Venezuela ve Dünya Ekonomik Forumu -Sinan Sönmez-
Soru şu: Trump’ın güvendiği nedir? Kuşkusuz halen dünyada en ileri teknolojik silahlarla donatılmış en güçlü silahlı kuvvetlere sahip bulunması yanıtı oluşturuyor. Yanıt yeterli mi? Hegemonya mücadelesinde Çin ana rakip.
2026’da ikinci günü ertesi güne bağlayan saatlerde ikametgahından ABD tarafından korsanca kaçırılan Venezuela devlet başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilio Flores adeta unutturulmaya çalışılıyor. ABD yönetiminin geçmişte Latin Amerika’ya 70 dolayında doğrudan ve dolaylı silahlı veya silahsız müdahalesi dikkate alındığında yalın gerçek ortaya çıkıyor. Venezuela, geçmişte Başkan Chavez’e yapılan ve darbecilerin amaçlarına ulaşamadığı darbe girişiminden sonra Amerikan emperyalizminin kara listesine eklenmeye çalışılmaktadır. Nitekim haber ve yorumlarda Venezuela arka plana itilirken Dünya Ekonomik Forumu (DEF) haberleri ve dedikodularının ön plana geçmesi şaşırtıcı olmuyor.
Forumda başoyuncu hatta süper star kim olabilir? Sürekli kendisinden söz ediliyor, gazeteler, dijital platformlar, TV kanalları ve diğer iletişim platformlarının müdavimi. MAGA başkanı Donald Trump!
Sürekli Latin Amerika dünyası başta olmak üzere çok sayıda ülkeyi tehdit eden, AB’ye yaptırım uygulama konusunda tehdide varan uyarılarda bulunan, Barış Konseyi (!) olarak adlandırdığı grupta bazı ülkeleri (Türkiye dahil) toplayan cüretkâr başkan ve yönetimi bu kadar güçlü mü?
En keskin ve kısa yanıtı Kaliforniya’nın demokrat partili valisi ve büyük olasılıkla gelecek seçimlerde başkan adayı Gavin Newson 20 Ocak’ta DEF’deki konuşmasında veriyor. Avrupa’yı özellikle Grönland konusunda uyararak sert tepki gösterilmesi gerektiğini belirtiyor. Newson, Trump’ın zayıf olduğunu, ”yüzüne yumruğu yiyince” geri adım atacağını vurguluyor. Newson’a göre Trump’la “diplomatik görüşmelerin T-rex ile sürdürülmesini çağrıştırıyor, ya müttefik olursunuz ya da sizi yer. Biri veya diğeri… Artık nezaket diplomasisini, bir çözüm bulacağız söylemini bırakın. Biraz cesur olun Tanrı aşkına” (youtube.com.watch., 21.01.2026). Trump DEF’deki konuşmasında aşağılamaya soyunduğu ve alay ettiği Avrupa ülkelerine, NATO genel sekreteriyle yaptığı görüşmenin ardından, verdiği mesajda Grönland’a askeri müdahalede bulunmayacağını ve isteğinden vazgeçtiğini beyan ediyor. İkili arasındaki görüşmenin içeriği şimdilik bilinmiyor. Ancak bazı yorumcular Trump’ın mola verdiğini, geçici bir durumun söz konusu olduğunu belirtiyor. Grönland konusunda kısa bir not düşelim. Trump’ın deyişiyle söz konusu “buz parçası”nda ABD’nin 1951’den itibaren askeri üssü bulunuyor. 2004’te gözden geçirilen anlaşma ABD’ye geniş yetkiler tanıyor. Thule’deki üssün hakimiyetini kuzeye yayarak Britanya’nın Kıbrıs’ta kendi toprağı olarak kabul ettirdiği Ağrotur ve Dikelya üslerine benzer bir statünün sağlanmasından söz ediliyor. New York Times’ın yorumuna göre Danimarka ABD’ye Grönland’da geniş bir alanı bırakabilerek yeni askeri üsler kurmasına olanak sağlayabilir. Üstelik NATO toplantısında bu konunun gündeme getirildiği de vurgulanıyor.
Soru şu: Trump’ın güvendiği nedir? Kuşkusuz halen dünyada en ileri teknolojik silahlarla donatılmış en güçlü silahlı kuvvetlere sahip bulunması yanıtı oluşturuyor. Yanıt yeterli mi? Hegemonya mücadelesinde Çin ana rakip. Trump’ın yayılmacı, emperyalist politikası ve ülke içinde hukuk ve insan haklarını çiğneyen baskıcı uygulamaları, bazı siyaset bilimcilerin benzetmesiyle yarı-otoriter rejimin Çin’in işine geldiği, ABD’ye fazlaca ses çıkarmadan kendi yolunda yürümeyi sürdürmeyi tercih ettiği görülüyor. Yayılmacı, tehditkâr söylem ve siyaset NATO’yu sarstığı gibi Çin’e de Tayvan’a gözdağı vermede esneklik kazandırıyor. Diğer yandan ABD’de insan hakları ihlalinde hızlı artış ve güvenlik güçlerinin uyguladığı şiddete dayalı baskının Çin’deki rejime ve otoriter yönetime yönelik eleştiriyi geçersiz kılacağı ileri sürülüyor.
Ekonomik gelişmeler ABD politikasına destek olabilir mi? ABD’nin uyguladığı dış politika ve aldığı korumacı önlemlerin çelişkili olarak Çin’in yararına olduğu gözlemleniyor. Örneğin Çin ile Kanada arasında yedi yıldır soğuk olan ilişkilerin Kanada başbakanının Çin’e 14-17 Ocak tarihlerinde yaptığı ziyaretle yeniden canlandırılmasında bir eşik oluşturduğunu söyleyebiliyoruz. Kanada Çin’in ürettiği belirlenen markalardaki elektrikli otomobillerden, Çin de Kanada’dan ithal edilen kolza yağından karşılıklı olarak gümrük vergisini kaldırıyor. Trump yeniden başkanlık koltuğuna otururken, 2 Şubat 2025’te söyleminde dünya ekonomisindeki dengesizliğin önemli nedeninin ABD’nin dış ticaretteki büyük açığına karşın Çin’in benzer büyüklükte fazlaya sahip olmasıdır değerlendirmesinde bulunmuştu. Evet ama nedenlere eğilmeden tedavi için salt gümrük vergilerini artırmak gerekli ve yeterli olabilir mi? ABD gelir bölüşümündeki eşitsizliğe karşın ürettiğinden çok fazla tükettiği için açık vermesi kaçınılmaz gözüküyor. ABD’de 2025’teki vergi artış öncesinde maliyet artışına karşı stoklamaya giden şirketlerin ivme kazandırdığı ithalatın faturası ve dış açık genişliyor. Rakip Çin’in dış ticaret fazlası 2025’te rekor düzeyde artıyor. Bu gelişmede Çin’in ihracata öncelik tanıması, ihracatçı şirketlere sübvansiyon, vergi indirimleri, düşük fiyatla arsa tahsisi yapılmasının yanısıra iç tüketimin azalması ve deflasyonist sürece girilmesi dikkate alınması gerekli öğeler oluyor. Çin’in ABD’ye yönelik resmi ihracatı %27-%30 bandında azalıyor ancak Meksika, Vietnam ve Tayvan üzerinden dolaylı olarak ABD’ye ihracatı artırmayı sürdürüyor. 2025’te dünya genelinde toplam ihracat bir önceki yıla göre %20 artış göstererek 1,2 trilyon dolarlık ticaret fazlasına ulaşıyor. Çin’in dış pazarlara açılma stratejisi ve diğer ülkelerle karşılıklı olarak anlaşarak ticari ilişkilere girmesi ve geniş bir coğrafyada tek başına ve ortak yatırımlar yapması gerek ekonomik gerek siyaseten getirisi olan girişimler olarak dikkat çekiyor. Arjantin’in aşırı sağcı ve Trump’a “hayran” Cumhurbaşkanı Javier Milei seçim öncesinde Çin’deki rejime katil damgası vurmakla birlikte, Brezilya’da Lula karşısında seçimlerde yenilgi alıp darbeye teşebbüs nedeniyle mahkûmiyet alan faşist Cumhurbaşkanı Bolsanaro’nun tersine seçimde başarılı olduktan sonra Çin ile olan ticari ilişkilerini sürdürmüştür. Çin özellikle elektrikli araçlardaki bataryada kullanılan lityum için Arjantin’de yatırım yapmaktadır. Devlet işletmesi olan Cosco’nun Peru’da (Santos) inşa ettiği büyük liman, Brezilya’da kamu mülkiyetindeki Cofco’nun Brezilya’daki yatırımları akla gelen anlamlı örneklerdir. Çin yoluna devam ederken önemli avantajlara sahip gözüküyor. Elektrifikasyon, temiz enerji, dijitalleşme, yapay zekâ ve savunma sanayinde ve ileri teknolojide, üretimden tüketime uzanan zincirde kritik (nadir) mineral veya elementlerin kritik ve çok önemli olduğu saptanıyor. Kuşkusuz jeopolitik nedenler de minerallerin ön plana alınmasında etkili oluyor. Uluslararası Enerji Ajansı bu kategoride yer alan 20 mineralin 19’unda Çin’in %70’lik paya sahip olduğunu belirliyor. Salt minerallerin çıkarılması yeterli olmadığı için katma değer yaratan rafinajda, nikelde öne çıkan Endonezya dışında, Çin liderliği bırakmıyor.1
ABD ile Çin arasındaki mücadele yalnızca Latin Amerika’da değil, Asya ve Pasifikte sürüyor. Trump ABD’nin silahlı gücüne dayanarak ve uluslararası hukuku bütünüyle çiğneyerek “havuçsuz sopa” çizgisinde yol alıyor. Prof. Yan Şuetang’a göre ABD’nin hegemonyasını yitirmesi Baba filminde Don Carleone ailesinin gücünü yitirme sürecini çağrıştırıyor. Çinli akademisyene göre Yeni Dünya Düzenini kurma görevi artık Çin’dedir.2 Ne var ki süreç devam ediyor; oyun kurmak kolay değil. Kurama göre toplamı sıfır oyun mu yoksa işbirlikçi oyun mu söz konusu? Yoksa Trump kaos kuramını oynadığı oyuna katıyor? Belirtiler ve gelişmeler de bu yönde.
1Sabancı Üniversitesi (2025). Türkiye’nin Kritik Enerji Mineralleri Projesi, İstanbul Uluslararası İlişkiler Enerji ve İklim Merkezi (IECEC).
2Harold Thibault (2026). Le Monde, 22 Ocak.
/././
İrlanda Filistin Barış Komisyonu'nda yer almıyor, ABD hızla iç savaşa sürükleniyor -Çağdaş Gökbel-
Sözde hepimize kanlı bir barış senaryosu yutturmaya çalışıyorlar. Dünya halkları ve ABD’nin direngen insanları artık bu palavralara inanmıyor. Her şeyin koca bir palavra olduğunu, dünyayı yöneten elitler zaten Davos zirvesinde itiraf etmediler mi?
En başından başlayalım ve parça parça ilerlemeye çalışalım...
İnsanlığın başına gelen en büyük felaketlerden birisi, milyarderlerin şımarık ve aptal çocuklarıyla yoksulların en zeki çocuklarının bir arada eğitim görmesidir. Bir tarafta yüksek ve iddia o ki en kaliteli eğitime doğuştan hak kazananlar, diğer tarafta bu eğitimi alabilmek için hayatlarından ailelerinden, oyunlarından ve oyuncaklarından vazgeçen çocuklar. Bir tarafta Platon’un ütopya diye önümüze sürdüğü distopya, diğer tarafta bu idealizmin yıkıp geçtiği milyonlarca hayat.
Çoktan unutuldu, İngiltere eski başbakanı aynı zamanda yüksek eğitimli ve elbette liyakat sahibi Liz Truss, apar topar iktidardan uzaklaştırılmış, İngiliz aristokrasisi tarafından karantinaya alınmıştı. Nükleer güçlerin başına geçirilen şımarık ve arsız çocukların dünyayı yok etme ihtimali artık tamamıyla gerçek bir ihtimaldir. İngiliz siyasi eliti, bu şımarıklığı uzaklaştırabilecek hamleleri yapabilmiştir. Peki, ya Amerika? Ödüllü düşünürümüz Daron Acemoğlu’nun kafamıza sürekli kaktığı o kurumlar manzumesine neler oldu? Haftalardır İran’da protestolar var, insanların demokratik yaşamlarına mollalar tarafından tecavüz ediliyor diye yaygara koparan, yüksek eğitimli bilim insanlarımız şimdi nerede?
Alex Pretti, Mineapolis’teki devlet terörünün son kurbanı. 37 yaşındaki bu hemşire, gazileri tedavi etmiş toplumuna karşı duyarlı bir yurttaş. Adına ICE denen avcı kolunun, şehrinde estirdiği teröre kayıtsız değildi. Kaydedilen son fotoğrafı, insanlığa Nazizmin ölmediğini ve kaynağı olan Amerika’da hala çok diri olduğunu hatırlatıyordu.
Alex Pretti’nin Trump’ın kahverengi gömleklileri tarafından katledilmeden önceki o son anı.TV5 televizyonunda ABD’nin, Venezuela saldırısı sonrasında katıldığım bir canlı yayında konuklar, ABD’nin ne kadar güçlü ve kudretli olduğunu ve Maduro operasyonunun başarısına sürekli vurgu yapıyordu. Elbette kantarın topuzu bu kadar askeri terör rejiminin kudretine kayınca öfkeye kapıldım. Çünkü, gerçeğin bir yüzü askeri terör rejiminin kaslarını, yüksek teknolojili silahlarını gösteriyordu; ancak üzerimize yansıyan propaganda ışınlarını ayna yardımıyla başka bir tarafa yönlendirdiğimizde gerçeğin başka bir yüzü karşımıza çıkıyordu. Amerikan halkı uzunca bir süredir ceberrut bir diktatörlüğün altında inim inim inliyor. Bu diktatörlük Amerikan halkının elinden her şeyi aldı. Kamusal eğitim ve kamusal sağlık diye bir şey artık ABD’de yok. Şimdi, efendim şu sistem var, bu kurumlar var diyenleri duyar gibiyim. Onlara söyleyeceğim tek şey: Yok kardeşim, yok! Alex Pretti öldürülürken ve ABD ayağa kalkarken kalifiye Nazi Elon Musk ne yapıyordu? Kaliforniya’daki yönetimin göçmenlerin göz muayenesi ve sağlık giderleri için harcadığı 1,5 milyar doların peşine düşüyordu.1 Milyarlara sahip bir adamın çaresiz insanların temel sağlık giderleriyle ne gibi bir derdi olabilir? Muhtemelen kendisi daha büyük hırsız olduğu ve ABD kamu bütçesini adeta bir karadelik gibi emdiğini saklamak için bunu yapıyor ve bu yüzden ülkedeki tüm Nazileri hatta ülke dışındaki Nazileri (AFD vb.) paraya boğuyordu.
İnsanlığa rahat nefes aldırmayan ve huzur vermeyen askeri terör rejimi kendi halkına mı rahat ve huzur getirecek? Amerikan halkı nefes alamıyor; tıpkı yıllar önce yine Mineapolis’te polis tarafından acımasızca katledilen George Floyd gibi. Oysa televizyonlarımıza çıkan çok kabiliyetli, çok akıllı akademik düşünürlerimiz hala bu Nazi ülkesine olmadık payelerle güç atfetmeye devam ediyor. Büyük yanılıyorlar, çünkü Roma çöküyor! Hem de gümbür gümbür çöküyor.
Amerika’daki sosyal savaş, uzun zamandır gündemimizde. TV5 yayınında ve diğer kitle iletişim araçlarında gösterilmeyen ve tartışılmayan şey bu. Sosyal savaş öyle bir düzeyde ki ABD’de ilkokullar dahi güvende değil. Küçük çocuklar okullarına korkuyla gidiyor ve olmadık senaryoları düşünerek, hatta tatbikatlara katılarak hayatta kalmaya çalışıyor. Okuma-yazma öğrenmesi gereken çağdaki çocuklar, hayal kurmak, doğayı ve insanlığı tanımak yerine olası bir saldırı senaryosunda nasıl hayatta kalabileceklerini düşünüyor. İşte HBO’nun hazırladığı ‘Düşüncelerimiz ve Dualarımız (Thoughts & Prayers)’ belgeseli bu gerçekliğin geldiği boyutu gözler önüne seriyor. Yurttaşlarını yoksulluğa, evsizliğe, hastanelerde ölüme terk eden Nazi rejiminin kendi toplumunu imha edişini izliyoruz. Tüm bunlar size bir şeyi hatırlatıyor mu? Evet, küçük Amerika, Türkiye’de olanları. Küçük Amerika’da da devlet düzeni, toplumu kendi eliyle imha ediyor! Eline silahı alan topluma saldırıyor. Böylesi bir topluma saldırmak, art arda darbeler vurmak, gayet empati yapılabilir ve anlaşılır bir şey. Maalesef ölen çocuklar dahi olsa bu böyle. Bir toplum insanlarını adına liberalizm denen faşist ideolojilerin süslü tanımlarıyla terk ediyorsa acı sonuçlarına katlanmalı. Bir insanın yoksulluğu ve yoksunluğu o kişinin beceriksizliklerine bağlanıyorsa eğer, birileri o toplumun köklerine dinamit lokumlarını yerleştirir ve devletin bunu kontrol edebilmesi mümkün değildir. Peki, ABD çocuklarını korumak için nasıl bir senaryo izliyor? Elbette bu krizden fırsatlar çıkarmayı ve ilgili güvenlik şirketlerini şişirmeyi ve yeni bir piyasa yaratmayı tercih ediyor. Çocukları okullarda korumak için milyarlarca dolarlık yeni sahalar açılıyor ve nihayetinde çocuklar korunmak yerine daha büyük bir kötülük sarmalının içerisine hapsediliyor. İşte Amerika bu yüzden giderek pimi çekilmeye hazır bir bombaya dönüşüyor.
Deniz piyadeleri (Marines), Netflix’te yayınlanan ve askeri terör rejiminin vurucu gücünü propaganda eden bir belgesel. Elbette her propaganda içeriğinde olduğu gibi yalana ve açık saçmalıklara dayanıyor. Ancak içerikte esas dikkatimi çeken nokta, geçmişte bu sütunlarda yazdığım gibi, askeri elitin kendisini açık açık bir ‘üçüncü dünya savaşına’ hazırladığını söylemesi. Kameralar karşısına geçen elit askerlerin komutanı, tüm yalınlığı ve açıklığıyla üçüncü dünya savaşına hazırlandıklarını söylüyor. Bu artık gerçek bir senaryo ve askeri terör rejimi içeriden çökmez, yani Amerikan halkı bu işi bitiremezse insanlığı büyük bir felaket bekliyor olabilir. Çünkü, bombanın pimi Trump denen şımarık ve aptal milyarderin elinde. Türkiye’de televizyonlarda ne konuşulduğu ya da tartışıldığı umurumda değil. Ancak yoksul halkımız, yoksul halklarımız adına derin endişeler taşıyorum. Bu yüzden bu köşede alarm zillerine asılmaya çalışıyorum. Arkadaşlar! Savaş kapıda, barış diye haykırmak için neyi bekliyoruz? Neden savaş kapıda? Çünkü, tıpkı Roma gibi ABD de sınıfsal gerilimler yüzünden içeriden çatırdıyor. Bu çatırtı bugünden ibaret değil. John F. Kennedy’den beri ABD içeriden kırılıyor. Kast sistemine ve kurumsal ırkçılığa dayanan bir düzen çok bile ayakta kaldı.
Sistemi ayakta tutabilmek için yapılan son çağrı, bizzat Donald Trump ve JD Vance karşı yapılıyordu. Piskopos Mariann Budde, göçmenlere dönük nefret dalgasını açıkça hedef aldı ve Trump ve Vance'e dönerek evinizin bulaşıklarını kim yıkıyor? sorusunu sordu.2 Elbette bu güçlü konuşmayı iki haydut, alaycı gülümsemelerle karşıladı. Yalçın Küçük’ün ‘Tekeliyet’ eserinde dediği gibi, bu rejim kabiliyetsizler ve akılsızlar rejimidir. Bu yüzden kabiliyetli ve akıllı insanları öğütür ya da yok eder. Bu rejimin yöneticilerinin akılcı hiçbir söz duymaya tahammülü yoktur. İşte kendi ülkesini iç savaşa ve yıkıma sürükleyenlerin yaptıklarının kısa özeti. Şimdi, bu Nazi çetesi Gazze ve Filistin’e barış getirmek için komisyon kurdular.
Süslü ifadelerle soykırımı destekleyenler, Filistin’e barış getireceklerini söylüyorlar. Bunun adı: İbrahim 2.0’mış (Abraham Accords 2.0). İbrahim anlaşmalarına atıf yapıyor. Türkiye’nin hamasi liderliği bu işin içine hemen dahil olmuş gibi görünüyor. Oysa İrlanda ve İspanya gibi ülkeler hemen bu komisyonda yer almayacaklarını açıkladılar. Konuya dair açıklamayı Fine Gael lideri ve başbakan yardımcısı Simon Harris yaptı.3 İrlanda merkez siyaseti dahi Trump ve çetesinin dünyaya barış filan getirmeyeceğini açıkça görüyor. Bilal Erdoğan, liderliğinde Filistin yürüyüşleri yapan riyakarlar ordusu bu gerçeği göremiyor mu? Sözde hepimize kanlı bir barış senaryosu yutturmaya çalışıyorlar. Dünya halkları ve ABD’nin direngen insanları artık bu palavralara inanmıyor. Her şeyin koca bir palavra olduğunu, dünyayı yöneten elitler zaten Davos zirvesinde itiraf etmediler mi?
Tüm bu kaostan son ve önemli bir dersi kendi coğrafyamız için çıkarmalıyız. Kürt siyasi eliti büyük bir kırılma yaşadı ve içindeki Amerikancı, İsrail yanlısı siyaset dizginlerinden boşandı. Bu siyasi cereyanın Kürt yoksullarına büyük zararı olacak. Benzer bir siyasi cereyan Türk milliyetçiliği ve seküler gömleği giymiş barbarlarda da var. İki tarafın argümanı aynı: ‘Bize ne Filistin’den, biz kendi işimize bakalım’. Bu ifadenin ağırlığını anlamak için şöyle ifade edelim: ‘Bize ne Auschwitz’den, biz kendi işimize bakalım’. Bu siyasi dehaların iddiaları neydi? Güçlü olanın yanına koşulsuz şartsız hizalanalım ve istediğimizi alalım. Vay canına! Zaten bu kimsenin hiç aklına gelmeyen çok parlak bir fikir! Emperyalizmin riyakarlığına ve halkları birer kukla gibi oynatmasına vurgu yapmayacağım. Zira, sıkıldık artık aynı şeyleri işitmekten. Bir halk soykırımdan geçirilirken kendisini satranç ustası sanan bu insanlık düşmanlarının, kendi halklarına ihanet ettiklerini görmek zorundayız. IŞİD ya da meşrulaştırılmaya çalışılan HTŞ’nin Suriye’deki halklara karşı giriştikleri cinayetler ortadadır ve BM kayıtlarına geçmiştir. Burada sadece Kürt halkından söz etmiyorum; karşımızda kocaman bir insanlık trajedisi var. Ve birileri bu trajediden başkalarının trajedisine göz yumarak, hatta bizzat katillerle iş tutarak çıkabileceğini sanıyor. Bunun adına satranç ustalığı değil, güç yalakalılığı ya da budalalığı diyoruz. Dünya halkları Netenyahu, Lahey’de yargılansın ya da yargılanmasın İsrail kabinesini soykırım suçlusu olarak kolektif hafızaya kaydetmiştir. O iş artık bitti! Böylesi bir vicdani ayaklanma ortadayken, Filistin halkının acılarına en olmadık cümleler kuran Kürt siyasi eliti, uluslararası meşriyet alanını kaybetmiştir. Bu da doğrudan Kürt yoksullarına dönük yapılmış en büyük kötülüktür. Zira Kürt elitleriyle, yoksullarının çıkarları çatışmaktadır. Evet, savaş koşullarında bile böyledir. Şimdi, Avrupalı vicdan sahibi adam gözlerini sokaklara çevirip şu soruyu soruyor: Bunca insan madem Rojava için sokaklara çıkabiliyordu, her hafta biz Filistin eylemleri düzenlerken ve polisin zorbalığına uğrarken neredelerdi? Meşruyeti halkların vicdanlarında değil, televizyonlarda, sosyal medya izleyici sayılarında arayan büyük satranç ustalarının anlayamayacağı bir gerçek bu. Amerika irtifa kaybeden bir güç. Elbette askeri terör rejimine dayandığı için üzerimize doğrulttuğu silahlara baktığımızda aklımız dumura uğruyor ve onu sonsuz ve sınırsız bir güç olarak görüyoruz. İnsanlığın geleceğinde ABD yok. Bu ülke çöküş evresine çoktan girmiştir. Çöken bir gücün yanına dizilenler, bunun aksini iddia etse de hızla tersi bir sürece (ABD’nin çöküşüne) doğru sürükleniyoruz. Çöken bir güce tutunan Türkiye, o güçle birlikte batma ihtimali ile karşı karşıya. Sadece Türkiye mi? Bu çöken güce tutunan Kürtler ve diğer halklar da batan gemiyle birlikte batabilir. Umudumuz batan bu gemide sadece bu halkları yöneten yönetici elitlerinin batmasıdır. Önümüzde artık fazla seçenek kalmadı. Ya askeri terör rejimi yıkılacak ya da insanlık onunla birlikte yok olacak!
1‘California treats illegals better than citizens’ https://x.com/elonmusk/status/2015058398719447125?s=20 Erişim Tarihi: 26/01/2026
2‘WATCH: 'Have mercy' on LGBTQ+ communities and immigrants, Episcopal bishop asks Trump’ https://www.pbs.org/newshour/politics/watch-have-mercy-on-lgbtq-communities-and-immigrants-episcopal-bishop-asks-trump Erişim Tarihi: 26/01/2026
3'Paying a billion dollars? We won't be doing that': Harris doubles down on Board of Peace remarks’ https://www.thejournal.ie/board-of-peace-ireland-helen-mcentee-6936188-Jan2026/?utm_source=shortlink Erişim tarihi: 26/01/2026

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder