AKP usulü cihat - ORHAN GÖKDEMİR

27 Mayıs 2010. AKP’nin 16 yıllık iktidarının ortaları. İsrail’in Gazze’ye uyguladığı sert ambargo insani bir drama dönüşmüş, tepki büyük. “Anti Siyonizm” ile yetişmiş ve “İslam dünyasının lideri olma” hayaliyle başı dönmüş AKP İsrail’e kafa tutmaya karar veriyor. 

Erdoğan’ın bir yıl önce Davos'ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’e karşı yaptığı "van münüt" şovunun etkisindeler hala. Fakat savaş açacak halleri yok, yapılabilecekler sınırlı. Düşün taşın son çare İHH adlı yandaş “yardım derneği”nin organizasyonu ile bir gemiye doluşup, İsrail ambargosunu delmekte karar kılınıyor. Riski az, çok çok gemiler geri çevrilir. Sonuç ne olursa olsun hem AKP, hem de İHH kazanmış olur. 

Bu amaçla kiraladıkları gemi Antalya limanından devlet töreni ile hareket ediyor. Fakat geminin önü 30 Mayıs gecesi Akdeniz açıklarında İsrail donanması tarafından kesiliyor. Sabaha karşı müdahale. Helikopterden gemiye inen İsrail komandosu direnmeye kalkışanlara ateş açınca, o gece gemidekilerin dokuzu ölüyor. Eylem AKP’nin hiç hesap etmediği bir şekilde nihayete eriyor.

Dedik ya, İsrail velinimetleri, savaş açacak halleri yok. Geriye kalan tek çare, Türk mahkemelerinde dava açmak. Dönemin İsrail Genelkurmay Başkanı dâhil dört İsrailli yetkili hakkında şikâyetçi olunuyor. Fakat dava görülürken dış politikada sıkışan AKP yardımına ihtiyaç duyduğu İsrail’le anlaşmaya karar veriyor. Meclis’e getirilen anlaşma yasa tasarısı AKP’li vekillerin oylarıyla kabul ediliyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan ivedilikle onaylıyor. Savcı anlaşmayı gerekçe göstererek davanın düşürülmesini istiyor. Saldırıdan altı yıl sonra dava düşüyor, İsrail temize çıkarılıyor. 

AKP böylece 20 milyon dolarlık “sus payı” karşılığında kışkırtıp bir gemiye doldurduğu yandaşlarını yüzüstü bırakarak Mavi Marmara Davası’nın ve Gazze ablukasının üzerini örtmeyi kabul ediyor. Mağdur yakınları tepki gösteriyor haliyle. Tayyip Erdoğan tepkilere çok öfkeleniyor, “Giderken bana mı sormuştunuz?” diye kükrüyor. 

Ülkenin dışişleri sanırsınız, AKP usulü cihattır. 

                                                                    ***

24 Kasım 2015. Mavi Marmara faciasından beş yıl sonra Suriye sınırında seyreden Rus savaş uçağına Türkiye sınırından ateş açılıyor, uçak düşüyor. Paraşütle atlayan pilot cihatçı katiller tarafından yakalanıp linç ediliyor. AKP bu kez Suriye üzerinden Moskof’a karşı cihattadır. 

Zafer naraları atılıyor AKP gurubunda. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu o havanın etkisiyle “emri ben verdim” diye övünüyor. Hatta emri kimin verdiği Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık arasında hafif bir sürtüşmeye bile neden oluyor. 

Fakat Rusya uçağın düşürülmesine çok sert tepki veriyor. Tepki vermekle kalmayıp Türkiye’ye ağır bir ambargo uyguluyor. AKP sıkışıyor, çark etmeye başlıyor. Önce uçağın hükümetin bilgisi dışında düşürüldüğü iddia ediyor. Olmayınca suç tetiği çeken pilotlara atılıyor. Pensilvanya’dan emir alıp eylemi yapmış olabileceği, amaçlarının da hükumeti zor durumda bırakmak olduğu iddia ediliyor, pilotlar tutuklanıyor. “Emri ben verdim” şişinmesiyle açılan müsamere, Erdoğan’ın "Rusya, bir pilotun yaptığı hataya Türkiye'yi feda etti" sözleriyle kapanıyor. 

Ülkenin dışişleri sanırsınız, AKP usulü cihattır. 

                                                                    ***

Ekim 2016. ABD'li Rahip Brunson İzmir'de "terör örgütü adına suç işlemek ve casusluk” iddiasıyla gözaltına alınıyor. İki ay sonra Fetö’ye üye olma iddiasıyla tutuklanıyor. Anlayacağınız, AKP bu kez büyük şeytan ABD’ye karşı cihatta. Ama nihayetinde ABD sebep-i hikmetleri, savaş açacak halleri yok. Mecbur papaz pazarlığı ile durumu idare edecekler. AKP, rahibi Fethullah Gülen’in iadesi için koz olarak kullanma niyetini belli ediyor. Erdoğan, “Bu fakir bu görevde olduğu müddetçe o teröristi alamazsın. Sen bunu vermiyorsan bundan sonra sen bizden her hangi bir teröristi istediğin zaman bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi alamazsın” diyor. “Ver papazı al papazı”, cihadın mottosu böyle. 

Fakat ABD Başkanı Trump cihatçılarımızın bu tavrına çok öfkelenince papaz mecburen evde hapse alınıyor. İşe yaramayınca geçen haftaki son duruşmada üç yıl hapse çarptırıp saldılar. O sırada “fakir” hala görevdeydi. AKP’nin son cihadıdır.

Nedir AKP usulü cihadın esası? “Fakir”in elinden sökerek aldığı papazı Beyaz Saray’da ağırlayan Trump anlattı; müzakere etmişler, fidye ödemeyeceklerini söylemişler, serbest bırakılmazsa çok kötü şeyler olacak diye tehdit etmişler.  

Bildiğiniz AKP usulü cihat işte!

                                                                 ***

Bu olaylardan iki hafta önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Ankara’da Hollanda Dışişleri Bakanı Stef Blok'la bir araya geldi. Buluşmanın konusu bozulan iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden ele alınmasıydı. Çavuşoğlu’ndan kısa süre önce de Tayyip Erdoğan Almanya’ya gitmiş, Merkel’le görüşerek bozulan ilişkileri düzeltmeye çalışmıştı. Krizin sebebi AKP’nin seçimlerde bu ülkelerde şov yapmaya kalkması, fakat izin alamaması. 

Çavuşoğlu görüşmeden sonra açıklama yaptı, “Ne ben ne de Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hollanda hükümetini ya da halkını Nazi olmakla suçlamadık. Hollanda halkı için Nazi benzetmesi yapmadık. Sadece o dönemdeki Hollanda hükümetini eleştirdik” dedi.

Hâlbuki her şey herkesin gözü önünde söylendi. “Nazi kalıntısı” olarak tanımladığı Hollanda’ya “Bakalım bundan sonra senin uçakların Türkiye’ye nasıl gelecek?” diye seslenmişti reisi. Almanya’ya da "Sizin şu andaki uygulamalarınız geçmişteki Nazi uygulamalarından farklı değil, bunu böyle biliniz" demişti. 

Ne zaman söylendi bunlar? 

Geçen sene bu vakitler. Çavuşoğlu ne zaman inkâr etti söylenenleri? İki hafta önce. Dayak yenilip dönülen cihatlarda kafaya alınan seri ve sert darbelerin yol açtığı bildik hafıza kaybıdır bu. Unutmayıp ne yapacaksın, savaş mı açacaksın? Rahip özel uçakla Almanya’ya hareket ettiği sırada şöyle söyleniyordu Dışişleri Bakanı; “Kimse Türkiye’den baskıyla, yaptırımla netice alamaz.” 

Durumları bu kadar vahimdir. 

Kriz içeride vurdukça, dış politika dışarıda duvara tosladıkça AKP kıvırıp duruyor. Baş döndürücü bir hızda dönüyorlar. İsrail’e kafa tutmaları ile özür dilemeleri arasında saniyeler var. ABD önünde diz çökerek isyan etmeye kalkışmalarını derin bir pişmanlık izliyor. Suudi Arabistan’a çıkışmayı denediler geçen hafta. Kral Selman aradı, ne dediyse, yelkenler anında indi. Karşıdaki hem dinin, hem de petro-dolarların kralı, savaş açacak halleri yok ya!
                                                                  ***

Biliyorsunuz iktidarlarının ilk yıllarında kadrolaşmakta en çok zorlandıkları devlet departmanlarından biriydi Dışişleri. 
Çünkü okuma yazması yüksek memurların toplaştığı bir bölümdü. Reisleri, zorlanınca “monşer” diye aşağıladı Dışişleri diplomatlarını. Zamanla oturttu iktidarını, Dışişleri artık bildiğiniz AKP ilçe örgütü. Monşerlerden arındırılmış Dışişlerindeki mevcut durumu şöyle özetleyeyim:
Türban direnişi kahramanı eski milletvekili Merve Kavakçı Malezya Büyükelçisi. AKP eski milletvekillerinden Murat Mercan Tokyo, Abdülkadir Emin Önen Pekin, Tülin Erkal Kara Makedonya, Zekeriya Akçam Cakarta, Şaban Dişli Hollanda Lahey Büyükelçisi. Aile ve Sosyal Politikalar eski Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın kız kardeşi Ayşe Sayan Kuveyt Büyükelçisi… İlahiyat Profesörü Kenan Gürsoy Vatikan’da, Dış Ticaret eski Müsteşarı Tuncer Kayalar Nairobi’de, DPT eski Müsteşar Yardımcısı İbrahim Akça Lefkoşa’da, TİKA eski Başkanı Musa Kulaklıkaya Moritanya’da, Kani Torun Mogadişu’da, Vali Niyazi Tanılır Karadağ’da, YÖK eski Başkanı Yusuf Ziya Özcan Varşova’da, Ankara Vali Yardımcısı Şentürk Uzun Gana’da, Dış Ticaret Uzmanı Faruk Doğan Kamerun’da. 

Yani “Monşer” kalmadı Dışişlerinde, imamlar, eski vekiller, türbanlı ablalar gırla. AKP’nin arka bahçesi oldu olmasına fakat gitmiyor araba. Başlarında Çavuşoğlu, krizden krize sürüklenip hep birlikte çırpınıp duruyorlar. 

AKP usulü cihadın biri bitmeden diğeri başlıyor. Dün müftüleri toplayıp küçüğünün bittiğini büyüğünün başladığını müjdeledi. ABD ve İsrail olmadan cihat olur mu? Alamadan, verdiler papazı haliyle. “Fakir” sevinçli. Süpürülmeyeceğini anladı bir süre daha, zaman kazandı. Dışişlerinde ak günlere bir çentik daha atıldı.

                                                                  ***

Sonuna yaklaşıyoruz İslamcı fantezisinin. Emperyalistlere yalvarmak, patronlara yaranmakla geçti iktidarları. 16 yılda düşürdüler koca ülkeyi. Açlık ve yoksulluktan başka bir numaraları yok!

Orhan Gökdemir / SOL

Çatladıkapı İmparatorluğu - Zafer Arapkirli

Ne kullanışlı bir “benzetme kalıbı”mızdır, şu canım Çatladıkapı Mahallesi’nın adı. Daha çok futbol bağlamında kullanırdık bunu: 
“Çatladıkapıspor bile bu kadar kolay gol yemez.” 
“Çatladıkapıspor’la bile oynasan işi ciddiye alacaksın.” 

İstanbul Avrupa yakası sahilyoluna paralel bu şirin mahalle halkı, yıllardır bu söylemi üzülerek mi yoksa “reklamın kötüsü olmaz” diye övünerek mi izlemiştir, bilemem. Ama gün geldi, bu “dolaylı aşağılama-küçümseme” içeren benzetme, bizzat Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisini konu alan bir cümlede, hem de bizzat Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı tarafından kullanılınca, iş başka bir boyuta vardı. 

“…Saat 18:00’e kadar... Yarın akşam... Eee?.. Göndereceksin... Burası Çatladıkapı ülkesi mi yaa?.. Burası Türkiye ya... Türkiye… (coşkulu alkışlar) Türkiye… (daha coşkulu alkışlar) N’apıyosun?.. (daha daha coşkulu alkışlar) N’apıyosun?.. (daha sinirli ve daha yüksek sesle... karşılığında daha daha coşkulu alkışlar)” 
Hafızalarımıza kazınmış bu cümle, malum “rehine papaz” (tabir ve teşbih ABD Başkanı’na ait) konusundaki pek çok ateşli ve hamasi nutuktan sadece birinden alınmıştır. “Bu Fakirin canı bu bedende olduğu müddetçe, o şahıs bir yere gidemez”leri filan saymıyorum. 

Aynı, Alman gazeteci Deniz Yücel hadisesinde olduğu gibi, aynı Büyükada’da “topluca fitne planı yaparken enselendikleri” iddia edilen uluslararası “casus ve ajan şebekesi” hadisesinde olduğu gibi, aynı “PKK’ye yardım ve yataklık ettiği” savunulan Fransız gazeteci hadise-sinde olduğu gibi.. 

Ve mukadder son tecelli etti.
 
İstediler ve aldılar. Parmak salladılar ve boyun eğdirdiler. Bastırdılar, kanırttılar ve yargıyı (iktidarları boyunca âdet olduğu üzere) by-pass ederek salıverilmesini sağladılar. Sen istediğin kadar bağır. 

Demek ki neymiş? 

Büyük lokma yiyecekmişsin, ama bu kadar büyük laflar etmeyecekmişsin. Kimle dans ettiğini, kimle boy ölçüştüğünü ve kimle itişip kakıştığını bilecekmişsin. Bunu bilerek, hesaplayarak da, elinde somut kanıt olmadan, üfürükten dedikodularla, bestelenmiş gizli tanık ifadeleriyle filan el âlemin vatandaşını içeri tıkmayacakmışsın. Ya da tıkıyorsan, şöyle “duvar gibi, sapasağlam, çelik gibi, kapı gibi bir iddianame” ile ve iddiaların kanıtların arkasında duran savcıya destek olarak, “bağımsız yargı”nın gerekeni yapmasına yardımcı olacakmışsın. 

Ama sen bunu yapmayıp, her gördüğün yabancının üzerine “ajan-casus-terörist” hain diye atlarsan, aynen kendi vatandaşlarına yaptığın sorgusuz-su-alsiz-kanıtsız “vatan haini-terörist-çapulcu” muamelesine tabi tutarsan, olacağı budur. 

Son 16 yıla sığdırdığın kim bilir kaç “kumpas” davası ile, hâkimleri ve savcıları “kendi emir erin gibi” durumlara düşüren, onlara sürekli talimat veren üslubunla zaten dışarıya verdiğin imaj ortada iken, kimse senin “bağımsız yargı gereğini yapacak” söylemine itibar etmez. Sonra da, bu durumlara düşersin. 

Bak adam ne diyor? 

Hiçbir anlaşma (pazarlık) yapmadık. Rehinecilerle anlaşma (pazarlık) etmem.” Bir de hakaret ediyor yani. İngilizlerin bu duruma “cuk” oturan bir deyimi vardır: “To add insult to injury” (Önce vurup yaralayıp, sonra da o halde iken hakaret etmek) 
Buna layık değiliz. 
Asla. 
Aklınızı başınıza devşirin Beyler! 
Bu ülkeyi, hem de hepimizin ecdadının kanları canları pahasına kurduğu bu şanlı Cumhuriyeti, Çatladıkapı Cumhuriyeti’ne dönüştürmeye hiçbirinizin hakkı yok. Bu tür olaylar artık kabak tadı vermedi mi? Bir insanı, yerli ya da yabancı birini suçlamadan ve mahkûm etmeye çalışmadan önce, sağ-lam bir dosya hazırlamayı, o olayı siyasi istismar meselesi hatta “rehine tutuyormuş” görüntüsü vererek yapmamayı düşünmez misiniz? 

En başta hoşunuza gitmeyen, işinize gelmeyen, gıcık kaptığınız birini ya da birilerini sınırdışı etmek çok mu zordu, bu belaya bulaşmadan önce?
 
Laz’ın dediği gibi: “Ha bu size ders olsun...” 

Bir çift lafım da, bu tür olaylarda he-men “Makam Uçağı Tütsüsü’nün yap-tığı kafa” ile gaza gelip, “Asla bırakılmamalı. Hatta, bundan sonra yargının doğal akışı ile bile olsa, tehditlere boyun eğmek anlamına gelecek bir kararla Brunson bırakılmamalı (...) Türkiye’yi artık O. çocukları yönetmiyor...” gibi iddialı satırlar yazan hokkabazlara: 
Yazık. İnsan hem kendi itibarını, hem bu ülkeyi yönetenlerin onurunu, hem de bu ülkenin itibarını bu kadar mı ayaklar altına serer? 
Hiç mi utanmıyorsun?

Zafer Arapkirli / CUMHURİYET

İşsizlik beklendiği gibi artıyor- HAYRİ KOZANOĞLU

Dün açıklanan Temmuz ayı işsizlik rakamlarına göre bir önceki yıl ile karşılaştırınca işsizlik oranı yüzde 0.1 artarak yüzde 10.8 oldu. İşsiz sayısı da 88 binlik bir yükselişle 3 milyon 531 bin kişiye ulaştı. Aslında belki de ayrıntılı yorum yapmaya bile gerek yok. Neden mi? Çünkü Berat Albayrak tarafından açıklanan ve pek de “gerçekçi” bulunan Yeni Ekonomik Program, önümüzdeki 3 yıl işsizliğin tek hanelere düşürülmesine ilişkin bir perspektif içermiyor. Tam aksine 2019’da işsizliğin yüzde 12.3’e yükselmesini öngörüyor. Yurttaşa bir umut bile vermiyor.

İşsizlik artmaya devam edecek
Peki bu oran gerçekçi mi? Ne yazık ki önümüzdeki aylarda işsizliğin yükselmeye devam edeceği, kış aylarında büyük olasılıkla yüzde 15 oranının üzerine çıkacağı ayan beyan görülüyor. Hatırlatalım Temmuz ayı istatistikleri Haziran-Ağustos arasındaki üç ayı kapsar. Yaz dönemi bilindiği gibi başta turizm, inşaat ve tarımda faaliyetlerin hızlandığı, istihdama en uygun süreçtir. Bu dönemde bile işsizliğin artışı durumun vahametini açıkça gösteriyor. Nitekim Haziran ayında yüzde 10.2 olarak açıklanan işsizlik oranıyla kıyaslayınca da yüzde 0.6’lık ciddi bir sıçrama söz konusu…

Toplumun yarısı bile çalışamıyor
Hep vurguluyoruz, manşet işsizlik oranından daha önemlisi bir ekonomide çalışabilecek yaştaki yurttaşların ne oranda istihdam edilebildiğidir. Şöyle bir başparmak kuralı var: bir ekonomi yurttaşlarının yarısını bile üretim süreçlerine katamıyorsa başarısızdır. Ne yazık ki Türkiye’de bu oran yüzde 48.2’yle yüzde 50’nin altında. Çalışabilecek kadınların ise yüzde 30’dan aşağısı, sadece yüzde 29.7’si bir işte çalışıyor.

Gençlerin de toplumun da geleceği umut vermiyor
Ne eğitimine devam eden, ne de çalışacak bir işi olan gençlerin oranı 2017’nin aynı dönemine göre yüzde 1 artarak yüzde 27.7’ye ulaşmış. Özellikle genç erkeklerde yüzde 2’ye yakın bir sıçrama gerçekleşmiş (yüzde 16.5’ten yüzde 18.4’e), kadınlarda ise oran daha da yüksek: yüzde 37.2. Bu istatistik, gençlerin bugünkü hali pür melalini göstermenin yanında, toplumun geleceği için de karamsar bir tablo çiziyor.

Mevsim etkilerinden arındırılmış veriler de kötü
Ekonomistlerin istihdama ilişkin analizlerde daha yakından izlediği istatistik, “mevsim etkilerinden arındırılmış” verilerdir. Bu gösterge de, yüzde 11’lik bir işsizlik oranına işaret ediyor. Şubat 2018’den başlayarak işsizliğin artışı yönünde bir eğilim gözlemleniyor. Tarım dışı işsizlik yüzde 13 iken, genç nüfusta işsizlik yüzde 18.9’la daha da yüksek düzeylerde. Bu istatistiğe göre, sadece işsizlik artmamış, işgücüne yeni katılımlar da göz önüne alınarak hesaplanan çalışan sayısı da azalmış…

İşgücüne katılım oranı artacak işsizlik sıçrayacak
Önümüzdeki aylarda işsizlik oranının hızla artışına tanık olacağız. Bunun başlıca iki nedeni var: birincisi ekonomi hızla daraldığı için işten çıkarmalar yaygınlaşacak, yeni yatırımlar neredeyse tamamen duracağı için başta inşaat sektörü geçici işlerde çalışanların sayısı iyice azalacak. İkinci neden, kriz dönemlerinden deneyimlediğimiz gibi, aile bireylerinden birinin işsiz kalması veya ücretinin eksik ve/veya geç ödenmesi diğer bireyleri (çoğunlukla ev kadınlarını ) ne pahasına olursa olsun bir gelir kazanmak için işgücü piyasasına yöneltecek. İşgücüne katılım oranı artış gösterirken işsizlik oranı yükselecek, düşük ücretlerle sigortasız/güvencesiz çalışanların sayısı fırlayacak.

Ne yazık ki rakamlara da yansıdığı gibi durum çok iç karartıcı…

 HAYRİ KOZANOĞLU / BİRGÜN

Cinayeti kör bir balıkçı gördü! - İBRAHİM VARLI

Suud monarşisi her türlü kötülüğe imza atabilecek, aklın, bilimin, rasyonalitenin olmadığı bir kan imparatorluğu. Vahabizmin merkezi Suudiler böyle olsa dahi İstanbul’da kendi elçiliğinde CIA ile bağlantılı bir gazeteciyi imha edecek kadar gözü dönmüş olabilir mi?
Evet olabilir. Ancak ABD’nin de dâhil olduğu bir denklemde Suudilerin bu hatayı yapma riskini göze almaları pek “rasyonel” değil.

Peki ne oluyor.

Derin ve kirli bağlantıları olduğu her adımda daha da gün yüzüne çıkan Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda ortadan kaybolmasının arkasında ne var?

Olay nasıl olduğundan çok, ne tür sonuçlara yol açabileceği üzerinden irdelenirse, neden yapıldığı da ortaya çıkmış olur.

Öncelikle Kaşıkçı vakası Türkiye’nin başına çorap örülmek istenmesinden çok Suudi Arabistan’ın içine yapılan bir operasyon izlenimi veriyor. ABD’nin giderek artan şekilde ağırlığını koymaya ve tehditler savurmaya başlamasından da anlaşıldığı üzere yeni bir Suudi operasyonu söz konusu.

ABD bu işin neresinde?
ABD’nin bu işin tam merkezinde yer aldığı gün geçtikçe daha net bir şekilde anlaşılıyor. Konsolosluk ile Suudi’lerin her adımının dinlenmesi ve yapılan planlardan haberdar olunmasına rağmen, adım atılmaması bunun göstergesi. Kaşıkçı’yı kullanma niyetinde.

ABD’nin niyetinin insan hakları, özgürlükler, hak, hukuk olmadığı açık. Kaşıkçı’yı kullanma niyetinde. Riyad arasında bir diplomatik krize dönüşmeye aday.

Kaybolma olayının gerçekleştiği gün Trump’ın her zamanki mafyatik üslubuyla sarfettiği “Biz olmasak Kral koltuğunda iki hafta kalamaz” açıklama yapması ve veliahtın buna “Sizden alınan her silahın parasını ödüyoruz” diyerek cevap vermesi, iki ülke arasında ters giden bir şeylerin olduğunu gösteriyor.
Tehdit dozajını her geçen gün artıran Trump’ın, Kaşıkçı'nın kaybolmasının arkasında Suudilerin olması halinde çok ağır cezalar uygulayacaklarını söylemesine, atılacak herhangi bir olumsuz adıma karşılık verileceğini açıklaması meselenin Riyad-Washington arasında cereyan ettiğini gösteriyor.
Olası senaryolara gelince.

1- Suudi monarşisine ayar çekmek
Birinci opsiyon, tıpkı geçen yıl gerçekleştirilen Saray içi darbede olduğunu üzere veliaht Prens Muhammed Bin Selman’ın önünü açmak. Koltuğunu bırakmak istemeyen 83 yaşındaki kral Selman devre dışı bırakılarak, genç prensi tahta oturtmak. Suudi Arabistan Kralı Salman bin Abdülaziz el Suud, veliaht prensi olarak Haziran 2017’de 31 yaşındaki oğlu Muhammed bin Selman’ı getirmişti. Altı ay sonra da, 4 Kasım 2017’de Veliaht’ın emriyle büyük bir operasyon gerçekleştirildi. Aralarında onu aşkın prensin de bulunduğu ülkenin en zenginleri ve en güçlülerinden oluşan 200 kişi bu operasyonla gözaltına alındı. Birçok prens de öldürüldü bu süreçte. Tüm bunlara rağmen ABD ve Batı’nın “liberal prens” olarak parlattığı MbS ülkedeki neoliberalizasyon sürecini bu güçlerin istediği hızda gerçekleştiremiyor. Baba Selman devre dışı bırakılıp, MbS işbaşına getirilirse istenilen de elde edilmiş olacak. Bir başka olası senaryo ise genç prensi dize getirmek, kulağını çekmek.

2- İran’a karşı Suudi’leri kullanmak
Trump ABD’si 6 Kasım’da İran’a yönelik en kapsamlı yaptırımları devreye sokma hazırlığında. İran’ı adım adım kuşatmayı planlayan Trump’ın hedefinde bu ülkeye yönelik müdahale de var. Bunun için de Suudilerin öne sürülmesi gerekiyor. Suudiler hem finansal hem de askeri olarak müdahalede aktif şekilde kullanılmadan İran’ı vurmak olası değil. İran’ın vurulması konusunda her ne kadar ABD’den farklı düşünmeseler de Suudilerin bu konuda daha temkinli hareket etmek istediği ortada. Washington, Suudileri Kaşıkçı üzerinden sıkıştırarak, İran’a yönelik müdahale konusunda istediği kıvama getirme arayışında. Sünni Arap NATO’su projesinin merkezinde de Suudiler var. Ve ABD Arap NATO’sunu sadece İran’a karşı değil bölgedeki diğer sorunlarda da kullanmak istiyor.

3- İhvancı muhaliflere açık uyarı
Kaşıkçı üzerinden Müslüman Kardeşler’e sert bir uyarı da verilmiş olabilir. Kaşıkçı, İhvan’a yakın bir isim. Derin bağlantıları olan karanlık bir sima. Geçmişte Suudi Arabistan’ın eski istihbarat başkanı Prens Türki bin Faysal'a danışmanlık yapan Kaşıkçı, geçen yıl ABD'ye taşınmış, Washington Post için Suudi Arabistan konusunda yazılar kaleme almaya başlamıştı. İhvan Suudi Arabistan’da yasaklı ve terör listesinde. Mısır, Suudi’ler ve Körfez Arap monarşilerimden kaçan İhvancıların yeni merkezi ise İstanbul. İstanbul’da binlerce İhvancının varlığından bahsediliyor. Türkiye, Katar ile birlikte İhvan’ın hamisi. Kaybedişin bu kadar aleni olması içerideki ve dışarıdaki muhaliflere bir gözdağı olarak okunabilir. Muhalefete nerede olursanız olun, sizi vururuz mesajı verilmiş olabilir.

Türkiye’ye mesaj var mı?
Kaşıkçı’nın İstanbul konsolosluğunda kaybedilmesinde Türkiye’ye de bir mesaj var mı? Türkiye’ye, “kimlerle ilişki kurduğunuzu biliyoruz ve bundan rahatsızız. Bu sularda çok fazla yüzmeyin” mesajı verilmek istenmiş olabilir elbet.

Ortadoğu’nun kırılgan fay hatları
Suudi Arabistan, ABD ve Türkiye üçgeninde gelişen Kaşıkçı vakasını irdeleyen Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung, Kaşıkçı'nın akıbetinin Ortadoğu'daki tehlikeli fay hatlarını daha da belirginleştirdiği değerlendirmesinde bulunurken çok da haksız sayılmaz. İstanbul'un göbeğinde bir konsolosluk binasında birdenbire sır olan Kaşıkçı şayet öldürüldüyse, bu cinayetin Ortadoğu'ya yansıması her halükarda çok canlar yakabilir.

İbrahim Varlı / BİRGÜN

Mala, vasiyete el koyma dönemi: İş Bankası - ORHAN BURSALI

Uzun zamandır iktidarın mala mülke yasalarla el koyma dönemine girdiğini belirtiyorduk ki bu yeni dönemin müthiş bir örneği pat diye önümüze geldi. Meclis’ten çıkarılacak bir yasa ile malınız, mülkünüz, vakfınız elinizden alınıp “Hazine” malı yapılabilir. 
İş Bankası örneğinde şimdi bunu da yaşamaya başladık.

 
Mala mülke el koyma bugüne kadar “terörle ilişkilendirilerek” gerçekleştiriliyordu. Fakat “terörle ilişki” iddiasının, siyasi vesayet altındaki adalet sisteminde o kadar keyfi, emir-demir ilişkisiyle yoruma açık bir yapısı var ki.. Bir-iki gizli tanıkla bile insanlar çırılçıplak kalabilir, yedi sülaleniz lanetli hale getirilebilir...

Terörle ilişkilendirilerek mallar TMSF isimli, iktidarın güdümündeki kuruma - kayyımlara aktarılıyor, oradan uygun bir şekilde ve uygun kişilere devrediliyor. 

Şimdi ilk kez Meclis’ten çıkartılacak bir yasa ile bir “mal”, emanet edilenden alınacak ve “Hazine”ye devredilecek. Bugüne kadar böyle bir özel yasa örneği görülmüş mü?

Ata: ‘Dil’ ve ‘Tarih’ 
Hazine demek iktidar demek. Arkadaşlar “mal” dediğime bakmayın tabii ki. “Mal” olarak gören iktidar! 
Söz konusu olan Ata ve mirası! Manevi değerine paha yok.
Türk Tarih ve Dil kurumlarının yaşaması Ata için birinci derecede önemliydi demek ki. Dili, Türkçeyi geliştirecek, tarih araştırmalarıyla ülkenin geleceğe yürüyüşünün yolunu aydınlatacaktılar. Kurumlara sürekli gelir sağlıyordu Ata. Onlar şimdi bunu hak ediyorlar mı ürettikleriyle, bu bir başka tartışma konusu. 

Her ne kadar şimdiki kurumların bilimsel tercih ve davranışlarıyla Ata’nın temellerini attığı kurumlarınki çok farklı olsa da...

Bay ‘Ceberut’ ve kemikleri
Kurdurduğu İş Bankası’ndaki hissesinin temsiliyetini de CHP’ye verdi. Bu “kişisel” hisseler her bakımdan tarihsel mirastır da. Dikkat edin “Hazine”ye bırakmıyor. Hazine, her ne kadar manevi olarak milletin kasası sayılsa da, iktidarların kullanım aracıdır. Har vurup harman savurabilir. Net bilgi! 

Bay Netekim” diye anılan ceberut kirli ruh da, biliyorsunuz Ata mirası CHP’yi yok etmeye kalkıştığı gibi, arşivini SEKA’ya kâğıt hamuru olmaya göndertmiş ve büyük bir tarihi yok etmişti. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinden bahsediyorum! Neyse kemiği kalmış mıdır bilmem. 
RTE bugüne kadar bu konuya el atmamıştı. Konuyu aylar önce ortaya atınca, medyasındaki adamları derhal ay ne kadar iyi ve doğru olur tartışmasına giriştiler. Toplumda bir zemin yarattılar. 

Şimdi ikinci aşamaya geçildi. Yasa ile Atatürk’ün malına - mirasına el koymak. MHP de, “Atatürk” sözde dillerinde, desteğini açıkladı.

25 milyarlık Big Para 
İki neden üzerinde duracağım: Atatürk’ün tüm mirası şu veya bu şekilde, allem kallem, hukuk - mukuk - guguk üçgeni içinde yok ediliyor. Ata’nın millete bağışladığı Ankara’daki çiftliğinin üzerinde neler yapıldı say say bitmez. En son Saray ve müştemilatları...

İş Bankası’ndaki hisselerine sıra geldi. Burada nakit para ve bir banka var. 
Bir mirası, mal sahipliğini, kimin temsil edeceğini, yasayla keyfi olarak  değiştirirsen,  arkası gelir. 
Hissenin kime aktarılacağını da değiştirirsin.. 
Bir başka yasayla... 
İş Bankası’nın çoğunluk hissesi çalışanlarına ait: “İş Bankası Munzam SandıkVakfı” (yüzde 40.12). Atatürk 28.09; halka açıklık 31.79...

‘Çalışanın bankası mı olur?’ 
Yani kişisel bir patronu yok. 
Değeri bir süre önceye kadar 25 milyar TL kadardı. İktidarın tasarrufu gündeme gelince borsadaki değerinde büyük kayıp oldu. Aslında bu bile bir ekonomik suça girer. Bunu bir başkası yapsa, hayatı karartılır. 

Orada büyük para var: Adım adım gidecekler. CHP’liler yerine iktidarın adamları yönetime girecek. Onların baskıları banka üzerinde gündeme gelecek. Bunaltacaklar. İş Bankası kaynaklarının nerelere, hangi yandaşlara peşkeş çekilmesi gerektiğini dayatacaklar. 

Arkasından, “Çalışanlar banka sahibi olamaz” yasasıyla geri kalanı da “Hazine”ye aktarırlar, veya TMSF’ye! 

Ülkemizde tüm paraların tek bir patronu var, hele hele en büyük paraların..Ve Ata da tümüyle, adım adım yok edilmeli...

Farkında değil misiniz?

Orhan Bursalı / CUMHURİYET

Nobel Ekonomi Ödülü safsatası - ANIL ABA

Tüm bunların sebebi aslında baştan ayağa bir ideolojik endoktrinasyon programı olan neoklasik iktisadı, toplum nezdinde itibarlı, kıymetli ve çok bilimselmiş gibi göstermek.

Şu aslında olmayan Nobel Ekonomi Ödülü bu sene Paul Romer ve William Nordhaus’a gitti. Böylelikle, olmayan ödül yıllar sonra tekrar seksenler makro büyüme modellerine geri dönmüş oldu. Uzun-dönem makroekonomik analize Nordhaus iklim değişikliğini, Romer ise teknolojik inovasyonu entegre ettiği için ödüle layık görüldüler.

Öncelikle, daha evvel de defalarca yazdığım ve anlattığım, önemli bir hususu tekrar vurgulayalım: NOBEL EKONOMİ ÖDÜLÜ DİYE BİR ÖDÜL YOKTUR!!! Bu ödül uydurma bir ödüldür. Orijinal Nobel ödülleri Alfred Nobel’in resmî vasiyeti üzerine tıp, fizik, kimya, edebiyat ve barış olmak üzere beş kategoride Nobel Vakfı tarafından verilmektedir. Vakfın resmî sitesinde vasiyetin elle yazılmış orijinal halini ve çevirisini bulup okuyabilirsiniz. Metnin hiçbir yerinde ekonomi ödülüyle ilgili bir bölüm yer almıyor.

Millete Nobel Ekonomi Ödülü diye pazarlanan ödülün asıl adı Sveriges Riksbank Prize in Economic Sciences in Memoir of Alfred Nobel; Türkçesiyle, Alfred Nobel Anısına Verilen İsveç Bankası Ödülü’dür. Gerçek Nobel ödülleri 1901 yılından itibaren vakıf tarafından verilirken çakma ödül İsveç Merkez Bankası tarafından 1968 yılında, bankanın kuruluşunun 300. yılını kutlamak maksadıyla verilmeye başlanmıştır.

Çakma ödülün başlığında da Alfred Nobel ismi geçtiği için sistem bunu Nobel ödülü diye pazarlamaya başladı. Tabii bu yanlışın, haberi ilk yapan gazetecinin dikkatsizliğinden kaynaklandığına inanmak ahmaklık olur. Parayı veren düdüğü çalar; iktisat akademisinin önde gelen kişi ve kurumları ile liberal iktisadın egemenliğinden çıkar sağlayan bazı kapitalist kişi ve kurumların iteklemesiyle Nobel Vakfı’na bağış kisvesi altında yedirilen paralar sonucunda son yıllarda ekonomi ödülüne vakfın sitesinde ayrı bir yer verilmeye başlandı. Fakat tekrar edelim 1) çakma ödül vasiyette yer almıyor, 2) ödülün adı diğerlerinden farklı, 3) ödül İsveç Bankası tarafından veriliyor (biz de T.C. Ziraat Bankası Ekonomi Ödülü verebiliriz mesela, hem yerli ve milli), 4) yıllar boyunca ekonomi ödülü resmî sitede yer almıyordu, yapılan lobicilik faaliyetleri sonucunda siteden duyurulmaya başlandı. Zaman içinde bunlar iyice kaynatılıp ekonomi ödülü Nobel ile tamamen birleştirilebilir (bkz. Orwell’in Doğruluk Bakanlığı).

Tüm bunların sebebi aslında baştan ayağa bir ideolojik endoktrinasyon programı olan neoklasik iktisadı toplum nezdinde itibarlı, kıymetli ve çok bilimselmiş gibi göstermek.

Romer’in Amerika’yı yeniden keşfi
Lisansüstü makro derslerinin olmazsa olmazı Romer’in endojen büyüme modelidir. Tezini martavalcı Robert Lucas’ın danışmanlığında yazmış, çıkış noktası ise standart Solow-Swan modelidir. Standart büyüme modellerinde teknoloji, sisteme dışsal (ekzojen) bir şoktur. Ekonomideki çalkantılar (daralma ve genişleme dönemleri), sisteme içkin değil rastgele (!) gelen teknolojik inovasyonlar sonucunda olur. Yani bu numaracıların kitabında ekonomik kriz, rastgele dağılan bir istatistiki hata teriminden ibarettir (independently and identically distributed [i.i.d.] error term).

Yıllar evvel Koç Üniversitesi’nde makro dersinde bu modelleri çalışırken derste “Hocam, hadi ekonomik genişlemeyi ‘rastgele’ teknolojik şok olarak kabul ettik diyelim, ekonomik krizleri negatif teknolojik şokla nasıl açıklarız, sonuçta teknoloji kümülatif olarak ilerleyen bir şey değil mi, teknolojik şok sebebiyle ekonomi nasıl geriler?” diye sormuştum. “Mesela depremler” diye cevaplamıştı. “Deprem olunca fabrikalar yıkılır, fabrikalar yıkılınca üretim kapasitesi azalır ve ekonomik aktivite geriler.” Cidden bunu dedi, şahitlerim var.

Amerika’da negatif üretkenlik şoku genelde kasırga, sel felaketi falan diye örneklendirilir derslerde. Bizde bu tür doğal afetlere pek rastlanmadığından daha çok deprem örneğini veriyorlar. Ekonomik krizleri, buhranları, uzun durağanlık dönemlerini doğal afetler gibi dışsal şoklarla açıklamak resmen insanların akıllarıyla dalga geçmektir.

Teknolojinin istatiksel bir şok değil, kapitalist rekabetin bir sonucu ilerlediğini, dolayısıyla sisteme içkin olduğunu Marx anlatalı 150, Schumpeter anlatalı 100 sene oldu. Romer, 1980’lerde, standart Solow-Swan modeline eklediği bir fonksiyonla teknolojiyi modele içkin yazarak Amerika’yı yeniden keşfetti. Yok yeni fikirlerin çıkması ve teknolojinin ilerlemesi için eğitim çok önemliymiş, vay efendim bunun için beşeri sermayeye (human capital) yatırım yapılması gerekirmiş falan fistan. Romer “eğitim şart” dedi yani… Kendisini tebrik edelim, zira eğitimin kalkınma için önemli bir faktör olduğu daha evvel kimsenin aklına gelmemişti.

Bakın burası çok önemli (!!!), endojen büyüme modeli ekonomik krizleri sisteme endojen olarak açıklamıyor. Sadece daha evvel “dışsal şok” olarak yazılan teknoloji modele bir değişken olarak dahil ediliyor. Böylece toplam üretim fonksiyonu ölçeğe göre artan getiri veriyor. Bu modelin çözümünde yine Solow’un “steady-state” denge noktasına geliniyor. Hatta teknoloji (A harfi ile ifade edilen Ar-Ge ya da fikir geliştirme departmanı) dahi kendi “steady-state” dengesine ulaşıyor. Evlere şenlik… Romer’in teknoloji fonksiyonunda elma, armut ya da çatal üretir gibi fikir ve inovasyon üretiliyor olmasına şenliği daha fazla uzatmamak adına hiç değinmiyorum bile.


Sene olmuş 2018, hâlâ aynı fasaryalar… Ben Romer’in gönülsüz demecini görüyor ve arttırıyorum; makroekonomi otuz değil 90 yıldır geriye gidiyor. Çünkü olay tamamen i-de-o-lo-jik. Bu kadar basit. Makroekonomi akademisi krizlerin sebebini ve kapitalizmin istikrarsızlıklarını sistemin içinde aramaya başlar mı? Başlarsa, bu işi Marx’ı su yüzüne çıkarmadan kıvırabilir mi? Williamson aslında bunu yapmıştı.

Şimdi buradaki ideolojik arka planı iyi anlamak lazım. 40 yıldır makroekonomi akademisi, Solow modelini eğip büküp daha rafine yeni modeller üretiyor. Gelinen noktada ekonomide model yazmak Hesse’nin boncuk oyununa dönmüş durumda (bkz. The Glass Bead Game). Oyun ilerledikçe temalar daha derin, daha kompleks ve daha varyatif hale geliyor. İnsanlar, anlamlı bir amaç olmadan, oyunda mükemmelleşmek adına oyunda mükemmelleşmeye çalışıyorlar. Bizimkiler de o varsayımı gevşetiyorlar, şu değişkeni ekliyorlar, modelleri daha teknik ve ezoterik hale getiriyorlar – ama asla krizleri modele içkin hale getir(e)miyorlar. Krizler hep dışsal şok… Arada sırada uzaylıların dünyamıza getirdiği bir talihsizlik. Çünkü krizler (ve genişlemeler) sisteme içkindir demek, serbest piyasa kapitalizminin istikrarsız bir sistem olduğunu kabul etmek demek olur. Dolayısıyla buradan işsizliğin, yoksulluğun, intiharların temel sebebinin kapitalizm olduğu ve işin başından beri Marx’ın haklı olduğu sonucuna varılır. Bunları söyleyemedikleri için 40 yıldır saçma sapan modellerle mastürbasyon yapıyorlar.

“Nobel-leaks” olayları
Çakma da olsa ödül ödüldür ve şurası kesin ki Romer bu ödülü çok önceden almış olmalıydı. Neoklasik makro modellemeye epey kritik bir çentik atan Romer’e verilen ödülün gecikmesinde bazı gariplikler de var. Hatta “Romer” ismi açıklandığında çoğu iktisatçının tereddüt ederek “bi’ dakka ya, o zaten almamış mıydı?” gibi bir tepki verdiğine eminim.

Çoğunuz hatırlamayabilir ama 2016 yılında bir “Nobel-leaks” skandalı yaşanmıştı. Romer’in çalıştığı üniversite olan NYU, ödülün açıklanacağı 10 Ekim 2016’dan dört gün önce, ayın 6’sında, resmî sitesinden bir basın bülteni yayımlayıp 2016 Nobel Ekonomi Ödülü’nü Paul Romer’in kazandığını ve üniversitesinin 10 Ekim öğleden önce saat 11’de bir basın konferansı yapılacağını duyurmuştu. Ardından NYU apar topar duyuruyu çekip hemen bir özür ve düzeltme yayımladı. Bir ön izleme testi yapıldığını ve bunun yanlışlıkla asıl siteye yüklendiğini falan söylediler. Yerseniz…

Tabii kırılan bu efsane potun üzerine Romer’e verilmesi planlanan ödül Hart ve Holmström’e gitmişti. Geçtiğimiz pazartesi sabahı da telefonu yabancı bir numara tarafından iki kez aranmış, ama Romer açmamış; sonradan ödülü kazandığı haberini duyduğunda çok şaşırmış, çok sürpriz olmuş, kulaklarına inanamamış, falanlar filanlar…

Makroekonomiyi yeniden düşünmek…
Paul Romer, 2016 yılının başında yazdığı “The Trouble with Macroeconomics” başlıklı ön makalesinde “otuz yıldan fazla bir süredir makroekonomi geriye gitti” gibi keskin ifadelerde makroekonomi akademisine kızgın bir şekilde sallamıştı. (Neoklasik) makrocuların gerçekleri görmediklerini, modellerin hayali şoklara dayandığını, RBC teorisinin anlamsız olduğunu ve tüm bunların makroekonomiyi bilimsellikten uzaklaştırdığını açıklamıştı. Herkese günaydın, Romer de uyandığına göre artık hep beraber balığa gidebiliriz!!!

Peki neoklasik mikroekonominin ipliğini pazara çıkaran Ariel Rubinstein – ki doksanlarda gelecekte Nobel alacağı öngörülüyordu– anaakım akademiden aforoz edilirken Romer neden edil(e)medi? Çünkü Rubinstein eleştirisini çok erken bir zamanda, pek göz önünde olmayan bir alanda (bargaining theory), fazla popüler olmadan ve gayet samimi bir şekilde yapmıştı. Romer ise samimiyeti muallak bir tonla, kariyerinin sonlarına doğru yaptı. Yani Rubinstein fazla bedel ödemeden harcanabilirdi; ama Romer’in topuğuna sıkmak riskliydi.

Bu saatten sonra, eleştirilerine bozulup Romer’e ödül vermemek akademinin siyasi ve ideolojik gündemini çok fazla belli ederdi. Dolayısıyla herkesin Nobel almasını beklediği, hatta aldığını zannettiği, Romer yaptığı muhalefetle ödülü almayı neredeyse garanti etmiş oldu. Böylece hem Romer kazandı, hem de muhalefeti kendi içinden çıkaran bağnaz akademi çevresi. Sonuçta Romer’in yapabileceği muhalefetin tonu ve sınırları bellidir; ödül geldikten sonra daha da kontrollü olur. Demem o ki Romer makro modellerin saçmalığına mı kızmıştı yoksa ödülün bir türlü gelmemiş olmasına mı belli değil.

Öte yandan Bill Nordhaus, bir önceki jenerasyondan olmasına rağmen, sahte Nobel ödülünün bu seneki yancısı sayılır. İdeolojik olarak Romer’den çok daha sağdadır. Ekonomik büyüme kaynaklı küresel ısınmayı ve iklim değişikliklerini inkar etmiyor olması detaylara dikkat etmeyenleri aldatabilir. Çünkü Nordhaus “kaliteli” bir liberal. Bizim A Haber’in Amerika muadili sayılabilecek Fox News taifesinin küresel ısınmayı sosyalistlerin son oyunu olarak görmesi normal karşılanabilir. Ama Nordhaus’un oynadığı kitleye karşı bunu savunması gülünç olurdu.

Aslında Nordhaus’un DICE modeli, ekonomik teoriyle iklim bilimini birleştiren çok iddialı fakat bir o kadar da hassas bir model. Küresel ısınmaya getirdiği çözüm önerisi ise tabii ki karbon vergisi. Devlet olaya direkt bir müdahalede bulunmasın, Nordhaus’un optimal vergi mekanizmasını uygulasın, gerisi piyasaya bırakılsın, fiyat mekanizması her sorunu çözer. İşin komiği ise şu; Nordhaus’a göre çevresel sürdürülebilirlik için teknolojide sürekli bir ilerleme olması gerekiyor; Romer’e göre de ekonomik büyüme teknolojiyi körükleyerek daha çok ar-ge’ye olanak sağlıyor. Yani Romer + Nordhaus’a göre daha fazla büyüme ile dünyayı kurtarabiliriz (bkz. Noah Smith). Valla neoklasik iktisat varken gülmek için Cem Yılmaz’a ihtiyacımız yok.

Velhasıl, batı yakasında değişen bir şey yok. Sene olmuş 2018, hâlâ aynı fasaryalar… Ben Romer’in gönülsüz demecini görüyor ve arttırıyorum; makroekonomi otuz değil 90 yıldır geriye gidiyor. Çünkü olay tamamen i-de-o-lo-jik. Bu kadar basit. Makroekonomi akademisi krizlerin sebebini ve kapitalizmin istikrarsızlıklarını sistemin içinde aramaya başlar mı?

Başlarsa, bu işi Marx’ı su yüzüne çıkarmadan kıvırabilir mi? Williamson aslında bunu yapmıştı. Resmen Marx’ın firmalar üzerine yaptığı sert ve yüklü çözümlemeyi hüsn-i tabirle ifade ettiği için adama 2009 yılı Nobel ödülünü vermişlerdi. Tabii büyüme modelleri neoklasik iktisadın en popüler alanı olduğu için yeni makrocuların işi Williamson’unki kadar kolay değil. Kendilerine iyi şanslar diliyorum.

Anıl Aba / BİRGÜN

Bahtsız bir kent hazinesi - DİDEM DUYUM

Sirkeci'de bulunan, aslan ve gül motifleriyle bezeli ihtişamlı bir tarih, Vlora Han... Çoğumuzun şimdilerde bakımsızlıktan fark edemediği ama fark ettiği anda da bir binadaki asalete şaşırmadan geçemediği büyülü bir güzellik bu han. Vlora Han'ın pencere ve korkuluklarındaki çiçek süslemelerine bakmaktan kendinizi alamazsınız. Şimdilerde ise bakımsızlıktan neredeyse yıkılmak üzere olan han 'özel mülk' olduğu için 'bizim' olmaktan çıkmış ve terk edilmiş. Altı kattan oluşan ve süslemeleri ile ünlü hanın, bugünkü hali ise içler acısı. Kir içinde ve yavaş yavaş çürüyor... Tabii ki herkes görmemezlikten gelmemiş, kısa süre önce sosyal medyada bir kampanya yapılmış ama özel mülk olmasından dolayı bir şey yapılamamış. Neden bu girişimler yarım kaldı? Neden hâlâ geleceğimize, mirasımıza sahip çıkılmıyor?  Ve biz bu yok oluşu an ve an izlemeye ne kadar daha devam edeceğiz? En önemlisi biz buna nasıl dayanacağız?

Bu güzellikleri görmek için başımızı kaldırmamız yeterli iken neden başka ülkelerde benzerlerini görmeye çalışalım? Bu eşi olmayan yapılar artık hak ettiği değeri bulsun. Vlora'nın pencerelerindeki güller bize yeniden gülümsesin. Onu bu kadere terk eden sorumsuzlara inat, binanın tepesindeki iki muhteşem aslan yine bizi selamlasın tüm görkemleri ile...

                                                                          ***

Belki de 15 yıl sonra yolum düştü Anafartalar Çarşısı'na... Ankara'nın ilk tarihi merkezi. Alış veriş merkezlerinde gezmeyi etkinlik saydığımız devirde, kültürel belleğimiz olmasının yanında bir sanat eseriydi bu efsane çarşı. Bugün gördüklerimi göreceğimi bilseydim daha çok anı biriktirirdim hafızama.

1960'lı yılların başında, açılan bir yarışma ile başlar Anafartalar Çarşısı'nın hikâyesi. Yarışmayı Ferzan Baydar, Affan Kırımlı, Tayfur Şahbaz'ın projesi kazanmış ve çarşının dekorasyonunu Mimar Ruşen Dora yapmış. İçinde sanat da barındıran çarşı, önemli seramik sanatçılarının ve ressamların eserlerine ev sahipliği yapar. İç duvarlarda Füreya Koral'ın ve Seniye Fenmen'in onlarca seramik panosuna rastlamak mümkündü. Sanat, kültür ve hatta teknolojiyi ilk orada görmüştük. Yürüyen merdiven mesela...

Geçtiğimiz aylarda kentin kültürel mirasının kaderi de diğerleri gibi olmuştu. Anafartalar Çarşısı'nın, Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından planlanan "Ulus Tarihi Kent Meydanı" projesi kapsamında 100. Yıl Çarşısı ve Ulus Çarşısı ile birlikte yıkılması gündeme gelmişti. Acaba böyle bir kent mimarisi başka bir ülkede olsaydı yıkım kararı çıktıktan sonra neler olurdu? Toplumsal ve kentsel hafızadan haberiniz var mı?


Didem Duyum / YENİÇAĞ

Geneleve kayyım, alaturka Bella Çav ve bizim çaresiz hallerimiz. - Işıl Özgentürk

Baştan söylemek isterim, içkili mekânlarda saatler ilerledikçe kadınların ve erkeklerin ellerinde kadehler, devrimci türküleri hele de İtalyan partizanlarının marşı Bella Çav’ı söylemelerinden ne şimdi ne de gençliğimde hoşlanmadım. Hele şiir okumalar, dehşet verici bir tiksinme duygusu yaratır bende. Her şeyin yeri ve sırası var. Öğretmen gibi mi konuştum, öyle olsun. 

Öyle, hiçbir şey bana şu görüntüyü unutturamaz. Hayata Dönüş operasyonundan sonra açlık grevi yapan mahkûmların ölmeye yakın olanları ailelerine teslim edilmişti. Onların müşterek kaldığı bir evde epeyce vakit geçirdim ve Wernicke-Korsakoff hastalığının pençesindeki dal gibi gencecik bir delikanlının, durup durup Bella Çav marşının ilk mısralarını okuyup sonra birden “unuttum” diye ağlamasını kim unutabilir? Bu nedenle türkü barlarında kafalar kıyak Bella Çav söylenmesine, kadeh tokuşturulmasına dayanamam.
 
Şimdi bir Türkiyeli şarkıcı kadın Bella Çav marşını klip yapmış. Klipte kırmızı tulumları, yüzlerinde V for Vendetta (Guy Fawkes) maskeleri, ellerinde tüfekler bir grup adam dehşet verici bir biçimde yürüyor ve birden şarkıcı çıkıp Bella Çav nağmeleri arasında, küçücük bir blucin şort, kalçalarını kıvırıyor, ha babam kıvırıyor. Şöyle durdum, gerçekten şu anda solun içinde bulunduğu durumu dalgaya almak ancak bu kadar olur. Belli ki, şarkıcının amacı bu değil, ama klip ondan ayrı böyle bir işlevi yerine getiriyor. Bana kızanlar olacak biliyorum ama gerçekçi olalım ve kafalar kıyak kadeh kaldırarak Bella Çav söyleyenler biraz düşünsün. 

Bugün ortaya karışık gidiyorum ya, gelelim şu Adana Genelevi’ne kayyım atanmasına. Arkadaşlar bu ne heyecan, bu ülkede Güneydoğu ve Doğu illerinde HDP’li, sayıları yüzü bulan il ve ilçe belediyelerine kayyım atandı. Ne çabuk unuttunuz. Üstelik daha üç gün önce Başkanımız yerel seçimlerde seçilenlerin hakkında hemen soruşturma açacağını, terörle ilgili olanların yerine kayyım atayacağını açıkça söyledi. Böyle bir vahim açıklamadan sonra ne olayın muhataplarından ne de ana muhalefet partisinden bir tepki geldi.Yani nasıl genelevlere kayyım atanıyorsa, seçilmiş yeni belediye başkanları da kayyımla gidebilir. Yani ülke baştan sona, söylemek istemiyorum siz anlayın işte, o hale dönmüş. 

Bütün bu işler olurken, adam “benim twitter ve facebook hesabım yok!” diye feryat etse de bazı kahraman sevenler, İlber Ortaylı için hesaplar açıp, olmadık laflar yumurtladılar. Bu nasıl hazin bir şey, adam benim buralarla işim yok diyor ama inatla birileri ona tahmin bile edemeyeceği kadar kahramanlık yüklüyor. Sonra adam kendine yakışır bir iş yapıp kütüphanesini Saray’a bağışlıyor ve danışmanlık kapıyor. 
Ne bekliyordunuz? 
Adam başından beri “ben Osmanlıcıyım!” diye bağırdı. “Ben safi kibirim” diye bağırdı. Neden illa ki bir kahramana ihtiyacımız var. Kahraman birileri mutlak olacaksa bu hâlâ işini geri almak için açlık nöbeti tutan işçi Mahir Kılınç ya da sürekli ev baskınlarıyla gözaltına alınan Güney illeri siyasileri, anneleri mahkûm olduğu için hapiste yaşayan bebeler olmalı.
 
Bugün bazılarını kızdırma günüm, TİP adlı yeni bir parti kuruldu ve HDP oylarıyla Meclis’e giren iki TİP kurucusu anlı şanlı bir basın toplantısında HDP’den ayrılıp TİP milletvekili oldular. Bu arkadaşların siyası geçmişine şöyle bir bakarsanız, birinin hükümet tarafından oyunlarının yasaklandığını, bir diğerinin de yeni parti kurmada uzman olduğunu görürsünüz. Anlaşılan HDP kendi bölgesindeki oylara güvenmediği için sokaklarda dövüşen bu sol kesim iki insanını milletvekili yapmış, sonra da TİP milletvekili oluverdiler. Şimdi ben soruyorum, bu yeni TİP nerelerde örgütlendi. 
Tavanı hangi kesimlerdir? 
Eski muhteşem TİP efsanesine ne kadar yakındırlar, ülke insanı için teklifleri nelerdir? 
Gerçekten merak ediyorum. 

Bu arada tuhaf bir hikâyeyle yazımıza son verelim. Mahalle kahvesinde oturmuş hayat pahalılığından söz ediyoruz. Sıkı facebook takipçisi bir arkadaşımız “herkes susup beni dinlesin” diyor, susuyoruz, “arkadaşlar” diyor, “Amasya’da bir soğan üreticisi çuvallarını bir kamyona yükleyip ahaliye kilosu 1 liradan satmış. Yani aracıyı ortadan kaldırmış, şimdi ben de bütün bir yaz yaptığım turşuları, salçaları size aracısız satıyorum. Pamuk eller cebe!”...
Vav, vallahi iyi bir çözüm aracısız satış. Alan memnun satan memnun! Sıra mahallece imece usulü ekmek yapmaya geldi.

 Işıl Özgentürk / CUMHURİYET

Rüşvet tarikatı - ÖZDEMİR İNCE

Osmanlı döneminde kız istemeye giden analar, oğullarını övmek için “Kuzumun ne içkisi, ne sigarası, ne kumarı (ve genelevi kastederek) ne de başka kötü alışkanlıkları var. Maaşı şu kadar, rüşveti bu kadar!” derlerdi. Rüşvet, Osmanlı’nın kanına işte böylesine işlemişti. 

Konu rüşvet olduğuna göre, Prof. Dr. Ahmet Mumcu’nun “Osmanlı Devletinde Rüşvet” (İnkılap Yayınevi) adlı kitabını anmamak, onu kaynak almamak olanaksız.

***
Osmanlı’nın sadece kadıları, subaşıları, sübyan mektebi hocaları, tarikat şeyhleri, müftüleri, şeyhülislamları, vezirleri, sadrazamları değil, padişahları bile rüşvet alırdı, afiyetle rüşvet yerdi. Osmanlı’da ve Müslüman âleminde “Kursağımıza haram lokma girmemiştir!” böbürlenmesi bir kuyruklu yalandan ibarettir. Araplar “Bahşiş” almadan parmağını oynatmaz. Avrupalı seyyahların kaleme aldığı Osmanlı’yla ilgili bütün kitaplarda, rüşvete ayrılmış özel bir bölüm mutlaka vardır. 
Çoğu padişah, kendilerine de pay ayıracaklarını (haraç ödeyeceklerini) bildikleri için sadrazamların, vezirlerin rüşvet almalarına göz yumardı. Bu yönden hiç kaygıları yoktu: Nasıl olsa, boyunlarını vurdurdukları zaman servetlerine de el koyuyorlardı. 

Valide Sultanlar, Hanım Sultanlar, Hasekiler masekiler de rüşvet alırlardı. Ve asıl korkuncu, XVII. yüzyıldan itibaren silahtar, mirahor, bostancıbaşı ve kapıcıbaşından oluşan “mansıb (makam, rütbe), rüşvet ve iltizam (vergi toplama) ticareti saltanatı” idi. 
Osmanlı döneminde sadrazamların, vezirlerin, padişah analarının, karılarının, hemşirelerin yaptırdığı külliyelerin, camilerin, hastanelerin, medreselerin, hayratların temel harcında mutlaka rüşvet olarak haram paraları vardır. Osmanlı Dönemi’nde rüşvet neredeyse “Helâl” mertebesindedir. 

Günümüz Osmanlıperestlerı de elbette atalarının izinden gidecektir.

***

Şimdi, “Siyasetnâme” adlı kitabımdan LIX sayılı şiiri okuyacaksınız. İlk basımı 1984 yılında Can Yayınevi tarafından yapıldı. Beşinci baskısı “Susan Denizin Sesiyle” adlı kitapta (Kırmızı Yayınları, 2010) yer alıyor. 
(Kaynak: Reşat Ekrem Koçu, Osmanlı Tarihinin Panaroması, Ak Kitabevi, 1964; s.304)
***

[(Bir on altıncı yüzyıl vezirinin serveti hakkında): 
Her biri imzalı ve imzasız değerli bir hattat elinden çıkmış, 8000 Mushafı şerif
Elyazması, 5000 kitaplık bir kütüphane, 170 nefer köle, 2900 baş katır, 80.000 sarıklık tülbent, 780.000 altın, 5000 hil’at, değerli kumaştan yapılmış 1100 adet altın üsküf, 2000 zırh, 600 gümüş eyer, 500 elmaslı altın eyer, 130 çift altın üzengi, 860 adet kabzaları elmaslı kılıç, 1500 gümüş tuğulga (miğre), 1000 gümüş şeşper, 33 parça gayet değerli elmas, 1000 yük külçe gümüş, Anadolu’da  ve Rumeli’de 1000 çiftlik, Anadolu’da ve Rumeli’de 467 çark değirmen.

Peçevî, Paşa’nın saraylarının ve çiftlik binalarının değerli döşemesi, dayaması, paha biçilmez halılar ve kilimler, binlerce top değerli kumaş, altın ve gümüş mutfak takımlı kıymetli Çin, Japon ve Türk porselen; fildişinden, altından elmaslı satranç takımları, altın ve gümüş şamdanlar ve “tuhaf ve küçük armağanlar” adı altında toplanan öteki değerli nesneler için “hesabı tutulmamıştır” diyor. 50 milyon altını buluyordu paşanın bıraktığı servet toplam olarak. 

Aslı Hırvat idi Paşanın; saraya memleketinden bir devşirme oğlan olarak, belki de yalınayak getirilmişti. 

Anımsa o derin anlamlı atasözünü hemen ey gafil: Zenginin malı züğürdün çenesini yorar. Haksızlar mı şimdi efendilerin “Etrak’i biidrâk”, “Türk-i bed-lika”, “Çoban köpeği şeklinde bir Türk-ü sütürk” ve “Hilekâr Türk” derlerse sana?]

Özdemir İnce / CUMHURİYET

Öne Çıkan Yayın

81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı -Gökçer Tahincioğlu/T24-

Geride kalan yılda, daha uzun süre cezaevinde tutulması mümkünken tahliye edilen tetikçi Ogün Samast hakkında açılan “örgüt” davası zamanaşı...