İktidarın hedef gösterdiği 19 isme, jandarmayla operasyon düzenlendi: Ünlülere gözdağı + Ünlülere uyuşturucu operasyonu! Ünlü senarist Gani Müjde ateş püskürdü: 'Mücadeleye baronlardan başlamak gerek' -Cumhuriyet-

İktidarın hedef gösterdiği 19 isme, jandarmayla operasyon düzenlendi: Ünlülere gözdağı -Batuhan Serim-

Aralarında Hadise, İrem Derici, Birce Akalay, Demet Evgar ve Özge Özpirinçci gibi isimlerin de bulunduğu 19 kişiye yönelik sabah saatlerinde “uyuşturucu kullanmak” suçlamasıyla operasyon düzenlendi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında aralarında İrem Derici, Hadise Açıkgöz, Dilan ve Engin Polat gibi isimlerin aralarında bulunduğu 19 tanınmış isme, “uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak” suçundan dün sabah saatlerinde operasyon düzenlendi.

İstanbul İl Jandarma Komutanlığı ekipleri tarafından düzenlenen operasyonlar kapsamında 19 kişi, ifadeleri ve kan örnekleri alınmak üzere İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’na götürüldü. Soruşturmada ünlü isimler hakkında, “uyuşturucu madde kullanımını özendirmek” değil, “uyuşturucu madde kullanmak” suçlamasıyla işlem yapıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ayrıca, ünlü isimlere herhangi bir gözaltı işleminin yapılmadığını, ifadeleri ve kan örneklerinin alınmasının ardından serbest bırakılacaklarını duyurdu.

GİZLİLİK KARARI İDDİASI

Soruşturma kapsamında gözaltına alınan Dilan ve Engin Polat çiftinin avukatı Sevinç Oraz, dosyada gizlilik kararı olduğunu belirterek şunları kaydetti: “Herhangi bir şekilde belirlenmiş, önümüze konulmuş, ifade anlamında herhangi bir şey olmadı. Uyuşturucu madde kullanmadıklarına yönelik beyanlarımız, delillerimiz sabit. Raporlar da ortadaydı. Yaşanan şeyin neye ilişkin olduğunu anlayabilmek mümkün değil. Test vermeye gidecekler, ifadeler tamamlandı. İfade bittikten sonra çıkacaklardır. Kan, idrar ve saç testleri de temiz. İhbara yönelik ifadeleri alındı. Dosyada gizlilik kararı olduğu söyleniyor.”

SÜT POMPASI TALEBİ

İfadeleri ve kan örnekleri alınan ünlü isimler arasında, bir ay önce doğum yapan oyuncu Meriç Aral Keskin de yer aldı. İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’na götürülen Meriç Aral Keskin, işlemler sırasında bebeğini besleyebilmek için “süt pompası” talep etti.

Öte yandan operasyon kapsamında evinden alınan bir diğer isim olan şarkıcı İrem Derici’nin ise operasyon günü, uzun süredir birlikte olduğu DJ sevgilisi Melih Kunukçu ile sözleneceği öğrenildi.

Öte yandan gözaltına alınan bazı isimlerin son dönemdeki siyasi çıkışları ve ilişkileri dikkat çekti. Gözaltına alınanlar isimlerden Kubilay Aka, Mert Yazıcıoğlu, Birce Akalay ve Özge Özpirinçci’nin, sekiz aydan uzun süredir Gezi Parkı’na yönelik suçlamalarla cezaevinde tutulan menajer Ayşe Barım’ın sanatçısı olduğu öğrenildi.

Kızları gözaltına alınan eski haber spikeri Defne Samyeli ise son günlerde yaptığı siyasi çıkışlar ve tutuklu gazeteci Fatih Altaylı’nın programına konuk olmasıyla dikkat çekmişti.

Gözaltındaki isimlerden şarkıcı Hadise ise sahne kıyafetleri ve dans şovları nedeniyle sık sık iktidara yakın medya tarafından hedef gösterilirken gözaltındaki bir başka oyuncu Demet Evgâr ise kadın haklarıyla ilgili yaptığı çalışmalar ve muhalif tutumuyla biliniyor.

Gözaltına alınan isimler şu şekilde: Dilan Polat, Engin Polat, İrem Derici, Kubilay Aka, Kaan Yıldırım, Hadise Açıkgöz, Berrak Tüzünataç, Duygu Özaslan Mutaf, Demet Evgâr Babataş, Zeynep Meriç Aral Keskin, Özge Özpirinçci, Mert Yazıcıoğlu, Feyza Altun, Derin Talu, Deren Talu, Ziynet Sali, Birce Akalay, Metin Akdülger, Ceren Moray Orcan .

MUHALİF OLDUKLARI İÇİN Mİ?

Ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonu kapsamında gözaltına alınan çok sayıda sanatçının geçmişte muhalif paylaşımlarda bulunmaları da dikkat çekti. Gözaltına alınan ünlülerin hemen hemen hepsi, özellikle 19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni (İBB) ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu hedef alan operasyonlara ve devam eden protestolarda öğrencilerin tutuklanmasına tepki vermişti.

- Demet Evgar Babataş: 19 Mart operasyonları sonrası boykot çağrılarına destek vermiş ve “Çocukları serbest bırakın” kampanyasına destek verdiği bir paylaşım yapmıştı.

- Birce Akalay: İmamoğlu’nun tutuklanmasına tepki göstererek “Adalet bazıları için bir engel, bazıları için bir araçtır; tıpkı demokrasi gibi. ortaçağ’da engizisyon mahkemelerinden farksız bir zamandan geçiyoruz” demişti.

- Hadise Açıkgöz: Sosyal medya hesabından şunları yazmıştı: “Adalet ve özgürlük yolunda yan yana durabilmek, en önemli şeydir. Adalet, özgürlük ve eşitlik gibi değerleri yıllardır savunuyorum ve bu yolda kararlılıkla yürümeye devam ediyorum. Gençler, haklarını savunmak ve seslerini duyurmak istediklerinde, karşılaştıkları engellerle mücadele ediyorlar. Tüm ümidimizi bağladığımız gençlerimizin umutlarını kırmadan, özgürce var olmalarına engel olunmamalı. Çünkü bu ülkenin gerçek geleceği, gençlerimizin ellerinde.”

- İrem Derici: 19 Mart sürecinde sevgilisinin doğum gününde kendisi için hazırladığı koreografiyle çektiği dans videosunu gündem yoğunluğu sebebiyle paylaşamayınca sinirlendiğini ifade ettiği bir paylaşımda, “O gün çekip paylaşmak asla içimizden gelmedi” demişti.

- Özge Özpirinçci: İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından tepki gösteren ünlülerin arasında yer almıştı. Öğrencilerin tutuklanmasına ilişkin Özpirinççi destek verdiği paylaşım yapmıştı.

- Kaan Yıldırım: 19 Mart protestoları sırasında sosyal medya hesabından “Barışçıl protesto bir insan hakkıdır” başlıklı bir içerik paylaşmıştı.

- Kubilay Aka: CHP’nin mitinginden fotoğraf paylaşarak “Miting alanında olan, olmayan milyonlar demokrasi ve özgürlük istiyor. Seçme, seçilme hakkımız ve kardeşlerimizi serbest bırakın” demişti. Aka, Espressolab boykotuna da destek vermişti.

- Zeynep Meriç Aral Keskin: Saraçhane’ye katıldığı için tutuklu bulunan öğrencilerin ailelerinin “çocuklarımıza dokunmayın” yazılı pankartlı fotoğrafını sosyal medyadan paylaşmıştı.

- Mert Yazıcıoğlu: Sosyal medya üzerinden İmamoğlu’nun tutuklanmasına yönelik “Seçilmiş bir belediye başkanının, hukuka aykırı bir şekilde gözaltına alınması, hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan görevden alınması veya yerine merkezi yönetimce kayyum atanmasının gündeme getirilmesi halk iradesine darbedir” demişti.

- Berrak Tüzünataç: Seçim döneminde muhalif paylaşımlarıyla biliniyordu. Tüzünataç, telefonuna dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından yollanan mesajlara da sosyal medya hesabından tepki göstererek “Sayın Soylu, beni her gün kaçta nerede olacağınızla ilgili bilgilendirmek zorunda değilsiniz. Gerçekten. Ben merak edersem sizi bulurum” ifadelerine yer vermişti.

- Feyza Altun: Nikâhını kıyan İmamoğlu’nun tutuklanmasına tepki göstererek “Dün olduğu gibi bugün de her türlü haksızlık ve hukuksuzluğa bedeli özgürlüğüm olsa bile karşıyım” demişti. Metin Akdülger: CHP’nin mitingini paylaşmıştı.

- Ceren Moray Orcan: 19 Mart operasyonlarına tepki göstererek katıldığı bir eylemden “Bütün mümkünlerin kıyısındayız” pankartını paylaşmıştı.

- Duygu Özaslan Mutaf: İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından sosyal medya hesabından “Cumhuriyeti Atatürk kurdu biz yaşatacağız” pankartı taşıyan küçük çocukların yer aldığı eski tarihli bir fotoğrafı paylaşmıştı.

- Derin Talu ve Deren Talu’nun annesi Defne Samyeli, CHP’nin mitinginden fotoğraf paylaşmıştı. Samyeli ayrıca geçen günlerde, tutuklu gazeteci Fatih Altaylı’nın programına konuk olmuş, yandaş bir gazeteciyle Türklük üzerine tartışmaya girmişti. 

                                                           ***

Ünlülere uyuşturucu operasyonu! Ünlü senarist Gani Müjde ateş püskürdü: 'Mücadeleye baronlardan başlamak gerek'

Ünlü senarist Gani Müjde, ünlü isimlere yönelik yürütülen uyuşturucu operasyonuna tepki gösterdi. Müjde “Uyuşturucu satıcıları dışarıda cirit atarken ünlüler diye bu insanlara itibar operasyonu yapmak işe yarasaydı öncekiler işe yarardı” dedi. Müjde mücadeleye limanlardan ve baronlardan başlamak gerektiğini işaret etti.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Kaçakçılık, Narkotik ve Ekonomik Suçlar Soruşturma Bürosu, bazı ünlü isimler hakkında uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak suçundan soruşturma başlatmıştı.

Kamuoyunca tanınan Dilan Polat, Engin Polat, İrem Derici, Kubilay Aka, Kaan Yıldırım, Hadise Açıkgöz, Berrak Tüzünataç, Duygu Özaslan Mutaf, Demet Evgar Babataş, Zeynep Meriç Aral Keskin, Özge Özpirinçci ve Mert Yazıcıoğlu, ifadeleri ve kan örneklerinin alınması için ekiplerce İl Jandarma Komutanlığı'na götürülmüştü.

12 ÜNLÜ İSİM KAN VERDİ

Ünlü isimler hakkında herhangi bir gözaltı kararı bulunmadığı, ifadeleri ve kan örneklerinin alınmasının ardından serbest bırakılacakları açıklanmıştı. İfade işlemleri tamamlanan 12 ünlü isim, kan örnekleri alınmak üzere Yenibosna'daki Adli Tıp Kurumu'na getirilmişti.

"İTİBAR OPERASYONU"

Türkiye’nin konuştuğu operasyon sosyal medyanın gündemine otururken ünlü senarist Gani Müjde, söz konusu operasyona tepki gösterdi.

Ünlü senarist “Uyuşturucu baronları, uyuşturucu satıcıları dışarıda cirit atarken ünlüler diye bu insanlara itibar operasyonu yapmak işe yarasaydı öncekiler işe yarardı” diyerek tepki gösterdi.

Müjde, mücadeleye limanlardan ve baronlardan başlamak gerektiğini işaret etti.

Sosyal medya hesabı X üzerinden bir paylaşım yapan Gani Müjde, uyuşturucunun kötü bir şey olduğunu, sanatçıların yaratıcı beyinlerin uyuşturucu maddelerden uzak durması gerektiğini vurguladı.

Türkiye’nin toprak kaynakları ABD ve Çin’e nasıl satılıyor?+Fotoğraflar, yeni anayasa ve ittifaklar…+Enflasyon düşecek mi? -EVRENSEL-

Türkiye’nin toprak kaynakları ABD ve Çin’e nasıl satılıyor?-Kansu Yıldırım-

Emperyalist sistemde ABD ve Çin arasında başlayan ticaret savaşlarından bu yana ivme kazanan liderlik bunalımı, küresel kapitalizmin işleyişini ve devletler arası siyasi ve diplomatik ilişkileri doğrudan etkiliyor. Endüstriyel üretim ve ihracat, tedarik zincirlerinde hakimiyet, uluslararası ticarette üstünlük, derin teknoloji ve askeri harcama ile yatırımlarda yoğunlaşma, enerji sömürgeciliği alanlarında rekabete devam eden ABD ve Çin’in izlediği politikalar küresel bağımlılık ilişkilerini de yeniden şekillendiriyor. Emperyalist sistemdeki liderlik bunalımından kaynaklı ‘interregnum’ (fetret) koşullarında büyük devletler arası çelişkilerden yararlanarak iç ve dış politikadaki manevra alanını genişletmeye odaklanan AKP’nin güç temerküzü stratejisi ise Türkiye’nin küresel iş bölümündeki rolünü belirliyor.

Türkiye kapitalizminin ilksel birikimle büyüme modelinin arkasındaki itkilerden biri olan yer altı ve yer üstü doğal kaynaklarının satışı, ülkeyi madencilik alanında uluslararası tekellerin açık pazarına dönüştürüyor. Bunu maden üretimi ve ihracat verilerinden görebiliyoruz. 2024 yılında 262.3 milyar doları bulan toplam ihracatın yüzde 2.7’si madencilik sektörü̈ ihracatından geldi. 2023 yılına göre yüzde 4.6’lık artışla 6 milyar dolarlık ihracatın en çok gerçekleştirildiği ilk iki ülke 1.7 milyar dolar ile Çin (bir önceki yıla göre yüzde 5.2 artış) ve 506.4 milyon dolar ile ABD (bir önceki yıla göre yüzde 2.96 artış) oldu.[1]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump ile görüşmesinden sonra gündeme gelen havacılık, savunma ve uzay sanayisi, biyomedikal gibi alanlarda kullanılan nadir toprak elementlerinin keşfedildiği Eskişehir’in Beylikova ilçesindeki rezervlerin ABD’nin kullanımına tahsis edileceği iddiaları yavaş yavaş netlik kazanıyor. Bloomberg’in kulis haberine göre Ankara ile Washington arasındaki görüşmeler Beylikova’da yer alan florit, barit, lantan, seryum, praseodimyum, samaryum, gadolinyum, evropiyum, neodimyum gibi büyük rezervlerin çıkarılması ve rafine edilmesi üzerine yoğunlaşıyor.

Ne var ki, emperyalist sistemdeki büyük devletler arası gerilimlerden ve çelişkilerden yararlanma (“denge”) stratejisinin tıkandığı aşamalardan biri, nadir toprak elementlerinin uluslararası pazara açılmasıdır. 2024 yılının ekim ayında Türkiye ve Çin, Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ve Çin Doğal Kaynaklar Bakanı Wang Guanghua’nın katılımıyla madencilik ve doğal kaynaklar alanındaki iş birliğini geliştirmek amacıyla “doğal kaynaklar ve madencilik alanında iş birliğine ilişkin mutabakat zaptı”nı imzaladı.[2]

Bakan Bayraktar, “Küresel madencilik sektörünün kritik bir dönemden geçtiği günümüzde Çin ve Türkiye arasında madencilik alanında geliştirilecek ortak projelerin büyük bir potansiyele sahip” olduğunu, anlaşmayla “kritik mineraller konusunda somut projeler” hedeflendiğini söylemiş, “Temiz enerji teknolojilerinde gerekli kritik minerallerin tedarikinin güçlendirileceğini” belirtmişti. Türkiye 2024 yılının mayıs ayında da Çin Ulusal Enerji İdaresi ile “enerji dönüşümü alanında iş birliğine ilişkin mutabakat zaptı”nı imzalamıştı.

Türkiye her iki ülkeyle bağımlı ticari ortalıklar geliştirirken; ABD ile Çin arasındaki nadir toprak elementi rekabetinin temelinde; endüstriyel üretimde otomotiv sektöründe batarya teknolojisi, savunma sanayisinde askeri teknolojilerin geliştirilmesinde türbinli motor süper alaşımları ve lazer uygulamalarında, çelik ve diğer süper alaşımların geliştirilmesinde, enerji kaynağı geliştirilmesi projelerinde ham madde rezervlerinin tedarik ve kullanım üstünlüğünü ele geçirerek küresel hegemonluğu koruma bulunuyor.

Çin, 17 gruptaki nadir toprak elementi ticaretinde ve tedarik zincirinde hakimiyet sağlamış durumda. 4 Nisan’da Çin Ticaret Bakanlığının ABD’nin “karşılıklı tarifeler” kapsamındaki gümrük vergisi artışına yanıt vermek amacıyla samaryum, gadolinyum, terbiyum, disprosyum, lütesyum, skandiyum, itriyum ve alaşımlarının olduğu 7 kategorideki nadir toprak elementini ihracat kontrol listesine alması ABD’de askeri endüstriyel üretimde sorunlara yol açtı. ABD bu tedarik zincirleri açısından özellikle savunmasız konumdadır.

ABD’nin askeri üstünlüğü ve askeri sınai kompleksi için kritik öneme sahip olan nadir toprak elementleri F-35 savaş uçakları, Virginia ve Columbia sınıfı denizaltılar, Tomahawk füzeleri, radar sistemleri, Predator insansız hava araçları ve Joint Direct Attack Munition serisi akıllı bombalar dahil olmak üzere çok sayıda askeri alanda kullanılıyor. Bir F-35 savaş uçağı 410 kilogramın üzerinde nadir toprak elementi içerirken; bir Arleigh Burke sınıfı DDG-51 destroyer yaklaşık 2.3 ton, bir Virginia sınıfı denizaltı ise yaklaşık 4.1 ton nadir toprak elementi kullanır. Çin’in bu alanda üretimi ve tedariği tekeline alması ABD’yi silah teknolojilerinin üretiminde şimdiden geri bırakmıştır. Çin, mühimmat üretimini hızla genişletmekte ve ABD’den beş ila altı kat daha hızlı bir tempoda gelişmiş silah sistemleri ve ekipmanları satın almaktadır.[3]ABD ve Çin’in emperyalist rekabette hakimiyet ve üstünlük kurma mücadelesi yer altı cevher ve elementlerinin olduğu ülkelerde ‘ekstraktivizm’ yani kaynak sömürüsü pratiklerini derinleştiriyor. Martin Arboleda’nın “gezegensel maden” (The Planetary Mine) olarak adlandırdığı günümüzün kaynak sömürücülüğü genelleştirilmiş tekelci sermaye ve geç emperyalizm koşullarıyla özdeşleşir. Madencilik sektörleri ülkeleri yeni bir bağımlılığa zorlayan yeni bir emperyalist modelin suretleri olarak belirir. Bu bağımlılığın zemini, tarım ve sanayide önceki üretim güçlerinin çoğunu neredeyse yok eden neoliberal yeniden yapılanmayla hazırlanmıştır.[4]Türkiye’nin uluslararası iş bölümünde kaynak rezervi olarak şekillenen rolü burada devreye giriyor. Enerji Bakanı Bayraktar, 2022 yılında Eskişehir Beylikova’da keşfedilen nadir toprak elementleri rezerviyle ilgili 570 bin ton yıllık üretim kapasitesine sahip saflaştırma işlemini yapacak bir sanayi tesisinin kurulmasının planlandığını; Afrika, Batı ve Orta Asya’daki ülkelerle de iş birliği yapmaya hazır olduklarını söylemişti. Bakanlığın verilerine göre Beylikova sahasında yaklaşık 690 milyon ton nadir toprak elementi cevher bulunuyor. Enerji Bakanlığı’nın bu yıl içinde yayımladığı “Türkiye kritik ve stratejik madenler raporu” ise burada devreye giriyor.[5]Avrupa Birliği (European Commission, 2023), ABD (USDOE, 2023), Japonya (METI, 2023), Birleşik Krallık (BEIS, 2022) ve Avustralya (DISR, 2023) stratejileri gibi küresel çalışmalardan yola çıkılarak Türkiye’nin kritik ve stratejik madenleri tespit ediliyor. Tedarik riski, fiyat riski, talep riski, geri dönüştürülebilir riski gibi çeşitli risk hesaplamaları eşliğinde küresel ve ülke kaynak yoğunluğu, rezerv durumları, fiyat dalgalanmaları, ithalat ve ihracat bedelleri, pazar tekeli dikkate alınarak madenler çeşitli gruplarda kategorilendirilmiş durumda:

Kritiklik puanı 16 ve üzere olan madenler “Yüksek öneme sahip kritik madenler” olarak tanımlanıyor. Bu madenler: lityum, gümüş, titanyum, demir, manganez, çinko, bakır ve alüminyum.

Kritiklik puanı 10-16 arasında olan 19 maden “önemli kritik maden” olarak yer alıyor. Bunlar: nikel, nadir toprak elementleri, kömür, paladyum, kobalt, bizmut, arsenik, molibden, galyum, kurşun, kadmiyum, indiyum, germanyum, niyobyum, kalay, cıva, antimuan, barit ve grafit.

Kritiklik puanı 10’dan düşük olan madenler “potansiyel kritik madenler” olarak kodlanmış: berilyum, florit, krom, bor, platin, manyezit, feldspat, kaolen, trona ve bentonit.

Raporda dikkat çeken bir başlık, Savunma Sanayii Başkanlığından alınan veriler çerçevesindeki stratejik madenler listesi. 26 stratejik madenden 10 tanesi hem stratejik hem de kritik maden olarak sınıflandırılmış ve kullanım alanları belirlenmiş:

* Koyu yazılmış madenler stratejik ve kritik madenlerdir.

800 milyon tonluk rezerve sahip Çin’in Obo sahasından sonra en büyük ikinci rezerv alanı olarak gösterilen Eskişehir’in Beylikova/Sivrihisar yöresinde 694 milyon ton nadir toprak elementi ve 350 bin ton dolayında da toryum bulunduğu belirtiliyor. Mineralojik ve hidrometalürjik incelemeleri tamamlanmış olan bir diğer kesinleşmiş cevher yatağı ise Burdur-Çanaklı yöresi. Burada da 300 bin ton nadir toprak elementi ve 17 bin ton toryum bulunuyor. 2022 yılında tamamlanan Eti Maden Beylikova cevher sahası kaynak belirleme incelemesi sonunda aynı bölgede 694 milyon ton nadir toprak elementi, barit ve flüorit içeren bir değere ulaşıldı. Bunun yanı sıra toryum içeriği de 1 milyon civarında hesaplanıyor.[6]Türkiye’nin uluslararası sistemde politik ve ekonomik güç temerküzü stratejisi için ‘ekstraktivist’ eğilimi araçsallaştırması büyük ölçekli topraksızlaştırma ve mülksüzleştirme anlamına geliyor. ABD ve Çin, nadir toprak elementi ve enerji ham madde rekabetini Türkiye’ye taşıdığı takdirde yeni bir coğrafi talan aşamasına geçilmiş olacak. Halihazırda ‘Zeytin Yasası’ olarak Madencilik Kanunu ile altyapısı oluşturulan ‘ekstraktivist’ sömürü düzeni derinleşirken, Anadolu uluslararası ve ulusal sermayeli maden tekelleri tarafından delik deşik edilen büyük bir enkaza dönüşecek.

Görsel: Evrensel

Dipnotlar:

  1. ^ İstanbul Maden İhracatçıları Birliği, “Maden Sektörü Görünümü Raporu 2024”,https://bit.ly/4nI1DkH
  2. ^ Bakan Bayraktar Çin’de İmzayı Attı, 
  3. ^ The Consequences of China’s New Rare Earths Export Restrictions, https://bit.ly/4o8xPxp
  4. ^ John Bellamy Foster, Extractivism in the Anthropocene, https://bit.ly/3ISG6qf
  5. ^ Türkiye Kritik ve Stratejik Madenler Raporu, https://bit.ly/3KArxrX
  6. ^ ThorAtom, Nadir Toprak Elementleri, https://bit.ly/48iUHWn
                                                                                    /././
                                                                       
Fotoğraflar, yeni anayasa ve ittifaklar…-Mustafa Yalçıner-


Erdoğan’ın konuşma yapacağı TBMM açılışına ana muhalefet CHP, EMEP ve TİP ile birlikte katılmayınca Saray’dan karşı hamleyle fotoğraflar geldi.

Tabii ki, Trump’ın sağlayacağını söylediği ama “Önce Erdoğan’ın yapacakları var” diyerek şarta bağladığı meşruiyet, hele her itiraz eden saldırıya uğrarken, artık halka hiçbir hayrı olmadığını geniş kitlelerin anladığı “Yaptık ettik” içerikli propagandalarıyla muhalefete yönelik suçlamalarını dinlemek üzere önünde ayağa kalkarak Erdoğan’a sunulamazdı. Tabii ki, Anayasa ve yasa tanımaz zor Erdoğan’a selam çakılarak onaylanamazdı. Kendisine ve “ne kadar iyi yönettiği”yle ilgili nutkuna “makama saygı” gereği saygı göstermek artık ücret ve maaşları açlık sınırının altına düşen asgari ücretlilerle milyonlarca işçi ve emekliye saygısızlık etmek olurdu. CHP, EMEP ve TİP Meclis açılışını boykot etmekle doğru yaptı.

Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. Çoğu CHP’yi desteklemekte olan genişçe bir çevre TBMM açılışına katılıp Erdoğan’ı dinleyen ve arasından verilen resepsiyona katılan geri kalan muhalefet parti ve liderlerini hiç zaman kaybetmeden linç etmeye girişti.

Evet, açılışa ve resepsiyona katılmakla doğru yapmadılar, ama herkesin bir hesabı vardır ve linç edilmeleri gerekmez.

“Linç”in başlıca malzemesi “devlet fotoğrafçısı”nın çektiği fotoğraflar. “Nasıl da Erdoğan’a gülümsüyor”, “Nasıl da gözlerine bakıp onu huşu içinde dinliyorlardı”! Yorumlar, net yargılar olarak sökün etti: “Fotoğraflar iktidarın yeni Anayasa yapmak için gereken 400 oyu bulduğunun fotoğrafı” idi. “Yeni müttefiklerle Erdoğan ittifaklarını yeniliyordu”, hatta “yenilemişti”! “Bunlar nasıl muhaliflerdi”? “Çoğu CHP oylarıyla seçilmiş, ama Erdoğan’ın yanına koşmuşlardı”!

Yorum ya da yargılarda, doğal ki, sıkışınca CHP’den AKP’ye transfer olan “Topuklu Efe” gibi belediye başkanlarıyla Beykoz belediye başkan vekili gibilerine kızgınlığın payı var. Ama yine de dilin kemiği olmalı.

Böyle paldır küldür suçlamacılık nezaket bir yana asıl politik olarak olacak şey değil. Kocaman insanlarca yapılmış olsa da “çocukça” bir davranış. Gerçi sağ tandanslı bazıları da öyle davrandı, ama yine de “solculuk hastalığı”dır.

Hatırlansın, 30 PKK’linin silah yakma töreninin ardından 12 Temmuz’da Erdoğan “Biz AK Parti, MHP ve DEM Parti olarak bu yolu beraber yürümeye karar verdik” demiş ve DEM eş başkanları yalanlasa da, hemen bir bildiri organize eden TKP DEM’in Cumhur İttifakına katıldığını ileri sürüp taarruza geçmişti. Sonra DEM muhalefetle birlikte davranmış, örneğin maden yasasına ya da zeytin ağaçlarının katledilmesine karşı düzenlenen mitinge katılmıştı, ama TKP bir kez Kürt ulusal hareketinin AKP ve MHP ile birleştiğine karar vermişti! Bu açıkça Kürt ulusal hareketini faşist saldırganlığın yanına itmek anlamındadır, ama TKP’nin sırtında yumurta küfesi yoktur!

Aynı hesap. Biraz derlenip toparlanılsa da, CHP’ye yakın TV kanallarında Ö. Özel açıkça karşı çıktıktan sonra bile sürdürüldü linç tutumu. Anket şirketleri anketler yaptı. Birisinin bir sorusu “Öcalan Erdoğan’a oy verin derse DEM tabanı nasıl davranır?​” şeklindeydi ve kanallarda yayımlanıp tartışıldı. Haydi, yıllardır muhalefet eden Davutoğlu eski başbakanı, Babacan eski bakanıydı Erdoğan’ın, ama ya tüm iktidarı boyunca Erdoğan’ın hışmına uğrayan Kürt hareketi?

DEM yöneticilerinin Meclis açılışına katılıp açılış resepsiyonunda özenle oluşturulmuş fotoğraf karelerinde yer almaları nedeniyle haklarında hiç sektirilmeden hüküm kesildi. Tamamdı, zaten Demirtaş tahliye edilip Kürt sorunuyla ilgili bir-iki uygulanmayacak madde kondu mu DEM yeni anayasayı onaylayacaktı!

Demirel’in ünlü lafıdır, “Doğmayan çocuğa don biçilmez”; ama ekabirler bırakın “Don biçmeyi” gelinlikleri bile dikip DEM’i el çabukluğuyla Cumhurculara “Baş göz etti”!

Birçok Kürt ilinde hâlâ kazık gibi duran kayyım genelleşmiş, Kürtlere eşit ulusal hak konusunda bırakalım icraatı henüz tek laf bile edilmemiş, üstelik ne kadar kalmışsa demokratik hak namına her şey saldırı altındayken muhalifliğine nokta koyup DEM’i iktidara armağan etmek ne yaman bir hızdır!

Bu, sözde muhaliflik adına yapılıyor. İstenen muhalefetin zayıflayıp iktidarın güç toplaması mıdır?

Enflasyon düşecek mi?-Koray R.Yılmaz-

Ekonomide verilerin önemli bir kısmı, iş işten geçtikten sonra açıklanır. Bunlara “gecikmeli veri” de diyoruz. Asli göstergelerin çoğu bu başlıkta değerlendirilse de günümüz kapitalizminin hiç olmadığı kadar istikrarsız hale gelen işleyişinin daha dakik olarak anlaşılabilmesi ve daha sağlam öngörülerde bulunulabilmesi için eşanlı ve daha ötesi, “öncü göstergeler” kategorileri de geliştirilmiştir. Bu göstergelerin varlığı bile kapitalist ekonominin istikrarlı bir gelişme çizgisi izlemediğini gösterir. Ekonomi, sürekli ilerlediğiniz düz bir yolda değil de daha çok dalgalı bir denizde yol alıyormuş gibi tasvir edilir. Problem de bu dalganın neresinde olduğunuzu anlayabilmek ve ona uygun politikalar geliştirebilmek olarak belirir. Çok işe yaradığını söylemek güç olsa da bir tür bilgi zenginliği sağladığı düşünülebilir. Verilerin yayımlanma sıklığı arttıkça iktisatçılara da üzerinde konuşacak başlıklar çıkar.

Eylül ayının fiyat endeksleri geçen cuma günü, yani 3 Ekim tarihinde açıklandı. Tüketici Fiyat Endeksi’ni (TÜFE) artık herkes biliyor: Enflasyon oranı olarak açıklanan temel veri. Üzerine haklı olarak çokça yazılıp çiziliyor. Ama Yİ-ÜFE diye kısaltılan bir veri daha var: Yurtiçi Üretici Fiyat Endeksi. Yİ-ÜFE, ülke ekonomisinde üretimi yapılan ve yurt içine satışa konu olan ürünlerin üretici fiyatlarını zaman içinde karşılaştırarak fiyat değişimlerini ölçen fiyat endeksidir. Üretici fiyatları, burada yurt içinde üretimi yapılan ürünlerin KDV, ÖTV vb. dolaylı vergiler hariç, peşin satış fiyatıdır. Yİ-ÜFE, söz konusu vergi artışlarını dışarıda bırakmasıyla, bu nedenle yaşanan fiyat artışı etkilerinden arınmış; olası fiyat seviyelerindeki değişime dair saf eğilimi gösterme kapasitesi daha yüksek olan bir veri olarak değerlendirilebilir — tabii enflasyon ölçüm meselesinin tüm zaafları akılda tutularak.

Hane halkı tüketiminin önemli bir kısmı yurtiçi üretime konu olan ürünlerden oluştuğuna göre, bu verideki gelişmelerin TÜFE üzerinde de önemli bir etkisi söz konusu olacaktır. Bu nedenle öncelikle Yİ-ÜFE ile TÜFE arasındaki ilişkiye bakmak istedim. Aslında istatistik, çok da güvendiğim bir bilgi üretme alanı değildir. O yüzden sayıların kesinliğinden ziyade eğilimi anlamaya çalışmak daha yararlı olacaktır. Ne derler bilirsiniz: Sayılara yeterince işkence ederseniz her şeyi söyler. Ben de biraz işkence ettim ve işte bazı sonuçlar:

Türkiye’de yurtiçi üretici fiyatlarındaki artışlar, tüketici enflasyonu üzerinde etkilidir. Etki genellikle bir yıl gecikmeyle yansıyor. 2006–2025 dönemini kapsayan verilere baktığımızda, yurtiçi üretici fiyat endeksindeki (Yİ-ÜFE) yıllık artışlar ile tüketici fiyat endeksindeki (TÜFE) yıllık artışlar arasında güçlü bir ilişkinin varlığı görülüyor. Diyebiliriz ki yurtiçi üretici fiyatlarındaki yıllık artışların yaklaşık yüzde 50–60’ı bir yıl sonra tüketici fiyatlarına geçiş gösteriyor. Kısacası, fiyat geçişkenliği Türkiye’de yavaş işliyor ama etkisi güçlü: Üretici fiyatlarındaki artış, yaklaşık on iki ay sonra market raflarına da yansıyor.

Peki Yİ-ÜFE’nin durumu ne? Nasıl bir gelişme seyrediyor? Yİ-ÜFE, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, vergi artışlarını içeren bir fiyat değil. O zaman bu fiyat üzerinde ne etkili olabilir? Üretimde ithalata yüksek bağımlılık nedeniyle ilk aklımıza gelenin TL’nin değeri olması kaçınılmaz. Aşağıdaki tablo bu konuda bize iktisaden anlamlı bilgiler sağlıyor. Grafik, Yİ-ÜFE’deki aylık artışı 2024 Ocak–2025 Eylül dönemi için düz çizgiyle gösteriyor. Kesikli çizgi ise TÜFE bazlı Reel Efektif Kur’u (REK), yani bize TL’nin değeri hakkında bilgi veriyor. Bu sayıdaki artış, TL’nin değer kazanması; azalış ise TL’nin değer kaybı anlamına geliyor. Üç farklılaşan eğilimin göze çarptığı söylenebilir.

İlk olarak, 2024’ün büyük bölümünde TÜFE bazlı REK yükseliyor, yani TL reel olarak değer kazanıyor.Bu dönemde Yİ-ÜFE artış oranları da kademeli biçimde düşüyor (Ocak’taki %4 civarından yıl sonunda %0,4’e kadar). Bu durum, TL’nin değerlenmesiyle birlikte ithal girdi maliyetlerinin azalmasının üretici fiyatlarını frenlediğini düşündürüyor. Yani 2024’teki düşük Yİ-ÜFE artışları, kur kaynaklı rahatlamayla gayet uyumlu görünüyor.

İkinci olarak, 2025’in ikinci ayıyla birlikte REK düşmeye başlıyor (TL reel olarak değer kaybediyor). Üçüncü aydan sonra Yİ-ÜFE artışları yeniden %2,5 bandına tırmanıyor ve bugüne kadar bu seviyelerde kalıyor. Bu da 2025’te üretici fiyatlarındaki hızlanmanın önemli ölçüde kur etkisiyle açıklanabileceğini düşündürüyor. TL’nin değerindeki zayıflama eğilimi, özellikle ithal girdi fiyatları üzerinden maliyet yönlü baskıyı artırıyor. Dolayısıyla 2025 yılına aylık bazda bakıldığında, önceki yıla göre yurtiçi üretici fiyatlarında göreceli olarak yüksek bir seyir görüyoruz. 2024’te aşağı yönlü eğilim, 2025’te yüzünü yukarı doğru çeviriyor. Verinin TÜFE’ye bir yıl gecikmeli yansıdığını düşünürsek, önümüzdeki yıl sonu enflasyon oranını yani 2026 TÜFE’sini %16 veren OVP bir kez daha revize edilecek gibi duruyor.

Üçüncü olarak, son iki aylık veriye dair bir nokta üzerinde durmak gerekir. Ne kadar anlamlı olduğunu kestirmek zor olsa da resmi tamamlayalım: Ağustos ve eylül aylarında yukarıda tespit ettiğimiz iki veri arasındaki genel eğilimi görmek mümkün olmuyor. Burada Yİ-ÜFE, TL değer kazanırken de artıyor. Diğer bir deyişle, kur etkisi olmadan da Yİ-ÜFE artıyor. Aylık düzeyde böylesi veriler şaşırtıcı değildir; olduğundan fazla anlam yüklememek gerekir. Ancak 2024 Ocak ayından bu yana bu durumun ilk defa iki ay üst üste devam ettiğini de not etmek gerekir. Bu durumun geçici mi yoksa kalıcı mı olduğunu söylemek şu noktada zordur. Bir öncü gösterge olmasa da enflasyonla mücadelede güzel bir sinyal de değildir. Bu çerçevede, enflasyonla mücadelede işlerin pek de iyi gitmediğini söylemek mümkün görünüyor.

Bu tarz enflasyonla mücadele programları kısa süreli olarak inşa edilirler ve mümkün olan en kısa sürede sonuç almak, toplumsal maliyetin artmasını önlemek açısından elzemdir. Bizde bu program daha da uzayacak gibi görünüyor. Yanı sıra, toplumsal maliyetlerin artacağını söylemek de herhalde gereksiz olacaktır. Artık mühim olan, toplumsal maliyetin siyaset alanına fatura edilmesidir.

                                                            /././

Evrensel

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -7 Ekim 2025-

 

Afife Tiyatro Ödülleri'nde Tamer Karadağlı'ya teşekkür eden Sükun Işıtan'a protesto: Salondan yuhalama ve ıslık sesleri yükseldi (https://twitter.com/i/status/1975294137793749027)

27. Afife Tiyatro Ödülleri'nde "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü alan tiyatrocu Sükun Işıtan, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı Tamer Karadağlı'ya teşekkür etmesi sonrasında salondan yuhalama ve ıslık sesleri yükseldi. Bazı davetliler salonu terk etti.

5 dalda ödül alan Ankara ve İstanbul Devlet Tiyatroları'nın ortak prodüksiyonu Medea Material damga vurdu. Medea Material Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu ödülünü kazanan Sükun Işıtan, ödül konuşmasında Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı'ya teşekkür edince salondan yuhalamalar yükseldi. Bazı seyirciler salonu terk etti.

                                                         ***

Adli soruşturmaların gölgesindeki siyaset: Dışişleri Bakanı Fidan ne demek istiyor?-Tolga Şardan-

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’la yaptığı görüşmeden hemen sonra söylediği "Almayı beklediğimiz F-35 ve Kaan’ın motorları var. Onların lisanslarının hayata geçirilmesi ve motorların gelmesi lazım ki Kaan’ların üretimi başlayabilsin" sözleri ciddi biçimde yankı buldu. Fidan, söz konusu projeyi yönetenleri “ABD motorları vermiyorsa, başka kaynaktan temin edilmenin planlaması yapılmalıydı” şeklinde uyardı kanımca

hakan fidan

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, geçen ay ABD’ye yaptığı ziyaret, ülkenin siyasi tarihinde önemli yer tutacak gibi duruyor.

Erdoğan’ın gezisinin diplomatik ve siyasi sonuçlarından bağımsız biçimde iç siyasetteki yansımaları da sürüyor. ABD Başkanı Donald Trump’la yaptığı ikili görüşmenin detayları kamuoyuna yansıdıkça hem muhalefet hem de iktidar cephesinde farklı tartışmalar yürüyor.

Geziyle ilgili değerlendirmeleri yaparken, hemen öncesinde İstanbul’da başlatılan adli soruşturmaları göz ardı etmek yanlış okuma yapılmasının önünü açar kanımca.

Önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ve özellikle AKP’yi sarsan iddiaları gündeme getiren adli soruşturmaları kısaca hatırlamakta fayda var.

Süreç, ünlü avukat Rezan Epözdemir’in tutuklanmasıyla sonuçlanan operasyonla başladı. Epözdemir’in AKP ve AKP’ye yakın bürokratlarla olan ilişkileri gündem oldu. Bu soruşturmayla ilgili ilk girişimin, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vekâletini taşıyan Gaziantepli avukatlar olduğu” iddiası konusunda henüz açıklama yapılmadı.

Peşinden bu kez, MHP’ye ve Ülkü Ocakları’na yakınlığıyla bilinen Selahattin Yılmaz, suç örgütü lideri olduğu iddiasıyla gözaltına alındı. Soruşturmanın adresi İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı oldu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, “Ülküdaşım” demesi de Yılmaz’ı tutuklanmaktan kurtaramadı.

Yılmaz’ın ardından Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile yeni göreve gelen Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu’na yakın olduğu öne sürülen eski MKE Yönetim Kurulu Başkanı İsmet Sayhan tutuklandı. Sayhan’la birlikte operasyon, Assan Grup adlı, hem MHP’ye hem de AKP’ye yakın gösterilen sanayi firmasına sıçradı.

Hem Sayhan hem de Assan’ın sahibi Emin Öner ile firmanın genel müdürü Gürcan Okumuş’a yönelik FETÖ bağlantısı iddiaları tartışıldı.

Sayhan ve Assan’ın merkezinde olduğu operasyonun yansımaları tartışılırken, son dönemin en çok tartışılan soruşturması olarak tanımlanabilecek Can Holding dosyasının kapağı açıldı.

Diğer soruşturmalar bu kadar tartışılmazken, Can Holding dosyası iktidar kanadında epeyce gürültü koparttı. Soruşturmayı Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı gerçekleştirdi. Ardından dosya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na devredildi.

Kulislerde söz konusu devir işleminin gerekçesi, dosyadaki adli ve siyasi iddialar olduğu ifade ediliyor. Can Holding soruşturmasının dumanı üzerinde tüterken bağlantılı olarak Ciner Holding soruşturması başlatıldı. Bu soruşturmanın adresi de yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı oldu.

Dosyanın içindeki en dikkat çekici isimlerden biri, önce Ciner Grubu’nun, ardından da Ciner Ailesi’ne ait Habertürk’ü satın alan Can Holding’in üst düzey yöneticisi Kenan Tekdağ oldu hiç şüphesiz.

Tutuksuz yargılama kararı verilen Tekdağ’a MHP lideri Bahçeli’nin “geçmiş olsun” telefonu açtığı biliniyor.

Dosyalarda ismi geçtiği söylenen AKP’liler

İşte bu beş soruşturma dosyasının yarattığı siyasi hareketlilik gölgesinde ABD’ye gitti Erdoğan.

Cumhurbaşkanı’nın ABD ziyaretinden kısa süre önce düğmeye basılan Can Holding soruşturmasının yarattığı dalgalı siyasi atmosferin New York ve Washington’daki temasları “yerel siyaset” bakımından etkilediğini söylemek yanlış olmaz.

Zira, özellikle Can Holding dosyasında isimleri Ankara kulislerine yansıyan AKP’li isimler var.

Tutuklanan Kemal Can, ticari faaliyetlerinin arkasında “devlet büyükleri”nin olduğunu öne sürüp örtülü biçimde AKP yönetimindeki bazı isimleri işaret etti.

Kulislerde bu isimlerden birinin eski Başbakan Binali Yıldırım olduğu iddiası konuşuldu. Can Ailesi’nin Yıldırım’a yönelik ziyaretine ilişkin fotoğraflar sosyal medyaya yansıdı.

Ayrıca, kabineden önemli bir isim de yine Can Grubu’yla ilişkilendiriliyor. Yine Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde en yakınında yer alan isimler arasındaki bir AKP’li siyasinin de adı benzer şekilde Can Ailesi’yle geçiyor kulislerde.

Hakan Fidan’ın açıklamalarının hedefinde kim var?

İstanbul merkezli operasyonlardan dolayı süreçleri yakından izleyenler nasıl ve ne şekilde pozisyon alacakları konusunda kararsızlar. Bu kararsızlık açıkçası halen devam diyor.

İşte bu ortamda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’la yaptığı görüşmeden hemen sonra New York’ta basın toplantısı düzenledi.

Fidan’ın Türkiye’nin yerli ve milli uçak projesi Kaan hakkındaki cümleleri ciddi biçimde yankı buldu.

Ne demişti Fidan?

“Şu anda almayı beklediğimiz F-35 ve Kaan’ın motorları var. ABD Kongresi’nde bekletiliyor ve lisansları durmuş durumda. Onların lisanslarının hayata geçirilmesi ve motorların gelmesi lazım ki Kaan’ların üretimi başlayabilsin. Bizim ABD ile olan ilişkimizde sınırlamaların olması, bizi ister istemez uluslararası sistemde daha farklı arayışların içerisine itecek. Kendi yeteneklerimizi elbette geliştiriyoruz ancak hiçbir ülke, sadece kendi geliştirdikleri ile kendisi için yeterli hale gelemez.”

Fidan’ın açıklamasının ardından iktidara yakın yorumcular, Dışişleri Bakanı’nın adrese teslim mesajının üzerini kapatmak için o günden bugüne halen büyük çaba sarf ediyorlar.

Hatta öyle ki bir yorumcu işi “Cumhurbaşkanı’nın motor konusundan haberi yoktu”ya kadar getirdi. Ancak İletişim Başkanlığı, AKP’li bu yorumcuyu yalanladı!

İktidar kanadının tüm çabalarına karşın farkındaysanız Dışişleri Bakanı, bu açıklamasının özellikle muhalefet tarafında “yanlış anlaşıldığı” yönünde tek bir cümle bile kurmadı. Fidan, iktidarı zor durumda bırakan bu açıklaması sonrasında yaşananları izlemeyi tercih etti.

Bakan Fidan ABD’deki açıklamasından sonra bu konudaki ilk değerlendirmesini önceki gün yaptı.

TRT Haber’e konuşan Fidan, her ne kadar ABD’deki açıklamasını eleştirenleri “fitne çıkarıyorlar” diyerek eleştirse de aynı değerlendirmesinde, “Ben bunu kaldırmaya uğraşırken karşı taraf bana makul bir izah getiremezse, milli güvenliğim bunu başka yerden almayı gerektirir. Ve bu muhatabın bunu bilmesi lazım. Bak ben senden almak istiyorum fakat sen bunu vermezsen başka alternatiflerim olacak. Bu yüksek devlet konularıdır” diye konuştu.

Fidan, bu sözleriyle ABD’yi eleştirirken, aynı zamanda söz konusu projeyi yönetenleri de “ABD motorları vermiyorsa, başka kaynaktan temin edilmenin planlaması yapılmalıydı” şeklinde uyardı kanımca.

Hatta daha ötesinde, bu işin gerçekleşmesi ya da gerçekleşememesinin “milli güvenlik sorunu” olduğunu kayda geçirdi.

Zira böylesi projeler hayata geçirilirken, işletme biliminin en basit ve uygulanabilir teorilerinden birisi, “üretim bandına konulacak aşamaya gelen projelerin alt yapısı baştan temin edilir” ilkesidir.

Bilimsel bu ilkenin gerçekleştirilememesi, projeleri baştan sakatlar.

Siber Güvenlik Başkanı kim olacak?

Öte yandan AKP içindeki diğer bir mücadele konusu kuruluşu gerçekleşen ancak başkanı henüz atan(a)mayan Siber Güvenlik Başkanlığı.

Bilindiği üzere; milli güvenlik önlemleri çerçevesinde oluşturulması öngörülen Siber Güvenlik Başkanlığı’nın kuruluşu için gereken Cumhurbaşkanlığı kararnamesi geçen ocakta Resmi Gazete’de yayımlandı.

Böylece başkanlığın kuruluşu gerçekleşti. Alt kadrolara görevlendirmeler yapıldığı biliniyor. Ancak AKP içindeki mücadelenin sebebi, kuruma kimin başkan olacağı!

Parti içinde dikkat çekici yoğunlukta kulis faaliyetleri mevcut.

AKP içindeki bir kısım siyasiler, başkanın siyasetten gelmesi görüşünde. Kurumu oluşturan alt yapının hazırlanmasında görev alan bir grup bürokrat ise, siyasetten gelen bir başkan atanmasına karşı.

Gerekçe ise böyle önemli bir görevin siyasete bırakılmasının yaratacağı sıkıntı.

Başkanlığa ismi geçenleri belirtmeden önce Siber Güvenlik Başkanlığı’nın, ülkenin bilişimdeki her türlü çalışmalarını yürütmekten sorumlu olduğunu aktarmakta fayda var. Mevcut Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) çok daha ilerisinde bir kurum Siber Güvenlik Başkanlığı.

Başkanlığa adaylar var elbette. İlk sıradaki isim, Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı Ömer Fatih Sayan. Peşinden daha önce MİT’te üst düzey görev yapmış bürokrat var. Üçüncü isim ise, yine MİT’te üst düzey görev yapmış ve halen kendisine ait firma üzerinden bilişim sektöründe yer alan iş insanı.

Bu adayların dışında atama sürecinde mutlaka yeni isimler gündeme gelecektir. Ancak her şeye rağmen başkanlık ataması için AKP içinde kulis faaliyetleri tüm hızıyla devam ediyor.

                                                           /././

soL "Köşebaşı+Gündem" -7 Ekim 2025-

Ankara'dan ABD-Çin rekabetinde kritik hamle: 'Eskişehir'deki cevherler için ABD'yle gizli görüşmeler sürüyor'

Eskişehir'de bulunan nadir toprak elementlerinin Erdoğan-Trump görüşmesinde masada olduğu daha önce gündeme gelmişti. Bloomberg bu konuda Türkiye'nin ABD ile anlaşmak için gizli görüşmeler yürüttüğünü duyurdu. Bu, Çin'le aynı proje için varılan mutabakatı ortadan kaldırabilir.

Erdoğan’ın Beyaz Saray’da Trump’la görüşmesinde masada yer alan pazarlık başlıklarından birinin de Eskişehir’deki nadir toprak elementleri olduğu, görüşme öncesinde basına yansımıştı. Ancak görüşmenin ardından bu konuda bir açıklama yapılmadı.

Bugün Bloomberg’in haberinde, Türkiye’nin ABD ile Eskişehir Beylikova’daki nadir toprak elementleri konusunda anlaşmak için görüşmeler yürüttüğü belirtildi.

Haberde Türkiye’nin Çin ve Rusya ile yaptığı benzer görüşmelerin teknoloji transferi ve rafineri hakları konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle yavaşlamasının ardından ABD’ye yöneldiği öne sürüldü.

Gizli görüşmeler sürüyor

Konuya yakın kaynaklara göre, Ankara ve Washington, yakın zamanda Eskişehir yakınlarındaki Beylikova'da keşfedilen büyük bir nadir toprak rezervini geliştirmek için potansiyel bir ortaklık arayışında.

Görüşmelerin gizli olması nedeniyle isimlerinin açıklanmasını istemeyen kaynaklar, keşfin seryum, praseodim ve neodimyum içerdiğini ve kalitesinin henüz belirsiz olduğunu belirttiler.

Beylikova’daki bileşiklerin ABD ile ortak rafine edilmesi konusunda anlaşmaya varılması durumunda bunun Çin’le yapılan geçici anlaşmayı altüst edebileceği kaydedildi.

Bloomberg’e konuşan kaynaklara göre Rusya ile yakın zamanda yapılan görüşmelerse sonuçsuz kaldı.

Çin'le mutabakat zaptı imzalanmıştı

Türkiye ile Çin arasında Ekim 2024'te aynı proje için bir mutabakat zaptı imzalanmıştı. Ancak Pekin'in cevherlerin Çin'e taşınarak orada rafine edilmesi ve teknoloji transferini reddetmesi üzerine görüşmelerin yavaşladığı kaydedildi.
Bloomberg konuya ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın yorum yapmayı reddettiğini aktardı.

İsmi açıklanmayan kaynaklara göre, Türkiye Beylikova'da bir rafineri inşa etmeyi planlıyor ve projeyi ilerletmek için gereken fizibilite çalışmaları da dahil olmak üzere olası işbirliği konusunda Kanada ve İsviçre ile de görüşmeler yürütüyor. Ankara’nın şirketlerin keşif sonuçlarını kamuoyuna nasıl bildireceklerine dair asgari standartları belirleyen ve potansiyel yatırımcılar için yatakların büyüklüğünü ortaya koyacak olan JORC Kodu kapsamında sertifika almak için Avustralya Jeologlar Enstitüsü'ne başvurmayı planladığı kaydedildi.

Türkiye ile ABD ve diğer Batı ülkeleri arasındaki bu görüşmeler, ABD ve Avrupa Birliği’nin nadir toprak üretimi ve işlenmesinde Çin'e karşı rekabetinde attığı adımları yoğunlaştırmasıyla eş zamanlı gerçekleşiyor.

Öte yandan Türkiye'nin Afrika'daki madencilik faaliyetlerinin de Çin’in etkinliğini kırmak isteyen ABD tarafından desteklendiği biliniyor.(https://haber.sol.org.tr/haber/beylikovadan-nijere-stratejik-madenler-washingtonda-pazarlik-kozu-olacak-401458)

                                                                   ***

Lobito Koridoru: Afrika'da Çin-Batı savaşının yolu -Yalçın Çuğ-

Yaptığı yatırımlar, imzaladığı anlaşmalar, yerleştirdiği askerler ve soktuğu sermayesiyle Afrika kıtasında büyük bir güç haline gelen Çin'e karşı yeni bir plan devreye sokuldu. Batılı ülkelerin bu projesinin adı Lobito Koridoru.

“Evlerimize, ekinlerimize,
plajlarımıza, tarlalarımıza
döneceğiz.

Topraklarımıza,
kahveyle kırmızıya,
pamukla beyaza
mısır tarlalarıyla yeşile
döneceğiz.

Elmas madenlerimize,
altına, bakıra, petrole
döneceğiz.

Nehirlerimize, göllerimize
dağlarımıza, ormanlarımıza
döneceğiz.

Güzel vatanımız Angola’ya
toprağımıza, annemize
döneceğiz.

Döneceğiz
Özgürleşmiş Angola'ya
bağımsız Angola'ya.”

Evet. Evlerine de madenlerine de özgürleşmiş Angola'ya da döndüler...

Asırlardır ülkelerini sömüren Portekiz kenesinden kurtuldular.

Angola'nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi’nin liderliğini yapan Agostinho Neto yazdığı şiirdeki sözlerini tuttu. Hatta 1975 yılından 1979 yılındaki ölümüne kadar Angola Halk Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.

Bağımsızlık kazanılmıştı ama ABD ve Batılı ülkelerin desteklediği gruplarla 27 yıl boyunca sürecek bir iç savaş da başlamıştı. 1991 yılında taraflar savaşı sonlandırmak için girişimde bulundu ve ertesi yıl Angola Halk Cumhuriyeti feshedildi.

Evet tarlalarına, evlerine, madenlerine dönmüşlerdi. Evet artık hiçbir ülkenin kolonisi de değillerdi. Hatta yalnızca Angola değil, artık bütün Afrika ülkeleri bağımsız ve özgürdü...

Peki gerçekten bağımsız olmuşlar mıydı? Sömürü bitmiş miydi?

Kısa bir cevap: Hayır. 

Keneler hala iş başında ve bu sefer emilecek kan için rekabet eden kenelerin sayısı daha da fazla.

mpla
Bağımsızlığın ardından çeşitli gruplar tarafından Angola'da beş farklı cumhuriyet ilan edildi. 27 yıl boyunca sürecek savaşta, o dönem marksizmi benimseyen Angola'nın Bağımsızlığı İçin Halk Hareketi tarafından kurulan Angola Halk Cumhuriyeti ve muhafazakar ideolojiye sahip Angola'nın Tam Bağımsızlığı için Ulusal Birlik tarafından ilan edilen Angola Demokratik Halk Cumhuriyeti öne çıkan taraflar oldu. 

Rekabetin kızıştığı kıta: Afrika

Çeşitli ülkelerin kıta üzerindeki rekabeti, özellikle Sovyetler Birliği dağıldıktan ve Afrika’daki sol/sosyalist iktidarların birer birer ömrünün tükenmesinin ardından giderek hız kazandı.

Kıta ülkelerinin limanları, yolları, madenleri ele geçirildi, stratejik noktalarına askeri üsler kuruldu, yabancı sermaye istediği gibi at koşturmaya başladı.

Günümüzde rekabetin en yoğun hissedildiği bölge haline gelen Afrika kıtasında, yabancı ülkelerin paylaşım savaşı son sürat devam ediyor.

Kıtadaki neredeyse her ülkeyle mutabakat zaptları imzalayan, ticaret anlaşmalarına varan Çin, birçok Afrika ülkesinde faaliyet gösteriyor. Çin’in kıtadaki nüfuz alanı her geçen gün artarken, ABD ve Batılı ülkeler ise Çin’e alternatif oluşturmak için yeni bir planı devreye soktu: Lobito Koridoru.

Koridorun temeli: Benguela Demiryolu

1903 yılında Benguela Demiryolu’nun inşasına başlanmasıyla birlikte, Lobito Koridoru’nun temeli atılmış oldu. 

Demiryolunun, Belçika’nın sömürgesi olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin Kolwezi şehri ile Portekiz’in himayesindeki Angola’nın liman kenti Lobito arasında koridor oluşturması hedeflenmişti.

Amaç, okyanusa kıyısı olmayan ancak zengin madenlere sahip Orta Afrika’daki Avrupa kolonilerini Atlas Okyanusu’na bağlamaktı. Böylece farklı kolonilerden Kolwezi’ye ulaşan madenler, trenlerle Lobito Limanı’na sevk edilecek ve oradan da Avrupa ve ABD’ye ihraç edilecekti.

Tren yolu inşaatının yapım işi kısa bir süre sonra, adeta Batılı ülkelerin Afrika’daki “Ulaşım Bakanı” gibi çalışan İskoç patron Robert Williams’a verildi. Williams deneyimliydi, plan karlıydı… Ancak 1. Dünya Savaşı, yapılan hesapların Afrika’da da önüne geçti. İş gücü, para ve malzeme eksikliği nedeniyle Lobito’dan inşasına başlanan demiryolu, 1929 yılında ancak Luau’ya yani günümüzün Demokratik Kongo Cumhuriyeti sınırına ulaşabildi. 

angola

İnşaatın 1931 yılında tamamlanmasının ardında demiryolu kısa sürede Afrika’nın en önemli ticaret güzergahlarından biri haline geldi. İlerleyen yıllarda bahse konu güzergahta çalışan kişi sayısı 15 bine yaklaştı ve operasyon verimliliği dikkat çekici seviyelere ulaştı.

Bu durum 1975 yılına yani Angola’nın bağımsızlığını kazanmasına kadar devem etti, bağımsızlıktan kısa bir süre sonra ülkede iç savaş başladı. İç savaş öncesindeki son verilere göre hat üzerinden yılda yaklaşık 3,5 milyon ton yük taşınıyor, buna karşılık 30 milyon doları aşkın yük geliri elde ediliyordu.

Başta ABD’nin destekleri ve kışkırtmasıyla 2002 yılına kadar süren Angola İç Savaşı’nın ardından 1866 kilometrelik ray hattının yalnızca yüzde 3’ü yani 34 kilometresi kullanılabilir durumdaydı. 

Çin iki ülkede de oldukça faal

İşte bu noktada devreye, kıtadaki faaliyetlerini hızlandırmaya başlayan Çin girdi. 2006 yılında yenilenme çalışmalarına başlanan demiryolu, 2 milyar dolarlık harcamayla 2014 yılında tamamlandı.

Çin’in Angola Büyükelçiliği’nin aktardığına göre Çin merkezli şirketler bu zamana kadar Angola’da 2 bin 800 kilometre demiryolu, 20 bin kilometre karayolu ve 100 binden fazla konutun inşası veya onarımını üstlendi. Ayrıca son verilere göre Angola’da 400’ü aşkın Çinli şirket bulunuyor.

Çin, Benguela Demiryolu’nun bir diğer ucunda bulunan Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde (DKC) de büyük bir güç haline gelmiş durumda. DKC’deki bakır madenlerinin yüzde 80’i Çinli şirketlere aitken, nadir toprak elementlerinin yüzde 85’i ve elektrikli araç aküsü üretimi için gerekli olan kobaltın da yüzde 76’sı yine Çinli şirketler tarafından çıkartılıyor.

Çin Afrika’ya yayılmış durumda

Çin yalnızca Angola ve DKC’de değil, özellikle 2000’li yılların ortasından itibaren tüm kıtadaki faaliyetlerini hızlandırdı.

Çin; Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarını kapsayan Kuşak-Yol Projesi kapsamında 50’yi aşkın Afrika ülkesiyle mutabakat zaptı imzalandı. Varılan anlaşmalar sonucunda yol, liman, demiryolu ve çeşitli altyapıların inşası için milyarlarca dolar yatırım yapıldı.

çin
2004 ile 2016 yılları arasında yayınlanan verilere göre inşaat işçisi, mühendis, planlamacı ve doktorlar başta olmak üzere Afrika kıtasında 835 bin Çin vatandaşı yaşıyor. Verilerin üzerinden en az 9 yıl geçtiği ve bu süreçte Çin'in kıtadaki operasyonunu genişlettiği göz önüne alındığında bu sayının daha da artmış olduğu tahmin ediliyor. (Fotoğraf: Hu Qingming / Imaginechina)

Çin basınına yansıyan haberlere göre sadece 2023 yılında Kuşak-Yol Projesi kapsamında Afrika kıtasındaki ülkelere 22,7 milyar dolar kredi sağlandı. Çin’in 2005 yılından günümüze kadarki süreçte kıtaya toplam 2,23 trilyon dolarlık yatırım yaptığı tahmin ediliyor.

Öte yandan Çin sermayesi de ülkedeki ağırlığını her geçen yıl arttırıyor. Çin sermayesinin 2013 yılında Afrika kıtasındaki yatırımlarının toplam değeri 8,7 milyar dolarken, 2023 yılına gelindiğinde yatırımların toplam değeri 23,9 milyar dolara ulaştı.

Batının alternatif olma planı: Lobito Koridoru

Asırlar boyunca Afrika’yı sömüren ancak kıtadaki güçlerini büyük oranda kaybeden Batılı ülkeler, Çin’in kurduğu bu hegemonyayı kırmak amacıyla ABD ile birlikte kapsamlı bir planı yürürlüğe koydu: Lobito Koridoru…

2023 yılında G7 ülkeleri tarafından kurulan Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı, Lobito Koridoru projesini üstlendiğini açıkladı. Projenin eş liderlerinin ise ABD ve Avrupa Birliği olduğu deklare edildi.

Proje kapsamında Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile Angola’yı birbirine bağlayan Benguela Demiryolu’nun yenilenmesi ve Zambiya’nın kuzey şehri Chingola’dan inşa edilecek yeni demiryolu hattının Benguela Demiryolu’na bağlanması amaçlanıyor. 

Böylece KDC ve Zambiya’nın zengin madenleri hızlı ve güvenli şekilde Angola’ya taşınacak. Angola’nın Lobito Limanı’ndan yola çıkan madenler de Atlas Okyanusu üzerinden pazara sürülecek.

Ancak koridorun erişim kapasitesi bununla da sınırlı değil. Demiryolu hattının inşasına başlanan Chingola, halihazırda ray sistemine sahip durumda.

 Chingola'dan başlayan hat, Zambiya'nın Zimbabve sınırında bulunan Livingstone şehrine kadar uzanıyor. Fakat bununla da bitmedi. Livingstone'dan çıkan başka bir demiryolu da komşu ülke Zimbabve'nin ortasından geçerek Hint Okyanusu'na kıyısı bulunan Mozambik'in Beira şehrine ulaşıyor. Ayrıca Tanzanya'nın Darüsselam şehrinden başlayan başka bir demiryolu hattı da Zambiya'ya kadar uzanıp diğer hatlara bağlanıyor.

Kısacası Benguela Demiryolu’nun yenilenmesi ve Zambiya’ya bağlanması planlanan yeni hattın inşası ile Batılı ülkeler, Orta Afrika’da çok büyük bir demiryolu hattına erişmiş olacak, altı ülkeyle doğrudan bağlantı sağlayacak.

Çin ve Batının teknoloji rekabetinde Afrika’nın rolü mühim

2028 yılında faaliyete geçmesi planlanan koridorla, başta Çin’in Kuşak-Yol Projesi’ne karşı alternatif bir güzergâh oluşturmak amaçlanıyor.

Koridorla birlikte kıta ülkelerinin Çin’le olan ilişkilerinde değişim yaşanması beklenirken, öne çıkan başlıklardan biri de teknolojik rekabet için gereken hammadde.

Elektrik pilleri, rüzgâr türbinleri ve elektrikli araba akülerinin üretiminde kritik role sahip olan bakır madeninin kıtadaki en büyük üreticileri, koridorun geçeceği Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Zambiya. Öte yandan kıtanın en büyük ikinci petrol ihracatçısı olan Angola da yeşil teknoloji için vazgeçilmez konumda olan 51 mineralden 32’sinin rezervlerine sahip.

ABD ve Avrupa Birliği ise elektronik, savunma ve temiz enerji sektörleri için kritik olan elementlerin tedarikinde büyük ölçüde Çin'e bağımlı durumda. 

Bakır, kobalt, lityum, nikel, grafit gibi madenlerin yanı sıra koridorun geçeceği topraklar nadir toprak elementleri açısından da oldukça zengin.

DKC ile Ruanda, ABD’nin arabuluculuğunda Haziran ayında barış anlaşması imzalamıştı. Bunun üzerine Jeff Bezos ve Bill Gates gibi milyarderlerin desteklediği KoBold Metals isimli şirket, ABD'nin keşfedilmemiş mineral rezervlerine sahip olduğunu tahmin ettiği DKC’de madenciliğe başlama kararı almıştı. (Fotoğraf: Junior Kannah / AFP)

ABD, dünya çapında 110 milyon ton olarak tahmin edilen nadir toprak minerali rezervleri içinde büyük payı Çin’in elinde bulundurmasını ulusal güvenlik riski olarak görüyor. Pekin yönetimi, küresel nadir toprak üretiminin yüzde 70’inden fazlasını gerçekleştiriyor ve bu alandaki rafinasyon süreçlerinde büyük bir teknoloji üstünlüğüne sahip.

ABD ve Avrupa Birliği, Pekin’e olan bağımlılığı azaltmak için kendi üretim kapasitelerini artırmaya ve alternatif tedarik zincirleri oluşturmaya çalışıyor. Ancak nadir toprak elementlerinin işlenmesi çevresel olarak yüksek maliyetli olduğu için birçok Batılı ülke madenciliğe mesafeli yaklaşıyor.

Projenin finansmanı

Lobito Koridoru’nun finansman yapısı, Çin’in Kuşak-Yol Projesi’nin finansman yapısına benzer bir şekilde Afrika ülkelerine kredi verilmesini esas alıyor.

ABD projenin başlangıcından Eylül 2024’e kadar ulaşım ve lojistik, tarım, temiz enerji, sağlık ve dijital erişim dahil olmak üzere birçok sektöre 3 milyar doların üzerinde fon ayırdı.

Bu finansmanın büyük bir kısmı ise, küresel altyapı alanında daha büyük bir rol üstlenmek isteyen G7 ülkelerinin ortak bir çabası olan ve ilk olarak 2022 yılında kurulan Küresel Altyapı Ortaklığı aracılığıyla sağlanıyor.

Afrika kıtasındaki paylaşım savaşı ve rekabet her geçen gün kızışırken, tarafların atacağı adımlar ve yaptıkları harcamalar da benzer şekilde radikalleşiyor.

                                                            /././

Öne Çıkan Yayın

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları + Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları -BİRGÜN-  Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yı...