Evrensel "Köşebaşı + Gündem" -27 Haziran 2025-

 Dinçer Demirkent: 30 Haziran CHP yönetiminin çok ötesinde anlamlar taşıyor -Dilan Temiz-

19 Mart’ın siyasi sonuçlarıyla beraber CHP Kurultay davası öncesi sürdürülen tartışmalara dair Demirkent, 30 Haziran’ın CHP’nin yönetiminin belirlenmesinin çok ötesinde anlamlar taşıdığını belirtti.

19 Mart operasyonunun siyasi sonuçları ve 30 Haziran’da görülecek CHP kurultay davası öncesi tartışmalar devam ediyor. Tartışmalarda gündem olan başlıklar ise ‘mutlak butlan’ ve ‘kayyım’ ihtimali. Bu başlıklar Eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun İmamoğlu’nun destek açıklaması yapsın isteğine ‘Kayyıma mı bırakayım’ yanıtıyla yeni bir boyut kazandı.

Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer ve CHP PM Üyesi Engin Özkoç, tutuklu CHP Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’na Kılıçdaroğlu’nun yanıtlarını iletmesiyle, bundan sonra tavırlarını açıkça ortaya koyacaklarını söylediler.

Bir yandan da baskılar ve tutuklamalar devam ederken, iktidar cephesinden gelen söylemlerle tartışmalar daha da büyüyor. Bu süreci ve yaklaşan kurultayı Siyaset Bilimci Dinçer Demirkent’e göre 19 Mart operasyonları sonrası gelişen siyasi atmosfer, CHP’yi kendi sınırlarını aşmaya zorluyor, kurultay davasının bir iç hesaplaşmadan çok, rejimin muhalefeti dönüştürme hamlesi olduğuna dikkat çekiyor.

"CHP’ye değil, dışına da bakmak gerek"

Demirkent, 19 Mart’tan bu yana artan baskılar, belediyelere yönelik kayyım atamaları, siyasi yargılamalar ve tutuklamalarla birlikte sadece CHP’nin değil, daha geniş bir siyasal çerçevenin değiştiğini vurguluyor. İmamoğlu’nun diplomasının iptaliyle başlayan sürecin onun tutuklanmasıyla yeni bir evreye girdiğini söyleyen Demirkent, “19 Mart sonrasında gelişen süreçte CHP’ye olduğu kadar CHP’nin dışına da bakmak gerek. CHP İstanbul İl Örgütüne yönelik kuşatma çok önceden başladı. Kent uzlaşısı gerekçesiyle Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer kasım 2024’te tutuklandı. Ardından baskılar giderek İmamoğlu’na doğru daraldı. Bu sürecin nereye evrileceği az çok tahmin ediliyordu” dedi.

"Erdoğan, CHP’nin iç gerilimlerine güvendi"

Demirkent’e göre Erdoğan, karşısındakini test ederek onun sınırlarını görmek ve politik alanın dışına itmek konusunda deneyimli. Bu süreçte CHP’nin iç çekişmelerine bel bağladığını belirten Demirkent, “Uzun bir dönem sokağın kriminalize edilmesine ortak olmuş bir CHP yönetimi vardı, İmamoğlu’nun akıbeti de halka dayanan bir kudret sorunu haline getirilmeyecek aksine CHP’nin iç gerilimlerini besleyecekti” dedi. Ancak burada önemli bir kırılma yaşandığına dikkat çeken Demirkent, “Siyasetin en önemli özelliği beklenmeyene verilen yanıttır. Machiavelli buna talihe yön vermek, dizginleri ele almak der” diye ekledi.

"CHP bu süreçte birçok eşiği geçti"

19 Mart sürecinin CHP’nin iradesiyle başlamadığını vurgulayan Demirkent, “İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin diplomanın iptaline karşı başlattığı direniş, yıllar sonra bir barikatı aştı. CHP de bu süreçte birçok eşiği geçti. Sadece rejimin kurduğu barikatlara karşı çıkmakla kalmadı, kendi çizdiği sınırlarını da zorladı, zorlamakta” dedi.

"Tarihsel bir adım"

CHP’nin alışageldiği pozisyondan çıkmaya başladığını, partinin mevcut dinamiğinin bu dönüşümü desteklediğini, bu enerjiyi Yozgat’a, Bayburt’a taşımaya çalıştığını söyleyen Demirkent, “Artık CHP, olağanüstü yürütme araçlarına olağan bir dönemdeymiş gibi cevap vermiyor. Anayasa’ya aykırı bir karara ‘evet ama’ demekle yetinmiyor. Aksine, bir darbe söylemi geliştirerek halkın kudretine yaslanıyor; temsil ilişkisi yerine halkın kendini mitinglerde ifade etmesini öne çıkarıyor. Bu, CHP’ye iktidar tarafından çizilen ve kendinin de uzun zamandır içselleştirdiği sınırları yıkmak demek. Aynı zamanda politik güç üretme yolunda tarihsel bir adımdır” ifadelerini kullandı. İktidarın, CHP’yi kendi kontrolünde şekillendirmek istediğini belirten Demirkent, “Eğer İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından CHP yönetimi sadece basın açıklamalarıyla, adalet nöbetleriyle yetinseydi, Erdoğan’ın yaratmak istediği CHP ortaya çıkardı. Ama bu olmadı. Bu nedenle baskılar da artıyor” dedi.

"İmamoğlu da Demirtaş gibi sınırları aştı"

Demirkent, Selahattin Demirtaş’ın da dokuz yıldır cezaevinde olmasının nedeninin, Erdoğan’ın çizdiği sınırların dışına çıkarak siyaset yapması olduğunu belirtti ve şunu ekledi: “İmamoğlu da bu çizgiyi geçtiği için tutuklandı. Kayyım atamaları, sabah operasyonları, özel yargılama usulleri yeni değil. Demirtaş’ın tutuklanmasına yol açan anayasa değişikliğinde CHP’nin tavrını hatırlayın. Bugün ise CHP siper gibi kendi kendine kazıp arkasına saklandığı çukurdan çıkıyor ve halkın uzattığı eli tutuyor. Bu rejim açısından gerçek bir beka sorunu.”

"Biriken gücün anlamı büyüyor"

Türkiye’de toplantı ve gösteri haklarının yıllardır baskılandığını, şenliklerin, konserlerin dahi engellendiğini hatırlatan Demirkent, Kılıçdaroğlu döneminde sokağın "tehlikeli" olduğuna dair algının da CHP içinde beslendiğini vurguladı. Demirkent’e göre bugün mitinglerin anlamı büyük. İmamoğlu’nun avukatının dahi tutuklandığı süreçte, baskılar daha da artacak. Ancak karşısında biriken muhalefet gücü de önem kazanıyor: “Baskıların neye evrileceğini de gücün nasıl birikeceği belirleyecek. İktidar çıplak güce ve zora dayandıkça -ki mevcut iktisadi politikalar bunun iktidar için çok daha kapsamlı bir biçimde geniş halk kesimlerine karşı uygulanmaya başlayacağı öngörülerine de olanak tanıyor- karşısında biriken gücün önemi daha da artıyor.”

"İktidarın CHP’yi kendi safında dizayn etme girişimi net"

Tüm bu baskı süresince gelinen aşamada 30 Haziran kritik bir tarih olarak duruyor. CHP’nin kurultay davasını değerlendiren Demirkent, “30 Haziran CHP’nin yönetiminin belirlenmesinin çok ötesinde anlamlar taşıyan bir gün. Bunun nedeni CHP içindeki hiziplerin önemli bir kısmı da dahil olmak üzere partinin tabanının da bu süreci anlamlandırmasında esasın bir kurultay yolsuzluğu değil, iktidarın CHP’yi kendi safında dizayn etme girişimi olduğunun net olması” dedi.

"Yargı süreci mevcut direnişi kırma hedefinde bir parça"

Demirkent şöyle konuştu: “Ayrıca, mesele CHP yönetimini, delegelerini, tabanını hatta en geniş anlamıyla seçmenini de aşmış durumda. Bunu rejimin görmemesi mümkün değil. Dolayısıyla o tarafta ne tür hesaplar yapılıyordur bilmek mümkün olmasa da yargı sürecinin mevcut direnişi kırmaya, CHP’yi evcilleştirmeye dönük hedeflerin bir parçası olacağını söylemek mümkün.”

CHP’nin uzun yıllar sonra bir liderlik oluşturduğu kanısında olduğunu söyleyen Demirkent, Kılıçdaroğlu ve onu destekleyen grupların haziranda, yargı organının mevcut durumu içinde verilecek karar sonucu bu liderliği etkileyebileceği kanısında da olmadığını söyledi. Fakat iktidarın bununla yetineceğini, bütün yatırımını buna yaptığını elbette düşünmediğini ekledi.

                                                           /././

Sınav, kayyım, işgal biter mi? Neden, niçin, nasıl bitmez veya biter?-Adnan Gümüş-

Türkiye’de LGS ve YKS sınav süreçleri ile ABD’nin bizzat bombardıman uçaklarıyla katıldığı, İsrail’in pek çok yetkiliye cinayet ve saldırı yaptığı, İran’ın balistik füzeler fırlattığı İsrail-İran çatışması, Trump’ın adlandırmasıyla 12 gün savaşları aynı günlerde yaşandı. MEB’in imam hatip ve çıraklık dayatmaları, AKP’nin başlıca destekçilerinden MÜSİAD’ın “Zorunlu eğitim kısaltılsın, işçi bulamıyoruz” söylemi aynı günlerde yaşandı. Muhalif kim varsa zaten ağır baskı altında, tehditler gözaltılar TÜSİAD yöneticilerine kadar varmıştı, son örneklerinden biri Fatih Altaylı da “cumhurbaşkanını tehditten” tutuklandı. CHP Eski Başkanı Kılıçdaroğlu ile İmamoğlu arasında sürtüşme devam ediyor. Eski başkan yeni kayyım olma iradesini beyan etmiş. NATO ülke liderleri Hollanda’da toplandı, silahlanma bütçelerini artırın diyor. Bunlar sadece günün, haftanın öne çıkanları.

Bu yaşananlar ne anlama geliyor, gönderimleri anlamları neler, sadece nedensel değil ereksel de olan, geçmişten öte geleceği şekillendirmeyi amaçlayan tüm bu olup bitenlerin sebepleri neler? ABD-İsrail saldırıları, İsrail-İran çatışması, Ukrayna-Rusya, Güney Kore-Kuzey-Kore, daha nicesi bitti mi, biter mi? Sınavlar, kayyımlar, işgaller ne olmazsa bitmez, ne olursa biter?

Bir sonraki sınav veya işgal ne zaman? 

LGS-YKS bitmeden yeni sınav takvimleri duyuruldu bile çoktan.

İnsanlar bu yaşananlar bitti mi diye sormaya bile fırsat bulamadan, ateşkes daha başlamadan işgal bitmedi dedi Netanyahu. Sınavlar, işgaller bitmedi, bitmez, bunu herkes biliyor.

ÖSYM’nin, üniversitelerin, MEB’in, YÖK’ün, okulların akademik takvimleri, sınav takvimleri var, tüm öğrenci ve tüm toplum bunları takip ediyor. Takip etmeyenler de ya zaten tümden havlu atmış ya da zaten bu süreçlerden geçmiş bulunuyor.

“Hayat sınav” diye kabul ediyor dini metinler. Anadolu’da da yaygın bir söylemdir “hayat sınav” diye. İdeali, güzeli sınavsız bir dünya ama yaşananı o değil, ölüm sonrası bile sayısı sınırı belli olmayan sınavlar olduğu iddia ediliyor.

Sınav takvimini okullar, kurumlar, MEB, YÖK, ÖSYM açıklıyor. NATO 2035 yılına kadar blok ülkelerine bütçenin yüzde 5’ini işgal sanayisine aktarın diye zaten açıktan bir takvim oluşturmuş.

Aktüel soru bitti mi değil, bu sınav, bu oturum, bu raunt yaşandı, diğer raunt, bir sonraki işgal saldırı ne zaman?

Adnan Yücel’in dizeleriyle “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” diye bir hedef koyulabilir, ancak neye aşık olunduğu ile açıkça yüzleşilmedikçe, bu mevcut istenenler veya aşık olunanlarla bu işgaller bu çatışmalar bu sınavlar bitmez.

Diğer raunt ne zaman aktüel sorusundan öte ana soru diğer sınav veya raunt ne zaman değil, bu sınavlar, işgaller, kötülükler neden sürüyor, neden bitmez sorusu, bu soruyla iç içe geçen bunlar nasıl bitirilebilir sorusu. Yani aşkın türü ve çeşidini sormamız gerekiyor.

Sınavların, işgallerin, iyiliğin kötülüğün sebepleri neler, neden niye bitmez?

Ateşkes başlamadan işgal bitmedi dedi Netanyahu. Trump “çok b..tan işler oluyor” dedi. Bitmez demişti zaten Hobbes, Marx ve Eisenhower. İnsan insanın kurdu oldukça, eşitsizlikler ve özgürlük sorunları oldukça, endüstriyel askeri sistem oldukça bitmez. Upanişadlar, Avesta, Tevrat, Kur’an her birinin ana sayıltıları arasında yer alan iyilik ve kötülük oldukça, iyiler ve kötüler oldukça, efendilik ve kölelik oldukça, toplumsal cinsiyet oldukça, haçlı seferleri veya cihat fetih oldukça bitmez. Cehaletten öte, adalet diye tanımlanmış olandan öte, insan, grup veya toplumlar kendi üretmediğini istedikçe, böyle bir istenç oldukça bu çatışmalar bitmez. İstenç eşitlikçi, özgürlükçü, doğa ve canlıya saygılı olmadıkça bitmez bu işgal ve yayılmacılıklar.

Yani kötülüğe de aşık olunabilir. Kötülük istencinin kaynağı nedir, öncelikle bunu sormak gerekiyor.

“Güç” veya yayılmacılık istenci “doğal bir istenç” mi, doğal bir tiki veya güdü mü? Bu sorunun kolay bir yanıtı yok ancak böyle bir güç istenci yönelimine girilirse, yayılma isteğinin sınırı yok, çünkü kendinde amaç, sınırsızca yayılmak istiyor, bu kadar açık. Kapitalizm/ emperyalizm/ imparatorluk/ cihatcılık arayışları kendine sınır koyamaz, bunlar kendileri için kendinde amaç haline gelmiş bulunuyor, bunların bitirilmesi, diğer bir deyişle sürdürülmesi dışında bir ölçü bunlarla çelişiyor. Otokratlığın tek ölçüsü meşruiyetini kendinden alması, kendi otoritesinin ölçüsü kendisi oldukça otoriter arayışlara kendi kapsamı içinde içten başka bir ölçütle sınır koyulamaz.

Bir kere sınav, mumerus clausus (sınırlı konum) ve buna yönelik bir talep başlamaya görsün, sanki çok faydalı bir şeymiş gibi ABD’den, Çin’den Almanya’ya her tarafa, sınırlı sayıdaki bölüme, programa veya konuma erişmek üzere sayısı ve sınırı belirsiz sınavlar koyuluyor, sınavlar azalmıyor daha da yayılıyor. Önce LGS bu hafta da YKS sınavları yapıldı. İki sınavda 3.5 milyondan fazla çocuk ve genç yarıştı. Kazananı kim, bundan toplumsal bir kazanç elde edilebiliyor mu, sosyal faydası nedir, bilemiyoruz. Maliyetini hesaplamak daha kolay. Ürünü çıktıyı hesaplamak ise çok daha zor, ortada bir ürün alınıp alınmadığı veya nasıl bir kazanım elde edildiği de açık değil. En başarılı olanın o kadar başarılı olamayana göre kendini konumlandırdığı, ölçünün diğeri olduğu, diğerini geçtiği için sevinç içinde olduğu, tüm alanlarda tam yanıt veren az sayıda çocuk ve genç dışında hemen tüm çocukların ve gençlerin önünde daha başarılı olanların durduğu, en başarılı olanların ardında hemen tüm arkadaşlarının kaldığı, kendi kendinin rasyonalitesini üretmiş ve sürdürmekte olan bir garip toplumsal sistemle, bir diğerini geride bırakmaktan haz aldığımız, bir diğeri bizi geçti diye ona düşmanlık ettiğimiz bir hal ile hemhal olmuşuz.

Ne yanımızdakinden ne arkada bıraktığımızdan ne önümüzde olandan başarılı değiliz. Hiç kimseden ve kendimizden mutlu değiliz.

İşgal ettikçe işgal ettiklerimizle doymuş değiliz, henüz işgal edemediklerimizden mutlu değiliz.

Adem verilenlerden mutlu olmadı, Havva ile de iyi mutlu olamadı. Habil Kabil mutlu olmadı.

İşgal ve savaş, saldırı ve savunma doğal biyofizyolojik bir olgu mu, genetik bir olgu mu, tinsel bir olgu mu, toplumsal bir olgu mu, doğuştan mı geldi, sonradan mı oluştu, genetik/informatik bir sorun mu, eşitsizlik sorunu mu, ön yargı sorunu mu… Bu veya öbürü bunun neden ve erekleri neler, mekanizmaları sistemi yapısı ne, bunların ayırdına varılmadıkça, bu yanıtlarda geçen olgular sorunlar aşılmadıkça, bunlara karşı tavır alınmadıkça ve bunlar aşılmadıkça işgal ve çatışmalar bugünkü insanlara ve ülkelere içkin bir olgu olmaya devam edecek.

Yani işimiz bu sınavla, Suriye ile, Gazze ile, İran ile bitmiyor maalesef, bu sınav veya Gazze daha çok bir sonuç ve sadece bir ayağı ve evresi.

Bir işgal bir diğer işgali olumsuzlamıyor maalesef.

Belediyeler muzdarip, yurttaş yoldan geçemiyor, esnaf kaldırımı işgal eylemiş. Yurttaş belediyelerden, hükmedilen hükümetlerden, yargılanan hüküm kuranlardan muzdarip, konumlar bizzat işgal konumları haline gelmiş. Bakan veya başkan bir konumu işgal ediyor.

Mirasçılar arasında miras kavgası bitmiyor. Nice Osmanlı padişahını, daha bebe yaşında hanedanlık mirasçısı olması yedi, mirastan vaz geçer misin diye sorma gereği bile duymadılar, mirasçı doğmuştu çünkü. Erdoğan Erbakan’ı yedi, Özel Kılıçdaroğlu’nu, Netanyahu Hamaney’i. Yeme süreci oldukça birileri birilerini yemeğe devam edecek. Birileri İmamoğlu’nu, Fatih Altaylı’yı yemeye kalkıyor, kim kimi yiyebilirse.

Yiyicilik oldukça bu yeme dünyası bitmez.

Emperyalizm oldukça işgaller bitmez.

Metafetişizm oldukça işgaller bitmez.

Miras oldukça miras kavgaları bitmez.

Zümreler, sınıflar, nüfuzlar oldukça, böyle konumlar oldukça sınavlar bitmez, hatta adaletin bir yolu bile sayılır, meşruiyet/ rıza üretme aracı sayılır, “piyasa” sayılır.

Öyle bitsin deyince de bunlar bitmiyor. Bilmek de yetmiyor, hatta mevcut asimetrik ilişkilerde böyle bir bilgi avantaj elde etmeye dönüştürülebiliyor. Mevcut iktidarlar okullardan üniversitelerden bu düzeni sürdürecek bilgi, eğitim, sınav istiyor.

Fikri neyse zikri, zikri neyse fikri odur. NATO saldırı bütçelerinizi artırın diyor.

Sınavların, kayyımların, işgallerin bitmesi için bilginin bilincin ötesinde toplumsal talep ve cesaret gerekiyor

Bu düzenin bitirilebilmesi için bizzat bitirme bilinci, talebi ve cesareti gerekiyor. Benim tüm dünyada gördüğüm, en azından asgari bir bilincin olduğudur. Bu da iyi bir şeydir ama yeterli değildir. Bilinç tek başına yetmez, hatta seçeneğini oluşturamazsa bizzat rahatsız olduğu sistemde tutunma arayışına dönüşür, kötülüğü beslemeye başlar. Yani bilincin olumsuz olandan bizzat çıkar sağlama değil olumsuz olanı bitirme talebi de olması gerekir. Talep de yetmez, bizzat buna cesareti de olması gerekir.

Toplumsal talep yoksa bireysel olarak ne kalır geriye denirse onurlu bir mücadele de yeter kişi olana. En azından kötüyü istememek de bir istençtir, bildiği kötülüğü yapmamak da bir kişisel onurdur, kişiliktir.

Onursuzluk gerçekliğin bir parçası olabilir ancak onurlu olmaya örnek teşkil etmez. Onurlu bir yaşam kişi olana yeter.

Yine de onurlu bir yaşam toplumsal bir talebe dönüşmedikçe, toplumsal güç ilişkilerini aşmaya yönelmedikçe, tek başına olanı daha mikro kalıyor.

Yeryüzü onurlu aşkların yüzü oluncaya dek mücadele etmek gerekiyor. İşgal değil birlikte yaşama toplumsal bir talep olduğunda, bunun şartlarını oluşturduğumuzda, mülkiyet ve sahip olma yerine yaşamı yaşamayı odak aldığımızda iyiye yönelik talebin şartlarını biraz daha oluşturmuş olacağız, iyiye güzele yönelik talepleri biraz daha toplumsallaştırmış olacağız.

Mevcut neye el koyabilirim, sahip olmanın miktarını nasıl artırırım değil de dünyayı daha fazla nasıl yaşanabilir kılabiliriz, dolayısıyla kendi yaşamımı da daha yaşanılır hale nasıl getirebilirim diye sormamız gerekiyor. Bunun için başka sokaklara göz dikmek değil kendi sokağımızı yaşanabilir kılmaktan, güzelleştirmekten başlamamız gerekiyor, herkese ve her canlıya yaşanılır bir dünya için uğraşmamız gerekiyor.

Böyle bir dünyada sınavlara, kayyımlara, işgallere yer yoktur. Bilgiyi olumlu yönelime/ iyi istence, iyi istenci yaşama geçirmeye yönelmek, böyle bir irade ve cesaret gerekiyor.

                                                          /././

NATO neden ve kime karşı silahlanıyor?-Yücel Özdemir-

Hollanda’nın Lahey kentinde çarşamba günü yapılan NATO zirvesinde üye ülkeler için alınan askeri harcamaları 2035 yılına kadar gayrisafi milli hasılanın yüzde 5’ine çıkarma yönündeki karar emperyalist paylaşım, savaş ve militarizm konusunda yeni ve önemli bir eşiği ifade ediyor.

Tıpkı 2014’te Galler’de alınan yüzde 2 kararı gibi. Son verilere göre 32 NATO ülkesinden 23’ünün askeri harcamaları yüzde 2 kriterinin üzerinde. Yeni hedef yüzde 5’e on yıl içinde kaç ülkenin vaktinde ulaşacağını bugünden kestirmek zor. Ama bunu kısa sürede yerine getirecek ülkelerin Almanya’dan başlayarak Polonya ve Baltık ülkeleri olacağını söylemek mümkün. Almanya’nın hedefi 2029.

Önümüzdeki on yıl içinde silahlanmaya ayrılacak devasa bütçeler bir taraftan dünya çapındaki askeri harcamaları rekordan rekora taşırken diğer taraftan daha fazla silah üretimini teşvik ederek dünyayı tam anlamıyla “barut fıçısı”nda dönüştürüyor.

Bir süredir üye ülkelere yüzde 5 şartını dayatan ABD, doğal olarak Lideri Trump, zirvenin asıl kazananı oldu. Daha doğrusu NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Trump’a gönderdiği SMS’de ifade edildiği gibi “Avrupa olması gerektiği gibi ZORLA para yatıracak ve bu sizin zaferiniz olacak.”

Trump’ın bu “kolay zaferi”nin elbette nedenleri var. Birincisi, İspanya dışındaki bütün ülkelerin liderleri ve hükümetlerinin dünyanın içinden geçtiği gerilime bağlı olarak dünden silahlanmaya hazır olması. İkincisi, Ukrayna savaşıyla başlayan süreçte ABD’nin NATO içindeki hakimiyetini, liderliğini tazelemesi. Üçüncüsü de Rusya tehdidi nedeniyle mevcut koşullarda ABD’nin desteğine, dolayısıyla 5 maddeye ihtiyaç duyanların fazla olması.

Her yıl bütçelerin yüzde 5’inin askeri harcamalara ayrılması Almanya için 150-200, Türkiye için yaklaşık 50-60 milyara denk geliyor. Bu da her ülkede askeri harcamanın bugüne kıyasla iki-üç katı artması demek.

Sermaye basını, bunun faturasının asıl olarak NATO ülkelerindeki emekçi sınıflarına kesileceği gerçeğini gözden uzak tutuyor. Sözü edilen meblağların eğitime, sağlığa, kültüre, altyapıya, konuta ayrılması durumunda NATO ülkelerindeki emekçilerin yaşamının daha yaşanılabilir olacağı açık. Askeri harcamalardaki artış doğal olarak önümüzdeki on yıl içinde NATO üyesi ülkelerde yoksulluğu, sosyal hak gasplarını ve bütçe açıklarını artıracak, sınıflar arası çelişkileri daha da derinleştirecektir.

Askeri harcamaların yüzde 5 arttırılmasının kaymağını ise silah üreticisi durumundaki NATO ülkeleri yiyecek. Bunların başında da ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya geliyor. Örneğin Handelsblatt gazetesinde dün Türkiye’ye 40 adet Eurofighter savaş uçağı satılmasına yeşil ışık yakıldığı belirtilirken, üretici tekele şu anda 100 adet sipariş yapıldığı belirtiliyor. Rakip F-35 üreticisi ABD tekeli Lockheed Martin’e yapılan sipariş ise 3 bin adet.

Rutte de kısa bir süre önce NATO’nun hava savunma kapasitesinin beş kat arttırılacağını, binlerce yeni tank ve zırhlı aracın yanı sıra milyonlarca topçu mühimmatı tedarik edeceğini duyurmuştu.

NATO’nun daha fazla silahlanma kararı silah üreticisi devletlerin tekellerini de alabildiğince sevindirdi. Kararın alındığı çarşamba silah tekelleri için adeta bayram günüydü. Daha karar açıklanmadan borsadaki hisseleri değer kazanmaya başladı. Alman silah tekelleri de bundan paylarını aldılar: Rheinmetall’in hissesi yüzde 2.2 değer kazanarak 1721.50 avroya, Renk’in hissesi yüzde 3.2 değer kazanarak 65.74 avroya, Hensoldt’un hissesi yüzde 4.8 değer kazanarak 93.65 avroya yükseldi. Dünyanın ikinci büyük silah tekeli İngiliz BAE Systems’in hissesi de yüzde 1 arttı. On yıl içinde silah üretimi ve sanayisindeki dönüşüm ayrılan bütçelere paralel olarak hızlanacak.

NATO’nun askeri harcamaları artırmasının başlıca nedeni elbette yeni bir emperyalist paylaşım savaşından “zaferle” çıkmaktır. Hedefteki düşmanlar daha önce ilan edilmişti: Rusya ve Çin. Her iki ülkenin müttefiklerine karşı açılan savaşlardan elde edilecek sonuçlar, sürecin seyrini ve hızını belirleyecek. Burada savaşı asıl isteyen tarafın NATO’nun karar verici ülkeleri olduğu ise açık. Her ne kadar son zirvede 5. maddeye bağlılık yeniden vurgulansa da savaş durumunda şartlar belirleyecek.

NATO zirvesi, Batılı emperyalist ülkelerin yeni büyük savaşlara hazırlandığını bir kez daha gösterdi. Bu nedenle başta NATO üyesi ülkelerindeki emekçiler ve savaş karşıtları olmak üzere herkesin savaşa ve silahlanmaya karşı geçmişten daha farklı bir mücadele hattı belirlemesi gerekiyor. Zira tehlike hafife alınacak gibi değil.

                                                             /././

‘İç cephenin’ dış destekçileri kimler?-Ahmet Yaşaroğlu-

AKP ve MHP iktidarının Erdoğan liderliğindeki koalisyonun bir süredir ısrarla tekrarladığı “İç cepheyi sağlam tutma” çağrılarının aslında neyi hedeflediği gazetemizde pek çok haber ve yorumun konusu oldu. Bugüne kadar söylenenleri tek cümle ile özetleyecek olursak: Bu çağrı, iktidarın her geçen gün daha fazla azgınlaşan ekonomik ve politik saldırıları için zemini düzlemeyi, buna karşı mücadele eden, direnen her türlü muhalefeti bastırmayı hedefliyor. Yani işçi ve emekçi halkı daha fazla ezmek ve direniş gücünü kırmak, muhalefetsiz bir ülke dizayn etmek.

Peki bu “iç cephenin” iç destekçileri kimler? Toplumsal destekçileri ilk olarak, AKP ve MHP’yi destekleyen, sınıfsal konumları nedeniyle ezici çoğunluğu işçi ve emekçi olan, ama uygulanan ekonomik programlar nedeniyle bu destekleri her geçen gün zayıflayan kitleler. İkincisi AKP’yi açıkça destekleyen bir kısım irili ufaklı sermaye grupları. Genel olarak iş birlikçi büyük sermaye gruplarının önemli bir kısmının ise zaten destek açıklaması yapmalarına gerek yok, onlar uygulanan ekonomik programlardan fazlasıyla yararlanıyorlar ve bu programı savunuyorlar. Zaman zaman açığa vurulan hoşnutsuzlukları ise daha fazla soygunu hangi kesimlerinin yaptığı üzerine. Politik ve hukuki “rahatsızlıklarının” ise dikkate alınabilecek bir yönü yok. Ve bu “iç cephenin” tabii en büyük destekçisi ve dayanağı ise doğrudan devlet iktidarı ve onun denetleyip harekete geçirebildiği tüm resmi, gayriresmi mekanizmalar. İktidarın “iç cephesi” bu güçler ve özetle halkın yüzde 70’i bu “yerli ve milli” cephenin karşısında konumlanmış durumda.

Ama bir de onların desteği olmazsa ayakta kalamayacak olan bu iktidarın dayandığı “dış güçler” var. Bunlardan ilki elbette ABD emperyalizmi ve onun liderliğini yaptığı savaş ve yıkım örgütü NATO. Şu günlerde liderlerin katıldığı yeni NATO zirvesi yapıldı ve ABD’nin üyelerin askeri harcamalarını yüzde 2’den yüzde 5’e çıkarmaları talebi sonuca bağlandı. Yani daha fazla işgal, yıkım ve savaş yolunda ileri adımlar. Bu toplantı vesilesiyle ülkeyi yönetenlerin “Türkiye olmadan NATO’nun, AB’nin güvenlik konusunda bir istikrara sahip olamayacağı, NATO’nun ikinci büyük ordusu olunduğuna” dair açıklamaları peş peşe geldi. Bu durumda “Türkiye’nin en büyük ihraç ürünü ordusudur” diyen Soros’a niye kızıyorsunuz anlaşılmıyor doğrusu! Dahası ülkenin NATO’ya bağlılığının nişanesi olarak, Erdoğan’ın “dostum Trump’la” anlaşması sonucu bir sonraki NATO toplantısı Türkiye’de yapılacak.  

 İsrail ve ABD’nin İran’a saldırısı sırasında onlara anlık istihbarat sağlayan Kürecik ve İncirlik üsleri üzerinden uşaklık görevi de aksatılmadan yerine getirildi. Bu arada Batı emperyalizminin önemli temsilcilerinden olan İngiltere hükümeti, yayımladığı yeni ulusal güvenlik stratejisi belgesinde, Türkiye’nin güçlü askeri entegrasyon ve savunma sanayi iş birliği sayesinde İngiltere için kilit ortak olduğunu ilan etti. Genel olarak AB’de Erdoğan iktidarından memnun ve onlar açısından uşaklıkta istikrar en önemli özellik durumunda. Çünkü onların pis işlerini sadece İsrail yapmıyor. Avrupa’ya akacak mültecileri Türkiye’de tutmak, karşılığında para almak temiz işler arasında sayılmasa gerek. İşin, uluslararası dev tekellere ucuz iş gücü sağlamaya yönelik uygulanan ekonomik programın sağladığı hizmet bölümünü anlatmak için ise sayfalar doldurmak gerekir. Ama 500 milyar dolar üzerindeki dış borç ile soyulan bir ülke olduğumuzu yeniden hatırlatmak gerekiyor. Son 20 yılda 500 milyar doların üzerindeki faiz ödemesi, ülke kaynaklarının oluk oluk dışarıya akıtıldığının en büyük göstergelerinden biridir. Uluslarası finans kurumları için bu iktidar soygunda istikrar anlamına gelmektedir.

“Dış güçlerin” ülkenin istikrar ve birliğine düşmanlıkları üzerine her gün yeni bir demagoji üreten bir iktidarın, onlarla iç içeliği bir yana, onlara yeni hizmetler sunmak için bu kadar hevesli olması az rastlanır bir durumdur. Kuşkusuz onların “İç cephemizin temel dayanağı ve destekçileri dış güçlerdir” açıklaması yapmalarını beklemiyoruz. Ama gerçek duruma rağmen, onun tam tersini yapan uygulamaları ve politikaları bu kadar rahat savunmaları sadece yüzsüzlükle açıklanmaz. Bütün bunların altında yatan temel neden ülkenin emperyalizme olan bağımlılığıdır ve iktidarın da bu bağımlılıktan rahatsız olmak bir yana onu kendi bekası için uluslararası dayanak olarak gördüğü gerçeği ile karşı karşıyayız.

Bu nedenle savaş örgütü NATO’dan çıkmak, emperyalist ülkelerle yapılmış tüm askeri ve ekonomik anlaşmaları iptal etmek, ülkeyi uluslararası tekeller için ucuz işçi cenneti haline getiren ekonomi politikalarına son vermek, ülkenin işçi ve emekçilerinin temel görevidir ve bu görev, öncelikle içerideki iktidarla hesaplaşmayı başarmakla yerine getirilebilir. Şu sıralar kamu işçileri ve çalışanları hareketlenmiş durumdalar. Bu işçi hareketinin halk hareketinin temel gücü ve omurgası olması için yeni bir olanak anlamına geliyor. Bunun için öncü işçilere, mücadeleci sendikacılara önemli görevler düşüyor. İktidarın ve sermayenin cephesine karşı halkın cephesinin örülmesi gerekiyor.

                                                             /././

EVRENSEL


soL "Köşebaşı + Gündem" -26 Haziran 2025-

 Kıbrıs'ta 'İsrail işgali': Siyonist gettolar oluşturuluyor.

Adanın güneyinde ve kuzeyinde İsraillilerin yoğun bir biçimde toprak satın almalarına tepki yükseliyor. AKEL Genel Sekreteri Stefanu “büyük tehlike” dedi, UBP milletvekili Öztürk “birlikte mücadele” çağrısı yaptı.

İsrail’in siyonist Yahudi topluluklarından Chabad’ın Kıbrıs’ın güney ve kuzeyindeki faaliyetlerini artırması, adada giderek daha fazla İsraillinin toprak satın alması Kıbrıs basını ve siyasetinin gündeminde…

Kıbrıs Cumhuriyeti ana muhalefet partisi AKEL (Emekçi Halkın İlerici Partisi) Genel Sekreteri Stefanos Stefanu 20 Haziran’da partisinin kongresinde yaptığı konuşmada İsraillilerin Kıbrıs’ta kontrolsüz şekilde toprak satın almasına dikkat çekerek açılan siyonist okullarla gettolar oluşturulduğunu ve bunun ülke için "altıncı büyük bir tehlike" olduğunu söyledi.

Kuzey Kıbrıs’ta iktidar partisi Ulusal Birlik Partisi'nin milletvekili Yasemin Öztürk de Stefanu’ya destek veren bir açıklama yaptı, "Siyonist işgale karşı birlikte mücadele vermeliyiz” ifadesini kullandı.

'Kıbrıs başka bir vaat edilmiş toprak gibi'

Güney Kıbrıs

Güneyin çok satan gazetelerden Politis’te de “Kıbrıs Başka Bir Vaat Edilmiş Toprak Gibi… Yahudiler Kıbrıs'ta Neden Toprak Alıyor?” başlıklı bir haber yayımlandı. 

Haberde, ülkede son İran savaşıyla birlikte İsrail’den gelen Yahudi sayısının 15 bine ulaştığı ve siyonist bir topluluk olan Chabad grubunun bölgede aktif olarak faaliyet gösterdiği kaydedildi.

Şu anda adada ikamet eden İsraillilerin yeni bir şehir kurmanın eşiğinde olduğu belirtilen haberde, COVID-19 salgını sırasında birçok İsraillinin Kıbrıs'ı stratejik bir alternatif konum olarak gördüğü ifade edildi.

Haberde ülkede Chabad grubunun halihazırda altı ev, bir sinagog, bir anaokulu, bir mikve (ritüel Yahudi banyosu), bir koşer sertifikasyon merkezi, bir mezarlık ve yaz programları için etkinlik merkezi işlettiği belirtildi.

Chabad’ın (veya Habad), Filistinlilerin varlığını reddeden, işgal altındaki Filistin'den sınır dışı edilmelerini savunan ve Filistinlilere toprakların herhangi bir bölümünü verecek herhangi bir anlaşmaya karşı çıkan aşırılıkçı bir örgüt olduğu ifade edildi.

Haberde Chabad üyelerinin Birleşik Arap Emirlikleri, ABD, Fransa ve Kanada gibi ülkelerde Yahudi toplum merkezleri kurdukları bilgisine de yer verildi.

AKEL Genel Sekreteri: Önlem almazken bir gün ülkemizin bize ait olmadığını göreceğiz

AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu geçen Cuma günü partisinin kongresinde yaptığı konuşmada, ülkesi için tehlikeleri sıralarken “altıncı büyük tehlike” olarak üçüncü ülke vatandaşlarına gayrimenkul satışının denetimsiz şekilde artmasını gösterdi.

AKEL Kongre

Stefanu “Yeterli önlem almazsak, bir gün ülkemizin artık bize ait olmadığını fark edeceğiz. Bu bir felaket tellallığı değil. Kıbrıs’tan daha büyük yüzölçümü ve nüfusu olan diğer Avrupa ülkeleri, yabancılara mülk satışını sınırlayarak hem mülkiyet kontrolünü sağlıyor hem de fiyatları dengelemeye çalışıyor. Biz ise Kıbrıs’ta sorunu görmezden gelmekle kalmıyor, altın vize programları ve başka kolaylıklarla bu süreci daha da teşvik ediyoruz” dedi.

Kent merkezlerinin ortalama bir Kıbrıslı için erişilebilir olmaktan çıkarak varlıklı yabancılar için uygun hale geldiğini söyleyen Stefanu “Stratejik öneme sahip altyapıların mülkiyet yapısına dair güvenlik önlemleri bulunmaması nedeniyle bu durum, ulusal güvenlik açısından da ciddi soru işaretleri yaratmaktadır” dedi.

'İsrail vatandaşları gettolar oluşturuyor'

Stefanu “Son zamanlarda, İsrail vatandaşı kişilerin kapalı bölgeler (gettolar) oluşturma girişimlerine tanık oluyoruz. Bu girişimler arasında Siyonist okulların ve sinagogların kurulması, önemli ekonomik birimlerin ve geniş arazi alanlarının topluca satın alınması yer alıyor. Aynı zamanda, İsrail’in saygın gazeteleri, ülkenin Kıbrıs’a yönelik kasıtlı bir genişleme politikasından söz ediyor. Bunu ne yabancı düşmanlığı ne de antisemitizmle söylüyoruz. Zaten, İkinci Dünya Savaşı sonrasında on binlerce Yahudi Kıbrıs’a ulaşıp İngilizler tarafından kamplara kapatıldığında onlara büyük insani yardımlarda bulunan AKEL’in böyle bir suçlamanın muhatabı olamayacağını herkes bilmektedir” diye konuştu.

'Filistin işgali toprak satın almayla başlamıştı'

Filistinlilerin yerinden edilmesinin, İsraillilerin Filistin topraklarını kitlesel biçimde satın almasıyla başladığını ve ardından İsrail devletinin tüm Filistin’i işgal ettiğini hatırlatan Stefanu “İsrail’deki egemen sınıfın nasıl düşündüğünü ve hareket ettiğini de dikkate almak zorundayız. Ülkemizin topraklarının korunması hükümetin sorumluluğudur. Kıbrıs’ın sonsuza dek Kıbrıslılara ait olması ve Kıbrıslılar tarafından yönetilmesi de hükümetin güvencesi altında olmalıdır. Ne yazık ki, hükümetin bu görevi yerine getirdiğini göremiyoruz” dedi.

Öte yandan Kıbrıs basınında çıkan bazı haberlerde AKEL Genel Sekreterinin kongredeki konuşmasında “Ülkemiz elimizden alınıyor... İsrail bizi işgal ediyor” dediği de aktarıldı.

'Larnaka ve Limasol’de belirli alanlar toplu olarak satın alınıyor'

Limasol'da Chabad
Limasol'de bir Chabad etkinliğinden... 

Stefanu partisinin neden İsrail uyruklulara odaklandığını CyBC Radyosu’na verdiği demeçte şöyle açıkladı:

“Özellikle son dönemde gayrimenkul alımlarında, hedefli alımlarda artış gözlemlendi. Özellikle Limasol ve Larnaka'da belirli alanlar toplu olarak satın alınıyor ve İsrail uyruklular dışında kimsenin erişemeyeceği kapalı alanlar yaratılıyor.

Bu alanlarda siyonist okulların inşa edildiğini dile getiren Stefanu, İsrail'in Kıbrıs'ta bir "arka bahçe" hazırladığını öne süren medya haberleri de göz önüne alındığında bunun alarm zillerinin çalması anlamına geldiğini ifade etti.

Stefanu “Larnaka ve Limasol'a giderseniz, oradaki insanlar size bunun gerçekleştiği belirli alanlardan bahsederler, ancak yetkililer bunu görmezden geliyor” diye ekledi.

AKEL'in kongreyle ilgili sosyal medya paylaşımlarında da Kıbrıs Cumhuriyeti'ne ilişkin "Yeni İsrail", "İsrail'in yeni işgal ettiği ülke" ifadelerine yer verildi.

UBP milletvekilinden AKEL’e destek: 'Her iki halkı da yakından ilgilendiren öncelikli sorundur'

İsraillilerin uzun bir süredir Kuzey Kıbrıs’ta da yoğun bir biçimde toprak ve gayrimenkul satın aldıkları biliniyor.

Kuzey Chabad

Chabad’ın kuzeydeki faaliyetlerini daha önce gündeme getiren UBP milletvekili Yasemin Öztürk Facebook hesabından yaptığı bir paylaşımda, AKEL Genel Sekreteri Stefanu’ya destek verdi.

Stefanu’yu kutladığını dile getiren Öztürk, kuzey ile güneyin bu "ortak sorun"a karşı birlikte mücadele etmesi gerektiğini savundu.

Kıbrıs’ta yabancıların toprak ve vatandaşlık almaları uzun süredir kuzey ile güney arasında suçlamalara konu oluyor. Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimi Afrika, İran ve diğer müslüman ülkelerden gelenlere toprak satıp vatandaşlık verdiği için kuzeyi, kuzey ise Ruslar ve İsraillilere toprak satıp vatandaşlık verdiği için güneyi suçluyor.

UBP milletvekili Öztürk AKEL Genel Sekreteri’nin açıklamasına destek verdiği Facebook paylaşımında siyonizme karşı kuzey ile güneyin birlikte mücadele etmesi gerektiğinden söz etti.

“AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu’yu kutluyorum” diyen Öztürk, Stefanu’nun 20 Haziran tarihinde AKEL kongresindeki konuşmasına atıfta bulunarak şu ifadeleri kullandı:

“Anavatanımız ile ilgili söylemlerinin dışında, Stefanos Stefanu’nun ‘altıncı sorun’ gördüğü sorun, aslında her iki halkı da yakından ilgilendiren öncelikli sorundur. Sorunun kaynağı 2003 yılında Güney’de, 2008 yılında ise ülkemizde gizli örgütlenen Siyonist CHABAD’dan başkası değildir. Kıbrıs adasını, ‘Tüm Yahudilerin Merkezi’ yapmak üzere tapulu işgal hareketi geliştiren, Stefanu’nun deyişi ile gettolaşan bir tehlike ile karşı karşıyayız. Bu tehlike görünmediği takdirde adada yaşayan her iki halk Gazze’deki soykırımı yaşayacaktır. Eğer ada genelinde tüm gayrimenkul alımlar örgütlü bir Siyonist işgale yönelik ise ki öyle, o zaman bu mücadeleyi birlikte vermeliyiz.”

İngiliz üsleri konusunda da ortak hareket çağrısı

Trodos
Trodos'taki radar istasyonundan Mossad'ın istihbarat sağladığı biliniyor.

Kıbrıs’ın köklü partilerinden AKEL’in Güney’de Siyonist bir işgalden bahsetmesinin kendisini “ziyadesiyle” memnun ettiğini kaydeden Öztürk “Bir süredir bu işgalin Güney’de de görünmesini bekliyor ve uyarıda bulunuyordum. Nihayet bu uyanış oldu. Diğer bir hadise de Ada’da bulunan İngiliz üsleri ve Troodos’ta çok yönlü dinleme ve izleme yapan, özel hayata kadar uzanan istihbarat faaliyetlerdir. Bu faaliyetleri, CHABAD’ın gettolaşma hareketinden ayrı tutmamalıyız. Hatta bu konuda ortak hareket etmeliyiz” ifadelerini kullandı.

                                                         ***

Denize sıfır ormanlar 'turizm' kılıfıyla yağmaya açıldı: Kıyılar otellere tahsis edilebilecek

Zeytinlikler ve ormanların ardından sıra kıyılara geldi. "Kıyı kenar çizgisi" sermaye için bir kez daha silindi. Denize sıfır ormanların özel işletmelere devri mümkün kılındı.(https://haber.sol.org.tr/haber/denize-sifir-ormanlar-turizm-kilifiyla-yagmaya-acildi-kiyilar-otellere-tahsis-edilebilecek)

                                                       ***

Van'da kayyımdan 12 bin 500 kişiye icra dosyası: 'Avukatlar AKP'ye yakın' iddiası

Van Büyükşehir Belediyesi'ne atanan kayyım, 12 bin 500 su abonesine icra davası açtı. Avukatların ve hukuk firmalarının AKP'ye yakınlığı dikkat çekti.

Van Büyükşehir Belediyesi'ne atanan kayyım, Van'daki 12 bin 500 aboneye icra davası başlattı.

Mezopotamya Ajansı'nın haberine göre, belediyeye bağlı Su ve Kanalizasyon İdaresi (VASKİ) abonesi 12 bin 500 kişiye açılan icra davasının muhatabı olan avukatların bölgede AKP'ye yakınlıkları ile bilinen kişiler olduğu iddia edildi. 

Önce zam sonra icra

Van Büyükşehir Belediye'sine 15 Şubat'ta kayyım atanmasının hemen ardından 5 Mayıs'ta konutlarda kullanılan suya yüzde 50, ticarethanelerde kullanılan suya ise yüzde 75 oranında zam yapılmıştı. Kamuoyuna duyurulmayan zam sonrası faturalar iki katına çıktı. 

Önce suya zam yapan kayyım belediyesi su faturalarını ödeyemeyen ya da geciktiren yurttaşlar hakkında icra işlemi başlattı. 

İcra başlatılan isimlere, ödeyemedikleri su faturaları yanında, 7 ila 10 bin lira arasında avukatlık masrafları ekleneceği tahmin ediliyor. 

50 milyon liralık vekalet kazancı AKP'li avukatlara

VASKİ'ye bağlı aboneler hakkında icra işlemi başlatan avukatların AKP'yle bağları olduğu iddia edildi. Habere göre bir dönem AKP'de yöneticilik yapan avukatların sayısı 27.  

Avukatların alacakları vekalet ücretlerinin ise 50 milyon lirayı bulacağı söyleniyor. 

İddialara göre kayyımın icra dosyasını verdiği avukatlardan bazıları şöyle:

AKP İl Yönetim Kurulu Üyesi Abdulkerim İnce’nin kızı Aylin Betül İnce ile akrabası Tunay Ersever, 2011’de AKP’den aday adayı olan Sevilay Kurşunluoğlu, AKP’nin Belediye Meclis Üyesi Mehmet Yıldız ile yakını Şerife Yıldız, eski kayyım döneminde VASKİ’nin genel müdürlüğüne atanan Vahap Gezgen’in kızı Evin Gezgen, AKP eski İl Başkanı Zahir Soğanda’nın akrabaları Enver Ecer, Devrim Yıldırımçakar ve Yusuf Soğanda, 2023 seçimlerinde AKP’den aday adayı olan Çağatay Akyol, AKP Kadın Kolları MYK yedek üyesi Büşra Gölgül, AKP il yöneticileri Gülsüm Buzkan, Kübra Soyçiçek, Öznur Züleyha Ete ve Ardal Güldal, VASKİ’de hâlen kadrolu olarak çalışan Ayşenur Arslan’ın eşi Bilal Arslan.

Kayyım belediyesi bir yandan aboneleri mağdur edip ek dosya masrafı çıkarırken diğer yandan yandaş avukatların kasasını dolduracak adımlar atıyor. 

                                                            ***

İran-İsrail savaşı dersleri (I): Türkiye nasıl savunulur? + İran-İsrail Savaşı Dersleri (II): ABD yalpalıyor mu? -soL-

İran-İsrail savaşı dersleri (I): Türkiye nasıl savunulur? -Yiğit Günay -

Bugünkü dış politikayı iç siyasetten ayırmaya çalışanlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılışına giden yollara döşenen taşların üzerinde yürürken, bastıkları toprağı bile tanımamaktadır.

İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, 12 günün ardından, ABD’nin tam da savaşı bitirmek için yaptığı saldırı ve İran’ın göründüğü kadarıyla üzerinde önceden anlaşılmış karşı hamlesinin ardından bitirildi.

ABD izniyle başlayan savaş, ABD eliyle bitirildi.

soL, “İran-İsrail Savaşı Dersleri” yazı dizisinde, bu savaştan çıkarılacak dersleri, özellikle de Türkiye’yi ilgilendiren dersleri ele alacak.

İlk yazımızın konusu, Türkiye’nin güvenliği.

Ülkenin savunması, ‘uzmanlara’ bırakılamaz

Paranoya değil. Gündem değiştirme değil. Milliyetçi saplantı veya güvenlikçi takıntı da değil.

İran-İsrail savaşına bakanların aklına “Türkiye nasıl savunulacak?” sorusunun gelmesi son derece haklı. Sonuna kadar meşru.

Ve önemli. Sabah akşam “güvenlikçi politikalar”dan bahseden at gözlüklü analistlere, savaşı silah külahtan ibaret sanan askeri uzmanlara bırakılamayacak kadar önemli.

Mesele, savaşın Türkiye’ye sıçrama ihtimalinin gerçekliğinden ibaret değil. Füzeler, uçaklar ve hava savunma sistemlerinin kullanımının savaş strateji ve taktiklerinde nasıl etkiler yaratacağından ibaret de değil.

İran-İsrail savaşının derinliklerine inildikçe, ülkemizin ne kadar savunmasız hale getirildiği ve nasıl savunulabileceği konusunda sayısız ders çıkarılabilir.

Detaylardan başlayıp, büyük resme gidelim.

Türkiye’nin Suriye işgalinin gözden kaçan maliyeti

İran-İsrail savaşında bir kez daha İsrail’in istihbarat ağının yıkıcı gücü görüldü. Mossad’ın ve İsrail askeri istihbaratının uzun yıllardır süren çalışmaları, İran’da sabotaj eylemleriyle ve suikastlerle sonuçlandı.

Dahası, İsrail’in, İran’ın içinde gizli bir SİHA üssü kurduğu ortaya çıktı.

Bilinen bir gerçek, bir kez daha görülmüş oldu: Savunma, savaş zamanında değil, barış zamanında inşa edilir.

Mossad, Türkiye’de de benzer eylemler örgütleyecek işbirlikçiler bulabilir mi? Yanıtı biliniyor: Bulabilir değil, buluyor zaten.

MİT, 2021 yılı Ekim ayından itibaren dört Mossad operasyonu yaptı. Onlarca kişi halen tutuklu.

Bu tabloya bakınca, “ne güzel işte, MİT hallediyor demek ki” diye düşünmemek gerekir. Aksine, tablo şunu söylüyor: Mossad sistematik şekilde Türkiye’de örgütleniyor, bir kısmı yakalansa dahi, şebeke genişliyor.

Öyleyse, yapılması gereken, Mossad’ın hangi kesimlerden insan devşirdiğine bakarak, iş karşı istihbarata kalmadan, siyasi ve toplumsal önlemleri almak.

Kim, Mossad’ın örgütledikleri?

Bunların bir kısmı, yabancı uyruklular. Özellikle de siyasal İslamcı çizgiden gelen, El Kaide çizgisinde örgütlü şahıslar.

Tesadüf değil. İsrail, Ortadoğu’daki bu örgütlerle hep yakın ilişkide oldu. Bizdeki çokbilmiş analistlerin bütün söylemlerinin aksine, Suriye’de El Kaide artığı HTŞ’nin iktidara gelmesinin nasıl İsrail’in işine yaradığı, birkaç ay içinde kabak gibi göründü.

Bugünlerde İsrail, Gazze’de Hamas’a karşı yine IŞİD çizgisinde çetelerle iş tutuyor, fonlayıp silahlandırdığı bu grupları Gazze halkının üzerine sürüyor.

Peki niye Türkiye’de bu cihatçılar? AKP’nin 2011’den itibaren önce gizlice, sonra da açıktan Suriye’yi işgal etmesi, buradaki cihatçı grupları kendi eliyle beslemesi, ülke içine sokması ve sayısız militana vatandaşlık vermesi nedeniyle.

Sınır iki yönlüdür, bir tarafa açarsan, diğer tarafa da açılır

12 günlük savaşın ikinci gününden itibaren İran devleti, sınırdan ülkeye sokulmak istenen çok sayıda patlayıcı ve mühimmat sevkiyatını ele geçirdiğini duyurdu.

Elbette, sabotaj eylemleri için silahları ülkeye bir şekilde sokmak gerekiyor. Burada, sınır güvenliği devreye giriyor.

Türkiye’nin sınırları ne durumda? Kevgirden hallice. Böyle olması, devletin beceriksizliğinden değil, hükümetin yıllara yayılmış tercihlerinden kaynaklanıyor: Suriye’nin işgaline destek olmak için yıllar boyu tamamen serbest bırakılmış olan sınırlardan yalnızca Suriye yönüne akış olmadı, Türkiye yönüne de akış oldu.

Mesele Suriye sınırından ibaret değil. Yıllarca Libya’dan, Balkanlar’dan getirilip cihatçılara teslim edilecek silahlar ülkenin limanlarından, sınır kapılarından, havalimanlarından sokuldu. Bu yaratılan durumun, zaman içinde insan, altın ve uyuşturucu başta olmak üzere her nevi kaçakçılığa tahvil olacağını öngörmek zor değildi. Yalnızca devlet nezdinde, diğer tabirle kurumsal değil, insani de bir çöküş yarattı hükümet.

Ya sınırdan sokmak yerine içeride bulunursa?

Mossad’ın İran’da gizli SİHA üssü kurmuş olması, ilk sabotaj eylemlerinde kullanılan patlayıcı ve mühimmatların savaşın öncesinde İran’ın içine yerleştirilmiş olması, konunun yalnızca sınır güvenliğinden ibaret olmadığına da işaret ediyor.

Son savaşın öncesine gidelim… İsrail’in Lübnan’da çağrı cihazlarını patlatarak yaptığı kitlesel terör eyleminin hazırlığında, Avrupa’da kurulmuş üretim ve ticaret şirketlerinin kullanıldığı ortaya çıkmıştı.

Türkiye’de böyle bir açık söz konusu olabilir mi?

17 Haziran günü, yani İran-İsrail savaşının beşinci günü soL’da yer verdiğimiz bir habere gidelim. Eskişehir Emniyet Müdürlüğü, ilde patlayıcı maddeler üreten bir şirketi denetime gitti.

Sayısız usulsüzlük vardı. Üstelik, bunlar yıllardır vardı. Öyle ki, 2022’de yazılan denetim raporuna göre, tesisin tam 10 binası kaçaktı: “... idari binanın doğu kısmında bulunan iki adet yemekhane, bir adet soyunma odalarının bulunduğu bina, idare binasının batısında kalan diğer yedi adet yapının vaziyet planında bulunmadığı, bu yapıların ruhsatı, yapı kullanma izin belgelerinin olmadığı tespit edilmiştir.”

Tesiste çalışan emekçilerin can güvenliği, esas ülke güvenliğidir ama, işin o kısmını bir yana bırakalım. Bu düzenin “güvenlik” dendiğinde tek anladığı kısma bakalım.

Eskişehir’deki patlayıcı fabrikası, Hindistan’ın en büyük silah şirketlerinden Solar’a aitti. Hindistan’daki siyasal Hinducu Modi iktidarı döneminde Hindistan, İsrail’in en ateşli müttefiklerinden biri. Geçen ay Çelebi başta, Türk şirketlerini ülkeden kovdu. Radikal dinci Hindu gençler, 12 günlük savaş boyunca Hindistan’daki İsrail büyükelçiliği önünde İsrail ordusuna katılmak için sıra oldu, dünya medyasına konu oldu.

Eskişehir’de Hint sermayesinin elindeki bir patlayıcı fabrikasından bir miktar patlayıcının Türkiye’de gerektiğinde kullanılmak üzere saklanması gibi bir olasılık, Türkiye devletinin denetimini aşabilir mi?

Birkaç sandık patlayıcı ne ki? Türkiye devleti, 10 tane kaçak binayı bile denetleyip durduramıyor.

Sermayeye hizmet için, şirketlere hizmet için çalışan düzen, son savaşla birlikte bir kez daha görüldü ki, ülke güvenliğini de tehlikeye atıyor.

Mossad, Türk Emniyet Müdürü’nü nasıl örgütledi?

MİT’in Mossad operasyonlarına dönelim. Dediğimiz gibi, yakalanan casusların yalnızca bir kısmı yabancı uyrukluydu, ki, bunların daha ziyade Türkiye’de yerleşik Filistinliler başta olmak üzere Araplara karşı kullanıldığı tahmin edilebilir.

Peki, kalanlar kimlerdi?

MİT’in açıklamalarına bakılırsa, “özel dedektifler”di. MİT, özellikle böyle nitelendirdi casusları. Çünkü bunların eski polisler olduğu gerçeği, devletin kendi kolluk kuvvetlerinin ne hale geldiğini de gösterecekti.

Örneğin, Hamza Turhan Ayberk. 2 Şubat 2024’teki dördüncü Mossad operasyonunda alınan yedi kişiden biri. Eski Emniyet Müdürü. Yani yıllarca Türkiye devletinde çalışmış, üst düzeye gelmiş bir polis memuru.

İddianameye göre Sırbistan, Dubai, Güney Afrika, Irak gibi çeşitli ülkelerde faaliyet yürütmüş, Mossad’la epey bir teşrik-i mesaisi olmuş bir şüpheli.

15 Haziran’da, yani İran-İsrail Savaşı’nın üçüncü gününde Onlar TV’de Murat Ağırel’in aktardığına göre, Mossad’a çalışan bu eski emniyet müdürü, aynı zamanda kendisini MİT ajanı olarak tanıtıp Türkiye vatandaşlarını da dolandırıyor, arazilerinin üzerine konuyordu.

Bir kez daha vurgulayalım: Yabancı devletlere çalışan casusları tekil ele alıp “hain” ilan etmek, sorunu ortadan kaldırmaya yaramaz. Mesele, bunun zeminini kavramak ve ortadan kaldırmaktır.

Somut örnekte, söz konusu zeminin, emirle hukuk dışına çıkmayı kanıksamış, ne suç işlese yargıdan korunmuş polislerin ahlaki yozlaşması olduğu açıktır. Birilerinin emriyle hukuka aykırı biçimde muhalifleri fiziki takibe alan polisin, yarın başkasının emri ve üstelik akçesiyle başkalarını da fiziki takibe alma teklifine “eh, aynı şey” demesi çok daha kolaydır.

AKP iktidarının devlette yarattığı çürümüşlük, çok boyutlu bir güvenlik sorunudur.

Ama sonuçta silah sanayimiz atılımda, değil mi?

Biraz daha büyük resme doğru gidelim. Denebilir ki, bunlar detay, sonuçta AKP “güçlü Türkiye” yaratıyor, bakın, silah sanayimiz ne kadar gelişti, cümle aleme silah satıyoruz.

Türkiye’deki silah sanayisinin stratejisinin ülke savunması mı, yoksa ticaret ve savaş mı akılda tutularak belirlendiği başlı başına ciddi bir soru. O soruyu bir kenara bırakalım.

Özel sektörün elindeki silah sanayisi, Türkiye’nin güvenliğini sağlayabilir mi?

15 Haziran’da, yani yine İran-İsrail Savaşı’nın üçüncü gününde, Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar, Fransa’nın başkenti Paris’teki havacılık fuarında İtalyan şirket Leonardo ile stratejik ortaklık kapsamında ortak girişim anlaşmasına imza attı.

Leonardo kim? İsrail’in en büyük silah tedarikçilerinden biri.

ABD’deki silah tekellerinin, ABD dış politikasına on yıllardır nasıl etki ettiği bilinir. Peki İsrail tedarikçileriyle ortak Türk şirketin Türkiye’nin dış politikasına nasıl etkide bulunacağı hiç akla getirilmez mi?

Sanıyorum kimse “Sonuçta herhangi bir şirket değil, koskoca Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı bu” demeyecektir. Daha doğrusu, dememelidir, zira Baykar, Selçuk Bayraktar’ın Erdoğan’ın damadı olduğu bilgisine yer veren bütün haberlere dava açıp tazminat tahsil etmektedir. soL da konudan muzdariptir, itirazları AYM’dedir. O yüzden “damat” savunusuna girmemek gerekmektedir.

Ama, velev ki damat olmasın… Velev ki İsrail tedarikçileriyle, hatta hiçbir yabancı şirketle ortaklık kurmasın… Silah sanayisi, nasıl özel sektöre bırakılabilir? Şirketin çıkarı, her zaman, son tahlilde kâr etmektir. Varoluş amacı, yasadaki tanımı, felsefi mantığı budur. Bir şirketin, bir patronun çıkarlarıyla ülke çıkarlarının örtüşmeyeceğini öngörmek işten değildir.

‘Nasılsa NATO bizi korur’ mu peki?

Türkiye’nin güvenliğinde birçok kesimin yıllardır güvence saydığı şey, NATO üyeliğidir. Oysa NATO, Türkiye’nin en büyük güvenlik açığıdır.

NATO sayesinde Kürecik Radar Üssü, sürekli olarak İsrail’e hizmet etmektedir.

Savaşın 11’inci günü İran’ın Katar’daki ABD üssünü hedef alması, bir gerçeği bir kez daha göstermiştir: Ülkemizdeki yabancı üsler, ülkemizin dahil olmadığı bir savaşta dahi hedef haline gelmesine fırsat vermektedir.

“Oralar Türkiye’nin izniyle kullanılabilir ancak” diyenler, İran-İsrail Savaşı’nı bir kez daha incelemelidir. Trump, ülkesini savaşa sokarken kongreye dahi sormamış, tek başına karar almıştır. Başka bir ülkeyle savaşa girerken kongresinden izin almayanların, İncirlik Üssü’nden uçak kaldırırken Türkiye’den izin alacağını sanmak, abesle iştigaldir.

Ancak NATO’nun yarattığı tehlike, basitçe bu ilk akla gelenlerden ibaret değildir. Esas büyük sorun, TSK başta olmak üzere Türkiye’nin tüm güvenlik sistematiğinin NATO tornasından çıkmış olmasındadır.

“İyi de, biz de NATO üyesiyiz” demeden önce, 24 Haziran’da, yani İran-İsrail Savaşı’nın bitiminde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin, Trump’a attığı mesajlara göz atmak gerekir. İnsanı okurken utandıracak kadar yaltakçılık içeren mesajında Rutte, Lahey’deki zirvede tüm üyeleri askeri harcamalarını bütçenin yüzde 5’ine yükseltmeye ikna ettiklerini belirterek Trump’ı överken, “sayenizde Avrupa ÇOK BÜYÜK para ödeyecek” demektedir.

NATO’nun çıkarlarının üyelerinin çıkarları olmadığı, daha nasıl anlatılabilir?

Bam teli: ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’

Tüm bu anlattıklarımız, elbette Türkiye’nin güvenliğiyle ilgilidir. Ancak Türkiye’nin güvenliğini esas belirleyen, ülkenin dış politikasıdır.

Ve aymaz muhaliflerin sık sık söylediğinin aksine, dış politikayla iç politika hiçbir zaman ayrı değildir.

20 Haziran’da, yani İran-İsrail Savaşı’nın sekizinci gününde, Erdoğan’ın eski metin yazarı Aydın Ünal’ın Yeni Şafak’ta yayımladığı makale…

Savaştan çıkarılması gereken dersleri irdeleyen Ünal, şöyle yazıyordu:

“Türkiye’nin AK Parti iktidarına kadar olan dönemini de aynı korku şekillendirdi. Dış politikanın temel ilkesi olan ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ anlayışı aslında korkunun meşrulaştırılması ve bir politika haline getirilmesiydi. Bu korku politikasının Türkiye’ye ödettiği bedelleri hepimiz biliyoruz.”

Medusa’nın Salı belgeselinde ısrarla “yurtta sulh, cihanda sulh” yaklaşımıyla hesaplaşılması tarihinin üzerinde durmamız boşuna değildi. Türkiye’deki rejim değişikliği, dış politikadaki bu radikal çizgi değişikliğiyle iç içeydi.

Bu yüzden bugünkü dış politikayı iç siyasetten ayırmaya çalışanlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılışına giden yollara döşenen taşların üzerinde yürürken, bastıkları toprağı bile tanımamaktadır.

Suriye için örgütlenip şimdi Türkiye’de Mossad’a çalışan cihatçılar da, sınırların kevgire dönmüş olması da, Anadolu’nun orta yerinde kaçak binalarda patlayıcı üreten yabancı şirketlere hiç karışılmaması da, eski polislerin teşkilatta alıştıkları hukuksuzlukları Mossad’ın hizmetine sunmaları da, Baykar’ın Leonardo’yla ortak olması da, ülkenin NATO’ya muhtaç sayılması da ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ yaklaşımına savaş açılmasıyla ilişkilidir.

‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ yaklaşımına savaş açılmasıysa, Türkiye’deki sermaye sınıfının ihtiyaçlarıyla ilişkilidir.

Rejim bu yüzden değişti.

İran-İsrail Savaşı’ndan Türkiye’nin nasıl savunulacağına dair ders çıkarılacaksa, buraya bakılmalıdır.

Türkiye’deki düzen, Türkiye’nin en büyük güvenlik açığıdır.

                                                          /././

İran-İsrail Savaşı Dersleri (II): ABD yalpalıyor mu?-Anıl Çınar-

Bildiğimiz bir şey var ki, dünyanın istediği yerinde istediği gibi hareket edebilen bir avuç emperyalist güç ancak daha büyük yıkımların gelmekte olduğunun işareti olabilir.

Savaş bitti. Dünya İsrail ve ABD’nin İran’a saldırılarının nereye evrileceğini tartışırken, Trump’ın manevraları başka bir önemli soruyu daha ön plana çıkardı.

Trump’ın bazen saatlere, hatta dakikalara sığacak kadar kısa süreler içinde farklı yorumlar yapabiliyor olması tam olarak ne anlama geliyor?

Öyle ki Trump’ın kampanyası ve MAGA (Amerika’yı yeniden büyük yapalım) propagandasının en temel unsurlarından biri Rusya ve Ortadoğu’da “anlaşma” üzerine kuruluydu.

Haliyle, Trump’ın İran’a müdahale ve İsrail’e destek konusundaki köşeli açıklamaları bir yandan “Trump ittifakını” çatlatmış gözükürken, diğer yandan ABD’nin sürüklenmekte olduğuna dair yorumları çoğaltmıştı.

Nitekim, Trump yönetimi ABD'nin İsrail'in operasyonlarına dahlini inkar ettiği süreçte, ülkenin saldırılara katılma ihtimali MAGA koalisyonunun izolasyonist ve İsrail yanlısı kanatları arasında bir ayrışmaya yol açmış gözüküyor.

ABD dans mı ediyor yoksa kavga mı?

Trump bir yandan İran’la masaya oturmak istediklerini söyleyebiliyor, öte yandan İran’da rejim değişikliğini hedefledikleri anlamına gelecek yorumlarda bulunabiliyor. ABD’nin savaşa girmeyeceğini söylerken, İran’ın bombalanması emrini verebiliyor.

Axios’a konuşan bir danışmanın dediğine göre bütün bu manevraların oyunun parçası olduğunu, karşı tarafı aldatmak ve zaman kazanmak için ortaya konan bir performans olduğunu düşünmek gerekiyor.

"Medyanın bunu abartmaktan kendini alamayacağını biliyordu. İranlıların blöf yaptığını düşünebileceğini biliyordu. Eh, herkes yanılıyordu.

Başkan zaman kazanmak istiyordu, ne yapmak istediğini biliyordu. Ve savaşa hevesli görünemeyeceğini de biliyordu. Bu yüzden MAGA'dakiler fren yapma çağrısında bulunarak ona biraz alan açmış oldu.” 1

Trump bir yandan Witkoff ve JD Vance’i İran’la anlaşmanın yollarını bulmak üzere bölgeye yolluyor, diğer yandan özellikle de Vance’in açıklamalarını boşa düşürecek bir sertlikle hareket ediyordu. “Ancak, bütün bunlar planın bir parçasıydı”.

Husumetler kimler arasında yaşanıyor?

Ne var ki, bütün bu “iyi polis, kötü polis” oyununun anlatıldığı gibi a’dan z’ye kurgulanmadığını düşünmek için ortada fazlasıyla sebep de var.

Birincisi, ABD yönetiminin koordine biçimde ilerlemediği ya da fikir ayrılıklarının bazı başlıklarda uç verdiği görülüyor.

Trump’ın, Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın İran’da nükleer silah olmadığı şeklindeki açıklamasıyla çelişen yorumu böyle bir örnek. Hatırlanacağı gibi, Trump Gabbard için “Ne söylediği umurumda değil. Bence bir (nükleer silah) edinmeye çok yakınlardı” demişti.

Bütün bunlara Pentagon’daki albay krizi eklendi. Albay Nathan McCormack, ABD Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı J5 Planlama Müdürlüğü'nde Levant ve Mısır şubesini yöneten kişi, yarı anonim bir hesap kullanarak İsrail eylemlerini ve ABD desteğini hedef alan çok sayıda yorum yayınladı.

İkincisi, ABD’nin tepesindeki yöneticilerin stratejik dünyasının sanıldığı kadar zengin olmadığının farkına varılması gerekiyor. Senatör Ted Cruz ile daha önce Putin röportajıyla çok konuşulan muhafazakar yayıncı Tucker Carlson arasında geçen diyalog belki bir ipucu olabilir.

Carlson, Cruz'a "bu arada İran'da kaç kişi yaşıyor" diye soruyordu, Cruz ise “bilmiyorum" diye yanıtlıyordu. Carlson "yıkmaya çalıştığın ülkenin nüfusunu bilmiyor musun?” derken ikili arasındaki diyalog bayağı bir kavgaya dönüşmüştü.

Cruz röportajı MAGA içerisindeki “şahin” ve “güvercin” kanatlar arasındaki anlaşmazlığı ortaya seriyor gibi gözükmekteydi. ABD’nin müdahalesini açıkça savunanlar konuşmaya devam ederken, Trump yönetiminin ABD kamuoyunu ikna etmedeki en önemli kozlarından biri olan JD Vance “izolasyonist” politikalarda bir değişiklik yaşanmadığı anlamına gelecek açıklamalarda bulundu.

Cruz ABD’nin stratejik aklını temsil etmiyor olabilir. Ancak, emperyalist burnu büyüklüğün başka örneklerinin de olduğunu bilmek gerekiyor. Aslında Irak işgali yalnızca sonuçlarıyla değil, öncesiyle de bunu gösteren bir örnek.

Öyle ki, Hırvatistan'ın eski Büyükelçisi Peter Galbraith’in anlattıklarına göre, Başkan George W. Bush'un, Irak'ı işgal etme emrini vermesine iki ay varken bile, Irak’taki Sünni ve Şii mezheplerinden bihaberdi. Galbraith, “Irak'ın Sonu” isimli kitabında, Amerikan liderliğinin Irak toplumu ve Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra karşılaşacağı sorunlar hakkında çok az şey bildiğini iddia ediyordu.

Gerçek kafa karışıklığı nerede yaşanıyor?

Elbette ABD siyasetinin görünür yüzlerinin sistemin işleyişini ne ölçüde yansıttığı tartışmalı bir konu. Öte yandan “ABD Başkanı”nın sıradan bir simge kişilik olmadığını da bilmek gerekiyor.

Kuşkusuz Trump’ın tehlikeli dansı ABD devletinin karmaşık dinamiklerinin yarattığı koreografinin bir ürünü. ABD Kongresi, Pentagon, CIA, büyük şirketler, medya… diye giden ve çok da uzun olmayan o listedeki unsurların toplam etkisi ABD’nin politikalarını belirleyen asıl faktör.

Öte yandan, orada da büyük bir karmaşa mevcut.

Örneğin, Trump’ın Netanyahu’nun arkasından sürüklendiği veya ABD ve İsrail’den hangisinin “büyük ağabey” olduğu tartışmalarına da bu gözle bakmak gerekiyor. Ne İsrail’in ABD devleti içerisinde son derece güçlü bağlantıları olduğu bir sır ne de Kongre üyelerinin parayla, kariyerle satın alındığı haberleri bir dedikodu. Bunların hepsi gerçek.

Ancak, önemli olan şu ki, İsrail yönetimindeki belli bir anlayış ile ABD devleti içerisindeki belli bir odak arasında Ortadoğu ve başka yerlerde izlenecek stratejiye dair açık bir ortaklaşma mevcut. Buna İngiltere’nin ABD içindeki gerilimleri okşayan müdahaleleri de eklendiğinde karşımıza Rusya ve Ortadoğu’daki çarpıcı örnekler çıkıyor.

Öyle ki Rusya’daki üslere yapılan drone saldırısı, Ukrayna bahsinde masayı dağıtmakla sonuçlanmadı yalnızca. Bazı yorumculara göre Trump “derin devletin” çok sevdiği yöntemlerle bir tür sürüklenmeye de ittirilmişti. Gerçekten de bu şekilde Rusya’yı masaya zorlamak ile “kontrol Trump’ta değil” mesajını vermek arasında görmesi zor olmayan bir ayrım vardı.

Dolayısıyla bir yandan Trump yönetimi “anlaşma” diyor ancak diğer yandan Rusya’nın henüz kıvama gelmediğini ve üzerine gidilmesi gerektiğini düşünenler Britanya ve muhtemelen İsrail ile yeniden oyun kurmaya çabalıyor.

Bütün bunlara da Ortadoğu’daki fırsat penceresi ekleniyor.

İran öforisi ve 'fırsat penceresi'

İsrailli isim Ben Caspit’in Maariv gazetesine yazdığı alttaki yorum, ortada nasıl bir stratejinin döndüğünü anlamak açısından son derece öğretici:

İran'ın nükleer silaha yönelik 'atılımı' gerçekten tespit edildi mi? Muhtemelen hayır.
[Yüce] Lider askeri nükleer silah elde etme ‘emrini’ gerçekten verdi mi? Muhtemelen hayır.

Öyleyse neden savaşa girdik?

Çünkü başka seçenek yoktu. Onlar İsrail'in imha planını teşvik ediyorlardı ve bizim başka seçeneğimiz yoktu... 7 Ekim: Soğuk bir duş
tüm bir ülkeyi uyandırdı. (…) Yükselen her yılanın başı kesilmeli...

Ve bir şey daha var:
birdenbire önümüzde açılan nadir ve tek seferlik tarihi fırsat penceresi... Tüm
coşku, bu savaşa girme kararını doğru karar haline getirdi... Netanyahu şu anda öfori yaşıyor.” 2

Yedioth Ahoronot’tan Ronan Bergman ise şöyle diyor:

Tetikleyici, IDF'nin (İsrail Savunma Kuvvetleri) Hizbullah’a karşı kazandığı zafer oldu; bunu, Ekim ayında İran’a düzenlenen başarılı saldırı ve ülkenin hava savunma sisteminin imha edilmesi izledi. Aralık ayında ise Şam’daki Esad rejiminin çökmesi ve IDF tarafından hava savunma sisteminin yok edilmesi gerçekleşti. Bu olaylar zinciri, birçok üst düzey İsrailli yetkiliyi, İran’a saldırmak için eşi benzeri görülmemiş bir fırsat doğduğuna, hayat boyu bir kez karşılaşılabilecek bir pencerenin açıldığına inandırdı…” 3

Eski diplomat Alastaire Crooke’a göre Trump’ın sert dönüşlerinin arka planında Trump’ın ikna edilme süreci bulunuyor. 4

İşin içinde Palantir’in de olduğu bazı adımlar önemli rol oynamış gözüküyor.

Görünüşe göre Trump Netanyahu, Ron Dermer ve CENTCOM Komutanı General Kurila tarafından ikna edilmişti. Politico Kurila’nın Trump’ı, Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın İran’ın “bombası yok” şeklindeki değerlendirmesinin yanlış olduğuna ikna etmede kilit rol oynadığını söylüyordu.

Sonuç olarak Trump İsraillilerin tarafını tuttu ve İran’ın “bir bombaya sahip olmaya çok yakın” olduğunu düşündüğünü söyledi. Trump, 13 Haziran’daki sürpriz saldırıdan bir gün önce, yüksek sesle İsrail’in (İran’a yönelik) bir saldırısının “bir anlaşmayı hızlandırabileceği” yönünde spekülasyonda bulundu.

Suriye’nin beklenmedik şekilde aniden çöküşü, neo-con’ları aynı senaryoyu hızla İran’da da tekrarlayabileceklerini hayal etmeye teşvik etmiş olabilir. Bu nedenle, Hamaney’in suikastla öldürülmesi fikrine bu kadar çok vurgu yapılıyor.

Crooke’a göre İran çökmedi, İran sistemi beklenmedik şekilde hızla kendini yeniden yapılandırdı ve İran’ın İsrail’e yönelik misilleme saldırıları başladığında İsrail yanlısı blok paniğe kapıldı. Bunun sonucu ABD’nin İsrail adına savaşa girmesi için Trump’a uygulanan muazzam baskı oldu.

Nitekim, sonuç, Trump’ın, baştan savaşı bitirmek üzere, bir çıkış yolu olarak kurgulandığı anlaşılan ABD saldırısına imza atması oldu.

Ortada kaç tane strateji var?

Ancak görüldüğü gibi her şey Trump ile Netanyahu’dan ibaret değil.

İsrail’in gerçekten de ilk günkü sürpriz saldırıdan daha fazla şey umduğu düşünülebilir. Fırsat penceresi, doğası gereği A planına büyük stres bindiren bir kurgu gerektirir. Ancak, Tel Aviv’e füzeler düşmeye devam ederken anlaşma masası için de iki sonuç ortaya çıkmak zorunda kaldı: Ya İran yönetimi masaya zorla oturtulacak ya da İran’daki mevcut rejimle İran’ı bir yere çekmenin (ya da Trump’ın deyimiyle İran’ı yeniden büyük yapmanın imkansız olduğu görülerek İran’da rejim değişikliği için hamle yapılacaktı.

Her durumda ABD-İsrail’in bir “başarı hikayesine” ihtiyacı olduğu açık. Fordow’a düzenlenen “eşsiz operasyon”un bunu ne kadar karşılayacağı, İsrail’i ne kadar yatıştıracağı, ne kadar İran’ın gücünü törpüleme ve anlaşma yolunu açma niteliği kazanacağı bu yazı daha yayınlanmadan önce bile yanıtları değişebilecek sorular.

Bir başka sorular seti de kuşkusuz dünyaya dair…

Bütün bunların ABD hegemonyasını yeniden güçlendirmek için ortaya konulan “Çin’le mücadele” stratejisinin neresine denk düştüğü, ABD’deki büyük sermaye içi gerilimlerden ne ölçüde beslendiği sorularına yanıt vermek de sanıldığından çok daha zor.

Çünkü aslında bu sorular zor olmanın da ötesinde, bazı açılardan, ancak geriye dönük olarak yanıt verilebilecek nitelikte. Her şeyin saatlik değiştiği fakat büyük stratejilerin havada uçuştuğu bir dünyada belirsizlik faktörü bağımsız bir değişken mertebesine yükseliyor.

Bu ise hem büyük bir kriz başlığı hem de büyük bir tehlike demek.

Ama bildiğimiz bir şey var ki, dünyanın istediği yerinde istediği gibi hareket edebilen bir avuç emperyalist güç ancak daha büyük yıkımların gelmekte olduğunun işareti olabilir.

1https://www.axios.com/2025/06/22/trump-iran-strike-israel-behind-scenes

2https://www.maariv.co.il/journalists/article-1207204

3https://www.ynet.co.il/news/article/hjqcgownll

4https://conflictsforum.substack.com/p/the-key-nuclear-allegation-that-started

soL


Öne Çıkan Yayın

Adnan Menderes’in İnönü, Bayar ve Saraçoğlu’ndan devraldığı büyük korku: 141-142’nin Menderesli öyküsü… -Ali Ufuk Arikan /soL-

  "Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri ...