T-24 "Köşebaşı + Gündem" -18 Kasım 2025-

 Muğla'da AKP'li Aydın Ayaydın’ın villasının bulunduğu alan için Danıştay’dan durdurma kararı 

Muğla’nın Bodrum ilçesinde 2024 yerel seçimlerinde AKP’den Muğla Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Aydın Ayaydın’ın villasının bulunduğu alanın orman sınırları dışına çıkarılmasına ilişkin Cumhurbaşkanı kararına ilişkin Danıştay tarafından yürütmeyi durdurma kararı verildi.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Göltürkbükü Mahallesi’nde bulunan 117,96 metrekarelik alanın orman sınırları dışına çıkarılmasına yönelik 25 Ocak 2023 tarihli 6739 sayılı Cumhurbaşkanı kararının yürütmesini durdurdu. Karar, bilirkişi tespitleri ve kamu yararı değerlendirmeleri dikkate alınarak oy çokluğuyla alındı.

Ayaydın, 2023 yılında "kişiye özel kıyak" iddialarıyla gündeme gelmiş; villasının tuvalet ve müştemilatının orman alanında kaldığı ve yıkılması gerektiği öne sürülmüştü. Ancak 26 Ocak 2023’te yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararıyla Ayaydın’ın kullandığı 117 metrekarelik bölüm orman dışına çıkarılmıştı.

Söz konusu işleme karşı bir vatandaş tarafından açılan davada Danıştay 8. Dairesi yürütmeyi durdurma talebini önce reddetmişti. Ancak üst kurul, bilirkişi raporundaki tespitlere dikkati çekerek alanın "turizm merkezi sınırları içinde" bulunduğunu ve bu nedenle mevzuata göre orman sınırları dışına çıkarılamayacağı kararını verdi.

Danıştay’ın kararında, idarenin 117,96 metrekarelik küçük bir bölümün orman sınırları dışına çıkarılması için somut bir kamu yararı ortaya koyamadığı vurgulandı. Ayrıca işlemin "kişiye özel nitelik taşıdığına" dair güçlü emareler bulunduğu belirtildi. Bilirkişi tespitleri, mevzuat hükümleri ve kamu yararı değerlendirmelerini birlikte ele alan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Cumhurbaşkanı kararının uygulanması hâlinde telafisi güç zararlar doğabileceği kanaatine vardı ve işlemi açıkça hukuka aykırı buldu. Üst kurul, böylece Danıştay 8. Dairesi’nin önceki ret kararını kaldırarak yürütmeyi durdurma kararı verdi. Karar oy çokluğuyla alınırken iki üye karşı oy kullandı. 

***

 TFF’nin bahis soruşturmasında “polis temsilci” krizi -Tolga Şardan- 

Halen emniyet teşkilatında görev yapan ve aynı zamanda ülke genelindeki futbol maçlarında müsabaka güvenliğini sağlamaktan sorumlu TFF temsilcisi sıfatını taşıyan bazı polis müdürleri bahis oynadıkları gerekçesiyle kara listede!

tff

Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) başlattığı bahis soruşturması, ilk günlerdeki hızını kaybetmiş görünüyor.

Başkan İbrahim Hacıosmanoğlu’nun bizzat kamuoyuna duyurduğu bahis soruşturmasında gün geçtikçe bazı çelişkiler tartışmalar eşliğinde gündeme geliyor.

Önce TFF’nin “bahis oynadıkları” gerekçesiyle haklarında disiplin kuralı işlettiğini açıkladığı kimi futbolcuların gerçekte bahis oynamadıklarının ortaya çıkması tepkiye neden oldu.

Beşiktaş’ın iki futbolcusu Necip Uysal ve Ersin Destanoğlu, hatalı ya da eksik işlenen veri sebebiyle mağdur oldular.

TFF yönetimi, bahis oynadıkları gerekçesiyle Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na gönderdiği hakemleri ve futbolcuları listeler halinde açıkladı.

Sıra geldi, TFF kurullarında görev alan üyelere, yine kurulların kadrosundaki maaşlı profesyonellere, kulüplerin eski ve yeni yöneticilerine, spor adamlarına.

TFF’nin bahis dosyasını açmasından sonra geçen hafta ilginç bir gelişme yaşandı. Önce gazeteci Atilla Türker, TFF’nin futbol maçlarında görevlendirdiği TFF temsilcilerinden 45’nin bahis dosyasına girdikleri gerekçesiyle TFF yönetiminin talebi doğrultusunda istifa ettiklerini duyurdu.

Peşinden yine gazeteci Cemal Ersen, hakemleri ve futbolcuları listeler halinde açıklayan TFF yönetiminin, TFF temsilcilerinin isimlerini neden açıklamadığı sorusunu gündeme getirdi.

Ersen, sorduğu soruda söz konusu isimlerin devlette bürokrat olarak görev yapmalarından kaynaklanan sıkıntının altını çizdi.

Polis kökenli TFF temsilcileri!

İki meslektaşın kaldığı yerden ben devam edeyim.

TFF’da temsilciler konusunda baş gösteren krizin sebebi, aynı zamanda emniyet teşkilatında aktif görevdeki üst düzey polis müdürleri!

Evet yanlış okumadınız.

Halen emniyet teşkilatında görev yapan ve aynı zamanda ülke genelindeki futbol maçlarında müsabaka güvenliğini sağlamaktan sorumlu TFF temsilcisi sıfatını taşıyan bazı polis müdürleri bahis oynadıkları gerekçesiyle kara listede!

Bu satırları yazarının da büyük bölümünü tanıdığı polis kökenli TFF temsilcileri arasında halen il emniyet müdürü olanlar var. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesindeki Polis Teftiş Kurulu Başkanlığı’nda görevli polis başmüfettişleri var. İl emniyet müdürlükleri ve merkez teşkilatında yönetici konumunda olanlar var.

Gazeteci Türker’in belirttiği istifa ettirilen 45 TFF temsilcisi içindeki yaklaşık 30 kişinin, işte bu polis müdürlerinden olduğu ifade ediliyor.

İsimleri kulislerde dolaşıyor ancak resmi açıklama yapılmadığı için isim vermiyorum şimdilik.

TFF’deki krizin sebebi bu tablo. Tablonun şöyle bir durumu da mevcut. Şöyle ki; TFF ilk açıklamasından itibaren bahis oynayan hakemler ve futbolcuları kamuoyunun önünde tartıştı.

Bu kişiler haklarında henüz bir yargı kararı olmaksızın suçlu gösterildi. Kendilerinin bahis oynamadığını belgelerle ispat edenler -eksik verilerin işlenmesi sonucunda- konu dışı kaldı.

Aynı durum TFF temsilcileri çerçevesinde de yaşandığında; devletin polis teşkilatının üst düzey yöneticileri benzer tabloyu yaşayacak. Resmi üniformayı giyen teşkilatın personeli deyim yerindeyse bahis lekesiyle anılacak. Hem teşkilatta hem de görev yaptıkları kentlerde.

Bu sebeple şimdi TFF yönetimi kara kara düşünüyor. TFF temsilcilerini PFDK’ya sevk etseler bir türlü, sevk etmeseler başka türlü sonuç çıkacak.

Yeri gelmişken, bahis oynadığı ifade edilen polis müdürlerinin hepsi istifa etmiş değil. Bazıları henüz süreci takip ediyor.

Tabii bu işin bir de emniyet teşkilatı boyutu olacak. Emniyet Genel Müdürlüğü, her ne kadar yasal olsa da bahisle ilgili söz konusu personel için idari soruşturma açabilecek.

Savcılık açıklamasının anlamı

Kaldı ki bahis soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, pazar akşam saatlerinde önemli bir açıklama yaptı. Başsavcılık, bahis soruşturma sırasında sadece TFF’nin bildirdiği isimler ve bilgiler ile yetinilmediğini vurguladı.

Hakemlerin mal varlıklarının, birbirleriyle ve şüpheli olduğu değerlendirilen başka kişilerle irtibatlarının araştırıldığının altını çizen başsavcılık; özellikle hakemlerin kendi yönettikleri maçlara yasa dışı şekilde yurt dışından bahis oynayıp oynamadıklarının araştırıldığına, oluşturulan ve her gün yeni bir verinin işlendiği büyük bir bilgi havuzundan kontrollerin yapıldığına dikkati çekti.

Savcılığın son açıklamasına bakıldığında; şüphelilerin süreçten pek de kolay sıyrılamayacakları anlaşılıyor. Ayrıca savcılık aynı açıklamada sadece hakemler ve futbolcular değil, önümüzdeki günlerde TFF içinden -örneğin yöneticiler, temsilciler gibi- farklı konumdaki isimlere detaylı soruşturma açılma olasılığının sinyalini verdi.

Bu durumda, TFF’nin isimlerini açıklama konusunda tereddüt yaşadığı aralarında üst düzey polis müdürlerinin de yer aldığı TFF temsilcilerinin savcılık soruşturmasına alınması gündeme gelecek doğal olarak.

Emniyet Genel Müdürlüğü ise -yaşanan birçok olaydaki gibi- sessizliğini koruyor şimdilik.

Temsilciler neden polisten seçiliyor?

Peki, TFF’de neden polis müdürleri temsilci oluyor?

Sebebi şu; polis kökenli TFF temsilcileri, federasyonca kendilerine görev verilen maçların oynandığı kentlerde, müsabakalar için alınan saha içi ve dışındaki güvenlik önlemlerinde meslektaşlarıyla daha kolay koordine olabiliyor. Güvenlik önlemini almaktan sorumlu polis kuvvetlerine komuta eden yerel polis amir ve müdürleriyle kurulan kolay diyaloglar sayesinde saha içi ve dışı olaylara müdahale daha etkin gerçekleşebiliyor.

Tabii TFF temsilcileri, yerine getirdikleri görev karşılığında kişisel bütçelerine destek olmak amacıyla TFF’den maç başı ücret alıyorlar.

Doğrusunu isterseniz, uygulama gayet mantıklı. Ancak işin içine insan unsuru girince, işin rengi bir anda değişebiliyor maalesef.

TFF’nin hemen her biriminde olduğu gibi temsilci olabilmek amacıyla da torpil gerekiyor!

Evvelden TFF kamuoyu duyurusu yaparak talepleri alır, dostlar alışverişte görsün misali sınav yapardı. Elbette torpil o zaman da vardı. Ama şimdi artık başvuru talebi alma uygulamasından da vazgeçildi. Adamını bulan TFF temsilcisi olabiliyor artık.

Kurulun başındaki isim

Yeri gelmişken aynı süreçle ilgili bir bilgi daha vereyim.

Halen TFF Temsilciler Kurulu Başkanlığı görevini yürüten Şerafettin Bural emekli emniyet müdürü. Aynı zamanda kariyerinin önemli bir bölümünü mali suçlarla mücadelede geçirdi. Ankara ve İzmir Emniyeti’nde KOM Şube Müdürlüğü’nün yanı sıra Emniyet Genel Müdürlüğü KOM Başkanlığı’nda Mali Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürü idi.

Hem de Sadettin Tantan’ın İçişleri Bakanlığı döneminde!

Ayrıca halen görevdeki TFF Temsilciler Kurulu’nun yönetiminde üçü emekli biri halen görevde dört üst düzey polis müdürü görevde.

TFF Başkanı Hacıosmanoğlu’nun bahis soruşturmasında süreci 2. Başkan Vekili Fuat Göktaş, Genel Sekreter Abdullah Ayaz ve TFF Temsilciler Kurulu başkanı Şerafettin Bural’la yürüttüğü kaynaklarca ifade ediliyor.

/././

 İğrenç ağ… şantaj ve susturma dünyası!-Umur Talu- 

ABD’de sanatçısı bilinmeyen bir heykel, Trump ile Epstein’ı yan yana, el ele gösteriyor. Ana fikrimiz bir de şu olabilir: Henüz heykel, dosya, haber filan pek olmasa da, acaba şu ya da tam da bu ülkede, “şantaj” meseleleri nasıl yürüyor, nelere yol açıyor ve asıl sizin hayatınızı nasıl etkiliyor?

Trump ile Epstein heykelTrump ile Epstein'ın el ele olduğu "Sonsuza Dek En İyi Dostlar" isimli, anonim bir yaratıcı tarafından yapılan heykel

Muhtemelen izliyorsunuzdur: ABD’de “yeniden” patlayan “Epstein, pedofili ağı” dosyaları!

Hayata neredeyse sıfırdan başlayıp ilişkiler ağıyla, sivri ve sinsi zekasıyla büyük varlık, ada, uçaklar sahibi olan; cezaevinde “intihar ettiği” söylenen şahsın kurduğu “ulusal, uluslararası, yüksek düzey” çocuk istismarı şebekesi.

ABD’nin halihazırdaki başkanına da onun geçmişine de, önceki başkan ya da üst düzey devlet görevlilerine, siyaset, sanat ve akademi dünyasına, başka ülkelere, belki Ankara’ya bile uzanmış bir ağ.

Çocuk yaşta kızların istismarı, köleleştirilmesi, ünlülere sunulması elbette bu iğrençliğin kirli ana damarı. Ama başka şeyler de var.

ABD’de Demokrat Parti’nin 2 bin küsur “Epstein elektronik postası”nı açıklamasından sonra muhtemelen tüm dosya açılacak. Yıllar süren bu iğrençlik geride onca iz, onca şüphe, onca öfke dışında elbette küçük yaşlarda istismar edilmiş onca kurban bıraktı. Ve çok sayıda da “şaibeli ölüm!”

“Ağ içindeki bir başka önemli ağ” ise, Epstein’ın yabancı istihbarat servisleriyle kurduğu ilişkiler ve hem ABD’de, hem ABD’deki üst düzey politikacılara karşı oluşturulmuş şantaj videoları, belgeleri…

Rusya ve Putin de var muhtemelen ama ilk sırada İsrail ve Mossad var. Epstein’ın, “kan bağı” da olan İsrail’e, istihbarat ağına çok sayıda ABD yöneticisiyle ilgili bilgi, belge, kayıt verdiği kuvvetli bir şüphe. Kimilerinin İsrail’den çok İsrailci tavrının arkasında ise böyle bir “şantaj ağı” olduğu de o şüphenin doğal parçası.

İsrail’in eski savunma bakanı ve başbakanı Ehud Barak’la özel ilişkileri olan ve onu da Mossad’ın önemli isimlerinden Yoni Koren’i de evinde ağırlamış olan Epstein, ayrıca İsrail güvenlik şirketlerinin çeşitli ülkelerde iş yapabilmesinde de aracılık yapmıştı.

Bir İsrail güvenlik şirketi “evinize” girdiğinde, artık “Mi casa su casa” yani “Evim, evindir” oluyor zaten! Bunları sadece ABD açısından yazdığımı düşünmüyorsunuz, eminim. Bir de kendi ülkeniz, ülkemiz var. Kendi evimiz yani!

O dosyalardan birinin ucu da Ankara’daki, Bahçeli’nin deyişiyle “çok bilmiş ve başka ülkelerin iç işlerine karışan” ABD elçisine, yani Suriye Özel Temsilcisi olan şahsa da ulaşıyor ama belki de Ankara ve Türkiye  ondan ibaret değil.

“Casusluk” ülkemizde çok ilgi ve suçlama çeken bir konu ya, bakalım ABD’de Epstein ağı-Mossad gibi mevzulardan ne çıkacak? Hele Epstein’ın “pedofili trafiği”ndeki sağ kolu Bayan Maxwell’in, bir zamanların İngiliz-Amerikan medya imparatoru ve İsrail devletinin müridi Robert Maxwell’in kızı da olduğu düşünülürse! Ya, bir de medya ve haberleri var.

Yukarıda “ağda çok sayıda şaibeli ölüm” diye yazmıştım. İlginizi çekerse isimleri de vereyim. Elbette isimler bize bir şey ifade etmeyebilir ama, ağdaki bağları ve peş peşe ölümler dünya, ABD ve memleket hakkında “komplocu” fikirlerimizi besleyebilir! Öyle ya, nice siyasetçi, eski başkan, yeni başkan, diplomat, bürokrat, iş insanı, sanatçı ağa takılmış.

Ölüm zinciri belki de 40 yıl önce başlamış. Vergi cambazı Schapiro silahla öldürülüyor ve Epstein onun yerini alarak yükselişine başlıyor.

Sonrası hep “dosya”yla ilgili; Epstein’ın da 2019’da hücresinde “intihar” ettiğini, kardeşinin “öldürüldü” dediğini ve hücre arkadaşı Reyes’in bu “intihar”dan bir gün önce başka hücreye transfer edilip bir yıl kadar sonra “Covid’den” öldüğünü unutmadan!

2006’da “seks trafiği”nin aktörlerinden Eppinger Sr. dünyaya veda ediyor, biraz tuhaf şekilde. 2014’te Epstein’ın uşağı ve kara kutularından birini teslim eden Rodriguez 13 ay cezaevi ikametinin ardından “hastalanıp” ölüyor. 2017, eski “seks kölesi” Leigh Patrick’ın “aşırı doz”dan öldüğü yıl. Bir başkası, Carolyn Andriano da aynı iddiayla 2023’de ölü bulunacak.

2016’da dosyayla ilgilenmiş gazeteci Wendy Leigh Londra’da “intihar” ediyor. Aynı yıl, MIT üniversitesinin parlak Yapay Zekacısı, Epstein’a iş yapmış Minsky’nin belki de “yaşlılıktan” ölümü var.

Epstein’ı didikleyen dedektif Recarey, önemsiz görülen bir hastalıkla, 2018’de ölüyor. 2019’da sıra, ağın finansçılarından sayılan bankacı Bowers’ın evinde asılı bulunmasında… 2020’de, FBI’ya konuşmaya başlayan film prodüktörü Bing’in 27’inci kattan atlayıp ölmesi var.

Finansçı Hoffenberg, Epstein-Mossad ile video-şantaj itiraflarında bulunduğu sırada 2022’de ölü bulunuyor. Yine aynı yıl, Epstein’ı daha önce kurtarmış olan avukatlardan Star da. Belki yaşlılıktan! Bir başka avukatı Black de bu yıl sizlere ömür.

Aynı yılın önemli bir “kaybı” da, Fransız manken ajansı sahibi, “pedofili trafiği”nde Epstein’ın “tedarikçisi” denen Brunel’in hücresinde “intiharı”yla… Kameraların çalışmadığı bir sırada! Unutmadan; “pedofili trafiği”nde adı geçen Clinton’un, kendi gibi dosyada yer alan eski danışmanı Middleton evinde asılı bulunuyor.

New York emniyeti eski dedektifi ve Epstein konulu kitap yazarı Connoly, 2023’te biraz şüpheli biçimde… Ve dosyadaki çok bilginin kaynağı, yine “eski seks kölesi” ve Prens Andrew’u suçlamış Virginia Roberts bu yıl “intihar” sonucu sessizleşiyor!

Yine dosyalarda adı geçenlerden eski New Mexico Valisi Richardson ve ünlü fizikçi Stephen Hawking de “aralarından” ayrılıyor.

Bir de bir “belgesel” etrafındaki dört ismin ölümü: Avicii, Chester Bennigton, Chris Cornell ve ünlü şef Anthony Bourdain. Hepsi çocuk trafiğini konu alan “The Silent Chid” yani “Sessiz Çocuk” veya “Susturulan Çocuk” diyelim, belgeseliyle bağlantılı. Onlar ölüyor, belgesel de öldürülüyor muhtemelen.

Bazı Cumhuriyetçi parlamenterler de Demokrat Partililer gibi “Hepsi açıklansın” safına geçince, imzalar tamamlanınca, Trump da “Bütün Cumhuriyetçiler açıklanmasını desteklesin. Saklanacak bir şey yok. Bu delilerin işi” filan dedi. Tam da binlerce kişi Beyaz Saray önünde “Pedofil” diye bağırırken.

ABD’de sanatçısı bilinmeyen bir heykel, Trump ile Epstein’ı yan yana, el ele gösteriyor. Ana fikrimiz bir de şu olabilir: Henüz heykel, dosya, haber filan pek olmasa da, acaba şu ya da tam da bu ülkede, “şantaj” meseleleri nasıl yürüyor, nelere yol açıyor ve asıl sizin hayatınızı nasıl etkiliyor? Varsa tabii: Yani şantaj varsa ya da sadece kendinize ait, sadece kendinizin belirlediğini sandığınız bir hayatınız varsa!

Not: Geçen temmuzda Oregon Senatörü, Mali İşler Komisyonu Üyesi Ron Wyden, dosyalardan çıkardığı bir sonucu (ve iddiayı) Trump’ın adını anmadan da olsa şöyle ifade etmişti: “Epstein’ın hesaplarında 4 bin 725 adet para transferi yapılmış görünüyor. Bunlar en az 1,1 milyar dolar tutarında.  Epstein çok sayıda (şaibeli) Rus bankasını seks trafiğinde kullanmış. Hedeflediği (genç) kadınların birçoğu Rusya, Belarus, Türkiye ve Türkmenistan’dan.”

/././

 Türkiye, TOP (Trump Ortadoğu Projesi) eş başkanı -Barçın Yinanç- 

Geçmiş yönetimlere oranla Ankara ile Washington arasında Ortadoğu konusunda daha kapsamlı bir iletişim ve ortaklaşma çabası var. Ancak ABD’nin bölgesel taşeronu olma riskine de düşmemek gerek. Otoriterler eşittir kötü yönetişim, kötü yönetişim eşittir siyasi ve ekonomik kırılganlık, kırılganlık eşittir “istediğimi yaptırırım” şeklinde bir denklemi Trump’ın Türkiye’ye yakıştırmadığını ümit etmek gerekir

erdoğan netanyahu trump

Muhalefetin bir bölümünde Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) eş başkanı olarak yaftalamaktan hoşlanan bir kesim var. 

BOP, 2004 yılında dönemin Bush yönetimi tarafından ortaya atıldı. Çıkış noktasında kabaca, halkını hiçe sayan Ortadoğu rejimlerine bir doz demokrasi enjekte edip, katılımcılığı artırma, kısıtlı reformların uygulamaya konmasıyla İslamcı radikalizmin kök salmasını engelleme çabası vardı. 

AK Parti’nin, Batı tarafından siyasal İslamcı ama demokrat olarak lanse edildiği bir dönemdi. Türkiye “İslamcı rejimlerin reformlarla kendilerini dönüştürebileceğine” örnek olarak gösterildi. Böyle olunca, Türkiye’de siyasi partileri iktidara getiren de iktidardan düşüren de Amerika diye düşünenler yaftayı yapıştırdı.

Ancak BOP dolaşıma girdiği anda rafa kalktı. Bir balondu patladı. Ama kulağa da hoş geldiği için halen daha AK Parti’den BOP eş başkanı diye bahsetmek muhalefeti destekleyenlerin dilinden düşürmediği, ama kanımca içi boş bir eleştiri.

Günümüz için daha gerçekçi bir konumlamanın ise Türkiye’yi TOP (Trump Ortadoğu Projesi) eş başkanı olarak tanımlamaktan geçtiği söylenebilir.

BOP değil TOP

Nedir Trump’ın Ortadoğu projesi? Buradan bir riviyera yapmak tabii ki değil.

ABD Çin’le rekabetine odaklanabilmek için, bölgede görece bir istikrar tutturmak istiyor. Görece ifadesine dikkat. Bugünden yarına Ortadoğu’da dikensiz gül bahçesi beklentisi yok elbette. 

ABD’nin görece istikrarlı bölge politikasının merkezinde İsrail’in güvenliği yatıyor. 

Gazze sorunu görece yönetilebilir bir noktaya gelsin, bölge ülkeleri de İsrail’e tehdit oluşturmasın istiyor.

Binyamin Netenyahu’nun Katar’a saldırmasından istifade eden Trump, İsrail’i ateşkese razı ederken, Hamas’ı ikna etme misyonunu da Türkiye ile Katar’a yükledi.

Şimdi bu ateşkesin kalıcı olmasını, Gazze’nin de Filistinliler için biraz daha yaşanabilir bir hale gelmesini istiyor. Söylemesi kolay, yapması zor. Para Körfez’de. Kurumsal kapasite ise Türkiye’de. 

Ancak Türkiye’nin rolü bir kurguya alet olmasın?

Trump Gazze’nin daha yaşanabilir olmasını isterken İsrail’in Gazze’nin üzerinden elini çekmesini istiyor mu, kuşkulu. Filistinlilerin, kendi topraklarında misafir konumuna düşürülmelerine Türkiye’nin bölgede artan rolüyle payanda olması söz konusu olabilir mi acaba?

Washington’dan gördüğü kabul ve yakınlık karşılığında Ankara, sanki bu sürecin riskleri yokmuş gibi söylemde gereksiz bir atılganlık içinde. 

Bir yandan da, “elimizi taşın alına koymaya hazırız, asker de göndeririz,” türünden açıklamaları duyduğumda, "nasılsa olmayacak, o nedenle mi böylesine rahat konuşuluyor" diye düşünmeden edemiyorum. 

Zaten ne İsrail ne Mısır ne de Körfez ülkeleri Türkiye’nin artan rolü ve görünürlüğü konusunda memnun duruyor. 

İşin Gazze bölümü halen çok ama çok çetrefilli.

Türkiye-Suriye-İsrail üçgeni

Bölge ülkelerinin İsrail’e tehdit oluşturmaması meselesine gelirsek. Mısır, Ürdün, Körfez ülkeleri zaten cepte. Gazze’de yaşanan insanlık dramından sonra Körfez ülkeleri, her denileni yapacak halde olmasalar da İsrail’le hoşnutsuzlukları makul düzeyde tutulabilir.

İran tek başına apayrı bir vaka. Geriye Türkiye ve Suriye kalıyor.

ABD, daha bir yıl öncesine kadar terörist gördüğü, başına ödül koyduğu, ancak kuşkusuz çok önceden temas ettiği Ahmet El Şara’ya yatırım yapıyor.

Şara’dan geçmişini unutmak, meşruiyet vermek ve yaptırımları kaldırma karşılığında İsrail’le güvenlik anlaşması imzalaması isteniyor. İsrail’in muhtemeldir ki maksimalist talepleri nedeniyle henüz böyle bir anlaşmaya imza atılamadı.

İsrail’in güvenliğini sağlama alacak ya da oluşacak denklemi bozmaması sağlanacak diğer bölge gücü Türkiye. 

ABD, Türkiye’yi yanında tutabilmek için, “Beşar Esad gitti, bak senin desteklediklerini vakit geçirmeden kabul ettim,” mesajını veriyor. 

Diğer yandan da Amerika’nın temsilcileri, başta Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, Suriye’deki silahlı Kürt oluşumun Türkiye’de iktidarın kabulleneceği şekilde tehdit oluşturmayacak bir konumlanmaya sahip olması için taraflar arasında mekik dokuyor.

Washington’la iletişim kanalları açık

Geçmiş yönetimlerden farklı olarak Ankara ile Washington arasında daha iyi işleyen bir iletişim ve bazı konularda ortaklaşma çabası olduğuna kuştu yok. Doğru amaçlar, doğru saikler, doğru yöntemlerin kullanılması durumunda, en azından Suriye’de diyalog olumlu bir sürece evrilebilir.

Öte yandan, Suriye’deki zorluklar, Gazze’nin karmaşası, Netanyahu hükümetinin fütursuz saldırganlığı ile Türkiye’ye şüpheyle yaklaşan Arap ülkelerinin alerjisini hesaba kattığınızda kötümser olmak için de neden çok.

ABD, bölge ülkelerinin İsrail’e tehdit oluşturmaması için çalışırken, Ankara da İsrail’in bölge ülkelerine tehdit olmaması için çalışıldığını savunuyor. Hangi taraf hangi tarafı daha fazla etkileyecek zaman gösterecek. 

ABD’nin Ortadoğu’da taşeronu olma riskine de düşmemek gerek. Otoriterler eşittir kötü yönetişim, kötü yönetişim eşittir siyasi ve ekonomik kırılganlık, kırılganlık eşittir; “istediğimi yaptırırım” şeklinde bir denklemi Trump’ın Türkiye’ye yakıştırmadığını ümit etmek gerekir.

İdeolojik saplantılar, kısa dönemli bakış, eşgüdüm eksikliği, ortak aklın kullanılamaması gibi faktörler nedeniyle sürecin kötü yönetiminin de Türkiye’nin sırtına Ortadoğu’da ağır yükler bindirme riskini hesaba katmakta fayda var.

/././

 7 kişinin yanarak öldüğü Dilovası’ndan izlenimler (I): Esma Dikan’ın 13 yaşındaki oğlu annesinin ölümünü seyretmek zorunda kalmış -Candan Yıldız- 

“Esma’nın sigortası var diye biliyorduk, meğer yokmuş. Çantası yara bandı doluydu. Bir gün bile asgari ücret alamadı.”

candan abla psd

Boğazınızı da etkileyen kesif bir koku… Maske taksanız yeri… Havanın kirli olduğunu görüş mesafesinden anlıyorsunuz. Nefes alırken zehir soluyorum duygusuna kapılıyorsunuz. Tam bir işçi mahallesi… Sıvasız evler, iki katlı, tek katlı gecekondular, yıllar içinde kat çıkılan ama tamamlanamayan apartmanlar. Bahçelerde eksik edilmeyen ağaçlar.

Meclis tutanaklarına göre 6 tane organize sanayi bölgesi, 10 tane limanı olan; iş verenlerin ‘cenneti’, işçilerin ‘cehennemi’ Dilova’sına gittim. Bir grup feminist kadının ziyaretini takip ettim. Kapılardan içerilere girdik.

Dilovası-Mimar Sinan Mahallesi

Ucuz işçiliğin ‘vatanı’ Dilovası’nın kimi yerlerinde özel ‘İş güvenliği’ ofislerinin olması da bölgeye dair bir fikir veriyor. Patronların işçilerini kandırdığı bir yer burası. Kendisine ait ‘kuralları’ olan, neşesi mahallede, yası yine mahallede kalan bir yer burası.

Daha önceki yıllarda kanser vakalarındaki artışla gündeme gelen Dilovası’nın sesi yine ölümle duyuldu.

İş Kur binasının 40 metre ötesinde, üstünde adı bile olmayan, Kurtuluş Oransal’ın sahibi olduğu, bilinen giyim markalarına kasa önü parfüm üreten Ravive Kozmetik’te çıkan yangının etkisi sürüyor mahallede.

Yangına tanık olan, binanın hemen 30 metre yakınında oturanlarla konuştum. Tanıklığın acısı seslerindeki titremeden anlaşılıyordu. Yanarak ölenlerin çoğunu tanıyorlardı.

Genç bir kadın Esma Dikan’ın 13 yaşındaki oğlunun annesinin ölümünü izlemek zorunda kaldığını anlattı.

Yaşları 9, 11, 13 olan üç oğlan çocuğa şimdi Esma Dikan’ın yakını bakıyor. Kocası Aytekin Dikan ise çalışıyor. Aynı cümleleri onlarca kez kursa da Aytekin Dikan anlattı, geceleri 15 dakikada bir uyandığını söyledi.

“Esma’nın sigortası var diye biliyorduk, meğer yokmuş. Ne özel kıyafet ne de ayakkabı vardı. Kokudan maske istemişler. Yazmalarını maske olarak kullanıyorlardı. Çantası yara bandı doluydu. Bir gün bile asgari ücret alamadı. Maaşlarını elden alıyorlardı, kafalarına göre mesaiden kesiyorlardı. Denetimciler geldiğinde de saklanıyorlarmış.”

Dikan ailesinin kiralık evi

Üç çocuk ne olacak, bu ağır acıyla nasıl baş edecek? Kiraların 15 bin ile 25 bin TL’nin arasında değiştiği Dilovası’nda baba çalışmak zorunda… O çocuklar da nöbetleşe yoksulluğu devralmak zorunda mı kalacak?

Bir mahalle sakini “Gençlerimiz ekonomik buhrandan dolayı, siyasi baskılardan dolayı yurtdışına gidiyor. Benim abim, yeğenim gitti mesela…”  diye anlattı.

Yanarak ölenlerden 49 yaşındaki Hanım Gülek’in evinde de yas vardı. Geniş bir aileye sahip Hanım Gülek de pek çok işçi ailesi gibi 90’lardaki göçle gelen bir aileye mensuptu. Üç kızından biri evli, biri 8’inci sınıfa gidiyor, diğeri üniversiteye yeniden hazırlanıyor. Üniversiteye hazırlanan, geçen yıl ironik bir şekilde iş sağlığı bölümünü kazandığını, ama gitmediğini söyleyen kızı anlattı; aralara giren uzun sessizliklerle…

“Annem bizim üniversiteye gitmemizi istiyordu. Kimyasallar nedeniyle ayakkabıları zarar gördüğü için insanlar terlikle çalışıyordu. Kendi kıyafetleriyle gidip geliyorlardı. Sigortanı yapacağız deyip kimliğini almışlar annemin ama ablam baktı yapılmamış. Yangın günü annem 8’de iş başı yaptı. 9 gibi itfaiye seslerini duydum.”

Dilovası Belediyesi Meclis Üyesi, Hanım Gülek’in kocasının kardeşi Mehmet Gülek de “Biz bu binanın yıkılmasını gündeme getirdik ama bir şey yapamadık” dedi.

Anlatılanların ortak noktası şu, kadınlar o parfüm atölyesindeki ağır sömürü şartlarını ailelerine pek anlatmamışlar. Bu da tam bir kadınlık hali… Kadınların dayanma gücüyle de uyumlu…

Aynı yangında ölen diğer kadınların öyküsünü de yarın yazacağım. Ama TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda konuşan İyi Parti Kocaeli Milletvekili Lüftü Türkkan  şu açıklamasını da not düşmek isterim:

“Sayın Vali hiç kimse sormadan diyor ki ‘Evet, buranın ruhsatı var.’  Valiyi de yanıltıyorlar. Valiyi yanıltanların kim olduğunu size söyleyeceğim. Bir muhtar kaymakama gidiyor ‘Ben o mahallede oturuyorum. Bakın, burası benim mahallemde. Burası bir depo mepo değil, burası atölye ve burada solventli, yanıcı maddeli imalat yapıyorlar. Lütfen, bu konuda gerekli tedbirleri alın’ diye yalvarıyor. Kaymakam muhtarı asla kale almıyor, muhtarı duymazlıktan geliyor. 2021 yılında bu binayla ilgili encümen yıkım kararı alıyor. Belediye yıkım kararını uygulamadığı gibi encümenin aldığı kararı sümen altı ediyor. O zamanki Belediye Başkan Yardımcısı hâlâ aynı görevde, Belediye Başkan Yardımcısı olarak görev alıyor. Burada görevde ihmali olan Belediye Başkanı da bu cinayetin ortağıdır, cürmüdür. Oradaki o kaymakam da cinayetin cürmüdür.”

/././

 Rojin Kabaiş’in babasına gelen tehdit mesajları: Ailenin etnik kimliği hedef alınıyor, ideolojik bir dil kullanılıyor -Candan Yıldız- 

Baba Nizametin Kabaiş’e gelen tehdit mesajları sahte hesaplardan gönderiliyor. Kimi Endonezya kimi Almanya menşeili, ama kullanılan dil ortak

rojin babasıRojin Kabaiş’in babası Nizametin Kabaiş


Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümünü kazandı. Babası ile Van’a gelip kaydını yaptırdı.

Tarih 25 Eylül’dü.

Üniversiteye kayıt yaptırdıktan üç gün sonra kayboldu… Cansız bedeni bütün aramalardan 18 gün sonra bulundu.

21 yaşındaki Rojin Kabaiş’in ‘intihar’ ettiği yönündeki bütün iddialar geçen bir yıl içinde babası Nizamettin Kabaiş’in ısrarlı çabalarıyla çürütüldü.

‘İntihar’ iddiasının öne çıktığı dosya ile ilgili uzun süren ‘gizlilik’ kararı ise hiç anlaşılamadı. Ancak bir babanın ‘evladıma ne oldu’ hakiki sorusu, dosyadaki ‘gizlilik’ kararını aştı ve Rojin Kabaiş’in bedenindeki iki erkek DNA’sının ‘bulaş’ olmadığı kesinleşti. Rojin Kabaiş’in ölümü kadar baba Nizamettin Kabaiş’e yaşatılanlar da konuşulmalı. Hak mücadelesinde, kayıp evlatlar mücadelesinde daha çok anneler öne çıkarken, Rojin Kabaiş mücadelesinde bir baba daha öne çıktı. Nizamettin Kabaiş son günlerde kamuoyuna tehdit edildiğini söyledi. O tehdit mesajlarının içeriğini benimle paylaştı. Farklı tarihlerde gelen WhatsApp mesajları olarak gelen tehditlerde Nizamettin Kabaiş’in etnik kimliğine yönelik hakaretlerin yanı sıra ailenin davayı geri çekmesi isteniyordu.

Hukuk bilgisi zayıf olsa gerek ki tehdit eden kişi ya da kişiler, Rojin Kabaiş’in ölümünün bir kamu davası olduğunu bilmiyor.

Ama şunu biliyor, bir baba kızının ölümünün üzerine bu kadar gitmeseydi dosya ‘intihar’ olarak kapatılabilirdi.

Sahte yurt dışı numarası alınabileceğini de biliyor tehdit eden kişi ya da kişiler.

Baba Nizametin Kabaiş’e gönderilen tehdit mesajlarından birinde sahte numara Endonezya’ya kayıtlı görünüyor. Farklı ülke menşeili olan sahte numaralardan gönderilen mesajların ortak noktası Kabaiş ailesinin Kürt kimliğinin hedef alınması.

Tehdit mesajlarındaki ortak vurgu aynı kişi ya da kişilerce gönderildiği şüphesini güçlendiriyor. Diğer yandan da milliyetçi-ırkçı kişi ya da kişilerce gönderildiği düşünülsün isteniyor olabilir.

Baba Nizamettin Kabaiş’e gelen son tehdit mesajında ise Rojin Kabaiş’in başörtüsü hedef alınıyor. ‘Başörtüsü’ yerine ideolojik bir terminoloji olan ‘türban’ kelimesinin kullanılması da dikkat çekiyor.

Biraz araştırdığımda bazı iletişim platformlarında sahte (fake) numara alma yöntemleri paylaşılıyor.  Hatta videolar bile var.

İnternette dijital ayak izini kaybettirmek çok zor. Bu nedenle Nizamettin Kabaiş’e gelen tehdit mesajlarının nasıl ve kim ya da kimler tarafından gönderildiğini bulabilmek Rojin Kabaiş’e bu toplumun borcu.

Çünkü Rojin Kabaiş’in ölümü tam olarak aydınlatılırsa Gülistan Doku’nun akıbeti, üniversite yurtlarında kalan genç kadınların şüpheli ölümleri karanlıkta kalmayacak.

/././

 DMA Sayesinde, Opera'nın Avrupa'daki iOS kullanıcılarında yüzde 88 artış oldu -Füsun Sarp Nebil- 

Türk Rekabet Kurumu, Google’a karşı AB kararlarına benzeyen bazı kararlar aldı. Ancak hala gidilecek çok yol var. Big Tech’e karşı DMA benzeri bir düzenleme hem kullanıcılar hem de operatörler açısından farklı yolların açılmasını sağlayabilir.

klavye,pc

Opera tarayıcı,  Avrupa genelinde günlük aktif iOS kullanıcılarında, ekim sonu itibariyle 1 yılda, yüzde 88'lik artış gördüğünü, bunun kısmen DMA tarafından zorunlu kılınan değişikliklerden kaynaklandığını raporladı.

Tarayıcı (browser) dediğimiz yazılımlar, internetin altyapı taşlarından birisidir. İnternetteki haber, oyun, eğlence, e-ticaret vsvs içeriklere giriş kapısıdır. Birkaç markasını sayalım; Google Chrome, Apple Safari, Mozilla Vakfının Firefoxörnekler arasında.

2022 yılında, Avrupa'da çok büyük -ve geneli Amerikalı olan- online platformlar (VLOP) için konulan DMA kurallarında zorunlu kılınan "tarayıcı seçimi" ekranı sayesinde AB kullanıcıları iOS ve Android işletim sistemi taşıyan cep telefonlarında tarayıcı seçimi yapabiliyor. İşte bu kapsamda büyüme raporlanıyor. Hatta Fransa gibi bazı "kilit pazarlarda" büyüme 5 kata kadar olmuş. Opera, Norveç yani Avrupa merkezli bir tarayıcı markası. Ancak 2016'da Pekin merkezli Çin firması Kunlun'a satıldı.

Düzenleyiciler pazarı etkileyebilecek Güçte: Örnek, DMA

iOS kullanıcı sayısındaki artış, DMA'nın gerçek ve ölçülebilir pazar etkisini  gösteriyor. Büyük firmaların tekele zorlayan davranışlarına getirilen sınırlamalar kullanıcı davranışını değiştirebiliyor. Bu özellikle "varsayılan tarayıcı" değiştirmenin zor olduğu iOS için bile meydana gelmiş. Yani düzenleyicilerin getireceği kurallar önemli. Pazarı şekillendirebiliyor.

Opera tarafından açıklanan veri kıymetli. Çünkü, Chrome'a ve Safari'ye nazaran, daha küçük ve rakip bir tarayıcı olan Opera için, düzenleyicinin yol açabildiğini ve  dev şirketlerin kapladığı pazarın  değiştirilebildiğini gösteriyor. Ülkelerde daha zengin bir teknoloji ekosistemi yapısındaki piyasa oluşumu için, çok farklı girişimler ve istihdam yaratabilmek için DMA gibi düzenleyici değişikliklerin, daha küçük firmaların yani alternatif platformların ivme kazanmasını sağlayabileceği ve bunun rekabet, platform gücü, dijital altyapı ve kullanıcı seçimi üzerinde etkileri olabileceği anlamına geliyor.

Tarayıcı seçimi, kullanıcının internet üzerinden yolunu tanımlamak açısından önemli. Tarayıcı seçme olanağı, kullanıcıların web'e nasıl eriştiğini ve dolayısıyla reklam gelirlerini, veri akışlarını, kullanıcı takibini ve dolaylı olarak altyapı değer zincirini yani analiz, reklam teknolojisi, içerik dağıtım ağı, mobil veri vs. etkiler.

Düzenlemeler nedeniyle tarayıcı kullanımı artış kaydedebiliyorsa, diğer altyapı katmanları yani mobil işletim sistemi, varsayılan uygulamalar, telekomünikasyon hizmetleri de benzer gelişmeleri gösterebilir.

Diğer yandan kullanıcıların tarayıcısını seçme olanağı, telekom operatörlerine de bazı olanaklar da sunabilir. Bir tarayıcının kullanıcı sayısı artarsa, telekom operatörleri trafik modellerini değiştirebilir örneğin, daha fazla şifreli trafik, daha fazla alternatif yönlendirme, yeni kullanıcı davranışları ve dolayısıyla kapasite planlaması yapılabilir. İçerik sağlayıcılarıyla yapılan anlaşmalar ve içerik dağıtım ağı stratejisi değişebilir.

Bu gelişme, dosdoğru ve işini iyi yapan düzenleyicilere neden ihtiyacımız olduğunu ve de düzenleyicilerin işlerini düzgün yapmamaları  durumunda, kullanıcıların neler kaçırdığını gösteren bir haber. Opera'nın kullanıcı sayısındaki artış,  tekelleşmenin nasıl önleneceğini ve kullanıcıların seçim şansı olduğunda daha serbest davranabildiğini  gösteriyor. Bu Türkiye gibi gelişmekte olan pazarlar için de -özellikle yerli yazılımlar, e-ticaret platformları, mobil uygulamalar vs. açısından- önemli. Keşke düzenleyicilerimiz biraz daha iyi iş yapabilseler.

Avrupa’da DMA, Big Tech’i nasıl etkiledi?

Avrupa'da 2022 yılında yürürlüğe giren, DSA ve DMA, dijital sektörü daha adil ve daha rekabetçi hale getirmeyi ve GateKeeper (sistemi domine eden) olarak adlandırılan platformların bazı alanlarda sınırlandırılmasını yani düzenlenmesini getiriyor. Bunlardan Dijital Pazarlar Yasası (DMA), internet üzerinden para kazanılan alanları, e-ticareti ve bugün en büyük paranın kazanıldığı alanlardan biri olan reklamcılık sektörünü hedefliyor. Tarayıcı pazarı da insanların internete giriş noktası olduğu için, reklam ağlarından, içerik değerlerine kadar pek çok açıdan çok önemli.

DMA ve Google

Düzenlemedeki ciro, kullanıcı vs rakamlarına göre Gatekeeper olarak tanımlanan Google Chrome, DMA yürürlüğe girdikten sonra, Android mobil cihazlara tarayıcı seçimi ekranını getirdi ve Opera, Firefox, Brave, DuckDuckGo, Vivaldi gibi tarayıcıları seçenek olarak sıraladı. Bunu isteyerek değil, Avrupa pazarında kalabilmek için yaptı.

Bunun sonucunda Avrupa'da tarayıcı pazarı değişmeye başladı. Opera dışında Firefox tarayıcı kullanıcıları da artış gösterdi. Tabii ki bu Chrome'un Android'den ayrılması ile mümkün oldu. Yani Google, cihaz üreticilerinin Chrome'u önceden yüklemeden Android cihazlarını piyasaya sürmelerinin yolunu açtı. Chrome WebView bağımlılıklarını zorlamayı bıraktı ve alternatif tarayıcı motorları için arayüzler (API) sağladı. Dolayısıyla Chrome artık AB'deki birçok Android cihazda zorunlu varsayılan değil.

Bunun dışında Google, reklamlar için daha net devre dışı bırakma seçenekleri sunmak, hizmetler arası veri paylaşımını azaltmak, Chrome'un izleme arayüzlerini (API) değiştirmek, kurulum sırasında alternatif arama motorları sunmak (sadece Google Arama değil) zorundaydı. Bu değişikliklerin bazıları isteksizce ve çok geç yapıldı.

Son olarak, Google, üçüncü taraf çerezlerini "Konular API'si" diye farklı bir sistem getirerek değiştirmeye çalıştı, ancak AB, bunu rekabete aykırı bularak Google'u uyardı. Google'ı izleme yapmayan bir kurulum seçeneği sunmaya zorladı. Chrome'un kullanıcıları nasıl kategorize ettiği konusunda şeffaflık talep etti. Bunun sonucunda Google, düzenleyici baskılar nedeniyle Avrupa'da uygulamayı yavaşlattı.

Özetle Google zorunlu olduğu için bazı konulara uydu ve önemli yapısal değişiklikler getirdi. Etkilenmesini azaltacak önlemler almaya çalıştı ve  gizlilik koruma alanını yeni izleme yöntemi olarak kullanmaya devam etti.

DMA ve Apple

Safari'nin yanıtı daha da çarpıcıydı, çünkü Safari, tüm iPhone ve iPad'lerde varsayılan tarayıcı durumundaydı. Apple, tarihinde ilk kez iOS'u açmak zorunda kaldı. Tarayıcı rekabeti, DMA'nın Apple'a indirdiği en büyük darbedir.

Neler yaptıÖncelikle Google gibi iPhone'larda tarayıcı seçim ekranı sunmaya başladı ve tabii ki Safari varsayılan olmamak zorundaydı. Bu, Opera, Chrome, Firefox, Brave ve diğerlerinin önemli bir iOS pazar payı kazanmasını sağladı.

iOS'ta alternatif tarayıcı motorlarına izin verilmeye başlandı, ki önemli bir değişiklik Çünkü iOS'taki tüm tarayıcılar Safari (Webkit) motorunu kullanmak zorundaydı. Şimdi, Chrome, Blink'i, Firefox, Gecko'yu, Opera, Tam Chromium yığınını ve Microsoft Edge, Chromium'u kullanabiliyor. Bu tarihi bir gelişmeydi . Apple 15 yıl boyunca kendi tarayıcı dışında tarayıcı olmasın diye mücadele etti. Ama şimdi Safari, iPhone'larda motor katmanındaki tekelini kaybetti.

Apple ayrıca iPhone telefonlarda, alternatif uygulama mağazalarına izin vermek, komisyon ücretlerini düşürmek, App Store dışından tarayıcı indirmelerine izin vermek, Safari ile sınırlı bir açık arayüz (API) sağlamak zorundaydı. Bu da yine büyük bir kullanıcı geçişinin önünü açtı.

Apple kendini gizlilik lideri olarak pazarlıyor, ancak DMA kullanıcı takibinde daha fazla şeffaflık, daha net onay istemleri, takibin daha kolay reddedilmesi, uygulama ve web akışlarında daha az otomatik tercih istedi ve Safari, bunları minimum uyguladı. Ama yine de AB pazar payının bir kısmını kaybetti. Ancak iOS kullanıcıları varsayılanları tercih etme eğiliminde olduğundan, Safari hala stratejik bir konumda olmaya devam ediyor.

Opera'nın Chrome ve iOS'dan Farkı Nedir?

Opera "freemium" yani bedava ama özelliklerle dolu "hepsi bir arada" olarak tanımlanan bir tarayıcı. Yani VPN, reklam engelleyici, yapay zeka, mesajlaşma hepsi içinde geliyor. Chrome'dan daha mahremiyet dostu. BigTech yani  Google, Apple ekosistemine bağlı değil. Daha hafif ve daha özelleştirilebilir. Yapay zeka entegrasyonunda da rakiplerinin önünde.

Opera, diğer tarayıcıların eklentiler gerektirdiği aşağıdaki özellikleri ücretsiz entegre etmiş durumda. Diğer büyük tarayıcıların hiçbiri bu özelliklerin tümünü yerleşik olarak içermez:

  • Ücretsiz yerleşik VPN/proxy (aslında bir SSL proxy'sidir, gerçek bir VPN değildir)
  • Yerel reklam engelleyici
  • Entegre yapay zeka asistanı (Aria)
  • Kenar çubuğu mesajlaşma uygulamaları (WhatsApp, Telegram, Discord)
  • Kripto cüzdanı (isteğe bağlı)
  • Özelleştirilebilir çalışma alanları
  • Açılır video (bu özellikte öncü)
  • Yerleşik anlık görüntü ve açıklama aracı

Opera, reklamlarla finanse edilmediği için mahremiyet mümkün. Parasını, tarayıcı para kazanma anlaşmaları, VPN, oyun, fintech anlaşmaları ile kazanır. Gizlilik özellikleri isteğe bağlı değil, yerleşiktir.

Opera, yerel yapay zeka araçlarını entegre eden ilk yazılımlardan biriydi. Opera Aria (OpenAI + Opera'nın kendi motoru tarafından desteklenmektedir) sayesinde, sayfa özetleme, yapay zeka destekli yeniden yazma, yapay zeka entegreli tarama, bağlamsal kenar çubuğu mümkün.

Opera, Chrome veya Safari gibi platform savaşlarını kazanmaya çalışmıyor. Bunun yerine, niş pazarlardaki güçlü kullanıcılara odaklanıyor. Mobil öncelikli coğrafyalarda (Afrika, Asya) yaygın.

Türkiye'de tarayıcı pazarı ve hukuki durum

Statcountera göre Türkiye’de:

  1. Chrome ~yüzde76
  2. Safari ~yüzde12–13
  3. Opera ~yüzde3,3
  4. Samsung Internet ~yüzde2,8
  5. Edge ~yüzde2
  6. Firefox ve diğerleri çok daha düşük kullanılıyor. Yani Türkiye’de de Chrome + Safari = ~yüzde90 civarında bir ikili tekel (duopol)” var.

Türk Rekabet Kurumu, Google’a karşı AB kararlarına benzeyen bazı kararlar aldı: Google’ın, Play Store lisansı karşılığında Google Arama ve Chromeön-yüklü ve varsayılan yapmasını rekabete aykırı buldu. Google’ın üreticileri Google WebView’i tek ve varsayılan uygulama içi tarayıcı bileşeni yapmaya zorlamasını da yasakladı. Yani Türkiye, varsayılan tarayıcı / arama bağlama” davranışını AB'den önce hedef aldı.

Apple'a gelirsek, Rekabet Kurumu, App Store ve Safari kısıtlamaları konusunda AB ile paralel bir çizgide incelemeler yürütüyor; anti-steering ve Safari kısıtları Türkiye literatürüne de girmiş durumda.

Ancak yine de gidilecek yol olduğu görülüyor. Bu hem kullanıcılara yeni seçimler yapma şansı  ve mahremiyet açısından avantaj verebilir. Chrome+Safari kalkanı zayıfladıkça, track-heavy reklam modelleri baskı görür. Hem de Operatörler (Turkcell, Türk Telekom, Vodafone) kendi markalı tarayıcı veya anasayfa stratejilerini planlayabilir. Hatta bağımsız tarayıcı çıkma olasılığı da olabilir. Bu nedenle Türkiye'ye özel bir DMA ihtiyacı görülüyor.  AB’den tamamen kopuk değil, paralel ama biraz daha esnek bir model olabilir.

Operatörler şu anda genelde Google, Samsung, Apple varsayılanları ile çalışıyor. DMA benzeri kurallar gelirse, varsayılan arama, tarayıcı anlaşmaları yeniden masaya gelir ve operatörlerin gelirlerinde farklı modeller oluşabilir.

Chrome + Safari duopolü, Türkiye’deki veri akışını de facto olarak ABD merkezli platformlara taşıyor. Daha rekabetçi tarayıcı piyasası,  veri akışını çeşitlendirir, yerli çözümler için alan açar.

/././

 Necati Özkan: Önceki casusluk davalarıyla Silahlı Kuvvetler zafiyete uğratıldı, bununla ise demokrasi dejenere ediliyor -Cansu Çamlıbel- 

“Bu temelsiz iddiada bulunanlar bilsinler ki yaptıklarıyla Ekrem İmamoğlu ve İBB davalarına ilişkin algıyı zannedilenin tersine çürüttüler ve bence tarihin akışını hızlandıracak bir etki yarattılar. Aynen 2019 seçimlerinin iptal edilme sürecinde olduğu gibi, iktidar bileşenleri bir kez daha, tüm tuşlara aynı anda basarak, kendi hatalarından asla ders almadıklarını ortaya koydu. Yaşayarak göreceğiz, bu büyük millet eninde sonunda gerçeği görecek ve tüm bu mağduriyetleri demokratik siyasetle çözecek”

necati özkanEkrem İmamoğlu'nun kampanya kampanya direktörü ve danışmanı Necati Özkan, İBB dosyasından 23 Mart'tan beri tutuklu

Necati Özkan, ikisi de İBB soruşturması kapsamında tutuklanana kadar Ekrem İmamoğlu’nun iletişimini ve kampanyalarını yürüten ekibin en kritik ismiydi diyebiliriz. İmamoğlu ile 19 Mart’ta gözaltına alındı, dört gün sonra, 23 Mart’ta tutuklandı. 13 Nisan’da ise ailesine de avukatlarına da haber verilmeden Silivri’den Kandıra F Tipi Cezaevi’ne sevk edildi. Muhtemeldir ki ayrı hücrelerde olsa dahi İmamoğlu ile aynı çatı altında olması tercih edilmedi. Toplamda 105 kişinin tutuklandığı soruşturmadan tutuklanmış olması sürecin mimarisini takip edenler açısından çok da şaşırtıcı değildi ama asıl şok birkaç hafta önce geldi. Zaten cezaevinde olan Özkan, bir kez daha İmamoğlu ile birlikte tutuklandı, bu kez de ‘casusluk’ suçlamasıyla.

Gazeteci Merdan Yanardağ ve o güne kadar kamuoyunun ismini dahi duymadığı Hüseyin Gün isimli kişiyle birlikte Özkan’ın uçtan uca şifreli gizli mesajlaşma uygulamaları ile yurt dışında bulunan kişilere bilgi aktardığı ileri sürülüyordu. Ve tüm bunları ‘örgüt lideri’ Ekrem İmamoğlu’nun bilgisi dahilinde ya da talimatıyla yapmıştı. İddia buydu. Bu yeni soruşturmanın da bir tür ‘işaret fişeği’ olduğunu düşünenler yanılmadı. Nitekim 12 Kasım’da aylar süren bekleyişin ardından nihayet açıklanan İBB iddianamesinde Necati Özkan, İstanbul Başsavcılığı tarafından ‘Ekrem İmamoğlu Suç Örgütü’ olarak sunulan yapıda ‘örgüt yöneticisi’ olarak tanımlanan Hüseyin Gün’e bağlı çalışıyor gibi gösterilmişti. Zaten Özkan’a göre sadece bu bile iddianamenin tümünü berhava edecek ölçüde bir “tutarsızlık.”

40 yıldır sayamayacağımız kadar çok ulusal ve uluslararası markanın kampanyasının yanında Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, KKTC, Gürcistan ve Macaristan’da seçim kampanyaları yürütmüş bir iletişimci olan Necati Özkan’ın tanıdığı çok gazeteci var doğaldır ki. Ben onlardan biri değilim. Hatta bir kez telefonlaştığım ya da görüşmüşlüğüm dahi yoktur. Bu söyleşiyi casusluk soruşturması açıldıktan sonra mesleki bir merakla talep edince, eşi Pelin Özkan ve avukatları soruları kendisine ulaştırmamı sağladı. Kendisi el yazısıyla günlerce düşünerek yanıtları yazıp bitirmişti ki İBB iddianamesi gündeme düştü. Verdiği yanıtların bende uyandırdığı yeni sorular ve iddianameye ilişkin ayrıntılar üzerinden ikinci bir tur soru- cevap daha yaptık.

Verdiği yanıtların hukuki açıdan ne anlama geleceğini elbette ancak mahkeme sürecinde anlayabileceğiz. Ancak hukuki argümanlarından arındırdığımızda dahi her satırı bana kalırsa Necati Özkan’ın ne kadar sağlam bir iletişimci olduğunu hatırlatan bir üsluba sahip. Yeni deliller çıkar çıkmaz, var olduğu iddia edilenler çürütülür çürütülmez…Onu bilemiyoruz. Şu aşamada kendi adıma söyleyebileceğim tek şey şu; gazetecilik hayatım boyunca Hüseyin Gün’ün iddia ettiği “seçim kazandırma” önerilerini ciddiye alıp kampanyanın merkezine oturtacak tek bir iyi iletişimci tanımadım. Dahası, reklam- pazarlama dünyası açısından standart şeyleri “acayip bir teknoloji” gibi satmaya çalışarak hayli de komik duruma düşmüş.

Necati Özkan, İBB iddianamesini 19 Mart 2019’daki İstanbul seçimlerinin iptaline benzetiyor. Özkan’ın bu son süreçteki düğümlerin de demokratik siyasetle çözüleceğine inancını paylaşabilecek gelişmeler görmek umuduyla…

Ekrem İmamoğlu'nun kampanya kampanya direktörü ve danışmanı Necati Özkan, İBB dosyasından 23 Mart'tan beri tutuklu

“Haberi duyunca hücremde saatlerce ‘Kim bu adam’ diye düşündüm”

- Sondan başlayalım… 23 Mart 2025 tarihinde İBB’ye ilk dalga yolsuzluk operasyonunda zaten tutuklanmıştınız. 27 Ekim’de yani 7 ay sonra casusluk iddiasıyla bir kez daha tutuklandınız. Detaylarına gireceğiz ama ilk önce bu son gelişmenin sizde yarattığı izlenimi sormak istiyorum. Hem siz hem de Ekrem İmamoğlu hakkında bir casusluk soruşturması açılması 19 Mart süreciyle ilgili ne söylüyor size?

24 Ekim Cuma sabahı benim için Kandıra Cezaevi’nde aylardır yaşadığım sıradan bir gün olarak başladı. O gün CHP’ye yönelik “mutlak butlan” davası ile ilgili nihai karar bekleniyordu. Sabah sayımından sonra tek başıma kaldığım hücremde haberleri almak için televizyonu açtığımda, alt bantlarda adımın da aktığı soruşturma anonsunu gördüm. Bendeki ilk duygu tam bir şaşkınlıktı. Çünkü adım bir casusluk soruşturmasında anılıyordu, hem de hiçbir tanışıklığımız olmayan, fiziki olarak hiçbir arada bulunmadığımız Merdan Yanardağ ile birlikte. Tabii bir de “casusluk” iddiasıyla daha önce tutuklanmış olduğu bildirilen Hüseyin Gün isimli şahısla… Hüseyin Gün’ü hatırlayamadım. Hücremde saatlerce düşündüm “Kim bu adam” diye ama zihnimde hiçbir karşılığı yoktu.

O gün öğleden sonra, bu yeni ve beklenmedik durumu konuşmak üzere ziyaretime gelen avukatım, Hüseyin Gün ile ‘anne’sinin Ekrem İmamoğlu ile çekilmiş fotoğrafını gösterince olayı hatırladım. Hatırladığım, Hüseyin Gün değil, annesiydi ilkin. Çünkü kılığı kıyafeti, eldivenleri ve şapkasıyla benim ofisime geldiği andan itibaren unutulmaz bir profil olarak zihnime girmişti. Hüseyin Gün adlı şahsı ise bugün bile sokakta görsem hatırlayamazdım. 23 Haziran 2019 seçimlerinden sadece 12 gün önce, “Amerika’da çok başarılı olmuş bir Türk iş adamı ve teknoloji yatırımcısı” olarak beni ziyarete gelmişti ilgili şahıs. Gelirken de annesi veya manevi annesiyle gelmişti. Bir gün önce adresimi istemişti. Mesajla ofisimin bilgilerini göndermişim ve ardından tanışmak için ikisi birden ofisime gelmişler. Bütün hikâye bu; 23 Haziran 2019 seçimlerinden önce sadece tek bir kez görüşmüşüz. Ancak avukatımın gösterdiği fotoğraf sayesinde o toplantıyı hatırladım ve medyada anlatılan hikâyenin bu kadar gerçek dışı olması karşısında ne hissedeceğimi bilemedim.

Literatürden bildiğimiz bir hakikat de otokratik rejimlerin muhalifleri saf dışı etmek için kullandığı üç silahtan birinin “casusluk” iddiası olduğudur. Diğer ikisi yolsuzluk ve terördür, belki biliyorsunuzdur. İşte bu yeni suçlamayla, 19 Mart’ta başlayan devlet krizi yeni bir aşamaya geçiyordu. Sadece devlet değil, iktidar bileşenleri ve yargı mekanizması Rubicon’u geçiyordu. Artık hakikatin hiçbir önemi yoktu. Ortada ceza kanununa göre suç kabul edilebilecek bir eylem söz konusu olmasa da bir kez daha suçlu ilan edilecektik. İlliyet bağı bile aranmadan beni, Merdan Yanardağ’ı ve Ekrem İmamoğlu’nu bu suçlamaya dahil etmeye karar vermişlerdi. Yedekleme yapılıyordu! Tabii önceki şaşkınlık, öfke ve kızgınlığa dönüştü. Bu devlet nasıl bu hale düşürülürdü?

“Önceki casusluk davalarıyla Silahlı Kuvvetler zafiyete uğratıldı, bununla ise demokrasi dejenere ediliyor”

- Neden özel olarak “casusluk” iddiası seçilsin ki sizin için?

Herhalde bir türlü yolsuzluk ve terör konularında ikna edilemeyen seçmen, “casusluk” iddiası üzerinden etkilenecek. Bu dava üzerinden ulusal güvenlik ve milliyetçilik propagandası yapılacağını düşünüyorum. Sizden röportaj talebi gelene kadar, “casusluk” iddiasında adı geçen herkesin ifadelerini okudum ve dosyaya vakıf olabildim. Casusluk iddialarının, siyasi maksatla olup olmadıklarına dair kuşku yaratılmadan, son derece ciddi ve özenli bir biçimde soruşturulup yargılanması, ülke menfaati adına, vatan savunması adına hayati önemdedir. Bir eski asker olarak, yakın tarihimizde yüzlerce general, subay ve askeri personeli hedef almış ve sonradan kumpas oldukları ortaya çıkmış olan casusluk davalarından çok iyi biliyorum ki, casusluk konusunun siyasi olarak istismarı kamuoyunun bu çok önemli konuya dair hassasiyetini azaltır.  Ülkenin karşı istihbarat kapasitesine zarar verir. Ve gerçek casusların işini kolaylaştırır. Bunu bu ülkeye yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Önceki casusluk davalarıyla silahlı kuvvetler zafiyete uğratıldı, bununla ise demokrasi dejenere ediliyor.

Ülkesini seven herkesin, öncelikle de yargı başta olmak üzere tüm kamu görevlilerinin bilhassa da medya mensuplarının casusluk iddiaları konusunda hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde hukuk içinde ve objektif hareket etmeleri gerçek vatanseverliğin gereğidir. Ben bu hassasiyet içerisinde davranarak hakkımdaki tüm iddiaları çürütmek, hakikatin ortaya çıkmasını sağlamak için tüm gücümle uğraşacağım. Çünkü bunu vatanseverliğimin bir gereği olarak görüyorum. Sizin sorularınızı bu samimiyetle cevaplıyorum. Umarım, hakkımdaki casusluk iftirasını soruşturanlar, bu iddiayı fütursuzca yayanlar da hakikatin ortaya çıkmasından başka bir niyetle hareket etmemeleri gerektiğinin idraki içinde olurlar. Olmalıdırlar. Çünkü sözde casusluk iddialarının, iftiraların arkasına sığınarak ikbal arayışında olmak, siyasi hesaplar peşinde koşmak en az casusluk kadar ülkemize zarar verir.

Bu temelsiz iddiada bulunanlar bilsinler ki yaptıklarıyla Ekrem İmamoğlu ve İBB davalarına ilişkin algıyı zannedilenin tersine çürüttüler ve bence tarihin akışını hızlandıracak bir etki yarattılar. Aynen 2019 seçimlerinin iptal edilme sürecinde olduğu gibi, iktidar bileşenleri bir kez daha, tüm tuşlara aynı anda basarak, kendi hatalarından asla ders almadıklarını ortaya koydu. Yaşayarak göreceğiz, bu büyük millet eninde sonunda gerçeği görecek ve tüm bu mağduriyetleri demokratik siyasetle çözecek.

“Bu süreç sancılı olduğu kadar da uzun olacak maalesef”

- Bu son gelişme, bazı iktidar yanlısı yorumcuların ekranlarda ileri sürdüğü gibi en az bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar hapis tutulacağınıza yönelik bir izlenime kapılmanıza neden oldu mu?

Zaten 19 Mart günü başlatılan ve ardı arkası bir türlü kesilmeyen İBB operasyonlarının ana fikri ve hedefi buydu. Ne yapıp edip, yedekli giderek, Ekrem İmamoğlu’nu siyasi denklemin dışına atmak. Bir sonraki seçimlere aday olarak girmesinin önünü garantili bir şekilde kesmek… İşin tuhaf ve kabul edilmesi zor tarafı şu: “Kanunsuz suç olmaz, kanunsuz ceza olmaz.” ilkesi bizim hukukumuz tarafından da kabul edilmiş bir evrensel ilke iken, suçsuz vatandaşlara eziyet ediliyor. Bu ülke uzun yıllardır adil seçimlerin görülmediği bir ülkeydi. Artık serbest seçimlerin de olmadığı bir ülkeye dönüşüyor. Yargı mekanizması da bu yolda bir kar küreme aracı gibi mıntıka temizliği yapıyor. Bu süreç sancılı olduğu kadar uzun da bir süreç olacak maalesef.

“Seher Alaçam’a randevu için aracılık eden tanıdığımın kim olduğunu hatırlayamıyorum, savcının ‘bir yakınım’ ifadesine itiraz ettim, ‘tanıdığım’ dedim ama o şekilde kaydedilmedi”

- “2019 yerel seçimlerine yabancı istihbarat kurumlarının müdahalesinin önünü açmanız” şeklinde özetleyebileceğim bir motivasyonla başlatılan soruşturmanın sebebi Hüseyin Gün isimli kişinin etkin pişmanlıktan faydalanarak verdiği ifade. İlk görüşmenizin Seher Alaçam sayesinde, ikinci İstanbul seçimine 12 gün kala olduğunu siz de söylediniz. Savcılık sorgusunda da “Bir yakınım vesilesiyle geldi randevu talebi” demişsiniz. O yakının kim olduğunu neden açıklamıyorsunuz?

Hüseyin Gün ve “annem” veya “manevi annem” dediği Seher Alaçam ile tanıştığımızda, Seher Hanım kendisinin birkaç kez doğrudan randevu almak için ofisimi aradığını, sonuç alamayınca bir tanıdık bularak benimle temas kurabildiğini söylemişti. Seher Hanım’a randevu için aracılık eden tanıdığımın kim olduğunu net olarak hatırlayamıyorum. Bir eski siyasi olduğunu hayal meyal hatırlıyorum ama tam olarak kimdi, hatırlayamıyorum.

Aslında o günlerde yaşamakta olduğum korkunç yoğunluğu bir düşünürseniz, Seher Alaçam’ın benimle görüşmek için niçin bir aracıya ihtiyaç duyduğunu ve benim o aracı kişiyi bugün niye hatırlayamadığımı çok net anlarsınız. Seher Hanım’ın randevu alamamasının nedeni benim zor ulaşılır bir profile sahip olmam değildir. Bana herkes kolaylıkla ulaşır ve her talep edenle görüştüğümü etrafımdaki herkes bilir. En önemli toplantılarıma bile cep telefonumla girerim, arayanlara anında cevap veririm, veremiyorsam, “ben sizi arayacağım” derim ve toplantı çıkışı mutlaka o kişiyi ararım. Çünkü ‘iletişim’ benim işim. Müteveffa Seher Hanım’ın benden zor randevu almasının nedeni, o dönemdeki insanüstü yoğunluğumdu. 31 Mart 2019’da kimsenin kazanılabileceğine inanmadığı bir seçimi kazanmıştık. Arkasından YSK, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini yenileme kararı almıştı. Bunun üzerine CHP yönetimi, milletvekilleri, belediye başkanları, İYİ Partili yöneticiler dahil, Türkiye’nin her yanından on binlerce insan Seçim Koordinasyon Merkezi’ne akmaya başlamıştı. Akademisyenler, gazeteciler, partililer, gönüllüler, sıradan vatandaşlar… Öyle kalabalık ve kaotik bir süreçti ki, çoğu kez günde 2- 3 saat uyuyabiliyorduk. YSK’nın seçimleri yenileme kararı büyük bir haksızlık olarak algılanmış, ülkenin her tarafından vatandaşları ayağa kaldırmıştı. Yardım etme talebiyle her gün yüzlerce insan bizimle temas etmeye çalışıyor, bunlardan bazıları cevap vermezseniz agresifleşebiliyorlardı.

İşte böyle bir dönemde Seher Alaçam ve Hüseyin Gün ile tanıştım ve tekrar ediyorum 23 Haziran seçimleri öncesi sadece bir kez görüştüm. Bu soruyla ilgili küçük bir notum var. Savcılık ifadesinde “Bir yakınım vesilesiyle geldi randevu talebi” deniyor ya onun sebebi şu; savcı size sorusunu soruyor, siz cevap veriyorsunuz fakat ifadeye sizin cümleleriniz yazılmıyor. Savcı sizin cümlelerinizi not alıp, kendi cümlelerini kaydettiriyor. İfade sırasında ben savcının kullandığı “bir yakınım” kelimesine itiraz ettim, “bir tanıdığım” dedim ama savcı “ne fark eder” diyerek kelimeyi değiştirmedi. Avukatlarım da önemsemeyince ben de itirazımı sonlandırdım.

Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ 'siyasi casusluk' iddiasıyla 27 Ekim'de tutuklandı

“Altı saat donarak aç susuz geçen ifadenin ardından ‘Bu iş artık bitsin’ noktasındaydık, o nedenle bu kelimenin üzerinde ne avukatlarım ne ben durduk “

- Şimdi geriye dönüp baktığınızda keşke “İfademin kendi beyanım doğrultusunda kayda geçirilmesi için ısrarcı olsaydım” diyor musunuz? Zira bu ifadeyi siz sanki birisini gizliyor ve koruyorsunuz gibi yorumlayanlar oluyor ekranlarda.

Hayır, çünkü hukuken hiçbir farklılık taşımayan, birbiri yerine sıklıkla kullanılan iki kelimenin söz konusu olduğu konusunda avukatlarım da bana teminat verdiler. Ben konunun hukuki boyutuyla ilgiliydim ve o noktadan sonra ekranlarda “kim, hangi sözümü nasıl yorumlar” diye düşünecek durumda değildim. Hala da konunun bu boyutuyla ilgili değilim, ben hakikatin açığa çıkmasına odaklıyım. Kimlerin hangi saiklerle, yorum, duyum, haber, ‘kesin bilgi’ adı altında neler neler söylediklerini herkes biliyor, görüyor.

Savcılıktaki sorgu öncesi yaklaşık 6 saat Çağlayan Adliyesi’nin eksi yedinci katında donarak geçmişti. Aç ve susuz bir şekilde 6 saate yakın savcılık ifadesi sürmüştü. Akşam saat 22’yi bulmuştu ve ben, avukatlarım ve savcı “Bu iş artık bitsin” noktasındaydık. O nedenle de bu kelimenin çok da üzerinde kimse durmadı.

“Savcılıktan bana ‘anlaşma’ için bir temas kurma çabası olmadı”

- Yeri gelmişken savcılığın tutuklanmanızdan itibaren size karşı yaklaşımını nasıl buldunuz? Bazı tutuklulara ‘anlaş ve çık’ teklifi yapıldığı CHP yönetimi tarafından sıkça dile getirilen bir iddia. Hatta malumunuzdur iktidara yakınlığıyla bilinen Mücahit Birinci’nin benzer bir teklifi etkin pişmanlıktan yararlanan Murat Kapki’ye yaptığı iddia edilmiş, ardından Birinci partisinden istifa etmek zorunda kalmıştı. Benzer teklifleri size de yapanlar oldu mu, yani “Ekrem İmamoğlu’nu satmayı”?

Savcılıktan bu tarzda bir temas kurma çabası olmadı.

“‘Anne’ dediği birisiyle iş görüşmesine gelen birisini ciddiye almazsınız, dijital kampanya zaten bizim ana hedef kitlesine uygun değildi”

“Hüseyin Gün öyle musallat oldu ki kovsan gitmez bir profil”

“Hiçbir etki ve faydasının olmayacağını bile bile ısrarı üzerine çalışmasını gönderebileceğini söyledim”

- Hüseyin Gün ile Seher Alaçam’ın ilişkisinde hiçbir tuhaflık hissetmediniz mi?

Hüseyin Gün ve Seher Alaçam’ın ilişkisinde bir tuhaflık hissetmedim ama ziyaretin kendisi tuhaftı. “ABD’de çok başarılı olmuş bir Türk iş adamı ve teknoloji yatırımcısı” olarak tanışmaya geliyorsunuz, ama, “anne” dediğiniz kişiyle geliyorsunuz! Hani iş görüşmesine gelen bir gencin ebeveyniyle gelmesi gibi garip bir durumdu, öyle birini işe almazsınız.

Ben de daha ilk andan itibaren Hüseyin Gün’ü ciddiye alınacak bir insan gibi görmedim. Hele ki, “teknolojik yardım” dediği şeyin sosyal medya izleme ve analizi olduğunu öğrenince… Ayrıca, hem sosyal medya kullanıcıları bizim kampanyamızın ana hedef kitlesi değildi, hem de dijital kampanya benim yetki alanımda değildi. Bizim kampanyamızın ana hedef kitlesi, emekliler, ev kadınları ve nispeten kent yoksullarıydı. Bu kitlelere sosyal medya ile ulaşamazsınız. Bizim kampanyamız Türkiye tarihinin en kapsamlı kapıdan kapıya kampanyasıydı. Parti örgütleri ve gönüllüler tam da bunu yaptı. Ama Hüseyin Gün, öyle musallat oldu ki, kovsan gitmez, peşini bırakmaz bir profil… Kendini kanıtlamak ve önemli bir insan olduğunu göstermek için bazı sosyal medya analizlerini göndermek istedi, ben de buna izin verdim. Çünkü kampanya direktörünün iki asli görevi vardır: Seçim kampanyasının iletişim stratejisine karar vermek. Ve o stratejiden sapılmasına asla izin vermemek!

Beni tanıyanlar hemen her konuda uzlaşmacı ve demokrat bir kişiliğe sahip olduğumu bilirler. Uzlaşmacılığımın ve demokratlığımın kalmadığı tek alan kampanya stratejisine müdahale edildiği durumlardır. Asla taviz vermem. Çünkü seçim kampanyası süreci, demokratik bir süreç değildir. Kampanya dönemlerinde hemen herkes bir fikirle, mucizevi buluşlarla, slogan önerileri ve film önerileriyle gelir. İyi niyetli dostlar, tecrübeli siyasetçiler, adayın yakınları ve çok şey bilen “uzmanlar”, ihtiraslı amatörler…

Tüm bunlarla ben şahsen muhatap olur ve kampanyaya zarar vermelerini engeller, kibarca uzaklaştırırım. Hüseyin Gün gibi hırslı amatörlerin ve erkenden pozisyon kapmak isteyenlerin de zarar vermesini engellemek de benim asli sorumluluğumdu. O nedenle hiçbir fayda ve etkisinin olmayacağını bile bile “gönderebilirsiniz” dedim. Ama ben tek bir talepte dahi bulunmadım. Sonrasında ise gönderdiği kendini kanıtlama amaçlı bu sosyal medya analizlerine itibar etmedim ve hiçbir çalışmamda da kullanmadım.

“Seçime 10 gün kala veri analizi desteği verecek bir şirket arayışında olacak kadar amatör bir ekip seçim kazanamaz”

- Peki Hüseyin Gün’ün iddia ettiği gibi kampanyada kullanmak için veri analizi desteği verecek bir şirket arayışında mıydınız?

Hayır. Seçime 10 gün kala veri analizi desteği verecek bir şirket arayışında olacak kadar amatör bir ekip seçim kazanabilir mi? 2019 seçimlerinde kampanyanın dijital tarafı benim ve ekibimin sorumluluk alanında olmasa da o alanı yöneten arkadaşlar 3- 4 ayrı şirketin sosyal medya monitoring sisteminden anlık olarak ve online hizmet alıyordu. Yani Hüseyin Gün’ün bize verebileceği hiçbir destek yoktu. Zaten kendisinden benim ne bir talebim oldu ne veri istedim ne de verebilecek bir veriye sahiptim. Biz daha yola çıkmadan önce, Kasım 2018’de tüm kampanyamızı planlamış, aşamalandırmış ve hafta hafta aksiyon planlarımızı, filmlerimizi, afişlerimizi, broşürlerimizi çok önceden hazır etmiştik. Seçime 10- 12 gün kala sadece seçim günü ve gecesinin hazırlıklarıyla uğraşırsınız. Hüseyin Gün ile tanıştığım tarihte biz 23 Haziran 2019 seçimlerinde bir milyon farka doğru gidiyorduk ve bu durumu pek çok araştırma şirketinin verdiği raporlarda görüyorduk. Seçim gecesi tüm Türkiye bayram yaparken biz neden 806 bin oy farkla kaldık diye üzülmüştük.

“Aaron Bar ismini savcıya ifade verirken ilk kez duydum, Zoom’da bize uzaktan sunum yapan kişiymiş”

- Hüseyin Gün’ün ortağı olduğunu iddia ettiği Aaron Barr isimli şahıs ile hiç görüştünüz mü ya da bir iletişiminiz oldu mu ya da varlığından haberdar mıydınız?

Aaron Bar ismini Cumhuriyet Savcısı ifade alırken duydum; önceden varlığından haberim hiç olmadı. Savcı soru sorarken kim olduğunu bilmediğimi söylediğimde size Zoom toplantısında sunum yapmış dedi. 3 Eylül 2019’da Hüseyin Gün’ün ısrarlı talepleri sonucunda son bir demo yapması için online bir toplantı düzenlenmesine karar vermiştik. O toplantıda bize Hüseyin Gün’ün şirketini ve projesini uzaktan sunan kişiymiş. Ne kendisini tanırım ne de bir daha görüşmem vakidir. Hayat boyu Hüseyin Gün gibi kendini önemli sanan, şirketini ve ürününü erişilmez göstermeye çalışan pek çok kişiyle karşılaştım. Bu gibi insanlar çoğu kez sizi abartılı şekilde kendilerini pazarlamaya çalışırlar. En baştan beri Hüseyin Gün’ün benim zihnimde bıraktığı iz böyleydi.

“Hüseyin Gün ile toplamda 2 kez görüştüm, projenin yetersizliği ve bütçenin afakiliği nedeniyle teşekkür edip ilişkiyi sonlandırdık”

- Sonuçta Hüseyin Gün ile toplam kaç kez görüştünüz? Bu görüşmelerde vermek istediği hizmete zaten ikna olmadığınızı anlatıyorsunuz. Ancak Gün’ün iddiası kendisinden bazı taleplerde bulunduğunuz yönünde. İfadesinde, “İBB veri tabanı verilerinin ‘OSINT Dark Web’ içerisinde yer alıp almadığını sordu” demiş. Böyle bir soru yöneltip, yanıtını beklediniz mi?

Hüseyin Gün ile seçim öncesi bir kez görüştüm. Zihnimde kalmış olan tek görüşme de o; 11 Haziran 2019’da benim ofisime “manevi anne”, “anne” veya “mami” diye hitap ettiği Seher Alaçam’la yaptığı tanışma ziyareti. 23 Haziran seçimlerinden tam bir ay sonra hem beni tebrik etmek hem de proje satışı ve sunumu için desteğimi istemek üzere bir öğle yemeğinde buluşmuşuz. Hatırladığım kadarıyla sonra sunumu yapmıştı. Sonrasında, biz kendilerine projelerinin yetersizliği ve önerdikleri bütçenin afakiliği nedeniyle teşekkür edip tüm ilişkiyi sonlandırmışız. Bir de Ekrem İmamoğlu ile çok kısa bir tebrik ziyareti ve fotoğraf çekimi yapılmış.

“Osint, humint, cybint gibi ifadeleri WhatsApp mesajında kullanan ben değilim kendisi, ben bu tarz bir talepte bulunmadım”

“Ben hakikatin iletişimini yaparım, negatif kampanya yapmam, bunu yapan Amerikalı ve İngiliz meslektaşları eleştirdiğim bilinir, darkweb gibi saçmalıklarla zaman kaybetmem”

“Hüseyin Gün’ün ifadelerinde darkweb’teki e-maillerle ilgili ismi geçen İBB çalışanlarının hepsi 2019’dan önce ayrılmış”

- Peki Hüseyin Gün doğru değilse neden böyle bir hikâye kurgulasın, hangi maksatla?

Hüseyin Gün, etkin pişmanlıktan yararlanabileceği umudu veya vaadiyle bana ve Ekrem İmamoğlu’na iftiralar atacak şekilde ifade verdikten sonra paraşütle bu davaya indiriliyor. Ne oluyorsa o tarihten sonra oluyor. Paraşütle davaya dahil edilince icat edilen kavramlardan biri “OSINT” diğeri “Dark Web”. Hüseyin Gün savcılık ifadesinde bunlarla ilgili benim bir talebimin olduğunu söylüyor. Oysaki, bana sorulan sorulardan birinde (savcılık ifademin 22. sayfasındaki 54. soruda), Hüseyin Gün bana ve Zoom toplantısına katılan Melih Gecek’e, Osint, Elint, Humint, Commint, Cybint gibi kelimeler ve bu kelimelerin anlamlarını anlatan bir WhatsApp mesajıyla sözüm ona ders veriyor. Yani bizimle son görüşmeyi yaptığı gün ilk defa bu kelimeleri kendisi sarf ediyor.

Bu çok bilmiş görünen, ama, işi gücü sıradan bir hizmeti milyonlarca dolara satmaya çalışmak olan bu şahıs, gizli soruşturma ortamında etkin pişmanlıktan yararlanma umuduyla gerçeğe aykırı beyanda bulunuyor. Üstelik de benim “dijital dünyadan uzak biri” ve “old school” bir siyasi danışman olduğumu söylemişken. Ama burada esas mesele şu: Ben dünyadaki siyasi iletişim danışmanlarından bir konuda çok net olarak ayrılırım. Ben özü itibariyle “hakikatin iletişimi”ni yaparım. Hakikat neyse, adayın hakikati, projelerinin hakikati, değerlerinin hakikati neyse onun iletişimini yaparım. Hakikatin hikayeleştirilmesini iyi bilirim. Rakiple ve rakibin hatalarıyla ilgilenmem. O yüzden de negatif kampanya asla yapmam.

Amerikalı veya İngiliz meslektaşlar negatif kampanyanın daha güçlü etki yarattığını savunurken, pek çok konferansta onları eleştirmişliğim bilinir. Ben rakibe zaman, enerji ve bütçe ayrılmasına izin vermem. Sadece bu yaklaşımımı bilenler bile OSINT ve Dark Web gibi saçmalıklarla benim zaman kaybetmeyeceğimi bilirler. Ayrıca, Hüseyin Gün’ün ifadelerinde geçen 20- 25 İBB çalışanının e-mail meselesini avukatlarım İBB’ye sorduklarında bir başka gerçek daha ortaya çıktı. O kişilerin bir kısmı 2001’de, 2015’te ve 2018’de işten ayrılmışlar. Yani darkweb’de bulunduğu söylenen bu e-mailler, 2019’dan yıllar öncesine ait. Hiçbir değeri olmayan bir eski zaman hatırası özetle.

- Madem Hüseyin Gün’ün size sunduğu fikirlerden, tavrından, askıntı olmasından haz etmediniz seçimi kazanıldıktan bir ay sonra yeniden görüşmenize gerek vardı?

Dediğim gibi Hüseyin Gün kelimenin tam anlamıyla yapıştı, ille bir sunum yapacak, ille Ekrem Başkan’la “mami”si bir kare fotoğraf çektirecek. Neden ve kimden musibet geleceğini kestiremeyeceğiniz bir ortamda herkesi kazanma duygusu içinde tolerans gösteriyorsunuz.

“Savcılığın bana gösterdiği WhatsApp ve e-mail yazışmalarının tamamı doğru”

“Ama Wickr isimli uygulama olduğu söylenenler üretilmiş görsellerdir, bana ait yazışmalar değil”

- Savcılık sorgusunda size Hüseyin Gün ile irtibatınızı gösteren birtakım dijital materyallerin gösterildiği anlaşılıyor. Bunların bir kısmı Wickr isimli bir uygulamadan yapılan yazışmalar. Siz bu uygulamayı hayatınızda kullanmadığınızı söylüyorsunuz. Ancak savcılık kullandığınız kanaatinde ki o yazışmaları bu kadar büyük bir iddiaya kanıt olarak sunup tutuklama isteyebiliyor.

Savcılığın gösterdiği WhatsApp ve e-mail yazışmalarının tamamı doğrudur. Wickr isimli uygulama olduğu söylenen görseller ise üretilmiş görsellerdir. Bunları kim ne maksatla üretti bilemem. Ne zaman üretildikleri de meçhul. Ancak bana ait olmayan bu yazışmalarda da tamamıyla spekülatif, genel geçer, “kahvehane sohbeti” kıvamında hiçbir uzmanlığa ve bilgiye dayanmayan; hiçbir kıymeti, itibar edilebilirliği olmayan notların olduğu görülüyor.

“Profesyonel bir teknoloji şirketi intibaası vermediler, “3,5 ila 4,5 milyon dolar” dediler, fiyat konusu ilişkiyi kibarca bitirmemize yardım etti”

- İfadenizde Hüseyin Gün ile çalışmama kararınıza gerekçe olarak çok yüksek ücret talep etmesini de gösterdiniz. Vaat ettikleri karşılığında tam olarak ne kadar ücret talep etti? Yaptığı sunumda vaat ettiği şeyler ücret yüksek olmasa bir biçimde ilginizi çeker miydi?

Sundukları projenin bizim için bir anlamı ve değeri yoktu. Profesyonel bir teknoloji şirketiyle karşı karşıya olduğumuz intibası vermediler. Projelerinin değerini 3,5 ila 4,5 milyon dolar olarak kademelendirdiklerini hatırlıyorum. Ama temel mesele fiyattan önce güvendi. Fiyat zaten İBB’nin vereceği bir ihalenin karar konusu olabilirdi. O gün demo sunumunu izleyen herkes o toplantının bir zaman kaybı olduğu konusunda hemfikir oldu. Fiyat konusu, ilişkiyi kibarca bitirmemize yardım etti.

“‘Binali Yıldırım ile canlı yayına çıkmayın, İmamoğlu sinirlenmesin’ diye tavsiyede bulunan ve bunu uzmanlık zanneden bir profil var karşınızda!”

- İmamoğlu İBB’de göreve başladıktan sonra Gün’ün daha önce yaptığı sunumdan ya da size yaptığı önerilerden bazılarını şu ya da bu şekilde kullandınız mı?

Hayır. İlk intibadan itibaren Hüseyin Gün ile ilgili kararım değişmedi. Ne ısrarla gönderdiği sosyal medya analizleri ilgimi çekti, ne de sunduğu projede işe yarar ve özgün bir fikir vardı. Düşünsenize, size “Binali Yıldırım’la canlı yayına çıkmayın, İmamoğlu sinirlenmesin, muhafazakâr seçmene dikkat edin” diye tavsiyelerde bulunan ve bunları uzmanlık zanneden bir profil var karşınızda.

Necati Özkan ve Ekrem İmamoğlu

“‘İstanbul Hanem’ uygulamasından haberim yok”

“İBB’de veri kopyalanması olmadığına ilişkin toplam üç resmi rapor var”

- ‘İstanbul Senin’ uygulamasının alt platformu ‘İstanbul Hanem’ uygulaması ne zaman geliştirildi? Bu tür hizmetler için belediye personeli dışında şirketlerle çalışıldı mı? Çalışıldıysa isimleri nedir?

‘İstanbul Hanem’ adlı uygulamayı ilk defa geçen hafta medyadan duydum. Nasıl bir uygulamadır, fikir kime aittir, ne zaman yapılmıştır hiç bilgim yok. Ben ‘İstanbul Senin’ süper app’inin iletişim ve lansman toplantısına dahil oldum. Ama teknolojik alanları anlamasam da buradan veri sızıntısı olduğuna ait iddiaların tevatürden ibaret olduğuna inanıyorum. Yıllardır sürdürülen “veriler kopyalandı” anlatısının yeni versiyonu olduğunu düşünüyorum. Tüm bu safsataların aksine, İBB’de veri kopyalanması olmadığına ilişkin Süleyman Soylu’nun ve Ali Yerlikaya’nın İçişleri Bakanlıkları döneminde verilmiş iki, KVKK tarafından düzenlenmiş bir rapor olmak üzere toplam üç resmi rapor vardır. Bütün bu hakikatlere rağmen hâlâ veri sızıntısı, kopyalanması veya yabancı ülkelere satılması gibi iddiaları sürdürüyorlar.

“Siyasal iletişimci olarak bazı kişilerin istihbaratçı olabileceğini hisseder ve uzak durursunuz”

“Hüseyin Gün öyle bir profil değildi, istihbaratçı olamayacak kadar talepkârdı”

- Onlarca ülkede seçim kampanyası yönetmiş deneyimli bir siyasal iletişimci olarak istihbaratçıların etrafınızda cirit attığını bilmiyor olmanızı düşünmem zor. Hüseyin Gün’ün de bir istihbarat elemanı olabileceği hiç aklınıza gelmedi mi?

Gerek seçim kampanyaları dönemlerinde gerekse siyasi danışmanlık sektörünün global konferanslarında binlerce insanla tanışmışlığım vardır. Siyasiler, stratejistler, iletişimciler, teknoloji uzmanları, araştırmacılar… Bunların içinden bazı kişilerin ketum davranışlarından istihbaratçı olabileceklerini hissedersiniz ve uzak durursunuz. Hüseyin Gün öyle bir profil değildi. Aşırı kibar, ısrarcı ve yapışkan bir profildi. İlk andan itibaren “size yardım etmek istiyorum” derken, asıl amacının size satış yapmak olduğunu hissettiren bir iş adamı kimliği vardı. İstihbaratçı olamayacak kadar talepkâr davranıyordu. Nitekim ikinci görüşmede gerçek niyetini açık ediyor ve malını satmak için ısrarla sizden sunum toplantısı talep ediyor. Manevi annesiyle aralarında mesajlaşırken de “Dur bir içeri girelim, ki gireceğiz; altın vuruş yapacağız” diyerek gerçek amacının para kazanmak olduğunu ifade ediyor. “Size yardım etmek istiyorum” diyerek gelen kişilerin yüzde 98’inin ya mal satmak veya bir yakınını işe yerleştirmek olduğu da tecrübelerinizle sabit olunca, ticaret dışında bir gayenin olmayacağını da biliyorsunuz. Zaten şahsın ifadelerini ve savcılığın yayınladığı basın notlarını okuduğumda da bu şahsın casusluğuna dair iddiayı halen şaşırtıcı buluyorum.

“Bu nasıl bir casus ki cep telefonunda on binlerce fotoğraf saklıyor, görüşmelerinin ayrıntılı kaydını tutuyor ve telefonunun şifresini hemen kolluğa veriyor?”

- Neden böyle biri ‘casus olamasın?

Bu nasıl bir casus ki, yaptığı tüm görüşmelerin ayrıntılı biçimde kaydını tutuyor? Bu nasıl bir casus ki, cep telefonunda on binlerce fotoğraf saklıyor? Bu nasıl bir casus ki, sözde “mahrem” mesajlaşmaların ekran fotoğrafını çekip saklıyor? Bu nasıl bir casus ki, kavgalı olduğu üvey kardeşin/üvey oğlun evinde tüm bu bilgilerin olduğu eşyaları ortalığa bırakıyor? Ve bu nasıl bir casus ki, gözaltına alındığında “sözde mahrem” bilgilerin olduğu cep telefonunun şifrelerini kolluğa derhal veriyor? Bu nasıl bir casus ki, kendi programını fahiş fiyata satmak isteyip bunda başarılı olamayınca tüm irtibatı kesiyor?

Hüseyin Gün’den ne bir talebim oldu ne herhangi bir veri verdim ne ticaret yaptım ne de İBB’ye herhangi bir hizmet vermesine müsaade ettim. Aramızda tek bir kuruşluk bile ticaret olmuş değil. Kendince sosyal medya analizi diye sunduğu raporların vasatlığı ve tavsiyelerin ülke gerçeklerinden bihaber oluşu nedeniyle bana veya kampanyaya katkısı değil, zaman kaybı oldu. Ama dediğim gibi, böyle bir profilin casus olabilme ihtimali bence zor.

“Siyasetçiler seçim kazandıktan sonra vaatlerini unutabiliyor, reklamcıların bir kısmı bu yüzden siyasetten uzak durur”

- Mart ayında tutuklanmadan hemen önce Fatih Altaylı’nın Youtube kanalında katıldığınız yayında kurduğunuz bir cümle hatırımda kalmıştı. Reklamcıların çoğunun siyasal iletişimi riskli ve kirli bulduğu için uzak durduğunu söylemiştiniz. Neden siyasal iletişimin ‘riskli’ ve ‘kirli’ bir imajı var?

Türkiye’de reklamcılığın kurucusu kabul edilen Manajans’ın Başkanı Eli Acıman’la ‘Seçim Kazandıran Kampanyalar’ kitabımı yazarken söyleşi yapmıştım. Bay Acıman, 1983 seçimlerinde ANAP ve Turgut Özal’ın seçim kampanyasını yapmıştı; pişman olmuş, “Türkiye’ye iyilik yapmadık maalesef” demişti bana. Siyasetçilerin seçim kazandıktan sonra vaatlerini unuttukları ve bazen de tam tersi icraatlar içine girdikleriyle ilgili bir pişmanlıktı. Ne yazık ki hem bizim ülkemizde hem de dünyada buna benzer çok örnek bulunulabilir. Reklamcıların bir kısmı bu örnekler nedeniyle siyasi iletişimden uzak durur. Ben farklı bir açıdan yaklaşıyorum konuya. Tıpkı ticari alanda olduğu gibi siyasi alanda da yapmış olduğunuz şey, seçmene alternatif sunmaktır. Siyasete siyasetçi karar veriyorsa ve siz sadece o siyasetin iletişimini yapıyorsanız, sizin, siyasetçinin sonradan değiştirdiği kararlarla ilgili neden bir ahlaki sorununuz olsun ki? Ben kendi ülkemde ve dünyanın bu bölgesinde daha iyi bir demokrasi, daha adil bir düzen ve hukukun üstün gelebilmesi için çalıştım ve bundan gurur duydum. Siyasetin negatif imajı, benim iyi alternatiflerin kazanması için çaba sarf etmeme engel olamaz.

“Her gün tıraş olup mesaiye kalkarak hücrede olduğumu görmezden geliyorum”

- Tutuklanmanızdan birkaç hafta sonra ailenize ve avukatlarınıza haber verilmeden Kandıra Cezaevine götürüldünüz. Sizce o ani kararın sebebi neydi? Geçen zaman içinde yanıtını alabildiniz mi?

Hâlâ neden Silivri’den Kandıra Cezaevi’ne nakledildiğim ile ilgili resmi bir bilgi alabilmiş değilim. O dönemde çeşitli medya kanallarında dillendirilmiş iddialar olmuştu ama gerçekliğinden emin olamadım. Oysa, durum önceden bildirilerek, aileme veya avukatıma haber verilerek de yapılabilirdi. Herhalde duruşmalar başladığında geçici olarak tekrar Silivri’ye nakledileceğim.

- Cezaevi koşullarından biraz bahseder misiniz? Günleriniz nasıl geçiyor? Koşullar nasıl?

Cezaevi’nde her sabah 07.15- 07.30 gibi kalkıyorum. Sayım ve kahvaltı hazırlığı yaparken sabah haberlerini izliyorum. Sabah 09.00 gibi havalandırmaya çıkıyor ve yaklaşık bir saat yürüyorum. Sonra mesaim başlıyor. Okumaya ve yazmaya başlıyorum. Hem gelen mektuplara cevap yazıyorum hem de kitap hazırlıklarıma devam ediyorum. Çok okuyorum çünkü, okuduğum zaman, dört duvar ortadan kalkıyor; başka bir zamana ve mekâna geçiyorum. Başka türlü tek başınıza bu kadar uzun süre içeride kalamazsınız.  Daha çok tarih kitapları, sosyoloji ve felsefe kitapları okuyorum. Roman ve şiir kitaplarını, diğerlerinden yorulduğum dönemlerde ve onlara ara vermek istediğimde okuyorum.

Bir de havalandırma alanında beslediğim iki karınca klanım var. Onları her gün bir kez besliyor ve davranışlarını izliyorum. Vakit çoğu kez zannettiğimden çok daha hızlı akıyor. Bedenimi, ruhumu ve aklımı koruyacak ve besleyecek şeylerle bu ağır ve hukuksuz dönemi geçirmek için çalışıyorum. Biliyorum ki ben küçük bir hücrede kilitliyim ama o çok sevdiğim milletim de biraz daha büyük alanda kilitli.

Avukatlarım, siyasetçi dostlarım ve hafta da bir kez de ailem ziyaretime geliyor. 42 yıl boyunca hiç durmadan çalışmıştım, şimdi kendimi zorunlu bir sabatical izninde kabul ediyorum. Haftanın her günü tıraş olarak, her gün mesaiye kalkarak içeride olduğumu görmezden geliyorum.

“Özel bir neden yoksa gündüzleri televizyon açmıyorum, hangi kumpaslar pişiriliyor anlamak için Yeni Şafak okuyorum, başta Özgür Özel olmak üzere liderlerin konuşmalarını takip ediyorum”

- Televizyonda en çok ne izliyorsunuz? Televizyon izlerken CHP Genel Başkanı Özgür Özel başta olmak üzere CHP’li siyasetçilerin performanslarıyla ilgili notlar çıkartıyor musunuz mesela? “Dışarda olsaydım şunu yapmayın derdim, ya da şöyle yapın derdim” gibi bir duyguda buluyor musunuz kendinizi?

Özel bir neden yoksa gündüzleri televizyon açmıyorum. Cumhuriyet, Sözcü, Karar gibi gazetelere aboneyim ve gazeteleri okumak da günlük mesaimin bir parçası. Bir de Yeni Şafak’a aboneyim, o gün yeni hangi kumpaslar pişiriliyor diye anlamak için. Tabii ki başta CHP Genel Başkanı Özgür Özel olmak üzere liderlerin haftalık konuşmalarını izleyerek, nereye gittiğimizi anlamaya çalışıyorum. Kendimce bu konuşmalarla ilgili notlar da alıyorum. Akşamları yine haberleri ve bazı tartışma programlarını ve bulabilirsem film izliyorum. Yoksa kitap okuyup gece 12.00’de yatıyorum. Yatarken ve kalkarken, aileme tek tek selamlarımı ve dualarımı gönderiyorum. Milletime dayanma ve direnme dileklerimi gönderiyorum.

“CHP’de, Kılıçdaroğlu ile 2014’te Aydın Ayaydın’ın ısrarlı ziyaretleri sonucunda çalışmaya başladım”

“CHP ile iş yaptığımı duyan devlet kurumları sözleşmelerimizi iptal etti”

“Bugün AK Parti yönetiminde olan tanıdıklarım var ama tutuklandıktan sonra ne mesaj gönderdiler ne ziyaretime geldiler”

- Yolunuzun CHP ile kesişmesinin, önce Kemal Kılıçdaroğlu ile sonra da Ekrem İmamoğlu ile çalışmaya başlamanızın mimarının sonradan Adalet Kalkınma Partili olan Aydın Ayaydın olduğunu pek kimse hatırlamayabilir. Geçmişte ahbaplık yaptığınız bu tür isimlerin bugün sizlere yönelik operasyonlar konusunda ne düşündüğüne dair bir bilgi var mı elinizde? İktidar cenahına yakın kişilerden sizi ziyarete gelen kimse oldu mu 7 ay içinde?

Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin ile beni Umut Oran tanıştırmıştı. Ama ben CHP ile Deniz Baykal zamanında da çalışmıştım. Sayın Kılıçdaroğlu ile 2009 İstanbul Belediye Başkanlığına aday olduğunda, seçimden 5- 6 hafta önce tanışmıştık. O seçimlerden sonra Genel Başkan olunca da yine Umut Oran vasıtasıyla Kemal Bey’le çalıştım. 2010 referandum kampanyasını yapamayacağımız ortaya çıkınca hem Kemal Bey’den hem de CHP ile çalışmaktan vazgeçtim. Aradan 4 yıl geçtikten sonra Aydın Ayaydın’ın ısrarlı ziyaretleri sonucunda 2014 Yerel Seçimleri için tekrar CHP ile ve Kemal Kılıçdaroğlu’yla çalışmaya karar verdim. Ekrem İmamoğlu ile de o seçim döneminde çalışmaya başladım.

O tarihte, AK Parti hükümetlerinin yönettiği, Ekonomi, Kültür ve Turizm, Gençlik ve Spor bakanlıklarıyla da çalışmaktaydım. Halkbank ve bağlı kuruluşları, BDDK, TMSF, Kredi Garanti Fonu gibi kurumlarla da çalışıyordum. Yirmiden fazla ülkede Türkiye’nin dış tanıtımını, Mersin Akdeniz Oyunları ve İzmir Expo 2020 projelerinin uluslararası tanıtımlarını yapıyordum. CHP ile çalıştığım medyaya haber olunca tüm bu kuruluşlar sözleşmelerini iptal ettiler. Bugün AK Parti’nin yönetiminde olan tanıdıklarım da var, çok önemli bürokrat dostlarım da ama, hiçbiri ne ziyaretime geldi ne de mesaj gönderdi. Zor bir dönem…

Fakat CHP, değerli Genel Başkan’dan tüm yöneticilere, milletvekillerinden, belediye başkanlarına, örgüt liderlerine kadar hep yanımda oldu. Keza İYİ Parti, Deva, Gelecek, Saadet ve Yeniden Refah partilerinden çok sayıda milletvekili ve genel başkan yardımcıları ziyaret ettiler. Harp Okulu’ndan devre arkadaşlarım ve onlarca avukat dostum beni hiç yalnız bırakmadı. Yüzlerce tanımadığım vatandaş mektup ve kitap gönderdi, göndermeye de devam ediyor. Herkese tüm bu dostlukları ve dayanışmaları için sonsuz minnet duyuyorum.  Bu sayede kendimi burada asla yalnız hissetmiyorum.

“Değil o kadar yüksek egolu ünlülere, sıradan insanlara bile tamilamatla bir şey yaptıramazsınız”

- Tutuklanmanıza giden süreçte iktidara yakın medyada Ayşe Barım’la olan ilişkiniz çok yazıldı çizildi. Hatta bu ilişki üzerinden dizi film sektörünü yönlendirdiğiniz. 31 Mart 2019 akşamı oyuncuların #herşeyçokgüzelolacak tweet’lerini aslında sizin attırdığınız söylenildi. Doğru mu? Ya da hadi varsayalım bu doğru… bir seçim kampanyasında kamuoyunun tanıdığı isimlerden destek istemek suç mudur?

Bu işler talimatla olmaz. Değil o kadar yüksek egolu ünlülere, sıradan insanlara bile talimatla bir şey yaptıramazsınız. Yaptırmaya kalkarsanız da sonuç alamaz, iktidarın bugünkü durumuna düşersiniz. Silivri’de avukatımla görüşürken yan tarafta kendi avukatı ile görüşmekte olduğunu görene kadar Ayşe Barım ile hayatta iki kez karşılaşmıştım. Kendisiyle ilk kez 2019 sonbaharında tanıştığımızda, 6 Mayıs gecesinin üzerinden altı ay geçmişti. Öncesinde ya da sonrasında Ayşe Barım ile hiçbir ilişkimiz ya da iş birliğimiz olmamıştır.

Necati Özkan, Ekrem İmamoğlu ve Dr. Dilek Kaya İmamoğlu

“İmamoğlu’nun kazandığı seçimlerin yabancı aklıyla kazanıldığını söylemek hâlâ kendi hatalarından ders çıkarmamaktır”

- Barım kendisiyle yaptığım söyleşide kendisinin bir sektör adına rehin tutulduğu duygusunda olduğunu söylemişti. Sizce Barım’ın tutuklanması 19 Mart operasyonu öncesinde bir yol temizliği olarak kurgulanmış olabilir mi, dizi film sektörü korksun yüksek bir tepki veremesin diye? Yani sizdeki hissiyat da bu mu?

Ayşe Barım’ı hedef alan sosyal medya kampanyasını ve akabinde tutuklanmasını ben daha çok Ekrem İmamoğlu’na giden bir operasyon olarak algılamıştım. Çünkü dizi sektöründe oyuncuların aldığı pay ne kadar ki hedef onlar olsun? Zaten oradan gidemeyecekleri anlaşılınca Ayşe Barım’ı Gezi davasından tutuklamak zorunda kaldılar. Ayşe Barım’ın başına gelenler, onun bir suç işlediğinden değil, onda olmayan ve olması mümkün bulunmayan bir güç vehmedilmesindendir. “Ünlülere tweet attırır, rakibe seçim kazandırır” vehmidir bu.

Bir seçimde manipülasyon bu kadar kolay mı? Siz ülkenin tüm TV kanallarını, binlerce radyo kanalını, onlarca gazeteyi, haber ajanslarını, YSK’yı, Anadolu Ajansı’nı ve kim bilir kaç bin trolü elinizde bulundururken manipülasyon yapmıyorsunuz da ünlüler tweet atarak mı yapabiliyor? Ya da Türkiye gerçeklerinden bihaber Hüseyin Gün gibi bir hırslı amatör 3- 5 tane vasat tavsiyeyle mi manipülasyon yapabiliyor? Geçin lütfen. Milletin zekasıyla alay etmeyin. İmamoğlu’nun 2014 Beylikdüzü, 2019 Mart ve Haziran’daki İBB ve nihayetinde 2024 İBB kampanyalarının, yüzbinlerce CHP üyesinin emeği, kampanya vaatleri ve adayın özellikleriyle değil de yabancı aklıyla kazanıldığını söylemek, hâlâ kendi hatalarından ders çıkarmamaktır.

“Bu davaların hepsi beraatle sonuçlanacak ama zaman alacağı belli, hülasa İmamoğlu’nu aday yaptırmama maksadının hasıl olmuş gibi görülmesini anlayabiliyorum”

- Özgür Özel’in ve Ekrem İmamoğlu’nun son açıklamalarından sezdiğimiz artık CHP İmamoğlu’nun bir sonraki seçimde Cumhurbaşkanı adayı ilan edilmesinin çok zor olduğunu görüyor. Sizce adaylık artık bundan sonraki ikinci seçimin konusu mudur İmamoğlu için?

İlk günden itibaren iktidar bileşenlerinin yegâne hedefinin bu olduğunu tüm millet biliyor. İmamoğlu aleyhine üst üste açılan 12- 13 davanın ve en son “casusluk” davasının tüm bu hedefi garanti etmek için yapıldığı da aşikâr. Bu davaların hepsinin beraatla sonuçlanacağına adım gibi eminim. Ama zaman alacağı da belli. Hülasa maksat hasıl olmuş gibi görülmesini de anlayabiliyorum. Ama, ben her zaman umutlu olmayı ve olumlu düşünmeyi tercih ederim.

“Şu an aday tartışması içine girmeyi doğru bulmuyorum, günü geldiğinde ortak akıl ve ortak irade bu soruyu yanıtlar”

- O halde İmamoğlu 2027 ya da 2028’de aday olmayacak…reel durum bu mudur? Bu durumda sizce İmamoğlu’nun işaret edeceği aday anketlerde en arayı en çok açan aday olarak görülen Mansur Yavaş mı olur yoksa ‘yol arkadaşı’ Özgür Özel mi?

Her şey normalmiş ve herhangi bir seçime doğru gidiyormuşuz gibi düşünemeyiz, davranamayız. Milli iradeye, seçme ve seçilme hakkına yönelmiş, daha önce bu kadarını görmediğimiz büyük bir saldırı söz konusu. Buna karşı, ülkemiz adına hayati önemde bir demokrasi ve hukuk mücadelesi yürütülüyor. Bu şartlar altında ve Ekrem İmamoğlu 15,5 milyon vatandaşın oyuyla cumhurbaşkanı adayı gösterilmişken bir aday tartışması içine girmeyi hiç doğru bulmuyorum. Günü geldiğinde, adaylıkla ilgili cevaplanması gerekli sorular, atılması gereken yeni adımlar olur ise bunun gerekleri, yürütülmekte olan demokrasi ve hukuk mücadelesinin tüm dinamikleri tarafından ortak akıl ve ortak iradeyle yerine getirilir. Bundan hiçbir kuşku duymuyorum.

“Özgür Özel, sanki tüm hayatını böyle bir kriz dönemini yönetmek üzere idman yaparak geçirmiş bir genel başkan gibi”

“Demokratik siyaset içinde arka kapı diplomasisinin çalışması normal ve gereklidir”

- Sizler tutuklandığınızdan beri türlü tevatür var. CHP lideri Özgür Özel’in AKP içindeki bir grupla ve MHP ile arka kapı diplomasisi içinde olduğu ve ‘İmamoğlu’nu içerde unutmak’ karşılığında CHP’yi kurtardığı vs. gibi iddialar sosyal medyada devamlı karşıma çıkan şeylerden biri mesela. Sizde bu tür bir şüphe yaratacak herhangi bir duyum aldınız mı?

Hayır. Bunu ilk kez duyuyorum. Ama bu tevatürlerin benim gözümde hiçbir değeri yok. Özgür Özel, sanki tüm hayatını böylesi bir kriz dönemini yönetmek üzere idman yaparak geçirmiş bir Genel Başkan gibi geliyor bana. Bunu, Kandıra’da ziyaretime geldiğinde kendisine de şahsen söyledim. Çok çalışkan, çok fedakâr ve çok enerjik biçimde partiyi ve süreci yönetiyor. Partide onun performansını tekrar edebilecek ikinci bir isim var mı emin değilim Ekrem İmamoğlu ile aralarında çok özel bir yoldaşlık duygusu var diye hissediyorum. Öte yandan, demokratik siyasetin içerisinde diyalog ve arka kapı diplomasisinin çalışması da normal ve gereklidir. Elbette, ülke tarihinin bu en derin devlet krizi konuşularak aşılmaya çalışılabilir. Demokratik yolların açılması ve krizden suhuletle çıkılmasının sağlanması zaten siyasi parti lider kadrolarının birincil sorumluluğudur.

“Gürsel Tekin için üzüldüm, keşke siyasi mirasına sadık kalsaydı, itibar güçten çok daha değerlidir”

- Gürsel Tekin’in kurultay sürecinde kayyımlığı kabul etmesine şaşırdınız mı?

Gürsel Tekin’i iyi tanırım. Hem kendisiyle hem de ailesiyle dostluğum vardır. Bu süreçte Gürsel Tekin’in tavrı, kendi hayatına ve marka değerine kökten aykırı oldu. Kendisi için çok üzüldüm. Keşke yapmasaydı. Siyasi mirasına sadık kalsaydı. İtibar güçten çok daha değerlidir.

“Kemal Bey gibi bir ismin ne söylediği kadar ne söylemediği de sonuç üretir”

- Kemal Kılıçdaroğlu’nun son süreçlerdeki tavrını nasıl buluyorsunuz?

Gürsel Tekin gibi Kemal Bey’le de çok yakın çalışmışlığım ve dostluğum oldu. Kendisini kurultay gecesinden itibaren izliyorum. Yaşananları demokratik siyasetin doğal bir sonucu olarak değil de ihanet olarak kabul etmesi akıl almazdı. Siyasetçinin, hele hele Kemal Bey gibi bir ismin, CHP’ye yıllarca genel başkanlık yapmış bir liderin ne söylediği kadar ne söylemediği de sonuç üretir, etki yapar. Bir yıla yakın bir süre CHP’nin tartışılmasına “mutlak butlan” gibi bir davanın konusu yapılmasına değer mi? Tek bir cümle ile partinin tabandan tavana tüm kalplerini kazanmak ve baş tacı yapılmak varken, suskunluk neye hizmet eder, anlamıyorum. Hiç tarihin geriye aktığı görülmüş müdür? İsmet İnönü’nün genel başkanlıktan ayrılma sürecini hiç mi okumadınız? İnönü, etrafındakilerin hırs ve intikam dolu sözlerine kulak astı mı? Bir usta yıllar önce “insanla ilgili hiçbir şeye şaşırmayacaksın” demişti, ama şaşırmaya devam ediyorum.

“‘Casusluk’ iddiasıyla paraşütle indirilen Hüseyin Gün’ün ‘örgüt yöneticisi’ rütbesiyle eklenmesi tüm iddianamenin inandırıcılığını berhava ediyor”

- Nihayet çıkan yaklaşık 4000 sayfalık İBB iddianamesini okumaya başlayabildiniz mi? Hüseyin Gün’ün bu iddianamede “Ekrem İmamoğlu Suç Örgütü” yöneticisi olarak yer almasına şaşırdınız mı?

Bugün (14 Kasım) avukatım 13 ciltlik çıktı halinde iddianameyi Kandıra Cezaevi’ne getirdi. Henüz okumaya başlayamadım. Ancak benimle ilgili kısımların bir özetini gördüm. Ama en büyük sürpriz olarak, “casusluk” iddiası ile paraşütle indirilen Hüseyin Gün’ün bu iddianameye ‘örgüt yöneticisi’ rütbesiyle eklenmesini gördüm. Sadece bu son dakika eklemesi bile tüm iddianamenin inandırıcılığını berhava ediyor. Muhtemeldir ki, beni ‘örgüt üyesi’ olarak bağlayabilecekleri bir şema çizememişler ve “olsa da koyalım, olmasa da” diyerek Hüseyin Gün’ü o şemaya oturtup beni ve birkaç kişiye de ona bağlı yapmışlar. Tek başına bu iddianameyi çökertmeye yetiyor. İddianame o kadar siyasi ki, 4- 5 Kasım 2023’teki CHP Kurultayı’nda, Özgür Özel’in konuşma yaptığı sıradaki görüntülerimi bile suçmuş gibi en başa koymuşlar.

Oysa ben 2007’de Deniz Baykal’ın, 2010’da ise Kemal Kılıçdaroğlu’nun kazandığı kurultaylarda da o genel başkanların yanındaydım. Dört bine yakın sayfanın büyük bölümü suç olmayan siyasi yorum ve analizden oluşuyor. İddianame kopyala yapıştırlarla bilerek ve isteyerek hacimli hale getirilmiş. Örneğin, HTS kayıtlarıyla yalan olduğu daha Vatan Emniyet ifadeleri aşamasında kanıtlanmış tanık Orhan Cevahiroğlu isimli hayatta tanımadığım şahsın tam sayfaya yakın ifadesi tam 13 kez kopyalanıp yapıştırılmış.

Dünya tarihinde herhangi bir kişi 25 asır hapisle cezalandırılmak üzere suçlanmış mıdır bilmiyorum. Ama başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere hepimize istenen cezalar tam da “patron çıldırdı” der gibi, yargının çıldırdığına delalet ediyor. Niyet belli, adalet dağıtmak değil, ortaya karışık bir iddianame ile içinden çıkılmasını zorlaştırmak ve bizleri mümkün olduğunca uzun süre içeride tutabilmek! Ama başaramayacaklar, hukuki ve demokratik mücadelenin önünde duramayacaklar. Ben bu ülkenin daha özgür, daha adil ve daha demokrat bir ülke olması için çalıştım. Ne suç işledim ne de ahlaka aykırı bir eylemde bulundum. Sabrederek, titizlikle çalışarak bu gayri hukuki; gayri hakiki iddianame içindeki iftiraları tek tek temizleyeceğim. Allah millete dayanma gücü versin.

“Hakkımdaki diğer iddialar da bütünüyle gerçek dışı, yargılama sürecinde hakikat ortaya çıkacak”

“Onlarca kamera ve insan arasında gizli toplantı yapmamız hayatın olağan akışına aykırı”

- Hakkınızda rüşvet aldığınız iddiası da var. Metro Home projesi iskanının alınabilmesi için Tuncay Yılmaz'ın yönlendirmesiyle, Adem Kameroğlu'nun 4 adet daireyi size vermek zorunda kaldığı iddia ediliyor. Bu dairelerin Necati Özkan'a ait Kapital Medya Hizmetleri A.Ş., Öykü Reklam Hizmetleri Ltd. ve Ayşe Hitchins adına devredildiği doğru mu? Adem Kameroğlu, sizin sunduğunuz, 2017 yılında elden ödeme yapılmış gibi gösterilen ödeme taahhütnamelerindeki imzaların kendisine ait olmadığını söylemiş. Neden böyle bir şey söylesin doğru olmasa, basit bir işlemle imzanın orijinalliğinin tespit edilebileceği bir dijital çağda?

İddia bütünüyle gerçek dışıdır. Bu konuda İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na gönderdiğim uzun ve onlarca delilden oluşan bir dilekçem var. Zaten yargılama sürecinde de bu hakikat ortaya çıkacaktır. Savunmam kapsamında olduğundan burada kısaca yanıt vermem mümkün değildir.

- Sizin ‘örgüt üyesi’ olduğunuz iddiasına temel olarak gösterilen şeylerden biri de Akmerkez’deki ofisinizin örgüt yöneticiliğiyle suçlanan Murat Ongun, Fatih Keleş, Hüseyin Köksal ve Serdal Taşkın ile toplantılar için sıklıkla kullanıldığı bilgisi. Burada bir takım reklam şirketlerin belediyeden usulsüz iş almasının organize edildiği iddia ediliyor. Mesela Murat İlbak’ı Murat Ongun ile sizin tanıştırdığınız iddialar arasında. Özetle, sizlerin İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı kampanyasını bu şekilde finanse ettiği iddia ediliyor. Yani iş insanlarından yasadışı olarak aldığınız paraları o fona aktarmışsınız. Savcılığın iddiası bu. Böyle bir fon var kurulmuş muydu?

Bu iddia da bütünüyle gerçek dışıdır. Zaten yargılama sürecinde bu hakikat de ortaya çıkacaktır. Kapsamlı delilerden oluşan savunma dilekçem savcılığa sunulmuştur. Kaldı ki onlarca güvenlik kamerası, onlarca çalışan insanın arasında gizli toplantılar yapmamız hayatın olağan akışına da aykırıdır.

“Bugüne kadar hiç Cumhurbaşkanlığı kampanyası yönetmediğim için bir rakam telaffuz edemem”

- Bu iddianamedeki ‘fon’ iddialarından bağımsız olarak şunu da sormak isterim… Yeni parti kuran liderlerin dahi kuruluş aşamasında kendilerini destekleyenlerden büyük bağışlar aldığı bir ülkede yaşadığımız herkesin bildiği sır. Cumhurbaşkanı adaylığı gibi bir iddianın, Türkiye gibi bir ülkede nasıl bir maddi maliyeti vardır? İmamoğlu kampanyasını kamu kaynaklarını kullanmadan yürütme ihtimaliniz var mıydı?

Bugüne kadar Türkiye’de hiçbir Cumhurbaşkanlığı kampanyası yönetmediğim için, size bir rakam telaffuz edemem.

 /././

 Yılın ilk 10 ayında vergi tahsilatının yarısı KDV ve ÖTV’den -Murat Batı- 

2025 Ocak-Ekim döneminde geçen yıl aynı döneme nazaran tahsilat oranı en fazla olan gelir kalemi yüzde 91,4 artışla gelir vergisi olmuştur. Bunun ardından BSMV yüzde 63,7 ile, kolalı gazozlardan alınan ÖTV yüzde 53,3 ile, yüzde 58,3 ile özel iletişim vergisi, yüzde 64,7 ile dijital hizmet vergisi, yüzde 65,1 ile harçlar, yüzde 58,3 ile dahilde alınan KDV gelmektedir.

vergi

Hazine ve Maliye Bakanlığı kendi internet sitesinde 2025 yılı Ocak-Ekim dönemi bütçe gerçekleşmelerini 17 Kasım Pazartesi günü yayımladı. Aşağıda detaylı şekilde göreceğiniz üzere vergi gelirlerinin yüzde 48,44’ünü KDV ve ÖTV tahsilatı oluşturmaktadır.

Dolaylı vergilerin payı Ocak-Ekim döneminde yüzde 63,02; dolaysız vergilerin payı ise yüzde 36,98 olarak gerçekleşti.

Tahsil edilen gelir vergisinin yüzde 92,37’si stopaj yoluyla alınmış.

2025 yılı Ocak-Ekim döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 11 trilyon 592,5 milyar TL, bütçe gelirleri 10 trilyon 152 milyar TL ve bütçe açığı 1 trilyon 440,5 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 9 trilyon 772,7 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 379,3 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

İlaveten 2025 yılı vergi tahsilat hedefinin yüzde 78,37’si gerçekleşmiş olup bazı vergilerde hedefin altında kalınmıştır.

Diğer kalemlerin akıbetini ise aşağıda izah etmeye çalışayım.

2025 Ekim ayı bütçe gerçekleşmeleri

2025 yılı Ekim ayında merkezi yönetim bütçe giderleri 1 trilyon 370,3 milyar TL, bütçe gelirleri 1 trilyon 147,1 milyar TL ve bütçe açığı 223,2 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 1 trilyon 212,9 milyar TL ve faiz dışı açık ise 65,8 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Merkezi yönetim bütçesi 2024 yılı Ekim ayında 186 milyar 271 milyon TL açık vermiş iken 2025 yılı Ekim ayında 223 milyar 199 milyon TL açık vermiştir. 2024 yılı Ekim ayında 50 milyar 53 milyon TL faiz dışı açık verilmiş iken 2025 yılı Ekim ayında 65 milyar 791 milyon TL faiz dışı açık verilmiştir.

2025 Ocak-Ekim dönemi bütçe giderleri

2025 yılı Ocak-Ekim döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 11 trilyon 592,5 milyar TL, bütçe gelirleri 10 trilyon 152 milyar TL ve bütçe açığı 1 trilyon 440,5 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 9 trilyon 772,7 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 379,3 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Merkezi yönetim bütçesi 2024 yılı Ocak-Ekim döneminde 1 trilyon 260 milyar 289 milyon TL açık vermiş iken 2025 yılı Ocak-Ekim döneminde 1 trilyon 440 milyar 477 milyon TL açık vermiştir. 2024 yılı Ocak-Ekim döneminde 211 milyar 385 milyon TL faiz dışı açık verilmiş iken 2025 yılı Ocak-Ekim döneminde 379 milyar 312 milyon TL faiz dışı fazla verilmiştir.

2025 Ocak-Ekim dönemi bütçe gelir gerçekleşmeleri

Merkezi yönetim bütçe gelirleri Ocak-Ekim dönemi itibarıyla 10 trilyon 151 milyar 995 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Vergi gelirleri 8 trilyon 729 milyar 521 milyon TL, genel bütçe vergi dışı gelirleri ise 1 trilyon 143 milyar 762 milyon TL olmuştur.

Aşağıdaki tabloda 2025 Ocak-Ekim dönemi vergi gelirleri ve bu vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payları gösterilmiştir.   

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere 2025 Ocak-Ekim döneminde KDV ve ÖTV’nin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 48,44; dolaylı vergilerin payı yüzde 63,02 ve dolaysız vergilerin payı ise yüzde 36,98 olarak gerçekleşti.

Stopaj yoluyla alınan gelir vergisinin toplam gelir vergisi içindeki payı yüzde 92,87 kadardır.

Ocak-Ekim 2025 ile geçen yıl aynı dönem vergi tahsilatı karşılaştırılması

2024 yılı Ocak-Ekim döneminde bütçe gelirleri 6 trilyon 853 milyar 826 milyon TL iken 2025 yılının aynı döneminde yüzde 48,1 oranında artarak 10 trilyon 151 milyar 995 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. 2025 yılı Ocak-Ekim dönemi vergi gelirleri tahsilatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 51,1 oranında artarak 8 trilyon 729 milyar 521 milyon TL olmuştur.

Aşağıdaki tabloda vergi kalemleri bazında Ocak-Ekim 2025 tahsilat tutarları ile geçen yılın aynı dönemdeki tahsilat tutarları ve değişim oranları bulunmaktadır. 

Yukarıdaki tabloya göre 2025 Ocak-Ekim döneminde geçen yıl aynı döneme nazaran  tahsilat oranı en fazla olan gelir kalemi yüzde 91,4 artışla gelir vergisi olmuştur. Bunun ardından BSMV yüzde 63,7 ile, kolalı gazozlardan alınan ÖTV yüzde 53,3 ile, yüzde 58,3 ile özel iletişim vergisi, yüzde 64,7 ile dijital hizmet vergisi, yüzde 65,1 ile harçlar, yüzde 58,3 ile dahilde alınan KDV gelmektedir. Diğerlerinin artış oranları yukarıdaki tabloda görülmektedir.

ÖTV genel toplamı ise geçen yıl aynı döneme göre yüzde 38,9 oranında artmış.

/././

 Tutuklanan eski AKP'li Hüseyin Kocabıyık hakkında iddianame hazırlandı: Erdoğan bizzat şikâyetçi! 

İstanbul 46. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek yargılamanın ilk duruşması 16 Aralık’ta

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan soruşturma kapsamında, Cumhuriyet gazetesine verdiği son röportaj ve sosyal medya platformu X'te yer alan bazı paylaşımları gerekçe gösterilerek 7 Ekim’de tutuklanan eski AKP İzmir milletvekili Hüseyin Kocabıyık hakkında iddianame hazırlandı. Kocabıyık’ın iki suçtan iki yıldan sekiz yıla kadar hapsi isteniyor. Cezanın dörtte üçe kadar arttırılması söz konusu olabilir. İstanbul 46. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek yargılamanın ilk duruşması 16 Aralık’ta.

2022 yılında Gezi Parkı Davası’nda iş insanı Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesini eleştirmesiyle Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile arasının bozulduğu bilinen Kocabıyık, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'na soruşturma sürecini de eleştirmişti. Gelişmelerin arından Uşak Valisi olan eşi Funda Kaya merkeze çekilmişti. Kendisi de AKP’den ihraç edilen Kocabıyık, 6 Ekim’de Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajın ertesi günü hakkında soruşturma açılmış ve cumhurbaşkanına hakaret suçundan tutuklanmıştı.

Halk TV yazarı İsmail Saymaz’ın aktardığına göre, Erdoğan’ın avukatı Ahmet Özel, 8 Ekim’de iftira suçlamasıyla şikâyet dilekçesi verdi. Kocabıyık’ın halkı Erdoğan’a karşı kışkırtmak ve itibar suikasti düzenlemek için gerçeğe aykırı bilgiler verdiği iddia edildi.

Kocabıyık hakkında iftira ve cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla iddianame hazırladığını yazan Saymaz, Kocabıyık’ın X paylaşımları ve Cumhuriyet söyleşi üzerine kurulan iddianamede suçlu bulunan paylaşımları şöyle aktardı:

19 Mart: Recep Tayyip Erdoğan… Geleceğin yer burası mıydı? Biz bunlar için mi mücadele ettik? Bunun için mi mahkemelerde süründük yıllarca? Sen aslında kendine darbe yaptın, haberin yok!

21 Eylül: Bir iktidar sahibi düşünün, rakibinden korktuğu için onu hapse attırarak kurtulmak istiyor.

21 Eylül: Tek adam siyaseti muhalefeti güçlendirdi, birleştirdi, Özgür Özel gibi önüne konan siyasi barikatları yıkıp geçen bir liderin ortaya çıkmasına neden oldu. Şimdi tek adam rejiminin oynayacağı tek bir oyun kaldı: CHP'ye kapatma davası açmak! Bakalım bu çılgınlığı yapacaklar mı?

25 Eylül: Bilmemek ayıp değil, Trump 'Erdoğan'ın Suriye'de 2000 yıldır kimsenin yapamadığını yaptığını’ tekrar söyledi. Erdoğan, Suriye'de 2000 yıldır yapılamayan neyi yaptı? Gerçekten bilmiyorum ve öğrenmek istiyorum. Yahudi devletinin Suriye'nin bir bölümünü işgalini kastetmiyordur sanırım.

27 Eylül: Şu Amerika seyahati ne kadar iyi oldu farkında mısınız? Yerli ve milli kim, mandacı kim nasıl da iyot gibi açığa çıktı, değil mi?

2 Ekim: Bugün CHP ve İmamoğlu yolsuzluk üzerinden düşmanlaştırılıyor. Hiç bir akıl ve zeka gerektirmeyen kaba siyaset yapma modeli. Bu şark siyasetini yapan kişi memlekete ve demokratik iklime nasıl zarar verdiğinin farkında değil. Daha iddianamesinin hazırlanmadığı bir davada bir cumhurbaşkanı nasıl hüküm verici konuşma yapar. Cumhurbaşkanına yaptığının anayasanın 138. Maddesine göre suç teşkil ettiğini söyleyecek bir tek aklı başında adam yok mu yanında?

Saymaz, ayrıca Cumhuriyet söyleşisinden beş paragrafın da iddianameye konduğunu aktardı. Saymaz’ın aktardığına göre, iddianamede Kocabıyık’ın açıklamalarının eleştiri hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamını aştığı, Cumhurbaşkanı’nın onur, şeref ve saygınlığını zedelediği, işlenmediğini bildiği halde hukuka aykırı fiil isnat ettiği savunuluyor. Kocabıyık’ın iki suçtan iki yıldan sekiz yıla kadar hapsi isteniyor. Bu suçlar zincirleme işlendiği gerekçesiyle cezanın dörtte üçe kadar arttırılması söz konusu olabilir.

İstanbul 46. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek yargılamanın ilk duruşması 16 Aralık’ta.

Kocabıyık ne demişti?

Kocabıyık, AKP içinde “herkese bir şey dağıtılan” bir sistem olduğunu anlatmıştı. “Bana da verdiler. Eşimi vali yapmışlardı. O zaman iki bakan arkadaş beni arayıp 'Seni nasıl ayağından çiviledik' diye espri yapmıştı. Birtakım şeylere itiraz ettiğim için de geri aldılar. Sistem bu” diyerek insanların “susturulduğunu” ileri sürmüştü. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik de eleştiriler getiren Kocabıyık, “Belediye başkanı Tayyip Bey’le Cumhurbaşkanı Tayyip Bey arasında dünya kadar fark var” demiş, “O günlerdeki Tayyip Bey çelebi bir adamdı. Merhametli, fakir fukara babası, dost tabiatlı biriydi. Şimdi bambaşka biri var karşımızda ve ben artık onu tanıyamıyorum” ifadelerini kullanmıştı.

Kocabıyık’ın AKP'den ihracıyla ilgili, "Türk siyasetinin en komik gerekçesiyle, 'demokrasiye ve hukuka aykırı davranmaktan' ihraç edildim. Bir parti için; kuruluş beyannamesi, esasları, varlık nedeni, tüzüğü, programı esastır. Kriter bunlar ise AK Parti’de Erdoğan dahil herkes ihraç edilmeli, bir tek ben AK Partili olarak kalmalıyım" sözleri de dikkati çekmişti.

Kocabıyık’ın tutuklanan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile sözleri de gündem olmuştu. İmamoğlu’nun cezaevinden çıkmadan yapılacak bir seçimin meşru olamayacağını söyleyen Kocabıyık, “yolsuzluk iddialarının da bir kaynağının olmadığına” işaret etmişti. AKP’yi CHP’yi güçlendirmekle eleştiren Kocabıyık’ın, Erdoğan’ın cezaevine girdikten sonra başbakan olmasını hatırlatarak, “Aynı film burada tekrarlanıyor” demişti.

Söz konusu röportajda Kocabıyık, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın hapis yıllarıyla ilgili olarak da, "Şiir okuduğu için cezaevine atıldığından biz demokratlar, yolsuzluk davalarını hiç ciddiye almadık. Çünkü Erdoğan’ı siyasetten tasfiye çabası vardı. Erdoğan mağdurdu. O yüzden destek olma ihtiyacı hissettim" demişti.

Kocabıyık, şunları söylemişti: "Belediye başkanı olduğu günlerden tanırım. O zaman Çiller hükümeti iktidardaydı. Tansu Hanım pek hoşlanmazdı Tayyip Bey’den. Ben severdim Tayyip Bey’i. Belediye başkanı Tayyip Bey’le Cumhurbaşkanı Tayyip Bey arasında dünya kadar fark var tabii. O günlerdeki Tayyip Bey çelebi bir adamdı. Merhametli, fakir fukara babası, dost tabiatlı biriydi. Şimdi bambaşka biri var karşımızda ve ben artık onu tanıyamıyorum. Cezaevine girince de hemen ziyaretine gittim. Ziyaret ile de kalmadık. Büyük bir hukukçu olan rahmetli Ahmet İyimaya ile birlikte Adalet Bakanı’na gittik, “Erdoğan bir demokrasi mağduru, hiç olmazsa cezaevinde rahat ettirin” dedik. Tayyip Bey içeride dünyada hiçbir mahkumun olamayacağı kadar rahattı. Bir günde yüzlerce kişi ziyaret ediyordu. Bir cezaevinden ziyade bir evdi Pınarhisar Cezaevi. Bir de şimdi İmamoğlu’nun hapishane şartlarını düşünün."

Kocabıyık, sosyal medyada yaptığı son paylaşımda da Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a 2019-2022 yılları arasında dört mektup yazdığından bahsetmiş, “O mektuplarda dile getirdiğim demokrasi ve hukuk başlıklı önerilerim bugün çok daha önemli ve gerekli. Hükümet ve Cumhurbaşkanı için hala çıkış yolu var. Bu inatla gidilirse hiçbir çıkış yolu görünmüyor. Kendi iyiliğiniz için açın o dört mektubu bir kez daha bugünün ışığında okuyun. Dost tavsiyesi size” ifadelerini kullanmıştı.

İmamoğlu'ndan AKP'ye Hüseyin Kocabıyık çıkışı: Öyle bir noktadasınız ki eski yol arkadaşlarınızın yüzünüze tuttuğu aynayı bile yargı yoluyla kırmaya çalışıyorsunuz! https://t24.com.tr/haber/imamoglu-ndan-akp-ye-huseyin-kocabiyik-cikisi-oyle-bir-noktadasiniz-ki-eski-yol-arkadaslarinizin-yuzunuze-tuttugu-aynayi-bile-yargi-yoluyla-kirmaya-calisiyorsunuz,1266265

***
 Ali Yerlikaya kadın cinayetleri azaldı dedi; 2025'in ilk 10 ayında 217 kadın öldürüldü! 

ALİ YERLİKAYA

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, TBMM’de bakanlığının bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmada, 2025 yılının ilk 10 ayında 217 kadının öldürüldüğünü açıkladı. Yerlikaya, kadın cinayetlerinde geçen yıla oranla yüzde 25,2 azalma olduğunu belirterek, “Bir önceki yıla göre 73 daha az kadın cinayeti işlendi” ifadelerini kullandı. Yerlikaya, 67 ilde bin 556 vakanın elektronik izleme sistemiyle takip edildiğini, yılın aynı döneminde 158 bin 411 erkek hakkında önleyici tedbir ve 39 bin 735 kadın hakkında koruyucu tedbir kararı alındığını da aktardı.

Konuşmasında trafik kazalarına da değinen Yerlikaya, “Sadece geçen yıl karayollarında meydana gelen kazalarda günde ortalama 17,4 vatandaşımızı kaybettik. Bu sayı, kasten öldürme suçlarına göre üç kat, uyuşturucuya bağlı ölümlerden 19 kat daha fazla” dedi.

Yerlikaya, 1 Ocak–31 Ekim 2025 tarihleri arasında FETÖ’ye yönelik operasyonlarda 1.395, DEAŞ’a yönelik operasyonlarda 662, diğer terör örgütlerine yönelik operasyonlarda 228 kişinin tutuklandığını açıkladı. Aynı dönemde güvenlik güçlerinin düzenlediği operasyonlarda 41 bin 750’si ruhsatsız tabanca olmak üzere toplam 90 bin 574 silahın ele geçirildiğini ve 99 bin 327 kişi hakkında işlem yapıldığını belirtti. Yılın ilk 10 ayında kaçakçılık, narkotik, siber ve organize suçlara yönelik operasyonlar sonucu 552 suç örgütünün çökertildiğini, 6 bin 788 kişinin tutuklandığını ve suç gelirleri kapsamında yaklaşık 76 milyar lira değerindeki mal varlığına el konulduğunu ifade etti. Ayrıca, terör propagandası, yasa dışı bahis ve çevrimiçi dolandırıcılık dahil olmak üzere çeşitli suçlarla bağlantılı 163 bin 258 hesap veya kişinin tespit edildiğini, 27 bin 916 yasa dışı bahis sitesi, 39 bin 685 web sayfası ve 31 bin 59 sosyal medya hesabının erişime engellendiğini söyledi.

Yerlikaya’nın sunumunda, bakan olarak göreve başladığı tarihten bu yana 1 milyon 540 bin haber yapıldığı bilgisinin de yer aldığı belirtildi. Bakan Yerlikaya, operasyonların sosyal medya üzerinden duyurulmasına ilişkin kamuoyu desteğinin yüksek olduğunu vurguladı.

***

 Hakkaniyet çürürse…-Fikret İldiz- 

Diz çöktürülmüş hukuk, elinde kılıcı ve terazisiyle durduğu yerde duruyor. Diz çöktürenler, gözbağını açıyorlar… Yargının bütün kaleleri zaptedilmiş, mahkemeler ve hatta hapishaneler ve tel örgüler üzerinden uçan kuşlar, özgürlükler ve vicdan hapsedilmiştir, çökmüştür.

tayfun kahramanGezi davası hükümlüsü şehir plancısı Dr. Tayfun Kahraman


Hakkaniyet, hak ve adalete uygunluk demektir, doğruluktur.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin açıkladığı hakların evrensel ve etkin olarak tanınmalarını ve uygulanmasını hedef alan ve söz vermiş olan bir devletin yargısı insan temel hak ve özgürlüklerine bağlı kalmalıdır. Hakkaniyetli olmalıdır.

Devletin yargısı hakkaniyete uygun davranmalıdır. Kararları hakkaniyet yaratmalıdır.

Herkesin hak ve özgürlüklerden yararlanmasını sağlaması şart olan devletler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesinin yaşama geçirilmesini görev olarak kabul etmelidir.

Hakkaniyetli yargılanma hakkının var olması yetmez, mutlaka uygulanmalıdır.

Adil yargılanma hakkı ayrıca hakkaniyete uygun yargılanma hakkıdır. İçinde hakkaniyet vardır, hukuka ve adalete uygunluk vardır. Daha açıkçası, içinde insanlık vardır.

Ulusal mahkemeler eğer bir davanın esasına ilişkin bir “yanlışlık” yapmışsa bu hata, bu yanlış uygulama 6. Maddede yer alan usuli güvenceleri etkilemişse; ulusal mahkemeler esasa ilişkin kararın adilliğini etkilemiş demektir.  İşte bu aşamada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi / Anayasa Mahkemesi esası etkileyen bu hataya, bu yanlış uygulamaya “müdahale” eder. Eğer ulusal mahkemenin kararı “keyfi ya da açıkça makul olmayan” bir karar ise hakkaniyette uygun yargılanma hakkı ihlal edilmiş demektir.

Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin Tayfun Kahraman bireysel başvurusu üzerine verdiği 31.07.2025 ve 2023/98215 B.B (R.G 17.10.2025-33050) nolu kararına geri dönelim…

Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruda önce kabul edilebilirlik incelemesini yapmıştır. AYM, "Hak arama hürriyeti" başlıklı Anayasanın 36. Maddesinin "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir." düzenlemesini başvurunun değerlendirilmesinde esas almıştır. Bu sebeple Başvurucu Tayfun Kahraman başvurunda yargılamanın bütününü dikkate alarak hakkaniyete uygun yargılanma güvencesi yönünden incelemiştir. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne göre adil yargılanma hakkı, temel olarak yargılama sürecinin ve usulünün hakkaniyete uygun olarak yürütülmesini teminat altına almaktadır (Karar Bölüm 36). Anayasa Mahkemesi; adil yargılanma hakkı kapsamında sağlanması gereken usule ilişkin güvencelere yönelik olarak kabul ettiği başvurunun ve “bu değerlendirmelerden hareketle yargılamanın esası bakımından bu aşamada bir çıkarım yapılamayacağına dikkat çekmek gerekir” görüşündedir. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi; Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki bazı usule ilişkin güvencelere yargılamada uyulmamasının bir bütün olarak hakkaniyete uygun yargılanma hakkını ihlal ettiği sonucuna varmıştır.

Yargılama süreci ve verilen karar, hak ihlalidir.

AYM kararına göre; hak ihlalin sonuçlarını gidermek üzere yeniden yapılacak yargılama sonunda delillerin dava ile ilişkisini kurma, bunları değerlendirip sonuç çıkarma ve bu sonuca dayalı olarak beraate ve mahkûmiyete karar verme yetkisi ilgili ilk derece mahkemesi olan Ağır Ceza Mahkemesine aittir.

Anayasa Mahkemesi'nin bu kararı uyuşmazlığın sonuçlarından bağımsızdır. Hak ihlali kararıdır ve ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılması şarttır.

Anayasa Mahkemesi; ilk derece mahkemesi olan İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararıyla hakkaniyete uygun yargılanma hakkını ihlal ettiğine göre, bu yargılamanın sonunda tutuklama kararı verilerek halen hükümlü olarak cezaevinde bulunan Tayfun Kahraman’ın özgürlüğünün geri verilmesine ve cezaevinden tahliye edilmesine karar vermesi gerekirdi.  Bu kararın verilmemiş olması; hakkaniyetli yargılanma hakkı ihlalidir.  

Çünkü Anayasa Mahkemesi'nin 21.12.2023 tarihli 2023/99744 B.B nolu kararında belirtildiği üzere:

Başvurucu, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararına rağmen hâlen mahkûmiyet hükmünün infazı kapsamında hükümlü statüsüyle ceza infaz kurumunda tutulmaktadır. Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı ile başvurucunun ceza infaz kurumunda hükümlü statüsünün devam ettirilmesi hukuki dayanaktan yoksun hâle gelmiştir. Anayasa Mahkemesi kişilerin -Anayasa Mahkemesi kararına rağmen- özgürlüklerinden yoksun bırakılmaya devam edilmelerini, tutulmanın keyfiliğine sebebiyet veren bir durum olarak kabul etmektedir.

Bireylerin özgürlüklerine yönelik müdahalenin keyfî olmaması, olağanüstü yönetim usullerinin benimsendiği dönemlerde dahi uygulanması gereken temel bir güvencedir (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, § 347; Kadri Enis Berberoğlu (3), §§ 132, 133). İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin yetkisi dâhilinde kalan bir dosyayı Yargıtay 3. Ceza Dairesine göndermesiyle başlayan, Dairenin de Anayasa hükümlerini göz ardı ederek verdiği bir kararla şekillenen bu süreç Anayasa'nın sözüne açıkça aykırılık oluşturmuş ve neticede başvurucunun keyfî olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasına yol açmıştır. Bu durumda başvurucunun hükümlü statüsüyle hâlen ceza infaz kurumunda tutulması  Anayasa'nın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkin güvencelerin yer aldığı 19. maddesine aykırılık teşkil etmektedir.”

Anayasa Mahkemesi bu nedenle Tayfun Kahraman hakkında tahliye kararı vermeliydi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Tayfun Kahraman hakkında tahliye kararı vermeliydi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi yargılama yenilenmesi hakkını tanımalıydı.

Anayasa Mahkemesi ve ilk derece mahkemesi bu kararları vermediler.

Daha önemlisi taleple ilgili olarak İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi “ek karar” verdi. Anayasa mahkemesinin hakkaniyete uygun yargılamanın ihlal edildiği kararından sonra ve AYM kararına karşı böyle bir karar verilemez.

İlk derece mahkemesi ilk kararında ve Yargıtay kararlarında bariz takdir hatası veya açık bir keyfilik oluşturan bir hususun bulunmadığı” kanaatindedir. AYM'nin ihlal kararının gerekçesine göre değil aksine; Anayasa Mahkemesi Kararının karsı oy yazısında da yer alan aykırı görüşlere atıf yapılmaktadır. Delilleri “değerlendirme” ve delilin davayla ilgili olup olmadığına karar verme yetkisinin “esasen ilk derece mahkemelerine aittir” görüşüyle Anayasa Mahkemesi'nin “süper temyiz” mahkemesi olmadığı görüşüyle Anayasa Mahkemesi kararının reddine ilişkin gerekçe oluşturmuştur. İlk Derece Mahkemesi; Anayasa Mahkemesi'nin somut olayda hak ihlali kararı verirken adeta temyiz makamı gibi hareket ettiğini hem Anayasa'ya hem de kanunun emredici hükmüne açıkça aykırı hareket ederek "Yetki Gaspı"nda bulunduğu görüşündedir (İst.13 ACM 2012/178-178 Karar 6.11.2025). Bu karara itiraz edilmiş ancak 14 Ağır Ceza Mahkemesi itirazın reddine karar vermiştir. Bütün bunlar bir kısım görüşler açısından ve Anayasa Mahkemesini yok sayma anlayışının tekrarıdır. Anayasanın ihlalidir.

Bu gerekçelere dayalı kararlar hakkaniyetli yargılanma hakkına aykırıdır.

Diz çöktürülmüş hukuk, elinde kılıcı ve terazisiyle durduğu yerde duruyor.

Diz çöktürenler, gözbağını açıyorlar…

Adalet tanrıçası, önce hukukun perişan halini görüyor.

Sonra kendisine diz çöktürenlere bakıyor…

İşte o bakışla, diz çöktürenler çöküyorlar…

Çürüme başlıyor. Tekrarların tekrarıyla hakkaniyetsizlik kapısı ardına kadar açılıyor.    

Böyle bir hikayedir yaşananlar.

Ama hukuka diz çöktürenleriny aptıkları, yaşanan acı bir gerçektir.

Öyle ki adil olmak, ahlaklı olmak, etik olmak yok edilmiştir.

Sonra adalet, hukuk, demokrasi ve adil yargılanma hakkı yok edilmek istenmektedir.

Yargının bütün kaleleri zaptedilmiş, mahkemeler ve hatta hapishaneler ve tel örgüler üzerinden uçan kuşlar, özgürlükler ve vicdan hapsedilmiştir.

Hakkaniyet, hapistir…

Hakkaniyete uygun yargılanma hakkını sağlayamayan hukuk hapistir, çökmüştür.

/././

T-24

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ocak 2026-

Venezuela ve Vatikan: Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak -Tevfik Taş-  Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun ki...