soL "Köşebaşı + Gündem" -19 Ağustos 2025-

Afganistan'da 4 yılın bilançosu: Taliban için adeta kadın olmak yasak -Manizha Bahrah-

15 Ağustos 2021'den bu yana Taliban yönetimi ülkedeki neredeyse tüm unsurları baskı altında tutuyor. İnsan hakları; tutuklama, işkence ve cinayetlerle endişe verici boyutlara ulaşırken en büyük gösterge kadınların geldiği durum.


Ağustos 2021’de iktidarı ele geçirdiğinden bu yana Taliban, “İslami şeriat”ın dogmatik yorumuna dayalı olarak, kız çocuklarının altıncı sınıfın ötesinde eğitim almasını, kadınların ve kızların üniversitelerde ve sağlık kurumlarında öğrenim görmesini, kadınların kamu ve özel kurumlarda çalışmasını, kadınların siyasal katılımını ve sivil toplum faaliyetlerini, "mahremsiz" seyahatini ve kamusal alanlardan yararlanmasını yasaklamış; ek olarak, kadın ve insan haklarını savunan yargı, hukuk ve sivil toplum kurumlarını da ortadan kaldırmıştır. 

Taliban’ın zihinsel çerçevesinde adeta “kadın olmak yasaktır.”

2024 Eylül ayında Taliban lideri Molla Hibetullah tarafından onaylanan “Emr-i Bil Maruf Nehy-i Anil Münker Kanunu” çerçevesinde, kadın yüzü ve sesi dahi “avret” olarak tanımlanmış ve kadınların evde kalmaları gerektiği vurgulanmıştır. Bu kanunun 13. maddesinde “Kadının tüm bedeninin örtülmesi zorunludur. Fitne korkusu nedeniyle yüzün örtülmesi gereklidir. Kadınların sesi (şarkı söyleme, naat okuma, topluluk önünde kıraat) avrettir” hükmü yer almakta; 13. maddenin 8. bendinde ise “Reşit bir kadın zaruri bir ihtiyaç için evinden çıktığında sesini, yüzünü ve bedenini örtmekle yükümlüdür” ifadesi bulunmaktadır.

Sözlü ve fiziksel şiddet, gözaltı, kırbaçlama hatta recm...

Taliban, bu zorunlu kurallara uymayan kadınlara karşı sözlü ve fiziksel şiddet, gözaltı, kırbaçlama ve hatta recm gibi cezaları uygulamaktadır. Kadın haklarını savunan kurumların lağvedilmesi, kadınların Taliban denetimindeki adli ve yargı mekanizmalarına erişiminin engellenmesi ve Taliban’ın dogmatik şeriat yorumu, ülkede toplumsal cinsiyete dayalı ve yapısal şiddetin derinleşmesine yol açmıştır. Bu durum, kadınların eğitim, çalışma ve temel insan haklarından mahrum bırakılmasıyla sonuçlanan “çifte ayrımcılık” modelini güçlendirmiştir.

Norveçli sosyolog Johan Galtung’un (1990) “yapısal şiddet” kavramıyla açıklanabilecek bu durum, hukuki veya kurumsal biçimlerde ortaya çıkan sistematik eşitsizlik ve yoksunluk biçimlerini ifade eder. Taliban, kadınların kaynaklara, fırsatlara ve haklara erişimini sistematik biçimde engelleyerek toplumsal cinsiyet ayrımını ve şiddetini derinleştirmiş, adım adım ilerleyen bir stratejiyle yapısal şiddeti kurumsallaştırmaya yönelmiştir. Bu süreçte Taliban, kadınların haklarını dini gerekçelerle ortadan kaldırarak kendi ideolojik hegemonyasını yeniden üretmekte ve egemen kültürü erkek-merkezli bir düzene göre yeniden tanımlamaktadır.

k
Fotoğraf: BM Sayed Habib Bidell

Kadınlara yönelik sistematik ayrımcılık ve hak gaspı

Uluslararası kuruluşlar, uzmanlar, insan hakları örgütleri ve bazı devletler, Taliban’ın kadınlara yönelik uygulamalarını “İnsanlığa Karşı Suç” ve “Toplumsal Cinsiyet Apartheid’i” olarak nitelendirmiş; “Toplumsal Cinsiyet Apartheid’i”nin uluslararası alanda tanınması ve Taliban liderlerinin hesap vermesi çağrısında bulunmuştur. Taliban, kadınları toplum, siyaset ve ekonomiden tamamen dışlayarak, onların bireysel ve toplumsal kimliklerini silmeye; onları annelik, eşlik ve kız evlatlık gibi cinsiyet rolleriyle sınırlı ev içi alanlara yönelmektedir. Bu durum, Afganistan’ı ataerkil ve gelenekçi düşüncelerin hâkim olduğu bir “karadelik”e sürüklemiştir.

Eğitim yasağı erken ve yasal olmayan evlilik oranlarını yüzde 25 artırdı

Kadınlara yönelik sistematik ayrımcılık ve hak gaspı, toplumun mikro ve makro düzeylerinde görünür ve görünmez sonuçlar doğurmaktadır. Mikro düzeyde umutsuzluk, depresyon, intihar, çocuk yaşta evlilik ve zorla evlendirme en belirgin sonuçlar arasındadır. Birleşmiş Milletler, Ağustos 2024’te Taliban sonrası dönemde kadınların ruh sağlığında ciddi bozulma olduğunu açıklamış; UNICEF, Ağustos 2023’te depresyonun Afgan kız çocukları arasında yaygınlaştığını ve intihar oranlarının arttığını bildirmiştir. ABD’nin Doha’daki Afganistan Büyükelçiliği, Aralık 2024’te eğitim yasağının erken ve yasal olmayan evlilik oranlarını yüzde 25 artırdığını duyurmuştur. BM İnsan Hakları Özel Raportörü Richard Bennett, Haziran 2025’te Afgan ailelerin, yoksulluk ve kızlarının Taliban üyeleriyle evlenmesini önleme isteği nedeniyle zorla evliliklere başvurduğunu rapor etmiştir.

Ekonomik boyutta ise BM Kalkınma Ajansı, 29 Nisan 2025’te yayımladığı tahminde, 2024–2026 yılları arasında kadın ve kız çocuklarına uygulanan kısıtlamaların Afganistan ekonomisine 920 milyon dolardan fazla zarar vereceğini öngörmüştür. Bu politikalar, Afganistan’ı ekonomik, sosyal ve siyasi krizlere sürüklemiş; dünya ülkeleri (Rusya hariç) Taliban’ı kadınlara, etnik ve dini azınlıklara yönelik dogmatik politikaları, ifade özgürlüğü ihlalleri ve kapsayıcı hükümet kurmaması nedeniyle meşru hükümet olarak tanımamıştır. Taliban’ın uluslararası taleplere uymaması, Afganistan’ın siyasi izolasyonunu pekiştirmiş; kadın karşıtı politikalar, uluslararası yardımların sınırlandırılması veya durdurulmasına yol açmıştır. Bu durum, kronik yoksulluğun ve işsizliğin artmasına, sürdürülebilir kalkınmanın ise yüzyıllarca gerilemesine neden olmuştur.

Sosyal ve kültürel düzeyde, aile içi şiddetin artması, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin derinleşmesi, tek cinsiyetli toplum modelinin güçlenmesi, ataerkil yapıların pekişmesi, toplumsal insan sermayesinin zayıflaması, geleneksel cinsiyet rollerinin yeniden üretilmesi ve ilkel toplumsal yapıların güçlenmesi, kadınların kamusal alandan dışlanmasının başlıca sonuçları olmuştur. Sağlık alanında ise kadınların tıp, ebelik ve hemşirelik gibi sağlık alanlarında eğitimden mahrum bırakılması, sağlık kurumlarında ciddi uzman personel eksikliğine yol açmış; anne ve çocuk ölümlerini artırmıştır.

Etnik, dini ve dilsel azınlıklar yabancı ve tehdit unsuru şeklinde sunuluyor

İnsan Hakları İzleme Örgütü, 20 Mart 2025 tarihinde Afganistan’daki din özgürlükleri durumunu kriz olarak nitelendirmiş ve Taliban politikalarıyla Afganistan’ın din özgürlüğü ve diğer temel insan hakları açısından bir kâbusa dönüştüğünü belirtmiştir. Rapora göre Taliban, bu grubun katı İslam yorumuna uymayan bireylerin ve dini azınlıkların haklarını ağır şekilde ihlal etmektedir. Örgüt, Şiiler, Sufiler, Ahmediler, Hindular, Sihler, Hristiyanlar ve diğer dini azınlıkların Afganistan’da şiddet ve taciz tehdidi altında yaşadığını ifade etmiştir.

Bu durum, Taliban’ın siyasi gücünü kullanarak kendi din yorumunu tek meşru anlatı olarak dayatması ve kimlikleri yok etmesi şeklinde tanımlanabilecek, açık bir ideolojik tekel ve etnik-dini kimliklerin ortadan kaldırılması örneğidir. Böyle bir politika, etnik ve dini çeşitliliğin ve kültürel çoğulculuğun sistematik biçimde bastırıldığı bir teokratik ve etnosentrik totaliter rejimin oluşumuna yol açmaktadır.

Taliban’ın dini azınlıkları dışlama ve yok sayma politikası, yalnızca inanç özgürlüğünü ihlal etmekle kalmamakta, aynı zamanda toplumsal uyumu zayıflatmakta, mezhepsel kutuplaşmayı artırmakta ve mezhepler arası şiddeti körüklemektedir. Bu yaklaşım, etnik, dini ve dilsel azınlıkları “öteki” olarak tanımlayarak onları yabancı ve tehdit unsuru şeklinde sunmakta, böylece grubun ideolojisinin meşrulaştırılmasına ve güçlendirilmesine hizmet etmektedir.

Tutuklamaya, işkence ve cinayetler

Her ne kadar Taliban lideri iktidara geldikten sonra Afgan güvenlik güçleri için genel af ilan etmiş olsa da, uluslararası belgelere dayalı raporlar, bu grubun eski devlet ve askeri personeli tehdit etmeye, tutuklamaya, işkence etmeye ve gizemli cinayetlerle ortadan kaldırmaya devam ettiğini göstermektedir. New York Times, 13 Nisan 2022’de yayımladığı araştırma bulgularında, Taliban’ın iktidarının ilk 6 ayında yaklaşık 500 eski asker ve devlet görevlisini öldürdüğünü veya kaybettirdiğini bildirmiştir. Daha sonra da bu konuda çok sayıda rapor yayımlanmıştır. UNAMA, 2 Mayıs 2024’te yayımladığı raporda, genel af ilanına rağmen Taliban’ın eski devlet ve askeri personeli tutuklama, işkence etme ve öldürme uygulamalarına devam ettiğini açıklamıştır.

Taliban’ın eski güçleri tehdit, tutuklama, işkence ve öldürme girişimleri, bu grubun siyasi tasfiye ve bastırma yaklaşımını yansıtmaktadır. Bu, birçok otoriter rejimde görülen ve potansiyel ya da fiili rakipleri fiziksel veya psikolojik olarak ortadan kaldırmayı; korku, baskı ve zor yoluyla iktidarı pekiştirmeyi amaçlayan bir olgudur. Bu yaklaşım, toplumda “sessizlik kültürü”nün oluşmasına neden olmakta; bireyler, olası sonuçlardan korkarak kendi deneyimlerini dahi aktarmaktan kaçınmaktadır.

Bu davranış biçimi aynı zamanda fiziksel ve psikolojik şiddetin birleşimiyle toplumu zorunlu siyasi pasiflik içinde tutan bir yapısal baskı türüdür. Taliban, geçmiş ve mevcut siyasi, askeri ve sivil aktörleri ortadan kaldırarak siyasi tabanını ve merkezi gücünü pekiştirmeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda Taliban’ın bu eylemleri, tüm yetkilerin tek bir kişide toplandığı, halk karşısında herhangi bir yasal sınırlama veya hesap verme yükümlülüğü bulunmayan teokratik bir yönetimin sağlamlaştırılması anlamına gelmektedir.

Ülke basın tarihinin en karanlık dönemlerinden biri

Gazeteciler ve medya organlarının durumuna ilişkin olarak ise, Gazetecileri Koruma Komitesi 12 Ağustos 2025’te yaptığı açıklamada, 15 Ağustos 2021’den bu yana gazetecilere yönelik 539 şiddet vakası kaydedildiğini bildirmiştir. Komite, Taliban yönetimini ülke basın tarihinin “en karanlık dönemlerinden biri” olarak nitelendirmiştir.

Medya, esasen gerçeği aktarma, toplumsal farkındalığı artırma ve siyasi-sosyal diyalog ortamı yaratma işlevini yerine getirir. Ancak gazetecilerin ve medya organlarının sistematik biçimde bastırılması, bu işlevleri ortadan kaldırmaktadır. Gazetecilik haklarının ve ifade özgürlüğünün sürekli ihlali, toplumu kolektif oto-sansür durumuna sokmaktadır. Bu durum, doğrudan iktidarın bilgi tekelini ve “gerçeğin tahrif edilmesi” sürecini beslemektedir. Taliban, medya ve gazeteciler üzerinde mutlak gözetim sağlayarak bir yandan kamuoyunu kendi kontrolü altında tutmayı, diğer yandan ise siyasi ve ideolojik hegemonyasını korumayı amaçlamaktadır. Bunun sonucu olarak eleştiri ve alternatif fikirlerin marjinalize edildiği, kapalı ve tek sesli bir kamusal alan oluşmaktadır.

y
Fotoğraf: AFP

'Mikro' direniş hareketleri az da olsa mevcut

Modernite penceresi, Afganistan’da ilk kez Emir Amanullah Han döneminde (1919–1929) açılmıştır. Amanullah Han, bu on yıllık süreçte Afganistan’ın sosyo-kültürel ve siyasi yapısında köklü değişimler yaratmaya çalışmış; özellikle modern eğitim, kadın hakları ve toplumsal dönüşümler alanında somut adımlar atmıştır. Ancak gelenek ile modernite arasındaki yapısal gerilim, bir on yılın ardından geleneğin yeniden Afganistan’da hâkim olmasına yol açmış ve bu pencere, kendisini “Hâdim-i Dîn-i Resûlullah” olarak tanımlayan Habibullah Kalakâni (1929) tarafından tekrar kapatılmıştır.

Sonraki dönemlerde de bu pencere farklı zamanlarda açılıp kapanmış, ancak son dört yıldır tamamen kapalı kalmıştır.

Vatandaşlık hakları ile bireysel ve sivil özgürlüklerin ağır biçimde kısıtlandığı, ifade ve inanç özgürlüğünün ortadan kaldırıldığı; öldürme, recm, kırbaç ve fiziksel şiddetin cezai ve yargısal politikanın bir parçası hâline geldiği; eğitim sisteminin erkek-merkezli ve şeriat-temelli bir ideolojiye tekelci şekilde bağlandığı; insan haklarını esas alan yargı ve hukuk sistemlerinin feshedildiği ve nihayetinde iktidarın, kendisini “mutlak haklı” ve diğerlerini “mutlak haksız” gören bir azınlığın tekeline geçtiği bir toplumda, açık direniş alanları neredeyse tamamen ortadan kalkmaktadır. Bununla birlikte, “bu çorak çölde bir gölet” niteliğinde olabilecek mikro direniş alanları hâlen mevcuttur.

Bunlar arasında; çevrim içi eğitimin sağlanması, Afganistan’daki gerçeklikleri özellikle kadın meselelerini sanal medya, görsel-işitsel ve yazılı basın gibi kitle iletişim araçlarında yansıtmak, ülke dışında süregelen sivil hareketler ve aktivizm faaliyetleri, diasporadaki bazı aktörlerin toplumsal düşünceyi birleştirme ve mevcut krizi dikkate alarak yeni bir anlatı inşa etme çabaları, insan hakları özellikle kadın hakları ihlalcilerinin hukuki ve cezai takibi, bazı ailelerin kız çocuklarının çevrim içi eğitimini destekleyerek sessiz direniş göstermesi, az sayıda uluslararası kuruluşun çevrim içi eğitim programlarına maddi ve manevi destek sağlaması, kız çocuklarının çevrim içi kanallar aracılığıyla evde kendi kendine eğitim görmesi ve gizli kitap okuma toplantıları düzenlemesi gibi pratikler yer almaktadır.

Bu tür yumuşak direniş biçimlerine, her ne kadar az sayıda kişi başvurmuş olsa da, hiç değilse toplumun bir kesiminde ışığın sönmemesi için çaba sarf edilmektedir. Umut odur ki, bu ışık bir gün tüm Afganistan’ın tavanını aydınlatacak bir meşaleye dönüşsün.

hh
Fotoğraf: Shutterstock

Taliban cesaretini nerden alıyor?

Mısır-Fransız düşünür Samir Amin’in (1931–2018) teorik perspektifinden Afganistan’ın küresel denklemdeki konumunu değerlendirdiğimizde, Taliban yönetimi “siyasal İslam”ın emperyalist güçlere hizmet eden bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Amin’e göre, Taliban gibi siyasal İslam hareketleri, görünürde anti-emperyalist bir söylem benimseseler de, pratikte küresel kapitalist sistem ve emperyalizmle uyum içerisindedir.

Amin’in tespitine göre, başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler, Doğu’da siyasal İslam’ın uygulayıcısı konumundadır. Bu ülkeler, din temelli devlet yapıları inşa eden İslamcı gruplar aracılığıyla direniş hareketlerini bastırmakta ve Doğu’da kendi büyük ölçekli hedefleri doğrultusunda itaatkâr bir düzen tesis etmektedir. Nitekim Batı, özellikle de ABD, Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen savaşta “mücahit” olarak adlandırılan cihatçıları destekleyerek, Sovyet hegemonyasına ve onun Afganistan’daki desteklediği komünist düzene karşı savaşmalarını sağlamış ve nihayetinde Sovyetler’in Afganistan’dan geri çekilmesinde belirleyici olmuştur.

Şubat 2020’de ABD’nin Katar’ın Doha kentinde Taliban ile imzaladığı, maddelerinin bir kısmı hâlen gizli olan anlaşma dikkate alındığında, bugün ABD ve Batı’nın Taliban karşısındaki sessizliğinin, Amin’in siyasal İslamcılar ve emperyalistler hakkındaki yorumunu doğruladığı düşünülebilir. Bu bağlamda, uluslararası toplumun Taliban’ın Afganistan’daki eylemlerine tepkisi, çoğunlukla bildiriler, açıklamalar ve sözlü kınamalarla sınırlı kalmıştır.

Yakın dönemde, 17 Temmuz 2025’te Uluslararası Ceza Mahkemesi, Taliban lideri Hibetullah Ahundzade ile bu grubun yargı organı başkanı Abdulhakim Hakani hakkında “insanlığa karşı suç” iddiasıyla tutuklama kararı çıkarmıştır. Mahkeme, bu iki yetkilinin Afganistan’da kadınlara, kız çocuklarına ve diğer bireylere yönelik cinsiyet ve siyaset temelli sistematik baskılardaki rolleri nedeniyle yargılanmaları gerektiğini belirtmiştir.

Her ne kadar Lahey Mahkemesi’nin bu kararı geniş çapta memnuniyetle karşılanmış olsa da, bazı eleştirmenler asıl sorunun bu kararların uygulanabilirliği olduğunu vurgulamaktadır. Zira Taliban liderlerinin gönüllü olarak teslim olma ihtimali oldukça düşük olup, uluslararası seyahatleri ya çok sınırlı ya da imkânsızdır.

Bütün bu gelişmelerin ötesinde, dünya kamuoyunun Afganistan’da “kadının yasaklanması” olgusuna karşı sessiz ve seyirci kalması, “insan haklarının özellikle de kadın haklarının küresel kültürde” bir slogana indirgenmiş olduğunun yeni bir göstergesidir.

Afganistan karşısındaki bu sessizlik ve pasifliğin açıklaması, uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, uluslararası güvenlik ve ilgili diğer alanlarda uzman akademisyenlerin yorumlarıyla daha derinlikli bir şekilde yapılabilir. Ancak bir Afgan vatandaşı olarak kanaatim şudur ki: Afganistan artık dünyanın öncelikleri arasında değildir ve küresel gündem, kendi çıkar ekseninde yeniden şekillenmiştir.

(https://haber.sol.org.tr/haber/soylesi-afgan-gazeteci-nufusun-yaridan-fazlasi-ac-ciplak-ve-issiz-325009)

(https://haber.sol.org.tr/haber/afganistan-nasil-bu-hale-geldi-amerikan-ruyasi-311718)

                                                                 /././

Bunca zaman ve fırtınadan sonra: Che, onların istemediği şekilde hâlâ yaşıyor -Freddy Pérez Cabrera-

Foto: Juvenal Balán

k
"Küba Gerçeği", 2023 Şubat ayında Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) girişimiyle başlatılan bir yayın. Küba'da siyaset, ekonomi, yaşam, kültür gibi konularda Kübalı yazarların ürettiği makalelerin çevirilerini yayımlayan Küba Gerçeği'nde çıkan makaleler, artık soL'da paylaşılıyor.

O’nu bir örnek olarak kendi rehberimiz kabul etmek, aynı zamanda zorluklar karşısında asla boyun eğmemeye yemin etmek demektir. Gündelik uğraşların içinde, kendi tarihimizi yazma imkânımız vardır. Bu da, onun seviyesine ulaşmakla aynı şeydir.

Komutan Ernesto Che Guevara’nın ne gizemi var ki her yerde karşımıza çıkıyor?

Sadece adını anmak bile, yaşlılar arasında Amerika kıtasının yetiştirdiği en büyük insanlardan biriyle aynı dönemde yaşamış olmanın onurunu paylaşmak için bir yarış başlatıyor; gençler ise Che’den, onlara ait olağanüstü bir şeyin gururuyla söz ediyor.

Onunla kurulan bu bağ ve kişiliğinden yayılan örnek, her yıl dünyanın dört bir yanından binlerce insanın Santa Clara’ya, Bolivya’da yanında savaşan yoldaşlarıyla birlikte naaşının korunduğu Mozole’ye gelmesinin sebebidir. Ziyaretçiler burada ona ve yoldaşlarına hak ettikleri saygıyı sunuyorlar.

Nicolás Guillén, şiirinin o muhteşem ışığıyla, Che’nin Bolivya topraklarında öldüğüne dair kesin haber karşısında şu sarsıcı dizeleri yazmıştı:

Yere düştün diye 
ışığın daha az yüce değil. 
Sessiz kaldın diye 
susmuş değilsin 
Ve seni yakmaları, 
toprağın altına saklamaları, 
mezarlıklara, ormanlara, ıssızlıklara gizlemeleri, 
seni bulmamıza engel olmayacak,
Komutan Che, 
dostum. 
Her yerdesin, 
yaşıyorsun hala,
onların hiç istemediği şekilde.”

Che’nin 9 Ekim 1967’deki ölümünden sonra bir mit doğdu. Portresi Paris ve Berlin’de, Roma ya da Rio de Janeiro’daki gösterilerde protestocular tarafından dalgalandırıldı. Hafif hüzünlü yüzü, sayısız öğrencinin odasını süsledi. O, bir kuşak için yeni bir toplum inşa eden gerillanın simgesi haline geldi; ve meşhur sloganı “Bir, iki, üç, daha fazla Vietnam”, tüm dünyada milyonlarca insan için bir tür inanca dönüştü.

Kendini bir Don Kişot olarak tanımlayan, Rocinante’in (atının) kaburgalarını topuklarının altında yeniden hisseden ve kolunda kalkanıyla yola tekrar koyulan Che, devrimin dönüştürücü eyleminde varoluşunun anlamını buldu. Bu nedenle, devrimci olmayı insan türünün ulaşabileceği en yüksek mertebe olarak tanımladı.

Onun kişiliğinde, insan türünün en iyi yönlerine ait birçok değer birleşti. Che'de en çok öne çıkan şeylerden biri, Fidel’e duyduğu hayranlık, düşünsel yakınlık ve sarsılmaz sadakatti. Bu nedenle ve onu herkesten iyi tanıdığı için, Başkomutan Fidel, "Amerika'nın Gerillası"nı “devrimci yoldaşlarımızın en olağanüstüsü” olarak tanımlamakta haklıydı.

Bu yüzden ve onu en iyi tanıyan kişi olarak Fidel Castro hiç tereddüt etmeden şunu söyledi:

“Che, hiç olmadığı kadar çok savaşı sürdürüyor ve kazanıyor; yüzü, farklı ama aynı derecede aydınlık olarak, artık bir mücadele bayrağına dönüşmüş durumda; düşünceleri ise sloganlara, inançlara ve hayalleri ya da gerçekleri haykırmak veya şarkılaştırmak için söylenen marşlara dönüştü.”

O büyük kahramanlığı anarken, Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Sekreteri ve Küba Cumhuriyeti Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel Bermúdez şöyle dedi:

“Komutan Ernesto Guevara ve küçük ama yürekli ordusunun Bolivya’da 11 ay süren mücadelede yazdığı destan, hâlâ dünyanın dört bir yanındaki duyarlı insanları derinden etkilemektedir. Teslim olmadan, kahramanca bir direnişin ardından, yaralı ve silahı kullanamaz haldeyken yakalandı. Cellatları, onu katlederken, devrimciliğinin onuru ve vakarına rağmen duraksamadılar; ancak tarihin o katillerle ilgili hatırladığı tek şey korkaklıklarıdır. Buna karşılık, Che’nin görkemi her geçen gün yaşamaya ve çoğalmaya devam ediyor.”

Onun sadeliği, içtenliği, yoldaşlığı, en zor görevleri üstlenmedeki gözükara kararlılığı, devrimci bir savaşın lideri ve ustası olarak kazandığı saygınlık, halkların özgürlüğü için zafer kazanana ya da ölene dek mücadele etme iradesi, Guevara’yı evrensel bir simgeye dönüştürdü.

Karalama kampanyalarına ve dünyadaki milyonlarca insanın zihninden onu silme çabalarına rağmen, Che, katillerinin istediği gibi ölmedi. Onun kişiliği zamanla daha da büyüyor; yeni kuşak Kübalılar, onun ve mirasının simgesi altında büyüdükçe, onu bir paradigma olarak benimsiyorlar.

Fidel, 17 Ekim 1997'de Santa Clara’da onu karşılarken ne kadar haklıydı:

“Che'yi ve adamlarını bir takviye gücü, yenilmez savaşçılardan oluşan bir birlik olarak görüyorum; bu kez yalnızca Kübalılardan değil, bizimle birlikte savaşmak ve yeni tarih ve şan dolu sayfaları yazmak üzere gelen Latin Amerikalılardan da oluşan bir birlik.”

Bugün Che bize ne söylüyor?

Küba’nın bugün tarihinin en zorlu dönemlerinden birini yaşadığı artık bir sır değil. Pandemi sonrası ortaya çıkan küresel krize, halkı teslim almaya çalışan boğucu ve giderek sertleşen bir siyaset eşlik ediyor. Ancak, her türlü eksikliğe rağmen, Küba halkı egemenliğinden ve bağımsızlığından vazgeçmemekte konusunda direniyor.

İşte tam da bu bağlamda, Che figürü yeniden güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor. Değerlerin sarsıldığı bu zorlu gerçeklik karşısında, insan şu soruları sormadan edemiyor: Bugün Che olsaydı, bu ideolojik karmaşa döneminde ne yapardı? Kendi kişiliğinde ve eylemlerinde somutlaştırdığı “yeni insan” hakkında ne düşünürdü?

Santa Clara Muharebesi'nin kahramanı, 12 Mart 1965’te Montevideo’da yayımlanan Marcha adlı haftalık dergide, Carlos Quijano’ya hitaben yazdığı ve daha sonra “Küba’da Sosyalizm ve İnsan” adıyla bilinen mektubunda şöyle diyordu: “Sosyalizm gençtir ve hataları vardır. Biz devrimciler, çoğu zaman yeni insanın gelişimini geleneksel olmayan yöntemlerle sağlama konusunda gerekli bilgiye ve entelektüel cesarete sahip değiliz. Ve geleneksel yöntemler, onları ortaya çıkaran toplumun etkisinden kurtulamamıştır.”

Ne kadar doğru ve ne kadar güncel bir düşünce! Fidel daha 1959’un Ocak ayında uyarmıştı: “Bundan sonra her şey daha zor olacak.” Ve gerçekten de öyle oldu. Ama bunca zorluk içinde, zafer umudu ve inancını yaymak için, “emperyalizme en küçük bir taviz bile verilmemeli” diye uyarmak için hiçbir lekesi olmayan Che figürü bir kez daha ortaya çıkıyor. Ve bize bir kez daha şu gerçeği hatırlatıyor: Zaferin formülü, her zaman birlik, fikirleri savunulması, yönetenlerin örnek olması, ahlaki duruş ve vatan için her şeyi feda etme kararlılığı olacaktır.

Bir yönetici ve bakan olarak Che, yeni yönetim yöntemlerini uygulama becerisine sahipti. Hem örnek olarak hem de sıkı bir denetim ve disiplin sistemiyle astlarını sürece dâhil etmeyi başardı. Gençlerden canlılık, dinamizm, cesaret ve atılganlık bekler, onları tüm süreçlerin öncüsü olmaya çağırırdı. Bu düşünce, bugün her zamankinden daha geçerli.

Kahraman Gerilla’nın kişiliğinde ve düşünce dünyasında, bugünün çok yönlü zorluklarıyla başa çıkma yollarını anlamak için birçok ipucu bulunmaktadır.

Gerçekten Che gibi olmak istiyorsak, bir tehlike baş gösterdiğinde ya da zor bir karar alınması gerektiğinde, bir göreve karşı tereddüt yaşadığımızda veya halkla birlik olmanın ne anlama geldiğini vicdanımızda netleştirmek istediğimizde ona başvurmalıyız.

Ne çocuklarına ne eşine maddi bir şey bırakan, ayrıcalığı ve dalkavukluğu reddeden, gönüllü çalışmalarda ve ülkenin içinden geçtiği tüm kritik anlarda en önde yer alan, Fidel’in sadık bir öğrencisi olan bu kişi, bize her an şunu hatırlatıyor: Devrimci olmak, her gün örnek olunarak kazanılan bir niteliktir.

Asla izin vermememiz gereken şey, çocukluktan beri bize öğretilen bu ifadenin boş bir slogana, sadece kelimelerin tekrarı haline gelmesidir. “Che gibi olacağız” sözü, eğer gerçekten onun seviyesine ulaşma çağrısına anlam katmak istiyorsak, taahhütle, ilhamla ve inançla benimsenmelidir.

O’nu bir örnek olarak kendi rehberimiz kabul etmek, aynı zamanda zorluklar karşısında asla boyun eğmemeye yemin etmek demektir. Gündelik uğraşların içinde, kendi tarihimizi yazma imkânımız vardır. Bu da, onun seviyesine ulaşmakla aynı şeydir.

Yazar: Freddy Pérez Cabrera 
Çeviri: Derya Ünlü
Tarih: 13 Haziran 2025
Kaynak: Granma

                                                                   /././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -18 Ağustos 2025-

17 Ağustos’un 26. yıl dönümde ne vergi var ne de fon…-Murat Batı-

Deprem vergisinden toplanan vergiler ne kadar oldu? Neden deprem için harcanmadı?

17 Ağustos 1999: Arşiv fotoğraflarla Büyük Marmara Depremi...

17 Ağustos 1999 tarihli depremin 26. yıl dönümünü de geride bıraktık. Çok canımızı kaybettik, çok da canımız yandı. Kaybettiklerimize Allahtan rahmet diliyorum.

17 Ağustos depremi dolayısıyla binlerce insanımızı kaybettik. Binlerce bina yıkıldı, binlerce hayat karardı. Devletin, 17 Ağustos depreminde yaşanan maddi birçok kaybı telafi etmesi için önemli ölçüde bütçeden para harcaması gerekiyordu. Ancak bu harcamaları yapmak için para da bulması gerekiyordu ki Devletimiz yeni vergi koyarak bu soruna çözüm buldu.

İşte deprem dönemlerinde farklı isimlerle -ancak her seferinde basın ve halk tarafından “deprem vergisi” denilerek- muhtelif vergiler konulup tahsil edilmektedir. 6 Şubat depremi için getirilen Ek MTV ve Ek kurumlar vergisine de deprem vergisi dedik.

En bilinen deprem vergisi

17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerinin yarattığı tahribatı kısmen de olsa finanse etmek için 26 Kasım 1999 tarihli mükerrer 23888 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4481 sayılı 17.8.1999 ve 12.11.1999 Tarihlerinde Marmara Bölgesi ve Civarında Meydana Gelen Depremin Yol Açtığı Ekonomik Kayıpları Gidermek Amacıyla Bazı Mükellefiyetler İhdası ve Bazı Vergi Kanunlarında Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile yeni vergiler getirildi. Bunlardan bazıları ek kurumlar vergisi, ek gelir vergisi, ek emlak vergisi, ek motorlu taşıtlar vergisi, özel işlem vergisi ve özel iletişim vergisi idi. Bu vergilerin hepsi birer deprem vergisidir.

Bu getirilen vergilerden bir tanesine -sanki diğerleri deprem vergisi değilmiş gibi-deprem vergisi dedik. İşte adı herkesçe deprem vergisi olarak bilinen bu vergi, özel iletişim vergisidir. Deprem dönemlerinde getirilen vergilerin hepsi aslında birer deprem vergisi olmasına karşın biz nedense sadece özel iletişim vergisini bu isimle sürekli anmayı tercih ettik. Sanıyorum bunun nedenlerinden bir tanesi de önce geçici sonra da kalıcı hale gelmesinden kaynaklıdır.

Aslında yukarıda belirttiğim gibi deprem vergisi adında bir vergi yok, bu ismi biz yakıştırdık. Deprem vergisi dediğimiz bu verginin tam adı özel iletişim vergisidir. Hatta bu vergi Gider Vergileri Kanunu m.39’da düzenlemiş tek maddelik bir vergidir. Hatta ayrı bir kanunu da yoktur yani Özel İletişim Vergisi Kanunu diye bir kanun da yok. Bu verginin düzenlendiği kanun, 6802 sayılı Gider Vergileri Kanunudur.

Özel iletişim vergisi yani deprem vergisi bir yıllığına getirildi. 4481 sayılı Kanun’un 8’inci maddesinin ilk fıkrasında “31.12.2000 tarihine kadar uygulanmak üzere” denilerek kısıtlı bir süre için getirildi.

Ancak 31 Aralık 2000’de sona ermesi planlanan özel iletişim vergisi önce 4605 sayılı Kanunla 31 Aralık 2002’ye kadar daha sonra tekrar 31 Aralık 2003 tarihine kadar uzatıldı.

Bir yıllığına getirilen özel iletişim vergisi, 31.07.2004 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 5228 sayılı Kanun  m.38 ile 6102 sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun 39’uncu maddesine eklenerek kalıcı ve sürekli hale getirildi.

Bir yıl için getirilen deprem vergisi bugün itibariyle yaklaşık 25 yıl 9 aydır hayatımızdadır. Cep ve sabit telefon faturalarından, dijital ve kablolu tv yayınlarından, internet hizmeti faturalarından vs. yüzde 10 oranında özel iletişim vergisi (deprem vergisi) alınmaktadır.

Deprem vergisinden toplanan vergiler ne kadar oldu?

Özel iletişim vergisi bir yıllığına getirildi ama bugün itibariyle yaklaşık 25 yıl 9 aydır devamlı surette tahsil edilmektedir.

Aşağıda tabloda 1999 yılından 2025 Temmuz’a kadar olan özel iletişim vergisi tahsilat tutarları yer almaktadır.

26 yılın en yüksek tahsilatı 30 milyar 271 milyon TL ile 2024 yılında  gerçekleşmiştir. Bu gelirin tamamı hazineye doğrudan gelir yazılmaktadır. 2025 yılı Bütçe Kanunu’nda tahsilat hedefi ise 45 milyar 208 milyon 414 bin liradır. 45 milyarlık bu hedefin 2025 yılının ilk yedi ayında yüzde 55’i gerçekleşmiş durumdadır.   

Dolar bazında tahsilat tutarı ne kadar?

Bu tutarları Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından açıklanan yıllık ortalama dolar kurunu dikkate alarak USD cinsinden hesaplamamız da mümkün. Buna göre her yılın tahsilatını o yılın yıllık ortalama kuru ile hesapladığımızda özel iletişim vergisinden 2025 Temmuz itibariyle tahsil edilen tutar yaklaşık 40 milyar 545 milyon dolardır yani yaklaşık 41 milyar dolardır.

Bu 40,5 milyar dolarla kaç konut yapılabilir ya da neler yapılabilir? Cevabı size bırakayım.

Neden deprem için harcanmadı?

1 Ocak 2006 tarihinde uygulanmaya başlanan 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 13/g maddesinde ademi tahsis” olarak da bilinen “Belirli gelirlerin belirli giderlere tahsis edilmemesi esastır” ilkesine yer verilmiştir. 5018 sayılı Kanun’un (I) sayılı cetvelinde yer alan genel bütçeye doğrudan gelir kaydedilen bu vergiler hazinenin havuzuna aktarılır ve yine bu vergiler toplandığı yer ya da konusuna bakılmaksızın bütçe kanununun izin verdiği ölçüde her türlü kamu hizmeti için harcanabilmektedir.

İşte tam da bu noktada genel bütçeye gelir kaydedilen ve depremin yaralarını sarmak amacıyla getirilen özel iletişim vergisinin de sadece deprem için kullanılması 5018 sayılı Kanun’un 13/g maddesi uyarınca mümkün görünmemektedir.

Bu nedenle bir deprem fonu önerdik ve kuruldu. Ancak…

Sonrasında deprem fonunu da kurduk ama nereye kurduğumuzu bilmiyoruz

6 Şubat 2023 depreminin ardından olası bir depremin yaralarını sarmak adına 21 Mart 2023 tarihinde 7441 sayılı Afet Yeniden İmar Fonunun Kurulması Hakkında Kanun  ile Afet Yeniden İmar Fonunu namı diğer deprem fonunu aynı gün yürürlüğe girmek üzere kurdu.

Kanun’un 2’nci maddesinde bu Fon’un Hazine ve Maliye Bakanlığına bağlı ve tüzel kişiliği haiz olduğu belirtilmiş. Yani Fon, Maliye’ye bağlı bir kuruluştur.

Ancak Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın internet sitesinde Bağlı Kuruluşlarbaktığımızda bu Fon’la alakalı herhangi bir erişim linki bulunmamaktadır.

Özetle bu Fon’la alakalı Kanun var, Yönetmelik var ama kendisiyle alakalı başka herhangi bir bilgi maalesef yok.

                                                      /././

Fatih Keleş'ten “İBB çetesinin kiralık katil planı” haberlerine suç duyurusu: Fantastik iddialarla dolu haber, kumpas sürecinin son halkasıdır!

İBB soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Fatih Keleş, kendisi hakkında çıkan “kiralık katil” iddialarının asılsız olduğunu açıkladı. Keleş, "17 Ağustos 2025 tarihinde Sabah gazetesinde çıkan 'İBB çetesinin kiralık katil planı' başlıklı fantastik iddialarla dolu haber, bu sistematik karalama ve kumpas sürecinin son halkasıdır" dedi. Keleş, suç duyrusunda bulunduğunu duyurdu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi soruşturması kapsamında tutuklu bulunan İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş, kendisi hakkında çıkan haberlere yanıt verdi. Keleş, Sabah Gazetesi’nde yer alan “İBB çetesinin kiralık katil planı” başlıklı haberin “fantastik iddialarla dolu” olduğunu söyledi. Keleş, cezaevinde avukatlar aracılığıyla etkin pişmanlık dayatıldığını ve bu teklifleri reddettiğini belirtti.(https://t24.com.tr/haber/fatih-keles-ten-ibb-cetesinin-kiralik-katil-plani-haberine-tepki-fantastik-iddialarla-dolu-haber-kumpas-surecinin-son-halkasidir,1255960)

                                                                 ***

Önce Akşam, şimdi de Sabah’tan 'Soner Yalçın' sansürü: Murat Kapki’nin ifadesinden adını çıkarttılar

Sabah gazetesi, İBB soruşturmasında 'etkin pişmanlık' kapsamında üç kez ifade veren tutuklu iş insanı Murat Kapki'nin 7 Ağustos'taki ifadesini yazdığı haberde, ifadedeki iddialarda yer alan gazeteci Soner Yalçın'ın ismini çıkardı. T24, Akşam gazetesinin de "İmamoğlu Medyası A.Ş." haberini, Yalçın'ın adını çıkararak internet sitesinde yayımlandığını ortaya çıkarmıştı. Akşam, basılı nüshadaki haberde Yalçın’ın adına yer verirken, internet sitesindeki yayınında adını çıkarmıştı.

İBB soruşturmasından tutuklu bulunan iş insanı Murat Kapki, 7 Ağustos’taki ifadesinde, gazeteci Soner Yalçın ile Murat Ongun’un aralarında olduğu 10 kişinin geçen yıl tekneyle Yunanistan gezisi yaptığını ileri sürdü.(https://t24.com.tr/haber/once-aksam-simdi-de-sabah-tan-soner-yalcin-sansuru-murat-kapki-nin-ifadesinden-adini-cikarttilar,1255962)

                                                            ***

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -17 Ağustos 2025-

Aydın Büyükşehir Belediyesi Başkanı Çerçioğlu ve beraberindekilerin AKP’ye katılacağı iddialarının arkasında İBB soruşturmasıyla ilgili tehditlerin olduğu öne sürüldü. Halkın rızasını alamayacağını bilen Saray rejimi, seçimlerin göstermelik yapılacağı, halkın iradesinin ancak rejim yararına tanınacağı ülke hayali ile yanıp tutuşuyor.

Halkın rızasını alamayan, toplumsal meşruluğunu yitiren Saray rejimi, muhalefete yönelik saldırılarını sürdürüyor. Son yerel seçimlerin ardından ülkede ikinci parti konumuna düşen AKP iktidarı, kamunun tüm gücüne rağmen sandıktan kaybettiği belediyeleri, her geçen gün yenilerini eklediği saldırılarla muhalefetten almaya çabalıyor.

Bir yanda ekonomik kriz, sahtecilik, LGS skandallarının arasında büyük bir yönetim krizinde olan iktidar bloku artık seçimleri dahi kazanamayacağının farkında. Saray’ın koridorlarından yayılan çözüm ise teslim olmaya karşı direnenlere uygulanacak kayyum, hapis, ya da şantajlar olarak kurgulanıyor. Bu düzene teşne olabilecek aktörlere hemen bir koltuk gösterilirken tüm bu yaşananlar halkın yurttaşlık hakkına doğrudan saldırıları da oluşturuyor.

Aylardır sürdürülen baskı, gözaltı, tutuklama, kayyum atamaları ve operasyonlar halkasına ise dün, muhalefet içerisinde yer alan aktörlere yönelik tehdit ve şantaj iddiaları da eklendi.

Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu ve beraberindeki 3 ilçe belediye başkanının CHP’den AKP’ye geçeceği iddia edildi. Geçişin sebebinin ise belediyelere yönelik operasyonlar olduğu öne sürüldü.

Çerçioğlu’nun, İBB soruşturmasında itirafçı olan Aziz İhsan Aktaş ile bir dönem çalışması dolayısıyla tehdit edildiği öne sürüldü.

Öte yandan Çerçioğlu ve Sandığın artık anlamı yok Aydın Büyükşehir Belediyesi Başkanı Çerçioğlu ve beraberindekilerin AKP’ye katılacağı iddialarının arkasında İBB soruşturmasıyla ilgili tehditlerin olduğu öne sürüldü Halkın rızasını alamayacağını bilen Saray rejimi, seçimlerin göstermelik yapılacağı, halkın iradesinin ancak rejim yararına tanınacağı ülke hayali ile yanıp tutuşuyor beraberindekilerinin CHP’den istifası tartışılırken muhtarların ve belediye çalışanlarının da istifaya zorlandığı iddia edildi. Aydın’ın yerel yayın organlarından Aydın Şafak’ta yayınlanan bir habere göre, muhtarların görevlerinden istifa etmesinin istendiği, etmedikleri takdirde ileride herhangi bir hizmet alamayacaklarının belirtildiği aktarıldı. Ayrıca, CHP üyesi belediye çalışanlarının e-Devlet üzerinden görevlerinden istifa etmelerinin istendiği iddia edildi.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu ziyaret eden CHP Lideri Özel ise ziyaret sonrası konuya ilişkin konuştu.

‘‘YA İÇERİ ATIL YA PARTİME KATIL’’ DİYORLAR

Çerçioğlu'nun AKP'ye geçeceğine dair iddialar hakkında konuşan Özel, şu ifadelere yer verdi:

“Aziz İhsan Aktaş'ın en çok çalıştığı ikinci belediye Kütahya, ilki Aydın. Siz AKP’lilere dokunmuyorsunuz, CHP’ye dokunuyorsunuz. Özlem Çerçioğlu'na, ‘Aziz İhsan Aktaş ile çalışmışsın, ya içeri atıl ya partime katıl.’ diyorlar. Çerçioğlu suçsuz olduğunu iddia ediyor. Bu haksızlığa karşı içeride yatan onca mert varken, bu mertliğe sahip olamayıp, Erdoğan kelime oyunu yapıyor. Sen Aydın’ı Aziz İhsan Aktaş üzerinden almakla oluyorsa ben sana ne diyeyim? Bu mu mertlik? Bu mu siyasi gücün? Bir dahakine yine alacağım Aydın’ı. Böyle mi alacaksın Aydın’ı?”

Aziz İhsan Aktaş ile Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı yıllardır çalışmış. İlk ilan edilen belediye başkanıdır. Neden? Aydın’ı alacak CHP’li mi yok? Kemal Bey ilan etmişti, sözünü çiğnemedik. Bizim mertçe tutumumuza karşı yaptıkları bu. Hadi bundan sonrasını görelim. İlk kez Ekol TV duyuruyor. Tebrik ediyoruz, çok hızlı verdiniz haberi. Özlem Çerçioğlu yarın AKP’yi aydınlatacakmış. Olmaz olsun öyle aydınlanma. AKP’nin kara düzeni.

ERDOĞAN’DAN AYDIN MESAJI

Konu ile ilgili konuşan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın mesajı ise dikkat çekti. Erdoğan, bugün AKP’ye yeni katılımların olacağını söylerken, “Ne kadar Aydın varsa yarın burada, göreyim.” dedi.

‘PARTİ DEĞİŞMEZSEN TUTUKLANIRSIN’ TEHDİDİ

Konu ile ilgili konuşan CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, ise Çerçioğlu'na ulaşamadığını ifade etti. Günaydın, “Umarım böyle bir şey gerçekleşmez. Çünkü yıllar boyunca CHP’de beraber çalıştık. Kendisini Aydınlılar destekledi. Bu olay nasıl gerçekleşiyor? Gidiyorlar belediye başkanına diyorlar, ‘Sen parti değiştirmezsen, gözaltına alınabilirsin, senin şirketlerin üzerinden şöyle yapabiliriz.’ Bu doğru bir şey mi, buna teslim olmak savunulacak bir şey mi? Zeydan Karalar, Ekrem İmamoğlu buna teslim mi oluyor? Ben hiçbir belediye başkanının bu tehdide gelmemesi gerektiğini düşünüyorum.” ifadelerini kullandı.

CHP’nin Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gökan Zeybek ise sıkıntılı bir durum olduğunu belirtirken, AKP’ye geçeceği söylenen diğer ilçe belediye başkanları ile ilgili soruya, “Hepsiyle teker teker görüşeceğim.” yanıtını verdi. Zeybek, Özlem Çerçioğlu'na yönelik, “Aydın’da insan içine çıkamayacağını herkes ona gösterecek.” ifadelerini kullandı.

Belediye bürokratlarına da tepki gösteren Zeybek, “Bu sabah odanıza çağırıp tehditle, ‘Aç e-Devlet’ini, istifanı yap, fotokopisini bana göster.’ diyen bürokratlara söylüyorum; sizleri not ettik.” diye konuştu.

REJİMİN GÖSTERMELİK SEÇİM HAYALİ

Çerçioğlu ve beraberindeki heyetle ilgili tehdit iddiaları, rejimin halkın iradesine yönelik saldırılarından bağımsız değil. Özellikle son yerel seçimlerin ardından otoriterleşmenin dozu her geçen gün daha fazla artırılırken, rejim yönetim krizini seçimlerin fiilen kaldırılacağı uygulamalarla aşmaya çalışıyor. Halkın iradesini ortadan kaldıran Saray yönetimi, kendi bekası uğruna sınırlarını kendisinin çizdiği bir muhalefeti hayata geçirmek istiyor. Toplumu ikna edemeyen tek adam rejimi, ayakta kalmanın tek çaresini hukuksuz, seçimsiz ve muhalefetsiz bir ülke dizaynında görüyor.

Çerçioğlu’nun AKP’ye geçeceği iddiaları tartışılmaya devam ederken, Saray yönetimi, hüsranla ayrıldığı son yerel seçimlerin ardından birçok belediye başkanı ve milletvekilini de kadrosuna kattı. Yeniden Refah Partisi’nden belediyeyi kazanan Adana Feke Belediye Başkanı Cömert Özen, Erzurum Aziziye’de seçimi kazanan Emrullah Akpunar ve Köprüköy Belediye Başkanı Nevzat Karasu, Ordu Çaybaşı Belediye Başkanı Mesut Karayiğit, Samsun Ayvacık Belediye Başkanı Refahattin Şencan AKP’ye katıldı. Ayrıca İYİ Parti Erzurum Horasan Belediye Başkanı Hayrettin Özdemir de AKP’ye katılanlar arasında yer aldı.

FUTBOLCU TRANSFERİNE DÖNDÜ

Rejimin muhalefeti bölmeye yönelik hamleleri belediye başkanları ile de sınırlı kalmadı. Milletvekilleri arasındaki geçişlerle de yönetim krizi içerisinde olan Saray yönetimi, güç devşirme yarışına girişti.

Halkın iradesini dilinden düşürmeyen rejimin aktörleri, bünyesine kattığı vekillerle kendine kadro arayışına girdi.

Gelecek Partisi kontenjanı kapsamında CHP listesinden seçilen Antalya Milletvekili Prof. Dr. Serap Yazıcı Özbudun ve Ankara Milletvekili Mustafa Nedim Yamalı, AKP’ye geçerken; İYİ Parti’den seçilmiş milletvekilleri Salim Ensarioğlu, Ünal Karaman, Kürşad Zorlu, Dursun Ataş ve Seyithan İzsiz AKP’ye katıldı.

Zorlu, Özbudun, Karaman ve Yamalı’nın AKP MKYK’sına seçilmeleri ise ayrıca dikkat çekti. Anayasa Hukuk Profesörü Özbudun’un rejim karşıtı açıklamaları ve eski İYİ Parti milletvekili Zorlu’nun muhalif açıklamaları ise çokça tartışılan konular arasında oldu.

Öte yandan Gelecek Partisi'nden istifa eden Konya Milletvekili Hasan Ekici de TBMM Meclis Grup Toplantısı'nda AKP'ye katılmıştı. Ekici'ye rozetini Erdoğan takarken, Erdoğan, Özlem Zengin’e Ekici için “Hangi partiden geldi?” sorusunu sormuştu.

∗∗∗

DEMOKRATİK MUHALEFET BİRLEŞMELİ

Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılması engellenirse alternatif bir adayı desteklemeye açık olduğunu söyledi.

Bloomberg’e konuşan İmamoğlu, “Demokratik meşruiyet”in tehlikede olduğunu ifade etti. Muhalefet ittifakını temsil etmeyi hâlâ umduğunu ancak ‘tereddüt etme zamanı olmadığını’ belirten İmamoğlu, “Ancak tabii ki gerçekçiyim. Eğer resmen adaylığım engellenirse, demokratik muhalefet yine birleşmelidir.” ifadelerini kullandı.

İmamoğlu, şunları söyledi: “Gerekirse başka bir isim öne çıkar ama o kişi adalet, refah ve barış vizyonumuzu aynı kararlılıkla sürdürür.”

Tutuklanması hakkında da değerlendirmelerde bulunan İmamoğlu, “İnsan hakları ve hukukun üstünlüğünü yüksek sesle savunan bazı ülkeler, bizim gerçeklerimizle karşılaştığında sessiz kaldı. Bu pragmatizm değil, miyopluktur ve tehlikelidir.” ifadelerini kullandı.

∗∗∗

BU OYLAR CUMHUR’UN DEĞİL HALKIN OYLARI

AKP’ye geçeceği iddia edilen CHP’li Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun, geçmişte AKP’ye geçen Nazilli Belediye Başkanı Kürşat Engin Özcan’a söylediği “Hakkımı helal etmiyorum” sözleri ise tekrar gündem oldu. Çerçioğlu, Özcan’a, “Halkın oyu Cumhur İttifakı’na değil, Millet İttifakı’naydı. Ben o bölgede çalıştığım emeklerimi, hakkımı helal etmiyorum.” ifadelerini kullanmıştı.

∗∗∗

ŞİRKETİN HİSSELERİ ARTTI

Çerçioğlu’nun AKP’ye katılma iddiaları tartışılırken, Çerçioğlu ailesinin yönettiği Jantsa şirketinin hisselerinin iddialar üzerine yükselmesi dikkat çekti. Jantsa’nın Yönetim Kurulu’nda Başkan Vekili koltuğunda Özlem Çerçioğlu’nun eşi Ercan Çerçioğlu, Yönetim Kurulu Üyesi koltuğunda ise Çerçioğlu’nun oğlu Ata Caner Çerçioğlu bulunuyor. Jant firması, geçen yılın ilk yarısında 70,1 milyon TL kâr ederken bu yıl 53,4 milyon TL zarar açıklamıştı.

                                                                  ***

Ankara’nın son yeşil alanı için rant kaygısı -SÖZCÜ-

 Saray’a yakın müteahhit Erman Ilıcak’ın sahibi olduğu Rönesans, MSB ve Genelkurmay’ı aynı çatıda toplayacak “Ayyıldız” projesi hazırladı. Binaların taşınmasıyla boşalacak arazi imar rantı endişesi yarattı. Muhalefet, “Öncelik konut, rezidans değil, ulusal güvenlik ve halk sağlığı olmalı” dedi.

Milli Savunma Bakanlığı (MSB), Genelkurmay Başkanlığı ve komutanlıkları aynı çatı altında toplayacak olan “Ayyıldız Projesi” 4 yıl önce gündeme geldi. Projeyi, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı da yapan iş insanı Erman Ilıcak’ın sahibi olduğu Rönesans Holding üstlendi.

"BEDELİ BİLİNMİYOR" “2 yılda bitecek” denilen tesisler 4 yıldır bitmedi. Hizmete açılması için yeni tarih 2026 olarak belirlendi. Projenin ihale bedeli de açıklanmadı. CİMER’e yöneltilen sorular yanıtsız kaldı. Proje bitince şehir merkezindeki ender yeşil alanlar üzerinde bulunan MSB ile Genelkurmay ve Kara- Hava- Deniz kuvvetleri komutanlıkları Etimesgut’taki yerleşkeye taşınacak. Mevcut bina ve kıymetli araziler boşalacak. "İSTANBUL ÖRNEĞİ" Bu durum, rant kaygısını gündeme getirdi ve geçmişte yaşananları hatırlattı. Daha önce de boşaltılan askeri araziler için “Yeşil alan olacak” sözü verildi ancak tümü imara açılıp AVM ve rezidanslar yapıldı. İstanbul Başakşehir’deki Ahmet Öztürk Kışlası bunlardan biri. Kışlanın yerinde şimdi 5 bin 325 konutluk “Damla Kent” projesi yükseliyor. "BU ARAZILERI KORUYUN" CHP Genel Başkan Yardımcısı emekli Tümamiral Yankı Bağcıoğlu, iktidara “Lüks projelere milyarlar aktarılırken, stratejik önemdeki  Ayyıldız Karargahı neden tamamlanmadı?” diye sordu ve rant kaygısını şu sözlerle dile getirdi: “Proje bittiğinde, mevcut komutanlık bina ve arsaları ne olacak? Korunacak mı, yoksa ranta mı açılacak? Daha önce de birçok askeri alana rant için lüks konutlar yapıldı, deprem toplanma bölgeleri bile yok edildi. Bu durum ulusal güvenlik ve kamu sağlığını da tehdit ediyor. 

                                                          Yankı Bağcıoğlu
HEDEF NATO ZİRVESİ" 12 milyon 620 bin metrekare arazi üzerinde inşa edilen hilal ve yıldız biçimindeki projeyle ilgili MSB yetkilileri ise kaba inşaatın büyük oranda bittiğini, açılışın 2026’da yapılacağını bildirdi. Yerleşkenin tamamlanırsa Temmuz 2026’da NATO liderler zirvesine de ev sahipliği yapacak.

"Anıtkabir’in yanı başında" Etimesgut’taki Ayyıldız Projesi devreye girince, şehrin en kıymetli bölgesinde bulunan komutanlıklardan boşalacak arazilerin nasıl değerlendirileceği tartışma konusu oldu. Bina ve arazileri, Ankara’nın Bakanlıklar semtinde ve TBMM’nin karşısında bulunuyor. Kara Kuvvetleri Komutanlığı ise Anıtkabir yakınındaki büyük bir arazide yer alıyor.

"Hatırlı müteahhit Ilıcak" Ayyıldız Projesi’ni daha önce Ankara Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı ve Marmaris Okluk’taki yazlık sarayı da inşa eden Erman Ilıcak’ın sahibi olduğu Rönesans’a bağlı REC firması yapıyor. Rönesans, 20 yıl süreyle işleteceği Kuzey Marmara Otoyolu Nakkaş-Başakşehir bölümü ihalesini aldı. Çam Sakura Şehir Hastanesi’ni de 1.2 milyar dolara yaptı. Bursa, Elazığ, Gaziantep, Adana ve Yozgat şehir hastaneleri ihaleleri de Rönesans’a gitti. 29 milyar 772 milyon liraya mal olacak Ankara Adalet Sarayı’nı da Rönesans yapıyor. Rönesans ve REC’in aldığı Yargıtay binası için 2017’de 1.6 milyar lira, Cerrahpaşa Hastanesi üst yapım işi için de 2 milyar 60 milyon lira ödendi.

Sözcü

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ocak 2026-

Venezuela ve Vatikan: Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak -Tevfik Taş-  Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun ki...