T-24 "Köşebaşı + Gündem" -7 Ekim 2025-

 

Afife Tiyatro Ödülleri'nde Tamer Karadağlı'ya teşekkür eden Sükun Işıtan'a protesto: Salondan yuhalama ve ıslık sesleri yükseldi (https://twitter.com/i/status/1975294137793749027)

27. Afife Tiyatro Ödülleri'nde "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü alan tiyatrocu Sükun Işıtan, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı Tamer Karadağlı'ya teşekkür etmesi sonrasında salondan yuhalama ve ıslık sesleri yükseldi. Bazı davetliler salonu terk etti.

5 dalda ödül alan Ankara ve İstanbul Devlet Tiyatroları'nın ortak prodüksiyonu Medea Material damga vurdu. Medea Material Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu ödülünü kazanan Sükun Işıtan, ödül konuşmasında Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı'ya teşekkür edince salondan yuhalamalar yükseldi. Bazı seyirciler salonu terk etti.

                                                         ***

Adli soruşturmaların gölgesindeki siyaset: Dışişleri Bakanı Fidan ne demek istiyor?-Tolga Şardan-

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’la yaptığı görüşmeden hemen sonra söylediği "Almayı beklediğimiz F-35 ve Kaan’ın motorları var. Onların lisanslarının hayata geçirilmesi ve motorların gelmesi lazım ki Kaan’ların üretimi başlayabilsin" sözleri ciddi biçimde yankı buldu. Fidan, söz konusu projeyi yönetenleri “ABD motorları vermiyorsa, başka kaynaktan temin edilmenin planlaması yapılmalıydı” şeklinde uyardı kanımca

hakan fidan

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, geçen ay ABD’ye yaptığı ziyaret, ülkenin siyasi tarihinde önemli yer tutacak gibi duruyor.

Erdoğan’ın gezisinin diplomatik ve siyasi sonuçlarından bağımsız biçimde iç siyasetteki yansımaları da sürüyor. ABD Başkanı Donald Trump’la yaptığı ikili görüşmenin detayları kamuoyuna yansıdıkça hem muhalefet hem de iktidar cephesinde farklı tartışmalar yürüyor.

Geziyle ilgili değerlendirmeleri yaparken, hemen öncesinde İstanbul’da başlatılan adli soruşturmaları göz ardı etmek yanlış okuma yapılmasının önünü açar kanımca.

Önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ve özellikle AKP’yi sarsan iddiaları gündeme getiren adli soruşturmaları kısaca hatırlamakta fayda var.

Süreç, ünlü avukat Rezan Epözdemir’in tutuklanmasıyla sonuçlanan operasyonla başladı. Epözdemir’in AKP ve AKP’ye yakın bürokratlarla olan ilişkileri gündem oldu. Bu soruşturmayla ilgili ilk girişimin, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vekâletini taşıyan Gaziantepli avukatlar olduğu” iddiası konusunda henüz açıklama yapılmadı.

Peşinden bu kez, MHP’ye ve Ülkü Ocakları’na yakınlığıyla bilinen Selahattin Yılmaz, suç örgütü lideri olduğu iddiasıyla gözaltına alındı. Soruşturmanın adresi İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı oldu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, “Ülküdaşım” demesi de Yılmaz’ı tutuklanmaktan kurtaramadı.

Yılmaz’ın ardından Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile yeni göreve gelen Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu’na yakın olduğu öne sürülen eski MKE Yönetim Kurulu Başkanı İsmet Sayhan tutuklandı. Sayhan’la birlikte operasyon, Assan Grup adlı, hem MHP’ye hem de AKP’ye yakın gösterilen sanayi firmasına sıçradı.

Hem Sayhan hem de Assan’ın sahibi Emin Öner ile firmanın genel müdürü Gürcan Okumuş’a yönelik FETÖ bağlantısı iddiaları tartışıldı.

Sayhan ve Assan’ın merkezinde olduğu operasyonun yansımaları tartışılırken, son dönemin en çok tartışılan soruşturması olarak tanımlanabilecek Can Holding dosyasının kapağı açıldı.

Diğer soruşturmalar bu kadar tartışılmazken, Can Holding dosyası iktidar kanadında epeyce gürültü koparttı. Soruşturmayı Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı gerçekleştirdi. Ardından dosya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na devredildi.

Kulislerde söz konusu devir işleminin gerekçesi, dosyadaki adli ve siyasi iddialar olduğu ifade ediliyor. Can Holding soruşturmasının dumanı üzerinde tüterken bağlantılı olarak Ciner Holding soruşturması başlatıldı. Bu soruşturmanın adresi de yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı oldu.

Dosyanın içindeki en dikkat çekici isimlerden biri, önce Ciner Grubu’nun, ardından da Ciner Ailesi’ne ait Habertürk’ü satın alan Can Holding’in üst düzey yöneticisi Kenan Tekdağ oldu hiç şüphesiz.

Tutuksuz yargılama kararı verilen Tekdağ’a MHP lideri Bahçeli’nin “geçmiş olsun” telefonu açtığı biliniyor.

Dosyalarda ismi geçtiği söylenen AKP’liler

İşte bu beş soruşturma dosyasının yarattığı siyasi hareketlilik gölgesinde ABD’ye gitti Erdoğan.

Cumhurbaşkanı’nın ABD ziyaretinden kısa süre önce düğmeye basılan Can Holding soruşturmasının yarattığı dalgalı siyasi atmosferin New York ve Washington’daki temasları “yerel siyaset” bakımından etkilediğini söylemek yanlış olmaz.

Zira, özellikle Can Holding dosyasında isimleri Ankara kulislerine yansıyan AKP’li isimler var.

Tutuklanan Kemal Can, ticari faaliyetlerinin arkasında “devlet büyükleri”nin olduğunu öne sürüp örtülü biçimde AKP yönetimindeki bazı isimleri işaret etti.

Kulislerde bu isimlerden birinin eski Başbakan Binali Yıldırım olduğu iddiası konuşuldu. Can Ailesi’nin Yıldırım’a yönelik ziyaretine ilişkin fotoğraflar sosyal medyaya yansıdı.

Ayrıca, kabineden önemli bir isim de yine Can Grubu’yla ilişkilendiriliyor. Yine Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde en yakınında yer alan isimler arasındaki bir AKP’li siyasinin de adı benzer şekilde Can Ailesi’yle geçiyor kulislerde.

Hakan Fidan’ın açıklamalarının hedefinde kim var?

İstanbul merkezli operasyonlardan dolayı süreçleri yakından izleyenler nasıl ve ne şekilde pozisyon alacakları konusunda kararsızlar. Bu kararsızlık açıkçası halen devam diyor.

İşte bu ortamda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’la yaptığı görüşmeden hemen sonra New York’ta basın toplantısı düzenledi.

Fidan’ın Türkiye’nin yerli ve milli uçak projesi Kaan hakkındaki cümleleri ciddi biçimde yankı buldu.

Ne demişti Fidan?

“Şu anda almayı beklediğimiz F-35 ve Kaan’ın motorları var. ABD Kongresi’nde bekletiliyor ve lisansları durmuş durumda. Onların lisanslarının hayata geçirilmesi ve motorların gelmesi lazım ki Kaan’ların üretimi başlayabilsin. Bizim ABD ile olan ilişkimizde sınırlamaların olması, bizi ister istemez uluslararası sistemde daha farklı arayışların içerisine itecek. Kendi yeteneklerimizi elbette geliştiriyoruz ancak hiçbir ülke, sadece kendi geliştirdikleri ile kendisi için yeterli hale gelemez.”

Fidan’ın açıklamasının ardından iktidara yakın yorumcular, Dışişleri Bakanı’nın adrese teslim mesajının üzerini kapatmak için o günden bugüne halen büyük çaba sarf ediyorlar.

Hatta öyle ki bir yorumcu işi “Cumhurbaşkanı’nın motor konusundan haberi yoktu”ya kadar getirdi. Ancak İletişim Başkanlığı, AKP’li bu yorumcuyu yalanladı!

İktidar kanadının tüm çabalarına karşın farkındaysanız Dışişleri Bakanı, bu açıklamasının özellikle muhalefet tarafında “yanlış anlaşıldığı” yönünde tek bir cümle bile kurmadı. Fidan, iktidarı zor durumda bırakan bu açıklaması sonrasında yaşananları izlemeyi tercih etti.

Bakan Fidan ABD’deki açıklamasından sonra bu konudaki ilk değerlendirmesini önceki gün yaptı.

TRT Haber’e konuşan Fidan, her ne kadar ABD’deki açıklamasını eleştirenleri “fitne çıkarıyorlar” diyerek eleştirse de aynı değerlendirmesinde, “Ben bunu kaldırmaya uğraşırken karşı taraf bana makul bir izah getiremezse, milli güvenliğim bunu başka yerden almayı gerektirir. Ve bu muhatabın bunu bilmesi lazım. Bak ben senden almak istiyorum fakat sen bunu vermezsen başka alternatiflerim olacak. Bu yüksek devlet konularıdır” diye konuştu.

Fidan, bu sözleriyle ABD’yi eleştirirken, aynı zamanda söz konusu projeyi yönetenleri de “ABD motorları vermiyorsa, başka kaynaktan temin edilmenin planlaması yapılmalıydı” şeklinde uyardı kanımca.

Hatta daha ötesinde, bu işin gerçekleşmesi ya da gerçekleşememesinin “milli güvenlik sorunu” olduğunu kayda geçirdi.

Zira böylesi projeler hayata geçirilirken, işletme biliminin en basit ve uygulanabilir teorilerinden birisi, “üretim bandına konulacak aşamaya gelen projelerin alt yapısı baştan temin edilir” ilkesidir.

Bilimsel bu ilkenin gerçekleştirilememesi, projeleri baştan sakatlar.

Siber Güvenlik Başkanı kim olacak?

Öte yandan AKP içindeki diğer bir mücadele konusu kuruluşu gerçekleşen ancak başkanı henüz atan(a)mayan Siber Güvenlik Başkanlığı.

Bilindiği üzere; milli güvenlik önlemleri çerçevesinde oluşturulması öngörülen Siber Güvenlik Başkanlığı’nın kuruluşu için gereken Cumhurbaşkanlığı kararnamesi geçen ocakta Resmi Gazete’de yayımlandı.

Böylece başkanlığın kuruluşu gerçekleşti. Alt kadrolara görevlendirmeler yapıldığı biliniyor. Ancak AKP içindeki mücadelenin sebebi, kuruma kimin başkan olacağı!

Parti içinde dikkat çekici yoğunlukta kulis faaliyetleri mevcut.

AKP içindeki bir kısım siyasiler, başkanın siyasetten gelmesi görüşünde. Kurumu oluşturan alt yapının hazırlanmasında görev alan bir grup bürokrat ise, siyasetten gelen bir başkan atanmasına karşı.

Gerekçe ise böyle önemli bir görevin siyasete bırakılmasının yaratacağı sıkıntı.

Başkanlığa ismi geçenleri belirtmeden önce Siber Güvenlik Başkanlığı’nın, ülkenin bilişimdeki her türlü çalışmalarını yürütmekten sorumlu olduğunu aktarmakta fayda var. Mevcut Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) çok daha ilerisinde bir kurum Siber Güvenlik Başkanlığı.

Başkanlığa adaylar var elbette. İlk sıradaki isim, Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı Ömer Fatih Sayan. Peşinden daha önce MİT’te üst düzey görev yapmış bürokrat var. Üçüncü isim ise, yine MİT’te üst düzey görev yapmış ve halen kendisine ait firma üzerinden bilişim sektöründe yer alan iş insanı.

Bu adayların dışında atama sürecinde mutlaka yeni isimler gündeme gelecektir. Ancak her şeye rağmen başkanlık ataması için AKP içinde kulis faaliyetleri tüm hızıyla devam ediyor.

                                                           /././

“İktidarın İslamcı aktivizmi destekleme refleksi kesiliyor”-Barçın Yinanç-

7 Ekim 2023 saldırısından kısa bir süre yaptığı analiz ve öngörüleri tutan (e) Büyükelçi Şafak Göktürk’e göre Ankara Trump’ın beklentisi doğrultusunda Hamas’ın “militan etkinliğinin” ortadan kaldırılmasında rol üstlendi. Trump sayesinde iktidarın da İslamcı aktivizmi destekleme refleksi kesiliyor.

Ahmet El Şara, o zamanki adıyla Colani Halep üzerinden Şam’a doğru giderken, T24’teki program konuğum Esad rejiminin düşmesinin zor olacağını söylemişti. Bir kaç saat sonra emekli büyükelçi Şafak Göktürk’ten bir mesaj aldım. Esad rejiminin düşmesinin an meselesi olduğunu öne sürüyordu.

Bir kaç gün sonra, Beşar Esad’ın ülkesini terk ederek Rusya’ya gittiğine şahit olduk.

Mısır’da büyükelçi olarak görev yapan Şafak Göktürk’ün kariyerinde Ortadoğu genel müdür yardımcılığı da var.

Göktürk’ün 7 Ekim 2023’te Hamas’ın kanlı saldırısının üzerinden çok geçmeden yaptığı analizdeki öngörüler ise, tam da 7 Ekim saldırısının yıldönümünde tam isabet tutmuş görünüyor.

Çok net hatırlıyorum; 7 Ekim’den çok kısa bir süre sonra, Göktürk kapalı bir toplantıda konuşurken, Hamas’ın Gazze’den çıkartılacağı öngörüsünde bulunmuştu. 

30 Kasım 2023’te İngilizce kaleme aldığı yazısında da özetle şu ifadeleri kullanmıştı: “...ateşkes çağrıları daha yüksek sesle dile getirilecek. Bu durum, İsrail hükümetini ve Hamas'ı zor bir duruma sokuyor. Savaşın, ölüm ve yıkımın ötesinde, siyasi maliyeti de artacak. Bu çatışmanın nihai sonucu savaş alanında değil, siyasi düzlemde ortaya çıkacak. İki devletli çözüm ihtimali hakkında daha çok şey duymaya başlayacağız. Mevcut İsrail liderliği bunu istese de istemese de, ya da Filistin liderliği bu rolü üstlenebilecek olsa da olmasa da, bu artık pek de önemli olmayacak. Bu sefer, savaş değişen bağlamın bir sonucu haline geliyor, tersi değil. Gazze için savaş sonrası düzenlemeler ne olursa olsun, Hamas’ın orada bir geleceği yok gibi görünüyor. Arap dünyasında bu yönde oluşan bir fikir birliği var. Bu durum, İsrail’in bu savaştaki somut hedefini de tatmin edecek. Hamas ise kendisini daha geniş Filistin çerçevesi içinde bir siyasi rolle yetinmek zorunda kalacak. Ne de olsa Filistin meselesini tekrar uluslararası gündeme taşıyan Hamas oldu. Bu kısmi başarının bulanıklığında, Gazze’deki Hamas liderliği ve kalan savaşçıları üçüncü bir ülkeye tahliye edilebilir.”

Göktürk’ün öngörülerinin isabeti karşısında kendisiyle mevcut durumu ve budan sonrasını konuşmak şart oldu.

Dün telefonla görüştüğüm Göktürk’e göre mevcut plan Filistin sorununu çözülebilir değil, idare edilebilir/yönetilebilir hale getirmeyi hedefliyor. Hatta planın odak noktası Filistin sorununa çözüm yolu açmak değil, Gazze’de çatışmaların bitirilmesi.

Bu nedenle kısa vadede ortaya konan hedeflerle ilgili adımlar daha somut sıralanmış durumda. Bu hedefler nedir? Gazze’de savaşın/çatışmaların son bulması; İsrail’li rehinelerin serbest bırakılması, Gazze’de Filistinlilere yönelik saldırılara son verilip, insani yardımların başlaması. Sancılı da olsa bu hedefler doğrultusunda sürecin kısa vadede işlemesi beklenebilir.

Orta-uzun vadeye dair süreç ise müphem bırakılmış. Planda iki devletli çözüme dair referanslar Körfez/Arap ülkelerinin kamuoylarına dönük olarak yer alsa da, bu çözüme nasıl ulaşılacağı planda belirsizliğini koruyor. Göktürk, “iki devletli çözümün olmayacağı cümle aleme gösterilse bu süreç Arap rejimleri bakımından yönetilmesi imkansız hale gelir. O nedenle de müphem ifadeler kullanılmış. O müphemlik içinde iki devletli çözüm Arapların talebi olarak orada duruyor” diyor.

Şafak Göktürk

İsrail askeri kapasitesinin sınırına dayandı

Deneyimli büyükelçinin İsrail’le ilgili tespitlerine gelince.

İsrail “tam militarizasyon” siyasetinin sınırına ve dolayısıyla sonuna geldi. İsrail askeri kapasitesinin sınırını gördü zira o kapasite ile siyasi hedefe ulaşamadığı görüldü. “Hamas’ı Gazze’den çıkartacağım” dedi ama çıkartamadı.

Göktürk’ün bir başka tespiti, İsrail’in 2006’dan bu yana devreye soktuğu “Filistin’i güvenlik/terör sorununa indirgeme” şeklindeki Gazze politikasının da sona erdiği yönünde. 

Bu politika İsrail’in “bir terör/güvenlik sorunu” olarak dikkatleri Gazze’ye çekerken Batı Şeria’yı öğütmek” olarak özetlenebilir. 

İsrail, Batı Şeria’nın iki devletli çözüm için kullanılamaz hale getirilmesi stratejisini perdelemek için Gazze’yi kullanıyordu. Gazze’ye müdahale edince, Batı Şeria stratejisi faş oldu. Hatta Netenyahu’nun hükümetindeki radikal unsunlar gemi azıya alıp iki devletli çözümün olmayacağını açıktan arazide göstermeye kalkınca da ABD’den veto yendi. 

Göktürk’e göre Trump, Arap/Körfez ülkeleri arasında Hamas’ın Gazze’den çıkarılması, varlığını siyasi bir aktör olarak devam ettirmesi yönünde bir konsensus oluşturdu. 

Büyükelçinin tahmini, Hamas’ın Filistin ölçeğinde siyasi varlığını devam ettireceği ancak Gazze’de yönetimden uzak tutulacağı yönünde.

Türkiye’nin rolü: Hamas’ın militan etkinliğine darbe

Türkiye’nin rolüne gelirsek.

Türkiye Hamas’ın bu planı kabul etmesi için resmen ikna sürecine girdi. Şimdiye kadar Hamas’ı destekleyerek, Batı Şeria’daki Filistin yönetimini gücendiren Ankara, “direniş hareketi” olarak gördüğü Hamas’ın “aktivizmini;” bu enstrümanı kendi eliyle ortadan kaldırıyor. Bir başka deyişle Ankara Hamas’ın “militan etkinliğinin” ortadan kaldırılmasında rol üstlendi-üstleniyor.

“İşte Trump’ın Arap-Körfez ülkeleriyle oluşturduğu koalisyon bu,” diye konuştu Göktürk.

Birebir ikna misyonu, ABD’nin talebiyle Türkiye ve Katar’a verildi.

Trump’a dair…

“Trump’ın bir özelliği var ki çok iyi işliyor. Hasmını olumlu manivelayla kendi tarafına çekmeye çalışıyor. Bu örneği Ahmet El Şara’da gördük. Suudi Arabistan’a gitti, Şara’yı oraya çağırdı ve yaptırımları kalırdı. ‘Benimle iş yapmazsan, seni açlığa mahkum ederiz, benimle iş yaparsan bundan sen de kazanırsın ama benim söylediğim çerçevede hareket edeceksin’ demeye getirdi. Bunun ilk sonucunu da İsrail - Suriye güvenlik anlaşmaları görüşmelerinin başlaması olarak gördük.”

Bu yorumu yapan Göktürk, Trump’ın bölge ülkelerindeki yönetim yapısını da çok iyi çözmüş ve anlamış olduğuna dikat çekerek, liderlerin “ihtiyaçları üzerinden” gittiğine de dikkat çekti.

İnsan bu noktada ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “ona meşruiyet vereceğiz” lafını hatırlamadan edemiyor. Oval Ofis’te sandalyelerin çekilmesi, iltifatlar yağdırılmasını da denklemin içine koymak gerekiyor.

Hamas’ın ikna edilmesi için Erdoğan’ı arayan Trump’ın “Ben senin için çok şey yaptım, şimdi de senin bunu yapmana ihtiyacım var” dediğini de unutmamak lazım. 

Hamas’a tam destek veren Türkiye, kendi eliyle Hamas’ı zayıf düşürüyor. Çünkü askeri gücünü kaybeden örgütler siyasi güçlerini de kaybediyorlar.

ABD’den gelen bunca övgü boşuna değil. Göktürk’ün deyişiyle, iktidarın “İslamcı aktivizmi destekleme refleksi” kesilmiş oluyor. 

Ben de olsam, benim dediğimi her yapanı sabah akşam övgüye boğardım.

                                                                 /././

Alınıp satılan bir “vakıf” nasıl olabiliyor?-Mehmet Y. Yılmaz-

Suç gelirlerini akladıkları iddiasıyla soruşturulan Can Holding’in satın aldığı kurumlar arasında yer alan Bilgi Üniversitesi, piyasada serbestçe satın alınabilecek bir mal değil. Çünkü bir vakfa ait. “Üst düzey devlet yetkilisi”, bu satış için iznin Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden, YÖK’ten kolayca alınmasını sağlamış olmalı

bilgi üni

Hazreti Ömer, İslam’ın örnek kurumlarından biri olan ilk vakfı kurarken, günün birinde bu kurumların Türkiye adı verilen ülkede olmadık işlere alet edileceğini hayal edemezdi elbette.

Rabbime şükürler olsun ki bunu da başardık.

Bizim memlekette isimleri “özel üniversite” olmayan özel üniversiteler var, biliyorsunuz.

Bu üniversiteler kanuna göre bir vakıf tarafından kurulabiliyor.

Bu işte ciddi bir kazanç da var, yeter ki belli bir öğrenci sayısına ulaşılabilsin.

Bu yıl üniversite kurmak isteyen vakıfların başvurularının değerlendirmeye alınabilmesi için en az 2 milyar 275 milyon 993 bin 187 lira 50 kuruş tutarında net mal varlığına sahip olması gerekiyor.

Devletin tahsis ettiği araziler, irtifak ve intifa hakları gibi varlıklar hesaba katılmıyor.

Bu rakam her yıl değişiyor, malum Türkiye’yi yöneten kişi kendisini iktisatçı zannettiği için yüksek enflasyonla para her sene pul oluyor.

Vakıflar aslına bakarsanız Hazreti Ömer bu işi akıl ettiğinden beri hayır kurumlarıdır.

Belli bir hayır işinin gelecekte de yapılabilmesi için kişilerin servetlerinin belli bir bölümünü belli koşullara uyarak, resmi yolla bağışlamaları anlamına geliyor.

Hazreti Ömer bu işi başlatırken kendisine ait bir hurma bahçesini bağışlamıştı.

Diyeceğim o ki vakıflar, İslam medeniyetinin insanlığa armağan ettiği önemli kurumlar.

Suç gelirlerini akladıkları iddiasıyla soruşturulan Can Holding’in satın aldığı kurumlar arasında Bilgi Üniversitesi de var.

Bilgi Üniversitesi piyasada serbestçe satın alınabilecek bir mal değil.

Çünkü bir vakfa ait.

Özel üniversite deyip geçiyoruz ama aslında bir vakıf üniversitesi.

Her ne kadar vakıflar hayır amaçları için kuruluyorsa da üniversite için vakıf kurmak öyle değil. Bu ticari iş olarak görülüyor.

Bütün vakıf üniversiteleri böyledir, diye iddia etmiyorum ama şunu rahatça söyleyebilirim ki ezici çoğunluğunun amacı kâr etmektir.

Kâr etmeye başlayana kadar geçecek sürede yapılan harcamalar da şirketlerinizin “hayır işleri için” bu vakfa aktarılan kaynaklardan karşılanır ki onların da önemli bölümü gider yazılır, vergi vereceğinize kendi vakfınızı geliştirmiş olursunuz.

Bu son örnekte de gördüğümüz gibi bunların adı “vakıf üniversitesi” de olsa vakıflarla filan bir alakaları yok: Amaç kâr etmek!

O zaman bu sahtekârlığa ne gerek var?

Kanunda bir düzenleme yapın, bunları özel üniversite statüsüne kavuşturun, bu saçmalık da sona ersin.

Nasıl olsa iktidardan bir kartvizite sahip olan herkes vakıf görüntüsü altında özel üniversite kurup, işletiyor.

Bari işini düzgün yapmaya çalışanlara bir hayrınız dokunsun.

Bu vesileyle Can Holding’in Bilgi Üniversitesi’ni kendi kendine almamış olduğunu da hatırlatmama izin verin.

Kemal Can, savcılık sorgusunda üniversiteyi nasıl aldıklarını şöyle anlatıyor:

“Üst düzey devlet yetkililerinin yönlendirmesiyle Bilgi Üniversitesi’nin alınması konusunda bize yönlendirmede bulunuldu. Üniversiteyi o dönem bir kısmı yine taksitli olmak üzere toplamda 90 milyon dolara satın almıştı. Üniversitenin ABD’nin elinden alınarak yerli statüsüne kazandırılması konusunda bir tasarruf söz konusu oldu. Biz de buna binaen üniversiteyi satın aldık.”

“Üst düzey devlet yetkililerinin” bu işteki rolü sadece yönlendirmek değil elbette.

Sonuç olarak satın alınan şey aslında bir “vakıf”!

“Üst düzey devlet yetkilisi”, bu satış için izinin Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden, YÖK’ten kolayca alınmasını da sağlamış olmalı.

Ne kadar gurur duysak azdır: Üst düzey bir devlet yetkilimiz var, onca işi arasında bu tip konularla da ilgileniyor ve bunları sadece memleketin iyiliği için yapıyor!

Helal olsun valla!

* * *

“Bilmem kimin vakfına” 105 milyon dolar bağış!

Rönesans Holding’in sahibi Erman Ilıcak’ın annesi Ayşe Hanım’ın şirketi, 105 milyon 484 bin 952 dolar 46 centi “bağış” olarak adını bilmediğimiz bir vakfa göndermiş. Bir vakfa bu kadar büyük parayı bir insan niye bağışlar, vakıf o parayla ne yapar ve niye bu gizli tutulur? Konu vakıftan açılınca aklıma geldi, üzerinden tam da dört yıl geçmiş, tık yok. Savcılar bile merak etmemişler bu süre zarfında, düşünün artık

Konu vakıflardan açılınca aklıma ister istemez Pandora Belgeleri geldi.

Bilmiyorum hatırlar mısınız?

Pandora Belgeleri, 3 Ekim 2021 tarihinde Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu tarafından yayınlanan 11 milyon 900 bin adet belgeyi tanımlıyor.

Panama, İsviçre, BAE gibi ülkelerdeki 14 finans kuruluşundan sızdırılan belgeler, resimler, e-postalar ve elektronik tablolardan oluşuyor.

Bu belgelerden öğrendiğimiz şeylerden biri de Rönesans Holding’in sahibi Erman Ilıcak’ın annesi Ayşe Hanım’ın girişimci kişiliğiydi.

Erman Bey başarılı bir iş adamı. 20’den fazla ülkede faaliyet gösteriyor.

Bu yıl vergi rekortmenleri listesinde ilk on içindeydi.

Rönesans Holding’in Türkiye’deki serüveni Recep Tayyip Erdoğan ile paralel ilerledi diyebiliriz.

Şehir Hastaneleri, Bin Odalı Saray, Yazlık Saray gibi işleri yaptı. Devletten aldığı ihaleler 20 milyar dolara yaklaşıyor.

Pandora Belgeleri, Erman Bey’in annesi Ayşe Hanım’ın, İsviçre’de faaliyet göstermek üzere British Virgin Adalarında iki şirket kurduğunu gösteriyor.

Şirketler, Saray’ın inşaatı devam ederken 17 Mart 2024 tarihinde kurulmuş.

2015 yılında bu şirketlerden Covar Trading Ltd.’nin hesaplarına 105 milyon 524 bin 132 ABD doları ve 32 cent girdiği görülüyor.

Ayşe Hanım’ın kurduğu ikinci şirket Dolmine International Ltd.’ye de yine 2015 yılında 105 milyon 212 bin ABD doları gelmiş. Şirket bu parayı faize koymuş, 491 bin 616 dolar 16 cent kazanmış ki aferin diyorum.

105 milyon doları faizle değerlendirmek pek müdebbir tüccar işi gibi gelmedi bana ama bana ne oluyor ki? Herkes kendi parasını, istediği gibi değerlendirebilir.

Toplamı 210 milyon küsur ABD doları ediyor.

Ayşe Hanım’ın ilk şirketi, paranın hesabına geçtiği yıl 105 milyon 484 bin 952 dolar 46 centi “bağış” olarak adını bilmediğimiz bir vakfa göndermiş.

Ayşe Hanım’ın bu hayırseverliği doğrusunu isterseniz göz yaşartıcı.

Boru değil, 105,5 milyon doları bir vakfa bağışlayıveriyorsunuz.

Ama vakfın adını bilmiyoruz, gizli.

Desen: Tan Oral

Şimdi böyle büyük bir bağışın neden gizli tutulduğunu merak ediyorsunuzdur.

Gerçi “alan el, veren eli görmeyecek” denir ama hayatın normal seyrinde insan yine de görmek istiyor.

Bir vakfa bu kadar büyük parayı bir insan niye bağışlar ve vakıf o parayla ne yapar?

Niye bu gizli tutulur?

Niye Türkiye’de verilmez de para önce İsviçre’ye gönderilir, oradan vakfa bağışlanır filan.

Hazreti Ömer, İslam’ın örnek kurumlarından biri olan ilk vakfı kurarken, günün birinde bu kurumların böyle işler için kullanılacağını aklına bile getirmemiş olmalı.

O tarihte bunu yine sormuş, tahmin edebileceğiniz gibi yanıt alamamıştım.

Konu vakıftan açılınca aklıma geldi, üzerinden tam da dört yıl geçmiş, tık yok.

Savcılar bile merak etmemişler bu süre zarfında, düşünün artık.

Bu vakıf acaba kime aitti?

Aldığı 105 milyon dolar bağışı nereye harcadı?

Diyeceksiniz ki sana ne?

Öyle demeyin, gazetecinin işi de bunu merak etmek.

Gazetecileri sırayla hapse niye atıyorlar dersiniz?

Bir İngiliz atasözündeki gibi “merak kediyi öldürüyor”, Yeni Türkiye gerçeğinde ise “merak gazeteciyi hapiste süründürüyor!”

                                                          /././

Trump’ın Halkbank talimatının sınırları 2.0 -Cansu Çamlıbel-

Şimdi soru şu; Washington ile Ankara Türkiye’nin vermeye gönüllü olduğu anlaşılan 100 milyon dolar ile uzmanların öngördüğü 2 milyar dolar arasında bir yerde ama hangi rakamda el sıkışacak? Asıl kritik olan ve hükümetin Türkiye kamuoyunda perdelemek isteyeceği husus ise bambaşka; ABD devletine ödenecek ceza tutarı 100 milyon dolar bile olsa, cezayı ödeyerek Türkiye hiç istemediği o şeyi yapmış olacak, zımnen ‘atılı suçu’ kabul etmiş olacak

Trump Halkbank

“Amerikan tarafının talebi son derece netti; ‘siyasi bir rehine’ olarak gördükleri Pastör Brunson aleyhindeki ‘uydurma’ iddialar düşürülerek 18 Temmuz’daki duruşmanın ardından ülkesine gönderilmeliydi. Türk tarafının ABD’den genel beklentiler listesi aslında çok uzun olsa da bu tür bir pazarlıkta somut bir karşı talebin masaya konulması gerekiyordu. Ankara tercihini - yine kimseye sürpriz olmayan bir hamleyle - kısa vadede Türkiye’ye ekonomik anlamda büyük zarar verme potansiyeli taşıyan Halkbank dosyasından yana kullandı.

Halkbank dosyasını bu tür bir pazarlığa elverişli hale getiren en önemli unsur kuşkusuz eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın aylarca bir Amerikan mahkemesinde yargılanarak hüküm giymiş olmasıydı. Ankara kendisinden yargıya müdahale bekleyen ABD yönetimine ‘benden talep ettiğini sen de yap’ diyordu. Hakan Atilla’nın kalan cezasını çekmek için Türkiye’ye gönderilmesi paketin Ankara’yı kamuoyundaki görüntü açısından kurtaracak bir unsuru olacaktı.

Amerikan tarafı pazarlıklar sırasında Brunson’a karşılık Atilla’nın Türkiye’ye gönderilmesi fikrine yeşil ışık yaktı. Hatta ABD’nin Zarrab’la başlayan Atilla’yla nihayetlenen dava nedeniyle Halkbank’a kesilmesi muhtemel cezayı en düşük sınırda tutma yönünde bir takım garantiler verdiği de anlaşılıyor.

***

Ancak Washington’ın bu iki kuvvetli adımı atması dahi Ankara’nın Halkbank konusundaki baş ağrısını çözemeyecekti. Zira Halkbank dosyasının henüz kamuoyunda bilinmeyen boyutu şuydu; İran’a yönelik yaptırımların delinmesi iddiasıyla Halkbank yeniden soruşturma altındaydı. Hem de ABD’de Halkbank’ı hedef alan sadece bir değil, iki yeni soruşturma yürüyordu. Birinci soruşturma, iki gün önce Başkan Trump’ın talimatıyla Adalet Bakanı Gül ile İçişleri Bakanı Soylu’yu yaptırım listesine alan ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi (OFAC) tarafından yürütülüyordu. İkinci soruşturmanın adresi daha da tanıdıktı; Zarrab ve Atilla davalarını başlatan New York Güney Bölgesi Başsavcılığı (SDNY).

Ankara, Brunson’ın salıverilmesi karşılığındaki anlaşma paketine söz konusu iki soruşturmanın da düşürülmesinin eklenmesi konusunda ısrarlıydı. Siyasi talimatla iş yapan OFAC gibi bir kurumun soruşturmadan vazgeçmesi elbette teknik olarak mümkündü. Ankara’nın talebini Trump yönetimi açısından daha sıkıntılı hale getiren ise New York Güney Bölgesi Başsavcılığı’nda süren Halkbank soruşturmasıydı.”

Yukarıdaki uzun alıntı 3 Ağustos 2018 tarihinde Hürriyet’in Washington Temsilcisi olarak kaleme aldığım ancak 4 saat kadar gazetenin internet sitesinde kaldıktan sonra yayından kaldırılan yazımdan. Demirörenlerin gazeteyi Doğan Grubu’ndan satın almasından dört ay sonra yediğim bu sansür, beni kısa süre içinde istifaya götüren sürecin köşe taşlarından biri olmuştu. Yazıyı yayından kaldırmışlardı kaldırmasına ama hem yazıdaki içerik hem de yazının uçurulması uzun süre Twitter’da ‘trending topic’ olarak daha çok dikkat çekmişti. Zira pek çok kişi zaten yazının görselini almış, T24 dahil pek çok internet gazetesi bu sansürü haber yapmıştı.

Yazının tümüne ulaşabileceğiniz bu linke girdiğinizde 25 Eylül’deki Oval Ofis randevusunda kameraların önünde bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açtığı Halkbank mevzusunda hükümetin Trump nezdinde eli nereden açtığını hatırlayabilirsiniz.

Biden ve Obama nezdinde de denenmişti

Aslında Erdoğan’ın Halkbank konusunda bizzat ricacı olduğu ilk isim Donald Trump değildi. Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Ağustos 2016’da Türkiye’ye gelen dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’dan davanın başsavcısı başsavcısı Preet Bharara'yı görevden almasını talep etmişti. Konuyu dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Aralık 2016’ta yaptığı son telefon görüşmesinde de gündeme getirmişti. Erdoğan var gücüyle 17-25 Aralık olaylarının sembolü Reza Zarrab’ın bir an önce ‘başkanlar nezdinde varılacak bir siyasi mutabakat’ ile Türkiye’ye iade edilmesi için uğraşıyordu. Henüz daha Ankara’daki kimse işin Türkiye’nin bir kamu bankası aleyhine başka bir davaya evileceğinden emin değildi. Bu riski görüyorlardı ama öncelikleri kendi aleyhlerine gelişebilecek siyasi sonuçları engellemekti.

Nitekim Reza Zarrab’ın Türkiye’ye iadesi için talep, Ocak 2017’de ilk dönemi için koltuğa oturan Donald Trump’a hızla iletildi. Erdoğan’ın mesajını götüren ise Beştepe’nin Trump’a o dönem en yakın isimlerden olan, şahsi avukatlığını da yapmış eski New York Belediye Başkanı Rudolf Giuliani olmuştu. Zarrab o sıralarda, Giuliani ve eski ABD Adalet Bakanlarından Michael Mukasey’i de dosyasına müdahil avukatlar arasına eklemişti. Giuliani ve Mukasey o süreçte gizlice Ankara’ya giderek Cumhurbaşkanı Erdoğan ile de görüşmüştü. Zarrab karşılığında Pastör Brunson neden alınamasındı? Bu formül Trump’ın adamlarının kafasına yatıyordu ama şaşırtıcı olmayan biçimde ABD devlet kurumlarının duvarına tosladılar.

Prete Bhrara zaten ‘Obama tarafından atanan savcılar’dan olması nedeniyle Trump’ın önündeki kara listedeydi. O süreçte Preet Bharara Trump’ın ilk kovduğu savcılardan olunca, Türkiye’deki hükümet yanlısı medya bunu “Ankara istedi, Trump gönderdi” diye büyük bir başarıymış gibi sundu. Bhrara gitti ama dava Ankara’nın umduğu gibi düşmedi. Hatta Halkbank’ın o zamanki Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla, Bhrara görevden alındıktan 17 gün sonra New York JFK Havaalanı’nda tutuklandı. Reza Zarrab beş altı ay kadar daha Ankara-Washington arasındaki pazarlığın sonuç vermesini bekledi, umutları tükenince de Ekim 2017’de New York Güney Bölgesi Başsavcılığı ile anlaşarak ‘itirafçı’ oldu. Ve işin seyri hepten değişti. Zarrab’ın mahkemede anlattıkları Hakan Atilla’nın ceza almasının önünü açtı. 32 ay cezaya çarptırılan Atilla iyi hal nedeniyle erken tahliye oldu ve Temmuz 2019’da Türkiye’ye gönderildi.

Hakan Atilla’nın ‘Halkbank yöneticisi’ olarak yargılanıp ceza almasıyla da mevzu sonlanmadı. New York Güney Bölge Savcılığı Ekim 2019’da, İran'a uygulanan yaptırımların delinmesinde rol oynadığı gerekçesiyle doğrudan Halkbank hakkında bir iddianame hazırladı ve yeni bir yargılama süreci başladı. 2016-2019 arasında önce Zarrab’ı, sonra da Atilla’yı kurtarmak için ‘başkan nezdinde’ pazarlık yapan AKP hükümeti, bu kez hisseleri çakılan Halkbank’ı kurtarma çabasına girişti. Dolayısıyla da Trump’ın ilk döneminin son yılında iki hükümetin üzerinde en çok pazarlık yaptığı konuların başında yine Halkbank geldi. O arada Trump; Bhrara’nın yerine gelen SDNY Başsavcısı Geoffrey Berman’ı kovdu, zaten ondan önce Adalet Bakanı Jeff Sessions’ı kovmuştu bile. Trump’ın bu tasarruflarının çoğu Amerika’nın iç siyasi hesaplaşmalarıyla ve kendi gündemiyle ilgili oldu. Bu görev değişiklikliklerini hatırlatmamamın tek sebebi Halkbank dosyasına ABD devletinin tepe yönetiminde ne kadar çok kişinin vakıf olduğunu not etmek. Hepsi hayatta, hepsi neyin ne olduğunu biliyor.

2019-2020 dönemindeki “Bir şey yapılabiliyorsa yap” talimatı

Davanın seyrini değiştirmeye yönelik en kuvvetli müdahalelerden biri Trump’ın ilk dönemindeki son ve çok tartışmalı Adalet Bakanı Andrew Barr’dan gelmişti. Çünkü Donald Trump, Erdoğan’ın devamlı konuyu gündeme getirmesinden sıkılmış ve kendisine “Bir şey yapılabiliyorsa yap” talimatı vermişti. Paralel hattan da, dönemin Hazine Bakanı damat Berat Albayrak da Amerikalı mevkidaşı Steve Mnuchin üzerinden bastırıyordu. O zaman da Ankara’nın bastırdığı formül bugünküyle aynıydı; “Halkbank’ın Federal Yabancı Devletlerin Dokunulmazlığı Yasası kapsamında dokunulmazlığı var, ABD’de yargılanamaz. Ufak bir ceza ödeyelim ve dava kapansın.” Olmadı. Trump seçimi kaybetti. Beştepe de aynı ölçüde güçlü bir siyasi tazyiki doğaldır ki Biden’ın başkanlığı döneminde devam etiremedi. Ancak Biden döneminde de Halkbank’ın avukatları ile OFAC arasındaki müzakereler devam etti.

Bu arada Halkbank’ın 2022’de ABD’de Yüksek Mahkeme’ye yaptığı temyiz başvurusu reddedildi. Halkbank 2025’te yeniden Yüksek Mahkeme’nin kapısını çaldı. Hazır Trump yeniden iktidara gelmişti ve Yüksek Mahkeme’deki ağrılık da Trump’ın atadığı yüksek yargıçlarla birlikte Cumhuriyetçilerden yanaydı. Bir yandan Yüksek Mahkeme’ye yeni başvuru yapıldı diğer yandan da Erdoğan hükümeti Trump’ın yakın çevresi üzerinden 2020’deki taleplerini gündeme aldırdı. Ankara’da beklentinin bu kez çok yüksek olduğunu Erdoğan 25 Eylül’de Oval Ofis’te kendiliğinden Halkbank konusunu görüşmenin maddeleri arasında sayınca anladık. Görüşmenin ardından ise hükümet kaynakları etrafa “100 milyon dolar gibi mütevazı bir rakam ödenecek ve dava düşecek diye üflemeye başladı. Dahası, Halkbank ABD’de kendisine yöneltilen “dolandırıcılık, kara para aklama ve komplo” suçlamalarını kabul etmeden bir uzlaşı sağlanacaktı. Elbette Türk tarafı tam da bunu istiyordu. Ancak Trump bunu ‘devlet’e kabul ettirebilecek miydi?

İşin ilk aşamasında, yani davanın düşürülmesi konusunda Trump başarısız oldu. Yüksek Mahkeme 25 Eylül randevusundan sadece 11 gün sonra dün (6 Ekim), Halkbank'ın İran yaptırımları iddialarına ilişkin yargılamayı sonlandırma talebini görüşmeyi reddetti. Yani dava federal mahkemede görüşülmeye devam edecek. Karar açıklandığında öğrendik ki ABD Adalet Bakanlığı da Halkbank’ın yaptığı son başvurunun da reddeilmesini savunmuş. Trump’ın yargıya müdahaleden net sonuç alma konusunda, Türkiye ile kıyaslandığında, daha kırk fırın ekmek daha yemesi gerekiyor demek ki!

Öte yandan davanın düşmememiş olması siyasi pazarlığın çöktüğü ve uzlaşma olamayacağı anlamına gelmiyor. Zaten Türkiye’de hükümet Halkbank’ın suçu kabul ederek belli bir miktar ceza ödemesini baştan da kabul edebilirdi. Eğer iş henüz ‘Zarrab davası’ aşamasındayken Erdoğan bu yönteme onay verseydi, Hakan Atilla’nın ceza almasının ardından Halkbank suçlamaları kabul edip kesilecek para cezasını ödeseydi Halkbank iddianamesi hiç yazılmayabilirdi de. O günlerde Halkbank’a 20 milyar dolar gibi astronomik cezalar kesilebileceğini yazıp çizen çok oldu. Ama benim bu süreçte konuştuğum Amerikalı kaynaklar hep 5 milyar doların altında, hatta 1-2 milyara işin çözülebileceğini söylüyordu. Zaten dün Yüksek Mahkeme kararı açıklanmadan saatler önce Bloomberg’de yayınlanan analizde de mahkemenin dokunulmazlık kararı vermeyeceğini ama Halkbank’ın OFAC yetkilileriyle 1-2 milyar dolar ceza üzerinde anlaşacağı öngörüsüne yer verildi.

Yüksek Mahkeme kararının ardından dün Halkbank adına Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) apar topar bir açıklama yapılarak “Süreç olağan akışında ilerleyecek. ABD ve Türkiye arasında mutabakatlar çerçevesinde hukuki bir uzlaşma zemini yakalamaya yönelik girişimler de ayrıca olumlu yönde devam ediyor” denildi.

Şimdi soru şu; Washington ile Ankara Türkiye’nin vermeye gönüllü olduğu anlaşılan 100 milyon dolar ile uzmanların öngördüğü 2 milyar dolar arasında bir yerde hangi rakamda el sıkışacak?

Zımnen kabul noktası

Asıl kritik olan ve hükümetin Türkiye kamuoyunda perdelemek isteyeceği husus ise bambaşka; ABD devletine ödenecek ceza tutarı 100 milyon bile olsa cezayı ödeyerek Türkiye hiç istemediği o şeyi yapmış olacak, zımnen ‘atılı suçu’ kabul etmiş olacak.

Tam bu noktada Halkbank iddianamesinden bazı bölümleri hatırlatmak gerekiyor:  “Bazı yetkililere, düzeni desteklemeleri, katılanları korumaları ve ABD'li düzenleyici kurumların incelemelerine karşı bu düzene kalkan olmaları için kurulan bu düzenden elde edilen gelirin içinden on milyonlarca dolarlık rüşvet verildi… Zarrab'ın talebi üzerine dönemin Türkiye başbakanı ve aralarında ileride kabinede bir görev alacak olan bir akrabasının da bulunduğu kendisine yakın isimler, Halkbank'a bu işlemlere tekrar başlamaları talimatı verdi ve Halkbank da buna uydu.”

Bir zamanlar “yok hükmünde” ilan edilen ve “hukuksuz ve çirkin adım” olarak görülen davada ‘uzlaşma’ demek aslen, yukarda alıntıladığım gibi pek çok iddianın da sineye çekilmesi olacaktır.

Belki de…Türkiye’nin siyasal sisteminin geldiği yer itibarıyla söz konusu iddialar karar alıcılar açısından artık çok da dert edilecek şeyler değil.

Yine de şunu unutmamak lazım; gelip geçen siyasi iktidarlara rağmen belgelerin kaybolmadığı tek devlet, Türkiye Cumhuriyeti devleti değil. Hadi o kadar uzun vadeli de düşünmeyelim…Trump karşı tarafın bir şeyi bu kadar çok istediğini bildiğinde ne kadar fütursuz olabiliyor, ne çok taviz bekliyor yaşadık biliyoruz. Zaten unutmamıza da müsade etmiyor. (Bkz: diline pelesenk ettiği Brunson’ı alma hikayesi)

                                                                    /././

Biat, itaat, gönüllü kulluk...-Umur Talu-

Kulluk etmemeye karar verdiğin an özgürsün! Altındaki kaideyi çektiğin an düşüp parçalanır!

propaganda iktidar

Bir önceki yazı, resepsiyon sırıtması üzerinden biat-itaat meselesi üzerineydi de. Yıllar boyu defalarca yazmışım. Çünkü cumhuriyet, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, hak ve özgürlükler gibi mevzulara girdiğinizde buram buram biat-itaat sorunu kokar. Pis de kokar!

Biat-itaat bir kültür; kültürel dayatma çünkü. İnsanın insanı, sadece bedenen-fiziken değil, zihnen, ruhen ezmesine de dair. Bir nevi şiddettir ve zaten açık şiddet de kapıda bekler, sık sık da içeri dalar, üstüne çullanır.

Çocukluktan, ailede bilhassa babaya ama anneye de itaat sızım sızım işler zihne ve hayata. Otoriteyle tanışırsın; istisnalar hariç. Sonra okul, dayatma tedrisat ve sadece ders veren değil, dersini veren bir disiplin türüyle biat-itaat üretim merkezi olur; o yaşlarda tükenmeye başlarsın; tabii yine istisnai haller olmaz mı hiç!

Ardından işyeri otoritesi, toplumun yarısı için askerlik emir-komutası,  profesyonel askerlikte rütbelerle bir alttakine sadece emir vermek değil, onu insanlıktan çıkarma ameliyesi de.

Derken eş ve bilhassa koca otoritesi, siyaset, cemaat, devlet, kolluk, bürokrasi otoriteler sökün eder. Beklenen, hiyerarşideki durumuna göre biat-itaattir. İçine, ruhuna işlenen ise “gücü güçsüzlüğe yetene” olur; boyun eğen eğdirmeye meyleder, biat-itaat bütün bu otoriteleri yeniden üretecek, meşrulaştıracak biçimde “en alttaki”ne doğru bir silsile içinde boca edilir. Hem kul hem formen olma şansı da sunulur.

Militarizmin sürekliliğinde; faşizmin kolayca yükselişinde ve 21. yüzyılda çeşitli biçimlerde dirilişinde, biat-itaat kültürüne dayanması; doğal kimlikleri ötekilere karşı nefretle ve şiddet arzusuyla donatması, biat-itaat etmeyenleri “bir kısım halk desteğiyle” ezmesi ve bunun verdiği “tatmin” de etkili olur.

Aşağıda biat-itaat üzerine daha önce yazdıklarımdan bölümler var. De la Boetie’nin “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”inden beri, belki çok daha öncesindeki başkaldırılardan da bu zamana, “boyun eğme-eğdirme” üzerine epey okudum, epeyce düşündüm, yazmışım da. Özellikle, bir özgürlük ve bağımsız düşünme alanı sayılan gazetecilikteki biat-itaat-gönüllü kulluk üzerine de. Tam bir “disiplinler arası” mevzu: Sosyoloji, psikoloji, siyaset, ekonomi… ne istersen!

Utanmak mı?

Biat-itaat düzeninde avantacı olmak, yalaka olmak, yanaşma olmak, güce yamanmak, kudret önünde diz çökmek, kişiliğinin çiğnenmesinden rahatsız olmamak, ranttan janttan banttan nemalanmak caizdir;

Tamahkâr ve günahkâr olmaktan utanmayanlar…

Boyun eğmeyenlere çullanmaktan mı utanacak?

Tekmeli

Yere düşmüş işçiyi tekmeleyen danışmandan, “savaş”ta yaralanan ayağı platinli olduğu için esas duruşta esaslı duramayan Gazi uzman jandarmayı herkesin önünde tekmeleyen, sonra da terfi alan paşaya kadar.

Yahut iktidar semalarından herkese sözlü saydıran, bazen sopalı saldıran birilerine kadar.

Milyonlarca işçi, asker, memur, kadın, genç her gün irili ufaklı “otoriteler”in hakaretine ve daha beteri, şiddetine maruz kalıyor, ama sorun yok!

Otoriteye, güce boyun eğmek ile boyun eğmemek arasındaki sınır bölgesi öyle keskin çizilmiş ki, sen çemberin içinde değilsen çember senin boynuna geçebiliyor.

Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın eski Özel Kalem Müdür Yardımcısı Yusuf Yerkel'in, Soma’da bir madenciyi tekmelediği anlar

Eğri boyun

  1. Hakiki geçim korkusu;
  2. Harbiden ölüm veya öldürülme korkusu.

Bu durumdaki biri ise, üstüne konuşurken frene basmak isterim. Çünkü, zaaf gibi görülecek korku, sahici bir şeydir. İsterse sübjektif olsun, istersek zayıflık sayalım; hele aynı tehdide maruz kalmayanın anlaması zordur.

Fakat tek çare, bir gücün, güçlünün gölgesine sığınmak mıdır?

Yüz binlerce, milyonlarca insanın her gün maruz kaldığı bu tehditlere karşı; onlardan farklı olarak, imkânın ve fırsatın var diye, bir güce, boyun eğerek yanaşmak mıdır?

Hele aydın olduğunu iddia ediyorsan; entelektüel seviyene hayran kalalım da, soruların, sorgulamaların, bağımsızlığın, itirazların, isyanların ne olacak?

Korku dağları beklerken bile, o dağlarda yalnızlığı da göze alamıyorsak, bir bağda asma yaprağı mı olacağız gülüm?

Salkım salkım arasında, öyle salkıma yapışmış, sıkışmış bir üzüm!

Özeleştiri akılda yoğrulur ama kalpten gelir. Özeleştiri buyruk ve kuyruk eseri değildir. Özeleştiri de bağımsızlık, (kendine) itiraz, (kendinle) hesaplaşma ameliyesidir. Özeleştiri kimsenin kapı kulluğunda, bir emir komuta amelesi değildir!

Ölüm korkusuyla bile değil; otorite korkusuyla kelimesine boyun eğdiren, kelamını da kafadan boyunduruk altına sokar. Kendini bir kez böyle kökten inkar edersen, kendin de seni hepten inkar eder.

Geçim ve ölüm korkusunu anlarız da… Boyun eğme tutkusu başka şeydir!

Oturup mesela onca milletvekilinin bağımsız kişilik, akıl, vicdan taramasını yapacak değiliz. Zaten çoğunun böyle bir iddiası hiç olmadı. Keşke olsaydı; zihnimiz ve yolumuz daha açık olurdu.

Bu aile, eğitim, işyeri, askerlik, erkeklik, cemaat, cemiyet, aşiret, siyaset, örgüt, devlet, şiddet otoritesi ve kulluğu kültüründe; boş umut!

Lakin, kimileri var ki… Bir şekil bilmiş, önemsemişsin… Yediremiyorsun, kurşun asker olmasını. Hadi, yine kurşun eritmeye, demek istiyorsun!

Kulluk

“Size böylesine hâkim olan kişinin iki gözü, iki eli, bir bedeni var. Yalnızca sizden fazla bir şeyi var: Sizi ezmesi için ona sağlamış olduğunuz üstünlük.

Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor?  Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse, bunları nereden almıştır? Sizin tarafınızdan verilmiş olmasa üzerinizde nasıl iktidarı olabilir? Sizinle anlaşmadıysa sizin üstünüze gitmeye nasıl cesaret edebilir?

Kendinize ihanet etmeseniz, sizi öldüren bu katilin yardakçısı olmasanız ve sizi yağmalayan bu hırsıza yataklık etmeseniz, o ne yapabilir?

Çocuklarınızı, onlara yapabileceği en iyi şey olan savaşlarına götürsün diye, onları tutkularının uşakları ve intikamlarının uygulayıcıları yapsın diye büyütüyorsunuz. Derin haz duygularını incelikle ele alabilsin ve pis ve rezil eğlencelerinin içinde yuvarlanabilsin diye ölesiye çalışıp bitkin düşüyorsunuz.  onun daha güçlü ve sert olması ve böylece dizginleri daha da sıkması için kendinizi zayıflatıyorsunuz.

Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir. Onu itmenizi ya da dengesini bozmanızı istemiyorum. Fakat yalnızca onu desteklemeyin.

İşte o zaman onun altından kaidesi çekilmiş bir Colosse (dev heykel) gibi tüm ağırlığıyla düşüp parçalandığını göreceksiniz.”

450 yıl önceden bakıldığı zaman öyle görülüyormuş demek! Gencecik düşünür Etienne de la Boetie‘gönüllü kulluk' üstüne düşünüp durmuş... İnsanlar kulluğu, bir nevi köleliği, (herhangi bir) iktidar karşısında boyun eğmeyi, bir güce teslim olmayı sadece zorla mı kabul ediyor, kabulleniyor yoksa esas sorun onların gönüllü, direnişsiz, çaresiz biat etmesi midir, diye.

Yukarıdaki ana fikirden oluşan bir 'söylev' yazıvermiş. Çözümü pek kolay:

Kulluk etmemeye karar verdiğin an özgürsün! Altındaki kaideyi çektiğin an düşüp parçalanır!

Beş asırlık sözlerin bugün, 21'inci yüzyılda, bilgi ve iletişim çağında, eşitlik ve adalet cumhuriyetinde, hak ve özgürlük demokrasisinde, insan hakları evreninde sizin için herhangi bir manası olabilir mi?

Zorla ve gönüllü boyun eğdiğiniz herhangi birisi var mı ki? Ailede, okulda, işyerinde, örgütte, aşirette, cemiyette, cemaatte, partide, orduda, bürokraside, sosyal hayatta, ekonomik dünyanızda, kanun dairesinde veya kanunsuz, böyle bir şey var mı?

Altına bedeninizi, ruhunuzu, vicdanınızı, fikrinizi, hürriyetinizi, inançlarınızı, korkularınızı, endişelerinizi, bağlılıklarınızı, bağımlılıklarınızı, hayatınızı ve çocuklarınızın aklını, kalbini ve geleceğini binlerce milyonlarca döşeyip de 'kaide' yaptığınız 'dev heykeller', 'maddi, manevi putlar', 'kadim veya modern kanunlar, kurallar, şartlar, kaideler' var mı?

Aklınıza hiç geliyor mu, kalbinizden hiç geçiyor mu, çekiversen 'kaide'yi diye?

Nice yiğit, cesur, korkusuz görünenin bir tarafında dahi başka bir mevzudaki, başka bir ortamdaki, başka bir güce veya iktidara karşı 'teslimiyet, kölelik, kulluk' varsa... Bir 450 yıl da bunu kavramakla mı geçecek!

                                                      /././

Yargıtay’ın bozma kararının ardından yeniden görülen 28 Şubat davasında karar: 13 sanığa "darbe girişimine yardım" suçundan 18'er yıl hapis cezası

Ankara Adalet Sarayı

Yargıtay’ın bozma kararının ardından Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülen 28 Şubat davasında, emekli orgeneraller Orhan YöneyŞükrü Sarıışık ile dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Halil Kemal Gürüz'ün de aralarında bulunduğu 13 sanık hakkında, "darbe girişimine yardım" suçundan 18'er yıl hapis cezası verildi.(https://t24.com.tr/haber/yargitay-in-bozma-kararinin-ardindan-yeniden-gorulen-28-subat-davasinda-karar-13-saniga-darbe-girisimine-yardim-sucundan-18-er-yil-hapis-cezasi,1265912)

                                                         ***

Reuters: Sabancı Holding, Carrefour ve Teknosa'dan çıkmayı düşünüyor



Reuters'ın haberine göre, Sabancı Holding düşük net kar marjı ve özkaynak karlılığı olan bazı iştiraklerden çıkmayı değerlendiriyor. İddiaya göre ilk hedef Carrefour ve Teknosa olabilir.

Sabancı Holding üst yönetimi Cuma günü analistlerle bir toplantı gerçekleştirirken; analist notlarına göre mevcut operasyonlarını gözden geçiren holding düşük net kar marjı ve özkaynak karlılığı olan iştiraklerinden çıkabileceği belirtildi.

Reuters'ın aktardığı analist notlarına göre, Carrefoursa ve Teknosa bu kapsamda öncelikle çıkılabilecek şirketler olarak işaret edildi.

İş Yatırım'ın notunda, bazı işlerden hemen çıkılacağı, bazılarından ise yeniden yapılandırma ve dönüşüm sonrası çıkış olabileceği belirtilerek, "Gıda perakendesi çıkılacak işlerden. Teknosa'da dijital dönüşüm (pazar yeri dönüşümü) başarılı olamazsa çıkış gündeme gelebilir" denildi.

Sabancı Holding gıda perakendeciliği alanında Carrefoursa ile faaliyet gösteriyor.

Carrefoursa hisseleri saat 13.00'te yaklaşık yüzde 9 yükselişle hareket ederken, Teknosa hisseleri yüzde 1 civarı ekside işlem görüyor.

Sabancı Holding konuyla ilgili Reuters'ın sorusuna bir yorum yapmadı. Sabancı Holding hisseleri aynı saatte yüzde 1.8 yükselişte.

Deniz Yatırım'ın notunda da, toplantıda mevcut operasyonların gözden geçirildiği, daha yüksek özkaynak karlılığı sağlayacak işlere odaklanılacağı ve konsolide kârlılık üzerinde baskı yaratan operasyonlardan çıkış yapılabileceği mesajı verildiği belirtilerek şöyle denildi:

"Düşüncemiz, düşük özkaynak karlılığına ek olarak Holding'in yabancı para ciro ve regülasyonu görece az olan pazar/sektörlere odaklanma stratejisi çerçevesinde ilk aşamada Carrefoursa ve Teknosa'dan çıkış yapılabileceği; mevcut durumda finansal yapısının güçlendirilmesi amacıyla bedelli sermaye artırımı kararı alınan Kordsa'nın KORDS.IS operasyonlarının iyileştirilmesine yönelik çalışmaların sürdürüleceği, ancak, sonuçsuz kalması halinde bu operasyondan da çıkışın masaya gelebileceği yönünde."

Notta yer alan ve holdingin halka açık iştiraklerinin finansallarından derlenen verilere göre; özkaynak kârlılıkları Akbank'ın yüzde 20.1, Agesa'nın yüzde 68, Aksigorta'nın yüzde 43, Brisa'nın yüzde -1.8, Kordsa'nın yüzde -10.5, Akçansa'nın yüzde 5.0, Çimsa'nın yüzde 6.5, Enerjisa Enerji'nin yüzde -2.3, Teknosa'nın yüzde -104.9, Carrefoursa'nın da yüzde -311.6 seviyesinde bulunuyor.

İş Yatırım'ın notunda ayrıca holdingin enerji ve iklim teknolojilerinde çok sayıda venture yatırımı yaptığına dikkat çekilirken, Enerjisa Üretim'in de halka açılmaya hazır olduğu ve piyasa koşulları uygun olduğu ilk fırsatta halka arzının yapılabileceği belirtildi.

Getiri odaklı büyüme üzerinde durulacak

Deniz Yatırım notunda, holdingin planlamasında getiri odaklı büyüme üzerinde durduğu belirtilirken, büyüme kriterleri ise şöyle sıralandı:

"Portföyle uyumlu, yakın sektörler veya coğrafyalarda yatırıma odaklanılması. Getiri potansiyeli yüksek yeni iş alanlarına odaklanılması (azınlık ortaklık opsiyonu da söz konusu olabilir). "Distressed (sorunlu)" varlık fırsatlarının değerlendirilmesi. Türkiye ve gelişmiş ülke pazarlarındaki fırsatların değerlendirilmesi. Daha yüksek çarpanlara sahip belirli sektörlerde ölçeklenebilir şirketlere odaklanılması. Yatırımlarda daha yüksek getirinin hedeflenmesi"

Notta ayrıca, bankacılık ve finansal hizmetler ile enerji işkollarının ana alanlar olmaya devam edeceği de belirtildi.

                                                        ***

T-24

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları + Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları -BİRGÜN-  Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yı...