraktılar geride.

[Devamı haftaya]

1Bu güzel belirlemeyi hatırlattığı için dostum Taşansu Türker’e teşekkür ederim. (Taşansu Türker, 2023, Cumhuriyet’in Yeni Yüzylında Yeni Dünya Politikası – Kafiye Çağı, Kronik). Mark Twain’e atfedilen sözden geliyor: “Tarih tekerrür etmez, ama sıkça kafiyelenir”.

2Örneğin Kautsky’nin külliyatı üzerine en yetkin eserlerden birini yazan Massimo Savadori Kautsky’nin düşüncesinde ve kuramında kırılma değil süreklilik görmektedir. Massimo Salvadori (1990) Karl Kautsky and the Socialist Revolution 1880–1938, Verso.

3Kautsky, 1924, Epitaph of Lenin, https://www.marxists.org/archive/kautsky/1924/01/lenin.htm.

4Gerçi Izvestia yazıyı bir tanıtımla bastı, bu tanıtımda “Leninizmin en açık düşmanı bile proletarya devriminin dehasını tanıyor” denildi. Yazısını bastılar ama yerini de bildirdiler.

/././

 Melih Gökçek'ten Orhan Aydın'a dava: 'Sizi çocuğunuzun katili ilan edene nasıl yanıt verirdiniz?' 

Adı sürekli skandallarla anılan İ. Melih Gökçek hakaret ettiği Orhan Aydın'a bir de dava açtı. Aydın, "Depremle ilgili tüm gerçekler ortadayken, sizi çocuğunuzun katili ilan eden bir insan dışılığa nasıl yanıt verirdiniz?" diyerek ifade vermeye gittiğini belirtti.

Sosyal medyada paylaştığı yalan haberlerle gündeme gelen, yolsuzlukları soruşturmalara konu olan eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek, depremde kızı Eylem Şafak Aydın’ı kaybeden sanatçı Orhan Aydın’ı hedef almış, hakaret etmişti.

Gökçek’in kendisini hedef aldığı tweeti alıntılayan Aydın, “Vicdansızsın.. cahilsin.. gericiliğin, yobazlığın bataklığındaki rezilsin.. hesap vereceksin.. hem bana hem depremde can veren binlerce insanımıza..” ifadelerini kullanmıştı.

Gökçek, 2,5 yıl sonra Orhan Aydın'ı dava etmek için savcılığa başvurdu. Aydın sosyal medya hesabından dün ifade verdiğini duyurdu.

Orhan Aydın şu paylaşımı yaptı:

Deprem süreciyle ilgili tüm bilgiler-veriler ortaya çıkmışken, benim kentsel dönüşüme değil İstanbul'dan başlayarak yoksul mahallelerdeki (Fikirtepe- Okmeydanı gibi) ranta-talana karşı çıkışım gazete-televizyon haberleriyle ortadayken, yine tüm görüntüleri-canlı yayın bağlantılarıyla deprem sürecinde çocuğumun enkazı başında çaresizlikler içinde kıvranırken, düşmanlıkla, kinle, nefretle, mesleğim üstünden insanlık tarihinin en eski ve saygın sanat yaratı alanı tiyatroya ve tiyatroculara hakaret kusan, linç edilmem için hedef gösteren bu efendinin vicdansızlığına karşı çıkışım canını acıtmış.

Tüm ülke insanlığına, depremde canlarını yitiren kardeşlerime sormak isterim; Depremle ilgili tüm gerçekler ortadayken, sizi çocuğunuzun katili ilan eden bir insan dışılığa nasıl yanıt verirdiniz?

***

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Kasım 2025-

 Batman’da tarla, Isparta’da MESEM: Sermaye çocukları ölüme sürüyor  Dün bir çocuk daha sömürü çarkının içinde can verdi, biriyse ölümden dö...