halkTV "Köşebaşı +Gündem" -28 Ocak 2026-


Venezuela Yöntemini dener mi? ABD İran’ı vuracak mı?-Mustafa K.Erdemol- 

ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonunun eli kulağında olduğu söylenmesine rağmen, beklenenin aksine Başkan Donald Trump’ın işi biraz yavaştan aldığı sanırım fark ediliyor. Bunun bir nedeni, İran’a ABD ile birlikte saldırmayı planlayan İsrail’in Arrow 2 ile Arrow 3 sistemlerini desteklemek için ABD'nin yardımına ihtiyaç duyması, bu yüzden de Trump'tan İran'a saldırıyı ertelemesini istemesi olabilir pekala.

Trump’ın İran rejimini “etkisiz” hale getirmek için Venezuela yöntemini deneyebileceğine dair analizler, tahminler uçuşuyor ortalıkta. Sonucu açısından ABD’ye maliyeti de fazla olmayacağından bu yöntemin deneneceği fikri yabana atılır gibi değil doğrusu. Dünyanın en büyük gücü olduğu gerçek, ama ABD'nin saldırı araçları, İran’da rejimin bel kemiği olan İslam Devrim Muhafızları’nı zayıflatmaya yetmeyebilir çünkü. Bu nedenle Venezuela benzeri bir operasyonu İran’da da deneyerek askeri/siyasi liderleri hedef almak isteyebilir.

Elbette İran ile Venezuela birbirinden çok farklı siyasi sistemlere sahip, “yurttaş” tutumları da büyük farklılıklar gösteriyor. Yani “dış müdahale”ye rejim karşıtı olsalar da temkinli yaklaşan, hatta karşı olan milyonlarca insan var İran’da. Venezuela’da ise ABD karşıtlığı yabana atılamayacak kadar yaygın olmakla beraber bir ABD müdahalesini arzulayanların sayısı da az sayılmaz. Ayrıca Venezuela ordusunun üst yönetimi ile hükümette çatlak olduğu, bunun da Devlet Başkanı Nikolas Maduro’nun ABD’li haydutlarca kaçırılmasını kolaylaştırdığı ortada. Aynı yöntemin, rejim içeriden çatlatılmadığı sürece, İran’da “başarı” getireceğini düşünmek zor bu açıdan.

O nedenle geriye askeri seçenek kalıyor. İyi de, bunun ABD’ye gerçekten bir yararı olur mu? Körfez/Arap ülkelerinin “normalleşme” adımları atsalar bile İsrail’e olan kızgınlıklarının hayli arttığı bir dönemdeyiz. İsrail, eskisinden farklı olarak “normalleşme” adı altında bölgede nüfuz alanını genişletti. Bundan Suudi Arabistan’ın, BAE’nin memnun olmadığını anlamak zor değil. Olası bir İran saldırısının İsrail’i iyice rahatlatacağını bilmek bu kızgınlığı arttıracağı gibi bu kez ABD’ye de yöneltebilir. ABD bunu göze almak zorunda eğer saldıracaksa.

Unutmamalı; İsrail ile ilk kez açık savaşa tutuşan İran’ın ABD saldırılarına karşı misillemesi bu savaştan edindiği deneyimlerle daha da farklı olabilir. İran için ABD hedefleri “savaş alanı dışında” vurulacak yerler haline gelebilir. Ayrıca İran’ın oldukça isabetli, karayolunda taşınabilir kısa menzilli balistik füzeler, seyir füzeleri ile insansız hava araçlarına sahip olduğu anımsanmalı. İran'ın bazı sistemleri de çoklu konvansiyonel savaş başlıkları ile aldatıcılar içeriyor. Bu da füzelerin ABD tarafından önlenmesini zorlaştırıyor. Bu nedenle ABD İran’ı kolay lokma sanmamalıdır.

Daha da önemli olan şu; ABD’nin önleyici füzeleri tükenmiş durumda. 2025 Haziran savaşında, İsrail’e destek amacıyla ateşlenen ABD THAAD önleyici füzelerin kesin sayısı kamuoyuna açıklanmadı bilindiği gibi, oysa ABD medyasında, 12 günlük o savaşta bu füzelerden yaklaşık 100-150 adetinin harcandığı yazıldı. Sadece bu değil, Aegis deniz savunma sisteminin dayandığı Standard füzesinin 80 SM-3 versiyonu da azalmış. Bu İran’a bir saldırı için hiç de yeterli sayıda silah değil konunun uzmanlarına göre.

Ayrıca ABD’nin rahatını kaçıran bir başka durumda, bölgesel ittifakların artık onun tarafından yönlendirilmemiş oluşudur. Yani emrine hazır bölgesel kuvvetler bulmada zorlananabilir Trump.

Hem hatırlayalım; ABD “dinci rejimi” yıkmak için hiçbir zaman İran’a saldırmadı. Bunun doğuracağı risklerin farkında oldu hep. Rejimin zayıflayıp düşeceğine inanması saldırmamasının nedeniydi.

Rejim, böyle giderse bir müdahalaye gerek kalmadan değişebilir de. Ama düşmezse, yine de ABD “vurararak” rejimi değiştireceğini sanmakla hata eder.

Çünkü işin bir de İran’la ticaret yapan Avrupa kısmı var. İşin İran’ın dünya petrol piyasasını belirleyen önemli bir petrol ülkesi olması gerçeği var.

Trump’ın savaş gemileri buna rağmen ne yapacak, göreceğiz.

/././

İktidarın seçim planı -Mehmet Tezkan- 

Devlet Bey ‘erken seçim mümkün değil, doğru da değil’ diyerek kapıları kapattı…

(Mini parantez. Erken seçim yok, zamanında seçim var, buna alışın nutukları atılırken Bahçeli’nin önerisini AKP danışıklı dövüşle ‘madem istiyorsunuz o zaman hodri meydan’ diyerek 2018 haziranında baskın seçime gitmişti. Yine benzer bir durum olabilir. Parantez bu kadar)

Ama ortam/ekonomi/gidişat 2018 yazı gibi değil…

Rüzgar sert esiyor. Rakipler dişli, halk burnundan soluyor.

Belli ki; 2026’da seçim yok… Zaten temmuz ayında NATO zirvesi var. Trump gelecek diye Etimesgut havaalanının pisti büyütülüyor. Soluklansın bir bardak çay içsin diye Devlet Konuk evi yapılıyor. Kasım’da Antalya’da iklim zirvesi var. 196 ülkeden 80 bin kişi bekleniyor.

2026 programı dolu… Zaten ekonomi izin vermiyor. Emekliye, memura, asgari ücretliye verilen paradan seçim olmayacağı belli değil mi?

2027’de olabilir mi?

Siyaseti yakından takip edenlere göre; 2027’nin sonbaharı iktidar için en uygun tarih. Onların senaryosu şöyle; 2026’nin sonunda enflasyonu yüzde 18‘lere, yüzde 17’lere indirecek. 2027’de yüzde 10’lara doğru yolculuk başlayınca biraz da TÜİK’in katkısıyla yaz sonu seçime gidecekler.

Biliyorsunuz 2023’ün mayıs ayında seçime giderken enflasyon yüzde 80’den yüzde 38’e, aylık enflasyon artışı yüzde sıfıra düşmüştü…

Sıfıra…

Aynı senaryo bir kez daha sahneye konularak seçim kazanılır mı? Bırakın bizleri AKP’ye gönül veren yazarlar bile ‘olmaz’ diyor…

Neden?

Nedenini ben söyleyeyim; seçmeni iki defa aldatamazsınız… Gönülden kopuşu tamir etmek çok ama çok zordur...

2026’da enflasyonda düşledikleri orana ulaşamayacakları yadsıyamadıkları gerçek. 2026 sonunda enflasyonun yüzde 20’lerin altına inmeyeceği şimdiden belli. O halde 2027’yi de pas geçebilirler…

2027’de 2026 gibi darlık yılı, 2028 bolluk yılı olabilir…

Şimdi diyeceksiniz ki 2028’in mayıs ayında zaten zorunlu seçim var. Aynı yıl erkeni nasıl olur?

Cumhur ittifakı erken seçim diye bir/iki ay geriye çekse, kim itiraz edebilir ki… İtiraz edenlere kim dinleyecek ki… Meclis karar aldı, YSK uyguladı denir olur biter”

Bu ülkede yaşıyorsanız artık makulü aramayın. Hukuka uygun mu değil mi diye düşünmeyin…

Erdoğan yeniden aday olacaksa ha bir ay, ha iki ay, ha altı ay fark etmez. Meclis 360’ı bulup erken seçim kararı alır…

Bana göre Erdoğan erken seçim kararıyla değil Anayasa değişikliğiyle seçime gidecektir. Partisiz cumhurbaşkanlığını getirecek, sistem üzerinde düzenlemeler yapacak, partiler üstüyüm herkesi kucaklıyorum diyecek, belki güçlü cumhurbaşkanının etkin olduğu parlamenter sisteme dönecek, tüm etnik gruplara güller atacak, demokrasi nutukları atacak. Hazinenin ağzını sonuna kadar açacak ve…

Veda seçimim diyerek oy isteyecek…

Benim hesabıma göre seçime 27/28 ay var…

/././

10 yıl önce yine İspanya açıklarında yakalanmışlar -İsmail Saymaz- 

Kanarya adaları açıklarında ‘United S’ adlı gemide ele geçirilen 10 ton kokainle ilgili soruşturma sürüyor.

Narkotik dünyasında ‘Padişah-Armando-Jack’ kod adlarıyla bilinen Çetin Gören, sevkiyatın organizatörü olduğu iddiasıyla tutuklandı.

Gören’in talimatı üzerine Mehmet Murat Buldanlıoğlu’nun Honduras’ta ‘Copa Maritime Co’ adlı şirketi kurduğu, ‘United S’ gemisini şirket adına kaydedip sefere çıkardığı öne sürülüyor.

Kağıt üzerinde şirket sahibi olarak İbrahim Yılmaz gözüküyor.

Buldanlıoğlu ve Yılmaz da cezaevine gönderildi.

Yılmaz, ifadesinde, Buldanlıoğlu’nu tanımadığını ve şirketten haberdar olmadığını savunuyor. Kendisine ait pasaport numarasıyla şirketi kurduklarını anlatıyor.

Buldanlıoğlu, Yılmaz’ı doğruluyor.

Yılmaz’ın bilgilerini e-mail ortamında aldığını kaydederek, “Pasaportuna ilişkin bilgileri aldım. İki kişinin daha bilgilerini aldım. Bu bilgilerin üzerine şirketleri kurdum” diyor.

Yılmaz’ın pasaport bilgilerinin, kendisinden habersiz şekilde temin edilerek, Honduras’taki şirketin kuruluşunda kullanıldığı anlaşılıyor.

İspanya açıklarında 20 ton Fas haşhaşı

Bu yöntem ilk kez kullanılmıyor.

10 ton kokainin ele geçirildiği baskının benzeri 2016 yılında da yaşanmış. İspanya açıklarında durdurulan gemide 20 ton Fas haşhaşı, yani esrar yakalanmış.

Baş kahraman, şu ‘tesadüfe’ bakın ki, yine Buldanlıoğlu!

Uyuşturucu bağımlısının imzasıyla şirket kuruldu

‘Bataklık İddianamesi’nde yer verilen bilgiye göre Kapalıçarşı’da çalışan Kevork Durna adına Marshall adalarında Martilorr Shipping Co. Ltd. adlı şirket kuruluyor. Şirket 25 Mayıs 2016’da 1.050.000 dolar karşılığında ‘Arıkan Dadaylı’ adlı gemiyi satın alıyor.

Satış sözleşmesinde Martilorr Shipping’i temsile yetkili kişinin Buldanlıoğlu, şirket sahibinin Duran olduğu yazıyor.

MASAK raporunda, Buldanlıoğlu ile Durna’nın pasaportlarındaki ile sözleşmedeki imzalarının farklı olduğu tespit ediliyor.

Başka usulsüzlükler de var.

Martilorr Shipping’in kuruluşu 6 Mayıs 2016, Duran tarafından geminin alım satım için Buldanlıoğlu’na verilen vekaletnamenin tarihi 9 Mayıs 2016 gözüküyor. Ancak alım-satım sözleşmesi 5 Mayıs 2016 tarihini taşıyor. Yani, şirketin kuruluşundan ve vekaletnamenin verilmesinden de önce.

Ayrıca geminin satış bedelini ‘Dadaylılar Denizcilik Nakliyat ve Ticaret Limited Şirketi’nin ortaklarından Uğur Şener ile irtibatlı Murat Özakdağ yapıyor. Bu yolla paranın izi kaybediliyor.

Baskından sonra Nejat Daş’a satılıyor

‘Arıkan Dadaylı’ adlı geminin adı satıştan sonra ‘Martı N’ diye değiştiriliyor.

Gemi 23 Eylül 2016’da İspanya’da 20 ton esrarla yakalanıyor.

Baskından sonra ‘Martı N’ adlı gemi ‘Türk Escobar’ diye bilinen Nejat Daş’ın eşi Hanife Daş adına Marshall adalarında kurulan CHS Group Of. Co. Ltd. adlı şirkete 16 Kasım 2017’de satılıyor.

Geminin adı ‘Sibel D’ olarak değiştiriliyor.

Buldanlıoğlu, 2018’de CHS Group’ta işe başlıyor.

Ukraynalı Sergey Popov

MASAK raporunda, Durna’nın malvarlığı ve bankacılık işlemi dikkate alındığında ‘Martı N’ gemisini alabilecek mali güce sahip olmadığı ifade ediliyor. Zaten Duran da gemi ve şirketten haberdar olmadığını ifade ediyor.

Durna, 10.000 dolar karşılığında Sergey Popov adlı Ukraynalıya vekalet verdiğini, şirket kurma ve gemi satın alma işlemini Popov’un yapmış olabileceğini söylüyor.

Karardan:

“Geçmişte uyuşturucu kullandığı dönemde iş ararken Popov ile tanıştığını, bu şahsın kendisine 10.000 dolar karşılığında bir gemi işi olduğunu söylediğini, kendisine vekaletname verdiğini, parayı alıp borçlarını ödediğini ve işlemlerden bilgisinin olmadığını…”

Hurda fiyatına diye almışlar!

Buldanlıoğlu ise eyleminin gemi satışının takip etmekten ibaret olduğunu savunarak, “Para alışverişi nasıl oldu, bir fikrim yok” diyor. İmza aşamasında yanında Sergey Popov’un bulunduğunu ifade eden Buldanlıoğlu, “Kevork bey orada yoktu. Kevork beyin imzası olamaz, çünkü hepsini ben imzaladım” diye konuşuyor.

Buldanlıoğlu 2016’da 20 ton esrarın ele geçirildiği geminin bir yıl sonra Daş tarafından satın alındığını kabul ederek, şöyle devam ediyor:

“Gemiyi aldıktan sonra Tuzla’da hazırladım. 6 gün sonra kendi tayfası geldi, gemiyi teslim ettim. 4 ay sonra gemi İspanya’da yakalanmış. 14 ay tutuklu kalmış. 2017 Ekim ayında Nejat Daş, denizcilik konusunda yatırım yapmak istediğini, problemli gemileri almanın daha karlı olacağını söyledi. İspanya’daki bazı kontakları verdim. Orada 3-4 gemi buldu. Biri ‘Martı N’di. Hurda fiyatına alma şansı olduğu için kaçırmamasını söyledim.”

Fransa’da 2.3 ton

Buldanlıoğlu, 22 Eylül 2015’te ‘Carib Palm’ adlı geminin Blue Marine Shipping Trading adlı şirkete 650.00 dolara satılması işleminde de şirket temsilcisiydi.

İddiaya göre bu gemiye Buldanlıoğlu’nun da aralarında olduğu bazı kişiler tarafından gizli bölmeler yapıldı. Gemide Fransa açıklarında 2.3 ton kokain yakalandı.

Buldanlıoğlu, 10 yıla kadar hapis öngörülen bu eylemden ötürü Fransa tarafından 2017’de kırmızı bülten çıkarıldı.

Tüm dünyada aranırken…

O, Türkiye’de’ydi.

Nejat Daş ve eşine CHS Group’ta çalışıyordu.

Bir yıl sonra, 2020’de ‘Bataklık Operasyonu’nda tutuklandılar.

Gören, Daş çifti, Buldanlıoğlu ve Duran’ın da aralarında olduğu 35 tutuklu sanık iki yılda tahliye edildi.

Dava 2024’te beraatle sonuçlandı.

Gören ve Buldanlıoğlu, Kanarya adaları açıklarında ‘United S’ adlı gemide ele geçirilen 10 ton kokainden ötürü yeniden cezaevine gönderildi.

Buldanlıoğlu, 10 yıl öncesinden farklı olarak suçunu itiraf ediyor. Gören’in talimatıyla Honduras’ta şirket kurduğunu söylüyor.

Gören ise Buldanlıoğlu’na şirket kurması talimatı vermediğini savunarak, “Bataklık Operasyonu’ndan dolayı kin güdüyor olabilir. İftira attığını düşünüyorum” diyor.

/././

Bir polemiğin perde arkası -Ayşenur Arslan- 

Fatih Altaylı tahliye oldu. Nihayet stüdyosuna kavuştu. Cezaevi sonrası çok etkileyici bir sohbette de Silivri’yi anlattı.

Sohbet, evet ilginçti.. Ancak “Silivri sürecinden çıkardığı ders” sahiden bir ders niteliğindeydi:

“Soranlara diyorum ki babam hapse girmediği için ben girdim. Babalarımız girse belki biz girmeyecektik. Yani bu mücadeleyi, demokrasi mücadelesini babalarımız vermiş olsaydı belki biz hapse girmeyecektik.”

Aslında bu topraklarda o kadar çok baskı yaşandı ve o kadar çok aydın, namuslu insan mücadele etti ki! Ne yazık ki çok azdılar. Toplum bazılarının adını bile duymamıştı. Mesela Terzi Fikri.. Fatsa’da belediye başkanı seçildi. İlçeyi halktan görevlilerle yönetti. Kadına şiddetle mücadeleden “çamura son” kampanyasına kadar pek çok sorunun üzerine yurttaşlarla birlikte gitti. 12 Eylül darbesinden hemen önce “komünist bir yönetim kurduğu” gerekçesiyle görevden alınıp tutuklandı. Ağır işkence gördü ve henüz 47 yaşında cezaevinde hayatını kaybetti.

Genç kuşaktan kaç kişi biliyordur Terzi Fikri’yi?

Darağacına yürümese.. Adına şiirler şarkılar yazılmasa Deniz’i kaç kişi tanırdı?

Ama Fatih haklı. Bir önceki kuşak mücadelesinde kararlı olsaydı.. Hep söylerim, Madımak katliamından önce ilk sloganlar atılırken sel olup Sivas’a aksaydı..

Bugün cezaevleri ve özellikle Silivri günümüzün Denizleri, Fikrileri ile dolmazdı.

***

Fatih’in konuşması, uzun süredir aklımda olan.. Ama hep kaçındığım bir polemiği de önüme getirdi: Enver Aysever’in Ekrem İmamoğlu’na dair iddiası.

Kaçınma nedenim, Enver’in de “sağcılık üzerine eleştirileri” gibi akla ziyan bir suçlama ile Silivri’ye gönderilmesiydi.

Bazı durumlar vardır ki, susarsınız. Ölüm ve mahpusluk o durumların başında gelir.

Ne var ki, Enver aksi beyanlara rağmen iddiasını sürdürdü. Son olarak da avukatı aracılığıyla Özgür Özel’e çemkirdi.

Şunu peşinen söyleyeyim. Enver’i sevmem.. CNNTürk’te yaşadıklarımız yüzünden güvenmem.. Bunu da yüzüne karşı ifade ettiğim için burada rahatlıkla tekrarlayabilirim.

Yine de, bu yazının hislerimle ilgisi yok.

Adalet söz konusu ise, sevmediğim ya da görüşlerine selam bile vermeyeceğim insanları.. Hele dört duvar arasındaysalar savunduğumu beni izleyenler bilir.

Nitekim polemik konusuna da böyle yaklaşıyorum.

***

Önce polemiğin başına gidelim.. Sabah yazarı Mahmut Övür’ün yazısıyla gündeme gelen iddiayı hatırlayalım:

Silivri Cezaevi'nde izleyenleri şoke eden bir sahne yaşandı. Yargı kulislerine hızla yayılan iddiaya göre, eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu ve Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney cezaevine yeni gelen gazeteci Enver Aysever'e geçmiş olsun dileklerini iletip sohbet ederlerken, araya sürpriz bir isim girer ve elini Aysever'e uzatır: ‘Hoşgeldin Enver geçmiş olsun..’ Sesin sahibi CHP'nin "yolsuzluk" iddiasıyla tutuklu cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu. Ancak İmamoğlu'nun eli havada kalır ve Aysever'in tokat gibi cevabı cezaevi görevlileri dahil herkesi şoke eder:

Aysever: Çek kirli elini hırsızların elini sıkmam..."

İmamoğlu: Ne biçim konuşuyorsun lan
Aysever: O biçim konuşuyorum lan...”

Kürt siyasetinden CHP’ye.. Oradan FETÖ’ye ve -şimdilik- AKP’ye uzanan yolculuğuyla hatırlayacağımız Mahmut Övür yalan söyleyecek değil ya!

Oysa pek çok kişi, böyle bir şeyin fiziken mümkün olamayacağını söylemek için tanıklık yaptı.

Son tanıklık, yine bu polemik çerçevesinde Fatih Altaylı’dan geldi:

“Ben orada 7 ay kadar kaldım hemen hemen. Kimsenin elini sıkmadım çünkü kimseyle elini sıkacak bir ortam oluşmuyor. Yani en fazla koridorda karşılaşıyorsunuz geçerken yan yana. Ki onu bile karşılaştırmamaya gayret ediyorlar. Ve koridorda aranızda 4-5 metreden daha yakın bir mesafe olması mümkün değil. Söyleyebildiğin en fazla şudur. ‘Geçmiş olsun. Geçmiş olsun. Nasılsınız? Nasılsınız? İyi akşamlar. İyi akşamlar.’ Yani bunun dışında bir temas, elimi uzattım sıktı sıkmadı dokunmak söz konusu değil. Hiç kimseyle söz konusu değil. Yani orada kaldığım süreç boyunca herhangi bir başka mahkuma elini sıkacak kadar yakınlaşmayı bırak. Yani şu mesafeden daha yakın olmamız söz konusu değil. O yüzden hani elini uzattı sıkmadım, elimi uzattım sıkmadı falan böyle bir şey bana sorarsan mümkün değil.

Pek ender olarak avukat kabinleri var.. Avukat tarafındaki kapıları açarsanız bağırarak konuşabilirsiniz ama eğer uzun konuşursanız hemen gelip müdahale ediyorlar. konuşmayın diye. O yüzden en fazla ‘nasılsınız? İyi misiniz? şu oldu, bu oldu’.. Yani 3–5 kelimenin dışında konuşmak çok mümkün değil. Hemen infaz korumalar gelip lütfen yapmayın diye kibarca ikaz ediyorlar. Onun dışında camdan merhaba geçmiş olsun falan filan..”

* * *

Fiziken imkansız olması Mahmut Övür’ün iddiasını çürütür mü?

Fatih Altaylı’nın stüdyosunda iki çift laf ederken Erdoğan’a “fiziki saldırı” planladığına inanırsanız hayır!

Bu yüzden başta elbette Erdoğan’ın “Mahmut abisi”, Saray medyası iddianın üstünde tepindi durdu. En son, Enver avukatı Mikayil Dilbaz aracılığıyla bir hamle daha yaptı:

Müvekkilim, içeride sayın Ekrem İmamoğlu hakkında “Ben hırsızın elini sıkmam”ifadesini kullandığını, ziyaret sırasındaysa sayın Özgür Özel’e hitaben “Hırsızları savunmak adına partinin tek gündemini bu konuyla meşgul ederseniz, sayın genel başkan, korkarım ki yer değiştireceğiz” sözlerini açıkça ve yüz yüze söylediğini tarafıma net biçimde beyan etmiştir.”

Polemiğin taraflarını.. Yani Enver ve Mahmut’u çok yakından tanırım. Ne var ki dilimi ve klavyeyi sıkı tutmaya çalışıyorum. Yoksa Mahmut’un Fethullah Gülen ile Ali Kırca’yı (benden gizli) neden, ne karşılığında görüştürdüğünü.. Neden silahlı saldırıya maruz kaldığını.. O saldırı öncesinde benim ve birkaç ismin tanıklığında nasıl ve neyle tehdit edildiğini anlatırdım!!

(“Meraklısına Not: Aslında Mahmut’un hiç birine yanıt vermediği pek çok yazımda anlattım. Dileyen internetten arayıp bulabilir..)

Enver’e gelince.. Tele 1 binasının kapısında karşılaştığımızda, yanındaki babasından özür dileyerek söylediklerimi.. Datça’da deniz kenarındaki çok şık bir motelde ailesiyle yazı geçirmelerine nasıl şaşırdığımı.. Halk TV’den gerçekte neden ayrıldığını yazabilirim.

Ama o şimdi, haksız yere cezaevinde. O yüzden yazmam, yazamam.

Onun yazdıklarına da aynı gerekçeyle katılmam, katılamam.

Enver de bilir elbette. Ancak avukatının haydi haydi bilmesi gerekir. “İmamoğlu ve onca isim hakkındaki iddialar hala İDDİA!”

Davanın hangi kriter ve kanıtlara dayanılarak yürütüldüğünü görmezden gelsek bile, masumiyet karinesini yok sayıp hırsız yaftasını yapıştırmak.. Avukatının Enver adına yaptığı açıklamadaki ifadeleri onaylamak mümkün değil:

“Müvekkilim, içeride de dışarıda da hayatı boyunca hırsızlıkla mücadele ettiğini özellikle vurgulamaktadır. Çünkü bugün mesele artık kişiler ya da partiler değil; ülkesini soyanlarla, ülkesini sevenlerin kavgasıdır.”

Ülkesini soyanlar derken…

Ayıp yahu!

* * *

Polemiğin bir başka cephesini daha yazmasam olmaz.

ODATV’de Soner Yalçın’ın, pardon Hürrem Elmasçı’nın yazısı şu bizim “herkesin herkesi tanıdığı” mahallede bulmacayı tamamladı.

Yazı bir portreyi sunuyordu okuruna: “ŞEYTANIN AVUKATI” diye nitelendirilen Avukat Hüseyin Ersöz.

Ayrıntılarla kafanızı yormayayım. Hüseyin Ersöz daha çok çok gençken Ergenekon davalarında tanınmak için çok çabalamış. Siyasi davalarda kamera karşısına hep bu “birikimsiz şovmen” çıkıyormuş.

15 Temmuz’dan sonra malına, parasına çökülmek istenen işadamlarının avukatlığını yapmış.

Aslında bir süre ODATV’de yazmış ama Hürrem Elmasçı, pardon Soner Yalçın tarafından kovulmuş..

Peki bu yazının bugünlerde anlamı neymiş, derseniz..

Enver Aysever’in İmamoğlu polemiğinde “fiziki nedenlerle bunun mümkün olmadığını” ilk ifade edenlerden biri olması..

* * *

Sizi bilmem.. Geçmişte tanık olduklarımı ve birilerini hatırladıkça içim şişti.

Enver’e geçmiş olsun diyerek..

Murat Çalık ve Tayfun Kahraman’a tez zamanda tahliye ve sağlık dileyerek..

Ekrem İmamoğlu’nu yanaklarından öperek..

Suçlarını, cihatçı katillerin saç kesme törenine (!) nazire yaparak ördüğü için gözaltına alınan genç hemşireye selam söyleyerek..

Ben de henüz yeterince uzamasa da saçlarımı örmeye gidiyorum..

/././

halkTV

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

halkTV "Köşebaşı +Gündem" -28 Ocak 2026-

Venezuela Yöntemini dener mi? ABD İran’ı vuracak mı?-Mustafa K.Erdemol-  ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonunun eli kulağında olduğu sö...