BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -2 Temmuz 2025-

Seçimsizlik özlemi -Berkant Gültekin-

2 Temmuz 1993 günü Madımak Oteli’nde yobazlarca katledilen güzel insanlarımıza saygıyla…

AKP-MHP iktidarı, rejimin herhangi bir zorlamaya maruz kalmadan varlığını sürdürebileceği muhalefetsiz bir Türkiye’yi tesis etmek için elinden geleni yapıyor. Eğer amaçlarına ulaşabilirlerse, kurumsal muhalefeti göstermelik ve kadük bir hale getirip seçimlerin anlamsızlaşacağı bir düzen inşa etmiş olacaklar. Böyle bir yapıda seçimlere katılım yüzde 60’lara gerileyecek belki ama kimin umurunda; teknik olarak seçimli bir siyasal sistem işleyecek ve “milletin yetki verdiği” iddiasıyla iktidar gücü garanti altına alınacak.

CHP’ye yönelik kuşatma harekâtı ve sınırsız baskı, iktidarın muhalefetsiz/seçimsiz Türkiye hedefinin mutlaka geçilmesi gereken, zorunlu bir aşaması. 2000’li yıllardaki ilk büyük sıçramasını 2019 yerel seçimlerinde yapan ve İstanbul ile Ankara’yı 25 yıl sonra kazanan CHP, ittifak kurduğu güçlerle Mayıs 2023’teki cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’a üstün gelemese de Mart 2024 yerel seçimlerinde beklentilerin hayli üstünde bir performans sergileyerek AKP’yi ilk kez oy oranında geçmeyi başardı.

CHP’nin kabuğunu kırmasını sağlayan, Kasım 2023’te gerçekleştirdiği ve yönetimini değiştirdiği kurultayın ortaya çıkardığı dinamikler oldu. Parti Kılıçdaroğlu ile genişleyebileceği yere kadar genişlemişti, daha ötesi için bir “iç devrim” gerekiyordu. Özgür Özel’in Genel Başkan seçildiği kurultayda CHP bunu başararak kendini yenilemeyi bildi. AKP’nin sadece büyükşehirlerde değil “kale” kabul ettiği kentlerde de kaybettiğini gösteren 2024 yerel seçimlerinin tablosu, hem her alandaki kötü gidişat hem de anamuhalefetin toplum nazarında umuda dönüşebilmesinin ürünüydü.

İktidar bloku yerel seçimlerin ardından yaşadığı güven kaybının etkisiyle bir hareketsizlik döneminin içine girdi. Erdoğan, yerel seçim yenilgisini “Umduğumuz neticeyi alamadık” sözleriyle değerlendirdi. Yeni döneme ilişkin stratejisini belirlemeden önce yapması gereken ilk şeyin, muhalefetin hızını kesmek olduğuna karar verdi. CHP ile birlikte bir “normalleşme/yumuşama” sürecine başladı. Toplumsal muhalefetin içine sinmeyen ve CHP’de Özel yönetiminin ilk büyük tepkiyi aldığı bu süreç, çok geçmeden sona erdi ve iktidar, ihtiyaç duyduğu zamanı kazandıktan sonra bugüne kadar uzanan yıkıcı siyasetini devreye aldı.

Yerel seçim mağlubiyeti ve Ekrem İmamoğlu ile Mansur Yavaş gibi belediye başkanlarının Erdoğan karşısında artan toplumsal desteği, bir “değişim dinamiğine” işaret ediyordu. Kamuoyuna yansıyan anketler de Erdoğan’ın olası rakibine kaybettiğini ortaya koyuyordu. Erdoğan şundan emin oldu; artık biriken derin sorunları çözüp toplumdan rıza alarak demokratik seçimlerde CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olması beklenen Ekrem İmamoğlu’nu ekarte etmesi imkânsızdı. O nedenle “doğal akışa” müdahale etmesi, bir başka deyişle suyun yönünü değiştirmesi gerekiyordu.

Belediyelere yapılan operasyon, Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının dün itibarıyla 100’üncü gününü dolduran tutuklulukları, iktidarın stratejisiyle uyumlu yargı müdahaleleri oldu. İktidar bu yolla, demokratik mücadelede önüne geçemeyeceğini anladığı CHP’yi durdurup parti içinde kaos yaratma ve İmamoğlu’nu fiilen siyasetin dışında tutma üzerine kurulu bir oyun kurdu.

Bu çift ayaklı bir strateji. Bir ayağını muhalefetin ivmesini kırmak için geniş kapsamlı saldırılar oluştururken diğer ayağını siyasetin bir rejim kurgusu etrafında yeniden dizaynı oluşturuyor. Muhalefeti baskıyla sindirmeye çalışan iktidar, ortaya attığı ve bir kolu “Terörsüz Türkiye” ile “yeni anayasa”ya uzanan “iç cephe” formülüyle kendi konumunun tartışmasızlığı üzerine kurulu bir “yeni nizam” şekillendirmek niyetinde.

İktidar demokratik değişim talebinin önünü, “güvenlik” endişesini harlayarak kesmeye ve kendi devamlılığını ideolojik meşruiyet üreterek sağlamaya uğraşıyor. Bu, parlamenter sistemden başkanlık rejimine geçen Türkiye’deki sistemsel dönüşümün, üst ulus kimliğinin inanç temelinde tanımlanması projesini de içeren kritik bir eşiği olarak değerlendirilebilir.

CHP’nin kurultayına açılan ve 8 Eylül’e ertelenen davanın mahiyeti de burada saklı. Halk yaşam savaşı verirken ülkede tartışılan konunun iktidar değişimi değil “CHP’nin buhranları” olması isteniyor ama mevzu bununla sınırlı değil. Özgür Özel’den istenen, İmamoğlu’nu hapiste unutması ve “iç cephe”ye teslim olması. Dün Bahçeli’nin açıklamaları da bu çağrının yansımasıydı.

İktidarın baskı ve “zorunlu rıza”ya dayalı siyasi programının önündeki en büyük engel, demokratik bir düzen talep eden halk kesimlerinin günden güne yükselen ve bir süredir çoğunluğa tekabül eden değişim enerjisi. 19 Mart operasyonundan sonra meydanları dolduran irade, bir yandan muhalefetin rejime mukavemet tarzını dönüştürürken diğer yandan da karşı cephede ülkenin sahibi olduğunu sanan siyasi aktörlere dönük sorgulamaları artırdı. Sessizliğin konforunu arayanlar, toplumu korkuyla sindirilebilmek için şimdi türlü türlü provokasyonlar denemeye başladı. Leman dergisinde yayınlanan karikatürün manipüle edilerek dinci bir gruba, muhaliflere kapatılan Taksim’in orta yerinde sunulan ve tehditlerin havada uçuştuğu şiddet sahnesi, tam da böylesi bir zihin dünyasının mahsulüydü.

Cumhuriyet ve beraberindeki devrimler tarihsel açıdan ilerici hamleler olsa da Türkiye hiçbir zaman demokrasi ve özgürlükler konusunda örnek alınabilecek bir ülke olmadı. Yürürlükteki mevcut anayasası da askeri darbe kalıntısı... Ancak bugün ülkeyi bütünüyle dönüştürmek isteyenlerin ideolojisi, var olanı geliştirmeyi değil, daha da geriletmeyi amaçlıyor. Buna karşı çıkan herkesin, demokratik bir düzeni kazanmak için en geniş demokrasi blokuna sadık kalmak gibi bir sorumluluğu var. Eğer aktüel tehlike atlatılamazsa, farklılıkların da bir anlamı kalmayacak.

                                                               /././

Demokratik zemin daralırsa ekonomi nefes alamaz -Güldem Atabay-

Türkiye’de siyaset sadece sandıkla yapılmıyor. CHP kurultayı davası 8 Eylül’e ertelendi ancak konu kapanmış değil. Türkiye’nin 100 yıllık ana muhalefet partisi CHP’nin varlığı çok partili rejimin, demokratik kontrol mekanizmasının temel unsurlarından. Bu nedenle konu artık yargının tarafsızlığı tartışmasından çıkarak siyasetin bütününe yönelmiş bir müdahale tartışması.

CHP’ye yönelik mutlak butlan “hamlesi” de Türkiye’nin siyasi dengesini bozan, hukuk devleti ilkesini zedeleyen ve nihayetinde ekonomide en kırılgan kesimlere darbe vuracak bir gelişme. Hedeflenen CHP üzerinden Türkiye’nin siyasal dengelerini değiştirmek olunca CHP’nin başına örülen çorap ülkenin ekonomik kırılganlıklarına da doğrudan temas eder.

Hele ki yüksek faizle sıcak para çekmek kadar kırılgan bir istikrar çabası içindeyken siyasi krizin etki analizleri finansal piyasalarla sınırlı tutuluyor.  Halbuki iktidarın demokratik rekabet alanını daraltması, sadece muhalefeti değil, Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomi kategorisindeki bir ülkede ekonomiyi de boğar. Zira yatırım kararı sadece ucuz işgücü ve altyapıya göre değil; aynı zamanda siyasi risk analizi, mülkiyet hakkı güvencesi ve bağımsız yargıya da bakarak alınır.

8 Eylül’de iç siyasi risk daha önce görülmemiş şekilde artarsa piyasalarda ilk tepki kur cephesinden gelir. Döviz yatırımcısı hızlı refleks gösterir. Zira Türkiye gibi dış finansmana bağımlı bir ekonomide, siyasi istikrar ve hukuki öngörülebilirlik, döviz kurundan faiz politikasına kadar birçok parametreyi belirler. Türkiye’ye "bir şans daha" verme eğilimindeki yatırımcıların güveni hızla zedelenir.

Faiz artırımı, dezenflasyon politikaları ve çoktan güdük hale gelen rasyonelleşme adımları bir anda yerini yüksek belirsizlik ve siyasi türbülans senaryolarına bırakır. Bu, sadece ekonomi yönetimi açısından değil, toplumun tümü için daha fazla bedel, daha fazla karmaşa anlamına gelir.

CHP gibi bir yapının hukuk eliyle zayıflatılması, daha doğru ifadeyle “iktidarın rejim müdahalesi” adımı, Türkiye’nin tepe taklak bambaşka bir ülkeler ligine düşmesi demektir.

Böyle bir "mutlak butlan" kararının gelir dağılımı ve fakirleşme üzerindeki etkisi, doğrudan görünmeyebilir ama dolaylı yollarla çok ciddi ve kalıcı sonuçlar doğurabilir. Çünkü siyasi istikrarın sarsılması ve hukuk devleti ilkesinin zayıflaması, doğrudan yoksul kesimleri ve çalışan sınıfları etkileyen ekonomik dalgalanmalara yol açar.

Siyasi belirsizlik, finansal piyasalarda zincirleme etki yaratır: döviz yükselir, enflasyon artar, yatırımcı beklemeye geçer. Bunun anlamı da emekli, asgari ücretli, küçük esnafın alım gücünün düşmesi, yaşam şartlarının daha da ağırlaşmasıdır. Enflasyonun vergi gibi işlediği Türkiye ekonomisinde, sabit gelirli vatandaş daha da fakirleşir.

Yabancı sermaye siyasi risk gördüğünde geri çekilir. İçerideki yatırımcı da üretimden çok faize veya güvenli limanlara yönelir. Sonuç yeni yaratılan işlerin azalması, mevcut işlerin de risk altına girmesi olur. Gençler, kadınlar ve düşük eğitimli bireyler başta olmak üzere kırılgan gruplar işsizlik kıskacına sıkışır.

Bu tür kriz dönemlerinde hükümetler genellikle bütçeyi dengelemek adına dolaylı vergilere yüklenir. KDV, ÖTV gibi tüketim vergileri zengini de yoksulu da aynı oranda etkiler. Ama zengin için gıdaya gelen zam lüksten eksiltmesine neden olurken, yoksul için günlük hayattan bir kalemin daha silinmesidir. Vergi yükü adaletsizleşir, gelir uçurumu büyür.

CHP gibi büyük bir muhalefet partisinin yargı kararıyla etkisizleştirilmesi, sadece kurumsal bir tartışma değil. Siyasi temsil zayıfladığında sosyal taleplerin sesinin kısılması ile doğrudan ilgili. Asgari ücretin artırılması, emekli maaşlarının iyileştirilmesi, sosyal yardımların adaletli hale getirilmesi gibi talepler gündeme bile gelemez.

Her siyasi kriz, yoksullar için bir kayıp döngüsü yaratıyor. Ekonomi daralır, devlet harcamaları seçim odaklı olur, gelir dağılımı bozulur, halkın talepleri bastırılır. CHP’ye “mutlak butlan” kararı almakla hukukun ayaklar altına alındığı bir ülkede, ortaya çıkan ekonomik sonuçlardan en çok etkilenecek olanlar ne yargı mensupları ne siyasi elitler olur.

Hukukla siyasetin iç içe geçtiği her dönemde olduğu gibi, bu krizin de faturasını ilk önce ve en çok yoksullar öder.

                                                           /././

Sivas, Madımak ve Kızılbaşlar -Şükrü Aslan-

Bugünkü ‘homojen’ görüntüsüne rağmen Sivas, yakın zamanlara kadar genellikle Kızılbaş kimliğiyle tanınan az sayıdaki şehirden birisiydi. Daha 1501’de Şah İsmail’in yönettiği Safevi devletinin Osmanlı ile aralarındaki sınır tam olarak bugünkü Suşehri ilçesinden geçiyordu ve bu yüzden Sivas Kızılbaş coğrafyası için çok kritik bir önem taşıyordu. 1863’de vilayet statüsü aldığı zaman Amasya, Çorum, Şebinkarahisar ve Tokat, bu vilayetin dört Sancağı olarak Osmanlı idari sisteminde yer almışlardı. 20 yüzyılın başına geldiğimizde dört Sancak, 26 Kaza, 257 Nahiye ve 4.761 köyü ile Sivas vilayetinin nüfusu 1.086.015’e ulaşmıştı.

Sadece Cumhuriyetin değil, Osmanlı’nın da bir tür periferik kimliği olarak özenle görünmez alanda tutulmalarına karşın, Kızılbaşlar, 20. yüzyılın başında Sivas demografisinin en güçlü damarlardan birini oluşturuyorlardı. Osmanlı devleti saklı alanda tutsa da Sivas’ın demografik dokusuna dair, detaylı nüfus bilgileri ve kimliklere göre dağılımı, Fransız Konsolosluğu’nun kendi hükümetine yazdığı raporlarda yer almıştı. 20. yüzyıl başında hazırlanan bir rapora göre Kızılbaş nüfus Sivas’ta en büyük ikinci demografik gruptu. Fransız Dışişleri Arşivindeki bu raporlardan Bayram Kodaman tarafından çıkarılan 31 Ağustos 1901 tarihli bir rapora göre nüfusun etnik gruplara göre dağılımı şöyle idi:

Osmanlı-Türk nüfusu: 506.000, Kızılbaşlar: 318.000, Ermeniler 142.000, Çerkezler ve diğer Kafkasyalılar: 87.000, Rumlar: 72.000, Kürtler: 67.000, Avşar-Tatar-Türkmenleri: 21.000, Şirvanlılar: 5.000, Çingeneler: 2.000, Yahudiler 250 nüfusa sahipti. Kızılbaş nüfusunun sancaklara dağılımı ise şu şekildeydi: Sivas: 171.500, Karahisar: 10.800, Tokat: 69.100, Amasya: 59.100. Kazalardaki Kızılbaş nüfusa dair veriler de bu raporlarda yer almıştı. Mesela Sivas merkezde 3.500, Divriği’de 5.000, Zile’de 2.500 Kızılbaş nüfus yaşıyordu.

Türlü engellemelere rağmen ilerleyen zamanlarda bu nüfus, şehir merkezlerine yönelmişti. Nitekim 1950’li yıllara gelindiğinde kırsal alandan gelen göçlerin etkisiyle, Sivas şehir merkezinde Alevilerin yoğun şekilde yerleştikleri mahalleler ortaya çıkmıştı. Mesela 1960’lı yıllarda Altıntabak, Alibaba ve Gökçebostan genellikle Alevi nüfusun yaşadığı üç büyük mahalleydi. Bunlardan Altıntabak, Sivas’ın en büyük mahallesiydi ve Alibaba da ikinci sırada yer alıyordu. Bunların yanısıra Çiçekli ve Çayırağzı Mahalleleri de genelde Alevi nüfusun yaşadığı yerlerdi. Kelime Ata’nın araştırmasına göre aynı yıllarda Devlet Demiryollarına ait fabrikalarda çalışan toplam 3.870 kişinin yüzde 50’si de Altıntabak Mahallesinde, yüzde 20’si Alibaba Mahallesinde ikamet ediyordu. Yani Sivas merkezinde en büyük üretim tesislerinde çalışanların çok büyük bölümü de Alevilerdi.

Fakat rejimin geleneksel politikası kamusal alanı olduğu gibi, sistemi de Alevilere kapatmıştı. Mesela 1950 genel seçimlerinde rejimi kuran CHP’nin 12 milletvekili adayından hiçbiri Alevi değildi. Demokrat Parti milletvekillerinin ise sadece ikisi Aleviydi. Belli ki Alevilerin temsil mekanizmalarında yer alması istenmemişti. Bununla birlikte 1969 seçimlerinde Birlik Partisi aracılığıyla şehrin Alevi kimliği daha belirgin hale gelmiş; BP hem iki milletvekili çıkarmış, hem de il genelinde % 16.7 oy alarak üçüncü parti olmuştu.

Bugün bu süreç geriye doğru okunduğunda Sivas’ın demografik yapısındaki Kızılbaş nüfusun adım adım tasfiye edilerek neredeyse yok edildiğini görmekteyiz. Gerçi 1978’de uğradıkları katliam girişimi bu nüfusun bir bölümünün şehri terketmesine yol açmıştı ama şehirden asıl çıkış 1993 Madımak kırımıyla gerçekleşti. Besbelli ki Madımak kırımını yapanların amacı hem Sivas’ta Pir Sultan Abdal’ın heykelini kurma girişimlerine sert yanıt vermek, hem de Kızılbaş’sız bir Sivas yaratmaktı. Nitekim Madımakla birlikte Kızılbaşlar şehrin demografik haritasından büyük ölçüde çıkarıldılar. Sadece çıkarılmadılar, Sivas coğrafyasına doğru geçici ziyaretleri bile genellikle endişe ve tedirginlik yüklü olmaya başladı. Nihayet bugünkü Sivas, kültürel köklerini ve referanslarını kesti. Sadece renklerini değil, seslerini de yitiren bu kadim coğrafya şimdi renksiz ve sessiz tuhaf bir yalnızlığı yaşıyor.

                                                                  /././

Evrensel "Köşebaşı + Gündem" -2 Temmuz 2025-

Turbunan, şalgamınan, kayyımınan olmadı butlanınan…-Koray R. Yılmaz-

Emmanuel Carrère’in The Moustache (Bıyık) adlı romanı 2005 yılında aynı isimle sinemaya uyarlanmıştı. Filmin çarpıcı yanı “fiilen var olmuşluğun reddi” temasını psikolojik, varoluşsal ve hatta politik bir düzlemde seyirciye sorgulatabiliyor olması. Kitabının filminden daha iyi olduğu söylense de sadece filmini görmüş biri olarak filmin de seyretmeye değer olduğunu söylemeliyim.

Film, çok uzun süredir bıyığı olan ana karakterin birden bıyığını kesmeye karar vermesiyle başlar. Ancak bu son derece sıradan eylemin (bıyık kesme) ardından hayatı da dramatik bir biçimde değişmeye başlayacaktır. İlk sarsıcı unsur, karakterin eşi dahil çevresindeki hiç kimsenin hiçbir şekilde onun bıyığını kestiğini fark etmemesidir. Sıradan olmayan bir tepki beklentisini örtük olarak içinde taşıyan ana karakterimize, bu konu kaçınılmaz olarak açıldığında şaşkınlıkla onun zaten hiçbir zaman bıyığı olmadığı söylenir. Eşi, "Senin zaten hiç bıyığın olmadı ki" der. Asıl yıkıcı unsur böylelikle karşımıza çıkar. Adam önce bunun bir şaka olduğunu düşünür ama çevresindeki herkes aynı şeyi söylemeye devam edince ana karakterimizin gerçeklik algısı çökmeye başlar. Karakter açısından kimliğinin bir parçası olan bu küçük ayrıntı (bıyık), herkes tarafından yok sayılınca, adam kendisini fiilen var olmamış biri gibi hissetmeye başlar. Film boyunca kimlik, hafıza, gerçeklik ve delilik arasındaki sınırların gittikçe silikleştiğini görürüz.

Mesele çok katmanlıdır. Filmin ana karakterine özgü olarak tercih edilen bıyık metaforu her birimizde farklılaşır. Şüphesiz her birimizin, kimliğimizi tanımlayan, varoluşumuzla hayata kattığımız ve filmdeki gibi en azından yakınlarımız için nispeten açık olduğunu düşündüğümüz özelliklerimiz vardır. Filmdeki karakter gibi bunlara aslında hiç sahip olmadığımızı duymak sanıyorum hepimizin kendi gerçekliğimizi algılayışımız açısından sarsıcı olacaktır. Diğer yandan katmanlar sadece bıyık gibi fiziksel ya da örneğin diğerkamlık gibi karaktere özgü şeyler bağlamında oluşmaz. “Fiilen var olmuşluğun reddi” bireysel olduğu kadar toplumsal boyutta da gerçeklik kaybını beraberinde getirebilir.

CHP’nin başındaki mutlak butlan meselesi de böyledir kanımca... Mutlak butlan, fiilen var olmuş bir şeyi yok saymaktır kabaca… Bıyık metaforu gibi… Nasıl ki filmde bıyığın var olmuşluğu reddediliyorsa, bugün var olmuşluğu reddedilmek istenen, butlan kılınmak istenen de Kılıçdaroğlu sonrasında, Özgür Özel liderliğinde alınan yolun, yürütülen muhalefetin, yapılan mitinglerin belirgin kıldığı görsel, işitsel ve sembolik izdir. Bıyık yoksa muhalefet de yoktur anlayacağınız…

Bıyık yoksa Özgür Özel yoktur mesela… bıyık yoksa mitingler yoktur… mitinglere katılan insanlar yoktur… atılan imzalar yoktur… bıyık yoksa İmamoğlu yoktur... hapiste bir cumhurbaşkanı adayı bile yoktur… hiç olmamıştır… mutlak yoktur…

Mutlak butlan siyasal iktidarın, "Bu hiç olmadı, hiç yaşanmadı" deme çabasıdır. Siyasal hafızanın silinme çabasıdır. Bir siyasal liderin fiilen var olmuşluğunu hatta bir toplumsal hareketin fiilen var olmuşluğunu hiç yaşanmamış ilan etme çabasıdır. Ne yaptıysanız ne söylediyseniz ne kadar oy aldıysanız başlangıçtan itibaren tüm bunları hükümsüz ilan etme çabasıdır. Rakibin sadece susturulması değil daha ötesi varlığının reddedilmesi çabasıdır. Dahası siyasal butlanın sadece kişisel değil, kitlesel bir deneyim haline gelmesidir. Var olmuşluğu reddedilmek istenen sadece bir genel başkan değil, Türkiye’de yükselen toplumsal muhalefet, toplumsal muhalefetin gerçeklik algısıdır.

Bir sabah uyandığımızda Gregor Samsa gibi kendimizi dev bir böcek olarak bulmak bile değil, uyanıp kendimizi bulamamak, aslında hiç olmadığımızı ya da hiç olduğumuzu kabul ettirmektir butlan. Turbunan, şalgamınan, kayyımınan olmadı butlanınan…

                                                              /././

Tam hukuksuzluk hali!..-Mustafa Yalçıner-

Daha yeni “mutlak butlan” sözcüğüyle tanışmıştık. Kesin hükümsüzlük anlamına geliyor. Özgür Özel’in genel başkanlığa geldiği son CHP Olağan Kurultayının tüm sonuçlarıyla birlikte geçersiz sayılmak istenmesi ve Kılıçdaroğlu’nun da hiç sıkılmadan genel başkanlığa dönüşüne teşne oluşu dolayısıyla öğrenmiştik.

Memlekette her şey doğruydu ama CHP’nin yönetimini değiştirdiği kurultayı eğriydi!

Tıpkı AKP’yle MHP’nin yolsuzluğa batmışlığı, devir-teslimlerinin ardından paçalarından dökülen belediyelerinin tümünün doğru ama muhalefete geçen belediyelerin eğri oluşuna inanmamız istendiğinde olduğu gibi! Melih Gökçek örneğin hiç yolsuzluk yapmamış, cemaate parsel parsel araziler vermemiştir, ama rüşvetleri alıp etrafına paraları dağıtanın İmamoğlu ve hapsedilen diğer muhalif belediye başkan ve yöneticileri olduğunu kabule zorlanmamız gibi.

Şimdi, Erdoğan “Sadece İstanbul olsa neyse…” dedikten sonra İzmir Eski Belediye Başkanı T. Soyer yolsuzluk suçlamasıyla gözaltına alındı.

Belediyeleri AKP’nin elinden alarak rekabette atak yapıp öne çıkan CHP hedefe konmuş, yargı sopasıyla terbiye edilmeye çalışılıyor. Bunu görmemek için kör olmak gerek. Zaten görünsün görünmesin, takılmıyor. Rakip devreden çıkarılmak isteniyor ve bunun için mübah olmayan şey yok! YSK denetiminden geçmiş kurultayın geçersiz sayılmasına çalışılması türünden hiçbir hukuk kitabında yeri olmayan garipliklerin zorlanmasından örneğin kaçınılmıyor! Özel’in açıkladığına göre açık da konuşuluyor ve “Ekrem’in arkasından çekil, makul muhalefet yap, dokunmayalım” deniyor!

AKP-MHP ortaklığına dayalı Saray iktidarı üst sınıflar arasındaki rekabette karşıtlarını olmadık gerekçelerle suçlayıp iktidarını sürdürmeye çalışırken alt sınıflar, işçi ve emekçiler karşısında adil mi peki, hukuka uygun mu davranıyor?

M. Şimşek’in bakanlığından bu yana 3.5 son bir yıldaysa 2.5 milyon işçi işten çıkarılarak aç biilaç işsizler ordusu saflarına katıldı. İşsizlik Fonunda biriken paralar sermayedarlara teşvik, vergi indirimi vb. yollarıyla dağıtıldığı için işsizlerin yüzde 80’inden çoğu işsizlik ödeneği alamadı. Şimdi 600 bin kamu işçisi toplu sözleşme sürecinde ve çerçeve protokolüyle kendilerine önerilen ücret zammı geçen hafta lütfen yüzde 16’dan 17’e çıkarıldı. En çok 18, 19’a çıkarılacaktır ve enflasyonun TÜİK’e göre 2 mislini fazlasıyla aştığı koşullarda İşçiyi “Allah yarattı” denmemektedir! Adalet diz boyudur!

Üstelik işçiye düşüğün düşüğü ücretleri reva görüp üç kuruş zam yapmaya yanaşmayarak binlerce işçiyi işten atarken kârları da havuduyla ceplerine indiren tekelci patronlar ödüllendirilmektedir de. İki gün önce Haliç Kongre Merkezinde Türkiye İhracatçılar Meclisinin “ihracat şampiyonları”nı ödüllendirmek için düzenlediği törende ödülleri Erdoğan dağıttı. Koç, M. Cengiz, Bayraktar ödülleri kapanlardandı. Tam bir “Tavşana kaç tazıya tut”!

Aç bırakana, yetinmeyip işten atana kadar gaddarcasına yoğun sömürenlerin ödüllendirilmesi bir yana… CHP’li, DEM’li belediye başkanları, “yeter” diyen üniversiteliler, hak aramaya çıkan istisnasız herkes yaka paça gözaltına alınıp hapse atılırken ne kadar saldırganlık yaparlarsa yapsınlar gösteri özgürlüğünden yararlananlar da var. İzmir’de kaçak yaptıkları tarikat binasını zorla savunanı mı ararsınız, arabasıyla insan ezen eski Kızılay başkanının kızının önce serbest bırakılıp zor zor göstermelik olarak İliç’te çöken madenin sahibi gibi yargılanacak denerek yargılanmayıp serbest dolaşmasını mı!

En son, bir güruh Beyoğlu’da terör estirip “Şeriat isteriz” sloganlarıyla Leman dergisine saldırdı. Karışan olmadı! “Güvenlik” güçleri muhalifler için görevde yalnızca! Muhaliflere saldırmak ise serbest! Üstelik bakanlar da görev başında: Aile bakanı dergide bir karikatürün yer almasını provokasyon ilan edip suç duyurusunda bulunuyor. Karikatürü çizen ve yayımlayan tüm sorumlular için anında gözaltı kararı veriliyor. İçişleri bakanıysa, karikatürün çizerinin yerlerde süründürülüp ters kelepçeye vurularak “Ele geçirilmesinin” videosunu paylaşıyor!

Memlekete bakılsın! Bu iktidar koşullarında egemenlik zaten halkın iradesinin ifadesi ya da milletin falan değil, dayanağı tekeller ve icracılarıyla tam hukuksuzluk hali!

                                                                /././

Sınav, kayyım, işgal biter mi? Neden, niçin, nasıl bitmez veya biter?-Adnan Gümüş-

Türkiye’de LGS ve YKS sınav süreçleri ile ABD’nin bizzat bombardıman uçaklarıyla katıldığı, İsrail’in pek çok yetkiliye cinayet ve saldırı yaptığı, İran’ın balistik füzeler fırlattığı İsrail-İran çatışması, Trump’ın adlandırmasıyla 12 gün savaşları aynı günlerde yaşandı. MEB’in imam hatip ve çıraklık dayatmaları, AKP’nin başlıca destekçilerinden MÜSİAD’ın “Zorunlu eğitim kısaltılsın, işçi bulamıyoruz” söylemi aynı günlerde yaşandı. Muhalif kim varsa zaten ağır baskı altında, tehditler gözaltılar TÜSİAD yöneticilerine kadar varmıştı, son örneklerinden biri Fatih Altaylı da “cumhurbaşkanını tehditten” tutuklandı. CHP Eski Başkanı Kılıçdaroğlu ile İmamoğlu arasında sürtüşme devam ediyor. Eski başkan yeni kayyım olma iradesini beyan etmiş. NATO ülke liderleri Hollanda’da toplandı, silahlanma bütçelerini artırın diyor. Bunlar sadece günün, haftanın öne çıkanları.

Bu yaşananlar ne anlama geliyor, gönderimleri anlamları neler, sadece nedensel değil ereksel de olan, geçmişten öte geleceği şekillendirmeyi amaçlayan tüm bu olup bitenlerin sebepleri neler? ABD-İsrail saldırıları, İsrail-İran çatışması, Ukrayna-Rusya, Güney Kore-Kuzey-Kore, daha nicesi bitti mi, biter mi? Sınavlar, kayyımlar, işgaller ne olmazsa bitmez, ne olursa biter?

Bir sonraki sınav veya işgal ne zaman? 

LGS-YKS bitmeden yeni sınav takvimleri duyuruldu bile çoktan.

İnsanlar bu yaşananlar bitti mi diye sormaya bile fırsat bulamadan, ateşkes daha başlamadan işgal bitmedi dedi Netanyahu. Sınavlar, işgaller bitmedi, bitmez, bunu herkes biliyor.

ÖSYM’nin, üniversitelerin, MEB’in, YÖK’ün, okulların akademik takvimleri, sınav takvimleri var, tüm öğrenci ve tüm toplum bunları takip ediyor. Takip etmeyenler de ya zaten tümden havlu atmış ya da zaten bu süreçlerden geçmiş bulunuyor.

“Hayat sınav” diye kabul ediyor dini metinler. Anadolu’da da yaygın bir söylemdir “hayat sınav” diye. İdeali, güzeli sınavsız bir dünya ama yaşananı o değil, ölüm sonrası bile sayısı sınırı belli olmayan sınavlar olduğu iddia ediliyor.

Sınav takvimini okullar, kurumlar, MEB, YÖK, ÖSYM açıklıyor. NATO 2035 yılına kadar blok ülkelerine bütçenin yüzde 5’ini işgal sanayisine aktarın diye zaten açıktan bir takvim oluşturmuş.

Aktüel soru bitti mi değil, bu sınav, bu oturum, bu raunt yaşandı, diğer raunt, bir sonraki işgal saldırı ne zaman?

Adnan Yücel’in dizeleriyle “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” diye bir hedef koyulabilir, ancak neye aşık olunduğu ile açıkça yüzleşilmedikçe, bu mevcut istenenler veya aşık olunanlarla bu işgaller bu çatışmalar bu sınavlar bitmez.

Diğer raunt ne zaman aktüel sorusundan öte ana soru diğer sınav veya raunt ne zaman değil, bu sınavlar, işgaller, kötülükler neden sürüyor, neden bitmez sorusu, bu soruyla iç içe geçen bunlar nasıl bitirilebilir sorusu. Yani aşkın türü ve çeşidini sormamız gerekiyor.

Sınavların, işgallerin, iyiliğin kötülüğün sebepleri neler, neden niye bitmez?

Ateşkes başlamadan işgal bitmedi dedi Netanyahu. Trump “çok b..tan işler oluyor” dedi. Bitmez demişti zaten Hobbes, Marx ve Eisenhower. İnsan insanın kurdu oldukça, eşitsizlikler ve özgürlük sorunları oldukça, endüstriyel askeri sistem oldukça bitmez. Upanişadlar, Avesta, Tevrat, Kur’an her birinin ana sayıltıları arasında yer alan iyilik ve kötülük oldukça, iyiler ve kötüler oldukça, efendilik ve kölelik oldukça, toplumsal cinsiyet oldukça, haçlı seferleri veya cihat fetih oldukça bitmez. Cehaletten öte, adalet diye tanımlanmış olandan öte, insan, grup veya toplumlar kendi üretmediğini istedikçe, böyle bir istenç oldukça bu çatışmalar bitmez. İstenç eşitlikçi, özgürlükçü, doğa ve canlıya saygılı olmadıkça bitmez bu işgal ve yayılmacılıklar.

Yani kötülüğe de aşık olunabilir. Kötülük istencinin kaynağı nedir, öncelikle bunu sormak gerekiyor.

“Güç” veya yayılmacılık istenci “doğal bir istenç” mi, doğal bir tiki veya güdü mü? Bu sorunun kolay bir yanıtı yok ancak böyle bir güç istenci yönelimine girilirse, yayılma isteğinin sınırı yok, çünkü kendinde amaç, sınırsızca yayılmak istiyor, bu kadar açık. Kapitalizm/ emperyalizm/ imparatorluk/ cihatcılık arayışları kendine sınır koyamaz, bunlar kendileri için kendinde amaç haline gelmiş bulunuyor, bunların bitirilmesi, diğer bir deyişle sürdürülmesi dışında bir ölçü bunlarla çelişiyor. Otokratlığın tek ölçüsü meşruiyetini kendinden alması, kendi otoritesinin ölçüsü kendisi oldukça otoriter arayışlara kendi kapsamı içinde içten başka bir ölçütle sınır koyulamaz.

Bir kere sınav, mumerus clausus (sınırlı konum) ve buna yönelik bir talep başlamaya görsün, sanki çok faydalı bir şeymiş gibi ABD’den, Çin’den Almanya’ya her tarafa, sınırlı sayıdaki bölüme, programa veya konuma erişmek üzere sayısı ve sınırı belirsiz sınavlar koyuluyor, sınavlar azalmıyor daha da yayılıyor. Önce LGS bu hafta da YKS sınavları yapıldı. İki sınavda 3.5 milyondan fazla çocuk ve genç yarıştı. Kazananı kim, bundan toplumsal bir kazanç elde edilebiliyor mu, sosyal faydası nedir, bilemiyoruz. Maliyetini hesaplamak daha kolay. Ürünü çıktıyı hesaplamak ise çok daha zor, ortada bir ürün alınıp alınmadığı veya nasıl bir kazanım elde edildiği de açık değil. En başarılı olanın o kadar başarılı olamayana göre kendini konumlandırdığı, ölçünün diğeri olduğu, diğerini geçtiği için sevinç içinde olduğu, tüm alanlarda tam yanıt veren az sayıda çocuk ve genç dışında hemen tüm çocukların ve gençlerin önünde daha başarılı olanların durduğu, en başarılı olanların ardında hemen tüm arkadaşlarının kaldığı, kendi kendinin rasyonalitesini üretmiş ve sürdürmekte olan bir garip toplumsal sistemle, bir diğerini geride bırakmaktan haz aldığımız, bir diğeri bizi geçti diye ona düşmanlık ettiğimiz bir hal ile hemhal olmuşuz.

Ne yanımızdakinden ne arkada bıraktığımızdan ne önümüzde olandan başarılı değiliz. Hiç kimseden ve kendimizden mutlu değiliz.

İşgal ettikçe işgal ettiklerimizle doymuş değiliz, henüz işgal edemediklerimizden mutlu değiliz.

Adem verilenlerden mutlu olmadı, Havva ile de iyi mutlu olamadı. Habil Kabil mutlu olmadı.

İşgal ve savaş, saldırı ve savunma doğal biyofizyolojik bir olgu mu, genetik bir olgu mu, tinsel bir olgu mu, toplumsal bir olgu mu, doğuştan mı geldi, sonradan mı oluştu, genetik/informatik bir sorun mu, eşitsizlik sorunu mu, ön yargı sorunu mu… Bu veya öbürü bunun neden ve erekleri neler, mekanizmaları sistemi yapısı ne, bunların ayırdına varılmadıkça, bu yanıtlarda geçen olgular sorunlar aşılmadıkça, bunlara karşı tavır alınmadıkça ve bunlar aşılmadıkça işgal ve çatışmalar bugünkü insanlara ve ülkelere içkin bir olgu olmaya devam edecek.

Yani işimiz bu sınavla, Suriye ile, Gazze ile, İran ile bitmiyor maalesef, bu sınav veya Gazze daha çok bir sonuç ve sadece bir ayağı ve evresi.

Bir işgal bir diğer işgali olumsuzlamıyor maalesef.

Belediyeler muzdarip, yurttaş yoldan geçemiyor, esnaf kaldırımı işgal eylemiş. Yurttaş belediyelerden, hükmedilen hükümetlerden, yargılanan hüküm kuranlardan muzdarip, konumlar bizzat işgal konumları haline gelmiş. Bakan veya başkan bir konumu işgal ediyor.

Mirasçılar arasında miras kavgası bitmiyor. Nice Osmanlı padişahını, daha bebe yaşında hanedanlık mirasçısı olması yedi, mirastan vaz geçer misin diye sorma gereği bile duymadılar, mirasçı doğmuştu çünkü. Erdoğan Erbakan’ı yedi, Özel Kılıçdaroğlu’nu, Netanyahu Hamaney’i. Yeme süreci oldukça birileri birilerini yemeğe devam edecek. Birileri İmamoğlu’nu, Fatih Altaylı’yı yemeye kalkıyor, kim kimi yiyebilirse.

Yiyicilik oldukça bu yeme dünyası bitmez.

Emperyalizm oldukça işgaller bitmez.

Metafetişizm oldukça işgaller bitmez.

Miras oldukça miras kavgaları bitmez.

Zümreler, sınıflar, nüfuzlar oldukça, böyle konumlar oldukça sınavlar bitmez, hatta adaletin bir yolu bile sayılır, meşruiyet/ rıza üretme aracı sayılır, “piyasa” sayılır.

Öyle bitsin deyince de bunlar bitmiyor. Bilmek de yetmiyor, hatta mevcut asimetrik ilişkilerde böyle bir bilgi avantaj elde etmeye dönüştürülebiliyor. Mevcut iktidarlar okullardan üniversitelerden bu düzeni sürdürecek bilgi, eğitim, sınav istiyor.

Fikri neyse zikri, zikri neyse fikri odur. NATO saldırı bütçelerinizi artırın diyor.

Sınavların, kayyımların, işgallerin bitmesi için bilginin bilincin ötesinde toplumsal talep ve cesaret gerekiyor

Bu düzenin bitirilebilmesi için bizzat bitirme bilinci, talebi ve cesareti gerekiyor. Benim tüm dünyada gördüğüm, en azından asgari bir bilincin olduğudur. Bu da iyi bir şeydir ama yeterli değildir. Bilinç tek başına yetmez, hatta seçeneğini oluşturamazsa bizzat rahatsız olduğu sistemde tutunma arayışına dönüşür, kötülüğü beslemeye başlar. Yani bilincin olumsuz olandan bizzat çıkar sağlama değil olumsuz olanı bitirme talebi de olması gerekir. Talep de yetmez, bizzat buna cesareti de olması gerekir.

Toplumsal talep yoksa bireysel olarak ne kalır geriye denirse onurlu bir mücadele de yeter kişi olana. En azından kötüyü istememek de bir istençtir, bildiği kötülüğü yapmamak da bir kişisel onurdur, kişiliktir.

Onursuzluk gerçekliğin bir parçası olabilir ancak onurlu olmaya örnek teşkil etmez. Onurlu bir yaşam kişi olana yeter.

Yine de onurlu bir yaşam toplumsal bir talebe dönüşmedikçe, toplumsal güç ilişkilerini aşmaya yönelmedikçe, tek başına olanı daha mikro kalıyor.

Yeryüzü onurlu aşkların yüzü oluncaya dek mücadele etmek gerekiyor. İşgal değil birlikte yaşama toplumsal bir talep olduğunda, bunun şartlarını oluşturduğumuzda, mülkiyet ve sahip olma yerine yaşamı yaşamayı odak aldığımızda iyiye yönelik talebin şartlarını biraz daha oluşturmuş olacağız, iyiye güzele yönelik talepleri biraz daha toplumsallaştırmış olacağız.

Mevcut neye el koyabilirim, sahip olmanın miktarını nasıl artırırım değil de dünyayı daha fazla nasıl yaşanabilir kılabiliriz, dolayısıyla kendi yaşamımı da daha yaşanılır hale nasıl getirebilirim diye sormamız gerekiyor. Bunun için başka sokaklara göz dikmek değil kendi sokağımızı yaşanabilir kılmaktan, güzelleştirmekten başlamamız gerekiyor, herkese ve her canlıya yaşanılır bir dünya için uğraşmamız gerekiyor.

Böyle bir dünyada sınavlara, kayyımlara, işgallere yer yoktur. Bilgiyi olumlu yönelime/ iyi istence, iyi istenci yaşama geçirmeye yönelmek, böyle bir irade ve cesaret gerekiyor.

                                                              /././

EMEP Milletvekili Karaca: Canı pahasına çalışan orman işçilerine 53 TL veriliyor -Dilan Temiz-

Yangınların söndürülmesinde önemli rol üstlenen orman işçilerinin çalışma koşullarını Meclis gündemine getiren EMEP Milletvekili Sevda Karaca, "Canı pahasına çalışan işçilere 53 TL veriliyor" dedi.

Emek Partisi (EMEP) Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca, orman yangınlarıyla mücadele eden orman işçilerinin çalışma koşullarını TBMM gündemine taşıdı. Önergesinde zorunlu fazla mesai, personel eksikliği ve düşük ücretleri konu eden Karaca, işçilerin hak ve taleplerine dair konuların kamu çerçeve protokolünde (KÇP) olup olmayacağını sordu.

Son günlerde orman yangınlarının artmasıyla yangınlara dair sorumluluklar bir kez daha tartışılıyor. EMEP Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca, Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’ya yazılı soru önergesi vererek, yangınların söndürülmesinde hayati rol üstlenen orman işçilerinin çalışma koşullarını ve ücretlerini gündeme getirdi.

24 saat kesintisiz çalışıyorlar

Orman işçilerinin, yangın dönemlerinde haftalarca evlerine gidemediği ve personel yetersizliği nedeniyle ülkenin her yerindeki yangınlara gitmek zorunda kaldığını ifade eden Karaca “Bu sebeple yangınlarda ya da ekip binalarında kanuna aykırı bir şekilde 24 saat kesintisiz çalıştırılan işçilerin izin kullanma hakları dahi ellerinden alınmaktadır. Bu kanunsuzluğa itiraz eden işçiler ise mobbingle karşı karşıya bırakılmaktadır" diyerek orman işçilerinin haftalık izin, yıllık izin ve fazla mesai hakları hangi düzenlemelere göre belirlendiğini sordu.

Araç var, personel yok

Bakan İbrahim Yumaklı'nın 5 Mayıs’ta yaptığı “Orman yangınlarıyla mücadelede bütün unsurların hazır hale geldi” açıklamasına atıf yapan Karaca, “Bakan orman yangınında yer ekiplerinin temel itfaiye aracı olan arazöz sayısını 1786 olarak belirtmiştir. Ancak araçlarda çalışacak personel bulunmamaktadır. Olağan koşullarda 5 ila 8 işçinin çalışmasının gerekli olduğu arazözlerde çoğu zaman 1 şoför 1 de hortumcu olmak üzere 2 işçi çalışmaktadır. Aralıksız çalışan işçilerin hayatlarını da riske atan bu durumda karşısında, yorgunlukla herhangi bir kaza yapılması durumunda kazanın masrafları da işçilerden kesilmektedir. Bütün bu ihtiyaca karşın yeteri kadar orman işçisi istihdam edilmemekte, mevsimlik işçilerle eksiklik giderilmeye çalışılmaktadır” sözleriyle işçilerin çalışma koşullarını aktardı.

25 yıllık işçiye 40 bin TL ücret

Bu koşullarda çalışan işçilerin fazla çalışma ücreti dahi alamadıklarını, aynı kurumda çalıştıkları kamu emekçilerine ödenen yangın tazminatının, doğrudan yangınla mücadele eden işçilere verilmediğini kaydeden Karaca, “İşçiler yalnızca günlük 87,11 TL gibi komik bir ücret verilmekte ve bu ücretten de vergi kesintisi yapılarak 53,39 TL’ye düşmektedir. Tüm bunlara karşılık 25 yıllık bir orman işçisinin aylık ortalama geliri ise 40 bin TL’dir. 600 binden fazla kamu işçisinin hayatı etkileyecek olan kamu çerçeve protokolünün görüşüldüğü şu günlerde orman işçilerinin hak ve taleplerinin de karşılanması gerekmektedir” dedi.

"Kaç araç, eksik personelle çalışıyor?"

EMEP Milletvekili Karaca, Bakan Yumaklı’dan şu soruların yanıtını istedi: 

  • Orman yangınlarıyla mücadelede görevli kadrolu ve mevsimlik orman işçisi sayısı kaçtır? Bu sayı, ülke genelindeki yangın müdahale kapasitesine yeterli midir? 
  • Orman yangınlarında kullanılan toplam 1786 adet arazöz aracında görevli personel sayısı kaçtır? Her bir araç için öngörülen asgari işçi sayısı kaçtır? Kaç araç, eksik personelle çalışmaktadır? 
  • Yangın müdahalesi sırasında işçiler günde kaç saat çalıştırılmaktadır? Orman işçilerinin haftalık izin, yıllık izin ve fazla mesai hakları hangi düzenlemelere göre belirlenmektedir? Çalıştırıldıkları sürenin ücretleri nasıl hesaplanmaktadır? 
  • Aynı kurumda çalışan diğer kamu personeline ödenen 'yangın tazminatı', doğrudan yangınla mücadele eden orman işçilerine neden ödenmemektedir? Bu konuda bir çalışmanız bulunmakta mıdır? 
  • Yangın sırasında yaşanan kazalarda işçilere ceza ve maddi sorumluluk yüklenmesi uygulaması doğru mudur? Bu konuda yürütülen bir soruşturma veya denetim süreci var mıdır? 
  • Günlük net 53,39 TL olan yangınla mücadele priminin arttırılmasına yönelik bir çalışmanız var mıdır? 
  • Orman işçilerinin özlük haklarının iyileştirilmesi ve yeterli personel istihdamı için kamu çerçeve protokolü kapsamında Bakanlığınızın bir talebi veya önerisi olmuş mudur?
                                                                        ***
Evrensel



soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Temmuz 2025-

Sivas Katliamı'nın 32. yılı: Neler oldu, kim ne dedi, katilleri kimler savundu?

32 yıl önce şeriat isteyen gericilerin vahşi saldırısı sonucu 33 aydın ve 2 otel görevlisi katledildi. Katiller AKP iktidarında bakanlık, vekillik, bürokratlık yaptı; dava zamanaşımından düşürüldü.

Bugün 2 Temmuz.

Bundan yıllar önce, 1993'te ülke tarihinin en büyük katliamlarından biri devletin gözetiminde gerçekleştirildi.

Sivas'ta 35 can, "Şeriat isteriz" diyen gericiler tarafından katledildi.

O gün katillerini koruyanlar, katliamı seyredenler aradan geçen 31 yıl sonunda bakanlık, milletvekilliği ve bürokratlık yaptı.

Şimdilerde o günde parmağı olanların bir bölümü iktidarın ''karşısında'' olduğu savunulan muhalefet saflarında yer alıyor.

Katliam geliyorum dedi, ülkeyi yönetenler seyretti…

1 - 4 Temmuz 1993’te, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin çağrısıyla Pir Sultan Abdal etkinliklerinin dördüncüsü düzenlenecekti. Birçok aydın ve sanatçının katılacağı etkinlikler öncesi gericiler Sivas’a yığınak yapmış, etkinliğin katılımcılarından olan Aziz Nesin’i hedef alan bildiriler dağıtmıştı.

Etkinlikten günler önce Sivas’ta gerici saldırının hazırlıkları gizliden gizliye değil, açık açık yapıldı.

Dönemin Refah Partili Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun da seyirciliği ve desteğiyle kentte saldırı rüzgarları estiriliyordu.

Etkinlikten iki gün önce şeriatçı güruh “Müslüman Kamuoyuna” diye bildiri dağıtarak katliamı işaret ediyordu:

"Kâfirler şunu iyi bilmeli ki:

İslâmın Peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.

Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür."

Bu saldırı hazırlığına yerel basın da eşlik ediyor, kente civar illerden saldırgan takviyesi yapılıyordu.

Her şey açıktı, katliam geliyorum dedi ve tek bir önlem alınmadı.

O gün yaşananlar

Devletin açıkça seyrettiği katliam çağrıları 2 Temmuz’da cuma namazı çıkışında büyük bir saldırıya dönüştü.

Kent merkezindeki Pir Sultan Abdal ve Mustafa Kemal Atatürk'ün heykellerini parçalayan güruh, “Şeriat isteriz” diyerek etkinliklerin yapıldığı salonlara saldırdı.

Neredeyse hiçbir güvenlik önleminin alınmadığı olaylarda ilk saldırılar katılımcılar tarafından püskürtüldü. Seyreden gözler gerici güruhun kalabalıklaşmasını bekledi.

Sayıları her geçen dakika artan gericiler, Madımak Oteli’nin önüne geldi. Devlet burada da yurttaşların katledilmesini, otelin yakılmasını bekledi.

Saatler süren saldırının sonunda 33 aydın ve 2 otel görevlisi hayatını kaybetmişti.

Devlet görevlileri neler söyledi?

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, İçişleri Bakanı olan Mehmet Gazioğlu, Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, Sivas Belediye Başkanı da Temel Karamollaoğlu…

Hepsi seyrediyor, seyretmeyen destek veriyordu.

Oteli korumak için bir avuç polis ve asker gönderildi sadece, oysa Sivas Tugayı’nda tam 6 bin asker vardı.

Hatta katliamın ardından olaya seyirci kalan devlet yetkilileri, yakılan aydınları, katledilen yurttaşları hedef alacaktı.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel: “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyiniz.”

Başbakan Tansu Çiller: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir.”

İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu: “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir.”

Katilleri evlendirip ehliyet verdiler...

Sivas Katliamı’nda yer alan gerici güruhun büyük bir çoğunluğuna tek bir dava bile açılmadı.

Katliamın kilit isimleri yıllarca yakalan(a)madı. Bir türlü yakalanamadığı söylenen katillerin askere gittiği, evlendiği ve ehliyet aldığı ortaya çıktı.

Bu isimlerin başında gelen Cafer Erçakmak’ın 27 Temmuz 1999’da Sivas Altınyayla Belediyesi’nde evlendiği, 22 Mayıs 1997’de askere gittiği, çocuğunu nüfusa kaydettirdiği, Emniyet’e başvurarak ehliyet bile aldığı anlaşıldı.

Kimi parti yöneticisi, kimi bakan oldu.

AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sivas Katliamı sorumlularından Ahmet Turan Kılıç hakkında 2020'de af kararı çıkarttı.

Zamanaşımı ve 'hayırlı olsun'!

Katillerin mahkemedeki savunmasını üstlenen AKP'liler, 13 Mart 2012 tarihinde katliamın zamanaşımından düşürülmesine de imzasını atacaktı.

Meclis'e gelen zamanaşımı kararını engelleyen düzenleme AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi.

Zamanaşımı kararının alındığı 13 Mart’taki duruşmada kararı protesto eden halkın üzerine gaz bombalarıyla saldırıldı.

O gün Başbakanlık koltuğunda oturan Erdoğan, karara ilişkin "Hayırlı olsun!" diyecekti.

Sivas Katliamı'na dair firari 3 sanık hakkındaki son davaysa Eylül 2023'te mahkemenin zaman aşımı kararıyla düşürüldü.

Katliamcılar tahliye edildi

Anayasa Mahkemesi (AYM), 2023 yılında Madımak Katliamı’nda çakmağı çakarak yangını başlattığı belirtilen Yunis Karataş’a tahliye yolu açan kararı vermişti.

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan hükümlülerden Yunis Karataş, "koşullu salıverme" hükümlerinden yararlanmak için başvurmuş, başvuruyu değerlendiren Sivas İnfaz Hakimliği, ‘‘terör suçlusu’’ olduğu için Karataş’ın koşullu salıverme hükümlerinden yararlanamayacağına karar vermişti.

Yunis Karataş, bunun üzerine AYM’ye bireysel başvuruda bulunmuştu. Yunis Karataş’ın başvurusunu inceleyen AYM, koşullu salıverme hükümlerinin uygulanamayacağı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının terör suçluları yönünden ölünceye kadar devam edeceği, ancak Karataş’ın ‘‘terör suçlusu’’ sayılamayacağı sonucuna varmıştı.

Geçtiğimiz Şubat ayında AYM’nin bu kararının ardından, davada 32 yılın sonunda ağırlaştırılmış müebbet cezası alan 23 hükümlünün tahliye edildiği ortaya çıktı.

Davada cezaevindekilerin sayısı 6'ya düşerken onların da infaz süresi dolunca koşullu salıvermeden yararlanarak tahliye edilecekleri anlaşıldı.

Sivas Katliamı sanıklarının avukatı olan AKP'liler

Geride bıraktığımız yıllar Sivas Katliamı'nı gerçekleştirenlerin dönemin hükümetleri ve AKP iktidarında nasıl kollandığını gözler önüne serdi.

Sivas katliamcılarını savunan avukatlarsa AKP döneminde yükselerek "önemli" konumlara getirildi.

İşte o avukatlar:

  • Av. Celal Mümtaz Akıncı - Eski Afyon Barosu Başkanı ve AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi
  • Av. Hayati Yazıcı - AKP’nin eski Devlet Bakanı
  • Av. Haydar Kemal Kurt - AKP eski Isparta Milletvekili
  • Av. Zeyid Aslan - AKP Tokat Milletvekili, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski avukatı
  • Av. Hüsnü Tuna - AKP Konya Milletvekili
  • Av. Burhanettin Çoban - Afyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı
  • Av. Faik Işık - Başbakan Erdoğan’ın ve Süleyman Mercümek’in avukatı
  • Av. İbrahim Hakkı Aşkar - 22. Dönem AKP Afyon Milletvekili
  • Av. M. Ali Bulut - AKP eski Maraş Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi
  • Av. Bülent Tüfekçi - AKP'nin Gümrük ve Ticaret Bakanı
  • Av. Halil Ürün - RP kayıp trilyon davası sanığı, AKP eski Afyon Milletvekili
  • Av. Mevlüt Uysal - AKP İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı
  • Av. Nevzat Er - Eski AKP eski Eminönü Belediye Başkanı
  • Av. Suat Altınsoy - AKP Konya İl Başkanı Yardımcısı
  • Av. Tayfun Karali - İstanbul Büyükşehir Belediyesi Darülaceze Müdürü
  • Av. Ferruh Aslan - İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü
  • Av. İbrahim Kök - AKP Elazığ Milletvekili Aday Adayı
  • Av. Ali Aşlık - Eski AKP İzmir İl Başkanı ve 2011 seçimi milletvekili
  • Av. Bedrettin İskender - AKP Ümraniye Belediye Başkan adayı
  • Av. Ekrem Bedir - Sakarya AKP Hendek Belediye Meclis Üyesi
  • Av. Faruk Gökkuş - AKP Kâğıthane Belediye Başkanlığı Aday Adayı
  • Av. Hasan Hüseyin Pulan - AKP İstanbul İl Disiplin Kurulu üyesi
  • Av. Hurşit Bıyık - AKP eski Trabzon İl Başkan Yardımcısı
  • Av. Reşat Yazak - Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi.

Kaybettiklerimiz...

Behçet Sefa AYSAN, Yeşim ÖZKAN, Nurcan ŞAHİN, Muhibe AKARSU, Muhlis AKARSU, Murat GÜNDÜZ, Handan METİN, Ahmet ÖZYURT, Huriye ÖZKAN, İnci TÜRK, Özlem ŞAHİN, Yasemin SİVRİ, Asuman SİVRİ, Uğur KAYNAR, Sehergül ATEŞ, Gülender AKÇA, Gülsün KARABABA, Mehmet ATAY, Hasret GÜLTEKİN, Serkan DOĞAN, Muammer ÇİÇEK, Belkıs ÇAKIR, Asaf KOÇAK, Edibe SULARİ, Menekşe KAYA, Koray KAYA, Serpil ÇANİK, Erdal AYRANCI, Asım BEZİRCİ, Sait METİN, Carina Cuanna THUIJS, Nesimi ÇİMEN, Metin ALTIOK, Kenan YILMAZ, Ahmet ÖZTÜRK...

https://youtu.be/qU9leDG-P0U

                                                              ***

Sivas Katliamında yaşamını yitirenler Ankara'da anıldı: 'Madımak hâlâ yanıyor'

Sivas Katliamının 32. yılında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ankara Şubesi’nin düzenlediği yürüyüş ve anma etkinliğinde gericiliğe karşı aydınlanma mücadelesi yükseltildi.

Sivas Katliamının 32. yıl dönümünde, Ankara’da düzenlenen anma yürüyüşüne Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ankara Şubesi ev sahipliği yaptı. Dikmen Caddesi üzerinde başlayan yürüyüş, 2 Temmuz Parkı’nda sona erdi. Yüzlerce kişi ellerinde karanfiller ve dövizlerle “Unutmadık, unutturmayacağız” sloganları attı.

'Adalet sağlanmadı, katliamla ve katliamlarla yüzleşilmedi'

Anma programında konuşan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ankara Şubesi temsilcileri, 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde 33 aydının ve 2 otel görevlisinin gerici bir saldırı sonucu yakılarak katledildiğini hatırlattı.

Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Sivas Madımak katliamı, düşünceye, inanca, kimliğe ve farklılıklara karşı işlenmiş bir insanlık suçudur. Bu yüzden zaman aşımına uğratılamaz, affedilemez, aklanamaz ve unutturulamaz. Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’a giden canlarımıza, önceden organize edilmiş gerici, yobaz ve faşist güçler tarafından saldırılar düzenlenmiştir.”

Katliamın hâlâ toplumsal hafızada canlılığını koruduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Bugün Sivas ve Madımak hâlâ yanıyor. Çünkü adalet sağlanmadı, katliamla ve katliamlarla yüzleşilmedi. Bu acıyı hafızalarımızda yaşamaya devam ediyor, bir daha yaşanmaması için mücadele ediyoruz” denildi.

‘2 Temmuz’un yıldönümünde yaşananlar tesadüf değil’

Anmaya Türkiye Komünist Partisi de Dikmen’deki semt evleriyle katıldı. İlker, Sokullu ve Öveçler Semt Evlerinde bir araya gelen yurttaşlar, Sokullu Semt Evi önünden yürüyüşe geçti, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta katledilenlerin cenazelerinin Ankara’ya getirildiği ve uğurlandığı Dikmen Caddesi üzerindeki tarihi binaya ulaştı.

Yürüyüş öncesi Sokullu Semt Evi önünde yapılan açıklamada şu ifadelere yer verdi:

“Bundan 32 yıl önce Sivas’ta laikliğe, aydınlanmaya, cumhuriyete karşı barbarca bir saldırı gerçekleşti. 33 canımız bu örgütlü gericilik tarafından katledildi. Bugün buradayız çünkü bu karanlığa teslim olmayacağız. 2 Temmuz’un yıl dönümünde, dün gece Leman dergisine yönelik gerici güruhların yaptığı eylem, laikliğe ve cumhuriyete yöneltilen nefretin ve meydan okumanın ifadesidir, tesadüf değildir.”

Açıklama, “Aydınlanma mücadelesini büyüteceğiz. Laiklik ve cumhuriyet düşmanlarına karşı aydınlanma bayrağını yükselteceğiz" sözleriyle sona erdi.

2 Temmuz Parkı’nda yapılan anma programı sanatçı Suavi’nin ve yerel sanatçıların sahne aldığı konserle sona erdi.

                                                          ***

Erdoğan hedef gösterdi, Özel destekledi, İmamoğlu ve Yavaş eleştirdi: Leman karikatürüne kim, ne dedi?

Erdoğan ve Bahçeli açıklamalarıyla Leman'a yönelik yeni saldırılara kapı aralarken, Özel "lince sessiz kalamam" diyerek dergiye destek verdi. İmamoğlu ve Yavaş ise Leman'a destek vermekten kaçındı.

lam peygamberi Muhammed'i resmettiği gerekçesiyle hakkında soruşturma başlatılan, idarecileri ve karikatüristleri gözaltına alınan, binaları basılan, hesapları erişime engellenen Leman dergisi siyasetin de gündemindeydi.

AKP ve MHP dergiyi hedef göstererek karikatüristlerin "hesap vermelerini" istedi. 

Leman'ın Genel Yayın Yönetmeni Tuncay Akgün, resmedilenin Muhammed olmadığını söyledi. İYİP bu açıklamayı "inandırıcı" bulmayarak AKP ve MHP'nin söylemine destek verdi.

CHP'den yapılan üç açıklamaysa birbirinden oldukça farklıydı. Özgür Özel Leman'a karşı haksız bir saldırı yapıldığını belirterek dergiye destek verdi, Ekrem İmamoğlu hem Leman'ı hem saldırganları eleştirdi, Mansur Yavaş ise saldırılardan bahsetmeden Leman'a "saygısız" dedi.

Leman'a yönelik saldırıların laikliğe ve cumhuriyete nefretin dışavurumu olduğunu belirten Türkiye Komünist Partisi "Cumhuriyet ve laiklik mücadelesini her alanda yükselteceğiz" dedi.

Erdoğan: Hesabını hukuk önüne verecekler

AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, partisinin il başkanlarına seslendiği konuşmasında Leman'a yönelik saldırılara değindi ve dergiyi hedef gösterdi.

“Mizah kisvesiyle yapılan açık bir kışkırtmadır, alçakça bir provokasyondur” diyen Erdoğan’ın konuya ilişkin açıklamaları şöyle: “Resulullah efendimize ve diğer peygamberlerimize küstahlık edenler, bunun hesabını hukuk önünde vereceklerdir. Biz bunun takipçisi olacağız. Biz, bu makamlarda olduğumuz sürece bu ülkede ne adına olursa olsun kimsenin kutsallarımıza hakaret etmesine göz yummayız. Yolumuzu aydınlatan kalplerimizi şefkatle dolduran sevgili Peygamberimizin aziz hatırasına ve emanetine sahip çıkmak asli görevimizdir, bunu şeref sayıyoruz.”

Bahçeli: Nefretle lanetliyorum

Erdoğan'ın Cumhur İttifakı ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de Leman'ı açıkça hedef gösterdi: "Yabancı benzerlerini aratmayacak ilkellikte yayın yapan , sözde bir mizah dergisinde efendimiz Resulullah'a yapılan iğrenç saldırıyı nefretle lanetliyor, islamafobi tehdidinin ülke içine kadar sızmasına karşı siyasi, stratejik, hukuki bir eylem planı hazırlanmasını önemli görüyorum.

Tuncay Akgün: 'Karikatürün Hz. Muhammed ile ilgisi yok, bu riski almazdık'

Leman dergisinin kurucularından ve Genel Yayın Yönetmeni Tuncay Akgün ise karikatürde resmedilenin İslam peygamberi Muhammed olmadığının altını çizdi.

AFP’ye konuşan Akgün, “Bu eserde İsrail’in Gazze’deki bombardımanlarında öldürülen bir Müslüman’ın adı Muhammed olarak kurgulandı. İslam dünyasında 200 milyondan fazla insanın adı Muhammed. Bu karikatürün Muhammed Peygamber ile alakası yok” dedi ve ekledi: “Biz böyle bir riski asla almazdık!”

İYİP'li vekil: Leman'ın açıklaması inandırıcı değil

İYİP İstanbul Milletvekili, Leman'ın "resmedilen Muhammed değildi" açıklamasının gerçeği yansıtmadığını belirterek, Erdoğan ve Bahçeli'nin "hukuk önünde hesap vermeliler" söylemine destek verdi:

"Hiçbir birey, ifade özgürlüğü kisvesi altında kutsal değerlere hakaret etme hakkına sahip değildir. Leman dergisinin yaptığı açıklama inandırıcılıktan uzaktır ve gerekli hukuki süreç ivedilikle işletilmelidir."

Özel: Saygısızlık yok, lince sessiz kalmam

CHP Genel Başkanı Özgür Özel de resmedilenin Muhammed olmadığını belirterek "Yapılmamış bir saygısızlık üzerinden o toplumsal lince de sessiz kalmam" dedi.

Leman dergisine desteğini açıklayan Özel şunları söyledi:

"Ben baktığımda Gazze'de bombardıman altında hayatını kaybetmiş bir melek görüyorum, başında haresiyle, kanadıyla. Bir başka bombanın öldürdüğü bir melekle karşılaşıyor. Bunu Hz. Muhammed'i resmetmişler olarak söylüyorlar. Hz. Muhammed peygamber katındadır, melek falan değildir. Orada Muhammed, Gazze'de öldürülmüş, ismini Muhammed SAV'dan alan bir çocuktur. Gökyüzünde bir başka peygamberden alan bir başka çocuk, bir başka Gazzelidir. Peygamberin adını alanlar burada ölüyor diye resmedilmiş ve bu şekilde açıklanmış bir karikatürdür. Ama kolay, fırsat var; 'peygamberin resmini çizdiler, saldırın Leman'a'! O Leman, hepiniz susarken Mavi Marmara'ya destek karikatürü çizdi, İsrail'e ticarete karşı cephe alan Leman'dır, motokurye Samet'i kapak yaptı. Hz. Muhammed'e bir saygısızlığa da izin vermem ama yapılmamış bir saygısızlık üzerinden o toplumsal lince de sessiz kalmam, herkes doğru yerde kalmayı bilecek!"

İmamoğlu'na göre karikatür 'hadsizlik', saldırılar 'provokasyon'

CHP kanadından yapılan diğer açıklamalarsa Leman'a destek veren Özgür Özel ile çelişti.

Cezaevinde tutuklu bulunan CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, Leman'ın karikatürünü "hadsizlik" olarak niteleyerek kınadı. Leman bürolarına saldırıda bulunan cihatçıları provokasyonla suçlayan İmamoğlu, saldırganları "toplumsal barışa" çağırdı.

İmamoğlu açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

"Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ve Hz. Musa’ya (a.s) yapılan hadsizliği kınıyorum. Karikatürde Gazze’deki zulme dikkat çekilmek istendiği ifade edilse de kullanılan yöntem inançlı insanların kalbini kırmış, derin bir hassasiyet yaratmıştır. Bu tür hassasiyetler üzerinden toplumumuzu kışkırtmaya, çatışma ortamı yaratmaya çalışan provokatörlere ise asla geçit verilmemelidir. Türkiye, geçmişte bu tür kışkırtmaların acı sonuçlarını yaşamış bir ülkedir. Aynı hataların tekrarına izin veremeyiz. Sağduyuyu korumak, inançlara saygıyı savunmak ve toplumsal barışımızı her türlü tahrikten uzak tutmak hepimizin ortak sorumluluğudur."

Yavaş, Leman'a 'saygısız' dedi; saldırılara değinmedi

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş da Leman'daki karikatürü "saygısızlık" olarak adlandırdı. Saldırganlara doğrudan eleştiride bulunmaktan kaçınan Yavaş, şu mesajı paylaştı:

"Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’e (S.A.V) ve inanç değerlerimize yönelik her türlü saygısızlık, milletimizin ortak vicdanını yaralar. İfade özgürlüğü, nefretin ya da ayrıştırmanın aracı haline getirilmemelidir. Çünkü bu topraklarda birlikte yaşamanın, bir arada kalmanın en güçlü harcı; karşılıklı saygı ve sağduyudur. Kullanılan üslup, milyonlarca insanımızın kalbini kırmıştır. Bu nedenle bizler; ayrıştıran değil birleştiren, ötekileştiren değil kucaklayan bir dilde ısrarcı olmalıyız. Her şartta hukuk içinde, saygı ve sağduyu ile hareket etmek, bu milletin her bir ferdinin sorumluluğudur.''

TKP: Leman'a yönelik saldırılar laikliğe ve cumhuriyete nefretin dışavurumu

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Leman dergisine yapılan saldırıya tepki gösterdi.

Partinin sosyal medya hesabından yapılan açıklamada saldırı için "2 Temmuz'un 32. yılına sayılı günler kala yapılan eylem laikliğe ve cumhuriyete yönelik nefretin, meydan okumanın dışavurumu" denildi.

"Şeriat talebi ve bayraklarıyla yapılan cumhuriyet düşmanı eyleme ve bu eylemi dokunulmaz kılarak destek olan iktidara vereceğimiz yanıt, cumhuriyet ve laiklik mücadelesini her alanda yükseltmek olacaktır" ifadelerine yer verildi.

Açıklama şöyle:

"Dün akşam Leman dergisindeki bir karikatür gerekçe gösterilerek gerici bir güruh tarafından üstelik 2 Temmuz'un 32. yılına sayılı günler kala yapılan eylem laikliğe ve cumhuriyete yönelik nefretin, meydan okumanın dışavurumudur.

En ufak bir hak arama eylemine ölçüsüz şekilde saldıran kolluk görevlilerinin cumhuriyet, laiklik ve Mustafa Kemal'in açıkça hedef alındığı eyleme saatler boyunca sessiz kalıp eşlik etmesi dikkate değerdir.

Şeriat talebi ve bayraklarıyla yapılan cumhuriyet düşmanı eyleme ve bu eylemi dokunulmaz kılarak destek olan iktidara vereceğimiz yanıt, cumhuriyet ve laiklik mücadelesini her alanda yükseltmek olacaktır."

                                                           ***

Öne Çıkan Yayın

Adnan Menderes’in İnönü, Bayar ve Saraçoğlu’ndan devraldığı büyük korku: 141-142’nin Menderesli öyküsü… -Ali Ufuk Arikan /soL-

  "Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri ...