Airbnb dahil 10 seyahat sitesine erişim engeli yolda
TÜRSAB, aralarında Airbnb'nin de olduğu dünya çapında kullanılan 10 seyahat sitesine erişim engeli getirilmesi talebiyle dava açtı.
Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB), aralarında Airbnb, Trip.com ve Hotels gibi dünya çapında kullanılan platformların da bulunduğu 10 seyahat sitesine erişim engeli getirilmesi talebiyle dava açtı.
Sözcü'nün haberine göre; Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB), dünya çapında kullanılan platformların da bulunduğu 10 seyahat sitesine erişim engeli getirilmesi talebiyle dava açtı.
Açıklamada söz konusu platformların Türkiye'de belgesiz, vergisiz ve denetimsiz biçimde faaliyet gösterdiği savunuldu.
TÜRSAB, platformların seyahat acentalarına karşı haksız rekabet yarattığını gerekçesiyle dava açıldığını kaydetti. Açıklamada, "Açılan bu dava ile aynı zamanda söz konusu portallardan kaynaklı tüketici mağduriyetlerinin de önüne geçmeyi amaçlıyoruz" denildi.
TÜRSAB'ın erişim engeli talep ettiği popüler platformlar şunlar:
-Airbnb, -Expedia, -GetYourGuide, -Viator, -Isango, -ToursByLocals, -Agoda, -Trip.com, -Hotels.com, -Musement
***
Seçim müjdesi piste çakıldı: Harcama var açılış yok -Mustafa Bildircin-
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019’daki yerel seçimlerin öncesinde, “2022’de bitirilecek” dediği Yozgat Havalimanı, 2026 itibarıyla tamamlanamadı. Toplam 652,4 milyon TL’ye inşa edileceği belirtilen havalimanı için Ocak 2026 itibarıyla 6,6 milyar TL harcandığı açığa çıktı.
Yap-İşlet-Devret (YİD) projeleri havacılık sektöründe karadelik haline geldi. Havalimanlarındaki, “Garanti altı gerçekleşmeler” nedeniyle DHMİ’nin kasasından şirketlere yüz milyonlarca dolar aktarıldı.
YİD kapsamında yaptırılan havalimanlarının yanı sıra, ihtiyaca bakılmaksızın birçok kente inşa ettirilen havalimanları da müteahhitlerin kasasını doldurdu. Maliyeti itibarıyla tartışma yaratan ve boş kalan havalimanları arasında yer alacağı gerekçesiyle eleştirilen Yozgat Havalimanı’nın maliyetinde de çarpıcı artış yaşandı. Yapımına 2018 yılında başlanan Yozgat Havalimanı, öngörülen maliyetini henüz tamamlanmadan 14’e katladı.
İLK MALİYET 652,4 MİLYON TL
Yozgat ili ve çevresinin hava ulaşım ihtiyacını karşılaması amacıyla planlanan Yozgat Havalimanı için ilk adım, 2018 yılında atıldı. Yozgat şehir merkezine 15 kilometre mesafeye konuşlanan havalimanına yönelik, “Belli istekliler arasında” gerçekleştirilen altyapı inşaatı işinin ihalesi, iktidara yakınlığıyla bilinen YDA İnşaat ve EMT İnşaat’a verildi. Şirketler ile Devlet Hava Meydanları İşletmesi arasında 8 Mart 2018 tarihinde sözleşme imzalandı. Havalimanının toplam maliyeti 2021 yılında, 652 milyon 400 bin TL olarak açıklandı.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin Şubat 2019’da Yozgat'ta düzenlediği mitingde, havalimanına yönelik açıklamalarda bulunarak, havalimanının 2022 yılında bitirileceğini söyledi. Ancak Yozgat Havalimanı, Ocak 2026 itibarıyla halen tamamlanamadı. Tamamlanma yılı 2028 olarak belirtilen havalimanının maliyetinde de çarpıcı artış kaydedildi.
FAHİŞ HARCAMA
2021’de altyapı ve üstyapı çalışmaları için kullanılacak kaynak dahil toplam 652,4 milyon TL olarak açıklanan maliyete karşın havalimanı inşaatına 2025 sonu itibarıyla 6 milyar 685 milyon 331 bin TL harcandığı belirlendi.
2018-2025 döneminde 6,6 milyar TL kaynak yutan havalimanı için harcanması planlanan toplam kaynaktaki artış da dikkati çekti. 2021 yılında 652 milyon 485 bin TL olan Yozgat Havalimanı projesinin toplam tutarı, yıllara göre şöyle sıralandı:
2021: 652 milyon 485 bin TL, 2022: 990 milyon 906 bin TL, 2023: 2 milyar 983 milyon TL, 2024: 5 milyar 963 milyon TL, 2025: 7 milyar 876 milyon TL, 2026: 9 milyar 430 milyon TL
/././
TÜGVA’ya sınırsız alan: Ne isterlerse onu alıyorlar -Mustafa Bildircin-
MEB ile TÜGVA arasında 2020 yılında beş yıl süreyle imzalanan protokolün süresi, uzatıldı. TÜGVA’ya eğitimde sınırsız alan açan ve 2026 itibarıyla tamamlanması beklenen protokolün bitiş süresi 2030 oldu.
Anayasa’da yer alan, “Eğitim devletin sorumluluğundadır, üçüncü kişi ve şahıslara devredilemez” hükmüne karşın AKP hükümetleri döneminde eğitim alanında vakıf ve derneklere geniş alanlar açıldı. AKP ile birlikte eğitimde söz sahibi olan vakıfların başında gelen TÜGVA, MEB ile imzaladığı protokoller kapsamında okullara girdi, öğrenciler üzerindeki etkisini artırdı.
MEB ile TÜGVA arasındaki en geniş protokole, 2020 yılında imza atıldı. Bakanlığın TÜGVA ile imzaladığı, “Sosyal, Kültürel ve Sportif Faaliyetlerin Yapılması” protokolü yargı kararlarına karşın ısrarla sürdürüldü. Amacı, “Öğrencilere milli, manevi ve kültürel değerlerin kazandırılması kapsamında kulüp çalışmaları, sosyal, kültürel ve proje yarışmaları düzenlemek” olarak açıklanan protokol ile MEB’e ağır sorumluluklar yüklendi. Protokol, vakfın öğrencilere yönelik seminer, gezi, yaz okulu ve “Değerler Eğitimi” düzenlemesinin önünü açtı. MEB’in, TÜGVA’nın öğrencilere yönelik düzenleyeceği etkinlikler için vakfa bina, salon ve derslik tahsis etmesi de hükme bağlandı.
2030’A KADAR
Tartışmalı protokole, “Protokol beş yıl geçerlidir. Süre bitiminden en az altı ay önce taraflarca protokolün bitirilmesine yönelik yazılı bir bildirim olmaması halinde protokol hükümleri aynı şartlar ile beş yıl daha uzar” hükmü eklendi. Ocak 2026 itibarıyla süresi dolan protokolün geçerliliği beş yıl daha uzadı. MEB ile TÜGVA arasında eğitimcilerin tüm tepkisine karşın imzalanan protokolün 2030 yılının sonuna kadar geçerli olacağı bildirildi.
"KLASİK BİR İLİŞKİ ÖTESİNDE"
Protokolün içeriğine ve süre uzatımına tepki gösteren Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay, BirGün’e konuştu. Özbay, iktidarın, “Eğitim sistemini ideolojik hedefleri doğrultusunda dizayn etme çabasının” vakıf ve derneklerle imzalanan protokollerle sürdürüldüğünü kaydetti. MEB ile TÜGVA arasında kurulan ilişkinin, “Klasik bir Devlet-STK ilişkisinin ötesine geçtiğini” ifade eden Özbay, “Protokole süre uzatımı maddesi eklenerek TÜGVA’nın eğitim kurumlarındaki varlığı kalıcı hale getirilmiştir” dedi.
KAYNAKLAR TÜGVA’YA
TÜGVA’nın Halk Eğitim Merkezleri’ndeki ağırlığına da dikkati çeken Özbay, şunları söyledi:
“Geçtiğimiz yıllarda Halk Eğitimi Merkezleri’nde yıllık ortalama 128 bin saat olan ders kapasitesi, son iki yılda ortalama 13 bin-18 bin saate kadar düşürülmüştür. Bu kısıtlamalar nedeniyle halkımızın ilgi gösterdiği kurslar son bulmuş, Halk Eğitimi Merkezleri’nin omurgasını oluşturan usta öğreticiler ders saatlerinin kısılması veya tamamen kaldırılması nedeniyle işsiz bırakılmıştır.
Halk Eğitimi Merkezleri’ne yıllık ortalama 13-18 bin saat ders süresi tanımlanmış bu sürenin yarısından çoğu doğrudan TÜGVA tarafından kullanılmıştır. Bir ildeki eğitim kapasitesinin yarısının tek bir vakfa ayrılması bakanlığın, önceliği halkın eğitim ihtiyacına değil, siyasi iktidarın organik vakıflarına verdiğini göstermektedir. Öğretmenler, kurum yöneticileri TÜGVA memuru değildir. Okullarda yeterli personel yokken öğrencilere bir öğün yemek çok görülürken, veliler bağış adı altında haraca bağlanmışken bakanlık bütçesinin muslukları bu vakıflara sonuna kadar açılmaktadır.”
/././
Erdoğan’ın müzesi para yutuyor -İsmail Arı-
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Bu fakire ne hediye ettilerse hepsini orada sergileyeceğiz” dediği Kasımpaşa’da kurulan Recep Tayyip Erdoğan müzesi para yutuyor. Bu yıl 150 milyon TL daha harcanacak.
Uzun yıllar Kuzey Deniz Saha Komutanlığı karargâhı olarak kullanılan tarihi Divanhane binasının AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın adını taşıyan müzeye dönüştürülmesi için çalışmalar devam ediyor. Müze için bu yıl da milyonlarca liranın harcanmasına devam edilecek.
‘Recep Tayyip Erdoğan Müzesi’ Yatırım Programı’na ilk kez 2023 yılında alındı. O yıl, “İstanbul Divanhane Cumhurbaşkanlığı Müzesi” adı altında programda yer verilen projenin 150 milyon TL’ye mâl olacağı açıklandı. Geçmiş yıllara ait yatırım programlarında Recep Tayyip Erdoğan Müzesi için kamunun kasasından 2023 yılında 70 milyon TL, 2024 yılında 10 milyon TL, 2025 yılında ise 10 milyon TL olmak üzere toplam 90 milyon TL harcandığı açıklandı.
TSK’NİN ELİNDEN ALINDI
2026 Yılı Yatırım Programında Recep Tayyip Erdoğan Müzesi için bu yıl da 150 milyon TL harcanmasının öngörüldüğü ifade edildi. Harcanması öngörülen bu paranın kaynağı için ise “Özel gelir” açıklaması yapıldı. 1869 yılında inşa edilen Divanhane binasının da yer aldığı toplam 30 bin metrekarelik bir alanın müzeye dönüştürülmesi çalışmaları Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın imar planı değişikliği ile başladı. Bakanlığın hazırladığı imar planı raporunda ise Kuzey Deniz Saha Komutanlığı olarak kullanılan tarihi bina 6 Ocak 2022’de Milli Savunma Bakanlığı’ndan alınarak “Cumhurbaşkanlığı hizmetlerinde kullanılması için” Cumhurbaşkanlığı’na tahsis edildiği belirtildi. Yapılan imar planı değişikliğiyle de alan, “askeri alan” statüsünden çıkarılarak “resmi kurum (müze) alanına” dönüştürüldü. Bu şekilde Milli Savunma Bakanlığı’ndan alınan tarihi yapının Cumhurbaşkanlığı tarafından “RTE Müzesi’ne” dönüştürüleceği ifade edildi.
Restorasyon çalışmalarının yürütüldüğü tarihi yapıya AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan da özel olarak ilgi gösterdi,, 2021 ve 2022 yılında çalışmaları yerinde inceledi.
Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Milli Saraylar Başkanlığı’nın hazırladığı raporda ise tarihi Divanhane binasının bir bölümüne yer verildi. Tarihi yapının bir bölümünün makam odasına dönüştürüldüğü, özel makam masası ile mobilyaların yaptırıldığı belirtildi. Binanın bir kısmının "Şeref salonu" olarak kullanılacağı bir kısmının ise "Ceylanlı salon" olarak adlandırıldığı görüldü. Bir başka bölüm ise kütüphane ve toplantı salonuna dönüştürüldü. Tarihi yapının bir bölümünün de çalışma ofisi olarak kullanılacağı iddia edildi ancak Milli Saraylar Başkanlığı bu konudaki soruları yanıtsız bıraktı.
‘FAKİRE HEDİYE EDİLENLER’
Öte yandan Erdoğan geçen haftalarda yaptığı açıklamada, adını taşıyan müze için “İnşallah bizlere hediye edilen bütün eserleri Kasımpaşa’da, fakirin adına kurduğumuz bir müzemizde sergileyeceğiz. Müzemizi yıl sonunu bulmadan açacağız inşallah. Eski Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’nı ele aldık, restorasyonu bitirmek üzereyiz. O harabe eseri, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’nı muhteşem bir eser olarak düzenledik ve bitirmek üzereyiz. Orada, bütün bu eserleri; fakire ne hediye ettilerse ister hat olsun ister kitap olsun ister diğer birçok eseri sergileyeceğiz inşallah. Müzeyi de tüm halkımıza açarak istifade etmesini sağlayacağız" demişti.
/././
Özelleştirmede son on yılın rekoru -Havva Gümüşkaya-
Özelleştirme yeniden hız kazandı. 2025 yılı, 1,9 milyar dolarla son 10 yılın en yüksek özelleştirme yapılan yılı oldu. İşletme/tesis satışları 1 milyar 52 milyon dolara ulaştı, gayrimenkul satışları 856 milyon doları buldu.
İktidar, özelleştirme uygulamalarını ekonomik krizler derinleştikçe kamu varlıklarını satarak günü kurtarma aracına dönüştürdü. Altı yıl sonra 2025 yılında ilk kez 1 milyar doların üzerinde özelleştirme yapıldı. 1 milyar 919 milyon dolarlık özelleştirme yapılan 2024 yılı, son 10 yılda en fazla özelleştirme yapılan yılı oldu.
Ülkenin en büyük şirketleri AKP döneminde yerli ve yabancı sermayeye satıldı. Kıymetli kamu varlıklarının tükenmesiyle arsa ve araziler de özel şirketlere devredilmeye başlandı. Geçen yıl en yüksek özelleştirme geliri 1 milyar 52 milyon dolarla işletme tesis satışlarından sağlandı. Bu kapsamda, Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı’nın işletme hakkı 504 milyon dolara, Çamlıgöze-Koyulhisar Hidroelektrik Santralı’nın işletme hakkı 54 milyon dolara, Çayırhan Terminali ise 494 milyon dolara satıldı.
CHP TBMM Grubu’nun hazırladığı Ekonomi Notu’nda geçen yılki özelleştirmelerin 856 milyon dolarlık kısmını gayrimenkul satışlarının oluşturduğu belirtildi. 2025 yılında kamuya ait 62 taşınmaz satıldı. Bunlar arasında 211,8 milyon dolara satılan Karayollarına ait Ankara Yenimahalle’deki 2 taşınmaz, 161,6 milyon dolara satılan Hazine’ye ait Ankara-Çankaya’daki 5 taşınmaz, 52,2 milyon dolara satılan Hazine’ye ait Ankara-Çankaya’daki bir taşınmaz, 74,3 milyon dolara satılan ÖİB’e ait Ankara-Çankaya’daki 2 taşınmaz, 68 milyon dolara satılan Hazine’ye ait Antalya-Manavgat’taki iki taşınmaz dikkati çekti.

65 MİLYAR DOLARLIK SATIŞ AKP’YE AİT
Özelleştirmenin Türkiye’nin gündemine girdiği 1986 yılından bu yana Türkiye’de 73,5 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirildi. Bu özelleştirmenin 46,1 milyar doları hisse satışı, 18,8 milyar doları işletme/tesis satışı, 5,7 milyar doları taşınmaz, 688 milyon doları otel-sosyal tesis satışı, 745 milyon doları varlık satışı, 1,4 milyar doları ise kamu kurum ve kuruluşlarına devir yoluyla gerçekleşti.
1986 yılından bu yana yapılan özelleştirmenin 65,5 milyar dolarlık kısmı ise AKP döneminde gerçekleştirildi. AKP döneminde, Türkiye’nin en değerli şirket ve varlıkları özelleştirildi. CHP TBMM Grubu Ekonomi Notu’nda özelleştirmeden elde edilen gelirlerle iktidarın yeni kamu varlıkları edinmediği, 65,5 milyar doların tamamına yakınının cari harcamalar için kullanıldığına vurgu yapıldı.
∗∗∗
DEV ÖZELLEŞTİRME
OVP de 2026’te tarihin en yüksek özelleştirme hamlelerinden birinin kapıda olduğuna işaret etmişti. 2026’te özelleştirme gelirinin 185 milyar liraya ulaşacağı tahmin ediliyor. 2025 yılına göre yaklaşık 9 katlık bir artış hedefleniyor.
/././
Sandık tercihleri hayatın normal akışına ters: Kararsız mıyız?-Yaşar Aydın-
Sokaktaki 10 insandan yedisi hayatından memnun değil ve düzeleceğini düşünmüyor. Buna rağmen konu sandık olunca aynı netlik çıkmıyor. Ülke insanın kafası mı karışık yoksa siyasette mi problem var?
Geçim sıkıntısıyla boğuşan yurttaş her fırsatta tepkisini dile getiriyor. (Fotoğraf: Depo Photos)Ülke tam anlamıyla gelir, adalet ve özgürlük yoksunu. Milyonlarca insanı etkileyen ve ne zaman biteceği belli olmayan büyük bir salgın var. Sokak burnundan soluyor. Emekli, genç, çalışan, kadın ayırt etmeksizin toplumun tüm kesimleri bu ruh halinde. Hayatından memnun olanı mumla arasanız bulamazsınız.
Yurttaş için tablo o kadar ağır ki dünyada ve Ortadoğu'da yer yerinden oynuyor, dönüp kafasını kaldırıp bakacak durumda değil. Ülkenin çok önemli bölümü sadece kendi durumu ile ilgileniyor. Bu ağır tabloya sürekli devam eden bilgi bombardımanı, her gün değişen gündem eklenince yurttaşın algısı tamamen parçalanıyor. Bu durum iktidarın bilinçli bir uygulaması. En zayıf olduğu dönemi, rıza üretemediği dönemi böyle atlatmak istiyor. Hiçbir sorunu çözme iradesi olmayan iktidar için sıkışma-pat durumu zaman kazandırdığı gibi bulunmaz bir fırsat yaratıyor. Asgari ücret, emekli zammı, sağlıkta yaşanan çöküş, adalete güvenin yerle bir olması, gençlerin umutsuzluğu, kadınların her gün şiddetle ve ölümle yüzleşmesi gibi onlarca başlık var. Ama iktidar hiçbirinin üzerine düşünmediği tüm bu sorunları azınlığa düşmesine rağmen yönetmeyi başarıyor. En azından şimdilik.
'BİR YILDA ÇÖZERİZ'
Önümüze gelen kamuoyu araştırmalarının ortak özelliği uzun süredir kararsızların oyunun değişmemesi. Kararsızlar neredeyse son bir yıldır birinci parti durumunda. Bu kadar sorun varken, insanlar hayatlarından memnun değilken ve özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle durumlarının daha da kötüleştiğine inanırken iktidar neden erimiyor, daha da önemlisi muhalefet neden güçlenemiyor?
Bu durumu kamuoyu araştırmacısı ve sosyolog Semih Turan'la konuştuk. Uzun yıllar seçmen hareketlerini gözlemleyen ve bunlar üzerinden siyasal analiz yapan Turan, yaklaşık 1,5 yıldır ufak tefek farklılıklara rağmen tablonun aynı olduğunu söyledi.
Semih Turan, “Tam bir sıkışma durumu. Kanalı açıp sıçrama yapmaya aday iki parti var: AKP ve CHP. AKP strateji adını koydukları siyaset mühendisliği hamlelerini yapmak için çalışmaya başladı. Burada kritik olan şey zamanlama” diyor. Semih Turan erken seçim için Eylül 2027 tarihinin iktidar tarafından dillendirildiğine dair bilgilerin kulağına geldiğini söyledi: “Bu yılın haziran itibariyle biriken rezervler ve dışarıdan geleceğini öngördükleri sıcak para ile özellikle geçmişte oy deposu olup da şu anda bağları zayıflayan kesimlere yönelik iyileştirmeleri hayata geçirme hazırlıkları var diye düşünüyorum. Asgari ücrette iyileştirme, emekli aylıklarına seyyanen zam, vatandaşlık maaşı ve benzeri adımları görmemiz yüksek ihtimal. Bunların sonuçlarını almak için de 1 yıllık süreyi makul görüyorlar.” Semih Turan iktidarın bu oyun planında birden fazla etken olduğunu söyleyerek muhalefetin tutumu ve yapacaklarının kilit konumda olduğuna işaret ediyor.

NEYİ BEKLİYORLAR?
Muhalefetin durumunu anlamak için tekrar anketlere dönmekte fayda var. Anketlerde “Sizin sorununuzu kim çözer?” sorusuna verilen “hiçbiri” yanıtı ile parti tercihi konusunda “kararsızım” diyenlerin oranı birbirine çok yakın. Yurttaşın üçte biri "hiçbir partide derdime çare olacak bir ışık göremedim" diyor.
Bu yanıt bu kadar soruna rağmen üçte birlik kararsız yurttaş varlığını bize daha net açıklıyor. Halk kendi sorununun tespitini değil hayatını bugün değiştirmeye başlayacak, en azından umut olacak gelişme bekliyor.
Çürümeye, çözülmeye karşı ortak bir gelecek umudunu büyütmeden iktidarın karşısında mutlak bir galibiyet zor görünüyor. İktidar “boş yere uğraşmayın, ben değişmem” derken aslında değişim isteyen milyonlarca insanın talebiyle çatışma halinde. Bu durum toplumsal muhalefetin en önemli avantajı. Muhafazakarlaşmış, hiçbir vaadi kalmamış bir iktidar blokuna karşı “bu ülke değişsin” diyen milyonlar var. İşçi eylemlerinde, emeklilerde, kadınların sokaktaki varlığında bu talep net bir şekilde hissedilirken neden siyasetin yüksek duvarlarını aşamıyor? Yanıt muhafazakarlığın sadece iktidarla sınırlı olmadığında yatıyor. En geç iki yıl sonra bir seçim yapılacak. Ülke koşulları ve bu koşullardan muzdarip milyonlarca insan değişim talebine yataklık yapıyor. Ama sadece seçim anını bekleyip sandıkla her şeyin değişeceğini anlatmak yeterli heyecan yaratmıyor. İktidarın ayağının altından halıyı çekecek şey birlikte kurulacak bir gelecek için ortak mücadeleden geçiyor. Rejimi karşısına alan, o değişmeden hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyen bir anlatının üzerine inşa edilen bir söylem kendi yolunu arayan yüzde 30'a ulaşabilir.
Bugün hayatlarından mutlu olmayan milyonların tutunacağı bir gelecek tahayyülü en acil ihtiyaç olarak karşımızda duruyor.
/././
Tel Aviv duyurdu: İsrail ve Türkiye arasında üst düzey bir toplantı gerçekleşti.
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, Türkiye ile ilişkilerin son yıllarda bozulmasından Ankara’yı sorumlu tutarak, “Daha iyi bir gelecek mümkün ama bu tamamen Türk tarafına bağlı” dedi. Saar, geçen ay iki taraftan yetkililerin üst düzey bir toplantı yaptığını da açıkladı.
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, "Türkiye ile ilişkilerimizde farklı, daha iyi bir geleceğe ulaşacağımızı umuyorum, ancak bu tamamen Türk tarafına bağlı" dedi.
Saar, Türkiye ile gerilimleri önlemek için bir mekanizma kurulması adına geçen ay iki taraftan yetkililerin üst düzey bir toplantı yaptığını söyledi.
BBC Türkçe'de yer alan habere göre Saar, resmi ziyarette bulunduğu Azerbaycan'da APA ajansına özel bir röportaj verdi.
İLİŞKİLERİN BOZULMASINDAN TÜRKİYE'Yİ SORUMLU TUTTU
İsrail'in "Suriye ve Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmek için diplomatik görüşmeler yürütmesine" ilişkin bir soruyu yanıtlayan Saar, Türkiye ile ilişkileri "halihazırda olduğundan daha da kötü hale getirmek gibi bir niyetlerinin olmadığını" söyledi.
Türkiye ile ilişkilerin sürdüğünü, ancak daha önce "çok iyi" olan ilişkilerin son on yıllarda kötüleştiğini belirten Saar, "Bu onların tercihiydi" diyerek, ilişkilerin bozulmasından Ankara'yı sorumlu tuttu.
Saar, "Herkes bunun nedenleri hakkında spekülasyon yapabilir, ancak ben bu röportajda nedenler hakkında spekülasyon yapmayacağım, bu sadece bir gerçek. Türkiye ile ilişkilerimizi halihazırda olduğundan daha da kötü hale getirmek gibi bir niyetimiz yok" dedi.
"DAHA İYİ BİR GELECEĞE ULAŞACAĞIMIZI UMUYORUM"
Saar, yaklaşık bir ay önce, "bu tür durumlarda faydalı olacak bir mekanizma oluşturmak amacıyla her iki taraftan üst düzey yetkililerin katıldığı bir toplantı" yapıldığını da söyledi.
Sözlerini, "Türkiye ile ilişkilerimizde farklı, daha iyi bir geleceğe ulaşacağımızı umuyorum, ancak bu tamamen Türk tarafına bağlı" şeklinde sürdürdü.
"SURİYE İLE YAKIN GELECEKTE NORMALLEŞME YOK"
Saar, Suriye ile ilişkilerin ise "yakın gelecekte normalleşmesini beklemediğini" söyledi.
"Bugün karşı karşıya olduğumuz, şu anda müzakere ettiğimiz konular, güvenlik açısından Suriye'nin güneyindeki mevcut statükoyu kabul etmekle ilgili. Bu bizim için önemli" dedi.
İsrailli bakan şu anki durumun kalıcı bir anlaşma anlamına gelmediğini de ifade etti. "Bunun sınırlı bir anlaşma olduğunu söyleyebilirim. Bu bir barış veya normalleşme anlaşması değil. Belki gelecekte bundan daha fazlasını başarabiliriz ve umarım gelecekte gerilimleri önleyerek bunu başarırız" ifadelerini kullandı.
***
Öğrenci seçme ‘proje’si -Feray Aytekin Aydoğan-
BirGün’ün yazdığı proje okul yönetmeliği ile birlikte en başarılı liselere girişte LGS’ye ek olarak, yazılı sınav ya da mülakat benzeri “okul özel sınavı, uygulamalı sınav, sözlü sınav” yapılacağı haberi yankı uyandırdı.
Proje okullarından rotasyon denilerek öğretmenlerin gönderilmesi de öğrencilerin tepkisini çekmişti. (Fotoğraf: BirGün)Proje okul yönetmeliğinde; liseye geçiş sınavında yüzde 1’lik dilime giren öğrencilere yönelik özel program uygulayan okullarda okul özel sınavı uygulaması getiriliyor. Özel program uygulayan okullara öğrenci seçmek üzere programa özgü okul veya Bakanlık tarafından öğrencilere yazılı ve/veya uygulamalı sınav yapılacak maddesi yer alıyor.
Özel program uygulayan okullarda öğrenci seçiminin; Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’ne bağlı okullarda; ortaöğretime geçiş kapsamında Bakanlık tarafından yapılan merkezi sınav sonuçlarına göre öğrencinin Türkiye genelinde %1’lik başarı diliminde yer alması esas alınacak ancak öğrencilerin yüzde 1’lik dilime girmesi, istediği okula yerleşmek için yeterli olmayacak. Ayrıca okulda uygulanan özel program doğrultusunda okul veya Bakanlık tarafından yapılacak özel sınavda başarılı olma şartı aranacak.
Yazılı ve uygulamalı sınav yönergesine göre uygulamalı sınavların tanımı, süresi ve hangi kazanımlara göre yapılacağı ders öğretmenlerince belirlenmesi, -öznel değerlendirmeye dayalı- ve dinleme ve konuşma becerilerini ölçen bir sınav olması düzenlemesi yer alıyor.
Okul veya Bakanlık tarafından yapılacak okul özel sınavının hangi eşit, bilimsel, objektif kriterlere dayanacağı ciddi bir sorun. Kamuda atamalarda uzun yıllardır eşitsizliğe, adaletsizliğe neden olan mülakat yöntemi ile benzer özellik taşıyan öznel değerlendirmeye açık okul özel sınavının uygulanması durumunda öğrenciler açısından yeni bir eşitsizlik aracı olma riski oldukça yüksek.
Yine aynı yönetmelikte proje okullarının işleyişi ile ilgili bölümde madde 10’da “Hafızlık, spor ve müzik alanında eğitim veren bağımsız ortaokul/imam hatip ortaokulları ile bünyesinde ortaokul/imam hatip ortaokulu bulunan proje okullarının ortaokul/imam hatip ortaokulu kısmına, okul yönetimi tarafından sınav ile öğrenci seçimi yapılabilir. Bu sınavlar yazılı ve/veya sözlü/uygulamalı olarak yapılabilir.” maddesi yer alıyor.
Proje okullar bünyesinde yer alan ortaokullarda da sözlü sınavın yapılabileceği düzenleniyor.
Son proje okul yönetmeliği ile lisede, ortaokulda; eğitimin her kademesinde sözlü sınav, uygulamalı sınav, okul özel sınavı gibi uygulamaların adımlarının atıldığını görüyoruz. Bakanlığın zaman zaman sınav sistemlerinde değişimi tartışıyoruz, açık uçlu soruların da sorulması hazırlıkları yapıyoruz türünden açıklamalarının somut karşılığı proje okulları yönetmeliğinde karşımıza çıkıyor.
Elemenin, rekabetin, eşitsizliğin aracı olan var olan merkezi sınav sistemlerinden daha da eşitsiz ve daha da adaletsiz olma riski taşıyan yeni araçlar, yöntemler tanımlanıyor.
DMM YALANLARKEN DOĞRULADI
İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM), ‘Proje okul statüsündeki tüm liselere girişte LGS’ye ek olarak, yazılı sınav ya da mülakat uygulanacağı’ iddiasının doğru olmadığını duyurdu.
DMM’nin yaptığı “Türkiye’de bu kapsamda değerlendirilebilecek okullar TÜBİTAK Fen Lisesi ve BAYKAR Fen Lisesi ile sınırlıdır. Bu okullarda merkezi sınavda aranan başarı şartının yanısıra okulun uyguladığı programa yönelik aranan diğer sınav şartlarını da sağlama söz konusu olmaktadır.” açıklaması ile gazetemizde proje okullar yönetmeliği sonrası 17 Temmuz 2025’te ve 23 Ocak 2026’da yayımlanan yazı haber ile yer alan bilgi doğrulanmış oluyor.
MEB Dezanformasyon birimi sınavda %1’lik dilime giren özel program uygulayan okullara yerleşecek öğrencilere şu anda iki okulda yapılacak diyerek yazılı ve/veya uygulamalı okul özel sınav uygulamasını doğruluyor.
Yönetmelik, şimdi 2 olan bu okulların sayısının 12 Temmuz’da Resmi Gazete’de yayınlanan yönetmelikle önünün açılacağına işaret ediyor. Söz konusu yönetmelikte "Özel program uygulayan okul: Uygulanacak özel programı Bakanlık tarafından onaylanmış okulu" ibaresi bu okulların sayısının artırılabileceğinin yolunu açan bir işaret ediyor.
∗∗∗
YÖNETMELİK NE DİYOR?
Okul özel sınavı: Özel program uygulayan okullara öğrenci seçmek üzere programa özgü okul veya Bakanlık tarafından yapılan yazılı ve/veya uygulamalı sınavı,
Özel program uygulayan okul: Uygulanacak özel programı Bakanlık tarafından onaylanmış okulu,
Ortaöğretim Genel Müdürlüğüne bağlı okullarda; ortaöğretime geçiş kapsamında Bakanlık tarafından yapılan merkezi sınav sonuçlarına göre öğrencinin Türkiye genelinde %1’lik başarı diliminde yer alması esastır. Ayrıca okulda uygulanan özel program doğrultusunda okul veya Bakanlık tarafından yapılacak özel sınavda başarılı olmak şartı aranır.
• Hafızlık, spor ve müzik alanında eğitim veren bağımsız ortaokul/imam hatip ortaokulları ile bünyesinde ortaokul/imam hatip ortaokulu bulunan proje okullarının ortaokul/imam hatip ortaokulu kısmına, okul yönetimi tarafından sınav ile öğrenci seçimi yapılabilir. Bu sınavlar yazılı ve/veya sözlü/uygulamalı olarak yapılabilir.
Proje okulu: özel program veya özel proje uygulayan okullar
/././
Küçük çiftçiler tasfiyeye direniyor -Özge Güneş-
Dünya genelinde küçük köylüler ve yerli topluluklar, endüstriyel tarım politikaları ve şirket odaklı ticaret anlaşmaları karşısında varoluşsal bir mücadele veriyor. Bu mücadelenin iki farklı cephesi, geçtiğimiz hafta kazanımlar elde etti. Bir yanda Hindistan’ın Maharashtra eyaletinde binlerce çiftçinin toprak hakları için başlattığı "Uzun Yürüyüş" sonucu elde edilen yerel kazanımlar, diğer yanda ise AB-Mercosur ticaret anlaşmasının küçük köylülerin aleyhine işleyen mekanizmalarına karşı Adalet Divanı nezdinde elde edilen kazanımlar. Her iki süreç de gösteriyor ki; toprağına ve emeğine sahip çıkan köylüler, tasfiye edilmeyi reddederek neoliberalizme karşı mücadelenin asli özneleri olduklarını kanıtlıyor.
KÖYLÜ HAREKETLERİ KAZANDI, LOBİCİLİK KAYBETTİ
Geçtiğimiz AB-MERCOSUR anlaşmasını küresel tarım siyasetinde nasıl bir sınıfsal yarılmaya yol açacağını tartışmıştık. Ancak hemen ertesi gün rüzgar tersine döndü. Avrupa Komisyonu, süreci hızlandırmak için anlaşmayı ulusal parlamentoların onayına sunmadan, "geçici ticaret anlaşması" çerçevesine sokarak bypass etmeye çalışıyordu. Çiftçiler ise bu sürecin anti-demokratik olduğunu savunuyordu. Avrupa Parlamentosu (AP) üyeleri, AB-Mercosur Ortaklık Anlaşması ile onun “Geçici Ticaret Anlaşması” statüsünün AB antlaşmalarına uygun olup olmadığı konusunda Avrupa Birliği Adalet Divanı’ndan görüş istenmesi yönünde oy kullandı. 324’e karşı 334 oyla, kıl payı denecek bir farkla da olsa alınan bu karar, küçük çiftçilerin mücadelesinin bir zaferi oldu.
ŞİRKETLER SABIRSIZ KÖYLÜLER KARARLI
Şimdi süreç, en az 1-2 yıl sürecek bir hukuki inceleme evresine giriyor. Avrupa Komisyonu ve büyük sanayi lobileri karardan dolayı üzüntü içinde. Onlara göre bu erteleme, küresel rekabette AB’nin elini zayıflatıyor. Ancak hem Latin Amerika Kırsal Örgütler Koordinasyonu (CLOC) hem de ECVC ve müttefiki olan toplumsal hareketler için karar hem mücadeleyi büyütmenin fırsatı hem de köylü hareketinin tasfiye edilemediğinin de kanıtı. İnceleme sonucu çıkacak karar ne olursa olsun, bu kararla birlikte kapalı kapılar ardında, halkın ve üreticinin rızası alınmadan yapılan devasa anlaşmaların devri kapanacak görünüyor.
Bu zafer hepimize, örgütlü olunca, dünyanın en büyük ticaret bloğunun en iddialı projesini bile durdurabileceğini gösteriyor. Türkiye özelinde ise bu erteleme, geçtiğimiz hafta belirttiğimiz riskleri bir süreliğine dondurmuş durumda. Ancak bu bir rehavet sebebi olmamalı. Avrupa’daki veya Latin Amerika’daki çiftçi örgütlerinin (ECVC, Confédération Paysanne, CLOC, MST), başarısı Türkiye’deki üretici örgütlerine de bir yol haritası sunuyor.
TOPRAK HAKKI İÇİN “UZUN YÜRÜYÜŞ”
Hindistan’ın Maharashtra eyaletinde, 19 Ocak’ta başlayan ve binlerce çiftçinin katıldığı "Uzun Yürüyüş" (Long March), ülkedeki tarım emekçilerinin hak arayışını bir kez daha gündeme taşıdı. Hindistan Komünist Partisi (Marksist) [CPI(M)] önderliğinde düzenlenen yürüyüş, 7 saat süren müzakerelerin ardından taleplerinin çoğunu kabul edilmesiyle sonlandırıldı.
Peoplesdispatch’te yer alan habere göre müzakereler sonucunda elde edilen ve idarenin taahhüt altına girdiği temel kazanımlar şöyle: Toprağı işleyen çiftçilerin mülkiyet haklarının, idari yetkililer ve CPI(M) temsilcilerinden oluşan bir denetim komitesi gözetiminde, somut bir takvime bağlanarak tescil edilmesi; su kaynaklarına erişimin iyileştirilmesi ve Orman Hakları Yasası’ndaki (FRA) engellerin kaldırılması; kırsal istihdam programlarının (NREGA vb.) tam kapasiteyle uygulanması.
Bu, bölgedeki çiftçilerin ilk büyük yürüyüşü değil. Benzer eylemler 2018 ve 2023 yıllarında da yapılmış, binlerce kişi yürüyerek Mumbai’ye dayanmıştı. Her iki durumda da hükümet, halkın baskısı karşısında geri adım atarak talepleri kabul etmek zorunda kalmıştı.
Öte yandan çiftçilerin bölgesel kazanımlarla yetinme niyeti yok. Eyalet düzeyinde haklara için Nashik’ten Mumbai’ye doğru 40 bin kişilik yeni bir yürüyüş çoktan başlatıldı. Bu yürüyüşler aynı zamanda, 12 Şubat’ta Hindistan genelinde yapılacak olan büyük ulusal grevin hazırlığı niteliğinde.
Görüldüğü üzere, ne AB’nin sanayi lobileri ne de Hindistan’ın otoriter rejimi toprağına ve emeğine sahip çıkan köylüleri durdurabiliyor. Küçük üreticinin örgütlü gücü, ticaret bloklarının ve otoriter yönetimlerin en büyük korkusu olmaya devam edecek.
/././
Türkiye 2,3 Dünya varmış gibi tüketiyor -Özgür Gürbüz-
Dünya, dizginlenemeyen kapitalizm yüzünden kaynak savaşlarını konuşurken bize düşen "başka bir dünya mümkün" demek elbette. Grönland, Venezuela ya da İran üzerinden konuştuğumuz hadiseler sadece emperyal istekler değil aslında, sınırlı kaynakların sınırsız bir talep uğruna paylaşılmasının savaşı. Savaşın ne büyük bir felaket olduğunu unuttuğumuz gibi dünyanın kaynaklarının sınırlı olduğunu da unutuyoruz.
Ekolojik Ayak İzi Ağı’nın hesaplarına göre dünyadaki insanlar, gezegenin bir yılda yerine koyabileceğinden çok daha fazla kaynak tüketiyor. Bir Dünya değil 1,78 Dünya varmış gibi yaşıyoruz. Kestiğimiz ağaç sayısı dikilen ve doğal yolla büyüyenden daha fazla gibi düşünebilirsiniz. Gezegenden borç alarak yaşıyoruz. Ta ki gezegenin bize borç verecek hali kalmayıncaya dek. O gün de çok uzak değil. Dünya nüfusunun yüzde 38’i yaşadığı ülke sınırlarında yetiştirilebilecek gıdadan daha fazlasına ihtiyaç duyuyor ve kişi başına düşen gelirleri küresel ortalamanın altında. Özetlersek; gıda ihtiyacını karşılayacak doğal kapasiteye sahip olmadıkları gibi gıda ithal edecek ekonomik durumları da yok.
Sorun ülkeden ülkeye değişiyor. Türkiye’den başlayalım:
Türkiye doğal varlıklarını 2,34 Dünya varmış gibi tüketiyor. Ekolojik ayak izimiz giderek büyüdüğü için biyokapasitemizle aradaki fark açılıyor. 2024’te Türkiye’nin biyokapasitesi 133 milyon global hektar olarak hesaplanmış ama ülkenin ekolojik ayak izi 298 milyonla zirve yapmış. Üzerinde düşünmemiz gereken veri ise şu. Türkiye, 1983’e kadar ekolojik ayak izi biyokapasitesinin altında kalan yani doğal varlıklarıyla uyumlu tüketim yapan bir ülkeymiş. Ne olduysa 1983 sonrası olmuş ve sonra ipin ucu kaçmış. İktisadi tarihi bilenler 1983’te ülkede nelerin değiştiğini, liberal ekonomiye geçişin hızlandığını hatırlayacaktır. Öyle ki 2024’e geldiğimizde tüketim eğilimimiz Çin ile aynı seviyelere ulaşmış. Bugün Çin de 2,5 Dünya varmış gibi tüketiyor.
Elbette bizden daha kötüleri var. 10,5 Dünya varmış gibi tüketen Katar, beş mavi gezegen varmış gibi yaşayan ABD ya da Kanada gibi. Bir de dünyanın sınırlarına uygun tüketenler var. 1,14 Dünya varmış gibi yaşayan Kübalılar, benzer çizgide hayat süren Ekvator, 1,26 ile Endonezyalılar ve özellikle de her yıl yarım Dünya tasarruf eden Madagaskarlılar övgüyü hak ediyor. Yaman çelişkiyi hepiniz fark etmişsinizdir. “Yoksul” dediğimiz, “orada da hiçbir şey yok” diye burun kıvırdığımız birçok ülke aslında dünyanın sınırlarına saygılı bir hayat sürüyor. Alıştığımız ve vazgeçilmez sandığımız ‘modern hayat’ ise dünyanın varlıklarını bir daha geri döndürülemeyecek şekilde yok ediyor.
Türkiye’nin doğal varlıklarındaki azalma ve uzun yıllardır yaşadığı ekonomik krize rağmen tüketim anlayışını değiştirmemesini ayrıca değerlendirmeliyiz. Türkiye, ekonomik koşullardan ve çevresel darboğazdan bağımsızlaşmış, kronikleşmiş bir tüketim toplumu refleksi gösteriyor. Enflasyonla mücadelenin başarısız kalmasının bir nedeninin de ekolojiyi hesaba katmama olduğunu söyleyebiliriz. İyileşme belirtisi yok çünkü ülkeyi yönetenlerin tanı koymaktan bile çekindiği bir hastalıkla, “doğayı yok etme sendromuyla” karşı karşıyayız. Madencilik, yerleşim ve inşaat politikalarıyla her yıl daha fazla doğal varlığı yok ederek, tüketim toplumunun değişmemesi için çaba harcıyoruz. "Kapitalizm tamamen terk edilmeden doğal dengeye ulaşılabilir mi" sorusunun yanıtını vermek zor olsa da tüketim eğilimlerini düzelten ülkelere bakıp, örnek almakta fayda var. 2007’de altı Dünya varmış gibi yaşayan İspanyolların bugün 3,5 Dünya seviyesine inmesi, aynı tarih aralığında benzer bir ilerleme gösteren Yunanistan’ın veya bugün Türkiye ile benzer oranlara sahip Almanya’nın yol haritaları incelenebilir.
Çok da umutsuz olmamalıyız. Umutsuzluk değiştirmeye çalışıp başaramadığımızda değil değiştirmek için hiç çabalamadığımızda başlar. Denemeye başlayıp yenildiğimizde, yenilmeyeceğimiz yolu görmeyi de öğreniriz.
/././
BİRGÜN








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder