T-24 "Köşebaşı + Gündem" - 11 Ekim 2025 -

Tepkiler büyüyor; Venezuela muhalefet lideri Machado'nun Nobel Barış Ödülü'nü alması neden eleştiriliyor?

Tepkiler büyüyor; Venezuela muhalefet lideri Machado'nun Nobel Barış Ödülü'nü alması neden eleştiriliyor?Maria Corina Machado

Venezuela muhalefet lideri Maria Corina Machado, 2025 Nobel Barış Ödülü'ü aldı. Ancak Machado'nun ödülü aldığının açıklanmasının ardından bir tartışma başladı. Ödülün Machado'ya verilmesini eleştirenler, Venezuela muhalefet liderinin İsrail'i ve İsrail ordusunun Gazze'deki saldırılarını desteklediğini ve ayrıca ülkesindeki Nicolas Maduro hükûmetini devirmek için yabancı müdahale çağrısında bulunduğunu belirtiyor. Öte yandan Machado, ödülünü bu yıl Nobel Barış Ödülü almak konusundaki isteğini sık sık dile getiren ABD Başkanı Donald Trump'a ithaf etti. 

Machado, Venezuela'a Nicolas Maduro hükûmeti karşıtı hareketin önemli bir figürü haline geldi. Nobel Ödül Komitesi, Venezuela'da "demokrasiyi teşvik etme ve diktatörlükle mücadele konusundaki çalışmaları nedeniyle" dün Machado'yu Barış Ödülü sahibi olarak açıkladı.

Komite başkanı Jorgen Watne Frydnes, Machado'yu Venezuela'da “siyasî muhalefetin önemli ve birleştirici bir figürü” olarak nitelendirdi.

Machado daha sonra Nobel ödülünü Trump'a adadı ve ABD Başkanı onun adına mutlu olduğunu söyledi.

Machado neden eleştiriliyor?

Nobel Barış Komitesi'nin söz konusu kararını eleştirenler, Machado'nun İsrail ve Başbakan Binyamin Netanyahu'nun Likud partisine destek verdiğini ifade eden eski paylaşımlarını hatırlattı. 

Machado'nun paylaşımları arasında “Venezuela'nın mücadelesi İsrail'in mücadelesidir” diye yazdığı bir paylaşım da bulunuyor. Venezuela muhalefet lideri ayrıca İsrail'i “özgürlüğün gerçek müttefiki” olarak nitelendiriyor.

Öte yandan Machado, 2024'teki seçim kampanyası sırasında iktidara gelirse Venezuela Büyükelçiliği'ni Tel Aviv'den Kudüs'e taşıyacağına dair söz vermişti.

Tepkiler büyüyor

Machado'nun 2020 yılında İsrail'in Likud partisiyle bir işbirliği belgesi imzaladığını belirten Norveçli milletvekili Bjornar Moxnes, Likud partisini “Gazze soykırımı”ndan sorumlu tutarak bu ödülün Nobel'in amacına uygun olmadığını söyledi.

ABD merkezli Müslüman sivil haklar örgütü Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi, kararı "vicdansız" olarak nitelendirdi ve Nobel Komitesi'nin itibarını zedelediği için kararını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini belirtti.

Açıklamada “Nobel Barış Ödülü komitesi, bunun yerine, tüm insanlar için adaleti cesurca savunarak ahlaki tutarlılık gösteren birini ödüllendirmelidir. Örneğin, kariyerlerini ve hatta hayatlarını riske atarak zamanımızın suçu olan Gazze'deki soykırıma karşı çıkan öğrenciler, gazeteciler, aktivistler ve tıp uzmanları gibi” denildi. 

Yabancı müdahale çağrısı 

Machado, Venezuela Devlet Başkanı Maduro hükûmetine karşı yürüttüğü kampanyada yabancı müdahale çağrısı yaptığı için de tepkiyle karşı karşıya.

Venezuela muhalefet lideri, 2018 yılında, ülkesinde rejim değişikliği için İsrail ve Arjantin'den destek isteyen bir mektup yazmıştı.

Mektubun bir kopyasını çevrimiçi olarak paylaşan Machado, “Bugün, Arjantin Cumhurbaşkanı Mauricio Macri ve İsrail Başbakanı Netanyahu'ya bir mektup gönderiyorum ve onlardan, uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizmle yakından bağlantılı olan suçlu Venezuela rejiminin yıkılması için güçlerini ve etkilerini kullanmalarını rica ediyorum” demişti.

Nasıl muhalefet simgesi haline geldi?

Venezuela muhalefetinin önde gelen isimlerinden birine dönüşen Machado, 2002 yılında, ailesine ait bir çelik ve inşaat demiri fabrikasında çalışırken, Sumate adlı bir grup kurmuştu. Bu grup başlangıçta oy sayımının izlenmesine odaklanıyordu ancak zamanla önemli bir muhalefet grubuna dönüştü.

2012 yılında, ailesinin işletmesi Hugo Chavez hükûmeti tarafından kamulaştırıldıktan iki yıl sonra, Chavez'e karşı muhalefet ön seçimlerinde ilk kez aday oldu, ancak seçimleri Henrique Capriles kazandı.

Machado, 2023 yılında muhalefetin ön seçimlerinde ezici bir zafer kazandı ve mitinglerinde büyük kalabalıklar bir araya geldi. Ancak kamu görevinden men edilmesi nedeniyle 2024 seçimlerinde Nicolas Maduro'ya karşı cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olamadı ve gizlenmeye başladı.

Machado daha sonra hükûmetin adaylığını yasaklaması nedeniyle adaylığı Edmundo Gonzalez'e devretmek zorunda kaldı. 

Machado, Maduro'nun ocak ayında göreve başlamasından önce düzenlenen bir protesto sırasında kısa bir süreliğine saklandığı yerden çıktı. Kısa bir süre gözaltına alındıktan sonra serbest bırakıldı.

İmamoğlu’ndan Nobel Barış Ödülü'nü kazanan Machado için kutlama mesajı

CHP’nin tutuklu Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Machado’yu kazandığı Nobel Barış Ödülü nedeniyle kutladı.

İmamoğlu, açıklamasında Machado’nun demokrasi mücadelesinin “otoriter rejimlerin gölgesinde yaşayan tüm halklar için ilham verici” olduğunu vurguladı.

İmamoğlu, Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Maria Corina Machado’yu en içten duygularımla kutluyorum. Venezuela’da demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlerin bu onurlu başarısı, sadece Latin Amerika için değil, otoriter rejimlerin gölgesinde yaşayan tüm halklar için ilham vericidir.”

Nobel Barış Ödülü'nü alan Machado, ödülünü ABD Başkanı Trump'a ithaf etti

(https://t24.com.tr/haber/nobel-baris-odulu-nu-alan-machado-odulunu-donald-trump-a-ithaf-etti,1266841)

İmamoğlu, açıklamasında baskı ve otoriterliğe karşı direnen liderlerin tüm dünyaya umut verdiğini belirterek şöyle devam etti:

“Diktatörlüklerin, baskıların ve hukuksuzlukların hüküm sürdüğü bir dünyada, halkların iradesini savunan cesur liderler, insanlığın ortak geleceği için umut kaynağıdır. Bugün Maria Corina Machado’nun ödülle taçlandırılan mücadelesi, yarının özgür ve demokratik toplumlarının teminatıdır.

Türkiye’de de bizler aynı inanç ve kararlılıkla adalet, özgürlük ve demokrasi mücadelesini sürdürüyoruz. Bu ödül, her coğrafyada demokrasiye inananlara verilmiş bir cesaret ve dayanışma mesajıdır.”

İmamoğlu eleştirildi 

İmamoğlu, söz konusu kutlama mesajını paylaştıktan sonra sosyal medya kullanıcıları tarafından Machado'nun tartışma İsrail müttefikliği ve yabancı müdahale çağrısı yaptığı hatırlatılarak eleştirildi. 

                                                          ***

Çifte ateşkes: Filistin ve Suriye dosyalarında Ankara -Namık Tan-

Ankara’ya düşen pay Suriye’de ve Gazze’de yeniden imar, hafriyat ve inşaat ihalesi kovalamaktan ibaret kalıyor; Trump’ın sırt sıvazlamaları yeterli diplomatik kazanım olarak görülüyor. Çünkü Türkiye, bu iktidarın yanlış politikaları sonucunda mutlak bölgesel askeri caydırıcılığını yitirdi. Kasa tamtakır...

Gazze’de yaşananlar

Filistin’in Gazze Şeridi’nde, nihayet, ABD Başkanı Trump’ın İsrail Başbakanı Netanyahu’nun kolunu bükmesiyle, ateşkes sağlandı.

7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik “pogrom” olarak da tanımlanabilecek kitlesel intihar saldırısına, İsrail, çok orantısız bir güçle karşılık verdi. Diğer bir ifadeyle, caydırıcılığının yeniden tesisinin çok ötesine geçerek “soykırım” düzeyine varan tek yanlı bir toptan yıkım ve kırım harekatı icra ederek, Gazze’de 70 bini aşkın insanı öldürdü.

Kırımın ve yıkımın artık durması hiç kuşkusuz çok önemli ve kutlanacak bir gelişme. Ancak “ateşkes” ile “barış” aynı şey değil, bunun da akıldan hiç çıkmaması gerek. Diplomasi, ilkinden ikincisine bağlantının kurulmasında.

İsrail, geriye kalan rehineleri ve öldürülen rehinelerin naaşlarını geri aldıktan sonra kendi güvenlik kabinesinin onayladığı ateşkes anlaşmasına uyarsa, ordusu Gazze Şeridi’nde "Trump Planı" çerçevesinde ilk çekilme hattına geri çekilecek ama en azından şimdilik orada duracak. Buna göre, Gazze Şeridi’nin yüzde 53 oranında topraklarını yine işgal ediyor olacak. Karşılığında ise insani yardım akışının ve yeniden imarın derhal başlaması öngörülüyor.

Suriye’de olanlar

Suriye’de ise, 12 yıl süren iç savaş ve BAAS diktatörü Esad’ın kendi halkını Rusya ve İran ile İran’ın Lübnan’daki milis uzantısı Hizbullah’ın da desteğiyle katliamı, sona erdi. Bu, Ahmet El Şara’nın İdlip’ten çıkan bir avuç HTŞ savaşçısının başına geçerek, Şam’a 12 günde varıp, Esad’ı devirmesiyle geçtiğimiz Aralık ayında mümkün olmuştu.

UNHCR verilerine göre Suriye’de 14 milyon kişi yerlerinden edildi ve savaşın bitmesinin ardından şimdiye dek bunların ancak yarım milyonu öz yurtlarına geri dönebildi.

Son olarak, New York’ta BM Genel Kurulu toplantısına katılan Şara, orada devşirdiği uluslararası meşruiyeti, Suriye’ye dönüşünde alanda kazanca tahvil etmeye kalkıştı. Şam’a bağlı güçler, yahut HTŞ, Halep’in tarihsel Kürt mahalleleri Şeyh Maksut ve Eşrefiye’yi muhasara altına aldı.

Bu mahallelerde 700 bin civarında Suriyeli Kürdün yaşadığı tahmin ediliyor. HTŞ’nin Şam’da Esad’ı devirmesinin ardından YPG/YPJ buralardan çekilmiş, iç güvenliği yine kendine bağlı polis gücüne devretmişti. SDG söz konusu iki mahalleyi yerel halkın da desteğiyle etkin biçimde savundu. Sonuçta bir gecelik çatışmaların ardından ateşkes sağlandı.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, beraberinde CENTCOM Oramiral Brad Cooper olduğu halde, ilk kez Haseke’ye gitti. Orada SDG Komutanı Mazlum Abdi, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (“AANES”) Eşbaşkanı (fiilen SDG’nin dış ilişkiler sorumlusu, baş diplomatı) İlham Ahmed ve YPJ (kadın milis gücü) Komutanı Rohilat Afrin’le görüştü.

Ardından, bu üçlüyü yanına alıp, ABD silahlı kuvvetleri helikopteriyle Şam’a geçti. El Şara ve Savunma Bakanı Murhaf Abu Qasra ile yapılan toplantıların ardından Suriye’nin tamamını kapsayan kalıcı ateşkes uzlaşısına varıldı.

O arada, “dolaylı” yöntemle Afrin’de yapılan seçimlerde (Fırat’ın doğusunda SDG denetimindeki alanda ve güneyde İsrail sınırındaki Süveyde merkezli Dürzi bölgesinde sandık kurulmadı) KDP-KYB destekli ENKS üç milletvekilliğinden üçünü de kazandı.  

Ankara’nın Gazze tutumu

Trump’ın planı deyim yerindeyse “epeyce genel”: Takvim belirsiz, ifadeler muğlak, “nasıl?” kısmı zorlu.

Ancak, gözünü kararlı biçimde Nobel Barış Ödülü’ne diken Trump, rehinelerin İsrail’e dönüşünde orada olmak üzere yola çıkıyor. Pazartesi sabahı Knesset’e hitap edecek ve Mısır’a da geçmeyi öngördüğünü duyurdu. Trump’ın açıklamasında Erdoğan’a özellikle teşekkür ettiği de gözden kaçmamalı.

ABD Başkanı’nın bıraktığı yerden “ateşkes iyi ama sonra ne olacak?” sorusuna yanıt verecek tamamlayıcı girişime, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, yanına Suudi Arabistan’ı alarak öncülük etmek çabasında.

İnsani yardım, altyapıdan başlayarak yeniden imar, Gazze’de on bin Filistin polisinin eğitimi, Hamas’ın silâh bırakması ve kendini feshinin ardından Filistin yönetiminin Batı Şeria’dan oraya yayılması, yine Batı Şeria’nın sömürgeleşmesinin durdurulması, iki devletli çözüm gibi çetrefil konular hep Paris girişiminin (Macron’un) gündeminde ve İsrail’in de eleştiri yağmuru altında.  

Hatırlanacağı üzere, yine Fransa ve Suudi Arabistan (SA), BM’de Filistin Devleti’nin tanınması için de başı çekmişti. Ve SA, nükleer işbirliği ve şemsiyesi alanında İbrahim Anlaşmaları takasından uzaklaşıp Pakistan’la söz kesmişti.

O tanınma hamlesi ve Avrupa’ya yayılan kitlesel öğrenci, işçi, sivil toplum hareketleri Trump’ın sert gücünün yanında yumuşak güç baskısı oluşturarak ateşkese varılmasında belirli ölçüde etkin oldu.  

Dışişleri Bakanı Fidan, Paris’te Macron’un açılışını yaptığı toplantıda sıkıntılı bir görünüm verirken, MİT Başkanı Kalın işin mutfağında, Şarm El Şeyh’te (Mısır) neşeli bir havadaydı. Trump’ın hususi teşekkürlerine mazhar olan Erdoğan sürece katkı sunmaktan söz ederken, Fidan alandaki durumun gözetiminden söz etti. Herhalde İsrail’in Türkiye’nin Gazze’de konuşlanması öngörülen ancak kesinleşmeyen uluslararası güçte yer almasına onay vermeyeceğini ikisi de biliyor olmalı.  

Ankara’nın Suriye politikası

Fidan, ayrıca, yukarıda değindiğim Şam’daki üç taraflı toplantının hemen peşine apar topar Ankara’ya gelen Suriyeli mevkidaşı Şeybani’nin yanında da, SDG için önceki “enayi değiliz” çıkışını andıran kibirli tutumunu sürdürerek, bu defa “takiye yapmama” uyarısında bulundu.

Devlet Bahçeli “kurucu önderlik” diye hitap ettiği Öcalan’a meclis kürsüsünden çağrıda bulunarak, SDG’nin PKK gibi silâh bırakmasını ve kendini feshetmesini istedi.

Bu arada, PKK’nın Süleymaniye yakınlarında düzenlenen o simgesel silâh yakma töreninin ardından silâhlarını teslim ettiğine ilişkin hiçbir veri olmadığı da akılda tutulmalı.

SDG’ye yönelik benzer bir çağrıyı Erbil’de katıldığı bir konferansta yapan Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) Başkanı Neçirvan Barzani de Ankara’ya gelerek Erdoğan tarafından kabul edildi, Fidan’la da görüştü.

Neçirvan Barzani, Süleymaniye’ye 2023 Nisan ayında durdurulan THY uçuşlarının haftada yedi gün olarak yeniden başlamasını sağladı. Vaşington’da da, Trump’ın talebiyle Kerkük-Ceyhan petrol boru hattı açılmıştı. Yani IKB de bu işten kazançlı çıktı.

Rawest Araştırma’ya göre Kürt yurttaşlarımızın “Terörsüz Türkiye” sürecinden ilk ve en öne çıkan beklentisi Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması… Oysa, Erdoğan, AİHM’ye başvuruyla Demirtaş’ın tutsaklığının sürmesi yönünde irade kullandı.

Dışişleri Bakanlığı’nın Neçirvan Barzani ziyaretine ilişkin sosyal medya paylaşımında IKB kısaltmasını yeğleyerek Irak’ın federe Kürdistan bölgesini adıyla anmaktan yine kaçınması da anlamlı.

Sonuç: Diplomasi “lafla peynir gemisi yürütmek” demek değil

SDG’nin silahlı gücünün yüzde 60’ı yerel Arap aşiretlerden oluşuyor. PYD’nin silahlı kanadı YPG ve YPJ.

Kobani’den Irak sınırındaki Malikiye’ye uzanan şeritte, Suriyeli Kürtler, hiçbir yerleşim biriminde ezici hatta pek çok yerde salt çoğunlukta bile değil… Güncel durumda HTŞ’nin, yahut Şam’a bağlı güçlerin de SDG ile baş edecek niteliğe ve niceliğe sahip bulunmadığını herkes biliyor.  

Dolayısıyla sızdırılan teyide muhtaç bilgilere göre, Şam’da varılan uzlaşı, SDG’nin tek parça halinde ve kendi komuta-kontrol zincirini koruyarak ulusal orduya entegrasyonuna, buna karşılık SDG’nin de özerk bölge talebi yerine muğlak bir ademi merkeziyetçiliğe razı olması alışverişine dayanıyor.

Fırat’ın doğusundaki petrol kaynaklarından elde edilen gelirin belirli bir oranı da doğrudan bölgede kalacak. Rakka ve Deyrezor çevresindeki Arap nüfuslu yörenin doğrudan Şam’a bağlanması da konuşulanlar arasında. Ancak, bu durumda bir “özerk Kürt Bölgesi” kurulmasının da ele alındığını öne sürenler bulunuyor. Zaten, Mazlum Abdi’nin bu günlerde yeniden Şam’a dönerek, diyalogu kesmeden müzakereleri sürdürmesi öngörülüyor.

Dürzilerle çatışmalar patlamışken bir “acil durum” arka planın önünde gerçekleşen 10 Mart uzlaşısı da uzun müzakereler sonunda varılan yapılandırılmış bir anlaşma metni değil, ancak bir mutabakat muhtırası veya niyet beyanı… Dolayısıyla “fetişleştirilmesine” gerek yok.    

Bu açıdan, SDG’nin uzlaşı fırsatını zamanlı değerlendirmesi ve kum saatinin orta ve uzun vadede kendi aleyhine aktığının bilincinde davranması zorunlu. Öte yandan Şara’nın 15 Ekim’de Moskova’yı ziyaretinin beklendiği de not edilmeli.

Fidan ise iç tüketime ve kendi siyasi ikbaline yönelik yerli yersiz çıktığı TV ekranlarında “yumuşak orta” havasındaki sorulara “batısentrik”, “uluslararası toplumlar (çoğul)” gibi ağdalı ve uydurma sözcüklerle bezeli bir arabesk söylem tutturarak hiçbir şey söylemeden konuşmayı sürdürüyor.

Erdoğan’ın “direniş örgütü” dediği Hamas ise geri dönmemecesine, hem de Vaşington’da ani bir aydınlanma yaşayan Erdoğan’ın katkılarıyla, ortadan kalkıyor.

İktidarın dış politikada benimsediği “ihvancılık” takiyesinin sonunu, alandaki gelişmeler zorla getiriyor.

Ankara’ya düşen pay Suriye’de ve Gazze’de yeniden imar, hafriyat ve inşaat ihalesi kovalamaktan ibaret kalıyor; Trump’ın sırt sıvazlamaları yeterli diplomatik kazanım olarak görülüyor. Çünkü Türkiye, bu iktidarın yanlış politikaları sonucunda mutlak bölgesel askeri caydırıcılığını yitirdi. Kasa tamtakır. Ülkeye sayıları beş milyona varan Suriyeli sığınmacı doluşturulmuş durumda. Poz kesmekle pozisyon almak arasındaki farkı diplomasi alanında çıraklık yapa yapa, deneye yanıla öğreniyorlar artık herhalde.

                                                               /././

Dört kulüp 1,4 milyar dolar bedelli sermaye artırımı geliriyle, oyunun ve rekabetin ruhunu değiştirdi!-Tuğrul Aşkar-

Bedelli sermaye artırımı yoluyla kulüp sermayelerine enjekte edilen yeni fonlar, bu kulüplere rekabet üstünlüğü sağlarken, aslında sistem Süper Lig’de rekabeti bozan, borsada işlem gören kulüplere haksız rekabet üstünlüğü sağlayan bir fonlama sistemine dönüşmüş durumda. Ne var ki, kulüpler tarafından rutine döndürülen bu kaynak sağlama yöntemi sürdürülebilir değil...

Dört kulüp 1,4 milyar dolar bedelli sermaye artırımı geliriyle, oyunun ve rekabetin ruhunu değiştirdi!

Kulüplerin akıl almaz borçlarla başa çıkmak için son yıllarda sıkça başvurdukları, belki de perde arkasında kalan kritik bir finansman yöntemini ele alacağım. 

Bahsettiğim yöntem bedelli sermaye artırımı…

Borsada işlem gören dört büyük kulüp -Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor- neden sürekli bu yola başvuruyor?

Bu kapsamlı analiz ile konunun tüm boyutlarını gözler önüne sermeyi amaçlıyorum.

Daha önceki makalemizde bahsetmiştim ama konunun özünü yeterli finans bilgisi olmayan okurlarımla tekrar paylaşabilmek için bedelli sermaye artırımını şöyle en basit haliyle anlatmam gerekirse; kulüplerin mevcut hissedarlarına, yani hisse senedi sahiplerine belirli bir ilave ücret karşılığında yeni hisseler satarak kasalarına taze para koyması demek… Kulüp bunu da mali yatırımcıya rüçhan hakkı, yani öncelikli alma hakkı vererek yapıyor. Bir nevi ortaklardan ek katkı istemek gibi de düşünebilirsiniz aslında siz bunu…

Bu konuda daha detay ve kapsamlı bilgi için 27 Nisan 2025’te Bedelli sermaye artışı kulüpleri kurtaracak mı? başlıklı bir makaleme bakılabilir. Bu makalemde kulüplerin bedelli sermaye artırımlarını tüm yönleriyle incelemiştim.[1]

Bu detaylı incelememdeki amacım öncelikle bu yöntemle ne kadar devasa bir para toplandığını ortaya koymak… Bu paranın asıl kaynağının kim olduğunu anlamak…Bedelli sermaye artışlarından gelen bu paralar gerçekten kulüplerin kendi iç kaynakları mı, yoksa başka bir şekilde elde olunan paralar mı bunlar? Bu sağlanan kaynaklar ne kadar sürdürülebilir?

En can alıcı soru ise, toplanan bu paralar kulüplerin mali sorunlarını çözdü mü, yoksa bambaşka yerlere mi gitti?

Son olarak da tüm bu sürecin Süper Lig’deki o hassas rekabet dengesini nasıl etkilediğini irdeleyeceğim.

Analizimi özel kılan şey ise kulüplerin yıllar itibariyle topladıkları bedelli sermaye gelirlerinin, işlemlerin gerçekleştirildikleri tarihlerdeki Amerikan doları karşılıkları üzerinden hesaplamış olmak…

Neden Amerikan doları üzerinden bu analizimi gerçekleştirdim? Onu da hemen açıklayayım.

Bunu yapma amacım ise: TL’nin sürekli USD karşısında değer yitirmesi nedeniyle, başlangıçta nominal olarak çok yüksek görünen TL tutarların, bugün itibariyle eriyip gitmiş olma defosunu ortadan kaldırmak… Böylece bedelli sermaye artırımlarını daha reel olarak görme olanağımız olacağı gibi, analizimiz konuyu daha anlamlı ve pratik olarak yarar sağlayıcı kılacaktır. Çünkü, Türk lirasının yabancı paralar, özellikle de Amerikan doları karşısındaki dalgalanmaları, TL rakamların gerçek büyüklüğünü görmeyi zorlaştırabiliyor. Dolar üzerinden bakınca resim çok daha netleşiyor.

Tam bu konuya odaklanmışken Fenerbahçe Sportif A.Ş.de 25.07.2025 tarihli yönetim kurulu toplantısında KAP’a bir bildirimde bulunarak, şirket kayıtlı sermaye tavanını 1 milyar 250 milyon TL’den 6 milyar 250 milyon TL’ye artırılmasına karar verdi.[2] 

Bu kararı, kulübün gelecekte çok daha büyük çaplı bedelli sermaye artırımları yapma potansiyellerini içinde taşıyan bir karar olarak yorumladığım için bu konuyu ikinci kez yazmak istedim.

Fenerbahçe’nin almış olduğu bu karardaki nihai amacı: Negatif öz kaynak yapısının ileride yapılacak sermaye artırımlarıyla pozitife döndürülmesi; özellikle de bedelli sermaye artırımlarıyla bu artışın sağlanmaya çalışılması…

İlk makalemizde olduğu gibi bu makalemizde de kulüplerin yoğun olarak gerçekleştirdikleri bedelli sermaye artırımlarının, kulübe ve taraftar paydaşa etkilerini bu yazımızda analiz edeceğiz.

Bedelli sermaye artırımlarının hukuki dayanaklarını, pratikte gerçekleştirme biçimlerini, UEFA’nın ve Türkiye Futbol Federasyonu’nun bu konuya yaklaşımını, bu finansal işlemlerin kulüp için sürdürülebilir olup olmadığını ayrıntılı olarak bir önceki makalemde detaylı olarak sizlerle paylaştığım için bu konuları bir kez daha burada anlatmayacağım.

Burada bir kez daha vurgulamakta yarar görüyorum: Bu makaleyi ilk kez okuyacak ama konu hakkında yeterli bilgisi olmayan okurlarımız, 27 Nisan 2025 tarihli “Bedelli sermaye artışı kulüpleri Kurtaracak mı?” başlıklı makaleme bakabilirler.

Hazırsanız başlayalım mı bu finansal labirenti çözmeye?

Kulüpler bugüne kadar 28 milyar TL bedelli sermaye artırımı gerçekleştirdi

Dört kulüp halka arz edildiklerinden bu yana (2002-2025 arası) tam 19 kez bedelli sermaye artırımına giderek, toplam 28 milyar 83 milyon TL yeni kaynak topladılar.  

Bu bedelli sermaye artırımlarının 19 milyar 155 milyon 572 bin 490 TL’lik (yüzde 68,21) kısmı mali yatırımcılardan tahsil edilirken, 8 milyar 927 milyon 659 bin 426 TL’lik (yüzde 31,79) bölümü de kulüp öz kaynaklarından karşılandı.

Bugüne kadar yapılan bedelli sermaye artırımlarının işlem tarihindeki kurlardan Amerikan Doları (USD) olarak karşılığı ise 1 milyar 379 milyon 547 bin 789 USD oldu.

Tablo 1) Halka arz olduklarından bu yana bedelli sermaye artırımları (TL ve USD olarak)

Yukarıdaki tutarları USD olarak ortaya koyarsak; kulüpler 2012-2025 arası bedelli sermaye artırımlarından gelen toplam 1 milyar 379 milyon 547 bin 789 USD’nin yüzde 68,21’i olan 941 milyon 36 bin 758 USD’lik kısmı mali yatırımcıdan tahsil ederken, 438 milyon 511 bin 31 USD’lik (yüzde 31,79) bölümünü de kendi kaynaklarından karşıladılar.

Mali yatırımcılardan sağlanan para ile kastedilen ise, halka açık kısımdaki yatırımcılardan, bir anlamda taraftarlardan ve küçük yatırımcılardan toplanmış para...

Geri kalan yüzde 32’lik kısmı oluşturan yani yaklaşık 438 milyon dolarlık tutarsa, kulüplerin kendi kaynaklarından karşılanmış görünüyor. Bu da muhtemelen kulüplerin ana ortakları ilişkili şirketleri veya büyük hissedarları tarafından sağlanan bir finansman …

Ama basit bir hesapla şunu net olarak görüyoruz ki; toplanan her 100 doların 68 doları doğrudan piyasadaki yatırımcıdan gelmiş durumda… Bu, yükün ne kadar büyük bir kısmının bireysel yatırımcıların omuzlarında olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Kulüpler için kolay bir kaynak gibi görünüyor ama faturanın önemli bir bölümü mali yatırımcılara hissedarlara kesilmiş vaziyette…

Bedelli’den gelen kaynak Türk futbol gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’ine ulaştı!

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere dört kulübün 19 kez gerçekleştirdiği bedelli sermaye artırımından elde olunan gelirlerinin bugüne kadar birikimli tutarı 1.380 Milyon USD'na ulaşıyor. 

UEFA raporları kulüp finansallarını ve gelirlerini Euro üzerinden paylaştığı için USD olarak hesapladığımız bu tutarı, bugünkü pariteden Euro’ya çevirdiğimizde, on üç yıllık süreçte toplanan bedel1i sermaye artırım tutarlarının  Euro karşılığı 1 Milyar 180 Milyon Euro oluyor. Bu tutar da, 2025 itibariyle hesapladığımız yaklaşık 700 Milyon Euro civarında olan  Türk futbol gelirlerinin 1,68 katına denk geliyor.

Halka arzdan bu yana en fazla bedelli sermaye artışı gelirini Galatasaray elde etti!

Tablo:1’den de görülebileceği üzere, ilk bedelli sermaye artış tarihi 2012’de gerçekleşti. 2012’den 2025’e kadar yapılan bedelli sermaye artırımlarına baktığımızda, en yüksek bedelli sermaye gelirine ulaşan kulübün 532.9 Milyon USD’lik gelirle Galatasaray olduğunu görüyoruz.

Galatasaray’ı 486,8 Milyon USD’lik bedelli geliriyle Trabzonspor takip ederken, bu dönemde Beşiktaş 287,1 Milyon USD ve Fenerbahçe de 72,5 Milyon USD bedelli sermaye artırımı geliri elde ettiler.

Tablo:2'de kulüplerin bedelli sermaye artışları sonrası kulüplere giren para tutarı gösterilmektedir. 

Tablo 2) Halka arzdan bu yana bedelli sermaye artırımları

Son beş yılda, dört kulüp bedelliden 850 milyon USD’a yakın para topladı

Borsa İstanbul’da işlem gören dört kulüp bedelli sermaye artırımlarının yüzde 58,3’ünü ağırlıkla son beş yılda gerçekleştirdiler. Bu dönemde dört kulüp toplam 12 kez bedelli sermaye artırımına gitti.

2020-25 arası dört kulübün toplam bedelli sermaye artışı gelirleri 845 milyon 492 bin 515 USD olarak gerçekleşti.  Bu da 2012-2025 arası gerçekleştirilen toplam 1 milyon 380 bin USD’lik bedelli sermaye artırımlarının yüzde 61,28’ine karşılık geliyor.

2020-2025 arası kulüplerin sermaye payları nedeniyle kendi özkaynaklarından karşılamak zorunda kaldıkları tutarların dışında mali yatırımcıdan sağlanan, yani kulübün cebinden çıkmadan, mali yatırımcılardan sağlanan tutarlara da bir bakalım.

Bu kapsamda, mali yatırımcılardan en fazla bedelli sermaye geliri sağlayan kulüp 423,8 milyon USD’lik geliriyle Galatasaray olurken, onu 291,5 Milyon USD’lik bedelli hasılatıyla Trabzonspor izledi. Beşiktaş bu dönemde toplam 161,7 milyon USD; Fenerbahçe de 64,1 milyon USD’lik bedelli sermayeyi mali yatırımcılardan sağladılar.

Bu süreçte Trabzonspor beş kez bedelli sermaye artırımına giderken, Galatasaray 3, Fenerbahçe ve Beşiktaş 2’şer kez bu yolu tercih etti.

Kulüpler bedelli sermaye artırımını yatırımcının aleyhine kullanıyor

Bedelli sermaye artırımı kulüpler için uygun maliyetle sermaye piyasalarından fon sağlama olanağı yaratırken, diğer taraftan mali yatırımcılara da önemli külfet yükleyen bir niteliğe sahip bulunuyor. 

Kulüplerin 2012-2025 arası 19 kez gittikleri bedelli sermaye artırımından sağlanan toplam 28 milyar TL ilave kaynağın yüzde 68'i kulüp dışında mali yatırımcılar tarafından karşılandı.

Dört kulüp 2012-2025 arası yaptıkları bedelli sermaye artışlarıyla mali yatırımcılardan 1 TL'lik nominal hisse senedine karşılık 55,96 TL para tahsil ettiler. Tablo 1 bize bu durumu net olarak gösteriyor. Bir diğer ifadeyle dört kulübün bedelli sermaye artırım oranları kümüle yüzde 5 bin 596 olarak gerçekleşti.

Bedelli sermaye artışı kulüplere finansal refah getirmedi!

Süper Lig’de bedelli sermaye artırımı, özkaynak açığı veren ve zarar eden dört kulüp için mali yapılarını olumluya döndürebilmekten daha çok, kontrolsüz harcamalarının finansmanına olanak sağlayan sermaye piyasası fon sağlama aracına dönüşmüş vaziyette…

Zira, yukarıda da açıkladığımız gibi son beş yılda kulüpler 845 milyon USD  bedelli sermaye artış gelirine ulaşsalar da, mali yapılardaki olumsuzluklar bir türlü düzelmedi. 

Bu bağlamda, kulüplerin 31.05.2025 itibariyle toplam gider fazlaları, yani gelirlerinin üzerinde harcadıkları paralar 6.9 Milyar TL; nakit açıkları ise, bir diğer ifadeyle faaliyetlerini sürdürebilmek için acil bulmaları gereken para tutarı da 11 Milyar TL civarında gerçekleşti.[3]

Tablo 3) Dört kulübün bazı temel finansal göstergeleri (milyon TL)

Dört kulübün dönem sonu zararları ise 31.05.2025 itibariyle 4.5 Milyar TL’na yaklaştı.

Ancak, daha vahim olanı ise, bu kulüplerin geçmiş yıllardan gelen ve özkaynaklarını aşındıran birikimli geçmiş yıl zararları toplamının 35,3 Milyar TL’ye yükselmiş olması.

Dört kulübün gelirlerinin üzerine çıkan bu durum, kulüp finansal sağlığını ve mali istikrarını tehdit eder boyuta ulaştı.

Özellikle 2025’te kulüplerimizin gelirlerinde artışlar yaşansa, banka kredilerinde önemli kapamalar gerçekleştirilmiş olsa da borçlanma hız kesmeden devam ediyor.

Nitekim, Kulüplerin KAP’a (Kamuyu Aydınlatma Platformu) gönderdikleri 31.05.2025 tarihli finansal tablolarına göre sadece 4 kulübün toplam borcu 46,3 Milyar TL’ye ulaştı. Diğer kulüp borçlanmaları da dikkate alındığında, Süper Lig’in borç yükü 50 milyar TL’yi (1.041 milyon Euro ) geçmiş durumda. 

Yukarıdaki verileri değerlendirdiğimizde, bedelli sermaye artırımlarından gelen milyarlarca lira, yüz milyonlarca dolar maalesef kulüplerin mali yapılarını güçlendirmek, borçlarını eritmek veya daha sürdürülebilir bir finansal modele geçmek için kullanılmamış; yüksek tutarlı harcamaların, astronomik transferlerin, inanılmaz yüksek maliyetlerdeki oyuncu ücretlerinin finansmanına gitmiş görünüyor.

Bedelli sermaye artışlarına izin verilmesi haksız ve dengesiz rekabetin artmasına neden oldu

Bedelli sermaye artışları sonucunda, kulüplerin zayıf olan mali yapılarını güçlendirerek rekabet yeteneklerini geliştirmeleri beklenmekte iken, dört kulüp bu şekilde haksız rekabet üstünlüklerine ulaştı. Bedelli sermaye artışı yöntemiyle sağlanan milyarlarca lira, bu kulüplerin lehine devasa bir rekabet dengesizliği yarattı. Söz konusu kulüpler bedelli sermaye artırımlarıyla topladıkları bu ek kaynaklar sayesinde, diğer Anadolu kulüplerinin hayal bile edemeyeceği transferleri yapabilme, çok daha yüksek maaşlar ödeyebilme gücüne kavuştular. Bu da rekabeti doğrudan etkiledi ve onların Süper Lig’deki dengesiz rekabet kaynaklı hegemonyalarını iyice pekiştirdi, oyunun ve rekabetin ruhunu değiştirdi.

Yukarıda da açıkladığımız üzere kulüplerde borçlanma artarak devam ediyor. Banka kredilerinin yerini ticari borçlar ve diğer yükümlülükler almış durumda. Başta transferler giderleri olmak üzere kontrolsüz harcamaların artarak devam etmesi, kulüp borçlanmalarının yükselmesine etmesine neden oldu. Öyle ki, Süper Lig’in 2025-26 sezonu yaz transferlerinde verdiği açık 172,2 milyon Euro oldu.[4] Sadece üç kulübün transfer açıkları 192 milyon Euro olarak gerçekleşti. Diğer Süper Lig ekiplerinden gelen transfer artıları, Süper Lig’in transfer açığını küçülttü. Ancak, Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın toplam transfer açıkları Süper Lig transfer açığının üzerinde gerçekleşti.

Tüm bunlar BİST’te işlem gören dört kulübe yeni kaynaklar yaratırken, onların buradan sağladıkları gelirlerle yaptıkları kontrolsüz ve verimsiz harcamalar, bu kulüplerin finansal yapılarını daha kırılganlaştırdı.

Bedelli sermaye artışından gelen yeni kaynaklar, Süper Lig’de dört kulüp lehine haksız rekabeti dengesiz rekabete dönüştürüp kalıcılaştırdı. Bunu da dört kulübün bu sezon yüksek bedelli bonservislerden oluşan Süper Lig’deki takım değerlerinde ve bu kadrolarla ulaştıkları lokal sportif performanslarından net olarak görebiliyoruz. Nitekim, dört kulübün toplam takım değerleri Ekim 25 itibariyle 868 milyon Euro’ya ulaştı. Bu değer 1.33 milyar Euro olan Süper Lig değerinin yüzde 65’ine karşılık geliyor.[5] Neredeyse, Süper Lig kadro değerinin üçte ikisi dört kulübe ait. Şüphesiz ki bu durum, yeşil sahalara dört kulüp lehine haksız rekabet üstünlüğü olarak yansıyor.

Olayın çok daha ilginç olan tarafı, kamuoyunda hiç tartışılmayan yönü ise; dört kulüp takım kadrosunda görünen bu yüksek bonservis bedelli oyuncularını satmak istediğinde, bu değerler üzerinden bonservislerin paraya çevrilip çevrilemeyeceği konusudur.

Bu sorun neden bizi ilgilendiriyor?

Bu fon sağlama yöntemi kulüplerin mali sağlığını düzeltmek onları daha ayakları yere basan yapılar haline getirmek yerine, tam tersine sahadaki rekabeti daha da bozdu ve ligdeki makasın daha da açılmasına neden oldu. Yani aslında finansal bir acil durum aracı olması gereken bedelli sermaye artırma finansal işlemi, bu dört kulüp için neredeyse rutin, her sezon beklenen bir para bulma yöntemine dönüştü.

Bedelli sermaye artırma yoluyla kaynak yaratma modeli, bu finansman imkanına sahip olmayan diğer kulüpler karşısında dört büyük kulübe muazzam bir finansal güç ve dolayısıyla rekabet avantajı sağlıyor.

Bu haksız ve dengesiz rekabet, Türk futbolunun genel sağlığına, finansal sürdürülebilirliğine ciddi zarar veriyor.

Bu şekilde sürekli dışarıdan gelen paralar, borçları azaltmayan ama harcamayı körükleyen bir finansman modeli olarak karşımıza çıkıyor.

Bu finansman modeliyle sermaye piyasalarından kolaylıkla ekstra bulunan bu kaynaklar, belki  kısa vadede bu kulüplerin lokal ligde başarılarına destek olabilir ama uzun vadede futbolumuzun genel kalitesini düşürme ve onu finansal anlamda daha kırılgan hale getirme riskini de bünyesinde  taşıyor.

Bu fonlama olanağının en büyük olumsuz etkisi ise, Süper Lig’deki rekabet dengesinin ciddi şekilde dört kulüp lehine bozulmuş olması.

Yaptığımız bu analizler sonuçta dört kulübün iç meselesi gibi görülebilir ya da finans uzmanlarının ilgi alanına giren bir haber yorum olarak değerlendirilebilir.

Ancak, işin aslı hiç te öyle değil…

Futbolu seviyorsanız, Süper Lig’i takip ediyorsanız, bir takımın taraftarı iseniz veya bu kulüplerden birinin hisse senedine sahipseniz bu konu sizi yakından ilgilendiriyor.

Dört kulübün hisse senedine yatırımınızın değeri ve geleceği ile ilgili konuyu sorgulamanızı gerektiriyor. Gördüğümüz o büyük camiaların gerçek mali sağlığının ne durumda olduğunu gösteriyor.

Ama daha da temelde sevdiğimiz hafta sonlarını iple çektiğiniz, o sporun doğasını yani rekabetin ruhunu değiştiriyor, oyunun adaletini etkiliyor. Oyunun ne kadar adil bir zeminde oynandığına dair ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Sonuç

Bedelli sermaye artırımı yoluyla kulüp sermayelerine enjekte edilen yeni fonlar, bu kulüplere rekabet üstünlüğü sağlarken, aslında sistem Süper Lig’de rekabeti bozan, borsada işlem gören kulüplere haksız rekabet üstünlüğü sağlayan bir fonlama sistemine dönüşmüş durumda. Ne var ki, kulüpler tarafından rutine döndürülen bu kaynak sağlama yöntemi sürdürülebilir değil...

2024 ve 2025 döneminde dört kulübün bedelli sermaye artırımından sağladıkları gelirler, neredeyse, dört kulübün toplam gelirlerine eşit tutarlara ulaştı. Bedelli sermaye artırımı tamamen istisnai bir sermaye piyasası işlemi olması gerekirken, dört kulübün bunu adeta kanıksanan bir fon sağlama tekniğine dönüştürmüş olmaları, Türk futbolunun rekabetçi dengesini bozduğu gibi kalitesini de olumsuz etkilemektedir. Dört kulüp hem kasada, hem de sahada kazanırken, diğer kulüpler ise sahada ve kasada kaybetmeye mahkum ediliyor.

Dört kulüp bedelli sermaye artırımından gelen paralarla kendilerine bir çeşit finansal doping yapıyor. Bu paraların kısa vadede bu kulüplere bir kortizon etkisi olabilir ama ne yazık ki, bu kaynak sürdürülebilir gelir yaratan bir model olmadığı için kortizon etkisi geçtiğinde, bunun kaçınılmaz sonucu, bu kulüpler için finansal yıkım olacaktır.   

Türkiye Futbol Federasyonu ve UEFA, bu yöntemle sağlanan fonları sıkı takibe almalı ve buradan gelen sermaye kaynaklarının finansal sürdürülebilirlik kurallarına destek olup olmadığını denetlemelidir.

Aksi, halde bedelli sermaye artırımı kulüpler için ucuz bir fon sağlama yöntemi olarak varlığını devam ettirecek ve bu kulüplerin Süper Lig’de haksız rekabete dayalı hegemonyalarını pekiştirme aracı olacaktır. Onların yararına olan bu durum, Türk futbolunun zararınadır!

Sona gelirken, sizi kafa yormaya değer bir başka soruyla baş başa bırakarak, yazımı bitirmek istiyorum.

Bedelli sermaye artırmaları ile finanse edilen, bol keseden yapılan transferlerle kağıt üzerinde şişirilen milyonlarca Euroluk oyuncu değerlemeleriyle, ne kadar gerçekçi bir lige sahibiz?

Milyonlarca Euroluk değer biçilen yıldız oyuncularını bu kulüpler gerçekten satmak istediklerinde veya satmak zorunda kaldıklarında, bilançolarda görünen o astronomik bonservis bedellerini kasalarına koyabilecekler mi?

Yoksa, bu değerler tıpkı finans piyasalarındaki bazı balonlar gibi bir anda sönüp aslında yüzeyin altında yatan çok daha derin bir finansal kırılganlığı, belki de bir ödeme yükümlülüğünü yerine getirememe risklerine mi davetiye çıkartıyor?

Dipnotlar:

[1]  https://futbolekonomi.com/index.php/haberler-makaleler/mali/110-tugrul-aksar/

[2]  https://kap.org.tr/tr/Bildirim/1492130

[3] Tuğrul AKŞAR, “68. Sezona Girerken, Süper Ligin Ekonomik ve Finansal Görünümü”  20 Ağustos 2025,  https://futbolekonomi.com/index.php/haberler-makaleler/genel/103-manet/6633-superlig.html

[4]  https://www.transfermarkt.com.tr/super-lig/transfers/wettbewerb/TR1

[5]  https://www.transfermarkt.com/super-lig/startseite/wettbewerb/TR1

                                                                                  /././

2021’de 842 TL’ye dolan alışveriş sepeti, bugün 8.237 TL’ye doluyor-Ali Can Polat/SÖZCÜ-

İktidar sık sık ‘nereden nereye’ diyerek Türkiye’yi 80’li, 90’lı yıllarla kıyaslarken SÖZCÜ, 4 sene önceki fiyat etiketlerini bugünki etiketlerle karşılaştırdı.

Türkiye’nin yaşadığı ekonomik kriz, 2021’de ‘Faiz sebep enflasyon sonuç’ teziyle daha da derinleşti. Bu kriz en çok da gıda enflasyonunu içinden çıkılmaz hale getirdi. SÖZCÜ, 2021 yılı Mart ayında 25 üründen oluşan bir alışveriş sepetinin fiyatlarını bugünle kıyasladı. Sepet 4 yılda 8.7 kat zamlandı. Aynı sürede asgari ücret yalnızca 6 kat zamlandı.

İktidar her fırsatta 30-40 yıl önceki Türkiye ile kendi dönemini kıyaslayarak ‘eski Türkiye-yeni Türkiye’ karşılaştırması yapıyor. Oysa 4 yıl önceki Türkiye’de vatandaşlar 1-2 TL’lik bozuk paralarla alışveriş yapabiliyordu. 2021’in Mart ayında çekilmiş fiyat etiketi fotoğrafları ile bugün çekilen fotoğrafları karşılaştırdık. 25 üründen oluşan bir alışveriş sepeti, asgari ücretin 3.577 TL olduğu 2021’de, 842.04 TL tutuyordu. Asgari ücretli bir çalışan 2021’de bu sepeti 4.2 kere satın alabiliyordu.

YÜZDE 1.552 ZAM VAR

Aradan geçen 4 yıl 7 ayda asgari ücret 6.17 kat artırıldı. Buna rağmen asgari ücretlinin bu sepeti alım gücü eridi. Bugün aynı sepet yüzde 878 zamlı şekilde 8.237 TL’ye alınabiliyor. Bugün asgari ücretli bu sepeti sadece 2.6 kere doldurabiliyor. Sepetteki ürünler içinde en yüksek zam yüzde 1.552 ile dana bonfilede görüldü. 2021’de 122.95 liraya satılan bir kilogram dana bonfile bugün 1.999 TL’ye satılıyor. Bunun yanı sıra 2021’de 2.25 TL’ye satılan bisküvi, bugün yüzde 1.211 zamla 29.50 TL’ye, 6.45 TL’ye satılan Türk Kahvesi, yüzde 1.193 zamla 83.45 TL’ye, 12.90 TL’ye satılan 1 kilogram nohut yüzde 946.12 zamla 134.95 TL’ye satılıyor.


SÖZCÜ



BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -10 Ekim 2025-

Bayrampaşa başkanvekili seçimleri hakkında yürütmeyi durdurma kararı

Bayrampaşa'da kura ile belirlenen başkanvekili seçimleri hakkında yürütmeyi durdurma kararı verildi. Bayrampaşa Belediye Başkanı Hasan Mutlu’nun tutuklanmasından sonra Bayrampaşa Belediyesi’nde gerçekleştirilen, bir CHP’li meclis üyesinin kazandığı başkan vekilliği seçimi hakkında AKP'nin itirazı üzerine yürütmeyi durdurma kararı verildi.

                                                                ***

İşe giderken ölmek zorunda mıyız?-Hüseyin İrfan Fırat-

Geçtiğimiz günlerde Mersin’de meydana gelen ve 4 (bazı kaynaklara göre 5) çalışanın yaşamını yitirdiği, 14 çalışanın yaralandığı servis kazası, bir kez daha ülkemizde çalışanların işyerine ulaşma sürecinde bile hayatta kalma mücadelesi verdiğini acı bir şekilde hatırlattı. Sabahın erken saatlerinde yola çıkan onlarca emekçi, çoğu zaman denetimsiz, bakımsız ve aşırı yüklenen servis araçlarında işine yetişmeye çalışırken yaşamını yitiriyor. Bu kazalar yalnızca trafik kazası değil; hukuken iş kazası olarak kabul ediliyor. Ancak ne yazık ki her yıl yüzlerce işçi, daha işine varmadan yaralanıyor ve/veya hayatını kaybediyor.

TÜRKİYE’DE SERVİS KAYNAKLI İŞ KAZALARININ BOYUTU

İSİG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği) Meclisi’nin 2024 yılı raporuna göre, yalnızca 2023 yılında en az 155 işçi “servis kazalarında” yaşamını yitirdi. Bu sayı, toplam iş cinayetlerinin yaklaşık yüzde 8’ini oluşturuyor. Servis kazaları, en fazla ölümle sonuçlanan iş kazası türleri arasında ilk beş sırada yer alıyor.

İSİG’in verilerine göre bu kazalar çoğunlukla:

• Denetimsiz taşımacılık yapan alt yüklenici firmalar,

• Yorgun ya da uykusuz şoförler,

• Bakımsız veya sigortasız araçlar,

• Uzun çalışma saatleri nedeniyle servis saatlerinin uygunsuz düzenlenmesi gibi nedenlerden kaynaklanıyor.

Kısacası sorun, münferit bir “trafik kazası” değil; yapısal bir iş güvenliği sorunu.

YASAL ÇERÇEVE: 5510 VE 6331 SAYILI KANUNLAR NE DİYOR?

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13. maddesi, iş kazasını tanımlarken açıkça “sigortalının işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidişi gelişi sırasında meydana gelen kazaları” da kapsar. Yani servis kazaları, yasal olarak iş kazası sayılır.

Öte yandan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, işverenin yükümlülüklerini geniş biçimde tanımlar. Kanunun 4. maddesine göre, işveren;

• Çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamak,

• Gerekli önlemleri almak, araç ve gereçleri bulundurmak,

• Risk değerlendirmesi yapmak ve denetlemekle yükümlüdür.

İŞVERENİN VE SERVİS FİRMASININ SORUMLULUĞU

Dolayısıyla işveren, çalışanını işe taşıma sürecinde de güvenli ulaşımın sağlanmasından doğrudan sorumludur. Bu sebeple servis kazalarında hem işverenin hem de taşımacılığı yapan firmanın sorumlulukları vardır.

İşveren, çalışanın güvenli şekilde taşınmasını sağlamakla yükümlüdür; bu hizmetin taşeron bir firmaya devredilmesi, hukuken sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Servis firması, araç bakımı, sürücü yeterliliği, yasal izin ve sigorta işlemlerinden sorumludur.

İşveren ise bu firmayı seçerken iş güvenliği açısından gerekli denetimleri yapmak zorundadır.

Yargıtay kararlarında da bu konuya dair çok sayıda emsal bulunur: İşverenin, “taşımayı dışarıya vermesi” sorumluluğu paylaşsa bile, ortadan kaldırmaz.

BİR SİSTEM SORUNU: UCUZ TAŞIMACILIK

İşverenler maliyeti düşürmek adına çoğu zaman taşımacılığı en düşük teklif veren firmalara devrediyor. Ancak düşük maliyet, denetimsizliği; denetimsizlik de ölümleri beraberinde getiriyor. Servis sürücülerinin büyük kısmı uzun mesai saatleri, yetersiz dinlenme, düşük ücret ve yoğun rota baskısı altında çalışıyor.

Bu tablo, yalnızca trafik güvenliği değil, işçi sağlığı ve yaşam hakkı sorunudur.

ARTIRILAN TRAFİK CEZALARI ÇÖZÜM MÜ?

Bugünlerde gündemde olan ve hükümetin, ekonomik güçlükler karşısında bir gelir kaynağı olarak gördüğü trafik cezalarına yönelik artışlar, servis kazalarının önlenmesine de bir çözüm oluşturamaz. Sorun, bireysel sürücü hatalarından çok daha derin; yetersiz denetim, taşeronlaşma ve düzenleyici boşluklardan beslenen yapısal bir güvenlik sorunudur.

Gerçek çözüm, cezaları artırmakta değil, mevzuat çerçevesinde karayollarında etkin bir denetim mekanizmasının oluşturulmasında yatmaktadır. Bu mekanizmanın, yapılacak düzenlemeler ve alınacak önlemlerle ivedilikle hayata geçirilmesi, her sabah servise binen binlerce çalışanın can güvenliği açısından artık ertelenemez bir zorunluluktur.

                                                                /././

10 Ekim anmasına polis müdahalesi: Yürümek isteyenlere biber gazı sıkıldı!

10 Ekim 2015’te Ankara’daki barış ve demokrasi mitingine yönelik IŞİD’in canlı bomba saldırısında yaşamını yitiren 104 yurttaş için anma töreni düzenlendi. Anmaya 10 Ekim Barış Derneği ve yurttaşların yanı sıra TMMOB, KEKS, DİSK, TTB, CHP, DEM Parti, SOL Parti ve EMEP yöneticileri katıldı. Katliamın gerçekleştiği Ankara Tren Garı önündeki anmada konuşanlar 10 yıldır gelmeyen adalete vurgu yaptı. Ardından Ankara Adliye’sine doğru yürümek isteyen kitleye polis biber gazlı müdahalede bulundu. Bunun üzerine kitle, barikatların önünde basın açıklaması yaptı.

‘Emek, Barış ve Demokrasi’ mitingine IŞİD tarafından gerçekleştirilen ve 104 kişinin yaşamını yitirdiği, 500’ün üzerinde insanın yaralandığı 10 Ekim Ankara Katliamı’nın üzerinden 10 yıl geçti.

10 Ekim Ankara Katliamı’nda yaşamını yitirenleri anmak için Ankara'da bir araya gelenler Ulus Metro çıkışında buluştu.

Metro çıkışında saat 09:00'da toplananlar anma için katliamın gerçekleştiği Ankara Tren Garı önüne yürüdü.

Yürüyüşte, '10 Ekim'i unutma, unutturma', 'Devrim şehitleri ölümsüzdür', 'Gün gelecek devran dönecek, AKP halka hesap verecek', 'Faşizme ölüm, halka hürriyet', 'Adalet halkların elleriyle gelecek' ve 'Savaşa hayır, barış hemen şimdi' sloganları atıldı.

Katliamın yaşandığı yerde saat 10:04'te yapılan saygı duruşunun ardından hayatını kaybeden yurttaşların ismi okundu.

"HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMADI"

Basın açıklamasını 10 Ekim Barış Derneği Başkanı avukatı Mehtap Sakinci okudu. Açıklamada, "Türkiye’nin 81 ilinden DİSK, KESK, TMMOB ve TTB ’in çağrısı ile “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi’ için Ankara’ya gelen on binlerce insan tam 10 yıl önce buradaydı. IŞİD ’nin kan gölüne çevirdiği bu alanda 104 hayatını yitirirken, 500’e yakın insan da bedenen ve ruhen yaralandı. Geride kalan bizler için ise  hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmadı. Tam 10 yıldır, içtiğimiz suyun, yediğimiz ekmeğin tadı aynı değil; soluduğumuz hava ciğerlerimizi yakıyor. Türkiye tarihinin en büyük sivil katliamında kaybettiğimiz evlatlarımızı, annelerimizi, babalarımızı, eşlerimizi, arkadaşlarımızı, yoldaşlarımızı ve en sevdiklerimizi 10. Yılında-120. Ayında saygı ve özlemle anıyoruz" denildi. Açıklamada öne çıkanlar şöyle:

"10 Ekim Barış Derneği olarak, 10. Yılında da başta gerçek adalet talebimiz olmak üzere, Ortadoğu ülkelerine mahsus katliamları unutma ve yok sayma pratiğini de kırmayı hedeflerken, derneğimizin Türkiye kamuoyunda da etkin bir güç ve siyasetler üstü bir kurum olarak da kabul edilmesini amaçlamaktayız. Dernek ile tüzel kişiliğe kavuşan 10 Ekim Adalet Mücadelesi ile katliamı yok sayışa yönelik direniş, her şeye rağmen tam 10 yıldır kesintisiz olarak devam etmekte ve her geçen gün bir adım daha adalet umuduyla mahkeme salonlarında ve sesimizin duyulacağı her platformda var olmaya devam etmektedir.

En çok da, önceki katliam yargılamalarından ders çıkarmış, matem tutmak yerine adalet mücadelesine sahip çıkmayı seçen insanlar olarak; yargı sürecinde özellikle 10 Ekim 2015’te cenaze gitmiş 49 İlden gelerek kendimizi davanın teminatları olarak görüyor olmamız, her duruşmada mahkeme salonlarını hınca hınç doldurup gerektiğinde mahkeme heyetine “adalet istiyoruz!” diyebilme cesareti göstermemiz, defalarca terörize ve kriminalize edilmemize rağmen maddi gerçeğin peşine düşmüş olduğumuzdan gerçek adalete dair umudumuzu da korumaya devam ediyoruz.

"TÜM SORUMLULARIN HESAP VERECEĞİ GÜN GELECEKTİR"

Gelinen noktada; 10 Ekim Ankara Katliamı kapsamında, ilk defa bu ülkede insanlığa karşı suç kapsamında açılmış bir kamu davası vardı. Ancak bu davada yargılanan tek bir IŞİD ’li sanık hakkında mahkeme tarafından beraat kararı verilerek, IŞİD’liler yönünden cezasızlık pratiği işletilmeye devam edilmektedir. 10 yıldır adalet demeye devam ediyor isek de, 10. Yılında öyle bir noktaya geldik ki, bu kapsamda verilen kararlar artık sinir uçlarımıza dokunmaktadır.

TCK’daki açık yasa maddesine rağmen katliamda dahli olan IŞİD’liler hakkında insanlığa karşı suç fiilinden ceza verilmemesinin ana sebebi; davamızın ceza zamanaşımına yenik düşmesinin amaçlanmasıdır. Aksi takdirde; insanlığa karşı suç kabulü ile bu ülkede güç ilişkileri değiştiğinde; kamusal sorumluluk ortaya çıkarılacak, suçla bağlantısı olan herkes gün yüzüne çıkacak ve tüm sorumluların hesap vereceği gün gelecektir.

Üstelik, bu katliamda dahli olan kamu görevlileri ile açık ve bariz şekilde kamusal sorumluluğu bulunanlar yönünden yapmış olduğumuz tüm başvuru ve taleplerimiz bir bir reddedilirken, biliyoruz ki; 10 Ekim Ankara katliamının failleri, kesinlikle bir grup IŞİD militanı olmadığı gibi, yargılama kapsamında önümüze konulan 19 piyonun cezalandırılması ile de adaletin tecelli ettiğinden bahsedilemez.

Bu ülkenin gülen, aydınlık yüzlü, barışçıl, vicdanlı 104 insanının yaşam hakkını yok sayan, geride kalanları terörize edip acımızı kayda değer görmeyen ve bizi tümden yok etmeye çalışan bu sisteme de sözümüzün bitmediğini haykırıyoruz."

"BİZİ O MEYDANDA VURANLAR BARIŞI HEDEF ALDILAR"

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu yaptığı konuşmada, "Tam 10 yıl önce bu saatlerde bu meydanlar toplandık, barış, demokrasi için toplandık. O gün o meydanda bizlerin sesi, soluğu, nefesi kesilmek istendi. O meydanda bu ülkenin aydınlık geleceği, umutları söndürülmek istendi: O gün bizi o meydanda vuranlar barışı hedef aldılar. 10 yıldır hakikat mücadelesi veriyoruz, adalet mücadelesi veriyoruz. Bu katliamların hesabı sorulmadıkça çok daha karanlık dönemlerin önü açılır. " ifadelerini kullandı.

KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, "Kamu vicdanına sesleniyoruz. Devletin bu katliamda sorumluluğu olmayabilir mi? Peki biz bu ülkenin sokaklarında güvende miyiz? Bugün de barış örülmeye çalışılıyor. Sınırın diğer tarafında katliamı reva gören anlayış buradan bu barışı nasıl oluşturacak" dedi.

"ÜLKEMİZ NERDEYSE BİR KATLİAMLAR ÜLKESİ OLDU"

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, "Bizler yaralı arkadaşlarımıza yardımeteye çalışırken biber gazı sıkanlar, tomalarla saldıranları asla unutmayacağız, affetmeyeceğiz. Kamu görevlilerini de mahkemeye çıkartmayanları da unutmayacağız. Ülkemiz nerdeyse bir katliamlar ülkesi oldu. Her katliamın arkasında açığa çıkmış ya da çıkartılmamış devlet ilişkileri olduğunu biliyoruz. Gerçekleri bulandırmaya, gizlemeye  yönelik bilinçli bir devlet politikası yıllardır uygulanıyor. Bugün burada bir kez daha söz verelim, 10 Ekim Katliamı insanlığa karşı işlendi" şeklinde konuştu.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) 2. Başkanı Dr. Pınar Saip, konuşmasında, "Ülkemizde çok zor günler geçiyoruz, bir yanıyla da umutluyuz çünkü hala direniyoruz. Bir seçim kaybettikten sonra başımıza gelenleri biliyoruz. Biz biliyoruyz bu bombaların sonunda seçimi kazandılar ancak biz farkındayız sorumluların onlar kaybetti" ifadelerini kaydetti.

"BARIŞ SEVDALILARININ ÖZGÜRCE EYLEM YAPTIĞI COĞRAFYAYI YARATACAĞIZ"

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, "Bu davada 10 yıldır Türkiye'nin gündeminde tutanların mücadelelerine teşekkürlerimi iletiyorum. Emin olun birgün bu topraklarda katliamın olmadığı, barış sevdalılarının özgürce eylem yaptığı bir coğrafyayı omuz omuza yaratacağımızın sözünü veriyorum" sözlerini kullandı.

Emek Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan, "Barış için, eşit haklar için 104 yoldaşımızı saygıyla anıyorum. Biraz önce buraya gelir polis arama nooktalarında 3 defa arandık, ancak 10 yıl önce bu hassaasiyeti göstermeyenler IŞİD barbarlarını buraya kana bulamak için buraya kadar getirildiler. 10 yıl önce söylenen sözler hafızamızdadır, o dönemin başbakanının söyledikleri hafızamızdadır. 'Verin 400 milletvekilini bu iş bitsin' diyenler hafızamızdadır. Türkiye'nin dört bir yanında katliama yol verenler hafızalardadır. Er ya da geç hesap soracağız, mutlaka biz kazanacağız" dedi.

CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, "Bu katliamın teşhisini doğru koymamız lazım. Bu katliam, iktidarını 7 Haziran'da kaybeden, bir iktidarın tekrar iktidar olabilmek için katillerini üzerimize salmış olduğu dönemin adıdır. İktidarın tüm dünyadaki katillerin Suriye'ye geçmesi için sınırları açtığı dönemde Antep'inden birçok iline kadar çeteler, katiller örgütlendi. Ve bu meydana gelip eylem yapanlar bilirler ki buraya gelmek o kadar kolay değildir. Göz göre göre yaşanan bir katliamdır. Katliam Antep'ten buraya çay içe içe gelmiştir. Bu katliamın sonunda derneğin mücadelesiyle birçok insan ceza almıştır ama kamu görevlileri ceza almadı ve de bir tek istifa gelmemiştir. Sizlerin yanınızdayız, katledilenleri tekrar anıyorum" dedi.

"KÖTÜLÜK İKTİDARI ÖMRÜNÜ UZATMAK İÇİN BOMBALARIN YOLUNU AÇMIŞTIR"

SOL Parti MYK üyesi İlknur Başer, "Göz göre göre devlet eliyle tetiği sıkanlar, bombaları patlatanla bu katliamı neden yaptılar. Gezi'yi, 7 Haziran 2015 seçimlerini unutmayalım. AKP iktidarı ilk kez yeterli oyu alamamıştı ama ardından Ankara'nın göbeğinde halkın can güvenliğinden sorumluolan iktidarın sorumluluk almayarak bu katliamın önünü açmışlardır. Bugün eğer sefalet düzeni sürüyorsa, kadınlar sokak ortasında öldürülüyor, işçi grevleri yasaklanıyorsa, belediyelere kayyum atanıp demokrasi rafa kaldırılıyorsa, topraklarımız emperyalist tekellere peşkeş çekiliyorsa işte bu kötülük iktidarı yüzündendir. Bu kötülük iktidarı ömrünü uzatmak için bombaların yolunu açmıştır" sözlerini kullandı.

YÜRÜYÜŞE POLİS ENGELİ

Gar önündeki anmanın ardından kitle, Ankara Adliye’sine doğru 'Adalet Yürüyüşü' gerçekleştirmek istedi.

Ancak yürüyüşe izin vermeyen polis kitlenin önüne barikat kurdu. Yürümek isteyen kitle, "Halka değil, katillere barikat" sloganları attı. Polis, ara ara biber gazlı müdahalede bulundu.

10 Ekim Derneği, ailelere ve kitle barikat önünde oturma eylemi yaptı.

10 Ekim 2025 Programı
  • Anma ve Adalet Yürüyüşü

09.00 – Ulus Metro önünde buluşma

10.04 – Anma – Emek-Barış ve Demokrasi Meydanı (TCDD Gar Önü)

10.30 – Adalet Yürüyüşü (Ankara Garı önünden Ankara Adliye’sine)

14.00 – 10. Yılında 10 Ekim Müzik Dinletisi (Çağdaş Sanatlar Merkezi

18.00 – Panel & Forum

  • 11 Ekim 2025

14.00 – 10. Yılında 10 Ekim Dertleşi & Söyleşi (Çağdaş Sanatlar Merkezi)

14.00 – 10 Ekim Ankara Katliamı’nın 10. Yılında Adaleti Aramak (ABEM Av. Rahmi Mağat Konferans Salonu)

  • 12 Ekim 2025

11.30 – Mezarlık Ziyareti (Karşıyaka Mezarlığı)

  • 18 Ekim 2025

14.00 – 10. Yılında 10 Ekim Müzik Dinletisi (Mamak Kültür Merkezi)

  • 19 Ekim 2025

13.00 – İsmail Kızılçay Anması, Mezarlık Ziyareti (Kurtuluş Parkı, Vedat Dalokay Nikah Salonu önünde 09.00’da servis kalkacak)

                                           ***

Gar Katliamı’nın, depremin sosyal sarsıntılarının etkisi hesaplanabilir mi? -Adnan Gümüş / Evrensel-


Sırayla veya yer sarsıntısı da bir sarsıntı ve ölümdür ama azı doğal neredeyse hemen tamamı sosyal sarsıntılardan oluşuyor. Gar katliamı sosyal bir felakettir, depremler neredeyse tümden sosyal felaketlerdir.

Bilim ve felsefe teori yapmadır. Teori; önce olgu ve etkileri, sonra neden ve erekleri bulma, çözümleme, değerlendirme, çözümler arama/ yeniden oluşturma etkinliğidir. Hepsi birden hakikat arayışı ve yapıcılığıdır.

Ankara Garındaki katliamın, işgal, terör, kırım, en son örneği Gazze’de yaşandığı üzere soykırımların sebep, etki, sonuç, erekleri hesaplanabilir mi, nedir? Depremlerin yarattığı sarsıntıların etki ve sonuçları nelerdir, nedenleri erekleri hakikati nedir?

Etkinin büyüklüğü: ‘Antakya yabancı oldu’

Mutlak anlamda olmasa da olay, etki, sonuçlarına dair yine de doğrudan dolaylı pek çok gösterge var. Maalesef tüm bu göstergeler de kayıpların ne kadar büyük ne kadar uzun erimli olabileceğini gösteriyor.

Ankara Gar Katliamı’nın Türkiye’de eleştirel düşünen, toplumsal sorumluluk alan, aydın olan kişilere, öğretmenine mühendisine doktoruna, onların yakın ve çocuklarına, en somut örneği ile yetişmiş insan nüfusunun ülkeyi terk etme arayışına girmesine veya ülkeden umudu kesmesine nasıl bir etkisi olmuştur?

Ankara Garının etkileri neler oldu, daha zor bir soru ancak bugün depremlerin kalıcı etkileri üzerine eğitim istatistikleri ve beşeri gelişmişlik endeksi üzerinden, iki gösterge üzerinden bir hesap yapmaya çalışacağım.

Bu hesabın ne kadar ağır olabileceğini Antakya’da uzun süre çalışmalar sürdüren bir genç araştırmacının deneyimlerine yansıyan bir nitel ifade özetlemektedir. Bu araştırmacı görüştüğü kadınların sohbet esnasında benzer şekilde söyledikleri bir söze dikkat çekmişti: “Buralar bize yabancı oldu.”

Bir şehrin orada bütün hayatı geçmiş bir sakinine yabancı hale gelmesinin derinliği haddi hesabı nicel olarak ne kadar aktarılabilir. Yaşanan bu afetin bütün halinde etkisi, sonucu, “Tüm yaşadıklarım bir başka hale geldi, öncesi artık bambaşka, bugün bambaşka, birbirine yabancı hale geldi” sözlerinde ifadesini buluyor. Etkinin ne olduğunu tüm bu yaşanmışlıklardan süzülen terimler, deyimler anlatacak.

Nicelikler bunların biraz görünür taşıyıcıları.

Depremin etkisinin eğitim istatistiklerine yansıyan yanları

Afetin eğitime olan etkisinden önce aslında eğitim afete etki ediyor, istatistikler nedeni değil ancak sonucu gösterebiliyor, ancak az çok nedene de işaret ediyor.

2025 verilerini vereceğim. Geçmiş yıllar üzerinden hesap ama köşenin sınırlarını çok zorluyor, onları 2025 üzerinden çıkarabilirsiniz.

Haziran 2022 verileriyle kıyaslandığında depremin yaşandığı haziran 2023 verileriyle öğrenci sayıları Hatay’da 60 binden, Malatya’da 34 binden, Kahramanmaraş’ta 28 binden, Adıyaman’da 15 binden fazla azalmıştı.

Dikkat çekici bir durum, kademelere göre büyük farklılıkların görülmesidir. Kademelere göre öğrenci sayılarında farklılaşma

İlkokul (özellikle dört il ortalamasında yüzde 25’ten fazla),Ortaokul (dört ilde yüzde 20’den fazla),Okul öncesi şeklinde sıralanmaktaydı.

Haziran 2025’e gelindiğinde Türkiye ortalamasına bakıldığında öğrenci sayısı 2022 hazirana göre yüzde 6.26 azalmış bulunuyor. Dört deprem iline bakılırsa bu kayıplar Malatya’da 31 bin 992 kişi (yüzde 16.97), Hatay’da 74 bin 556 kişi (yüzde 14.87), Adıyaman’da 22 bin 589 kişi (yüzde 12.51) ve Kahramanmaraş’ta 35 bin 743 kişi (yüzde10.96) azalmış bulunuyor. Türkiye ortalamasına göre depremin en çok etkilediği dört il bazında iki-üç kat daha fazla azalma var.

Olumsuz etki ileriye doğru devam ediyor, toparlanma alttan başlayacak ve altta olacak

Son iki yıl içinde deprem yılı 2023 hazirana göre toplamda bir toparlanma içindeyken ortaöğretim düzeyinde kayıplar Türkiye ortalamasından daha fazla bulunuyor.

Bu durum deprem yılında bir alt kademede olup depremden etkilenenlerin olumsuz sonuçlarının ileri kademelere doğru taşınması anlamına gelmektedir.

Diğer bir bakımdan da deprem bölgelerinde toparlanmanın daha alttan başlaması ve altta olması anlamına gelebilir.

Depremin şehrin ve çocukların geleceğine mutlak olumsuz etkisi

30 Eylül’de MEB istatistikleri, ondan iki hafta önce 19 Eylül’de de 2021-2023 beşeri sermaye endeksi, 2021-2023” yayımlandı.

“Beşeri sermaye” diye kavramlaştırma hatalı bir kavramlaştırma olmakla birlikte içeriği o yıl doğan çocuğun ileride “Yaşadığı ülkede hakim olan sağlık ve eğitim şartları göz önünde bulundurularak, 18 yaşına geldiğinde elde etmiş olması beklenen beşeri sermayeyi ölçmektedir. Metodolojisi Dünya Bankası tarafından belirlenmiş olan endeks; hayatta kalma (5 yaş altı), sağlık ve eğitim olmak üzere üç bileşenden oluşmaktadır. Endeks 0 ile 1 arasında değer almakta olup, endeks değerinin 1'e yaklaşması bugün doğan bir çocuğun sahip olduğu kaliteli eğitim ve sağlık koşulları neticesinde, gelecekteki bir çalışan olarak üretkenliğinin en yüksek değerde olduğunu ifade etmektedir.”

Maalesef deprem bölgesi bu endeks bakımından çok büyük kayıplar gösteriyor, bırakınız ortalamayla kıyaslamayı, mutlak oranda eksi bekleniyor.

Yani deprem illerinde doğan çocukların 18 yaşına geldiğinde kalite eğitim ve sağlık bakımından eksiye düştüğünü, düşeceğini, 18 yaşına/hayata daha az sağlıklı daha az eğitimli daha az üretken olarak başlayacağını gösteriyor, depremin kalıcı izlerini yaşam boyu taşıyacağı anlamına geliyor.

AKP’nin toplumsal zihne, aydınlanmaya 23 yıllık etkisi hesaplanabilir mi?

Depremin ağır sonuçlarından kimler ne kadar sorumlu denirse, yıkılan konutların bir kısmı da AKP döneminde inşa edilmişti. Yani tek başına AKP olmasa da hem düzeltme hem denetleme anlamında AKP bu sürecin en ağır sorumluluğunu taşıyacaktır.

AKP’nin tin/zihin, insani gelişmişliğe, kafaların gelişmesi veya geriye düşmesine, izlediği eğitim, kültür ve bilim politikalarının ne etkisi oldu ve oluyor acaba, bunun dolaylı hesapları birleştirilebilse, ortaya nasıl bir manzara çıkar acaba?

12 Eylül’ün 45 yıllık etkisi nedir?

ANAP ve AKP’yi de doğuran 12 Eylül 1980 darbesinin bu ülkeye ettiği toplam etki hesaplanabilir mi? Tüm doğrudan dolaylı etkiler dikkate alınsa bu topluma ve bölgeye nasıl bir etkisi olmuştur acaba?

Adnan Gümüş / Evrensel

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Ekim 2025-

Emperyalist çağda spor: Sapma mı, saçmalık mı?-İsmail Sarp Aykurt-

Spor, toplumdaki sınıf örüntüleriyle, ilişki kurma biçimleriyle ve gündelik hayattaki aşikâr eşitsizlikle direkt olarak bağlantılıdır. Bu nedenle emperyalist çağdaki “sporun” yeniden üretilmesi zaruridir; bir diğer zaruriyet ise yeniden üretmek için onun topyekün parçalanması gerektiğinin kabulü olacaktır.

Gerçekten de ayaktopunun tarihsel öyküsünde sıkıştığımız noktalar arasında neler var? 

Yoksa yine romantizmin dram kokan sokaklarında gezinmeye devam mı edeceğiz? 

Papazın Çayırı’nda, Mekteb-i Sultani’nın avlusu Grand Cour’da ya da Şeref Stadı’nda meşin yuvarlağın peşinde miyizdir ısrarla?

Aslında modern olimpiyatların burjuva simalarının en önde geleni Baron de Coubertin’in, “sosyal barışı” sağlamak için her kasabada bir futbol kulübünün kurulması gerektiğini belirtmesinin üzerinden bir asır geçti. 1921’de böyle konuşan Coubertin’in, 1901’de de “kadınların rolü, erkeklerin galibiyetini takdir etmektir” dediğini ve çok geçmeden bu sözüne “kadın sporları doğanın kurallarına aykırıdır” diye ilave yaptığını biliyoruz.

Coubertin’in, bu yüzyıldaki hempalarının tüm bakış açıları reddedilmelidir.

***

Geçen yüzyıl, futbolu ileriye götürmüş değil, tam aksine gözümüzden düşen bir “oyun” duruyor önümüzde.

Yukarıdaki hazin romantik ruhsal durumumuzu artık terk etmek zorundayız. Bu, tavsiye niteliğinde bir karar da değil; çoktandır bir mecburiyettir bizim için.

İzlemek istediğimiz elimizden alınmış, pek de hükmümüz kalmamıştır.

Ticarileşen sporlar ve sistemin dayattığı “başarı ideolojisinin” girmediği tek bir alan yok.  

Peki, hali hazırda kapitalist sistemde neler oluyor? Şirketler sporu küresel genişleme ve yaygınlaşma için bir araç olarak kullanıyor, yeni küresel pazarlar arıyor, “sportswashing” yani “sporla aklama ve aklanma ideolojisi” kimi ülkelerin siyasi düzlemlerini tahkim etmeleri için yardıma çağrılıyor, “elitleşen” sporda ve “elitleşen” spor fikri ve sporcularda kariyerizm zirve görüyor, markalaşma, sponsorluklar, transfer piyasası, transferlerin medyası vb. derken bir “mutluluk/eğlence endüstrisi” de hüküm sürüyor.

Yoksa neden ülkemizin güzide kulüplerinin transfer rekorları kırması bizi mutlu etsin ki? Neden temel sorunlarımızın üstünü örtebilsin bu transfer rekorları?

Bu durum, patronların tekelinde olan futbolun ideolojik etkisinin hiç de azımsanmaması gerektiğini bize kanıtlıyor.

Öyle ana akım spor medyasında resmedilen spor dünyaları, sporu insancıl ve erişilebilir hale getirmiyor; tam aksine toplumsal eşitsizlikleri gözler önüne sererken ve şu algıyı beraberinde getiriyor: Neden olmasın?

Futbol izlemek, bir sporu icra edebilmek paralı ve pahalı ama hayal satmak dibine kadar beleştir yani...

Şirketler, aslında tam da bunun için var. Sektör hâline gelen sporda isimler, reklamlar, logolar, ürünler, kulüplerin tarihi, kültürel birikimleri ya da aklınıza ne geliyorsa sporla ilişkilendiriliyor ve şirketler para harcadıklarında, bir satış ve gelirden daha fazlasını arıyor. Spordan haz alabilmeyi kendilerine bağlayıp, bunun ideolojik kabulü için büyük bir uğraş içindeler.

Başarısız sayılmazlar...

Yoksa “Zengin bir İngiliz ailesinden, özel bir banliyö kulübünde tenis oynayan 11 yaşındaki beyaz bir kızın, ebeveynlerinin asgari ücretli fabrika işçisi olduğu eski bir Galler maden kasabasında sokak kriket maçında oynayan Asyalı bir çocuktan farklı spor deneyimleri olduğunu” (Coackley & Park, 2024) iyi biliyoruz.

Ama bilmek ve haklı olmak hiç bir zaman yetmez; çünkü bilmekle kalıyoruz.

Kapitalizmin emperyalist çağında, sporun birleştiriciliği ve insanlığa “eşit” sunumu iddiası insanlara yine ve yeni bir hayal endüstrisi metası pazarlamaktan ileriye gitmemekte, yanılsamadan başka bir anlama da gelmemektedir. 1980’li yıllardan yani hem yurt içinde 12 Eylül Darbesi ve Özalist 24 Ocak deregülasyon (özelleştirme) programı açısından hem de küresel spor aktörleri için ve bilakis 1991 sonrası Post-Sovyet dönemde, birçok insan spora düzenli, eşit fırsatlarda katılma ve bunu sürdürme olanaklarını finansal açıdan yitirdi.

Milyon dolarlık sponsorluk anlaşmalarına, futbolcu yatırımlarına varan o yol böyle açıldı işte. Herkeste yine aynı soru, bu paralar nereden geliyor? Sorunun cevabı için önce bu işin kaynağına uğramayı ihmal etmeyeceğiz.

Bu sezon Avrupa'da gerçekleştirilen en pahalı transferler (Anadolu Ajansı)

Yaşananlar, asla bir “sapma” değil. Toplumda kendisine yer arayan ve kimi zaman bunu bir “taraftar” olmaya indirgeyen ve bunu yeniden üreten birçok insan için “hikâyeler” büyük anlam taşıyor. Çünkü spor ve sporcuların çevresinde dönen bu hikâyelerin bir söz dağarcığı, aurası ve cazibesi vardır.

Emperyalist çağda spor, bir cazibe üretim merkezidir. Futbolda cazibe ile ekonomi doğru orantılıdır.

Futbolun, sistemin en kirli olmasına karşın en çok alıcı bulan hâlinin tercümesi de bir ölçüde buraya yaslanıyor. Marx’ın Demokritos ile Epikuros’un Doğa Felsefeleri’nde söylediği, “Olayları gözlemleyip de onlardan görünmeze ilişkin sonuçlar çıkardığımız zaman, efsane ortadan kalkacaktır” sözünün anlamı ve yüklediği sorumluluk ile emperyalist çağdaki spor paradigması arasında mesafe ise oldukça kısa...

Mesafe kısa, pabuç ise pahalı...

Futboldaki mali diktatörlüğün Avrupai bir tasviri

*** 
Spor ve onun sistem tarafından en çok pohpohlanan dalı futbol, işçi sınıfına ait olduğu dönemden ve reel sosyalist deneyimden bu yana hiç bu kadar kristalize bir sınıfsallığa erişmemişti. Ancak bu kez futbol, uzun zamandır nehrin karşı kıyısında ve “karşı devrimci” bir pozisyona yerleşmiş durumda.

Futbola hiç olmadığı kadar uzak düştük, celladımıza aşık olduk, taraftarlığı hiç bu kadar acemice üstümüze giymemiştik.

Bunlar hem ideolojik hem de toplumsal sorunlarımızdır, üstümüze yapışmıştır.

Dünyanın dört bir yanındaki ekonomik kaynakları kontrol eden, sporla ilgili her tür kararı kendi çıkarları üzerinden uygulamaya koyan futbolun egemeni burjuva klik, zenginliğin ve gücün rekabetçi başarı yoluyla elde edileceği inancını futbol üzerinden de yaymakta oldukça mahirdir. Sosyolog Harry Edwards, bunu şu sözlerle açıklıyor ve haklıdır: “Daha şimdiden çocuklardan, izlemeye maddi güçlerinin yetmediği oyunları oynamalarını beklediğimiz bir durumdayız”. Oysaki düşük gelirli hanelerden gelen, asgari ücrete mecbur edilen ailelerin çocuklarının, özel spor tesis ve ekipmanlara erişimi sınıfsal olarak ya kısıtlı ya da imkansızdır.

Madem bu durum eşitsiz ve uçlardadır, o halde isteklerimiz ve sevinçlerimiz kesin olarak ayrılmalıdır.

***

Futbol ve spor yeniden kazanılmalıdır.

O nedenle, ne futbol ne de diğer hiçbir branş bir “saçmalığa” indirgenemeyecek, önemsizleştirilemeyecek ve “günah keçisi” ilan edilemeyecek olsa da emperyalist düzenin verdiği zarar küçümsenmemeli ve bir sapma olarak da görülmemelidir.

Çünkü kapitalizmde olacağı budur. Bu, bir rota sorunudur.

Şiddet, cinsiyet ayrımı, düşmanlık, kurumsal, toplumsal, bölgesel eşitsizlik, başarı kazanma hırsının çürütücü etkisi, sözde spor medyasının bıraktığı tahribat ve tortu, sponsorların ve egemen kurumların sportif diktatörlüğü...

Spor, toplumdaki sınıf örüntüleriyle, ilişki kurma biçimleriyle ve gündelik hayattaki aşikâr eşitsizlikle direkt olarak bağlantılıdır. Bu nedenle emperyalist çağdaki “sporun” yeniden üretilmesi zaruridir; bir diğer zaruriyet ise yeniden üretmek için onun topyekün parçalanması gerektiğinin kabulü olacaktır.

                                                        /././

Che'nin mirası -Esin Saraçoğlu-

Che’nin ölüm yıldönümünde arşivden bir yazıyı paylaşıyoruz: “Özetle Che'nin Küba sosyalizmine bıraktığı miras, sosyalizmin kuruluşu sorununu ekonomik rasyonalitenin dar kalıpları içinde değil komünist iradede görme yaklaşımıydı.”

Küba devriminin liderlerinden Ernesto Che Guevara'nın ölümünün 58. yıldönümü vasıtasıyla 2010'da soL'da yayımlanan Esin Saraçoğlu imzalı yazıyı bir kez daha okuyucularımıza sunuyoruz:

Sosyalizm mücadelesi, ölümlerinin ardından da esin kaynağı olmaya devam eden sayısız kahraman yarattı neferleri arasından. Sosyalizm mücadelesinin kahraman neferleri içinde Che, dünyanın herhangi bir ülkesindeki bir devrimcinin belki de en kolay özdeşlik kurabildiği figür. Sosyalizm düşüncesiyle yeni tanışan bir genç için düşüncesini en dolaysız biçimde dışa vurabildiği sembol.

Che'yi böylesi bir sembol düzeyine çıkaran pek çok özelliği var. Bedeninden geriye hiçbir iz bırakmamak için uğraşan katillerinin çok da isabetli biçimde fark ettikleri, fakat soysuz çabalarını boşa çıkaran bu özellikleri Fidel'den daha iyi özetlemek mümkün değil: “... Che simge olmak için tüm erdemlere, tüm insani ve manevi niteliklere sahip olmakla kalmazdı, apaçık, dosdoğru bakışlarıyla, önüne geçilmezcesine eylem için biçimlenmiş karakterini dışa vuran, hem yüksek bir zekâyı, hem de tertemiz bir ruhu yansıtan yüzüyle, bir simgenin görünümüne de sahipti...”[1]

Fidel, Che'nin ölümünün hemen ardından çocuklarımızın nasıl olmasını isteriz sorusunu “Che gibi olmalarını isteriz” diye yanıtlıyor. Çünkü çalışmaya karşı tutumu, eğitime yaklaşımı, her şeyde öncü olma isteği, en zor görevlere aday olmakta duraksamaya bir an yer vermeyen cesareti, başkaları için onu her an ölmeye hazır kılan fedakarlığı, dayanışmacılığı, özü sözü bir deyişine uygun kişiliğiyle Che, sosyalizm mücadelesi veren bir halk için en kusursuz örnek. Sadeliği oranında kusursuz, neferliği oranında kahraman...

Arjantinli Che'yi Küba'nın evladı yapabilen, adı nerede anılırsa orayı Che'nin evi haline getiriveren şey, Che'nin “yerinde duramayan” bir devrimci olmasından çok tüm bu özellikleriyle sosyalizmin hedeflediği insanı temsil etmesindendir. İnsanın içindeki cevheri kanıtlamasındandır. Che'nin giriştiği mücadele, bu yanıyla, Che'yi kahraman kılan, olağanüstü yapan koşullara karşı verilen bir mücadeledir. Che gibi olmak için gereken tüm cevheri içinde taşıyan adsız insanın o cevheri gösterebileceği koşulların yaratılması mücadelesidir.

Bu mücadelede en önemli duraklardan birisi, zaferden sonra Küba'da girişilen sosyalist inşa süreci. Halkların başı dik durmak, eşitlik ve özgürlük ilkelerini kovalayan bir toplum kurmak için sahip oldukları cevheri kanıtlayan ve aynı Che gibi son derece değerli bir simge olan Küba sosyalizminin inşa sürecine Che'nin kattıkları ne yazık ki Türkiye'de çok fazla bilinmiyor.

Küba devrimi için verilen mücadeleye doktor olarak katılan Che, doğasının sınır tanımazlığını kanıtlarcasına hepsi de kilit nitelikte pek çok farklı görev üstleniyor süreç içerisinde. Devrimden hemen sonra Küba'nın özel elçisi olarak Bağlantısızlar grubundaki ülkelere bir dizi ziyarette bulunuyor. Üç aylık ziyaretler trafiğinin ardından Küba'ya döndüğünde, Ulusal Tarım Reformu Enstitüsü bünyesinde sanayileşme faaliyetlerinin sorumluluğunu üstleniyor. Birkaç ay sonra Merkez Bankası Başkanı oluyor. 1961 Ocağında Sanayi Bakanlığı görevini üstleniyor. Tüm bu görevlerin altından kimi zaman günde 18 saate varan bir çalışmayla, bilgiye susamış bir öğrenci motivasyonuyla kalkıyor.

Yeni Küba'nın sınai örgütlenmesi ve ekonomik yönetiminin şekillendirilmesinde, eğitim politikasının belirlenmesinde, yönetime işçilerin katılımını teşvik edecek mekanizmaların geliştirilmesinde, bilimsel ve teknolojik araştırmaları üretime uygulamak üzere yeni kurumların yaratılmasında, sosyalist bilinci ve halkın Devrime bağlılığını yükseltecek politikalar üretilmesinde Che'nin son derece önemli katkıları var Küba sosyalizmine.

Çalışkanlık ve disiplini, iradeciliği, keskin zekası, fedakarlık, dayanışmacılık gibi erdemleri ile Che gibi kahraman neferlerin pratik katkıları, herhangi bir devrimi izleyen herhangi bir sosyalist inşa döneminde önemli hale gelir. Bu dönemler her zaman insanüstü çaba gerektirirler çünkü. Ancak Che'nin özel olarak Küba sosyalizmine bıraktığı mirası anlamak için zaferden sonra devrim kadrolarını karşılayan özgün koşulları anlamak gerekir.

Kübalı devrimcileri zaferden sonra bekleyen, devrimin kitlelerde canlandırdığı daha iyi bir yaşam umudunu acilen karşılama göreviydi. Che 1960 Haziranında yaptığı bir konuşmada devrimin acil görevlerini sıralarken, Küba halkının devrim öncesi içinde bulunduğu yoksulluk koşulları hakkında da fikir veriyor: “en başta gelen amacımız, kimsenin aç kalmamasını ve daha sonra da herkesin üç öğün yemesini sağlamaktır. Bundan sonra, herkesin uygun koşullarda yaşamasını sağlamamız gerekecektir. Bunun arkasından sağlık hizmetleri ve eğitimin parasız olması gelecektir.” [2]

Kübalı devrimcilerin bu acil hedefleri gerçekleştirmek için dayanabilecekleri gelişkin bir ekonomileri yoktu. Tek ürün-tek pazar ekonomisi olarak özetlenebilecek bağımlı bir sömürge ekonomisine sahipti Küba. Dayanılan bu tek ürünün, şekerin pazarı ise saldırı için tetikte bekleyen ABD'ydi. Son derece cılız bir sanayisi vardı ancak bu alan da ABD tekellerinin denetimindeydi. Sermaye birikiminden yoksun ülkede son derece düşük bir üretkenlik düzeyi söz konusuydu.

Özetle eşitlikçi bir bölüşümün öngörülmesi durumunda bile çözüme kavuşturulması kolay olmayan temel bir sorunu vardı Küba'nın. Temel ihtiyaçları karşılayacak kaynakların yaratılması sorunu. Bu sorunun aşılmasında Küba'nın devrimi izleyen süreçte bugüne kıyasla temel bir avantajı sosyalist bloğun varlığıydı. SSCB ile kredi, şeker satışı konulu anlaşmaların imzalanması, maden arama gibi stratejik ve teknik donanım gerektiren konularda ortak adımların atılması, devrimin kadrolarının ilk girişimleri arasındaydı. Che'nin üç aylık diplomatik ziyaretler turu, devrimin gerek siyasi gerek ticari olarak ABD'nin hegemonya alanından çıkma mücadelesinin bir uğrağı olarak görülebilir.

Ancak dış destekle çözülmesi mümkün olmayan içeriyi ilgilendiren bir başka boyutu daha vardı kaynak yaratma sorununun: emek üretkenliğini arttırmak. Emek üretkenliğinin artırılmasında teknik eleman sıkıntısı başlıca açmazlardan biriydi. Che bu açmazı anlatırken Küba'nın cılız sanayisini kontrol altında tutan ABD tekellerinin Kübalıların kazanmasına izin verdiği teknik bilginin, kataloglara bakıp yedek parça sipariş etmekten ibaret olduğunu söylüyor.

Bir başka açmaz, devrimi önceleyen dönemde ABD tekellerinin, Kübalı işçileri kendi ülkelerindeki işçi ücretleri ile kıyaslandığında son derece düşük ancak Küba'nın şeker üreticilerinin gelirleri ile kıyaslandığında oldukça yüksek ücretlere çalıştırması sonucu, işçiler arasında ortaya çıkan irrasyonel ücret farklılıklarıydı. Bu durum işçi sınıfının birliğine zarar vermekle kalmıyordu, ücretlerle üretkenlik arasındaki bağlantının zayıflığı emek üretkenliğini arttırmakta teknik bilgi yetersizliği kadar ciddi bir sorun oluşturuyordu. [3]

Bağımlı sömürge ekonomisinin bir özelliği üretilen temel tarımsal ürünün, şekerin hammadde olarak ihraç ediliyor olması ve işleme tesislerinin geliştirilmemiş olmasıydı. Şeker işçilerinin uzun dönemler boyunca mevsimsel işsizliğe konu olmasına neden olan bu durum, yine emek üretkenliğini baltalayacak şekilde iş disiplini üzerinde olumsuz etkilerde bulunuyordu. [4]

1963-64 döneminde Küba'da devrim kadrolarını içine çeken çok önemli bir tartışma hangi ekonomik yönetim sisteminin benimseneceğine ilişkin tartışmaydı. Emek üretkenliğini arttırma sorunu ile yakından ilişkili bu tartışmada Che'nin benimsediği yaklaşım, Küba'da sosyalist kuruluşa belki de en önemli katkısını oluşturuyor. Che'nin gönüllü çalışmaya, maddi olmayan özendiricilere yaptığı vurgu da yine bu tartışmanın bir parçası olarak okunduğunda gerçekten anlaşılabilir.

Tartışma temel olarak iki ekonomik yönetim sistemi etrafında dönüyordu. Küba'da devrimin ilk yıllarında her ikisi de kullanılan bu yönetim sistemlerinden birincisi, Che'nin savunduğu bütçeye bağlı finansman sistemi (ya da konsolide işletmeler sistemi), diğeri ise ekonomik hesaplama sistemiydi (ya da parasal özyönetim sistemi).

Tartışmanın ikinci cephesi, değer yasasının üretimde egemen tek ölçüt olamamakla birlikte, sosyalist rejimde de işlerliğini sürdürdüğünü ve sosyalist düzende değer yasasının plan aracılığıyla işlediğini öne sürüyordu. Öte yandan Che değer yasasının en gelişmiş biçimiyle kapitalist pazarda işlerlik gösterdiğini, üretim araçlarının ve bölüşüm aygıtı sisteminin toplumsallaştırılması ile pazarlarda ortaya çıkan değişimin değer yasasının işleyişini de değişime uğratacağını, bozacağını savunuyordu. Planlamaya dayalı bir ekonomide değer yasasının bilinçli olarak kullanılmasını reddediyordu. Devlet işletmeleri arasındaki değişimlerde meta kategorisinin varlığını reddediyor ve bu işletmeleri, Yugoslavya örneğinde olduğu gibi, mali özerkliğe tabi birimler olarak kurgulamak yerine, büyük tek bir işletmenin yani devletin parçası olarak kurguluyordu.

Ülkedeki tekil bir işletmenin elde ettiği yüksek kârın yalnızca o işletmelerin işçilerinin geliri olarak görülemeyeceğini, büyük tek bir işletme olan devletin, tüm toplumun geliri sayılması gerektiğini ve ancak bu sayede örneğin stratejik bir alana mevcut anda kârlı olmayan bir yatırım yapılmasının mümkün olabileceğini düşünüyordu. Che, sıkı bir plancı ve tasarrufçuydu. Herhangi bir noktada israf edilen tek bir kuruşun, Kübalılara yeni iş alanları yaratmakta kullanılacak kaynakların israfı anlamına geleceğini söylüyor ve bunu hainlik olarak niteliyordu.

Che, planlama dikey olarak örgütlenirken, planın halk tarafından benimsenmesi için de mekanizmalar yaratılması gerektiğini söylüyordu: "Sanayi bakanlığı dikey bir kuruluştur. Çünkü bu tip bir kuruluşun örgütlenmesi karar almakla yükümlü merkezi bir liderliği gerekli kılar. Aynı zamanda yönetim son derece demokratik olmalıdır, çünkü planları kitlelere götürmenin onlarla tartışmanın kitlelerin onayını almanın bir plan hazırlamakta ve plana rehberlik etmekte kitlelerin katılımını sağlamanın tek yoludur bu." [5] Burada Che açıkça öncülükten, öncünün kitleleri siyasallaştırma görevinden söz ediyor. Bu konuda Küba'nın çok parlak bir sicile sahip olduğunu söylemek mümkün.

Aslında Che'nin bir tarafı temsil ettiği ekonomik yönetim sistemi tartışmasının kendisi, Küba'da daha devrimin ilk yıllarından başlayarak toplumu ilgilendiren kararların büyük bir açık yüreklilikle tartışmaya açıldığını gösteriyor. Bu çok canlı tartışmanın tarafları devrimin öncü kadroları, devrimci hükümetinin önemli pozisyonlardaki “devlet adamları.” Ancak, kol kırılır yen içinde kalır demeyen Küba devriminin kadroları bu tartışmayı, henüz taşların yerine oturmadığı bir dönemde kamuoyu önünde yapıyor.

Che değer yasasının sosyalist bir ekonomide bilinçli olarak kullanılmasını reddederken, insana duyduğu inanca dayanıyordu. Planlama sayesinde yeni toplumsal ilişkileri ortaya çıkarmanın yollarının bulunabileceğini düşünüyordu. Kafamıza kazınmış romantik silüetine rağmen, insanın içindeki cevheri görmek için kendinden çok da uzaklara bakması gerekmeyen Che için insan, soyut bir varlık değildi. Küba devriminin güvendiği insan, çok temel tartışmalara kattığı yanıbaşındaki Kübalıydı.

Che'nin öncülüğünü yaptığı gönüllü çalışma pratiği, paylaşımcılığı bir tür saf idealizm olarak görülmeyecekse, Che'nin merkezi planlama konusundaki ısrarı ve öncülük vurgusuyla birlikte değerlendirilmeli. Küba'da minibrigadlarda belli bir süre için normal sorumluluklarını bırakıp evlerin, okulların, hastanelerin yapımında ve diğer toplumsal programlarda çalışan emekçiler sadece üretimi artırmakla kalmıyorlardı, aynı zamanda muazzam bir eğitim sürecine dahil oluyorlardı. Sosyalizmin ihtiyaç duyduğu yeni insan, biraz da bu çalışmalarda yaratılıyordu.

Özetle Che'nin Küba sosyalizmine bıraktığı miras, sosyalizmin kuruluşu sorununu ekonomik rasyonalitenin dar kalıpları içinde değil komünist iradede görme yaklaşımıydı.

Eşsiz bir iradi çaba sergileyerek kapitalizmin her türlü kuşatma ve dayatmasına karşın sosyalizmden dönmeyen Kübalı komünistlere, bugün içinden geçtikleri zorlu süreçte aldıkları cesur kararlarda, biraz da bu mirasa bakarak güven duymamız gerekir.

Esin Saraçoğlu

[1] Fidel Castro’nun Che’nin 20. ölüm yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmadan alınmıştır. Konuşma metni için bkz. Ernesto Che Guevara, Ekonomik Yazılar, Yar Yayınları, Çev: Nadiye R. Çobanoğlu, Ekim 2005, İstanbul, s. 5-35.
[2] Ernesto Che Guevara, Sosyalizm ve İnsan, Yar Yayınları, Çev: Nadiye R. Çobanoğlu, 8. Baskı, İstanbul, s. 35
[3] Alper Birdal, "İki Sosyalist Kuruluş Deneyiminin Sürekliliği: Stahanov’dan Che’ye Yeni İnsanı Yaratma Mücadelesi,” Gelenek 92, Aralık 2006.
[4] Alper Birdal, "İki Sosyalist Kuruluş Deneyiminin Sürekliliği: Stahanov’dan Che’ye Yeni İnsanı Yaratma Mücadelesi,” Gelenek 92, Aralık 2006.
[5] “Sosyalizm Tarihinden Portreler, Che Guevera: Devrimi Yaşamak,” Gelenek 49, Mayıs 1995.

                                                                         /././

Öne Çıkan Yayın

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları + Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları -BİRGÜN-  Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yı...