soL "Köşebaşı + Gündem" -20 Ekim 2025-

İmamoğlu-Koç operasyonu: Mesaj mı, tehdit mi?

Tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik soruşturmaya bugün ilginç bir ek yapıldı. Soruşturma kapsamında Koç Holding'e bağlı Divan Otel’in genel müdürü Murat Tomruk, şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırıldı. Bu çağrı, Koç grubuna hem tehdit hem de bir mesaj olarak değerlendiriliyor. Peki, gerçekten neler oluyor?

AKP iktidarında en çok kazananlar listesinin açık ara ilk sırasında yer alan Koç Holding, bir operasyona mı konu olacak?

Tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik soruşturmaya bugün Koç Grubu’ndan “düşük profilli” de olsa bir ismin eklenmesi hemen akıllara bu soruyu getirdi.

Ancak Türkiye’de Koç Grubu'nun herhangi bir iktidar tarafından cepheden hedef alınması, düzenin kendi “bekası” için eğer “intihar noktasına gelinmediyse” pek de olası görünmüyor.

Bu nedenle atılan bu son adımın İmamoğlu başlığında güçlü bir mesaj olduğu iddiası güç kazandırken, akıllara operasyon öncesi ve sonrasındaki Koç-İmamoğlu ilişkileri geliyor.

Gelin kısaca o sürece ve AKP'nin bu başlıktaki süreklileşmiş hamlelerine hep birlikte göz atalım.

İBB seçimi öncesi ilk işareti Sabah verdi

Tartışmalar aslında İBB seçimleri öncesine dayanıyor.

İmamoğlu’nun Koç Grubu tarafından aday olarak öne çıkarıldığı iddiaları ilk olarak yandaş basın tarafından gündeme sokulmuştu.

Bu konuda ilk işareti veren isim Sabah yazarı Dilek Güngör olmuş, Koç’un isteğiyle İmamoğlu’nun aday yapıldığı iddia edilmişti.

2018 Aralık’ındaki yazıda şöyle diyordu Güngör:

"31 Mart'taki yerel seçimler için sufle veren oldu mu" diye düşünürken Kemal Kılıçdaroğlu'nun Koç ailesiyle görüşmesi açığa çıktı. Ondan sonra da İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı için Ekrem İmamoğlu adı ortaya atıldı. CHP kulislerinde, bu kez sufleyi verenin 'sermaye' olduğu konuşuluyor.

Koç ile İmamoğlu arasındaki ilişki nereden geliyor derseniz…
Ekrem İmamoğlu'nun Koç ailesiyle uzun zamandır 'iyi' (!) ilişkileri olduğunu duymuştum. Onu, bir gün merhum Mustafa Koç'un yanında, diğer gün Rahmi Koç'un ofisinde, öteki gün Koç'un fabrika ya da vakıf açılışında görüyordum. Aileyle ilişkileri belediye başkanlığıyla iyice pekişmişti."

Güngör’ün bu yazısı sonrası Koç-İmamoğlu ilişkileri basının ilgi odağındaki konulardan biri haline geldi.

İmamoğlu'nun Mustafa Koç için "yakın arkadaşım" sözleri, seçim süreci boyunca Koç Ailesi'ni ziyaretleri ve paylaşılan fotoğraflar sürekli haber oldu.

Ülkenin en büyük patron grubunun CHP'li bir ilçe belediye başkanına yakın ilgisi ve desteği bir anda gündemin üst sıralarına çıkıyordu.

Seçim iptali tartışmaları ve Ömer Koç

Ancak bu tartışmaları asıl alevlendiren şey, AKP’nin İmamoğlu’na kaybettiği seçimi yenileme kararı alması ve bu süreçte Koç Grubu’nun attığı adımlar olmuştu.

31 Mart'tan sonra YSK'nin karar için toplanacağı gün Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç, İmamoğlu'nu ziyaret ediyordu.

Koç'un seçim başlığındaki tavrını açıkça ilan ettiği bu ziyaret AKP cephesinde büyük tepki konusu olacaktı.

Bu ziyaretin sonrasında seçim yenilense de İmamoğlu ezici zafer elde etmiş, bu zafer sonrasında Ömer Koç, İmamoğlu’nu bu kez Saraçhane’deki makamında ziyaret etmişti.

İmamoğlu’nun İBB Başkanı seçilmesi sonrası yaptığı ilk hamlelerden birinin TÜPRAŞ’ın özelleştirilerek Koç Holding'e devredilmesi sonrası 10 yıl boyunca şirketin genel müdürlüğünü yapan Yavuz Erkut’u İBB Genel Sekreterliğine ataması da bu ilişkilerin gücüne yorulmuştu.

Otel ve İmamoğlu işaretini ilk kez Soylu vermişti

“Koç’un özel uçağı altına tahsis edilmiş. Kusura bakmayın, ben bir şey görüyorum. Beni kim kınarsa kınasın. Gezi olaylarında otel tahsis edenler, Gezi olaylarında Taksim’deki otellerini tahsis edenler bugün uçaklarını tahsis ediyorlar. Gezi olaylarında Deutsche Welle’yi tahsis edenler – Alman televizyonu – bugün televizyonlarını tahsis ediyorlar. Gezi olaylarında BBC Türkçe’yi – İngiliz televizyonu – tahsis edenler bugün televizyonlarını tahsis ediyorlar. Gezi olaylarında Kandili harekete geçirenler bugün Kandili harekete geçiriyorlar.”

Bu sözler eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya ait.

Soylu, İmamoğlu’na Koç grubu tarafından özel uçak tahsis edildiğini söylüyor, söz konusu açıklamasında konuyu Gezi’ye ve Divan Otel’e getiriyordu.

Bugünkü operasyonun birleştiği noktayı ilk dile getiren isim Soylu olmuş…

Bu açıklamaya Koç Grubu yazılı bir yanıt verirken, şu ifadeleri kullanıyordu:

“Sayın Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mayıs’ta Samsun, 4-5 Haziran’da Trabzon ve Ordu seyahatlerinde şirketimiz Setair uçakları ile yolculuklarını gerçekleştirmiş olmasına ilişkin son birkaç gündür sosyal medya üzerinden yayılan iftiraların, İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu’nun talihsiz açıklamaları ile yeniden gündeme gelmiş olmasını üzülerek takip etmekteyiz.

Müşterilerimizin ticari sır niteliği taşıyan bilgilerine duyduğumuz saygıyla, daha fazla detay paylaşmayı iş ahlakımıza uygun bulmuyoruz. Oluşan mevcut gündem itibariyle bu durumu izah ediyor olmaktan ötürü de hicap duyuyoruz.”

Koç'un Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu iddiası

Bu çıkışlar ve gerilimleri başka bir noktaya taşıyan gelişme ise İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığı adaylığı süreci oldu.

Gazeteci, yazar Enver Aysever, İmamoğlu'nun Koç grubunun gelecekti cumhurbaşkanı adayı olacağı yönündeki açıklamasına gruptan hızlı bir yanıt geldi.

Yapılan açıklamada bu iddialar yalanlanırken, şöyle deniliyordu:

"Dijital bir yayında dile getirilen “Koç Grubu’nun Ekrem İmamoğlu’nu gelecekte Cumhurbaşkanı yapacağı” iddiası vesilesiyle açıklama yapma gereği duyulmuştur.

Hiçbir somut delil gösterilmeden, ilgisiz olayları neden sonuç ilişkisi barındırmaksızın birbirine bağlayan bu iddialar tümüyle gerçek dışıdır. Ülkemizin ekonomik ve toplumsal kalkınması için 100 yıla yakın süredir var gücüyle çalışmakta olan Topluluğumuz, siyasetin bir parçası değildir.

Son dönemde Koç Topluluğu’nu ve Koç Ailesi'ni hedef alan asılsız iddiaların kamuoyunda kasıtlı bir şekilde yanlış algıya yol açmak için gündeme getirildiğini dikkatle gözlemliyoruz. Gerçek dışı iddialarla Topluluğumuzun hedef alınmasına asla izin vermeyeceğiz. Bu vesileyle, gazetecilik etiği ile bağdaşmayacak şekilde mesnetsiz bilgi yayan ve Topluluğumuzu zan altında bırakma sorumsuzluğunu sergileyen kişilere yönelik hukuki haklarımızı kullanacağımızı belirtmek isteriz."

Türkiye'de patronların ve özel olarak Koç grubunun Erdoğan'a çok şey borçlu olduğu kesin. 

El birliğiyle cumhuriyetin tasfiyesini gerçekleştirip, toplumu gericileştirmenin gazına hep birlikte bastılar.

Ancak bir noktada patronların Erdoğan'ı dizginlemesi ve alternatiflere de ihtiyaç duyması sonrası öne çıkan isimlerden biri oldu İmamoğlu.

Ancak bu başlığı Erdoğan bir kırmızı çizgi olarak algılayıp İmamoğlu'na yönelik bir operasyon hazırlığına girişince, bu adıma Koç grubu cephesinden güçlü bir yanıt gelmedi.

TÜSİAD'ın operasyondan önce yaptığı sert açıklama ve sonrasında TÜSİAD yöneticilerinin ifadeye gitmesi, AKP'nin bu konuda şimdilik "esnemeyeceğinin" işareti olarak okundu.

Peki neden bu hamle?

Ortada bir gerilim olduğu muhakkak. Ancak AKP'nin Koç Grubu'na ciddi bir müdahalede bulunacağı iddiaları Türkiye'deki kırılganlık ve yönetme sorununu da düşününce fazlasıyla güç görünüyor.

Ancak yine de AKP'de bir ekibin bu konu üzerinden bir kez daha Koç Grubu'na "bu dosyanın üzerini çizdik" mesajı verdiği iddiaları dile getiriliyor. Bu hamlenin AKP içindeki gerilimlerle ilişkili olup olmadığı, buradaki kontrolsüzlüğün bir sonucu olup olmadığını da sanıyoruz çok kısa süre içinde göreceğiz.

Ötesi için, yani Koç Grubu'nun Türkiye'de kapsamlı bir müdahaleye konu olması için çok daha büyük bir kırılmaya, büyük bir krize ihtiyaç duyulacağı ortada. Sabah gazetesinin konuya ilişkin haberindeki "Savcılık, Tomruk hakkında gözaltı kararı olmadığını emniyet aracılığıyla ifadeye davet edildiği belirtildi. Tomruk, şu sıralarda savcılığa ifade veriyor" tedbirliliği de bununla ilişkili olsa gerek.

Tam da bu noktada TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'ın Ortaklaşa Dergisi'ndeki yazısı akıllara geliyor.

O yazının bir bölümü şöyleydi:

"Koç’lara kimse dokunamazdı zaten, dokunmaya kimsenin niyeti de yoktu. Onlar ülkeye dokunmuş, semirmiş, büyümüş, kimsenin yutamayacağı bir cüsseye ulaşmıştı. İmamoğlu ise hızlı yükselişinin yol açtığı öngörüsüzlükle, tam dokunulmazlık kazandığını sandığı dönemde darbeyi yemişti. Hukuk değildi elbette devreye giren, kimse işin o kısmıyla ilgilenmiyordu, darbe siyasiydi ve hemen her kesimden CHP’li İmamoğlu’nun “devlet vetosu” yediğinde hemfikirdi. Yan ceplerine koydular vetoyu.

Peki ama oldukça popüler bir siyasetçiyi veto edecek “devlet” gerçekten var mı?

Hiç kuşkunuz olmasın, İmamoğlu’nun bir “milli güvenlik sorunu” olduğu iddiası her şeyin üstünde bir “devlet aklı”nın ürünü değildi. Bu algı birbiriyle rekabet halindeki bir dizi “akıl”ın “ortak icadı”ydı. Derin bir uyanıklıkla ilgisi olmayan, fazlasıyla pragmatik, hedefsiz, pusulasız bir ortaklık.

Okuyan'ın Ortaklaşa dergisindeki yazısını dijital olarak okumak için soL'a abone olabilirsiniz.

***

İBB soruşturması Koç'a mı uzanıyor: Divan Oteller Genel Müdürü Murat Tomruk ifade verdi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik "yolsuzluk" soruşturması kapsamında Koç Holding'e ait Divan Oteller Genel Müdürü Murat Tomruk, şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırıldı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik "yolsuzluk" soruşturmasında bir gelişme yaşandı.

Koç Holding'e ait Divan Oteller Genel Müdürü Murat Tomruk, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Örgütlü Suçlar Bürosu tarafından ifadeye çağrıldı. Tomruk'un ifadesine İBB'ye yönelik "yolsuzluk" soruşturması kapsamında başvurulacak.

Söz konusu gelişmeyle birlikte Tomruk'un önce gözaltına alındığı duyuruldu ancak sonrasında işlemin "polisler eşliğinde ifadeye götürüleceği" yani mevcutlu getirme olduğu ifade edildi. 

Savcılık, Tomruk’a “polis eşliğinde çağrı yapıldığını” belirtti. Murat Tomruk, polis eşliğinde adliyeye götürülecek.

İBB soruşturması kapsamında “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağırıldığı belirtildi.

İfadenin ardından adliyeden ayrıldı

Sabah gazetesinde yer alan habere göre, Murat Tomruk ifade işleminin ardından adliyeden ayrıldı.

Koç Holding hisselerinde düşüş

Koç Holding'e bağlı Divan Grubu Genel Müdürü'ne yönelik yaşanan gelişmelerin ardından Koç Holding'in hisseleri yüzde 4'ten fazla düştü. 

Haftayı 152,7 seviyesinden kapatan Koç Holding'in hissesi yüzde 4'ten fazla düşüş yaşayarak 146,2 seviyesine kadar geriledi. 

Murat Tomruk kimdir?

1988 yılında satış temsilcisi olarak girdiği Koç Sistem'de Endüstri ve Ticari Sektör'den Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı görevine kadar yükselen Tomruk, bu süreçte 1994-1995 yıllarında Koç Üniversitesi'nde İşletme Yüksek Lisansını tamamladı.

Tomruk, 2002 yılı itibarıyla üstlendiği Koç Bilgi Grubu'nun Pazarlama Direktörlüğü görevini 2005 yılına kadar sürdürdü.

2005-2015 tarihlerinde Koç Holding Stratejik Planlama Koordinatörlüğü görevini yürüten Tomruk, Divan Otelleri Genel Müdürü olarak atanmadan önce Setur'da Turizm'den Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak görev alıyordu.

Tomruk, 2020'de Divan Otelleri Genel Müdürü olarak atanmıştı. 

***

Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller / Cumhuriyet -20 Ekim 2025-

Yine bir finansal krizin eşiğinde

Geçtiğimiz günlerde, Altın 4 bin dolara ulaştı, piyasalarda “Borsa aşırı değerli” uyarıları sıklaştı. Jamie Diamond, Warren Buffet gibi ünlü yatırımcılar bu durumun sürdürülemezliğine işaret ediyorlar.

Gerçekten de eski IMF Başkan Yardımcısı Gopinath, küresel finans sistemi, Amerikan hisse senetlerine “tehlikeli ölçüde bağımlı” diyor. On büyük teknoloji şirketinin büyüme hızını çıkarınca ABD ekonomik büyüme hızı resesyon alanında olduğu görülüyor. Moodys’e göre 22 eyalet resesyonda. Gopinath’a göre, yapay zekâ (YZ) bağlantılı hisselerde yüzde 30-50 arası bir düşüş (bir “düzeltme”), ABD GSYH’sinde 1-3 puan daralma gerçekleşebilir; küresel çapta servet kaybı 35 trilyon dolara ulaşabilir.

Analistler altını 4 bin dolara çıkaran etkenler üzerinde tartışa dursun, ABD borsasında 2025 verileri “aşırı değerlenme kaygısını” destekliyor. Warren Buffer indeksi de (Hisse senetlerinin toplam piyasa değeri/ GSMH) yüzde 200-230 düzeyinde. Bu indeks 2008 ve 1999 krizlerinin “açılışında” sırasıyla yüzde 143 ve yüzde 175 düzeyindeydi. IMF ve İngiltere Merkez Bankası, teknoloji hisselerinin, “dot.com dönemini hatırlatan” değerlenme seviyelerine ulaştığına işaret ediyorlar. Halen, S&P500 endeksinde yalnızca on teknoloji devinin ağırlığı yüzde 30- 40 aralığında ve YZ bağlantılı şirketler, yılın ilk yarısında ABD hisse senedi kazançlarının yüzde 80’ini oluşturdu. ABD piyasalarında getiri ve risk neredeyse tek bir sektörde yoğunlaşıyor.

Dün ve bugün Benzer bir tabloyu 1999-2000 dot. com döneminde de görmüştük. O dönemde “internet ekonomisi” hevesi, Nasdaq’ı iki yılda yüzde 200 yükseltmişti. Sonrasında yaşanan çöküş borsadan 6 trilyon dolar sildi.

Dün, internet firmalarının, beklenen karları gerçekleştiremeyeceği anlaşıldı. Fiber optik alanında büyük bir aşırı-üretim görülüyordu. Bugün “devler” hem birbirlerinin müşterisi hem yatırımcısı hem de tedarikçisi hem de borsada yatırımcıların beklediği karları gerçekleştiremiyorlar: Nvidia, kendisinden çip satın alan Open AI’ye 100 milyar dolarlık yatırım yapıyor. Microsoft, OpenAI’nin hem ana finansörü hem de ürünlerinin pazarlıyor. Goldman Sachs, BlackRock gibi fon devleri ise veri merkezi yatırımlarında doğrudan pay sahibi. Bu çapraz ilişkiler zinciri, bir noktada çıkacak bir “krizin” hızla yayılma riskini artırıyor.

Özel kredi (private-credit) piyasaları da bu döngüye dahil. 2 trilyon doları aşan bu piyasa teknoloji şirketlerinin de borçlanma kanallarını oluşturuyor. Bazı fonlarda, oto sektöründe “eşik-altı” kredilerde görülen temerrütler, bu sıkıntıların finans dışı sektörlere sıçrama riskini gösteriyor.

Dot.com döneminde, “İnternet her şeyi değiştirecek” deniyordu; bugün aynı cümlede “internet” yerine “YZ” geçiyor. Ancak bu kez “her şey” çok daha büyük, daha karmaşık ve daha birbirine dolanmış. Sermaye çok daha yoğun (organik bileşim yüksek), yatırımlar ve borçlar birbirine bağlı ve gerçek talep artışından kopuk (eksik tüketim); bir Massachusetts Institute of Technology raporu, YZ kullanan şirketlerin yüzde 95’inin verim alamamaktan yakındığını gösteriyor (verimlilik artışı yavaş): Tipik bir kâr oranlarına bağlı kriz denklemi bu...

Bu denklem, yine ABD ekonomisinde bir finansal krizle çözülmeye başlayacak, yine dünya ekonomisine yayılacak. Bu ortamda, risk algısı, ticaret savaşları, daralan ihracat piyasaları üzerinden “bağımlı ülkelerin”, paraları, borçlanma, borç ödeme kapasiteleri daha da zayıflayacak, ekonomileri, toplumsal-siyasi dengeleri sarsılacak. Merkezde ise finansal-ekonomik kriz, devletlerin, büyük borç yükünü enflasyona eritme çabaları, “süreç olarak faşizm”e ek bir ivme kazandıracak. Dot.com krizinden farklı olarak bugün, “büyük güçler” arası emperyalist paylaşım rekabetindeki sertleşme de bu resmi tamamlıyor.

/././

Gazze’de ateşkes

Gazze’de savaşın yerini alan ateşkes, ilk bakışta bir nefes alma imkânı sundu. Bombardımanların durması, rehinelerin serbest bırakılması, insani yardımın yeniden akmaya başlaması, Filistin halkının tükenmiş umutlarında belki bir anlık rahatlama yarattı. Fakat tarihin gösterdiği gibi, Filistin sorununda ateşkesler genellikle barışın başlangıcı değil, özellikle işgalci güç İsrail açısından, yeni bir savaşa hazırlık aşaması oluyor.

Mısır’ın Şarm el Şeyh kentinde yapılan barış zirvesi de planın ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi: ABD’nin ısrarına rağmen Suudi Arabistan ve BAE katılmadı; yalnızca dört ülke imzaladı. Barışın “finansmanı” bile belirsizken siyasi temeli nasıl kurulabilir? “Uluslararası istikrar gücü”nün kimlerden oluşacağı, ne kadar kalacağı, hangi kurallara tabi olacağı hâlâ belirsiz.

NE DEĞİŞTİ

ABD’nin yönlendirdiği bu “birinci aşama” plan, çatışmayı dondurmayı başardı ama barışın zeminini kuramadı. Çünkü anlaşmanın kalbinde, çözülmeden bırakılmış yapısal sorunlar var.

Birincisi, taraflar ateşkesi farklı okuyor. İsrail için bu bir “ara dönem”, Hamas için ise “kalıcı bir son”. İsrail, Hamas’ın silahsızlanmasını beklerken Hamas, bu süreci, varlığını sürdürmenin bir biçimi olarak görüyor.

İkincisi, İsrail’in resmi olarak açıklanmış arzusu “tam güvenlik”. Açıklanmayan ama halen yönetimdeki faşist kliğin pratikte peşinden gittiği arzusu ise Gazze’nin bir soykırımla Filistinlilerden arındırılarak “Büyük İsrail” projesine katılması. Filistin halkının arzusu ise onurunu ve özyönetimini korumak, işgalin kaldırılması, bir aşamada bir Filistin devletinin kurulması. “Tam silahsızlanma” talebi, Filistin halkının bütün arzularıyla çelişiyor.

Üçüncü sorun, Gazze’nin yönetim krizi. Uluslararası çevreler bir “teknokratik geçiş yönetimi” öneriyor. Bu, kâğıt üzerinde düzen sağlar gibi görünse de halkın gözünde dışarıdan atanmış bir vesayet anlamına gelecektir. Bu da Filistin siyasetinde zaten kırılgan olan meşruiyet sorununu daha da derinleştirir. Dayatılan her yönetim biçimi, halkın kendi kaderini tayin hakkını ertelemek anlamına geliyor.

Ekonomik boyut da bu çelişkilerin tam ortasında. İnsani yardımın artması elbette önemli ama yardım, ablukayı meşrulaştıran bir araç haline gelirse sürdürülebilir bir çözüm olamaz. Gazze’nin yeniden inşası için limanlarının, sınır geçişlerinin açılması, ekonomik entegrasyonun yeniden başlaması gerekiyor. Yoksa yardım kamyonları geçici bir vicdan rahatlamasından öteye gidemez.

Kısa vadede ateşkesin sürmesi muhtemel. Rehine takası ve uluslararası baskı, tarafları en azından birkaç ay boyunca temkinli olmaya zorlayacaktır. Ancak altı ay, bir yıl sonra tablo değişebilir. İsrail iç siyasetindeki süreç olarak faşizm, Hamas içindeki farklı hizipler, bölgedeki diğer aktörlerin (İran, Hizbullah) hesapları süreci kolayca sarsabilir.

BU ATEŞKES KALICI BİR BARIŞA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?

Bu soruya olumlu bir cevap vermek zor. Çünkü anlaşma, barışın gerektirdiği “siyasi ve hukuki altyapıyı” içermiyor. Denetim mekanizması yok; ihlallere karşı bağlayıcı yaptırımlar belirlenmemiş; “silahsızlanma” ve “çekilme” kavramları ise muğlak. Kısacası, herkesin başka bir şey anladığı bir metin üzerinden kalıcı bir barış inşa edilemez.

Kalıcı “çözüm” için, teknik açıdan en az beş koşulun gerçekleşmesi gerekiyor.

1) Bağımsız bir izleme ve doğrulama kurulu kurulmalı.

2) Somut bir takvim açıklanmalı: Ne zaman çekilme, ne zaman yeniden inşa, ne zaman seçim?

3) Filistin’in kendi yönetimini oluşturmasına izin verilmeli.

4) Bölgesel garantörlük sistemi (Mısır, Türkiye, Katar, AB) kurumsallaşmalı.

5) Ekonomik yeniden entegrasyon, siyasi ilerleme göstergelerine bağlanmalı.

“Olmazsa olmaz” ahlaki, tarihsel bir koşullar da var: Gazze soykırımı kayıtlara geçmeli, sorumlular yargılanmalı. Soykırımı, silah, mali yardımla destekleyen, karşı çıkanları susturan, tutuklayan yargılayan Avrupa yönetimlerinin temsilcilerinden hesap sorulmalı. Nihayet, bu soykırımı arzulayan planlayan faşistlere, bu olanağı sunan Hamas’ın, siyasi ahlaki sorumluluğu de saptanmalıdır.

Kimse kendini ve özellikle de Filistin halkını kandırmasın. Barış ancak şeffaflık, hesap verebilirlik üzerinde yaşayabilir. Bu ateşkes, bu haliyle, yeni acılara zemin hazırlayacak bir “insani ara” olarak tarihe geçmeye aday görünüyor. 

/././

‘Yapılamaz’ kültü (The cult of can’t)

Cuma günü, Aurelien adlı bir yazarın “The cult of can’t” başlıklı denemesine rastladım. Perşembe yazımı okumuş olanların ilgisini çekeceğini düşünerek özetliyorum. Yazar, her şeyin “artık bozulduğu” ve “hiçbir şeyin yapılamadığı” bu çağda, ilerleme inancının yerini “yapılamazlık kültü”nün aldığını savunuyor. Yazara göre bu, salt teknik bir sorun değil; bir medeniyetin kendine olan inancını kaybetmesidir.

Başarısız çevrimiçi ödemeler, donan web siteleri, ulaşılmaz çağrı merkezleri, yanlış fatura tahsilatları gibi küçük günlük aksaklıklar, aslında daha derin, sistemik bir çöküşün göstergeleri. Artık hiçbir kurum düzgün çalışmıyor, kimse sorumluluk almıyor. İnsanlar, işlemleri defalarca kontrol ederek kurumların işini üstleniyor. Bu yaygın güvensizlik, Batı’nın temel işleyiş mantığının çöktüğünü gösteriyor.

Toplumlar tarih boyunca “ilerleme mümkündür” veya “değişim boşunadır” inancıyla yaşadı. 19. ve 20. yüzyıllar boyunca Batı, ilerleme fikrini benimsedi: kamu sağlığı, eğitim, iş güvenliği ve sosyal reformlar hayatı gerçekten iyileştirdi. 21. yüzyılda bu inanç yerini yenilgi ve umutsuzluk kültürüne bıraktı. Artık yoksulluk, hastalık, evsizlik “kaçınılmaz” görülüyor.

Yazar, bu “yapılamaz” düşüncesinin iki biçimde ortaya çıktığını söylüyor.  Dinsel/determinizm: Dünya olduğu gibi yaratılmıştır; sıradan insanların kaderini iyileştirmek küfürdür çünkü her şey ilahi planın parçasıdır, alın yazısıdır. Seküler/pragmatizm: Edmund Burke’ün Fransız Devrimi’ne tepkisinde görüldüğü gibi, toplumla uğraşmak (örneğin insanlara okuma öğretmek) devrimlere ve giyotinlere yol açabilir. Bu yaklaşım fakirleri aşağılar; “zaten yıkanmıyorlar” diyerek temiz suyu ya da banyoyu gereksiz sayardı. Daha iyi bir gelecek hayali alay konusuydu.

19. yüzyılın sonlarında, evrensel eğitim ve çalışma süresi kısıtlamaları gibi gelişmelerin toplumu zenginleştirdiği görülünce ilerlemenin mümkün olduğuna dair inanç yeniden canlandı. Bu inanç, bilimsel keşifler (Darwin, Lyell) ve teorik ilerlemeler (Marx, Freud, Keynes) ile güçlendi. 1960’larda, kademeli pozitif değişim olasılığı norm haline geldi.

Bu iyimserlik 1980’lerde neoliberalizmin yükselişiyle sarsıldı. Devlet toplumsal sorumluluklarını terk etti, kamusal alan daraldı. Yazara göre, “Sıradan insanların yaşamını iyileştirmek artık imkânsız” söylemi egemen oldu. Siyaset, “yapmamak sanatı”na dönüştü: “Böyle gelmiş böyle gider, idare edin.”

Yazar, bu dönemde solun çöküşünün iki nedeni olduğunu savunuyor. Birincisi sosyolojik: Solun, artık işçi sınıfından değil, orta sınıf profesyonellerden oluşan elitleri, kendi seçmenlerinden koptu. Küresel meselelerle ilgilenirken yerel adaletsizliklere kör kaldılar.

İkincisi de “Tarihin Sonu” teziyle gelen entelektüel teslimiyet: Kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının kalıcı olduğu varsayımı, solun reform iradesini felç etti.

Toplum artık bir bütün olarak değil, bireysel çıkarlar üzerinden işliyor. Eğitim, sağlık, konut gibi temel haklar birer rekabet alanına dönüştü; yurttaşlık “herkesin herkese karşı savaşı”na indirgendi. Kolektif eylem, sendikalar ve kamusal hizmet fikri “boşuna çabalar” sayılıyor. Geçmişteki refah ve dayanışma anıları Orwellvari (1984-E.Y) biçimde siliniyor.

Bu boşlukta kimlik politikaları yükseldi. Yazara göre “Kimlik siyaseti, eylem gerektirmeyen bir ahlaki konfor alanıdır.” Michel FoucaultDerrida ve Deleuze’ün fikirleri “Fransız teorisi” adıyla karikatürleştirilmiş, pratikte eylemsizlik ideolojisine dönüşmüştür. Her şeyin güç ilişkileri olarak açıklanması, ilerleme fikrini imkânsız kılar. Eğer her değişim sadece iktidarın biçim değiştirmesiyse, hiçbir çaba anlamlı değildir. Bu, sol görünüm altında muhafazakâr bir kaderciliktir. Yazar, bitirirken, Weimar Almanya’sı örneğiyle uyarıyor: Ekonomik kriz, siyasal felç ve elit kibri birleştiğinde “olağandışı” güçler sahneye çıkar. Günümüz Batı’sı da benzer bir eşiğe yaklaşmaktadır. Halk bir gün, “İdare edin” denmesini reddederse, değişim artık kimsenin denetleyemeyeceği biçimlerde patlayacaktır.

Osmanlı çökerken de “yapılamaz kültü” egemendi. Cumhuriyeti, bu külte, teslim olmayanlar kurdu. Bugün, bu “külte” karşı savaşan Cumhuriyet gazetesini yaşatmak bu külte karşı mücadele geleneğine sahip çıkmaktır. Cumhuriyet için el ele, omuz omuza.

Ergin Yıldızoğlu

                                                           /././

SÖZCÜ-20 Ekim 2025-

Bir saatlik ‘itibar’ için tam 37 milyon TL gitti -Deniz Ayhan-Çocuklar okula aç gidiyor, bazı okullarda sabun bile yok ama Milli Eğitim Bakanlığı 8 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen tören için bir servet harcadı.

Öğrenciye bir öğün yemeği çok gören Milli Eğitim Bakanlığı, kesenin ağzını organizasyonlar için açıyor. İstanbul’da 8 Eylül günü yapılan 2025-2026 Eğitim Öğretim Yılı açılış töreninin maliyeti ortaya çıktı ve harcama miktarı dudak uçuklattı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı ve sadece bir saat süren İstanbul’daki organizasyon için devletin kasasından 36 milyon 900 bin lira çıktı. Milli Eğitim Bakanlığı Destek Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından 27 Ağustos’ta düzenlenen ihaleye üç firma katıldı, Sencron Yönetim Danışmanlık firması ile 36 milyon 900 bin TL’lik sözleşme yapıldı. 36.9 milyon liralık yeni Eğitim Öğretim Yılı açılış töreni 8 Eylül günü İstanbul Bahçelievler Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesinde yapıldı. Tören öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan fidan dikerek öğrencilerle sohbet etti. Tören İstiklal Marşı ve tanıtım filmiyle başladı. Erdoğan bu yılın iki temasını ‘aile’ ve ‘yeşil vatan’ olarak açıkladı. MEB’in okullarda büyük eksiklikler olmasına rağmen bir saatlik organizasyona ödenen yüksek tutar tartışma yarattı.

***

Vize duvarları yükseliyor -Tolga Uğur-

Türkiye Cumhuriyeti’nin pasaportu, Batı ülkelerinin kapsamlı yaptırımlarına maruz kalan Rusya ve Venezuela’dan bile daha zayıf durumda. Dünyanın en güçlü pasaportları sıralamasında 93 ülkenin arkasında kaldık.

İŞ insanlarından sporculara, genci, yaşlısı milyonlarca insan haftalarca vize sırası beklerken, Türkiye Cumhuriyeti’nin pasaportunun gücü zayıflamaya devam ediyor. Vizesiz gidilebilen ülkelerin sayısı azaldı, Türkiye’nin pasaportu, ağır yaptırımlara maruz kalan Rusya’nın ve Venezuela’nın bile arkasında kaldı. Danışmanlık firması Henley&Partners’ın 2025 yılı pasaport endeksine göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vizesiz gidebildiği ülkelerin sayısı bu yıl 5 ülke azalarak 113’e geriledi. Böylece Henley&Partners’ın incelediği 227 ülke ve bölgenin yarısına gitmek için vize başvurusu yapmak zorunda kalıyoruz. Türkiye’nin bu yılki sıralamada 51’inci sırada yer aldığı açıklandı. Ancak bazı sıralarda birden fazla ülke bulunduğu için Türkiye Cumhuriyeti’nin aslında en güçlü 94’üncü pasaporta sahip olduğu ortaya çıktı. Komşu Yunanistan ise listede altıncı sıraya yerleşti. (RET ORANI ARTIYOR)  Henley&Partners’ın derlediği verilere göre vatandaşların; Benin, Gana, Kamerun gibi Afrika ülkelerinin yanı sıra Rusya, Vietnam, Irak gibi ülkelere gitmek için de vize alması gerekiyor. Avrupa ülkeleri ile ABD’ye gitmek için de vize şart. Diğer yandan Avrupa ülkelerine yapılan vize başvurularında ret oranları artmaya devam ediyor. 2015’te yüzde 3.9 olan ret oranı, 2024 sonunda yüzde 14.5’e yükseldi. Geçen yıl Türkiye’den Schengen vizesi için yaklaşık 1.8 milyon başvuru yapılmıştı. Ancak başta Avrupa ve ABD olmak üzere birçok bölgede yaşanan yoğunluk nedeniyle vatandaşlar haftalarca vize sırası beklemek zorunda kalıyor. En güncel veriye göre Türkiye’de bu yılın ilk 9 ayında 2 milyon 790 bin adet pasaport basıldı.

***

Gökçek’e villa yapan ihale abonesi çıktı -Başak Kaya-


Eski Refah Partisi milletvekili Hüsamettin Korkutata’nın şirketi Osman Gökçek’in villasının arsasını da verdi. Mansur Yavaş “Binayı da ihale verdikleri yapıyor” dedi.

ABB Başkanı Mansur Yavaş, AKP Milletvekili Osman Gökçek’in 600 milyon lira değerindeki 2 bin 400 metrekarelik villasını, babasının Başkan olduğu dönemde Belediyeden ihaleler alan bir firmanın yaptığını açıkladı. Yavaş, villanın 14 bin metrekarelik arsasını da aynı firma sahiplerinin verdiğini belirterek “Villanın arsasını ihale verdiklerinden alıyor, binayı da ihale verdikleri yapıyor” dedi. Bu firma ve aile Gökçek döneminde belediye ihalelerin abonesi RP eski milletvekili Hüsamettin Korkutata’ya ait çıktı.(İHALE YAĞIYORDU) Aileye ait Binko İnşaat, Ankapark’tan da 56 ihale aldı. Gökçek döneminde Göksu Park, Mogan Park ve Harikalar Diyarı’nda otopark, futbol, basketbol, tenis, voleybol sahaları da Korkutata ailesinin şirketine verildi.RP eski Milletvekili Hüsamettin Korkutata Numan Kurtulmuş’un kurduğu HAS Parti’de de genel başkan yardımcılığı yapmıştı. Yavaş “TBMM’de sorulduğu zaman da pişkin pişkin ‘600 etmez, 500 etmez 400 eder’ diyor. Hayatında bir gün alın teriyle para kazanmamış bu insan, şimdi hafiye olmuş bizim belediye başkanlarımızın arkasından geziyor” demişti. ABB Başkanlığı’ndan istifa ettirilen Melih Gökçek, lojmandan hâlâ çıkmadı. Oğlu Osman Gökçek ise AKP milletvekili.(MEZAR YERİ DE ALDI)  Bingöllü Korkutata ailesi ile yakın dostluğu bulunan Melih Gökçek, görevde bulunduğu dönemde Belediye Meclisi kararı ile Hüsamettin Korkutata, eşi Zehra Korkutata ve çocukları Muhammed, Fuat Serkan Korkutata, kızı Sinem Şenbaş, damadı Ali Sedat Şenbaş’a Hacı Bayram Veli türbesinden mezar yeri tahsis etmişti. (Yatak odasında jakuzi var) Gökçek’in villası 14 bin m2 alana kurulu. Yatak odasında jakuzi var. Fotoğrafları CHP’li Veli Ağbaba Meclis’te göstermişti.

***

Sözcü


Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -2 Şubat 2026-

Yüksek yargı kritik davette: Zor anlar!..-Yalçın Doğan-  Bizim yüksek yargıdan bir heyet Strazburg’da AİHM’in adli yıl açılış törenine katıl...