T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Ağustos 2025-

 

İstanbul’da yeni yeşil alanlar: Millet Bahçeleri sosyal dönüşüm yaratıyor -Özge Naz Pala-

Millet Bahçeleri, İstanbul’un, Avrupa ortalamasının oldukça gerisinde kalan kişi başı yeşil alan oranını artırma iddiasıyla hayata geçirildi. Ancak yeni yayınlanan bir akademik çalışma, bu alanlardan herkesin eşit biçimde faydalanamadığını ortaya koyuyor. 2017-2021 yılları arasında açılan 12 Millet Bahçesi çevresindeki mahalleleri inceleyen çalışma, bu bölgelerde konut fiyatlarının İstanbul ortalamasının üzerinde arttığını gösteriyor

millet bahçesiKayaşehir Millet Bahçesi, İstanbul


İstanbul’da 2017-2021 yılları arasında hayata geçirilen 12 Millet Bahçesi’ni mercek altına alan yeni bir araştırma, bu parkların çevresindeki mahallelerde dikkat çekici sosyal, ekonomik ve demografik değişimler yaşandığını ortaya koyuyor. 

İstanbul’da ortalama 7,2 metrekare olan kişi başına düşen yeşil alan miktarı, hem mevzuatla belirlenen alt sınırın hem de Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlıklı bir yaşam için tavsiye ettiği miktarın altında. Kentteki yeşil alanlar, kişi başına düşen yeşil alan miktarının çoğu kez 3,5 metrekareyi dahi bulamadığı merkez ilçelerde daha da yetersiz kalıyor. Dolayısıyla şehirde yeni park ve bahçeler planlamak, yaşam kalitesini artırma potansiyeli taşıyor. Ancak bu tür projeler, toplumun tamamını gözeterek hayata geçirilmediğinde, sosyal eşitsizlikleri derinleştirme riski barındırıyor. 

Nitekim söz konusu araştırma, yeni açılan Millet Bahçeleri nedeniyle dönüşüm riski taşıyan 28 mahallenin 23’ünde, konut fiyatlarının İstanbul ortalamasından daha hızlı arttığını gösteriyor. Örneğin en yüksek artışının yaşandığı Ayazma Millet Bahçesi çevresinde, fiyatların yüzde 120 oranında yükseldiği tespit edildi. Çalışmaya göre bu bölgelerin birçoğunda mevcut sakinlerin yerini, giderek daha varlıklı ve yüksek eğitimli gruplar almaya başlıyor. 

Bulgular, büyük ölçekli yeşil alan projelerinin yalnızca çevreyi değil, toplumsal yapıyı da dönüştürme gücüne sahip olduğunu ve bu tür dönüşümlerin kimi zaman istenmeyen sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Araştırma, kentsel yeşil dönüşüm süreçlerinde fiziksel çevrenin yanı sıra toplumsal dinamiklerin de gözetilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. 

Yeşil alan projeleriyle birlikte komşular değişiyor

‘‘Millet Bahçeleri’’ projesi, 2018 yılında, yeşil alan eksikliğiyle mücadele etmek amacıyla kamuoyuna sunuldu. Duyurulmasından bu yana, kentsel yeşil alan açığını dengelemek amacıyla İstanbul’un ve Türkiye’nin dört bir yanında 291 ‘‘millet bahçesi’’ hayata geçirildi. 

Parklar, yürüyüş yolları, kütüphaneler ve sosyal alanlarla donatılmış yeşil koridorlar aracılığıyla halkın doğayla buluşmasını sağlayacak bu proje, akademik çevreler tarafından yalnızca bir çevre düzenlemesi değil, aynı zamanda bir rant üretim aracı olarak da değerlendiriliyor. Nitekim proje alanlarının çevresinde inşa edilen yeni konutlar, bu bahçelere olan fiziksel yakınlıklarını pazarlama aracı olarak kullanırken; “Millet Bahçesi manzaralı”, “Millet Bahçesi’ne komşu” gibi ifadeler, gayrimenkul ilanlarında sıklıkla yer buluyor.

Bazı bahçeler, halk tarafından daha önce de kullanılan yeşil alanların yeniden adlandırılmasıyla hayata geçirilirken bazılarıysa atıl durumdaki alanların dönüştürülmesiyle oluşturuldu. Ancak bu gelişmeler, bazı bölgelerde konut fiyatlarının belirgin şekilde yükselmesine ve bu artışın, bölgede yaşamak isteyen ya da yaşayan bazı gruplar için erişilebilirliğinin azalmasına neden oldu.

Projenin uygulama süreci eleştiriliyor

Diğer yandan projelerin uygulanış biçimi, kent planlaması alanında uzun süredir var olan bazı yapısal sorunları da yeniden gündeme getirdi. Özellikle, Millet Bahçeleri’nin diğer yeşil alan türlerinden ayrı bir kategori olarak ele alınması ve yürürlükteki planlama mevzuatından kopuk bir şekilde, yalnızca bu projelere özgü kılavuzlar çerçevesinde tasarlanıp hayata geçirilmesi; bütüncül ve sistematik planlama ilkeleriyle örtüşmediği gerekçesiyle şehir plancıları tarafından eleştiriliyor. Parklar ayrıca, konumlarının seçiminden isimlendirilme biçimlerine ve planlama süreçlerinde kamu katılımının sınırlı kalmasına kadar çeşitli konularda eleştirildi.

Millet Bahçeleri yakınlarında konut fiyatları yüzde 140’a kadar arttı

Yapılan çalışma kapsamında, 2017 ve 2021 yılları arasında İstanbul’da yapımı tamamlanan 12 Millet Bahçesi’nin 500 metre çevresinde yer alan 44 mahalle analiz edildi. Yaşlı nüfusun ve eğitim seviyesinin düşük, ortalama konut fiyatlarının ise şehir ortalamasının altında olduğu 28 mahalle, ‘‘yeşil soylulaştırma riski taşıyan’’ mahalleler olarak tanımlandı. 

Araştırma sonuçları, bu 28 mahalenin 23’ündeki konut fiyatlarının, İstanbul ortalamasının da üzerinde arttığını ortaya koydu. En dikkat çekici artışlar; Esenler 15 Temmuz Millet Bahçesi yakınındaki Havaalanı mahallesi ile Ayazma Millet Bahçeleri’ne komşu olan Ziya Gökalp mahallelerinde gözlendi. Konut fiyatları, Havaalanı mahallesinde yüzde 140, Ziya Gökalp mahallesinde ise yüzde 120 oranında arttı. 

Millet Bahçeleri’nin yakın çevreleri incelendiğinde, bu bölgelerde de konut fiyatlarında önemli artışlar olduğu tespit edildi. En yüksek fiyat artışı, yüzde 120 ile Ayazma Millet Bahçesi çevresinde gözlendi. Ayazma’yı, yüzde 109 ile Başakşehir, yüzde 56 ile Kayaşehir, yüzde 55 ile Hoşdere ve yüzde 48 ile Esenler 15 Temmuz mahalleleri takip ediyor. 

‘‘Yeşil soylulaştırma’’, sosyal adaletsizliklere dikkat çekiyor

Son yıllarda yapılan çalışmalar, çevre dostu projelerin her zaman eşitlikçi sonuçlar üretmediğini ve kentlerde sosyal adaletsizliklerin önemli bir sorun olmaya devam ettiğini gösteriyor. 

‘‘Yeşil soylulaştırma’’ kavramına göre, yeni parklar ve çevresel düzenlemeler, yaşam kalitesini artırıyor. Ancak bu tip yatırımların ardından mahallelerin sosyo-ekonomik yapısı da değişebiliyor. 

Daha yüksek gelir ve eğitim düzeyine sahip grupların bu bölgelere yönelmesiyle artan yaşam maliyetleri, mevcut sakinleri, mahallelerinden uzaklaşmak zorunda bırakabiliyor. 

Bu nedenle yeşil alan projelerini yalnızca birer çevresel düzenleme olarak değerlendirmek doğru değil. Bu projeleri aynı zamanda kentsel yaşamın sosyal yapısına müdahale eden adımlar olarak görmek gerekiyor.

Bu gibi dönüşümler söz konusu olduğunda, yapılan yatırımların kimleri kapsadığı ve kimleri dışarıda bıraktığı sorusunun, kentsel adalet tartışmalarının merkezinde yer alması gerekiyor. 

12 Millet Bahçesi’nden 10’u, sosyoekonomik yapıyı değiştirdi

Genel tabloya bakıldığında, 12 Millet Bahçesi’nden 10’unun, çevresindeki en az bir mahallede ‘‘yeşil soylulaştırma’’ eğilimi gösterdiği görülüyor. Bu açıdan en dikkat çekici örnekler olarak Ayazma, Başakşehir, Esenler 15 Temmuz, Halkalı Hoşdere, Kayaşehir, Pendik, Ümraniye Hekimbaşı, Yıldız Teknik Üniversitesi ve Zeytinburnu Çırpıcı millet bahçeleri gösterilebilir.

Buna karşılık, Üsküdar Nakkaştepe ve Baruthane Millet Bahçeleri’nin çevresindeki mahallelerde yeşil soylulaştırmaya işaret eden bir değişim gözlemlenmedi. Çalışmada ‘‘soylulaştırılabilir olmayan’’ mahalleler olarak sınıflandırılan bu bölgelerde konut değerlerinin zaten yüksek ve piyasanın da doygun olması, kapsamlı bir mekânsal dönüşüm yaşanmamasını açıklayabilir. Gelişme potansiyelinin sınırlı oluşu, bu mahalleleri yeşil soylulaştırma süreçlerinin dışında bırakıyor.

Yüksek eğitimli nüfusun oranı hızla artıyor

Araştırma kapsamında incelenen bir diğer parametre ise mahallelerdeki eğitim düzeyiydi. En dikkat çekici artış, Ayazma ve Başakşehir Millet Bahçeleri’nin eklendiği Kayabaşı mahallesinde görüldü. Bu mahalledeki yüksek eğitimli nüfus, yüzde 70 oranında arttı. Halkalı, Hoşdere ve Pendik Millet Bahçeleri çevresindeki mahallelerde ise bu artış yüzde 30’un üzerine çıktı. Bu düzeyde bir artışın gözlenmediği tek istisna, 15 Temmuz Millet Bahçesi yakınındaki Oruçreis mahallesi oldu. 

Araştırmada, yaşlı nüfusa dair veriler de dikkat çekti. Ekonomik baskının, 65 yaş üstü nüfusun da mahallelerden ayrılmasına yol açabileceği düşünülürken, İstanbul’da daha farklı bir tablo gözlemlendi. Yaşlı nüfus, İstanbul’un bütün mahallelerinde ortalama yüzde 17 oranında arttı; hatta bu artış bazı mahallelerde yüzde 60’ı aştı. Buna karşın, Millet Bahçeleri’ne yakın 19 mahallede bu artışın, şehir ortalamasından düşük olduğu görüldü. Bu durum, yaşlı nüfusun bu bölgelerde doğrudan tahliye edilmediği, ancak yavaş ilerleyen bir nüfus değişiminin söz konusu olduğu şeklinde değerlendirilebilir. 

İstanbul’da yeşil alanlar yetersiz

İstanbul, kişi başına düşen yeşil alan miktarı bakımından dünya metropollerinin oldukça gerisinde. Mevzuata göre İstanbul’da bu miktarın en az 10 metrekare olması gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü ise beş dakikalık yürüme mesafesi içerisinde kişi başı dokuz metrekare yeşil alanın bulunmasını, bir sağlık indikatörü olarak değerlendiriyor. Ancak İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan yalnızca 7,2 metrekare. Bu miktar, Beyoğlu, Kadıköy, Üsküdar ve Şişli gibi 22 ilçede ise 3,5 metrekareyi geçmiyor.  

Avrupa’da kişi başına düşen yeşil alan ortalaması ise 72,5 metrekare. Viyana ve Helsinki gibi şehirlerde, kişi başı yaklaşık 60-65 metrekare yeşil alan bulunuyor. Yeşil alanların daha sınırlı olduğu Atina (23) ve Paris (15) gibi şehirlerde dahi söz konusu miktarlar, İstanbul ortalamasının en az iki kat üzerinde. Oslo’nun toplam yüzölçümünün yüzde 68’i, Viyana’nın ise yüzde 45’i yeşil alanlardan meydana geliyor. Türkiye’nin en kalabalık şehri olan İstanbul’da uzun yıllardır devam eden plansız büyüme ve betonlaşma ise bu açığın kapatılmasını zorlaştırıyor.

Yeşil alan politikaları, eşitlikçi olmalı

Kentlerde kişi başına düşen yeşil alan miktarının artırılması önemli ve gerekli, ancak çalışmanın bulguları, yeşil alanların sosyal yapıyı dönüştürme gücünü ortaya koyuyor ve projelerin, bu etkileri göz önünde bulundurarak planlanması gerektiğine dikkat çekiyor. İstanbul gibi, hem merkezinde hem de çeper bölgelerinde dönüşümün oldukça hızlı yaşandığı bir metropolde, yeşil alan politikalarının daha bütüncül ve eşitlikçi bir perspektifle ele alınması gerekiyor. 

İstanbul’daki Millet Bahçeleri etrafında konut fiyatlarının artması, eğitim düzeyinin yükselmesi ve yaşlı nüfusunun sabit kalması ya da yavaş artması gibi bulgular, yeşil alan projelerinin yarattığı dönüşümün her kesimi eşit şekilde etkilemediğini gösteriyor. Parklar ve bahçeler herkes için tasarlanmadığında, sosyal eşitsizlikleri derinleştirme riski taşıyor. 

Kentin farklı bölgelerinde ortaya çıkan bu dönüşüm örnekleri, ileride uygulanacak yeşil alan projelerinin yalnızca fiziksel çevreyi değil, toplumsal dengeleri de gözetmesi gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. 

Özetle kentsel yeşil dönüşümün, kent hakkı perspektifiyle ve yerel halkın ihtiyaçlarını önceleyerek tasarlanması gerekiyor. Aksi halde ‘‘herkes için yeşil alan’’ hedefi, yalnızca daha yüksek gelir gruplarına hitap eden yeni yaşam alanları yaratmakla sınırlı kalabilir. 

Kaynak makale: Assessing a greening tool through the lens of green gentrification: Socio-spatial change around the Nation’s Gardens of Istanbul

                                                                               /././

Ocak-temmuz bütçe verileri açıklandı; bütçe, dolaylı vergilerle stopajın sırtında…-Murat Batı-

2025 yılı Ocak-Temmuz döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 7 trilyon 699,8 milyar TL, bütçe gelirleri 6 trilyon 695,5 milyar TL ve bütçe açığı 1 trilyon 4  milyar 340 milyon TL olarak gerçekleşmiştir.

Hazine ve Maliye Bakanlığı kendi internet sitesinde 2025 yılı ocak-temmuz dönemi bütçe gerçekleşmelerini 15 Ağustos Cuma günü yayımladı. Aşağıda detaylı şekilde göreceğiniz üzere vergi gelirlerinin yüzde 48,57’si KDV ve ÖTV tahsilatı oluşturmaktadır.

Dolaylı vergilerin payı Ocak-Temmuz döneminde yüzde 63,44; dolaysız vergilerin payı ise yüzde 36,56 olarak gerçekleşti.

Tahsil edilen gelir vergisinin yüzde 90,74’ü stopaj yoluyla alınmış.

2025 yılı Ocak-Temmuz döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 7 trilyon 699,8 milyar TL, bütçe gelirleri 6 trilyon 695,5 milyar TL ve bütçe açığı 1 trilyon 4 milyar 340 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 6 trilyon 453,8 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 241,7 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Diğer kalemlerin akıbetini ise aşağıda izah etmeye çalışayım.

2025 Temmuz ayı bütçe gerçekleşmeleri

2025 yılı Temmuz ayında merkezi yönetim bütçe giderleri 1 trilyon 120,8 milyar TL, bütçe gelirleri 1 trilyon 96,9 milyar TL ve bütçe açığı 23,9 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 986,2 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 110,7 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Genel görünüm aşağıdaki tabloda bulunmaktadır.

Merkezi yönetim bütçesi 2024 yılı Temmuz ayında 96 milyar 776 milyon TL açık vermiş iken 2025 yılı Temmuz ayında 23 milyar 862 milyon TL açık vermiştir. 2024 yılı Temmuz ayında 4 milyar 238 milyon TL faiz dışı açık verilmiş iken 2025 yılı Temmuz ayında 110 milyar 726 milyon TL faiz dışı fazla verilmiştir

2025 Ocak-Temmuz dönemi bütçe giderleri

2025 yılı Ocak-Temmuz döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 7 trilyon 699,8 milyar TL, bütçe gelirleri 6 trilyon 695,5 milyar TL ve bütçe açığı 1 trilyon 4  milyar 340 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 6 trilyon 453,8 milyar TL ve faiz dışı fazla ise 241,7 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Merkezi yönetim bütçesi 2024 yılı Ocak-Temmuz döneminde 843 milyar 960 milyon TL açık vermiş iken 2025 yılı Ocak-Temmuz döneminde 1 trilyon 4 milyar 340 milyon TL açık vermiştir. 2024 yılı Ocak-Temmuz döneminde 176 milyar 997 milyon TL faiz dışı açık verilmiş iken 2025 yılı Ocak-Temmuz döneminde 241 milyar 688 milyon TL faiz dışı fazla verilmiştir.

2025 Ocak-Temmuz dönemi bütçe gelir gerçekleşmeleri

Merkezi yönetim bütçe gelirleri Ocak-Temmuz dönemi itibarıyla 6 trilyon 695 milyar 494 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Vergi gelirleri 5 trilyon 721 milyar 293 milyon TL, genel bütçe vergi dışı gelirleri ise 781 milyar 375 milyon TL olmuştur

Aşağıdaki tabloda 2025 Ocak-Temmuz dönemi vergi gelirleri ve bu vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payları gösterilmiştir.

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü üzere 2025 Ocak-Temmuz döneminde KDV ve ÖTV’nin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 48,57; dolaylı vergilerin payı yüzde 63,44 ve dolaysız vergilerin payı ise yüzde 36,56 olarak gerçekleşti.

Stopaj yoluyla alınan gelir vergisinin toplam gelir vergisi içindeki payı yüzde 90,74 kadardır.

Ocak-Temmuz 2025 ile geçen yıl aynı dönem vergi tahsilatı karşılaştırılması

2024 yılı Ocak-Temmuz döneminde bütçe gelirleri 4 trilyon 562 milyar 295 milyon TL iken 2025 yılının aynı döneminde yüzde 46,8 oranında artarak 6 trilyon 695 milyar 494 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. 2025 yılı Ocak-Temmuz dönemi vergi gelirleri tahsilatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 49,6 oranında artarak 5 trilyon 721 milyar 293 milyon TL olmuştur.

Aşağıdaki tabloda vergi kalemleri bazında Ocak-Temmuz 2025 tahsilat tutarları ile geçen yılın aynı dönemdeki tahsilat tutarları ve değişim oranları bulunmaktadır. 

Yukarıdaki tabloya göre 2025 Ocak-Temmuz döneminde geçen yıl aynı döneme nazaran tahsilat oranı en fazla olan gelir kalemi yüzde 95,5 artışla gelir vergisi olmuştur. Bunun ardından BSMV yüzde 70,50 ile; kolalı gazozlardan alınan ÖTV yüzde 66,37 ile; yüzde 63,53 ile özel iletişim vergisi, yüzde 69,73 ile dijital hizmet vergisi, yüzde 64,57 ile harçlar, yüzde 59,44 ile dahilde alınan KDV gelmektedir Diğerlerinin artış oranları yukarıdaki tabloda görülmektedir.

ÖTV genel toplamı ise geçen yıl aynı döneme göre yüzde 37,77 oranında artmış.

Kurumlar vergisi ise yüzde 14,7 ile oldukça düşüktür.

                                                               /././

Komisyonlar, tehditler, korkular -Ercan Uygur- 

Çözüm komisyonu, en azından başlangıçta, ABD yönlendirmesi ile oluşmuştur. Arka planında örtülü ve açık tehditler ve korkular da vardır. Komisyonun adında demokrasi olduğuna göre, çözmesi gereken bir demokrasi ve yanında adalet sorunu da var. Ancak, sözlü itiraf/iftiralarla yapılan tutuklamalarla böyle bir çözüm söz konusu değil.

Belki aklınıza gelmiştir: Başlıkta yer alan “tehditler” ve “korkular” Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı ve onun dönüşümleriyle ilgili değildir. Ama elbette bağlantılar kurulabilir.

Bu yazıda amacım, ilgisiz görünen iki komisyonun düşünce olarak nasıl oluştuğunu ve bunlara nasıl yön verildiğini açıklamaya çalışmaktır.

İki komisyondan birisi Türkiye’deki “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”, kısaca “çözüm komisyonu”dur. Diğeri ise Trump ABD’sinin “gümrük tarifeleri komisyonu”dur. Buna da kısaca “tarife komisyonu” diyorum.

Önce çözüm komisyonuna, sonra tarife komisyonuna bakıyorum. Vardığım sonuç şudur; her ikisinde de ABD’nin jeostratejik planları, hatta tehditleri ve yarattığı korkular var. Ancak bazı ülkeler özellikle tarifeler konusundaki ABD tehditlerine boyun eğmediler, korkmadılar.    

Çözüm komisyonu

Önce Türkiye’deki komisyonla ilgili hatırlatmalar yapayım. Komisyona giden yolda başta MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te TBMM’de DEM Parti (Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi) üyeleriyle tokalaşması var.

Daha önceleri bölücü teröristler dediği ve sürekli kapatılmasını istediği DEM Parti ile ilişkisi böylece birden tam tersine dönüyor. Öyle ki, aynı Bahçeli 22 Ekim 2024’te bir de çağrı yapıyor ve Abdullah Öcalan’ı TBMM’ye davet ediyor.

Bahçeli, Öcalan’dan PKK’nın silahları bıraktığını ve feshedildiğini açıklamasını istiyor. Karşılığında, kendisinin serbest kalmasını ve TBMM’de politika yapmasını öneriyor.

Bir gün sonra 23 Ekim’de PKK Ankara’daki TUSAŞ (Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş) merkezine bir saldırı düzenlemiş, iki saldırgan dahil yedi kişi ölmüştür. PKK yaptığı açıklamada saldırıyı üstlenmiş, ancak emrin Bahçeli ile ilgisi yok demiştir.

Aynı günlerde İsrail, Gazze, Lübnan ve Suriye’yi sürekli bombalıyor; bombalar, uçaklar ABD’den. Aynı günlerde Türkiye’de bir soru yoğun tartışılıyor: İsrail’in saldırıları ve bombaları Türkiye’ye de gelecek mi? Sıra Türkiye’de mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2024 Ekim başında TBMM’nin açılışında şöyle diyor: “İsrail yönetiminin tamamen dini bir fanatizm ile Filistin ve Lübnan’dan sonra gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımızdır. Şu anda bütün hesap bunun üzerinedir.”

2024 Kasım ve Aralık aylarında “ikinci çözüm süreci” tartışmalarında Erdoğan, Bahçeli, Öcalan, DEM yöneticileri, Kandil’deki PKK yöneticileri, hatta BBC ve CNN yorumcuları “Orta Doğudaki yeni gelişmeleri" önemle vurguluyorlar.

Önemli bir başka yeni gelişme, ABD desteğiyle İsrail’in bölgeyi sınır tanımadan bombalamasıdır. Türkiye başta olmak üzere ilgili tüm taraflara bunu hatırlatan ABD’dir. Nitekim İran bu bombalama gelişmesinden nasibini almıştır.

ABD diyor ki; “İsrail Türkiye için de tehdit olabilir, PKK ile sorunlarınızı çözün.” Sonra dönüp bu iki ülkenin çatışmasını istemediğini söylüyor. 2024 Aralık sonunda ilk “İmralı Heyeti” Öcalan’ı bu ortamda ziyaret ediyor.

Öcalan da Orta Doğudaki yeni gelişmelerden söz ediyor. Sonraki ziyaretlerde Kürt ulus devletini kurma düşüncesinden vazgeçtiğini açıklıyor. 11 Temmuz’da PKK bazı eski silahlarını yakıyor.  

Bir yeni gelişme daha var; 2024 sonunda Suriye’de ABD’nin güdümündeki cihatçı güçler iktidarı ele geçiriyor. Ama, Suriye’nin kuzey doğusunda ABD var, ABD’nin topladığı, ağırlıklı olarak Kürtlerden oluşan bir ordu var. Kürtler, Irak’takine benzer bir bölgesel yönetim istiyorlar.

Türkiye’nin tercihi üniter bir Suriye devletidir. Ama kolay görünmüyor. Örneğin, Suriye’nin güneyinde Dürzilerle Sünni Araplar arasındaki çatışmalardan sonra, Dürziler İsrail koruması talep ediyor. Dürziler hemen bölgesel yönetim istiyor. Yani bu istekler bulaşıcı. 

Suriye’nin kuzey doğusundaki PKK’nın yetiştirdiği Kürt yöneticiler arada şöyle diyor: Bölgesel yönetimden vazgeçmeyiz. Bize destek veren ABD var. ABD çekilse bile İsrail desteği isteriz. Bu nedenle Suriye merkezi hükümeti ve Türkiye bizi zorlayamaz.

Aynı yöneticiler Suriye hükümeti ile vardıkları mutabakatlara uymuyor, Suriye’nin yönetim biçimini tartışacak ve bugünler için planlanmış toplantılar iptal ediliyor. ABD’nin tercihi de ayrı bölgesel yönetimlerin olduğu bir Suriye.

Türkiye’de üniter, demokratik ve laik olması gereken bir ulus devlet var. Büyük çoğunluk ulus bilinci taşıyor ve devletin bu özellikleri değişmesin diyor. Ancak yönetim biçimi değişsin istekleri de gündeme geliyor.   

Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere, iktidarda olanlar arada bir ümmetten söz edip ulus bilinci zayıf bir toplum tercihi belirtiyorlar. ABD’nin Türkiye için tercihinin bu yönde olduğu da ABD’nin “bölge büyükelçisinin” açıklamalarından bellidir. (Haddini aşan söylemine bakarak “bölge valisi” de diyebilirdik.)

Çözüm komisyonu bu koşullarda, en azından başlangıçta, ABD yönlendirmesi ile oluşmuştur. Arka planında örtülü ve açık tehditler ve korkular da vardır.

Komisyonun adında demokrasi olduğuna göre, çözmesi gereken bir demokrasi ve yanında adalet sorunu da var. Ancak, sözlü itiraf/iftiralarla yapılan tutuklamalarla böyle bir çözüm söz konusu değil.

Şaşırtıcı olan, geçmişte kalmış ve toplumun bugünkü tercihlerini yansıtmayan oy dağılımı ile muhalefet partilerinin bu komisyon yapısını kabul etmiş olmalarıdır.

Tarife komisyonu

Bu komisyon, ABD’deki gümrük tarifelerini ülkeler bazında saptamak üzere oluşturulmuştur. Yükseltilen tarifeler, ABD’nin ticaret açığını ve kamu açığını azaltacak, yerli üretimi ve istihdamı arttıracak, ama enflasyonu etkilemeyecektir. 

Bunlar gerçekleşti mi? Bu soruya sağlıklı yanıt vermek için henüz erken. Örneğin tarifelerin artacağını bilen üreticiler ve tüketiciler ithalat taleplerini öne çektiler. Vergi gelirleri yükseldi, ancak dış ticaret açığında artış oldu.

Bazı sektörlerde üretim artışı olması çok zor, çünkü yapısal engeller var. Otomotiv endüstrisinde bazı parçalar ABD’de hiç üretilmiyor, ithal etmek çok daha ucuz. Bu nedenle bu sektörlerde üretim artışı zaten beklenmez.

Trump, başkanlık seçimi öncesinde gümrük tarifelerini yükselteceğini zaten açıklamıştı. Bu bağlamda ilk uyardığı veya tehdit ettiği ülkeler Kanada, Meksika ve Çin oldu. Trump’a göre ABD’nin bu ülkelerle ticaretinde şu sorunlar vardı:

(a) ABD’nin büyük ticaret açıkları vardı.

(b) Fentanil gibi uyuşturucuların ABD’ye kaçak girişine engel olmuyorlardı.

(c) Özellikle ilk iki ülke kaçak işçilerin ABD’ye girişine seyirci idiler.

Trump 20 Ocak 2025’te başkanlığı devraldıktan sonra, tarifeler komisyonu Trump’ın onayı ile 1 Şubat 2025’te Meksika, Kanada ve Çin’den yapılan ithalatın tarife oranlarını yüzde 25’e (enerji yüzde 10) yükseltti. Bakınız; Congressional Research Service (30 Temmuz 2025). Kanada bu tarifelere aynı oranda mukabele etti.

10 Şubat’ta tüm ülkelerden yapılan çelik ve alüminyum ithalatı tarifeleri yüzde 25’e çıkarıldı. Bu oran 4 Haziran’da yüzde 50’ye çıktı. 26 Mart’ta tüm ülkelerden yapılan otomobil ve parçaları ithalatı tarife oranı yüzde 25’e yükseldi.

2 Nisan 2025’te tüm ülkelerden yapılan demir-çelik, alüminyum, otomobil ve parçaları dışındaki ithalatın tarife oranı yüzde 10’a yükseltildi. Daha sonra bu tarife, farklı oranlarda, Birleşik Kırallık dışındaki ülkeler için, Haziran’da tekrar yükseldi.

Trump ve onun tarife komisyonu baş döndüren bir şekilde tarife oranlarını sürekli değiştirdi. Trump bu süreçte ülkeleri tehdit de etti, tarife oranlarını yüzde 50’ye kadar çıkarabilirim dedi. Bu oranlar için pazarlık yapabileceğini de açıkladı. Bu bağlamda bazı ülkelerle/bölgelerle nasıl bir pazarlık yapmış bakalım.  

Avrupa Birliği: Otomobil ve parçaları dahil, ama demir-çelik alüminyum hariç, tüm sektörlerde ABD’nin ithalat tarife oranı yüzde 20-25 yerine yüzde 15’e yükseldi. Ancak bunun karşılığında AB tarifeleri değişmeyecek. AB, ABD’den üç yıl içinde 750 Milyar Dolarlık gaz, petrol gibi enerji ithalatı yapacak. Askeri malzeme de alacak.

Ayrıca AB şirketleri ABD’de 2029’a kadar en az 600 milyar dolar değerinde yatırım yapacaklar. Alemanno (30 Temmuz 2025), bu anlaşmayı AB için yüz kızartıcı buluyor ve ABD’nin tehditlerinden korkup ona teslim olduğunu söylüyor.  

Japonya: Otomobil dahil, ama otomobil parçaları, demir-çelik alüminyum hariç, tüm sektörlerde tarife oranı yüzde 20 yerine yüzde 15 olacak. Japonya tarifeleri değişmeyecek. Ayrıca Japonya ABD’ye 550 milyar dolar yatırım yapacak. Bu yatırımın kârının Yüzde 90’ı ABD’de kalacak, yüzde 10’unu Japon şirketleri alacak. Bu anlaşma da Japonya için tehditlere boyun eğen, teslimiyetçi sayılmalı.

Brezilya ve Hindistan’a uygulanan tarifelerde daha aşağılayıcı etkenler var.

Brezilya: Bu ülkeye uygulanan tarife oranı bu yılın Nisan ayında yüzde 10 idi. Trump bir süre sonra Brezilya’daki siyasete müdahale etti. Şöyle ki; bir önceki başkan sağcı Jair Bolsonaro seçim sonuçlarına itiraz edip resmi kurumları taraftarlarıyla basmaya çalıştı. Tutuklandı, ev hapsine kondu.

Trump, Bolsonaro serbest bırakılmazsa ve kararı veren Başyargıç görevden alınmazsa, Brezilya için tarife oranını yüzde 50’ye çıkaracağını söyledi. Şimdiki Başkan Lula da Silva, Brezilya’nın bağımsız bir ülke olduğunu söyleyip Trump müdahalesini kabul edemeyiz dedi.

Bunun üzerine Trump, Brezilya’nın tarife oranını yüzde 50’ye çıkardı. Buna karşılık Lula, sakin bir karşılık verdi ve tarife oranlarını tartışmaya açığız dedi.

Hindistan: Hindistan’a uygulanan tarife oranı da Nisan ayında yüzde 10 iken, Trump bu ülkenin Rusya’dan ucuz petrol alıp uluslararası piyasalarda yüksek kârlarla sattığını söyledi. Bu durum değişmezse bu ülkeyi cezalandıracağını ve tarife oranını yüzde 50’ye çıkaracağını ifade etti.

Hindistan da bu müdahaleyi kabul etmedi ve Hindistan’ın tarife oranı yüzde 50’ye yükselmiş oldu.

Çin: Trump’ın Çin’e uygulamakla tehdit ettiği yüksek tarifeler, Çin’in de karşılık vermesi üzerine Yüzde 145’e kadar çıktı. Çin ise tarifeyi yüzde 125’e kadar çıkardı. Sonuçta Trump geri adım attı ve tarifeleri yüzde 30’a kadar geri indirdi. 12 Ağustos’ta karşılıklı indirilmiş tarifelerin 90 gün daha geçerli olmasına karar verildi.

Tehditler ve korkularla işleyen bir siyasi ve ekonomik düzen. Hiç kitaplara uymuyor. Dünyadaki bilgi ve kültür birikimi ile bu düzen uzun süre gitmez. Umudumuz ve dileğimiz böyle.  

Kaynaklar

1)Aemanno, Alberto (30 Temmuz 2025) “Europe’s Economic Surrender”,

https://www.project-syndicate.org/commentary/high-cost-of-eu-capitulation-to-trump-tariff-threats-by-alberto-alemanno-2025-07?utm_source=Project+Syndicate+Newsletter&utm_campaign=3f22b7f65b-Sunday_Newsletter_2025_08_03&utm_medium=email&utm_term=0_-68840aea92-107658214

2)Congressional Research Service (30 Temmuz 2025) Presidential 2025 Tariff Actions. https://www.congress.gov/crs_external_products/R/PDF/R48549/R48549.5.pdf

                                                                              /././

Musk, Jensen ve Durov, neden "Kodlamadan önce matematik ve fizik" dedi?-Füsun Sarp Nebil-

“Hem Musk hem de Huang, bir sonraki atılım dalgasının daha iyi kodlayıcılardan değil, gerçekliğin nasıl işlediğini anlayan düşünürlerden geleceğine inanıyor. İster roket inşa etmek, ister çip tasarlamak veya daha akıllı yapay zekâ yaratmak olsun, üstünlük bilim ve muhakemede temeli olanlara gidecek”

yapay zeka

Dünya Mars'a gitmeye, uzayda maden aramaya, uydudan cep telefonlarına ulaşmaya çalışırken, yapay zekâ hızla gelişirken, T.C.’nin 67. hükümetinin ve AKP'nin Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, ortaokul ve liselerdeki matematiği "yazık çocuklara" ve "Trigonometriyi üniversitede öğrensinler" cümleleri ile azaltırken, 4 gün önce Hindistan Bakanı Rajeev Chandrasekhar, sosyal medyadan yaptığı paylaşımda; Musk ve Huang'ı alıntılayarak öğrencilerin kodlama yerine fizik ve matematik”e odaklanması gerektiğini söyledi. Chandrasekhar şunları yazdı:

"Eğer bir öğrenciyseniz, bunu okumanız sizin yararınıza olacaktır.

Teknolojinin alışılmış tavsiyelerinden cesur bir sapma olarak, @elonmusk ve @nvidia CEO Jensen Huang, öğrencileri kodlamaya daha az, fizik ve matematiğe daha fazla odaklanmaya çağırıyor.

#Yapayzekâ çağında, dünyanın temel prensiplerinin derinlemesine anlaşılmasının her zamankinden daha önemli olacağını savunuyorlar.

#Yapayzekâ araçları kod yazma ve hata ayıklama konusunda daha yetenekli hale geldikçe, temel programlama becerilerinin değeri azalıyor. Ancak otomatikleştirilemeyen şey güçlü kavramsal düşünme, yaratıcı problem çözme ve yeniliği güçlendiren bilimsel zihniyettir. Bu, denklemlerde, enerjide, kuvvetlerde ve mantıkta ustalaşmakla başlar.

Hem Musk hem de Huang, bir sonraki atılım dalgasının daha iyi kodlayıcılardan değil, gerçekliğin nasıl işlediğini anlayan düşünürlerden geleceğine inanıyor. İster roket inşa etmek ister çip tasarlamak veya daha akıllı Yapay zekâ yaratmak olsun, üstünlük bilim ve muhakemede temeli olanlara gidecek.

Öğrencilere ve geleceğin yenilikçilerine mesajları açık. Sadece makinelerle nasıl konuşulacağını öğrenmeyin. Makinelere gerçekten yeni bir şey öğretebilmek için evrenin nasıl çalıştığını öğrenin.

Algoritmaların ve yapay zekânın yönlendirdiği bir gelecekte, sizi farklı kılacak olan şey temelleri anlamanızdır. #AIAge"

Tesla, SpaceX, Neuralink, Twitter vs sahibi olan Elon Musk ve Nvidia CEO'su Jensen Huang, yapay zekânın kodlamada rutin işlerin çoğunu devralmasıyla birlikte öğrencileri fizik ve matematiğe yönlendiriyor.

Jensen Huang, kendisi bugün öğrenci olsaydı fizik alanına odaklanacağını, çünkü yapay zekânın geleceğinin fiziksel dünyayı derinlemesine anlamayı gerektireceğini söyledi. Kuvvetlerin nasıl çalıştığını, sistemlerin nasıl davrandığını ve neden-sonuç ilişkisinin gerçek ortamlarda nasıl işlediğini bilmek, yapay zekânın taklit etmesi için daha zor ve gelişmiş yapay zekâ, yazılımdan robotik, otomasyon ve diğer gerçek dünya uygulamalarına geçtikçe hayati önem taşıyacak.

Musk, gelecek için değerli beceriler hakkında ayrı bir tartışmada benzer bir bakış açısı paylaştı. Telegram CEO'su Pavel Durov, öğrencileri "matematiği seçmeye" teşvik ettiğinde Musk, "Fizik (matematikle birlikte)" diye yanıtladı. Tesla ve SpaceX'teki problem çözme yaklaşımını şekillendiren fiziğe atıfta bulunan Musk, ilkelerden yola çıkarak akıl yürütmenin genellikle mevcut yöntemleri takip etmekten daha güçlü olduğunu belirtti.

Kodlama hala çok önemli, ancak hem Musk hem de Jensen, bir sonraki fırsat dalgasının, yapay zekânın gezinmek, modellemek ve kontrol etmek için inşa edildiği sistemleri anlayan insanları ödüllendireceğine işaret ediyor.

Matematik, yapay zekâ için neden önemli?

8 sene önce de yine AKP'nin MEB Bakanlığının benzer icraatleri üzerine "Matematik Ne İşe Yarar?" başlığı ile bir yazı yazmıştık. 8 yıldır aynı yerdeyiz. Ama şimdi konu; "yapay zekâ".  Kısa bir süre önce "yapay zekâ" amaçlı olarak ülkemizde 10 milyar $'lık Veri Merkezi yatırımı açıklandı ama matematik yoksa, veri merkezi ne işe yarar?

Yapay zekâ için matematik önemlidir çünkü hem temeli hem de ilerlemesi tamamen matematiksel kavramlar üzerine inşa edilmiştir. Şöyle ki;

Lineer cebir: Sinir ağlarındaki katmanlar, ağırlıklar, vektörler ve matris çarpımları tamamen lineer cebir işlemleriyle çalışır. Örneğin, bir görüntü işleme modeli milyonlarca pikseli matris olarak işler.

Olasılık & istatistik: Yapay zekâ, belirsizlik altında karar vermek ve veriden anlam çıkarmak için olasılık kuramını kullanır. Bayes teoremi, Markov zincirleri, Gaussian dağılımlar gibi yapılar AI’nın bel kemiğidir.

rev & integral: Derin öğrenmede geri yayılım” (backpropagation) algoritması, türevler sayesinde ağırlıkların nasıl güncelleneceğini hesaplar. Yani öğrenme sürecinin motoru türev ve integrallerdir.

Yanı sıra, optimizasyon teknikleri (gradient descent, stochastic optimization) matematiksel fonksiyonların en iyi çözümünü arar. Matematik bilmeyen birinin, yapay zekânın neden “şu cevabı verdiğini” anlaması veya modelin hatasını düzeltmesi çok zordur.

Differansiyel denklemler ise fiziksel süreçleri modellemek, robotik kontrol veya hava tahmini gibi alanlarda kullanılır. Ağ teorisi (graph theory), Sosyal ağ analizi, internet bağlantı haritaları, moleküler yapı analizi gibi konular için şarttır.

Kod yazmak artık yapay zekâ araçlarıyla kolaylaştı, ancak yeni algoritma icat etmek hâlâ matematiksel yaratıcılık gerektiriyor. Matematik bilen bir mühendis, sadece mevcut modelleri kullanmaz; onları daha verimli, daha hızlı veya daha akıllı hâle getirecek yeni yöntemler geliştirir.

Yani, yapay zekâ öğrenmek, sadece araçları kullanmak değil; araçların nasıl çalıştığını anlamaktır. Bunun dili de matematiktir. Matematik bilmeden yapay zekâ kullanmak, uçağın kokpitinde düğmelere basıp uçtuğunu sanmaya benzer. Ama asıl uçuran fizik ve matematik bilgisidir.

Fizik, yapay zekâ için neden önemli?

Fizik bilmek, yapay zekâ açısından düşündüğümüzde yalnızca mühendislikte değil, yapay zekânın geleceğini şekillendirecek alanlarda da kritik önemdedir.  Yapay zekâ çoğu zaman soyut veri üzerinde çalışır, fakat fizik gerçek dünyanın işleyiş modelidir. Yapay zekâya dünyayı öğretebilmek için enerji, kuvvet, hareket, kütle, alan, dalga, termodinamik gibi kavramları anlamak gerekir. Örneğin, robotik kolların hareketi veya dronların uçuşu tamamen Newton mekaniği ve dinamik sistemler denklemleriyle modellenir.

Fizik bilgisi olmadan yapay zekânın gerçeğe uygun simülasyonlar üretmesi zordur. Otonom araçlar, fabrikalardaki otomasyon sistemleri veya uzay görevleri için fizik tabanlı simülasyonlar kullanılır. Yapay zekâ, bu simülasyonlardan öğrenerek gerçek hayatta daha güvenilir çalışır.

Fizik, enerji verimliliği, malzeme dayanıklılığı, ısı yönetimi gibi alanlarda doğal kısıtları tanımlar. Yapay zekâ bu kısıtları bilmezse, tasarladığı sistemler kâğıt üzerinde iyi görünse bile pratikte çalışmaz. Örneğin, bir veri merkezinde ısıl yönetim (cooling) optimizasyonu yapay zekâ ile yapılır, ama ısıl iletim denklemleri fiziğin konusudur.

Kuantum bilgisayarlar, lityum-iyon piller, yarı iletkenler, optik haberleşme gibi teknolojiler fizik kökenlidir. Yapay zekânın bu alanlarda yenilik yapabilmesi için fiziksel prensipleri anlaması gerekir. Örneğin, Nvidianın GPU tasarımları yalnızca kod bilgisiyle değil, elektriksel devre fiziği ve ısı dağılımı hesaplarıyla mümkün olur.

İnsan zekâsı gerçek dünyaya uyum sağladığı için başarılıdır. Yapay zekânın da aynı şekilde fiziksel dünyanın nedensellik ilişkilerini öğrenmesi gerekir. Bu yaklaşım fizik tabanlı yapay zekâ (Physics-informed AI) olarak bilinir ve mühendislik, iklim modelleme, sağlık teknolojileri gibi alanlarda hızla büyüyor.

Yani, Fizik, yapay zekâya dünyanın nasıl çalıştığını” öğreten dildir. Matematik yapay zekânın mantığını kurar, fizik ise yapay zekânın gerçekliğe uygun yaşamasını sağlar. Elon Musk ve Jensen Huang’ın fizik öğrenin” vurgusu tam olarak bu yüzden anlamlı. Kod yazmak geçici bir beceridir, ama fiziği anlamak yapay zekânın sınırsız uygulama alanlarını açar.

Ülkemizin geleceği için siyasetçilere mesaj

Din eğitimi olduğu zaman "Ağaç yaşken eğilir", Fizik, matematik, bilim olunca, "Yazık değil mi bu çocuklara?" diyen Milli Eğitim Bakanına ve diğer benzer düşüncede olanlara mesajımız şudur; Ülkemizin geleceği için matematik ve fizik alanlarını güçlendirmemiz ve hatta (aynen bugün en güçlü hackerlara sahip olan Rusya'da olduğu gibi) ilkokuldan itibaren uygulamalı matematik ve fizik derslerine ağırlık verilmesi,  zor öğrenilen bu alanlarda çocukları ve gençleri desteklememiz, belki eğitimi oyunlaştırmamız lazım.

"Trigonometriyi ve benzer teorileri üniversitede öğrensinler" cümlesi içi boş bir cümle. Bu dersleri bütün eğitim hayatı boyunca zevkle okumuş bir yüksek mühendis olarak not edeyim, geç kalınmış olur. Ve de yukarıda başbakanının mesajını okuduğumuz Hindistan gibi ülkeler öne geçerken, biz arkadan nal toplar durumuna düşeriz.

                                                             /././

Trump, Nobel Barış Ödülü’nü alır mı?-Hasan Göğüş-

Müttefiklerinin topraklarına göz diken, İran’ı vahşice bombalayan, NATO ülkelerini savunma harcamalarını artırmaya zorlayan ve en vahimi de İsrail’in Gazze’deki soykırımına göz yuman Trump’ın Nobel Barış Ödülü’yle adının anılması bile insana şaka gibi geliyor. Ama Trump bu, yapmayacağı iş yok

trump nobel ödülü

Profumo Skandalını duymuşsunuzdur. Bilmeyenler için hatırlatalım. 1960’lı yılların başında muhafazakâr İngiliz hükümetinin Savaş Bakanı John Profumo, aynı zamanda telekızlık yapan 19 yaşındaki manken Christine Keeler ile evlilik dışı bir ilişki yaşar. Keeler’in aynı zamanda casus olduğuna inanılan Sovyetler Birliği’nin Londra Büyükelçiliği Deniz Ataşesi Yüzbaşı Yevgeny İvanov ile de birlikte olduğu anlaşılınca skandala bir de casusluk boyutu eklenir. Önce Bakan Profuma, bir süre sonra da Başbakan Macmillan istifa etmek zorunda kalır.

Trump’ın başı Epstein dosyaları ile belada

Şimdi de Amerika’da Başkan Trump’ın başı bir başka skandal ile dertte. Trump’ın adı çocuk istismarından tutuklu iken cezaevinde ölü bulunan Jeffrey Epstein dosyalarında geçiyor. Epstein 18 yaşın altındaki kızlarla kendi malikhanesinde zenginleri bir araya getirdiği çılgın partilerle anılıyor. Bu türden skandallar Amerikan toplumu için hiç yabancı değil. John Kennedy/Marilyn MonroeThomas Jefferson/Sally HemingsLydon Johnson/Madeline BrownBill Clinton/Monica Lewinsky Amerikan başkanlarının karıştıkları uçkur skandallarından ilk bakışta akla gelenler. Dikkat ettiyseniz Trump’ın zamparalıklarını listeye dahil bile etmedim. Aslında Batılı toplumlarda başkalarının özel yaşantılarıyla pek uğraşılmaz, evlilik dışı ilişkilere de daha bir hoşgörüyle yaklaşılır.

En büyük suç yalan söylemek

Dinimizde yalan haramdır, mümin yalan söylemez. Oysa Türkiye’de su gibi yalan söyleniyor. Ama Amerika ve Avrupa ülkelerinde yalan en büyük suçtur, katiyen affedilmez. Bir politikacının yalan söylediği anlaşılırsa, siyasi kariyeri sona erer. Profumo’nun başını yiyen de yaşadığı evlilik dışı ilişki değil, ilişkisi hakkında Parlamentoya yalan bilgi vermesi olmuş. Bugün de Trump, Epstein dosyaları ile ilgili sürekli farklı beyanlarda bulunuyor, ardı ardına yalan söylüyor. Önceleri hiç tanımadığını dile getirdiği Epstein’e 50. yaş günü için kutlama mektubu gönderdiği iddiaları ortaya çıktı, Partilerde birlikte çekilmiş fotoğrafları yayınlandı.

Trump’ın içerde tek sorunu keşke Epstein dosyaları olsaymış. 1 Ağustos’ta yeni tarifelerin yürürlüğe girmesiyle Amerika’da enflasyon artıyor. Trump’ın tüm baskılarına rağmen FED Başkanı Powell enflasyon korkusuyla faizleri indirmemekte direniyor. İnsan haklarını hiçe sayan göçmen politikaları gittikçe daha fazla tepki çekiyor. 20 Haziran itibarıyla gözaltı merkezlerinde tutulan göçmenlerin sayısı Amerikan tarihinin en yüksek seviyesi olan 56 bine ulaşmış. Üstelik bunların yüzde 72’sinin herhangi bir suç kaydı bulunmuyor. Ucuz iş gücünün ülkeyi terk etmesiyle bu kere istihdam sorunu ortaya çıkıyor.

Amerika’nın güvenilir kamuoyu araştırma kuruluşlarından “Gallup”un yaptığı son ankete göre Trump’ı destekleyenlerin oranı yüzde 39’a inmiş. Bu oran Biden’ın Afganistan’dan çekildiği gün sahip olduğu desteğin bile altında.

İçeride hızla popülaritesini kaybeden Trump mesaisinin çoğunu dış politikaya harcamaya başladı. Aradığı başarı hikâyesini de sonunda Kafkaslar’da yarattı. Aslında Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Barış Anlaşması henüz imzalanmış değil. Sadece parafe edildi. Zengezur koridorunun yerine lanse edilen “Barış ve Refah için Trump Yolu”nun (TRIPP) hayata geçirilip geçirilemeyeceği meçhul. İran ve Rusya TRİPP’e tepkili. Bu tepkinin boyutu nerelere varır? Ermenistan Başbakanı yaklaşan müteakip seçimleri kazasız belasız atlatabilir mi? Bunlar henüz cevapları belli olmayan sorular. Trump aptal bir insan değil, bunları bilmiyor olamaz. 8 Ağustos’taki imza törenini kendisi için şova çevirmesinin bir sebebi olmalı? Galiba Trump bu yılki Nobel Barış Ödülü’nü alacağına ciddi ciddi inanıyor olmalı. İmza törenindeki konuşmasına Kongo-Ruanda, Pakistan-Hindistan, Tayland-Kamboçya ve Azerbaycan-Ermenistan arasındaki ihtilafları kendisinin sonlandırdığını vurgulayarak başladı. Aliyev ve Paşinyan kendisini Nobel Barış Ödülü’ne aday göstereceklerini söylediğinde ağzı kulaklarına vardı. Hatta her iki lideri de ödül törenine davet edip ön sırada oturtmaya söz verdi.

Nobel Barış Ödülü’nün geçmişi

Nobel Barış Ödülü İsveç dışında Norveç’te verilen tek Nobel Ödülü. Kazananlara madalyaları her yıl Alfred Nobel’in ölüm yıldönümü olan 10 Aralık’ta Oslo’da düzenlenen bir törenle Norveç Kralı tarafından veriliyor. Seçici kurul, Norveç Parlamentosu’nca belirlenen beş kişiden oluşuyor. 1901 yılından bu yana Nobel Barış Ödülü bugüne kadar 111 kişi ve 28 kuruluşa verilmiş. 111 kişiden 22’si Amerikan uyruklu. Aralarında Amerikan Başkanları Theodore RooseveltWoodrow WilsonJimmy CarterBarrack Obama, Başkan Yardımcısı Al Gore, Dışişleri Bakanı Henry Kissinger gibi bildik isimler var. II. Dünya Savaşı sırasında Genel Kurmay Başkanı olan George Marshall’a bile barış ödülü verilmiş. Bu isimlerin çoğunun dünya savaşlarında, Vietnam’da, Afganistan’da, Orta Doğu’da dökülen kanda sorumlulukları bulunuyor. Türklerden Nobel Barış Ödülü alan yok. Ama ödüllendirilen 28 kuruluştan biri olan “Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü”nün madalyası 2013 yılında teşkilatın genel direktörlüğünü üstlenen Türk diplomatı Büyükelçi Ahmet Üzümcü’ye teslim edildi.

Norveç’teki Nobel Enstitüsü’nden bu yıl 5 Mart’ta yapılan açıklamaya göre 31 Ocak’ta dolan başvuru süresi içerisinde 334 kişi barış ödülüne aday gösterilmiş. Usul gereği adayların isimleri 50 yıl gizli tutuluyor.

Bu yılki Nobel Barış Ödülü için Trump’ın ismi ilk kez Türkiye’nin kankası Pakistan tarafından ortaya atılmıştı. Bu kere 8 Ağustos gecesi Can Azerbaycan’ın Cumhurbaşkanı Aliyev tarafından yeniden dillendirildi.

Tabii müttefiklerinin topraklarına göz diken, İran’ı vahşice bombalayan, NATO Ülkelerini savunma harcamalarını artırmaya zorlayan ve en vahimi de İsrail’in Gazze’deki soykırımına göz yuman Trump’ın Nobel Barış Ödülü’yle adının anılması bile insana şaka gibi geliyor. Ama Trump bu yapmayacağı iş yok.

Bu işi kafaya taktıysa Arktik Okyanusu’nda Norveç’e bağlı valiler tarafından yöneltilen adalardan birini kuşatıp silah zoruyla barış ödülünü alırsa şaşırmayalım.

                                                             /././

AKP'ye geçen Çerçioğlu'nun aile şirketi servet kazandı (SÖZCÜ)+Özgür Özel'den, AKP'ye geçen Özlem Çerçioğlu'na: Parti değiştiriyor, firmanın hisseleri borsada yükseliyor, yanına bırakırsak namerdiz! (T24)

AKP'ye geçen Çerçioğlu'nun aile şirketi servet kazandı

Dün AKP rozeti takan Aydın Büyükşehir Belediyesi Başkanı Özlem Çerçioğlu'nun eşine ait şirket hisselerinin artmasının ardından üç günde 4 milyar 270 milyon lira servet kazandığı ortaya çıktı.

Hakkındaki 'dava' ve 'soruşturma' iddialarının ardından CHP'den istifa ederek AKP'ye geçen Aydın Büyükşehir Belediyesi Başkanı Özlem Çerçioğlu, gündemdeki yerini koruyor. Geçişiyle birlikte eşine ait Jantsa'nın hisseleri de gündem olan aile şirketinin üç günde servet kazandığı ortaya çıktı.  Çerçioğlu'nun 13 Ağustos'ta CHP'den istifa ederek AKP'ye geçeceğine yönelik ilk bilgilerin ortaya çıkmasıyla şirket günlük bazda yaklaşık yüzde 6 kadar yükselerek 23,68 lira seviyelerine ulaştı. Bir önceki gün 22,32 seviyesinden kapattı. Şirket hisseleri Çerçioğlu'nun istifa açıklaması ve AKP rozeti takmasıyla birlikte tavan yaptı. Hisseler 14 Ağustos'ta yaklaşık yüzde 10 yükselerek günü 25,84 liradan kapattı. Şirketin 15 Ağustos'ta da tavan olarak 28,42 liraya yükseldi. Gazeteci İbrahim Kahveci, Çerçioğlu ailesinin şirketi Jantsa'ya yönelik sosyal medya hesabından paylaşımda bulundu.  Çerçioğlu'nu etiketlediği paylaşımında Kahveci, şu ifadeleri kullandı: "Topuklayan Efe dedikleri Özlem Çerçioğlu ailesi (aile şirketi) 'AK'lanma hareketi ile son 3 günde 4 milyar 270 milyon lira servet kazandılar. Jantsa 22,32 liradan 28,42'liraya yükseldi. Her bir yüzde 10'luk yükseliş yaklaşık olarak servete 2 milyar lira değer artışı sağlıyor."

                                               ***

Özgür Özel'den, AKP'ye geçen Özlem Çerçioğlu'na: Parti değiştiriyor, firmanın hisseleri borsada yükseliyor, yanına bırakırsak namerdiz!

CHP lideri Özgür Özel, dün AKP'ye geçen Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu'na sert tepki göstererek, "Ona demişler ki 'Aha dosya bu kadar.' Biz dedik ki, 'Çalmadıysan, çırpmadıysan korkma. Kaya gibi arkandayız.' Herkese dedi ki, 'Ben 7 metrekare yerde nasıl yatarım?' Maalesef buna, 'Ya AK Parti'ye katıl, ya Silivri'ye tıkıl' dediler" ifadelerini kullandı. Çerçioğlu'nun aile şirketi Janstsan'a da değinen Özel, "Parti değiştiriyor, firmanın hisseleri borsada yükseliyor. Memlekete bak. AK Parti’ye teslim olursa firmaya destek geleceğini bilenler, firmanın kâğıtlarını alıyorlar, firma tarihi bir çıkış yaşıyor. Şunu söyleyeyim. O çıkışı da o firmaya yapılacak bundan sonraki destekleri de bu Türkiye siyaset tarihinin topuğu bırak en büyük tabansızlığını da bunların yanına bırakırsak namerdiz. Hepsini geri alacağız, hepsinden hesap soracağız" dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel’in, “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” buluşmalarınınbu haftaki durağı Kırşehir oldu. Kırşehir'deki mitinge katılan halk, aralarında Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’in de bulunduğu toplam 44 kişinin bugün gözaltına alınmalarını da protesto etti.

Özel, mitingde yaptığı konuşmada, Çerçioğlu'nun AKP'ye geçmesine de tepki göstererek, şöyle konuştu:

"'Ya AK Parti’ye katıl, yasa Silivri’ye tıkıl' dediler"

"Şimdi biz bunun bütün kayıtlarını dökmüşüz, HSK’ya vermişiz. Daha üç hafta öncesinde de kadınlara ‘Ya iftira at, ya içeride kal. Ya da git evladına kavuş’ diyenleri, bunu kabul etmeyenleri Türkiye’nin dört bir tarafındaki 50 kişilik koğuşlarda 70 kişinin yattığı yerlere sürenleri şikâyet ettik. Üç haftalık dilekçe, cevap yok. Geçen haftaki dilekçe, cevap yok. Madem öyle onu söyleyelim. Bu AK Toroslar çetesi bunları yapıyor, yapıyor, yapıyor. Yetmezmiş gibi madem dediniz, söyleyelim.

Pazartesi günü gideceğiz orada söyleyeceğiz ama. Bir tane müteahhit var. 380 tane ihale olmuş, 300’ü AK Parti’den. AK Partililere dokunmuyorlar. 80’i CHP’den. CHP’de dışarıda adam koymuyorlar. Oysa yolsuzluk var mı, hırsızlık var mı, bir tane kanıt yok. Ama bir iftira var. Aydın Büyükşehir Belediyesi de bununla en çok çalışan belediye. Ona demişler ki ‘Aha dosya bu kadar.’ Biz dedik ki ‘Çalmadıysan, çırpmadıysan, bu işlere karışmadıysan korkma. Kaya gibi arkandayız.’ Herkese dedi ki ‘Ben 7 metrekare yerde, 10 metrekare yerde nasıl yatarım?’ Dedik ki ‘Yatan nasıl yatıyorsa namusunla öyle yatarsın. Ama bunlara boyun eğmezsin.’ Maalesef buna dediler ki ‘Ya AK Parti‘ye katılırsın ya hapse tıkılırsın. Ya AK Parti’ye katıl, yasa Silivri’ye tıkıl.’

"Türkiye siyaset tarihinin en büyük tabansızlığı, hepsinden hesap soracağız"

Bir de tabii bunun karşılığında maalesef bizim en gurur duyduğumuz kadın belediye başkanlarımız, 38 tane birbirinden mert, birbirinden cesur belediye başkanım var, kadın belediye başkanım. Ama bunlardan birine kocasının, babasının, erkeklerin baskısıyla. Firmaları zordaymış, ‘AK Parti’ye geçersek orayı kurtarırız’ diyerek Aydın’ın iradesine ve bir firmaya, düşünün ki memleketi düşünün. Parti değiştiriyor, firmanın hisseleri borsada yükseliyor. Memlekete bak. AK Parti’ye teslim olursa firmaya destek geleceğini bilenler, firmanın kâğıtlarını alıyorlar, firma tarihi bir çıkış yaşıyor. Şunu söyleyeyim. O çıkışı da o firmaya yapılacak bundan sonraki destekleri de bu Türkiye siyaset tarihinin topuğu bırak en büyük tabansızlığını da bunların yanına bırakırsak namerdiz. Hepsini geri alacağız, hepsinden hesap soracağız." (https://youtu.be/fJKGiz0G25I)

                                                               ***

Kadınlardan Diyanet'e cuma hutbesi yanıtı: 'Çenenizi kapatmayı öğreneceksiniz' + İktidarın yeni boşanma modeli kadınların kazanılmış haklarını nasıl hedef alıyor? -soL-

Kadınlardan Diyanet'e cuma hutbesi yanıtı: 'Çenenizi kapatmayı öğreneceksiniz'

Kadın Dayanışma Komiteleri, Diyanet'in cuma hutbesine ve Adalet Bakanı'nın "aile arabuluculuğu" açıklamalarına tepki gösterdi: "Kazanılmış haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Gözünüzü cebimizden, elinizi hayatımızdan çekip çenenizi kapatmayı öğreneceksiniz."

Diyanet'in cuma hutbesindeki ifadelere tepki gösteren Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK), "Biz kazanılmış haklarımızdan vazgeçmeyecek, hakkımız olanları almak için mücadeleye devam edeceğiz. Siz de gözünüzü cebimizden, elinizi hayatımızdan çekip çenenizi kapatmayı öğreneceksiniz" dedi. KDK ayrıca Adalet Bakanı Yılmaz Tunç'un aile arabuluculuğuyla ilgili sözlerine de tepki gösterdi.

Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK), Diyanet'in cuma hutbesinde İslam hukukunun savunulmasına ilişkin kullandığı ifadelere tepki gösterdi.

Diyanet’in cuma hutbesinde miras konusunda kullandığı ifadeleri ve Adalet Bakanı’nın Yılmaz Tunç'un boşanma süreci ile nafaka sürecinin ayrılmasına ilişkin düzenleme önerisini değerlendiren KDK, iktidarın amacının kadınları erkeklere ya da kurum desteklerine muhtaç etmek olduğunu ifade etti.

KDK'nin açıklamasında şöyle denildi:

"Önce Adalet Bakanı'nın aile arabuluculuğu açıklamasıyla boşanma ile nafaka sürecinin ayrıştırılması fikri ortaya atıldı. Ardından bugün Cuma hutbesinde Anayasanın da gerisine gidilerek İslam Hukuku savunuldu. "Karşılıklı rıza olmadan Yüce Rabbimizin koyduğu miras ölçüsünü değiştirmek ilahî adalete aykırıdır." denildi. Mirasta erkeğe iki kadın hissesi verilmesi gerekliliğine geldi konu.

Biz kadınlar yaşamımızı ve özgürlüğümüzü savundukça panikleyen iktidar bizleri haklarımızdan mahrum ederek "terbiye" edeceğini düşünüyor. Gözlerini cebimize dikenler tüm kurumlarıyla haklarımıza saldırıyor. Çalışma hakkımızdan miras hakkımıza, boşanma sürecinde alınması gereken haklardan iş ücretlerimize kadar her şeyde gözleri olanlar kadınlar erkeklere ya da kurumların desteklerine muhtaç yaşasın istiyor. Çok beklerler!

Biz kazanılmış haklarımızdan vazgeçmeyecek, hakkımız olanları almak için mücadeleye devam edeceğiz. Siz de gözünüzü cebimizden, elinizi hayatımızdan çekip çenenizi kapatmayı öğreneceksiniz."

KDK sorumlusu Senem Doruk İnam'dan sert tepki

Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite üyesi, KDK Sorumlusu Senem Doruk İnam, Diyanet'in hutbesinde geçen ifadelerin toplumsal yaşamın dini kurallara göre tarif edilmesi yönünde bir gerici müdahale olduğunu belirtti.

Cumhuriyet kazanımlarına ve kadınların elde etmiş olduğu haklara doğrudan saldırı anlamına gelecek ifadelere tepki gösteren İnam "Aklı, vicdanı ve adalet duygusunu hiçe sayan, kadına erkekten geri rol ve haklar tarif eden bu kurum derhal kapatılmalıdır" dedi.

'Bu kurum derhal kapatılmalıdır'

İnam şu ifadeleri kullandı:

"Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugün yayınladığı ve camilerde okunan  Cuma hutbesinde nelerin kul hakkı olduğuna dair detaylı bir liste yer alıyor. Bu listede yer alan özellikle kadınların miras hakkına dair yer alan bölüm Cumhuriyet kazanımlarına ve kadınların elde etmiş olduğu haklara doğrudan saldırı anlamına gelecek ifadeler içeriyor. 

Diyanet İşleri Başkanlığı sistematik olarak toplumsal yaşamı belirleyen kuralları kendince dini kurallar üzerinden yeniden tarif etmeye, alenen laikliğe aykırı müdahalelerde bulunmaya dönük açıklamalar yapıyor.

Bugün yayınlanan Cuma hutbesi bunun son örneklerinden biri.

Hutbede geçen 'Karşılıklı rıza olmadan Yüce Rabbimizin koyduğu miras ölçüsünü değiştirmek ilahî adalete aykırıdır. Dolayısıyla kişinin; kız çocuklarını mirastan mahrum bırakması, kız çocuklarının da Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır' tanımı toplumsal yaşamın dini kurallara göre tarif edilmesi yönünde bir gerici müdahaledir. Aklı, vicdanı ve adalet duygusunu hiçe sayan, kadına erkekten geri rol ve haklar tarif eden bu kurum derhal kapatılmalıdır."

'Sizin işiniz ara bulmak değil adaleti ve güveni sağlamak'

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç'un "aile arabuluculuğu"na ilişkin sözlerine de tepki gösteren İnam yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

"Adaletten sorumlu Bakan’ın gündeme getirdiği arabuluculuk kararının kadınlar için anlamı düpedüz adaletsizlik!

Boşanma davaları uzamasın diye arabuluculuğu getirmek; kadınların nafaka, mal paylaşımı, tazminat gibi haklarını alamamasına neden olurken evlilik içerisinde şiddetle burun buruna yaşayan binlerce kadını failiyle masaya oturtmak demek.

Ülkemizde boşanmak isteyen kadınlar öldürülürken, boşanmaların “sakin ve olgun” geçmesini dileyen Adalet Bakanı’na söyleyeceğimiz tek şey var:  hadi oradan!

Sizin işiniz ara bulmak değil. Adaleti ve güvenliği sağlamak.

İşinizi yapın, yükümlülüğünüz olan yasaları uygulayın."

https://twitter.com/i/status/1956025820398403860

Diyanet'in hutbesinde ne denilmişti?

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bugün tüm camilerde okunmak üzere yayımladığı cuma hutbesinde "Kız çocuklarının Allah'ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır" ifadesine yer verilmişti. İslam hukuku kız çocuklarının erkek çocuklarına göre mirastan yarı pay almasını esas alıyor.

Hutbede şu ifadeler yer alıyor: "Karşılıklı rıza olmadan Yüce Rabbimizin koyduğu miras ölçüsünü değiştirmek ilahî adalete aykırıdır. Dolayısıyla kişinin; kız çocuklarını mirastan mahrum bırakması, kız çocuklarının da Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır."

                                                                ***

İktidarın yeni boşanma modeli kadınların kazanılmış haklarını nasıl hedef alıyor?-Burcu Günüşen-

İktidar boşanmayı, nafaka ve tazminat ödemek istemeyen erkek için hızlandıran ama şiddete uğrayan kadın için güçleştiren yeni bir düzenleme üzerinde çalışıyor. Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği'ne göre bu değişiklikler, kadınların bağımsız bir yaşam kurma hakkını ciddi biçimde tehdit ediyor.

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç boşanma davaları için yeni bir sistem hazırlığı içinde olduklarını duyurdu. Yeni sistemde, kadınlara ekonomik güvence sağlayan başlıkların boşanma davalarından ayrılması ve şiddete maruz bırakılan kadınla şiddet faili erkeğin “uzlaşı” için arabulucu masasında bir araya getirilmesi planlanıyor.

Erkeklere ekonomik sorumluluk yükleyen taleplerin boşanma sürecini yavaşlattığını savunan Bakan Tunç, “Boşanma davaları ile maddi tazminat, nafaka ve mal rejimini ayırmak gerekiyor. Boşanmayı bir an önce kesinleştirip, diğer davaları devam ettirmek lazım. İkisi beraber sürdüğünde bu çekişme davaları uzatıyor” dedi.

Tarafların mahkemeden önce arabulucuya gitmesi için de yeni bir mekanizma kurmak istediklerini kaydeden Bakan Tunç, “Aile arabuluculuğunun çok faydalı olacağına inanıyoruz. Özellikle de arabuluculukla boşanma konusunda da anlaşabilirler ve mahkeme onayı da kısa sürede sonuçlanır” ifadelerini kullandı.

'Kadın boşanma anında hiçbir ekonomik güvenceye sahip olamayacak'

Boşanma davalarında yapılmak istenen değişiklikleri soL’a değerlendiren Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği, önümüzdeki aylarda Meclis’e sunulması planlanan düzenlemeyi kadınların yaşam hakkına ve hukuki kazanımlarına dönük “yeni bir saldırı” olarak niteledi.

Boşanma kararının hızla verilip nafaka, maddi-manevi tazminat taleplerini ayrı davalara bölünmesinin uygulamada kadınlar için daha fazla yoksulluk ve şiddet anlamına geleceğini vurgulayan dernek, şu açıklamada bulundu:

“Yeni sistemde hızlı biçimde boşanan erkek, boşanma anında ekonomik sorumluluktan kurtulmuş olacak, kadın boşanma anında hiçbir ekonomik güvenceye sahip olamayacak. Nafaka ve tazminat için yeniden dava açmak zorunda kalacak. Bu da aylarca, hatta yıllarca sürebilecek bir süreç, ek masraf, tekrar tekrar mahkemeye çıkma ve yeniden mücadele anlamına geliyor.

Oysa boşanma süreci kadınlar için zaten ağır bir yük. Uzun ve masraflı yargı süreçleri, yoksulluk, şiddet ve ölüm tehdidi, toplumsal baskıyla baş etmek zorundalar. Ölümü göze alıyorlar. Türkiye’de kadın cinayetlerinin yaklaşık yarısı, kadının boşanmak istemesi ya da boşandıktan sonra hayatını yeniden kurmak istemesi nedeniyle işleniyor.”

'Davaları geciktirmek kadını güçsüzleştirmeye yönelik bir strateji'

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un boşanma sürecinin önünde bir “engel” olarak gösterdiği yoksulluk nafakasının 2024 yılı ortalaması 1179 lira. Mahkemelerin hükmettiği miktarlarsa genelde 1000 liranın altında. Ayrıca ödemelerin yarısından fazlası hiç yapılmıyor, büyük bölümü için icra yoluna gidiliyor. Buna rağmen, Bakan mevcut sistemin erkekleri “mağdur” ettiğini ima ediyor.

Nafakanın bir hak olduğunu vurgulayan Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği, bu hakkı korumak için mücadelelerini sürdüreceklerini şu sözlerle vurguladı:

“Raporlar, kadınların büyük bölümünün şiddetten kurtulmak için boşandığını ancak boşanma sonrasında erkeklerin, nafaka ödememek için şiddet ve baskıyı sürdürdüğünü gösteriyor. Evliyken çalışma hayatına katılması engellenen, boşandıktan sonra ise nitelikli ve güvenceli iş bulamayan kadınlar, geçimlerini sağlayabilmek için nafaka talep etmek zorunda kalıyor.

Sanki binlerce erkek boşandığı kadınlara ömür boyu büyük meblağlar ödüyormuş gibi istisnai ve medyatik örnekler abartıldı. Bu söylem kadınların boşanma sonrası hayatlarını kurabilmesi için hayati olan yoksulluk nafakasını hedef almanın ideolojik zemini oldu. Mevcut sistemde bile bu kadar zor erişilebilen bir hakkı, davaların ayrılmasıyla geciktirmek, yok etmek kadını yeniden güçsüzleştirmeye yönelik bir stratejidir.”

'Şiddetten kurtulmuş kadını failin karşısına oturtmak onu tekrar baskıyla yüz yüze bırakır'

İktidar, 2010’lu yılların ortasından itibaren boşanma oranlarını düşürmek için “aileyi koruyucu tedbirler” söylemine sarılıyor.

Bu süreçte önce aile danışmanlığı adı altında, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Diyanet ile yaptığı protokoller, boşanma ombdusmanlığı gibi arabuluculuk işlevi gören uygulamaları devreye sokuldu.

Resmi ve somut bir aile arabuluculuğu önerisi ilk kez 2016 tarihli içeriğinde nafaka ve mal rejimi haklarının da gasbedilmesini öngören Boşanma Komisyonu Raporu ile gündeme geldi.

Bu girişimlerin önündeki en büyük engel 6284 sayılı Kadınları Şiddetten Koruma Kanunu oldu. 

Ancak Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği’nin değerlendirmesine göre, yeni düzenleme, kanuna rağmen hayata geçirilmek isteniyor.

“Farklı şekillerde ısıtılarak önümüze konan bu öneri, yıllardır ısrarla altını çizdiğimiz üzere İstanbul Sözleşmesi ve 6284’ün açıkça engellediği bir uygulama. 6284, kadına yönelik şiddetin her türünde (fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik) devletin kadını koruma yükümlülüğünü düzenler ve bu nedenle şiddet içeren vakalarda uzlaştırma veya arabuluculuk yapılmasını yasaklar. 'Şiddet uygulayan ile mağduru aynı masaya oturtmak, koruma değil, şiddeti yeniden üretmektir' der. 

Şiddetten kurtulmuş kadını failin karşısına oturtmak onu tekrar baskı ve tehditle yüz yüze bırakır. Sadece kadının değil, çocukların da güvenliğini tehlikeye atar. Güç eşitsizliğinin bu kadar derin olduğu koşullarda baskıdan arınmış bir müzakere zemini gerçek olamaz.”

Tüm zorluklara rağmen kadınların ölüm pahasına, yoksulluğu ve yalnız bırakılmayı göze alarak boşanmak için çabaladıklarını vurgulayan dernek, “Bizler, erkek egemenliğini güçlendiren, kadınları şiddete ve yoksulluğa mahkûm eden hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz. Medeni Kanun’un laik ve eşitlikçi temellerine, İstanbul Sözleşmesi’ne ve 6284 sayılı Kanun’un şiddetten koruma hükümlerine sahip çıkıyoruz” sözleriyle mücadele etmeye devam edeceklerinin altını çizdi.

                                                                      ***
soL

 

EVRENSEL " Köşebaşı + Gündem" -15 Ağustos 2025 -

Sahtecilik A.Ş.: Sahtecilik suçunun kriminolojik boyutu -Kansu Yıldırım-

Türkiye kamuoyu birkaç haftadır sahte diplomalarla başlayan büyük bir sahtecilik zincirini konuşuyor. Gazeteciler tek tek olaylar ve iddianameler üzerinden devletin en kritik kurumlarından başlayarak her kademesine yayılmış dolandırıcılık ve evrakta sahtecilik suçlarını ekranlara taşıyor. Anlaşıldığı kadarıyla bürokratların, memurların ve siyasetçilerin de yer aldığı bir suç ağı resmî veriler ve bilgiler üzerinde tahrifat yaparak çıkar ve para amaçlı organize suç öbekleri oluşturmuş durumda. Ne var ki, siber güvenlik açığı sorunu yeni değil.

Hatırlanacağı üzere dijital ortamda saklanan kişisel verilerin çalınarak parayla satılması pandemi döneminde de gündeme gelmiş, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu 85 milyon kişinin kimlik verilerinin çalınıp çalınmadığı sorusunu yanıtlarken, “Bu pandemi sürecindeki hatırlarsınız, sağlık sisteminden bir sızıntıdır. Onun haricinde yok” demişti. Ancak kişisel verilerin (TC kimlik, isim, iletişim, ikametgâh, vd.) çeşitli internet sitelerinde parayla satıldığı ortaya çıkmıştı.

Dijital veri ve bilgilerin çalınması, sızdırılması ya da satılması basit bir güvenlik açığı ya da yazılım meselesi değil, kronik hale gelmiş yapısal bir sorun. Sahte diploma olayında görüldüğü üzere elektronik imzaların kopyalanması, kişisel ve kurumsal verilere dışarıdan bu ölçüde erişim ve resmî belgelerde tahrifat kolaylığı suçun ve suç ağının büyüklüğünü, dijital devlet projelerindeki yapısal sorunları gözler önüne seriyor.

Sahtecilik suçları münferit olarak işlenmesinin yanı sıra örgütlü suçlar başta olmak üzere birçok suç türünün işlenmesine zemin hazırlayan öncül bir suç olarak değerlendirilir. Adalet Bakanlığı bünyesindeki Adli Sicil İstatistik Genel Müdürlüğünün her yıl yayımladığı adalet istatistikleri incelendiğinde, sahtekârlık suçlarındaki ve sanıklarındaki artışın kritik seviyelere ulaştığı görülüyor.

Sahtecilik suçunun adli boyutu

Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) 197 ile 212. maddeler arasında düzenlenen “Kamu Güvenine Karşı Suçlar” başlığı, parada sahtecilik, kıymetli damgada sahtecilik, mühürde sahtecilik, mühür bozma, resmî belgede sahtecilik, resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma, özel belgede sahtecilik, açığa atılan imzanın kötüye kullanılması suçlarını kapsar.

Ceza mahkemelerindeki suç türlerine göre açılan dosya endekslerinde “sahtecilik” suçları 2021’den 2022’ye yüzde 6, 2023’ten 2024’e yüzde 12 artmış durumdadır.

2024 yılında TCK uyarınca ceza mahkemelerinde kovuşturma evresinde “Kamu Güvenine Karşı Suçlar”da karara bağlanan dosya, sanık ve suç sayılarına baktığımızda tablo şöyle:

  • Resmi belgede sahtecilik suçunda 24 bin 552 dosyada 33 bin 203 sanık yargılanırken, 8 bin 944 sanığa mahkûmiyet kararı verildi.
  • Mühür bozma suçunda 16 bin 093 dosyada 15 bin 891 sanık yargılanırken, 5 bin 865 sanığa mahkûmiyet kararı verildi.
  • Özel belgede sahtecilik suçunda 3 bin 654 dosyada 6 bin 663 sanık yargılanırken, 927 sanığa mahkûmiyet kararı verildi.

2024 yılında “Kamu Güvenine Karşı Suçlar”da toplam 52 bin 631 dosyada 65 bin 172 sanık yargılanırken, 18 bin 598 sanığa mahkûmiyet kararı verildi.

2023 yılı verilerine baktığımızda ise rakamlar şöyle:

  • Resmî belgede sahtecilik suçunda 25 bin 024 dosyada 34 bin 043 sanık yargılanırken, 8 bin 720 sanığa mahkûmiyet kararı verildi.
  • Mühür bozma suçunda 16 bin 255 dosyada 15 bin 798 sanık yargılanırken, 5 bin 886 sanığa mahkûmiyet kararı verildi.
  • Özel belgede sahtecilik suçunda 3 bin 863 dosyada 5 bin 966 sanık yargılanırken, 1024 sanığa mahkûmiyet kararı verildi.

2023’te “Kamu güvenine karşı suçlar”da toplam 53 bin 533 dosyada 65 bin 447 sanık yargılanırken, 18 bin 635 sanığa mahkûmiyet kararı verildi.

Sadece son iki yılda 106 bin 164 sahtecilik suç dosyasında 130 bin 619 sanık yargılanırken, 37 bin 233 sanığa mahkûmiyet kararı verildi.

2022 yılı ve öncesindeki raporlarda sahtecilik kendi içinde alt başlıklara ayrılmadığı için detaylı bilgiye ulaşmak zor.  

Emniyet Genel Müdürlüğünün “Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele 2021 Raporu”na göre 2021 yılında belgede sahtecilik suçlarına yönelik 10’u planlı olmak üzere toplam 1.735 operasyon gerçekleştirilirken, belgede sahtecilik suçuyla mücadele çalışmaları kapsamında sahte belge basımı amacıyla kullanılan dört matbaa deşifre edildi.

Adalet Bakanlığı Ceza İnfaz Kurumunun istatistiklerine göre 31 Aralık 2024 tarihi itibarıyla ceza infaz kurumlarında 18 bin 434 hükümlü bulunurken, bir önceki yıl son itibarıyla hükümlü sayısı 14 bin 971 idi.

Bunlar sadece yargıya intikal eden resmi veriler olup, üstü örtülen veya yakalanamayan pek çok suç vardır. Diploma skandalında olduğu üzere isimler sızdırılmasaydı yıllara yayılmış sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarının ne kadar kökleştiği ve yayıldığı anlaşılmayacaktı.

Sahtecilik suçunun toplumsal boyutu

Resmî belgelerle, elektronik imzalarla, sahte damgalarla yapılan usulsüzlükler, yolsuzluklar ve sahtecilikler sıradan adi suçlar olmanın ötesinde, iktidar partisi mensuplarına ya da onlara yakın siyasi ve ekonomik güç odaklarına kariyer, unvan, makam sağlayarak imtiyazlarla ve kayırmalarla sınıfsal eşitsizliği derinleştiren, toplumsal adalet duygusunu örseleyen bir suç türüdür.

Kamu kurumlarına sızarak sahte e-imzayla diploma, sürücü belgesi düzenleyen suç örgütlerine ilişkin iddiaların YSK’ye kadar uzanması gençlerin geleceğinin çalınması anlamına geliyor. Petrokimya sektöründe çalışan bir kadın işçi Evrensel’e verdiği görüşte çocuğunun sınava girdiğini ama puanı yüksek gelmediği için endişeli olduklarını, çocuğunun yokluk çekmemesi için bir an önce hayata atılmasını istediğini söylemiş ve şunu eklemişti: “Şimdi çocuğum biraz para biriktirmek için fabrikada işe başladı.”

Emekçilerin çocuklarının yoksulluk ve geçim sıkıntısıyla mücadele ederken alın teriyle ve özveriyle hayat kurmaya çalıştığı koşullarda bu tip sahtecilik suçları bir hukuk sorunu olmanın ötesinde bu çocukların hayallerinin ve geleceklerinin çalınmasına denk düşmektedir.

Sahtecilik suçunun kriminolojik boyutu

Aitor Jiménez ve J.C. Oleson, “The Crimes of Digital Capitalism” başlıklı yazılarında veri suçlarının hızla kurumsal bir organize suç biçimine dönüştüğünü, bu anlamda bir tür devlet-şirket suçuna tekabül ettiklerini öne sürüyor. Yazarlara göre veri suçları tek bir suç faaliyetine karşılık gelmez; kurumsal hâkimiyet veya veri gücü elde etmeyi amaçlayan, yetki veya gizlilik yasalarının ihlali de dahil çok sayıda suçtan oluşan bir kurumsal suç biçimidir. Öte yandan veri suçları “siber suç” da değildir. Bu kurumsal suç işleme davranışı, ağın içinde ve dışında gerçekleşir; ağ, her halükârda maddi gerçeklikten ayrı bir dijital alan değil, onun dijitalleştirilmiş bir uzantısıdır. Jiménez ve Oleson’a göre veri suçları büyük toplumsal zarara neden olan ciddi suçlardır. Günümüzün Batılılaşmış hukuk dünya görüşüne göre veri hakları insan onurunun ayrılmaz bir parçasıdır ve bu nedenle veri gizliliğinin ihlali, insan hakları ihlali olarak değerlendirilmeli ve ele alınmalıdır. Veri suçları, yurttaşların haklarını ve demokratik değerleri tehdit eden kurumsal organize suçlardır.[1]

Dipnotlar:

1^ Jiménez, Aitor and Oleson, J.C. (2022) "The Crimes of Digital Capitalism," Mitchell Hamline Law Review:Vol. 48: Iss. 4, Article 5.

                                                                        /././
Adli Tıp Kurumundan Murat Çalık Raporu: Sağlık durumu cezaevinde kalmasına engel değildir
Adli Tıp Kurumu (ATK), verdiği raporda Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık'ın sağlık durumunun cezaevi şartlarında kalmasında engel olmadığını bildirdi.

İstanbul – Adli Tıp Kurumu (ATK), İBB’ye yönelik soruşturma kapsamında tutuklanan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık'ın, mevcut tıbbi belge, tetkikler ve muayene bulgularına göre, cezaevi şartlarında kalmasında sağlığı yönünden engel bir durum tespit edilmediğini bildirdi. Çalık, 2 kez kanser atlatmıştı

ATK tarafından Çalık hakkında düzenlenen raporda , İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca Ceza İnfaz Kurumu koşullarında kalıp kalamayacağı hususunda rapor talep edildiği belirtildi.

Aralık 1999'da Marmara Üniversitesi Hastanesinde akut myeloid lösemi (AML-M4) tanısı aldığı, Ocak-Haziran 2000 tarihlerinde de 4 kür kemoterapi tedavisi gördüğü ifade edilen Çalık hakkında, 17 Nisan 2002'de Türk Silahlı Kuvvetlerince "askerliğe elverişli olmadığı" şeklinde değerlendirme yapıldığı kaydedildi.

Marmara Üniversitesi Hastanesinde, Ocak 2008'de sağ tükürük bezinde tümör (mukoepidermoid karsinom) nedeniyle ameliyat olduğu belirtilen Çalık'ın, İzmir Şehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği tarafından yapılan son değerlendirmesinde tükürük bezi tümörü açısından nüks (tekrarlama) veya metastaza (yayılma) ait bulgu tespit edilmediği kaydedildi.

Raporda yer verilen Çalık hakkında Beylikdüzü Devlet Hastanesi tarafından 25 Nisan 2023 tarihinde düzenlenen sağlık kurulu raporunda, "silah bulundurma veya taşıma ruhsatı almasında sağlık açısından sakınca yoktur" şeklinde değerlendirme yapıldığı bildirildi.

İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Kliniğinin 23 Haziran ila 8 Temmuz 2025 tarihleri arasındaki yatış-çıkış evrakında Çalık'la ilgili, "blast sayısının yüzde 4-5 dolayında olduğu, kemik iliği imprint değerlendirilmesinde atipik (anormal) hücre izlenmediği, flow (akım) sitometrisi incelemesinde blast oranının yüzde 1-2 olduğu, 4 Temmuz tarihinde boyundan yapılan biyopsinin travmatik nöroma (iyi huylu) olarak sonuçlandığı, endoskopik biyopsisinde midede saptanan poliplerin iyi huylu olduğu"na dair tespitlere yer verildi.

Raporda, İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 14 Temmuz 2025 tarihli raporuna da yer verildi. Buna göre raporda, "9 Temmuz'da göğüs ağrısı şikayetleri olması nedeniyle getirilen hastanın EKG'sinin normal olduğu, kan değerlerinin (troponin) normal sınırlarda bulunduğu, koroner yoğun bakıma yatırıldığı, takiplerinde göğüs ağrısı tekrarlamadığı, ritim bozukluğu gözlenmediği"ne ilişkin tespitler yer aldı.

Mütalaada, mevcut bulgularla Çalık'ın Kardiyoloji Kliniğinde yatmasını gerektirecek bir durum olmadığı düşünülerek taburculuğuna karar verildiği ifade edildi.

Çalık'ın 16 Temmuz 2025 tarihinde yapılan kurul muayenesinde, son zamanlarda kilo kaybı ve iştahsızlık şikayetleri olduğu, uyku ve iştahının çok iyi olmadığı ve 15-20 dakika yürüyüş yaptığı kaydedilen mütalaada, genel durumunun iyi, bilincinin açık, oryante ve koopere olduğu, desteksiz mobilize olabildiği, dört ekstremite eklem hareket açıklıklarının tam olduğu tespite yer verildi.

Kurul muayenesinde, Çalık'ın kas kuvvetlerinin tam olduğu, merdiven çıkabildiği, tansiyonunun 140/70, nabız ve ateşinin normal olduğu, morluk, sarılık ve nefes darlığı olmadığı kaydedilen mütalaada, hızlı kilo kaybına ait bulgu olmadığı, dolaşım sistemi, batın ve solunum sistemi muayenesinin doğal olduğu, ayrıca psikiyatrik muayenesinde aktif psikopatoloji tespit edilmediği belirtildi.

Kurul tarafından "Şahsın kemik iliği aspirasyonu, flow (akım) sitometrisi ve kemik iliği biyopsisi birlikte dikkate alındığında blast oranının yüzde 3-4 olarak değerlendirildiği ancak biyopsinin kortikal ve subkortikal alandan geçmesi nedeniyle patolojik değerlendirmesinin suboptimal olduğu (teşhis koymak için yeterli düzeyde olmadığı), kilo kaybı ve eldeki mevcut patolojik veriler değerlendirildiğinde hematoloji, tıbbi onkoloji ve hematopatoloji konularında deneyimli bir merkez tarafından yeniden değerlendirilmesi gerektiği" yönünde görüşe yer verildi.

Kemik iliği biyopsisinde aktif hastalık (lösemi ve lenfoma) bulgusu görülmedi

İlgili İhtisas Kurulunun 16 Temmuz 2025 tarihli mütalaasında, Çalık'ın tam teşekküllü eğitim araştırma hastanesi ya da üniversite hastanesine sevkiyle yatışının sağlanarak gerekli tetkiklerin ve tedavisinin yapılması, uzman görüşlerini içeren son durumunu gösterir sağlık kurulu raporu ve istenilen tetkiklerin gönderilmesi sonrasında yeniden değerlendirileceği kaydedildi.

İzmir Şehir Hastanesi'ne yatırılan Çalık hakkındaki 19 Temmuz ila 6 Ağustos 2025 yatış-çıkış tarihli tıbbi evraktaki, "Çalık'ın EKG'si ve böbrek fonksiyon testlerinin normal olduğu, Tıbbi Onkoloji tarafından mukoepidermoid karsinom (tükürük bezi tümörü) açısından nüks (tekrarlama) veya metastaza (yayılma) ait bulguya rastlanmadığı, 21 Temmuz tarihinde vücut ağırlığı 84 kilogram ve boyu 183 santimetre olup vücut kitle indeksi 25,1 (normal sınırlar 18,5-24,9) olarak hesaplandığı, 25 Temmuz tarihinde yapılan kemik iliği biyopsisinde blast oranı yüzde 2 tespit edilmiş olduğu, atipik (anormal) hücre ve maligniteyle ilgili bir bulgu olmadığı, hematolojik açıdan remisyonda (aktif hastalık bulgusu yok) olarak değerlendirildiği" yönündeki tespitlere yer verildi.

Mütalaada, Çalık'ın 4 Ağustos'ta vücut ağırlığının 85 kilogram, vücut kitle indeksinin de 25,5 olduğu ifade edilerek, kilo alımının gerçekleştiği ve genel sağlık durumunun iyi olduğu kaydedildi.

Ruhsal hastalığı tespit edilmedi

Çalık'ın kalın bağırsağında divertiküller olup divertikülit lehine tomografi bulgusu olmadığına işaret edilen mütalaada, kilo kaybına yönelik yapılan tetkiklerinde de patolojik bulgu olmadığı, ayrıca 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 16. maddesi kapsamında bir ruhsal hastalığının tespit edilmediği belirtildi.

Aynı mütalaada, Çalık'ın genel durumun iyi, vitallerinin stabil olduğu ve taburculuğuna karar verildiği ifade edildi.

Adli Tıp Kurumu ilgili İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen mütalaada, kemik iliği morfolojik, patolojik, immünofenotipik ve genetik incelemeleri birlikte değerlendirildiğinde, şahısta lösemi, lenfoma ve miyelodisplazi lehine patolojik bulgu tespit edilmediği aktarıldı.

                                             ***

Alaska’da Ukrayna pazarlığı ve hesaplar -Yücel Özdemir-

24 Şubat 2022’de başlayan Ukrayna savaşının sona erdirilmesi için mart ayından bu yana değişik aralıklarla yapılan doğrudan ve dolaylı görüşmeler, bugün ABD Başkanı Trump ile Rusya lideri Putin arasında Alaska’da yapılacak yüz yüze görüşmeyle yeni bir aşamaya geçiyor.

Yıllardır Ukrayna üzerine hesaplar yapan, savaş nedeniyle devasa askeri ve mali yardımlarda bulunan Avrupalı emperyalist devletlerin masanın dışında tutulması tahmin edilebileceği gibi Avrupa’da Trump’a karşı geniş hayal kırıklığına ve tepkiye yol açmış durumda. Trump ve Putin’in Ukrayna ve Avrupasız barış getirme planının ne kadar karşılık bulacağı ise belirsiz.

Avrupalı emperyalistlerin Ukrayna’dan eli boş dönmesi anlamına gelen plana karşı yapılan hamlelerin ne kadar başarılı olacağı da kuşkulu. Dahası, Avrupa’nın dahil edilmediği bir paylaşım planının ardından Ukrayna’da istikrar beklemek de hayal. Zira, Ukrayna içinde azımsanmayacak Avrupa/AB yanlısı güç ve dinamik var. Avrupalı emperyalistlerin kendi çıkarları için gelecekte bu güçleri harekete geçirmesi kuvvetle muhtemel.

Trump-Putin buluşmasından bir hafta önce AB, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Polonya ve Finlandiya devlet ve hükümet başkanlarının “Barışa giden yol” başlığı altında bir bildiri yayımlaması, sürece seyirci kalınmayacağının ifadesi. Ukrayna’nın görüşmelere dahil edilmesi adına yayımlanan bildirinin en dikkat çekici cümlelerinden birisi “Ukrayna kendi kaderini belirleme özgürlüğüne sahiptir.” ABD ve Rusya’nın Ukrayna’nın özgürlüğünü elinden aldığını ifade eden Avrupa devletleri, asıl olarak kendilerinin masada olmasını istiyor.

Aynı bildiride “Ukrayna’ya güvenlik garantisi” verilmesinden söz edilirken, somut olarak NATO üyeliği gündeme getirilmiyor. Ancak Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğinin Rusya’nın onayına bağlanması da istenmiyor. Ucu açık bir süreç hedefleniyor. Daha önce muhtemel bir barış durumunda Avrupa’nın askeri olarak Ukrayna’yı koruması, barış gücü göndermesinden söz ediliyordu.

ABD ve Rusya arasında kapalı kapılar arkasındaki pazarlıklarda muhtemelen, kamuoyunun henüz bilmediği, bazı konularda uzlaşma sağlanmış görünüyor. Bu nedenle Washington-Moskova hattında kaba hatlarıyla paylaşımın yapıldığı, sınırların belirlendiği söylenebilir. Ayrıntılar ve savaşın diğer taraflarının bu plana nasıl yaklaşacağı ise bugünkü buluşmadan sonra daha belirgin hale gelecek.

Avrupa’yı Ukrayna’da tamamen karşıya almak istemeyen ABD Başkanı Trump’ın, Alaska buluşmasına iki gün kala Avrupalı liderler ve Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenskiy ile dijital bir toplantı yapması iki açıdan önemli.

Birincisi: Avrupa ve Ukrayna’nın mesajlarını dikkate aldığını göstermek istiyor.

İkincisi: Putin’in karşısında Ukrayna savaşına bir şekilde müdahil olan bütün ülkeleri arkasına alarak güçlü oturmayı hedefliyor. Böylece, Rusya’nın ABD ile Avrupa arasındaki çelişkilerden yararlanma hesabı boşa çıkarılmaya çalışılıyor. Çelişkilerin buna ne kadar müsaade edeceğini zaman gösterecek.

Alman basınında Moskova-Washington arasındaki uzlaşmada nelerin olduğuna dair değişik spekülasyonları içeren haberler ve yorumlar var. Bunların başında elbette Ukrayna’nın toprak kaybı geliyor. Mevcut savaş cephesinin esas alınması durumunda Ukrayna’nın toprak kaybının olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Trump bu durumu “toprak takası”, yardımcısı JD Vance, “Taraflar için acı verici sonuç” olarak nitelendiriyor.

Rus birlikleri şu anda Kırım yarımadası dahil olmak üzere Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 20'sini kontrol ediyor. Lugansk, Donesk, Zaporijya ve Herson bölgelerinin büyük bir bölümünün yanı sıra Sumi ve Harkiv bölgelerinde de çok küçük alanlar kontrol altında.

Avrupa ülkeleri şimdilik “toprak kaybı” ya da “değişimine” karşı çıkarak Zelenskiy’nin sırtını sıvazlıyor. Ancak bunun pek gerçekçi bir yaklaşım olmadığı da biliniyor. Özellikle Kırım’ın uluslararası hukuk kapsamında yeninden Rusya topraklarına dahil edilmesinin ihtimali yüksek görünüyor. Bu bağlamda buluşmanın Alaska’da yapılması gizli bir mesaj da içeriyor. Alaska, 30 Mart 1867’de dönemin Rus İmparatorluğu tarafından, 1853-56 yılları arasında yaşanan Kırım savaşı nedeniyle uğradığı büyük ekonomik yıkımı kapatmak için 7,2 milyon dolara ABD’ye satılmıştı.

Aynı Alaska, şimdi Kırım’ın yeniden bütün emperyalistlerin kabul edebileceği şekilde Rusya toprağı olmasına vesile olabilir mi? Tarafların kısa zamanda paylaşım konusunda bir uzlaşmaya varması zor olduğu için görüşmeler maratonu uzun sürecek. Bu nedenle Trump, sürekli beklentileri düşürmeye çalışıyor. Bugünkü buluşmadan bir ateşkes çağrısının çıkması, Putin ve Zelenskiy’nin bir araya gelmesi zemininin yaratılması barış süreci için bir başlangıç olabilir.

42 ay önce Zelenskiy’i Rusya’ya karşı kışkırtarak savaş ortamı hazırlayan emperyalist devletler, bolca silah satarak savaşın nimetlerinden alabildiğince yararlandılar. Şimdi barışın nimetlerinden faydalanmanın hesaplarını yapıyorlar. Düşmanlaştırılan halklar, katledilen yüz binlerce can, büyük insanlık yıkımının nasıl onarılacağı ise emperyalistlerin umurunda değil. Varsa yoksa yer altı ve yer üstü zenginliklerine el koyma, ekonomik ve siyasi nüfuz hesapları...

Tam da emperyalist barbarlığa yakışan bir tablo.

                                                                    /././

Posthümanizm ve bozuk düzen: Kapitokrası ve mütamaşekrasi -Adnan Gümüş-

Poulantzas, "olağanüstü devlet"leri (exception state), faşizmi ve diktatörlükleri kapitalizmin olağan halinin krizlerine bağlıyordu. Artık olağan-olağan dışı da kalmadı, onların sonrasında postmodernizm, postyapısalcılık, posthümanizm çağındayız da bunlar birer negasyon nitelemesi, her negasyon da iyi olumlu yönde bir negasyon değil. Hele de çevredekiler Osmanlının hasta ve bozuk düzen sayıldığı gibi post öncesi veya sonrasında hakim olanla aynısını da başaramıyor, biraz kırık, biraz bozuk halde devam ediyor.

Hepimiz gerek dünyada gerekse Türkiye’de neler yaşanıyor, nasıl tanımlanabilir, en azından uygun betimleri nelerdir diye süreçleri kaygıyla tanımaya anlamaya çalışıyoruz. Dünyada yaşananlar neler, Türkiye’de yaşananlar basit birer yansıma mı, aynı zamanda yerli ve milli olan başka halleri mi? Küreseli nedir, yerlisi millisi nedir, sahisi sahtesi nedir, orijinali kopyası, orijinali bozuk hali nedir, öncesi sonrası nedir?

Post-modern, post-ontik, post-natur, post-human, post-kavgası çağı kapitokrasi

Aşma, eskiyi içererek daha farklı bir çeşidine doğru geçmedir. Nicelik anlamında daha ince, rafine veya daha etkilisi anlamında öncekinin “ilerisi” sayılabilir. Ancak “post” olarak “sonraki” “nitel” anlamda, nitel ölçüler koyulduğunda, saflık, doğallık, iyi niyet, iyilik, güzellik, eşitlik vb. gibi “içerikli” ölçütler bakımından her zaman daha fazlası daha nitelikli olduğu anlamına gelmez, içerikli ölçütler, olumlu yöndeki göstergeler bakımından “post/sonradan gelen” çok daha gerilere düşmüş olabilir.

Ticaret, koloniyalizm, emperyalizm dönemi öne çıktıkça büyük güç/hakimiyet savaşları önce Rusya ile Batı, sonra Sovyetlerle ve Türkiye ile Batı, daha sonra Japonya, İtalya ve Almanya ile Batı arasında başladı sayılır.

Modernizmin ikinci evresi sayılacak bu dönem postkoloniyalizm değil koloniyalizmin post hali olarak İngiliz ve biraz Fransız odaklı endüstriyel kapitalizme karşı çeperindeki Prusya’nın, İtalya’nın, Rusya’nın, Japonya’nın, Türkiye’nin uyarlanma, baş edebilme evresi idi. Yüksek teknolojiyi ve endüstrileşmesi daha önce giden İngiltere ve Fransa’yı yakalayabilmek için kitlesel motivasyonlarla karma veya toptan kitlesel halde farkı kapatma arayışı idi. Başarılı da oldu.

En son örneği Çin.

Ancak hiçbiri birbirine dönüşmekten, karşıtına dönüşmekten kurtulamadı.

Çağ kapitalizm çağı.

Her çağın bir erdemi tılsımı ideolojisi yönetim biçimi olacak.

Yönetim biçimi de kapitokrasi.

Pek çok post “-krasi” anlamında kapitokrasi

Otokrasi, aristokrasi, teokrasi, plütoktrasi, timokrasi, oligarşi, monarşi, demokrasi, teknokrasi, kleptokrasi vb. terimlerinin “-krasi” ek nitelemesi etimolojik olarak Antik Yunanca "kratos" (κράτος) kelimesinden türemiştir; "güç", "iktidar", “hakimiyet”, “egemenlik” veya "yönetim" anlamına gelmektedir.

“Post” sözcüğü iki farklı etimolojiyi taşımaktadır. Güçlü olanı yenip en güçlü hale gelmek (kurdu öldürüp postunu kuşanmak), tarikatta “post”u kapmak, Anadolu’da iktidarı gücü nemayı ele geçirmek, bu anlamda aktüel en son güç haline gelmek anlamındadır. Latincede “post” sözcüğü bir diğerinin etki ve öneminin geçmesi veya yok olması, yok edilmesi, sonradan gelen, “sonra” anlamındadır. Güncel olarak sık sık postmodernizm, postyapısalcılık, post hümanizmden bahsediliyor. Hükmü yıkılan anlamında yanlış kullanımlar değil ancak negatif anlamda bunlar. Yerine geçen nedir, “-krasi” kimde, onu doğrudan göstermiyor. Mevcudu en iyi paranın gücü/ iktidarı anlamında “kapita-krasi” olarak niteleyebiliriz. Marx’ın baş yapıtı “Das Kapital” çağı.

Kapita-krasi, yani paranın gücü, para sahiplerinin yönetimi, aynı zamanda kendinden önceki ilkelere “post/sonra” haldedir:

-Aydınlanmanın yok sayılması, akıldan, bilimden, yöntemden uzaklaşılması, geriye düşülmesi anlamında postmodermizm,

-Ulus veya bölgesel devlet veya oluşumların kendi yarı özerk etki alanlarının, bağımsızlıkların örselenmesi, anlamını yitirmesi anlamında postnasyonalizm,

-Her tür ilke, düzen veya yerleşik yapının aşındırılması anlamında deregülasyon, düzensizlik,

-Pazarın ulusal karakterinin kalkması, tüm dünyanın paranın dolaşım alanında olması anlamında küreselleşme,

-İnsanlığın yok sayılması anlamı üç halde, birincisi insanın gelişiminin odak olmaktan çıkması, insana saygının, insanın bir değer oluşunun yok olması, insandan ve insanlıktan kopma anlamında posthümanizm,

-İkincisi eski ve yeni hümanizma, insanlığın yarattığı mitolojiden mimariden bilim felsefe sanata, bunların yüksek hallerinin insanın yüksek halleri olduğu, tüm insanlığın başarısı olduğu, bu yüksek başarıların model alınması anlamındaki hümanizmn yok sayılması anlamında, uygarlıkların anlam ve değerini kaybetmesi anlamında, bunların yerine paranın geçirilmesi anlamında posthümanizm,

-Üçüncüsü insanın insan olarak değerinin aşınması, insanın değersizleşmesi anlam ve değerini kaybetmesi anlamında posthümanizm,

-Doğanın ve çevrenin bile yok sayılması, hepsinin yerine paranın geçmesi anlamında postnaturalizm,

-İlkelerin yok sayılması, herhangi bir değer veya ilkenin kalmaması, tek ilkenin para olması anlamında anomi.

“En post” halde anarkokapitokrasi

Her tür düzenin yok sayılması anlamında bozuk düzen çağındayız. Anarşistler kapitalizmi anarşiyle aşmada çok başarılı olamadılarsa da kapitalizm her tür ilke ve düzeni yok sayarak bir tür azgın anarşi haline geldi: Anarkokapitokrasi.

Bozuk düzen “Mahkeme kokarsa”: Kapitokrasinin bozuk hali mütamaşekrasi

Kapitokrasinin kökleşmesi genleşmesi anlamına geliyor, genleştiği halleri daha yaygınlaştığı anlamına geliyor. Ancak merkezlere ve başlangıçta daha saf hali hakim olurken sonrasında ve çevrelerde bozuk halleri hakim oluyor.

Yani kapitokrasinin de farklı çeşitleri var, zamanla/oluşlarında veya merkez ve çevrelerde, her bir yerde farklı biçim alışları oluyor.

Dahası sonraki hali başındakiyle, çevrelerin eklemlenmesi, sürece uyarlanma biçimleri merkezde veya halis olanlarla aynı olamadığından bozuk halleri oluyor. Ticaret ve endüstriyel kapitalizmin yaygınlaştığı bir süreçte Osmanlıdaki hep bozuk düzen oldu.

1945’lerden beri Türkiye ve çevre ülkelerin hali daha da bozuldu. Menderes ile başlayan, Demirel, Özel ve Çiller ile süren, AKP, MHP, Hüdapar, Erdoğan, Bahçeli, Gülen, Ağar, Baykal, Kılıçdaroğlu, Perinçek, Öcalan, Oğan, Özdağ dönemi daha da bozuk dönemlere işaret ediyor.

Bizdeki hali “MÜTAŞER -müteahhit, tarşeron, tarikat, şeriatçı bloku- Otoriterlik idi. 2016 darbelerinden beri adım adım MÜTAMAŞEKRASİ -müteahhit, taşeron, tarikat, mahkeme, mafya, şeriatçı blokuna dönüşüyor.

Yani kapitokrasinin bizdeki hali veya bizim uyarlanma biçimimiz “mütamaşekrasi” haline dönüşmüş bulunuyor. Ne yazık ki bir mahkeme, Anayasa Mahkemesi kararını tanımayabiliyor, hükümet ve meclis başkanlığı mahkeme kararlarının bazısını çok farklı yorumlayabiliyor veya o haliyle tanımayabiliyor. Muhalefet partileri; mahkemelerde mafya çete borsalarına kadar türlü türlü borsa oluşturulduğunu iddia ediyor.

Çözüm: temel insan hak ve özgürlükleri yoksa seçim ve demokrasi yoktur, biçimsel eşitlik ilkesi yoksa adalet yoktur

Saf veya bozuk halde, ana halde veya çeşitlemeleriyle birlikte çok farklı rejim biçimleri sayılabilir. Her birinin erdemi, onu o hal yapan bazı belirleyici özellikleri öne çıkar.

Demokrasinin belirleyici özelliği demosun/ halkın seçimine dayalı olmasıdır.

Demokrasi; halkın iradesi/seçimi olarak halkın/ yurttaşın hak ve özgürlüğünü, halkın belirleyiciliğini zaten aksiyom olarak kabul eder. Yani demokrasi halkın/ yurttaşın temel hak ve özgürlüklerinin, bunlar arasında seçme ve seçilme hak ve özgürlükleri de dahil garanti altında olduğu, en azından ilke sayıldığı rejim biçimleridir.

Seçmenin temel hakları ve özgürlüklerinin olmadığı bir yerde demokrasi yoktur. Demokrasinin içeriksel ilkesi temel insan hak ve hürriyetleridir.

Hepsi halis olmak üzere farklı demokrasi biçimleri sayılabilir:

-Sadece özgür sınıfların, soyluların hak ve özgürlüklerinin olduğu, onların seçme seçilme haklarının olduğu demokrasiler,

-Burjuvazinin hak ve özgürlüklerinin garanti edildiği burjuva demokrasileri,

-Bürokratların, teknokratların, filozofların liyakatle belirlendiği, hak ve özgürlüklerinin garanti edildiği bürokratik teknokratik demokrasiler,

-Tüm yurttaşların en azından hukuk önünde hak ve özgürlüklerinin, seçme seçilme haklarının garanti edildiği, formel ilkelerin yerine getirildiği formel demokrasiler,

-Tüm yurttaşların hak ve özgürlüklerinin olanaklarla da desteklendiği, daha eşitlikçiliğe dayalı halkçı, kamucu veya sosyalist demokrasiler.

Ancak “özgürler” veya “soylular” anlamında da olsa belli bir “yurttaş” tanımı olmayan hiçbir yerde demokrasiden söz edilemez.

Güncel haliyle herhangi bir şekilde yurttaşlık hak ve özgürlükleri garanti edilmiyor, kapiatal/ para hepsinin ütündeki ilke haline gelmiş bulunuyor. Kısaca kapitokrasi çağındayız.

Türkiye’de, Balkanlarda ve daha pek çok yerde, özgül durumlarına göre kapitokrasinin farklı biçimleri yaşanıyor.

Yani eğer demokrasi oluşturulacaksa, demokratik bir çözüm olacaksa, bu kişi temel hak ve özgürlüklerinden başlamak durumundadır.

Adalet daha da geniş bir “düzen” erdemidir, her düzen için elzemdir.

Adalet biçimsel bir ilkedir. İlke, norm koy ve ilke norma ne emrediyorsa o şekilde uy.

Adalet krallıkta da olur, koyduğu ilke ve normların gereğine göre hareket eder. Tanrının hakkını Tanrıya, Sezar’ın hakkını Sezar’a verir. Feodalite de adalet olur.

Demokratik rejimler de temel insan hak ve özgürlüklerine, atama yükseltme ilkelerine, liyakate uygun hareket etmek durumundadır. Yani adalet yoksa zaten demokrasi yoktur, geriye bozuk haller kalır.

Halkçı demokrasiler sadece biçimsel adalete değil, aynı zamanda içerikli olarak üretim ve mübadele adaletini de ilke sayan demokrasilerdir.

Hürriyet, eşitlik, dayanışma hala en temel idelerdir. Burjuva demokrasilerinde en azından burjuvalar için, halkçı demokrasilerde her yurttaş için.

Yani çağ artık burjuva demokrasisi çağı da değil, kapitokrasi çağı. Kapitokrasinin ilkesi ise temel haklar, özgürlükler, seçimler değil, salt parasal çıkarlardır.

Biçimsel bir demokrasi bile oluşturulacaksa, her şeyden önce temel hak ve özgürlükler bunun şartını oluşturmaktadır. Mahkemelerin hukuka ve hukuk usullerine uyması gerekiyor. Hakim atamalarının liyakate uygun olması gerekiyor.

Halkçı demokrasi için ise daha pek çok toplumsal şartın sağlanması gerekiyor.

                                                                 /././


Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ocak 2026-

Venezuela ve Vatikan: Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak -Tevfik Taş-  Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun ki...