soL "Köşebaşı + Gündem" -28 Ocak 2026-


Onbeşler hakkında merak edilenler veya bir sır perdesi mi var?-Aydemir Güler(soL-Arşiv) 

"Burjuva tarihçiliği Partimizin kurucu liderlerini bir “katil kim” oyununda oynatmak isteyebilir. Bizim için muamma yok."

TKP kurucu lider kadrosuna indirilen ağır darbenin sorumlusu kimdi? Türkiye’de bundan bir süre öncesine kadar sol tarihçiliğin en mühim sorusu bu zannedildi. Bu konuda çeşitli belgeler zamanla açığa çıktı, yayımlandı. Soru baki kaldı…

Mustafa Suphi ve arkadaşları ne yapmak istiyorlardı? Ankara’ya gelmekten maksat neydi? Mustafa Kemal’in lideri olduğu hareketle nasıl bir ilişki kuracaklardı? Mustafa Kemal’e dost muydular düşman mı? Elbette açığa çıkmayı bekleyen ve zamanla çıkan belgeler yine oldu. Ama -insanlık hali- kimi tarihçiler kendilerini tutamayıp Suphi’nin bakan olma rüyası üstüne spekülasyonlar yaptılar. Maceracı mıydı bunlar ne?

Yanlarında önemli miktarda para olduğu da biliniyordu. Hâlâ tam olarak kaynağı bilinmeyen ve belki ileride ortaya çıkacak belgelerle açıklık kazanacak olan bu para Suphilerin Rusya ile akçalı ilişkilerine mi delalet ediyordu?

Kimi “araştırmacılar” -kendilerini tutamayıp- TKP’nin Sovyetler Birliği ile bir tür ajanlık derecesinde bir ilişki kurduğunu iddia edecek kadar alçaldılar. Zaten Suphilerin de yanlarında sandık sandık…

Elbette belgeler çıktı ve Bakü’den başlayan yolculuğa Bolşevik liderlerin itiraz ettiklerini söyleyemesek de hayli temkinli yaklaştıkları kesinlik kazandı. Ama kendilerini tutamayan meraklılar, yoksa diye sorabildiler, hazine 1915 Ermeni soykırımından mı edinilmişti? Tarih aydınlanma değil cinlik miydi yoksa!

Eğilimlerin tam tersine döndüğüne de tanık olundu, TKP’nin ilk günlerinden söz edilirken. Sovyet yönetimi Suphi ve arkadaşlarının öldürülmelerine göz mü yummuştu, yoksa daha ileri de gitmiş olabilir miydi?

Bizim için muamma yok

Tarihçilik bir bilimdir ve belgelere ulaşarak, belgelerin şifrelerini çözerek bize gerçeklik hakkında daha fazla veri sunar. Tarih her bilim gibi insanlığın aydınlanmasına hizmet eder.

Ancak “bakan mı olmayı kafaya koymuştu”, “Mustafa Kemal komünist miydi”, “Mustafa Suphi ve diğer komünistler ajan mıydı”, “paranın kaynağı şu muydu bu muydu” tipi sorular bilimin insanları aydınlatmasına yolu döşeyen sorular değil, kafaların karışmasını amaçlayan sayıklamalardır. Sömürü düzeni aydınlığı sevmez, sayıklamalara muhtaçtır. Biz ise akıl açıklığına Nâzım’ın gösterdiği yoldan ilerleriz:

Benim kuvvetim :
bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır.
Dünya ve insanları yüreğimde sır
ilmimde muamma değildirler.

Burjuva tarihçiliği Partimizin kurucu liderlerini bir “katil kim” oyununda oynatmak isteyebilir. Bizim için muamma yok.

Bir kere; Mustafa Suphi amacını açık açık yazmıştı: Emperyalist saldırı altındaki ülkede ulusal kurtuluş saflarında, işçiler ve yoksul köylüler adına yerini alacaktı TKP. Hedef sosyalist devrimdi. Ulusal kurtuluş ancak sosyalizmle kalıcı bir kazanıma dönüşebilirdi.

Öte yandan, olay bu kadar basit değildi elbette ve ilk sosyalist devlet için Türkiye her şeyden önce Kafkasların, Karadeniz’in, Boğazların, sonuç olarak devrimin güvenliği demekti. Emperyalizmin yok etmek istediği Sovyet hükümeti bir de güneyden kuşatılmamalıydı. Türkiye’de sosyalizm mücadelesi dünya sosyalizminin güvenliğini ve geleceğini riske atmamalıydı.

Ankara hükümeti ise emperyalizmi durdurmak için Sovyet desteğine muhtaçtı. Ama Moskova ile arasına güçlü bir solun girmesini kendi varlığı açısından tehdit sayıyordu. Sağa karşı savaşılacaksa bunu kendileri yapmalıydılar ve herkes onlara tabi olmalıydı.

Bir diğer köşede, ulusal mücadelenin liderliği üstünde iddiasını korumak isteyen İttihatçılar, başta Enver Paşa, Ankara-Moskova ittifakından kendilerine nasıl enerji çıkaracaklarına bakıyor, mazlum Doğu’nun kurtuluşu şiarıyla böyle bir kulvara yerleşmek istiyorlardı. Ama genç TKP onlara alan bırakmıyordu.

Ve elbette asıl mücadele padişah ve hilafet yanlılarına, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı veriliyordu…

İşte genç TKP, cüretli ve hülyalı bir kadronun rehberliğinde bütün riskleri göre alarak bu zorlu zemine çıkmayı amaçladı. Alçakça bir saldırıyla neredeyse tasfiyeye uğradık. Ölümlerine, öldürülmemize İttihatçılar çok sevinmiş olmalıdır; hayrını göremediler. Ölümlerinden, öldürülmemizden Ankara’nın çok ürkmüş olması beklenir; başka merkez kaç güçleri hızla baskı altına alarak milli mücadelede liderlik tekelini hızla tesis ettiler…

Yılmadık ve yeniden kurduk

Suphilerden geride kalanlarımız ise; yola devam ettik. İstanbul’da, Eskişehir’de, Adana’da komünist hücreler inşa ettik, emekçiler nerede hak arıyorlarsa orada olmalıydık. Nerede ülkesi için ışıldayan bir beyin varsa, o beyin komünizmle aydınlanmalıydı. Suphilerin yolundan onlarca yıl öncü işçiler yetiştirmeye, aydınları komünist partinin tezgahından geçirmeye uğraştık. Partimizi daha defalarca tasfiye etmeye yeltendiler. Yılmadık yeniden kurduk.

Hikâyenin aslı ve özeti işte budur.

Belgeye, bilgiye ihtiyaç bitmez. Çünkü bilimin ve aydınlanmanın “fazlası” olmaz. Ancak ortada bir sır perdesinin, ilmimizde bir muammanın olduğu da sanılmamalıdır. Nitekim şiirin devamı açıkça söyler yapılması gerekeni:

Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden,

büyük kavgada

açık ve endişesiz

girdim safıma.

Mustafa Suphileri anmak, Partimizin kurucusunun kaleme aldığı ve hâlâ geçerliliğini koruyan çağrısına uymaktan başka nasıl mümkün olabilir?

Onbeşler hakkında unutulmaması gereken veya Mustafa Suphi’nin Türk Halkına Çağrısı

Türkiye’nin işçi ve yoksul köylüleri! Ancak sermaye ve para tahakkümünün devrilmesi, sosyalist devrimin bütün cihana yayılması sana tam ve sağlam bir hürriyet verecektir. Sen, ancak sermayedarların, zenginlerin, toprak sahiplerinin, paşa ve ağaların etki ve baskısını yıktığın ve bütün kuvvetinle sosyalizm devrimini kendi memleketinde savunduğun ve yaydığın takdirde uluslararası devrimin ilerlemesine yardım etmiş olursun.

Türk, Müslüman, yabancı her kim olursa olsun, sermayedar ve zenginlerle birlik ve ittifak yapma.

Uluslararası harpçilere, emperyalizme elinden geldiği kadar karşı dur! Memleket içinde hiçbir bölük yabancı asker kalmasın!

Fransız, İngiliz, Amerikan emperyalistlerin yapacakları barıştan sakın ve bil ki, onların isteyecekleri tazminat ve eski borçlara dair ortaya koyacakları hesaplar, senin kolunu bükecek ve elinde avucunda ne varsa hepsini kaybettirecek.

Devrim düşmanlarıyla uzlaşmaya razı olan ikiyüzlü hainlere, emperyalist devletlere yanaşmayı kabul eden ve savunan dolandırıcılara el verme. Memleketini yeniden emperyalist savaşa sokmaktan ve ana topraklarını yeniden siperler, hendeklerle donatarak bağrını yırtmaktan sakın!

Sermayedarlar, generaller, papazlar ve tutucu mollalar ile birlikte emekçi halka karşı giden ve Rusya İşçi Halk Cumhuriyeti’ni yıkarak, onun yerine zenginler, sermayedarlar cumhuriyetini veya daha doğrusu çarlar devletini kurmak isteyenlerden kaç! Bunlar, bütün dünyanın emekçi halkını kırıp doğradıktan sonra şimdilik kendilerine meyil gösteren ikiyüzlü sosyalistleri dahi çiğneyip geçecek ve sermayedarların, çiftlik ağalarının toprakları zalim padişahın, kralın, çarın tahtını ensene bindireceklerdir.

Emperyalist hükümetlerin bugün memleketimize ve halkımıza saldıran ordularına karşı savaşa kalk! Emperyalistlerin para ile satın alarak ülkemize yolladıkları bütün alçak kuvvetlere silah çek. Yoksul ve emekçi! İyi bil ki, büyük zenginlerin, zalim paşa ve ağaların keselerinde Fransız ve İngilizlerden, Amerikalılardan aldıkları pek çok çalıntı altınlar vardır. Onlar bu altınlarla sana karşı kuvvet hazırlamaya, seni ezmeye çalışıyorlar.

Yoksul ve mazlum Türk rençperleri, sabrettiğin yeter! Kalk, kendini göster, Türkiye’nin zulüm ve kahır içinde diğer halklarına elini uzat!

Türkiye’nin işçi ve köylüleri! Her zaman aklından bir şeyi çıkarma: Avrupa ve Türkiye’deki bütün sermayedarlar, zenginler, paşalar, ağalar, papazlar, tutucu mollalar Türkiye’de hükmettikçe, sermaye ve para esirliği ortadan kalkmaz ve işçi, köylü, halk kendi devlet ve hükümetine kavuşamaz...

(Bu metin Mustafa Suphi’nin 1919 yılında kaleme aldığı bir yazıdan alınmıştır.)

/././

Mustafa Suphi'nin iyileşen yaraları...-Ali Ufuk Arıkan- 

"Sadece onların kavgasının bu topraklarda kök saldığını göstermek için değil, bu ülkenin kurtuluşu için kavgaya hazır olduğumuzu, tüm dostlarımızla bu yolda yan yana yürümeye hazır olduğumuzu ilan etmek için de... Böyle iyileşecek 105 yıl önce göğüslerimizde açılan yaralar, biliyoruz."

Mustafa Suphi Tatar Dil Konferansı delegeleriyle birlikte | Fotoğraf: Wikipedia

Ülkemiz işgal altındaydı yola koyulduklarında.

Yanı başımızda, halklar hapishanesi Çarlık Rusyası’nda ise işçiler iktidarı almış, milyon milyon ölen yoksullar için büyük bir umut filizlenmişti.

Bu filizlenen umuda tutundular; ülkemize baktılar, işgal altında olan topraklarımızı kurtarma kavgasına tereddüt etmeden en ön saflarda katıldılar.

Karakol basıp Anadolu’daki kurtuluş mücadelesine silah taşıyan komünistler, Ekim için mücadele etmiş Anadolu yoksullarından oluşan komünist birlikler, memleketlerindeki işgali sonlandırmak, gerçek bir kurtuluşun kapısını aralamak istiyorlardı.

Kanları ve canlarıyla atıldılar savaşa…

Ve bu kavganın önderleri 105 yıl önce bugün, büyük bir kumpas ve ihanetle, haince katledildiler.

O günden sonra izleri, anıları, emekleri, kurtuluş yolunda döktükleri alın terleri unutulsun istendi.

Ancak başaramadılar.

Yoldaşlarımız iz bıraktılar, silinemeyecek izler.

Mustafa Suphi, Ethem Nejat, Kâzım Ali, Bahaeddin, Emin Şefik, Cemil Nazmi, Kâzım Hulusi, Halitoğlu Mehmet, İsmail Hakkı, Hayreddin, Mehmet Ali, Dr. İsmail Hakkı, Maksut, Mustafaoğlu Mehmet ve Çitoğlu Nazmi İsmail…

Ve yoldaşımız Maria

Onların o günlerde yola koyulurken yüreklerinde taşıdığı tek endişe, yıllar içinde ağır bir gerçeğe dönüştü.

Kurtuluş kavgası bu düzenin sınırlarını aşmadıkça, ülkemiz, bir avuç patronun elinde oyuncağa, esire dönüşecekti.

Öyle de oldu...

Bu düzen bulduğu ilk fırsatta; memleketin kurtuluşu için kanını ve canını veren yoksul Anadolu köylüsünün yerine, bir avuç para babasının çıkarlarını her şeyin merkezine yerleştirdi.

İşgale karşı kurtuluşun ve 1923 Devrimi’nin önderlerinin, Mustafa Kemal’in ilan ettiği Cumhuriyet’in tüm ilerici kazanımları ve devrimleri tam da bu yüzden bir bir elden kayıp gitti.

Bugün cumhuriyet, laiklik, kamuculuk gibi değerler sadece AKP iktidarının son darbesiyle değil, patron düzeninin başından bu yana azgınca saldırısı nedeniyle tasfiye edildi.

Mustafa Suphi, Türkiye’nin işçi ve köylüleri! Her zaman aklından bir şeyi çıkarma: Avrupa ve Türkiye’deki bütün sermayedarlar, zenginler, paşalar, ağalar, papazlar, tutucu mollalar Türkiye’de hükmettikçe, sermaye ve para esirliği ortadan kalkmaz ve işçi, köylü, halk kendi devlet ve hükümetine kavuşamaz…diyerek boşuna seslenmemişti bizlere.

Hep nefret ettiler Cumhuriyet’ten, laiklikten, devletçilikten ve en önemlisi halkımızdan.

Kazandılar da bu kavgayı, şimdilik!

Ancak boyun eğecek değiliz, memleketimizi bu karanlıktan çıkaracak bir iradeyle ayağa kalkmasını bilecek kadar bu toprakların derinlerindedir köklerimiz.

En çok da onların sayesinde, Suphi’nin, Nejat’ın, Maria’nın sayesinde…

Bundan 105 yıl önce yarıda kalan bir kavganın öncüleriydi onlar.

Şimdi ülkemiz bir kez daha çok ağır bir işgal altında, sermaye sınıfının ve emperyalist haydutların elinde esir halde tutuluyor.

Bu işgale karşı ayağa kalkacak, memleketimize sahip çıkacak; Mustafa Suphi ve yoldaşlarımızın bayrağını daha da yukarı taşımak için 1 Şubat’ta Ankara’da binlerce kişiyle yan yana geleceğiz.

Sadece onların kavgasının bu topraklarda kök saldığını göstermek için değil, bu ülkenin kurtuluşu için kavgaya hazır olduğumuzu, tüm dostlarımızla bu yolda yan yana yürümeye hazır olduğumuzu ilan etmek için de.

Böyle iyileşecek 105 yıl önce göğüslerimizde açılan yaralar, biliyoruz.

“Eski cihan yeni cihan önünde eğil!
Aramızdan birkaç yoldaş ayırmak değil,
Her ne yapsan varacağız emelimize!
Karadeniz… bunu duysun derinliklerin:
O ateşli göğüsleri delen hançerin
Kabzasını alacağız biz elimize!”

/././

AKP'nin deprem hazırlığı: Sanayi Anadolu’ya taşınacak, peki, insanlar? 

AKP iktidarı Marmara Bölgesi'ndeki sanayi havzalarını deprem tehdidi gerekçesiyle Anadolu'ya taşıma hazırlıklarına hız verdi. Bu hazırlık için ciddi bir kaynak ayrılması beklenirken, yurttaşların içinde yaşadığı konutlar hâlâ ölüm tehdidi saçmaya devam ediyor.

17 Ocak 2026’da, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, sanayiyi Anadolu’ya taşıma ve hatta yayma planından söz etti.

Kacır, Samsun-Mersin hattında 13 ilde toplam 59 bin hektarlık 16 yeni sanayi alanını Resmî Gazete’de ilan ettiklerini duyurup, mevcut OSB’lerin ortalama 11 katı büyüklüğüne ulaşacak bu alanlarda, mega endüstriyel bölgeler inşa edileceğini açıkladı.

Kacır’ın İstanbul’u bir akıl merkezi yapıp, sanayiyi Anadolu’ya yaymaktan söz ettiği bu konuşmasının ardından AKP’ye yakın Türkiye gazetesi bugün dikkat çekici bir manşetle çıktı:

“Anadolu'ya sanayi göçü! Güvenli illere sanayi havzaları kurulacak”

Bu başlığın ardından haberin girişinde ise şu ifadelere yer verildi: “Marmara Bölgesi'nde muhtemel bir afetin Türkiye’nin üretim ve lojistik kapasitesine zarar vermemesi için sanayi yatırımlarının düşük deprem riski taşıyan bölgelere yönlendirilmesine ilişkin çalışmalara hız verildi.”

Yani, AKP iktidarının mevcut OSB’lerin 11 katı büyüklüğüne ulaşacak yeni alanlara yönelmesinin temel nedenlerinden birisi, olası bir Marmara depremindeki ağır yıkım ihtimali. (Diğer neden de tabii ki patronların daha geniş olanaklar elde edip daha fazla yayılma isteği.)

Bu bağlamda AKP’nin uzun süredir dilinde bu taşınma gündemi.

Örneğin geçtiğimiz yıl haziran ayında bu hazırlığın sinyali verilmiş, yine iktidara yakınlığıyla bilinen NTV’de Organize sanayi bölgelerinin güvenli alanlara taşınması planlanıyor. Beklenen İstanbul depremi ekonomi için de büyük bir tehdit oluşturuyor. Sanayi üretiminin büyük bir bölümü depremden etkilenebilecek bölgelerde yapılıyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, 2030 stratejisinde deprem riskine özel bir başlık açtı ifadeleri yer almıştı.

Bu haberlerden, Resmi Gazete’de çıkan karardan ve bakanın açıklamalarından anlaşılan, AKP depreme karşı sıkı bir hazırlık içinde.

Bu hazırlığın tek başına kötü bir şey olduğunu söylemek mümkün değil.

Türkiye’nin ihracatta ilk üç sırasında yer alan kentlerin üçü de Marmara bölgesinde, ilk 10’da ise 4 kent yer alıyor. Dolayısıyla buraların hayati merkezler olduğu çok açık.

Peki, sorun ne?

İnsanlar ne olacak?

Anadolu’ya taşınma sürecinde göz dikilen yeni rant alanları, yurttaşların yaşam alanlarına yönelik tehditler şimdiden not edilmeli ama sorun bundan ibaret değil.

Marmara Bölgesi’ndeki tüm sanayi kuruluşları için kapsamlı ve sistematik bir taşınma/yayılma planı çıkaran AKP iktidarı, yıllardır İstanbul başta olmak üzere Marmara Bölgesi’nin bütününde, yurttaşların güvenli konutlara sahip olması için tek bir akılcı planlama dahi yürütmüyor.

Örneğin İstanbul baştan sona bir açık hava şantiyesi görünümündeyken, tüm bu süreç müteahhitlerin inisiyatifine ve insafına bırakılmış durumda.

OSB’leri taşımak için teşvik paketleri hazırlıkları yapan, yeni kurulacak sanayi bölgeleri için bağlantı yolları hazırlığına şimdiden başlayan, buna ciddi bir kaynak ayıran iktidarın, konu emekçilerin güvenli konutlara sahip olmasına gelince içine büründüğü büyük sessizlik dikkat çekici.

Geçtiğimiz yıl 23 Nisan’da Marmara açıklarındaki 6.2’lik depremin ardından bir açıklama yapan İstanbul İnşaat Mühendisleri Odası, Meclis’teki deprem komisyonunun raporuna da atıfla, bu konuda içinde bulunduğumuz tabloyu özetlemişti: “TBMM Kahramanmaraş Depremleri Araştırma Komisyonunun 2023 tarihli raporuna göre 6-7 milyon konutun acilen dönüştürülmesi gerekmektedir. Kamuoyunda Kentsel Dönüşüm Yasası olarak bilinen 6306 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2012’den bu yana yalnızca yaklaşık 711 bin konutun dönüşümü gerçekleştirilmiştir. Bu, riskli yapılarda dönüşüm oranının yalnızca %10 seviyesinde kaldığını göstermektedir. Olası depremlerde hâlâ 7 milyona yakın konutun yıkılma riski bulunduğu resmi kaynaklarla teyit edilmektedir.”

Bu konutların önemli bir bölümünün ülke nüfusunun yüzde 30’una ev sahipliği yapan Marmara Bölgesi’nde olduğunu biliyoruz.

Hazırlığın en eksik olduğu, tehdidin en büyük olduğu bölge de bu bölge. 

Ve tablo buyken, sanayi bölgeleri için harekete geçen iktidarın, halkın güvenliği ve yaşam hakkı için bir adım atmaması vakasıyla karşı karşıyayız.

6 Şubat depremine sayılı günler kala bir kez daha televizyonlarda kentsel dönüşüm masalları anlatılacak ama gerçekler yukarıda işaret ettiğimiz üzere gayet açık: Olası depremlerde hâlâ 7 milyona yakın konutun yıkılma riski bulunduğu resmi kaynaklarla teyit edilmiş durumda!

***

Antalya'da 'bağış' düzeni: Böcek'e yakın bürokrat imar pazarlıklarını, para trafiğini anlattı -Yusuf Yavuz- 

Antalya Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Serkan Temuçin, Savcılık ifadesinde "bağış" adı altında dönen çarkı anlattı. Muhittin Böcek'e en yakın isimlerden biri olan Temuçin'in itirafları, imar ruhsatlarından ihalelere kadar uzanan bir para trafiğini ortaya koydu.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in de aralarında bulunduğu 41 kişinin yer aldığı 702 sayfalık Savcılık iddianamesi tamamlandı. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanarak Mahkemeye sunulan iddianamede, Antalya Büyükşehir Belediyesi, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Antalya Defterdarlığı "suçtan zarar gören" kamu kurumları arasında yer aldı.

Tutuklu bulunan Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek ile oğlu Mustafa Gökhan Böcek’in 1 ve 2 numaralı şüpheli sıfatıyla suçlandığı iddianamede, büyükşehir belediyesinin üst düzey bürokratları da yer alıyor.

Muhittin Böcek'in yakın çalışma arkadaşı 'itirafçı' oldu

Antalya Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Serkan Temuçin de o isimlerden biri. Savcılık tarafından yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanan Temuçin, Konyaaltı Belediyesi döneminden bu yana birlikte çalıştıkları Belediye Başkanı Muhittin Böcek’e yakın isimlerden birisiydi. 

Temuçin, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin Fen İşleri Daire Başkanı olarak görev yaparken, 2024’teki 31 Mart yerel seçimlerinin ardından Başkan Böcek tarafından Genel Sekreter Yardımcısı olarak görevlendirildi.

1Eski Genel Sekreter Yardımcısı Serkan Temuçin itirafçı olduğu günün ertesinde serbest bırakıldı

Suçlamaları önce reddetti, hapse girince kabul etti

Temuçin, 25 Temmuz 2025 tarihinde şüpheli sıfatıyla verdiği ifadede, “Üzerime atılı suçlamaları kesinlikle kabul etmiyorum. Ben görev ve makamımla aykırılık teşkil edecek herhangi bir iş içerisinde bulunmadım. Belediye başkanının talimatıyla bağış yapmak isteyen insanları KONTEV isimli vakfa yönlendirdim. Bu aşamada serbest bırakılmayı talep ediyorum” dedi.

Ancak Temuçin, tanık ifadeleri ve elde edilen deliller çerçevesinde irtikâp suçu işlediği yönünde kuvvetli şüphe oluştuğu gerekçesiyle tutuklandı. Savcılık iddianamesinde yer alan bilgilere göre Serkan Temuçin tutuklandıktan yaklaşık 3 hafta sonra cezaevi yönetimi aracılığı ile 14 Ağustos 2025 tarihinde Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir dilekçe gönderdi ve ek ifade vermek istediğini bildirdi.

Belediyedeki işleyişi ayrıntılarıyla anlattı

Bu başvurunun ardından Temuçin, 15 Ağustos 2025 tarihinde Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’na ek ifadesini verdi. Serkan Temuçin, Genel Sekreter Yardımcısı olarak atanmadan önce, Fen İşleri Daire Başkanı olarak imar ve yapım işleriyle ilgili birçok iş ve işlemde imzası bulunan bir bürokrattı. Savcılık ifadesinde özellikle imar işlemleriyle ilgili prosedürleri ve işlerin hızlanması için müteahhitlerden para talep edilmesi sürecinde dönen çarkı uzun uzun anlattığı görülüyor.

İfadesinde, kendi görev alanının dışındaki bazı olaylara da yer verdiği görülen Temuçin, “Yapacağım tüm anlatımlarda kendimin karıştığı suça konu eylemleri de samimiyetle anlatacağım. Bu ifadeyi verme sebebim düzenli hayata geri dönmek ve suçun aydınlatılmasını sağlamaktır. Birebir şahit olduğum olaylarda herhangi bir şahsa iftira atmak gibi bir niyetim yoktur. Duyduğum ya da gözlemlediğim olayların da detaylı araştırılması halinde suç teşkil etmeyeceğinin makamınızca karar verilmesini talep ediyorum. Bu kapsamda öncelikle sorumlu olduğum birimler nezdinde tutuklamama esas teşkil eden olaylardan başlamak istiyorum” ifadelerini kullanıyor. 

'İnşaat yapanlardan bağış talep ettiğimiz doğrudur'

Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne geçiş yapmadan önce Konyaaltı Belediyesi’nde çalıştığını ve bu dönemde inşaat ruhsatlarıyla ilgili müteahhitlerden bağış adı altında para talep edildiğini bildiğini öne süren Temuçin’in iddiaları, Antalya’daki belediye-müteahhit ilişkisine dair çarpıcı tespitleri de içeriyor: 

“Bu kapsamda öncelikle sorumlu olduğum birimler nezdinde tutuklamama esas teşkil eden olaylardan başlamak istiyorum. Tutuklandığım dönemde kolluk tarafından şahsıma sorulan Altıntaş bölgesindeki yapı ruhsatlarının verilme sürecinde firmalardan Konyaaltı Turizm Kültür ve Eğitim Vakfı (KONTEV)'na bağış yapılmasını talep ettiğimiz doğrudur… Yakın zamanda kentsel dönüşüme açılmış en bilindik yer Altıntaş bölgesidir. Altıntaş bölgesi Aksu ilçesinde havalimanıyla bitişik hemen doğu tarafında yer alan çok büyük bir alandır… Bu bölgede inşaat yapan şahıslar belediyemize müracaat ettiği esnada kendisinden bir takım taleplerde Başkanın talimatıyla bulunduk. Başkan bu konuda genel bir talimat vermişti ancak bir önceki savcılık belirttiğim üzere inşaat alanının büyüklüğü, müteahhidin mali gücü oranında KONTEV Vakfına para yatırılmasını talep ediyorduk. Bu konuda net bir tutar ya da cetvel söz konusu değildir. Hatta bazı kişilerden belediyeye ayni yardım talebinde bulunmuşluğumuz da olmuştur.

1Serkan Temuçin, Muhittin Böcek'in en yakın çalışma arkadaşlarından biriydi.

'Vatandaş pazarlık yaparak öderdi'

Vakıf içerisinde herhangi bir görev ve sorumluluğum yoktur. Genel sekreter Cansel Hanım'ın Vakıfta yönetici olduğunu biliyorum. Ancak Vakfın işleyişinde ne kadar dâhili vardır bilmem mümkün değildir. İmarla ilgili ruhsat süreçlerinde genel sekreterin herhangi bir dahli benim görev yaptığım süreçte olmadı ancak şunu ifade etmek isterim ki ben genel sekreter yardımcısı olarak bir yılı aşkın bir süredir görev yapıyorum. Söz konusu bölgede inşaatların hızlı yapıldığı 2019-2024 yılları arasında nasıl bir süreç işletildi bilmiyorum… Söz konusu bağış adı altında yatırılan paralar Başkanın talimatıyla şahsım ya da Tuncay Kaya tarafından muhataplara iletilmiştir. Burada şunu ifade etmek isterim ki bu süreçte kimsenin zorlanma hususu doğru değildir. Vatandaş zaten bunu bilerek Belediyeye gelmektedir. Doğru olmasa da halk arasında bu durum kabul edilmiştir. Bağış yapmadığı ya da istenilen bağışı ödemediği için de ruhsatı verilmeyen kimse söz konusu olamaz. Ancak bağış yapmadığı zaman sürecin uzayacağını düşündüğü için istenilen parayı amiyane tabirle pazarlık yaparak öder.”

'Muhittin Böcek müteahhitten 1 milyon göndermesini istedi'

Savcılık ifadesinde, doğrudan kendisine yöneltilmemiş sorular ya da yürütülen soruşturma kapsamında tespit edilememiş konularla ilgili de detaylı anlatımlarda bulunmak istediğini bildiren Serkan Temuçin, Serik ilçesinde Büyükşehir Belediyesi’nden ihale alan bir yüklenicinin hak ediş ödemelerini almak için toplam 2,5 milyon lira ödeme yapması için M.O.K’ya yönlendirildiğini öne sürüyor. 

Temuçin’in konuyla ilgili ifadesinde anlattığı iddialar özetle şöyle: 

“S. A. isimli şahsın sahibi olduğu Akarlar İnşaat isimli firma Serik ilçesinde yapımı devam eden Serik Kültür Merkezinin yapım işini 2019 yılı öncesinde Fen İşleri Daire Başkanlığınca düzenlenen ihaleyle üstlenmişti. Söz konusu projenin bir önceki belediye döneminden kalması, yaşanan ekonomik sıkıntılar, Covid süreci vb. hususlar sebebiyle tamamlanması bayağı uzadı. Yapılan ihalede işin tamamlanma süreci belli olmasına rağmen idare sözleşmede yer alan şartlar sebebiyle süreci uzattı. Sürecin uzamasında şirket kaynaklı bir sebep bildiğim kadarıyla yok idi. İdarenin tasarrufuyla süreç uzatılma yoluna gidildi…

Firma sahibi S.A., şahsına yönelik herhangi bir art niyet olmaksızın gereğinden az ve süresinden geç ödemeler almaktaydı. Genel mali sıkışıklık sebebiyle bu hemen hemen bütün firmalara uygulanan bir durum idi. Ödemeleri alamaması sebebiyle mali açıdan sıkışıklığa düşen S.A. yaklaşık 1 yıl kadar önce belediyeye gelerek ödemeleri almaması halinde çok ciddi sıkıntı yaşayacağını bana iletti. Ben de bunun üzerine kendisini Belediye başkanımızla görüştürdüm. Benimde bulunduğum başkanlık makamında S.A.’ya kendisine yardımcı olunacağını söyledi ve işi bir an evvel bitirmesini istedi. Bu görüşme esnasında S.A.’ya doğrudan düzenlenen çeşitli etkinlikler sebebiyle borçlarının olduğunu ve bu borcu ödemesini doğrudan talep etti…

Görüşme sonlandıktan sonra S.A. odadan ayrıldı, ben kaldım. Bu esnada Muhittin Böcek şahsı O.K’ya yönlendirmemi ve yanlış hatırlamıyorsam O.K.’ya 1 milyon TL göndermesini istedi. O.K. isimli şahsı uzun süredir tanırım. Halk arasında Kanal V’nin sahibi olarak bilinmektedir. Şahıs öteden beri belediyenin düzenlemiş olduğu kültürel etkinlik ve festivallerin organize işlerini yapmaktadır. Kültürel etkinlik ve festivallerin hak ediş ödemeleri Belediyenin iştiraki olan ANSET şirketi üzerinden yapılmaktadır. Söz konusu şirketin genel müdürlüğünü Genel Sekreter Cansel Çevikol Tuncer, bildiğim kadarıyla 2019 yılından beri yapmaktadır.

'6-7 ay sonra 1,5 milyon daha ödeme istendi'

Muhittin Böcek'in talimatıyla yapmış olduğum bildirimle 1 milyon TL’nin O.K.’ya ödendiğini S.A. bana söyledi. S.A. ile yapmış olduğumuz görüşmede hak ediş aldığını biliyorum… Benim tahminime göre hak ediş ödemesi yapıldıktan sonra söz konusu 1 milyon TL O.K.’ya yatırılmıştır… O.K.’ya 1 milyon TL yatırıldığını başkana bizzat ben söyledim. Aradan 6-7 ay geçtikten sonra Muhittin Böcek, S.A.’nın O.K.’ya 1,5 milyon TL daha ödeme yapmasını benim aracılığım ile iletti. Benim söylemem üzerine S.A., O.K.’ya 1,5 milyon gönderdiğini bana söyledi. Son kez de S.A.’dan yine Başkan Muhittin Böcek’in talimatıyla 35 bin Dolar para istedim. Başkanın bana iletmiş olduğu tutar 20 bin Dolardı ancak ben S.A.’a 15 bin Dolarını kendime almak için 35 bin Dolar olarak ilettim. Muhittin Böcek’in bir yurt dışı gezisi sebebiyle ihtiyacı olduğunu söylemiştim. Yaklaşık 2-3 ay kadar önce de S.A., oğlu T. ile birlikte belediyeye gelerek makam odamda 35 bin Dolar’ı bana teslim etti. Ben bu paranın 20 bin Dolarını 3-4 gün sonra başkanın Konyaaltı’nda bulunan B… Rezidanstaki evinde kendisine teslim ettim… kendim için aldığım 15 bin Doları da bireysel harcadım. S.A.’dan bu parayı alırken şahsıma yönelik kullanacağıma yönelik bir ifadede bulunmadım. Hepsini başkanın istediğini belirttim. 15 bin Dolar parayı, belirteceğiniz bir adliye banka hesabına yatırmaya hazırım. Bu para haricinde herhangi bir kimseden birebirde aldığım nakdi menfaat kesinlikle söz konusu değildir.”

Belediyede tanık olduğu ihale süreçlerini anlattı

Serkan Temuçin Savcılıkta verdiği bu ifadelerin ardından iki gün sonra 17 Ağustos 2025 tarihinde serbest bırakıldı. Cezaevinden çıkar çıkmaz da belediyedeki görevlerinden ve memuriyetten istifa etti. 

Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin son 6 yılında önemli görevlerde bulunan ve Başkan Muhittin Böcek’in en güvendiği isimlerin başında geldiği belirtilen Temuçin’in Savcılıkta anlattıkları bunlarla sınırlı değil. Araç kiralama ihalelerinden imar düzenlemelerinin belediye meclisinden geçirilmesiyle ilgili süreçlere kadar kurum içindeki işleyişe dair iddiaları Savcılıkla paylaştığı görülüyor.

Otel arazisinin parselizasyonu 5 milyon ve 3 kepçeden geçiyor

Savcılık iddianamesinde Serkan Temuçin’le ilgili bölümde yer alan iddialardan biri de Gazipaşa Koru sahilindeki TOKİ ve Hazine arazisi üzerinde yapılması planlanan 3 ayrı otelin arsasıyla ilgili parselizasyon işlemiyle ilgili 5 milyon TL nakit ve 3 ayrı iş makinesi (ekskavatör) talep edilmesini konu alıyor. 

Söz konusu parselin imar planı yapma yetkisi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda. Ancak halk arasında "18 uygulaması" olarak bilinen parselizasyon işlemi belediyenin yetkisinde. 

Temuçin’in iddiasına göre denize sıfır otel arazisinin parselizasyon işlemi Gazipaşa Belediyesi Encümeni tarafından onaylandıktan sonra Büyükşehir’e gönderildi. Bu sürecin hızlı şekilde yürütülerek tamamlanması yatırımcı için önemliydi.

Proje sahibi olan AHES Gayrimenkul şirketinin sahibi S.E., parselizasyon işlemlerinin hızlı şekilde tamamlaması için 2024 sonbaharında Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin kapısını aşındırmaya başladı. Bu süreçte Gazipaşa’da aralarında CHP’li isimlerin de yer aldığı birçok insan eylemler ve basın açıklaması yaparak koruma altındaki Koru sahilinin korunması için çaba harcıyor, hukuki yollara başvuruyordu.

1Doğal sit olan Koru sahili henüz betonlaşmamış bir alan.

‘Encümende bu süreç uzarsa mağdur olacağını bilir'

Rize-İkizdereli bir aileye ait olan ve kamudan aldığı ihalelerle adını duyuran AHES şirketi ise Koru sahilinde toplam 2100 yataklı 3 ayrı oteli birden inşa etmek istiyordu. Proje için çalışmaları hızlandıran firma yetkilisinin bu süreçte Antalya Büyükşehir Belediyesi’ndeki temasları sürüyordu. Serkan Temuçin’in Savcılık iddianamesinde yer alan iddialarına göre belediyede yaşanan diyaloglar şöyleydi:

“AHES Grup tarafından yapılacak otel inşaatıyla ilgili evrakın encümene havale edilmesi için S.E. isimli şahıs belediyedeki makam odama 2024 yılı Ekim, Kasım ayı gibi geldi. Ben kendisine sürecin hızlandırılması için belediyeye 3 adet ekskavatör olarak bilinen paletli büyük kepçe alması gerektiğini söyledim. Bu tarz bir talebi S.E. bana ziyarete gelmeden önce Başkanla istişare yaparak ilettim. Çünkü evrak encümene havale edilmişti. Çok büyük çaplı iş olduğu için firma yetkilisi benimle muhakkak görüşecekti. Başkanın onayıyla S.E.’ye durumu anlattığımda kendisi tamam dedi. Ancak makama geldiği zaman Başkanla görüşmek istediği için kendisini beklettim ve Başkanın makamına götürdüm. Karşılıklı tanışıldıktan sonra S.E. üç adet kepçe alacağını ancak sürecin bir an evvel tamamlanmasını istedi. Bu esnada Muhittin Böcek etkinlikler sebebiyle firmalara borçları olduğunu S.E.'ye söyledi. Burada herhangi bir para konuşulmadı. S.E. odadan ayrıldıktan sonra Muhittin Böcek bana şahsı O.K. ile irtibatlandırmamı ve 5 Milyon TL yatırmasını söylememi istedi. Odadan ayrıldıktan sonra S.E. ile aynı gün makam odamda kendisi kurumdan ayrılmadan ilettim. O.K.’nin numarasını kendisine verdim. Halledeceğini söyleyerek yanımdan ayrıldı.

S.E., ilerleyen günlerde 5 Milyon TL gönderdiğini bana söyledi. Taahhüt ettiği 3 adet kepçeden 2 tanesini belediyeye teslim etti. Bu hibe sürecini destek hizmetleri daire başkanlığı takip etti. Bir adet kepçenin de siparişini verdiğini kısa zamanda teslim edeceğini S. E. bana söylemişti. Ancak son kepçenin süreciyle alakalı net bir bilgim bulunmamaktadır. Talep edilen kepçelerin fiyatı 8-10 Milyon TL arasındadır. S. E.'nin hibe ettiği 2 adet kepçe ve siparişini verdiğini beyan ettiği kepçe ile O. K.'ya gönderdiğini beyan ettiği 5 Milyon TL tutar göz önüne alındığında yapmış olduğu iş karşılığında cüzi bir tutardır. Çünkü Gazipaşa bölgesinde denize sıfır otel arsasında hızlıca iş yapıp hizmete alması gerekmektedir. Bu süreç Büyükşehir Belediye Encümeninde uzadıkça kendisi mağdur olacaktır. Bu yönde şahsa doğrudan bir tehditvari söylemde bulunulmamıştır. Hatta encümen kararı hemen geçirilmiş, hibeler daha sonraki süreçte yapılmıştır. Ancak kendisi bunları ödememesi halinde sürecin uzayacağını bilebilecek bir konumdadır.”

1Gazipaşa Koru sahilindeki Hazine arazisinde yapılmak istenen projenin görseli.
/././
Reklamlar ve gerçekler uyuşmuyor: Türkiye'de tatil neden lüks oldu?-İrem Yıldırım- 
Konaklama fiyatları fırladı, oteller yerli turiste kapandı. Turizm Bakanı patron, TÜRSAB yönetimi patron... Halkın ucuz tatil arayışına ise "erişim engeli" geliyor. Sahi, her gün neden aynı?
Pandemi sürecinde AFP ile çalışan foto-muhabiri Bülent Kılıç, kısıtlamalardan muaf tutulan turistlerle, çalışmaya devam eden hizmet sektörü işçisini aynı karede fotoğrafladı. Fotoğraf günlerce konuşuldu, hafızalara kazındı.

Henüz güneşi görmediğin için uyanıp uyanmadığını tam anlayamadığın bir sabah yine.

Mesaiye yetişmek için hızlı adımlarla metro merdivenlerini tırmanıyorsun. Canın sıkkın, belki de zam oranını bilmeden çalıştığın Ocak ayı biraz daha sıktı canını.

Derin bir nefes alıp of çekecekken tam, gözün bir reklam panosuna takıldı. Reklam panosunun çeperi yağmurlu ve kasvetli bir metrobüs durağını tasvir ederken, kasvetli ve yağmurlu olmasıyla bilinen Londra sokaklarının bahar dalları yeni açmış gibi apaydınlık resmedildiğini görüyorsun. Londra'da Westminster Sarayı'nın yanındaki ünlü saat kulesi ve kırmızı telefon kulübeleri var. Ve sana soruyor o can alıcı soruyu: “Her gün aynı mı? Bizimle her gün başka ülkede uyanabilirsin.”

Metrobüs durağında yorgun ve bıkkın kalabalığın yüzü sana dönük. Çok iyi bildiğin suratları bir kez daha gösteriyor reklam sana ancak “sen” yüzün Londra’ya dönük yürüyorsun. Sahi ya, niye sen olmayasın ki o?

Çeşitli metro duraklarında bir seyahat acentesinin bu reklam panosu işe giden İstanbulluların karşısına çıktı bu sabah. 

Bu reklamı görerek okula, işe giden yurttaşlar tatile gidebiliyor mu sorusu akla düştü haliyle. 

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 22 Ocak’ta bu konuya ilişkin bazı veriler açıkladı. 2025'in ikinci çeyreğinde seyahate çıkanların sayısı yüzde 13,7 azalmış. Yani geçen yıl tatile giden her 100 kişiden yaklaşık 14'ü bu yıl evinde kalmış. Buna rağmen toplam harcama yüzde 13,4 artmış. Bu şu demek aslında, insanlar daha az geziyor ama enflasyon ve zamlar yüzünden ceplerinden çıkan para çok daha fazla.

Veriler diyor ki; seyahate çıkanlar en çok “arkadaş ve akraba evinde” kalıyor. İkinci sırada ise “kendi evi” (yazlık vb.) var. Oteller ancak üçüncü sıraya yerleşebilmiş. Vatandaş otel fiyatlarını karşılayamadığı için tatilini “eş dost yanına sığınarak” veya varsa kendi yazlığına giderek geçirmeye çalışıyor. Bedava konaklama olmasa tatil yapmak imkansız gibi. Aynı zamanda o otelin mutfağında ter döken aşçının, odayı temizleyen kat görevlisinin yaşam maliyeti de artıyor. Fakat patronlar odalarına her gün yeni zamlar eklerken, sıra emekçinin ücretine gelince "turizm gelirlerimiz hassas dengede" masalına sığınıyor. Yani sermaye konaklama bedeline zam yaparken, işçinin alın terinden tasarruf ediyor.

Harcama kalemlerine baktığımızda artış oranları şöyle:

  • Yeme-İçme: yüzde 3,1 artmış.
  • Ulaşım: yüzde 7,1 artmış.
  • Konaklama: yüzde 26,2 artmış.

En büyük kazık konaklamada. Yemekten veya yoldan bir şekilde kısılabiliyor ama yurttaşın başını sokacak bir yer bulmasının maliyeti durdurulamaz bir şekilde yükseliyor.

Tatil anlayışı “otelde konaklamalı turizm”den, “akraba ziyareti”ne dönüşmüş durumda.

Azalan turist sayısına rağmen artan harcamalar, Türkiye'de tatil yapmanın ekonomik olarak ne kadar zorlayıcı bir hal aldığının resmi kanıtı.

Düşünüyoruz o sırada, her gün aynı mı? Yok canım. Her gün daha kazık.

Başka bir haber çıkıyor karşımıza: TÜRSAB 10 seyahat acentesine erişim engeli getirilmesi talebiyle dava açtı.

Belgesiz, vergisiz ve denetimsiz biçimde faaliyet gösterdiği savunulan platformlar ucuz bilet ve konaklama için aşina olunan platformlar:

  • Airbnb
  • Expedia
  • GetYourGuide
  • Viator
  • Isango
  • ToursByLocals
  • Agoda
  • Trip.com
  • Hotels.com
  • Musement

Dünyanın her yerinde kullanılan online rezervasyon portalı Booking’in Türkiye’deki faaliyetleri de “haksız rekabet” iddiasıyla 2017 yılında engellenmişti.

Peki bu platformlarla çatışmanın temelinde ne var?

TÜRSAB’ın “haksız rekabet” dediği şey aslında acente sahibi patronların çıkarlarını koruma çabasını barındırıyor. Booking gibi devler teknolojiyi kullanarak yerel aracıları aradan çıkararak kazanç sağlarken, küçük pansiyoncuları kendine bağımlı kılarak yüksek komisyonlarla onları sömürüyor.

Ancak bu kaosun içerisinde vatandaşın bu sitelerden yararlanabilmesi “kötünün iyisi”.

Reklamı en büyük olan acentenin fiyatına mahkum kalmanın önüne bir engel bu platformlar. Büyük acentelerin portföyüne giremeyen küçük işletmeler; otel fiyatlarının yüzde 26,2 arttığı bir ortamda, vatandaşın tatile çıkabilmesini sağlayan tek alternatif. Öte yandan platformlardaki yorumlar, tesisler tarafından silinemiyor, bu da şeffaflığı öne çıkarıyor.

Kuşkusuz bu platformlar birer hayır kurumu değil; aksine veriyi metalaştıran, küçük pansiyon işletmecilerini kendine bağlayarak yüksek komisyonlarla sömüren küresel dijital tekeller. Ancak bugün yaşanan kavga, mülksüzleşen geniş kitlelerin bu küresel tekeller aracılığıyla bulabildiği “en ucuz” seçeneklere bile yerli sermaye tarafından el konulma girişimi adeta. Bu küresel devlerin sunduğu kısıtlı imkanlar dahi, yerli turizm baronları tarafından halka çok görülüyor. Öte yandan Türkiye'den kazanılan paranın Türkiye'de vergilendirilmesi talebi de son derece meşru.

Benzer bir yaklaşım Ticaret Bakanlığı’nın gümrük düzenlemesi sonrasında TEMU ve Shein’in Türkiye’ye satışları durdurmasında da karşımıza çıktı. Ne işe yarıyordu bu platformlar? Görece daha düşük fiyatlı ürünlere yurttaşların ulaşmasını sağlıyordu. Fakat düzenli olarak gümrük mevzuatında yapılan değişiklik ve müdahaleler satışların durdurulması kararına kadar vardı. Olan alım gücü düşük olduğu için bu platformları tercih edenlere oldu.

Tatil hikayesi de biraz böyle. TÜRSAB Yönetim Kurulu’nda turizm firması olan patronlar yönetici. Ülkenin Turizm Bakanı da Etstur’un sahibi.

Tüm bu gelişmeleri bir de bu bilgi ile bir kez daha düşününce kimin haksız rekabet peşinde koştuğu ya da tekelleşmeye çalıştığıyla ilgili pek çok soru işareti ortaya çıkıyor.

“Her gün aynı mı” sorusuna yanıt vermek yerine belki de soruyu değiştirmeli, her gün neden aynı?

/././

Murat Çalık'ın sağlığı AYM ve ATK arasında sıkıştı: 'Odaya konulan tartı ile nasıl kanser takibi yapılabilir?'-İrem Yıldırım- 

Henüz yargılanmasına dahi başlanmayan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, kanser nüksü şüphesi ve 18'i geçen kilo kaybına rağmen cezaevinde tutulmaya devam ediliyor. ATK'nın çelişkili raporları, İzmir Şehir Hastanesi’ne dair "veri ayıklama" iddiaları ve ameliyat dikişlerinin dahi alınmasını engelleyen hastane sevk kriziyle süreç, tıbbi bir takipten başka her şeye benziyor. Avukat Melih Koçhan, cezaevi şartlarında kanser takibinin imkansızlığına dikkat çekerek uyarıyor: “Bu bir eziyet; süreç dönüşü olmayan bir yola girmesin.”

23 Mart 2025’ten bu yana tutuklu olan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık’ın sağlık durumunda tablo da tutum da giderek ağırlaşıyor.

Daha önce iki kez kanser tedavisi gören Çalık’ın 4 Haziran’da Marmara Cezaevi’nden İzmir Buca Kırıklar Cezaevi’ne nakledilmesi hastane maratonunun tetikleyici noktalarından biriydi.

Cezaevine girmesinin ardından hastalığın nüksetmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalan Çalık, 3,5 ayda 18 kilo vermişti.

Bu daha önce kanser atlatan biri için alarm veren bir tabloydu.

Alarm ciddiye alınmadı, süreç daha da büyük eziyetlerle katlanarak arttı.

Gelinen noktada yoğun bakım, anjiyo, defalarca yapılan testlerin yanı sıra boyunda çıkan bir kitle ve biyopsi verilmesinin ardından yaşatılan bambaşka bir krizin içinde kendini bulan bir hasta tutuklu var.

Türkiye’de özellikle siyasi davalarda hasta tutuklulara yönelik tavır; bir “hınç çıkarma” şeklinde seyrediyor. MS hastalığının ciddiyetine rağmen ve hatta AYM’nin tahliye olmalı kararı görmezden gelinerek tutukluluğu süren Tayfun Kahraman da bu yaklaşıma maruz kalanlardan.

7 Temmuz tarihli raporda Çalık’ın kemik iliği biyopsisinde blast oranının lösemi nüksü açısından sınırda olması nedeniyle cezaevi şartlarının lösemi nüksüne katkıda bulunabileceği belirtilmesi durumu değiştirmedi. Hatta konuyla ilgili AYM’nin çelişkili raporu hem “cezaevinde kalabilir” hem de “tedavi ve gözlem şart” diyordu. Bu ikisinin aynı anda nasıl olabileceğinin formülasyonuysa yapılmadı. 

Durum aynı şekilde devam etti.

Geçtiğimiz günlerde boynunda çıkan kitlenin ardından İzmir’de biyopsi operasyonu Katip Çelebi Hastanesi’nde yapıldı. Hastane, bölgenin hakem hastanesi statüsünde. 

Buna rağmen bugün Çalık kontrol ve dikişlerin alınması için Katip Çelebi’ye değil İzmir Şehir Hastanesi’ne götürüldü. Cezaevine Katip Çelebi 20-25 dakika uzaklıkta, Şehir Hastanesi ise 40-45 dakika uzaklıkta. Yani tercih edilme sebebi süre değil. Öte yandan bununla ilgili avukatının bir fikri de var.

Avukat Melih Koçhan durumu anlatırken, Katip Çelebi’nin riske işaret ettiği raporları vurgulayarak, iki hastanede iki farklı yaklaşım olduğunun altını çizdi.

Koçhan ile konuştuğumuz sırada Çalık, kendi doktoruna muayene olmasının engellenmesi ve sorulmadan kendi hastanesi yerine İzmir Şehir Hastanesi’ne götürülmesi sebebiyle tedaviyi reddetmesi sonucu cezaevine geri dönmüştü. Gün içerisinde cezaevinden bir kez daha Katip Çelebi Hastanesi’ne götürüldü. Dikişlerinin alınmaması enfeksiyona yol açma riski taşıyordu. Öte yandan operasyon sonrası yaşadığı başka rahatsızlıklar için de doktor kontrolü gerekli.

Henüz yargılanmaya dahi başlamadığı bu süreçte Çalık’ın tutukluluğunun sağlığı için giderek olumsuz bir tablo oluşturduğu, görmezden gelinemeyecek bir gerçek. Tıpkı diğer hasta tutuklular gibi.

Müvekkilinin başına gelenleri “eziyet” olarak tek bir kelimede özetledi Koçhan ve devam etti: “Doktoru Katip Çelebi'deyken, operasyonu orada olmuşken neden ısrarla şehir hastanesine götürülüyoruz? Bugüne kadar gece rahatsızlandığımızda en yakın hastane olan Seyfi Demirsoy'a gidiliyordu, şimdi en uzak hastane seçiliyor.”

Veri ayıklama mı yapılıyor?

Adli Tıp Kurumu'nun (ATK) verdiği “cezaevinde kalabilir” raporunun arka planındaki çarpıklıklara değinen Koçhan, İzmir Şehir Hastanesi'nin tutumunu sert sözlerle eleştirdi. Yapılan kan ölçümlerinde normal değerler ve normal değerlerin dışında olan değerlerle ilgili bir sıkıntıya işaret etti.

Koçhan, şunları söyledi: “Kan değerleri bir gün 3, bir gün 1 çıkıyordu. Örnek vermek gerekirse diyelim ki 20 tahlil var ve 17'si sınırın altında. Katip Çelebi Hastanesi riskleri açıkça raporlamışken, İzmir Şehir Hastanesi bu raporları yok saydı. Örneğin başkana mama desteği verdiler. Kafamızda şu soru işareti var: Kan değerlerini mama desteğiyle yapay olarak yükseltip, 'sağlıklısın' raporu mu aldılar? Eğer bu kişi çok sağlıklıysa neden mama desteğiyle ayakta tutmaya çalıştınız?”

Odaya konulan tartı ile nasıl kanser takibi yapılabilir?

Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) kararında büyük bir çelişki var. AYM hem cezaevinde kalmasına bir sakınca olmadığını, hem de sağlığında problemler olduğu için düzenli takip ve tedavi imkanlarının sağlanması gerektiğini ifade ediyor. Bu iki yaklaşım aynı anda yürütülebilecek bir şey mi peki? 

Koçhan, cezaevinde kanser takibi yapılmasının mümkün olmadığını belirtti. Cezaevi yönetiminin iyi niyetle tedbir almaya çalışsa da hastalığın doğasının buna izin vermediğini ifade eden Avukat Koçhan, “Odaya tartı ve satürasyon cihazı koyarak kanser takip edilemez. Bu hastalığın en büyük düşmanı stres, düzensiz beslenme ve bağışıklığın çökmesidir. Cezaevi şartlarında bu protein ve ilaç desteğini, doktor kontrolünü nasıl sağlayacaksınız? Mümkünatı yok” dedi.

Melih Koçhan, ailesinin hislerine ve sürecin insani boyutuna da vurgu yaptı: Buna dışarıdan birisi 'ölüm riski' diyebilir ama aileden biri olunca 'dönüşü olmayan yol' deniliyor. Şimdi boynunda yeni bir kitle çıktı. Bu, vücudun bir şeyler ürettiğini gösteriyor. Kimse manyak değil. Tüm bu süreçler zor, ciddi operasyonlar içeriyor. Kemik ölçümü, biyopsi acılı işlemler bunlar. 10 dakika da olsa, 20 dakika da olsa her operasyonun bir riski vardır. Maalesef bugün Türkiye'de hukukun gelmiş olduğu nokta sadece kamuoyu desteği alarak bir sonuca gitmeye çalışıyoruz.”

Koçhan burada bir şeyi vurguluyor: “Bu kişi hükümlü dahi değil henüz, ceza almadı.”

Çalık'ın Mart ayında başlayacak olan yargılaması öncesinde bir yıldır tutuklu olduğunu hatırlatan Koçhan, tutukluluk gerekçelerinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu savundu.

Söz konusu iddiaların 5-6 yıl öncesine dayandığını ve delillerin çoktan toplandığını belirten Koçhan, “Bu kişi kaçacak olsa 2020'de kaçardı. Ortada kuvvetli suç şüphesi değil, sadece iddialar var. Dosya artık tamamen siyasi bir boyuta evrildi. Bizim talebimiz vicdanlı bir değerlendirme ile en azından ev hapsi kararı verilmesidir” çağrısında bulundu.

Çalık, hastane krizinin ardından yeniden cezaevine gönderildi. Enfeksiyon riski altındaki dikişlerinin durumu endişe yaratırken bir karar daha çıktı, kendi doktoru ve hastanesine kontrol olması için Katip Çelebi’ye götürüldü.

Beklenen patoloji sonuçlarının ne olacağının yanı sıra sergilenen tutum aileyi derin bir endişeye sevk etmeye devam ediyor.

Ortada sistematik bir hak ihlali olduğu bariz bir gerçek. Sadece Çalık değil, onun gibi pek çok hasta tutuklu hem fiziki hem de psikolojik bir işkenceyle karşı karşıya.

/././

Neoliberal yoksulluk, kepazelik ve rezillik -Burak Gürbüz- 

Bir tarafta yarı-zamanlı, düşük ücretle çalışan, her an işsiz kalmaya aday atıl rezerv işçi ordusu varken öbür tarafta da aşırı emek harcayan işçi kesimi var.

Esnek işgücü, işgücü piyasasının deregülasyonu neoliberal politikaların olmazsa olmazıdır. 1990 yılında sosyalist blokun yıkılmasıyla beraber güç kazanan insanlık dışı işgücü politikası uygulamaları hem çevre kapitalist ülkeleri hem merkez kapitalist ülkeleri etkisi altına almıştır. İş gücü piyasalarında kuralsızlık (dereglementation) bir kural haline gelmiş, işgücü piyasalarına giriş ve çıkışların esnekleştirilmesi suretiyle çalışanların bir çoğu güvencesi olmayan sigortasız enformel sektörlerde istihdam edilmeye başlanmıştır. Onları formel sektöre çekmek için de, ahlak dışı neoliberal politikalar, formel sektörde çalışanlara verilen hakları kaldırmak gerektiğini söyler. Yani formel sektörün enformel sektör gibi çalıştırılması gerektiğini söylerler. 

Formel sektör özellikle işçi sendikalarının güçlü olduğu merkez kapitalist ülkelerde şirketler için maliyetlidir onun içindir ki sermaye, emeğin göreceli ucuz olduğu sosyal güvencesiz işçi çalıştırılabilen çevre kapitalist ülkelere doğru yol almaktadır. Bunu önlemek için neoliberal politikalar merkez ülkelerin formel sektörlerini enformel sektör gibi çalıştırılmasını önerir. Emekçi düşmanından öte insan düşmanı uygulamalardır bunlar. 

Yetmez! Merkez ülkeler formel sektörleri enformelleştirirken çevre ülkeler de enformel sektörlerini geliştirmelidir çünkü bu şekilde herkes çalışabilecek yoksulluk azalacak ve istihdam artacaktır. Merkez ülkeler bunu yapamaz çünkü sanayi devrimiyle beraber emekçilerin sosyal mücadelesi ve aldıkları haklar ve toplumsal kazanımları enformelleşmeye izin vermemektedir. Onun için neoliberal politikalara göre onlar formel sektörlerinin işgücü piyasalarını esnekleştirmelidir.  Ayrıca enformel sektör düşük katma değer üretir, kâr marjı düşük çalışır yeterince sermaye birikimi yapamaz. Onun için çevre ülkeleri için ideal olsa da merkez ülkeler için değildir. Onlar için işgücü piyasasının esnekleşmesidir önemli olan. 

Nedir peki bu esnekleşme? Esnekleşme sermayedar lehine işçi aleyhine uygulamaların işgücü piyasalarında önem kazanmasıdır. Mesela ilk olarak süresiz işlerde çalışanların işten çıkarılmaları esnasında ödenen kıdem tazminatı tutarının düşürülmesi. Böylece şirketler daha az maliyetli olacağı için yarı-zamanlı işçi istihdam edebilecektir. Bir diğeri kişilerin işten çıkarılmaları esnasındaki bürokratik formalitelerin azaltılması. Bu da şirketler lehine alınmış bir karardır. Böylece firmalar daha kolay işçi çıkartabilecektir. Bir başkası yeni işe alınanların deneme sürelerinin uzatılması. Deneme süresi ne kadar uzatılırsa işçinin emeği o kadar daha fazla sömürü konusu olacaktır. Bir başkası gerekçeli işten çıkarmaların kapsamının genişletilmesi. Bu ne demektir? İşveren işçiyi işten çıkartırken gerekçe göstermelidir. İşte bu gerekçelerin kapsamı ne kadar geniş olursa o kadar işveren kolayca işçi çıkartacaktır. Mesela ekonomik gerekçe, örneğin ekonomik nedenlerle işçi çıkartmak mümkün olabilir. Örneğin kötü giden dünya ekonomik konjonktüründen işçi hiçbir şekilde sorumlu değildir ama işini bu yüzden kaybedebilir. Bir diğeri işten çıkarılma konularına bakan mahkemelerin karar alma süreçlerinin hızlandırılması. Bu uygulamanın da işveren lehine işçi aleyhine olduğunu anlatmama gerek yok sanırım. Başka? Gerekçesiz işten çıkarılan işçiye ödenen kıdem tazminatı tutarının düşürülmesi. İşçi hem gerekçesiz işten çıkarılabiliyor hem de ona ödenecek kıdem tazminatı düşük tutuluyor. Bu kadar insafsız bir uygulama olabilir mi? Oluyor ama. Başka? Toplu işten çıkarmaların kolaylaştırılması ve tabii ki süreli iş akitlerindeki düzenlemelerini n azaltılması. İşte size neoliberal politikacıların önerdikleri işgücü piyasalarının esnekleşmesi.

Peki, Türkiye’de durum ne?

Haftalık çalışma süresine göre işgücü piyasasında bir tarafta yarı-zamanlı düşük ücretle çalışan kırılgan her an işsiz kalmaya aday atıl rezerv işçi ordusu varken öbür tarafta da aşırı emek harcayan işçi kesimi vardır. 

İlki Türkiye’de resmi olarak kabul edilen haftalık çalışma saatinin çok altında çalışan işçileri kapsamaktadır yani yarı-zamanlı çalışanlar. Aşağıdaki örnekte Türkiye’de 4857 sayılı kanunun 63’cü maddesine göre haftalık resmi çalışma saati olan 45 saatten hareketle haftada 1 ile 35 saat arasında çalışan işçileri yarı zamanlı işçiler olarak tanımladık. Yani bu bir anlamda çok düşük maaş alan ve yoksulluk seviyesinde yaşamaya çalışan işçileri göstermektedir. Bunlar bir çeşit kapitalist üretimin kısa süreli kullanıp çıkardığı ve hep çalışmaya istekli tuttuğu yoksul bir kesim olup işsizlerle beraber yedekte bulundurduğu atıl rezerv işçi ordusunu temsil eder. Bu işçilerin Türkiye’de toplam istihdam içindeki payı 2014 yılında % 20,6 iken 2024 yılında tam 3 puan artarak %24,5’e çıkmıştır (bkz TUİK işgücü verileri). Yani diğer bir deyişle 2024 yılı için Türkiye’de 7,5 milyon insan haftada 1 ila 35 saat arasında yarı-zamanlı çalışan çok düşük ücret alan kişilerden oluşmaktadır. 

Yine aynı yılda bu sefer aşırı emeğe baktığımızda, yani haftalık resmi 45 saatin üstünde çalışanlara (50-72+ saat) göz attığımızda 8,5 milyon insan bu şekilde iş görmektedir. Yine 2024 yılı için yarı-zamanlı işlerde çalışanlar ile resmi haftalık çalışma saatinin çok üstünde çalışanları topladığımızda 16 milyon insana ulaşmaktayız ki bu toplam istihdamın yarısına eşittir. Ya da diğer bir deyişle toplam istihdam edilenlerin yaklaşık 1/4’ü çok düşük ücretlerle fakirlik sınırında yarı zamanlı işlerde çalışırken diğer yaklaşık 1/4’ü resmi çalışma sürelerinin çok üzerinde fazla emek harcamaktadır. 

Her iki kategoriyi topladığımızda 2024 yılı için Türkiye’deki süre olarak gerekli emeğin altında ve üstünde çalışan işçilerin toplam istihdam (yaklaşık 32 milyon insan) edilenlerin yarısı (yaklaşık 16 milyon insan) ettiğini görürüz. Bu durum Türkiye’nin istihdam yapısının ne kadar emek sömürü ve yoksulluk içinde olduğunu gösterir. 

Fakat 2024 yılı için Türkiye’de daha da çarpık istihdam yapısına ve daha da büyük emek sömürüsüne yine haftalık çalışma süreleri itibariyle bakmak ister miyiz? Eğer evetse bakalım. Bu sefer kayıtlı olmayan işçilere bakalım yani sosyal sigortası olmayan gelecek için hiçbir sosyal güvencesi olmayan işçiler. Hem yarı zamanlı çalışıp muhtemelen sefil ücretlerle çalışıp buna mukabil sosyal güvencesi olmayanlara baktığımızda 3 milyon 900 bin insana ulaşırız. Buna ekleyeceğimiz 2,5 milyon insan da yine sigortasız güvencesiz çalışıp fazla saat çalışanlar fazla emek harcayanlardır. İkisini topladığımızda 6 milyon 400 bin insana ulaşırız. Bu da toplam istihdamın %20’si demektir. Yani bu grupta yer alan yaklaşık 6,5 milyon işçi sigortasız sefalet içinde yaşayan ve aşırı emek sömürüsüne maruz kalanları gösterir. 

En beteri olup en kırılgan ve Marx’ın yedek işçi ordusuna dâhil olanların başında gelir. 2024 yılı için 3 milyon 100 bin insan da iş arayıp bulamamış ve işsizler ordusuna dâhil olmuştur. Bu kadar çarpık bir istihdam yapısında bile 3 milyon küsur insan iş bulamamıştır. Ya peki işgücüne dâhil olmayanlar onlara baktığımızda özellikle çalışmak isteyen ama iş bulma ümidi olmadığı için çalışmayan ve çalışmak istemeyen ama iş bulsa çalışacağını söyleyenleri yine 2024 yılı için topladığımızda 4 milyon 200 bin kişiye ulaşmaktayız. Bu sayı işgücüne dahil olmayanların %14’üne tekabül etmektedir. 

Kabaca 2024 yılı için umutsuz olup çalışmayanlarla, işsizler ve yarı zamanlı çalışanlar ile aşırı emek harcayan çalışanları topladığımızda bulduğumuz rakam yaklaşık 23 milyon insandır. Bunlar yoksulluk, umutsuzluk, sefalet, aşırı sömürü içinde yaşayanları gösterir. Bunların da daha kırılganı bir de sosyal güvencesiz olanlarına baktığımızda yani sefaletin daha da sefaleti, sömürünün katmerli olanı yaklaşık 14 milyon insan etmektedir.

Peki, bu durum yıllar içerisinde nasıl gelişmiştir. Aşağıdaki grafikte 2014 ile 2024 yılları arasında toplam istihdam içinde yarı-zamanlı çalışan ve fazla emek harcayan, yani haftalık resmi çalışma sürelerinin üzerinde iş görenleri topladık. Öbür tarafta da yine aynı yıllar arasında çalışmak isteyip ama ümidi olmadığı için çalışmayanlara baktık ve aşağıdaki grafiği elde ettik.

1
Kaynak: TÜİK

Buna göre Türkiye’de haftalık resmi çalışma saatlerinin çok altında (yarı-zamanlı) ve çok üstünde (aşırı emek) çalışanların sayısı 2014 yılında 16 milyon 300 bin kişiyken %13 artarak 2024 yılında 18,5 milyon insan olmuştur. Buna mukabil yine aynı yıllar içerisinde iş bulma ümidi olmadığı için işgücüne dahil olmayanların sayısı %70 (Yüzde yetmiş) artarak 2,5 milyondan 4 milyon 200 bin insana ulaşmıştır. Bu kadar çarpık bir istihdam yapısı olan bir ülkede elbette birçok kişi ümidini yitirip çalışmak istemeyecektir.

Sonuç olarak neoliberal politikacılar bu durumdan sadece mutluluk duyabilirler. Dedikleri gibi a-tipik, yarı zamanlı işlerde çalışanlar ve çok emek harcayan işçilerin sayısının toplam istihdam içindeki payının artıyor olması esnek işgücü piyasalara güzel bir örnektir.

/././

Seküler milliyetçiliğin Kürt sorunu -Fatih Yaşlı- 

Milliyetçilik körleştirdi ve cihatçılığı Türkiye için tehdit gören kitleler, günün sonunda nesnel olarak Suriye’de cihatçıların, Türkiye’de ise iktidarın hizasında konumlanmış oldular.

Radikal sağın son yıllardaki yükselişi küresel bir olgu olarak karşımızda duruyor; neo-faşizmden sağ popülizme, dünyanın hemen her yerinde gözlemlemenin mümkün olduğu bir yükselişle karşı karşıyayız.

Günümüz radikal sağını kendisinden önceki örneklerden ayıran temel kriter göç meselesi. Faşizmde yabancı düşmanlığı hep vardı ama o düşmanlık Yahudilere, siyahlara, azınlıklara ya da düşman ilan edilen ülkelerin halklarına yöneliyordu. 

Bugün ise baş düşman açık bir şekilde göçmenler; Amerika Birleşik Devletleri’nde Hispanikler ve Avrupa’da Müslümanlar, yeni radikal sağın baş düşmanları kategorisindeler ve radikal sağ da bu düşmanlık üzerinde yükseliyor.

Göçmenlerin radikal sağ ideologlar ve siyasetçiler tarafından hedef tahtasına yerleştirilmesinin buraların yerleşik halkları nezdinde böyle kolay kabul görmesi ise esas olarak sınıfsal. Göçün bizzat kendisi, küresel ölçekteki gelir dağılımının alt üst olmasının bir sonucu ise göçmenlere yönelik düşmanlık da Batılı ülkelerdeki son yıllarda hızla artan gelir dağılımı bozukluğunun bir sonucu.

Kapitalizm 2008 krizinden beri belini doğrultabilmiş değil ve 70’lerin sonundan itibaren izlenen neoliberal politikalarla birlikte, bunun faturasının alt sınıflara, çalışanlara, işçi sınıfına kesildiği açık. Batı solu ise çoktan sınıf mücadelesinden vazgeçmiş durumda ve kimi istisnalar dışında alternatif bir devrimci hareketin, işçi hareketinin yükselişinden bahsetmek de mümkün değil.

İşte bu tablo, radikal sağın yükselişinin gerisindeki ana faktörü oluşturuyor; günümüz faşistleri kapitalizmin tahrip edici politikalarının, alım gücünün düşmesinin, işsizliğin, gelir dağılımındaki bozukluğun faturasını göçmenlere kesiyorlar ve bu da devrimci bir sınıf siyasetinin olmadığı bir konjonktürde kitleleri cezbediyor, faşizm 1930’lar dünyasındakine benzer bir şekilde en parlak günlerini yaşıyor.

Türkiye de elbette ki bu küresel yükselişin dışında değil; iktidarda Türk sağının iki büyük damarından gelen iki parti olmasına rağmen, muhalefette de radikal sağ bir yükselişin olduğunu söylemek mümkün. Son yıllara kadar resmi olmayan milliyetçiliğin taşıyıcılığını MHP üstlenmişken, artık ona meydan okuyan farklı rakipler var ve bunlardan ilki İYİP, ikincisi de Zafer Partisi. Ancak mesele sadece bu iki parti değil; esas olarak gençler arasında radikal sağın bu partileri de aşacak şekilde hızla yükseldiğini, irili ufaklı çok sayıda yapının şekillenmekte olduğunu görüyoruz.

Bizde de radikal sağın yükselişinde esas faktör göç ve ekonomik kriz meselesi oldu. Suriye’den sığınmacı olarak Türkiye’ye gelenlerle birlikte, başta Afganistan olmak üzere diğer ülkelerden Türkiye’ye gelen göçmen kitleleri, yaşanan büyük ekonomik krizle birleşince zemin radikal sağ için müsait hale geldi. Özellikle geleceksizlik kaygısı yaşayan kentli alt-orta sınıf gençler arasında hızla yayıldı ve popülerleşti. 

Bizdeki yeni radikal sağı, basitleştirici ve ayırt edici bir tanım olsun diye “seküler milliyetçilik” olarak adlandırıyoruz; AKP’ye muhalif, seküler değerleri savunan, yanlış bir şekilde “Araplaşma” diye kodlasa da İslamizasyondan rahatsız, MHP’nin AKP’yle ortaklığına tepkili ve bu nedenle de “seküler” karakteri ağır basan bir toplamdan bahsediyoruz.

Seküler milliyetçilik, bizde de dünyadaki muadilleri gibi göçe ve göçmenlere yönelik bir tepkinin üzerinde yükseldi; ancak bir sonra, yeni “çözüm süreci”nin başlamasıyla birlikte kendi “doğal mecrasına”, yani Kürt düşmanlığına yöneldi. 

Süreçle birlikte Öcalan hedef tahtasına yerleştirildi, atılan bütün sloganların odak noktası haline geldi, milliyetçilerin öfkesini dizginlemek için zemin düzleyici gibi hareket eden Bahçeli de bu tepkilerden nasibini aldı ve adı Öcalan’la birlikte ve aynı öfkeyle anılır oldu.

Son olarak Suriye’de yaşananlar, yani HTŞ’nin ABD’nin arkasından desteğini çektiği YPG’yi birkaç gün içerisinde hezimete uğratması seküler milliyetçiliği bir kez daha görünür kıldı. Seküler milliyetçiler, cihatçı güçlerin Suriye’deki ilerleyişini “anti-Kürt hınç” diyebileceğimiz bir hissiyatın belirleyiciliğinde büyük bir coşkuyla karşıladılar, adeta kendi zaferleri gibi gördüler.

Elbette ki milliyetçi çevrelerin tüm bu süreçte YPG’yi desteklemesini beklemek eşyanın tabiatına aykırı olurdu; kaldı ki Kürt siyasetinin yıllar boyunca işlediği hataların karşı tarafın milliyetçiliğini nasıl körüklediğini geçtiğimiz haftaki yazıda uzun uzun anlattık.

Yine de kendisini sekülerlik ve hatta cumhuriyetçilik üzerinden tarif eden bir toplamın, cihatçıların emperyalizm nezdinde Suriye’nin meşru yöneticileri haline gelmesinden ve Türkiye’nin sınırları dibinde bir cihat devleti kurulmasından rahatsızlık duymaları ve buna uygun bir feraset göstermeleri söz konusu olabilirdi.

Örneğin yarın bir iktidar değişikliği olması durumunda burnumuzun dibinde bir cihat devletinin bulunmasının sonuçlarının neler olacağı üzerine düşünülebilir, bunun üzerinden bir tartışma yürütülebilirdi.  

Ancak olmadı, çünkü anti-Kürt hınç baskın geldi; çünkü milliyetçilik körleştirdi, buna dair tek kelime edilmedi ve cihatçılığı Türkiye için tehdit gören kitleler, günün sonunda nesnel olarak Suriye’de cihatçıların, Türkiye’de ise iktidarın hizasında konumlanmış oldular. 

Bundan en çok kazançlı çıkan ise elbette ki yine iktidar oldu; iktidar böylece bir yandan Kürt siyasetine kendilerinden başka muhataplarının bulunmadığını gösterdi öte yandan da muhalif kitlelerin milliyetçi birkaç hamleyle nasıl hizaya gelebileceğini bir kez daha test edip görmüş oldu.

Oysa Türkiye’de kendisine seküler, cumhuriyetçi, Atatürkçü diyen kitlelerin Kürt sorununun ne olduğu ve Kürtlerle ne yapılacağı, bir arada nasıl yaşanacağı üzerine kafa yormaları, ortak bir gelecek tasavvurunu nasıl ortaya koyacakları üzerine düşünmeleri gerekiyor.

Bunun zeminini seküler milliyetçiler ve onların yazarları çizerleri sağlayamaz, Kürt sorunu onlar açısından bir asayiş sorunundan, emperyalizmin bir oyunundan başka bir şey değildir ve sorun da ancak güvenlik tedbirleriyle, Kürtlerin sürekli zapturapt altında tutulmalarıyla çözülebilir. 

Bunu ancak Atatürk’e ve Cumhuriyet’e sol bir perspektiften bakanlar, milliyetçi değil yurtsever olanlar, emeği, bağımsızlığı, laikliği ve antiemperyalizmi savunanlar yapabilir. Kendini Kürt siyasetinden ayrıştırmak, o siyaseti eleştirmek ama öte yandan Kürtlerin ve Kürt sorununun varlığını kabul etmek, Kürtlere seslenmek, sorunu tarif etmek ve çözmek için adımlar atmak mümkündür.

Burada birleştirici unsur ise tartışmasız bir şekilde emek olacaktır; çünkü Türkiye’de kitleler etnik kökenleri, mezhepleri, siyasi görüşleri fark etmeksizin yoksullaşmaktadırlar. Bu ise planlı programlı bir servet transferi politikasıdır, emeğin ürettiği zenginlik çeşitli mekanizmalarla gasp edilmekte ve sermayeye aktarılmaktadır. Tam da bu nedenle emek-sermaye çelişkisi esas çelişkimizdir, siyasal kutuplaşmanın yerleşmesi gereken yer de burasıdır. 

Türk ve Kürt emekçilerini cumhuriyetin kazanımlarını savunmakla emeğin haklarını savunmak paydasında buluşturacak, eşit haklara sahip ve eşit yurttaşları oldukları ortak vatanda bir arada, barış içerisinde yaşama hedefinde ortaklaştıracak bir siyaset mümkündür. Memleketin en büyük, en acil, en yakıcı ihtiyacı da bu siyaseti var edebilmektir.

/././

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Misakı Milli nedir ne değildir? -Sinan Meydan /Cumhuriyet-

  Misakı Milli, İngiliz emperyalizmine teslim olmuş sarayın-sultanın değil, emperyalizme karşı bir bağımsızlık savaşı yürüten Mustafa Kemal ...