10 gün önceden biliniyormuş! + Amerika Muhtarı’nı kaybettik -halkTV-

10 gün önceden biliniyormuş!-İsmail Saymaz-

“1 Kasım 2025’te C Blok Tek 55 No’lu odasında sabah sayımı için gidildiği, oda içerisinde görülmemesi üzerine odaya girildiği, hükümlünün banyo kapısında yatak çarşafı ve banyo havlusunu birleştirmek suretiyle kendisini astığının görüldüğü…”

‘Thodex’ adlı kripto para borsasının kurucusu olan Fatih Faruk Özer, iki buçuk yıldır tutuklu bulunduğu Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ndeki tek kişilik koğuşunda, 1 Kasım sabahı saat 8’de canına kıymış halde bulundu.

Yükselişten çöküşe

Özer’in trajik şekilde sonuçlanan 31 yıllık yaşamında, oldukça genç bir yaşta azımsanmayacak başarılar ve bol sıfırlı dolandırıcılık iddiaları iç içe geçiyor.

Özer, Kocaeli’de 1994’te doğdu.

2017’de kurduğu Koineks, Türkiye’nin dördüncü büyük kripto borsasıydı.

İlk Bitcoin ATM’sini açtı.

2020’de şirketin adını Thodex diye değiştirdi.

Türkiye’den dünya pazarına açılan ilk kripto para borsası oldu.

MHP Kocaeli Milletvekili Saffet Sancaklı’nın oğlu Mert Sancaklı ile ‘Hoppara Ödeme ve Elektronik Para Hizmetleri’ adlı şirketi kurdu.

Thodex, Nisan 2021’de birdenbire battı.

Özer, Arnavutluk’a kaçtı.

Ağustos 2022’de yakalandı ve bir yıl sonra iade edildi.

Özer, 23 Nisan 2023’te tutuklandı.

İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Özer ile erkek kardeşi Güven ve kız kardeşi Serap'ın da aralarında olduğu yedisi tutuklu 21 sanık hakkında suç örgütü kurma ve yönetme, dolandırıcılık, suçtan kaynaklı malvarlığı değerlerini aklama iddiasıyla iddianame düzenlendi.

MASAK’a göre toplam zarar 94 milyon TL.

Dava 2023’te sonuçlandı.

Faruk Fatih, Güven ve Serap Özer kardeşlere 11 bin 196 yıl 10 ay 15’er gün hapis ile 26 milyar 615 milyon 25 bin TL para cezası verildi.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesi, suç örgütü kurma yönünden Özer kardeşleri tahliye edip kararı bozdu. Dava İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sürüyor.

Kesici-delici alet kararı

Özel, iki buçuk yıldır Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ndeydi.

Kendisine anksiyete bozukluğu teşhisi konulmuş.

Bu hastalık “Mevcut olmayan ancak gelecekteki olası tehditler için yoğun kaygıya neden olan psikiyatrik bozukluk” diye tanımlanıyor.

İki ilaç kullanıyormuş.

Anksiyete bozukluğu gerekçesiyle Tekirdağ Şehir Hastanesi’ne sevk edilmiş. Ancak 11 Haziran 2025’te idareye “Hastaneye gitmek istemiyorum” diye dilekçe vermiş. Bu yüzden gönderilmemiş.

Son zamanlarda ailesiyle görüşmek istememiş.

Cezaevinde Özer için 21 Ekim 2025’te ‘vaka toplantısı’ yapılmış. Bu toplantılar intihar etme, kendisine ya da çevresine zarar verme riski bulunan tutuklu ve hükümlüler için düzenleniyor. Özer için gerçekleştirilen vaka toplantısında, ‘kesici ve delici aletlerin odaya verilmemesi ve iki saat aralıklı kontrol yapılması’ kararı alınmış.

Özer, o güne kadar intihar girişiminde bulunmamış.

Ancak alınan kararlardan belli ki idare, intihar edebileceğinden kuşkulanıyor.

‘Şubat ayında çıkacağım’

31 Ekim günü saat 20’de yapılan akşam sayımında Özer, infaz koruma memurlarına “Şubat ayında çıkacağım” demiş. Moralinin yerinde olduğu gözlemlenmiş.

Saat 22.20: Görevli koridorun önünden Özer’in koğuşunu dinlemiş. Bir anormallik tespit etmemiş.

Saat 23.57: Oda kapısının camından içeriye bakılmış. Sıkıntı yokmuş. Özer, “Biraz televizyon izleyip yatacağım” demiş.

Saat 05.29: Bahçe kamerasından yapılan kontrolde televizyonun ışığının söndüğü görülmüş.

Saat 05.55: Odayı dinlemeye devam edilmiş.

Ne olduysa 05.55 ile sabah sayımının yapıldığı 8 arasındaki iki saatlik zaman diliminde gerçekleşti.

Özer, çarşafla havluyu bağlayıp boynuna geçiriyor ve kendisini banyo kapısının arkasına asıyor. Sayıma gelen memurlar Özer’i yatakta göremeyince banyoya koşuyor.

Sonrası malum…

‘Kuş Rüyası’ kimin rüyası?

Odasında yapılan aramada ‘kuş rüyası’ başlıklı el yazısı bir not bulunuyor.

Yazıyı Özer mi, yoksa başkası mı yazdı, belli değil.

Notta, intiharın nasıl gerçekleşeceği adım adım anlatılıyor.

İntiharı özendirmemek için bu notun bütününe yer vermiyorum.

Notun ilk cümlesi şöyle:

“Altlığı ve tabureyi koy. Ve oturup ipi sıkıca boynuna geçir…”

Cezaevi idaresinin yetkili makamlara “Özer’in intihar riski tespit edilemedi” yönünde görüş bildirdiğini öğrendim.

Eğer öyleyse ne diye 21 Ekim 2025’te kesici ve delici aletlerin odasına verilmemesi, iki saat aralıklı kontrol edilmesi kararı alındı? Bu önlemler intihar ihtimalini gösteriyor.

Özer’in anksiyete bozukluğunun olması, hastaneye gitmeyi ve ailesiyle görüşmeyi reddetmesi adım adım hayattan koptuğunun kanıtı değil mi?

Bir gün önce ‘Psikiyatrik tedavi görsün’ diye başvurdular, reddedildi

Faruk Fatih Özer’in avukatı Sevgi Erarslan, “Cezaevinin ihmali var” diyor.

Çünkü intihardan bir gün önce, 31 Ekim günü, cezaevine giden bir diğer avukat arkadaşları kurumun psikoloğuna başvurarak, “Özer’in durumu iyi değil. Gerekirse kuruma yatırılsın, psikiyatrik tedavi görsün” dedi. “Kendisi istemediği sürece birşey yapamayız. Haftaya psikiyatr gelecek” diye yanıt verildi.

Erarslan, iki hafta önce de Özer’in ailesinin aynı taleple müdüre başvurduğunu ancak sonuç alamadığını kaydediyor.

Eraslan, şu bilgileri veriyor:

Kendisini izole etti: Ben Özer’in adil yargılanmadığını düşünüyorum. Son zamanlarda çok fazla adaletsizlik yaşadık. Ümitsizliğe kapılmıştı. Aslında duruşmalarda iyiydi. Kendisini anlatabildikten sonra insanların anlayabileceğini düşünüyordu. Anlaşılmadığını gördüğünde rahatsızlık başladı. Kalabalık koğuşa geçmesini istedik sosyalleşmesi için. İstemedi. Yavaş yavaş başlayan bir süreçti. İstinaf kararına rağmen kardeşleri bırakılmayınca umut kopukluğu oldu, kendisini izole etti, soyutladı.

Ailesi iki hafta önce cezaevi müdürüne söyledi: Bir iki aydır ailesiyle görüşmüyordu. Diğer iki kardeşi de cezaevinde. Bunlar sevgi dolu bir aile. Özer’in o sevgiden kendisini mahrum bırakması, unutturmaya çalışması… Bu durum iki hafta önce ailesi tarafından cezaevi müdürüne söylenmiş. Tedbir alınması istenmiş. İdare çok kez uyarıldı.

‘Psikiyatrik kuruma yatırın’ dedik: 31 Ekim’de arkadaşımız cezaevi psikoloğuna, Özer’in durumunun iyi olmadığını, yardıma ihtiyacının olduğunu, gerekirse psikiyatrik kuruma yatırılması ve tedavi görmesi gerektiğini, ailesiyle ve kimseyle görüşmediğini, artık müdahale edilmesini söylenmiş. Buna cevaben “Kendisi istemediği sürece birşey yapamayız. Gece her saat kontrol ediliyor. Zaten haftaya psikiyatr gelecek” denilmiş. Arkadaşımız da kendisinin zaten bunu istemeyeceğini söylemesine rağmen önlem alınmamış. O gece intihar gerçekleşmiş.

Cezaevinin ihmali var: Cezaevindeki her ölüm şüphelidir. Otopsi raporlarında ölüm saati, cesedi bulunduktan 8-10 saat öncesine ait çıkarsa burada ihmal olduğu ortaya çıkar. Bu kadar saat fark edilmemesi mümkün değildir. Sabah 8’de bulunmuş ama ölü katılığı var. Bu bize 8-10 saatlik ölümü işaret eder. Ayrıca o gün psikologa durumun söylenmesi ve böyle bir cevabın alınması… İnsan içeri girdikten sonra cezaevi onun güvenliğinden sorumludur.

Cem Garipoğlu Olayı gibi olmasın: İntihar olasılığını yüksek görüyorum. Ancak kaçırıldı gibi spekülasyonların önüne geçilmesini rica ederim. Yeterince üzgünüz. Cem Garipoğlu’ndaki gibi spekülasyon istemiyoruz. Ben kendim cesedini gördüm.

/././

Amerika Muhtarı’nı kaybettik -Serra Karaçam-

Nurhayat Abla’nın göçtüğünü ne de kolay söylediler...

Türk Amerikan toplumunun yakından tanıdığı, çok kişiye dokunmuş, dernekler sahnesine de aktif bir isimdi Nurhayat Kınay.

Cumhuriyet kadınıydı, doğru.

"Tayyip’e" düşmandı.

Fakat o, crème de la crème’lerin cumhuriyetinin kadını değildi.

Bonkör, asil, ama Amerika’ya gelen her kesimden insanın rehberi olmuş bir kadındı.

***

Nurhayat Abla, hayatın her kesiminden Amerika’ya gelmiş, yolu dara düşmüş herkesin Paterson’daki “home ofis”inde işlerini çözmek için uğraşan gerçek bir muhtardı.

Form doldurma, dilekçe yazma, sigorta başvurusu, vergi işlemleri… Herkesin derdi onun derdiydi.

Milliyet gazetesinde hukuk müşavirliği yaparken, çekilişle çıkan yeşil kartla ailesiyle Amerika’ya geldiğini anlatmıştı.

Buraya gelince kayınvalidesini de getirmişler...

Evliliği yürütememiş; kızı da babasını ve babaannesini seçmiş.

Yıllardır görmediği güzel kızını çok özlüyordu.

Ona duyduğu hasretle gözlerini bu hayata yumduğundan hiç şüphem yok.

Ama o, insanların Nurhayat Ablası oldu.

***

Atılgan bir kadındı.

Derneklerde, siyasilerle temaslarında her konuda herkesten önce düşünür, hemen harekete geçerdi.

Onunla tanışmam, hakkımda yürüttüğü yanlış fikirleri duymamla yani gıybet kulağıma gelince oldu.

Yaklaşık yedi sene önceydi.

New Jersey'den Washington'daki gazetecileri de takip ediyordu belliki.

Sadece tahmin üzerinden siyasi ve ideolojik bağlar atfeden bir yerlerden konuştuğunu duydum.

"Madem muhtarmış bir arayayım" dedim, kendisine ulaştım, kendimi tanıttım.

O kadar açık sözlü, özü sözü bir kadındı ki...

“Ben öyle düşündüm,” dedi doğrudan.

Dost olduk.

Bana abla oldu.

O zamanlar başım örtülüydü.

Bir gün kargo geldi. Bana şal tarzı, boynu kapatan bir aksesuar yollamış.

***

Kızımla beni evinde ağırladığı bir gece saatlerce konuştuk.

Şunu hep bildim: hiç ihtiyacım olmasa bile bir Nurhayat Abla’mız vardı.

Ve Nurhayat Abla kimsenin kötülüğünü istemezdi.

Amerika Radyo’yu ilk kurduğu sıralarda bir süre haber bültenini bazı günler ben okuyordum.

Bir yandan da TRT World’e serbest çalışıyordum.

O zamanlar radyoda “Avukatınız Konuşuyor” programını başlatmıştı.

“Ablacığım,” dedim, “sen millete 'şucu, bucu' diyorsun ama bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?”

Güldü. “E bu tekne nasıl dönecek, insanların bu programa bizim de sponsora ihtiyacımız var” dedi.

“Ben o zaman devam etmeyeyim, birilerini eğitelim; haberlere onlar devam etsin,” dedim.

Öyle de yaptık.

***

Florida’ya taşınmayı düşündü ama Paterson, New Jersey’yi bırakamadı.

Ablacığım, başımız sağ olsun.

Babacığım iki ayın ardından hastaneden yeni çıktığı için cenazene gelemiyorum, beni affet.

Ama bil ki senin onlarca kızın var!

/././

halkTV


Abdülmecid Efendi Köşkü’nün büyülü bahçesi + Osmanlı'dan günümüze uzanan dava sonuçlandı: Tarabya'daki 200 yıllık tarihi yalı Rus elçilik çalışanının mirasçılarına kaldı + Mısır, dünyanın en büyük arkeoloji müzesini açtı; Tutankhamun'un mezarının tamamı ilk kez sergileniyor! - T24 -

Abdülmecid Efendi Köşkü’nün büyülü bahçesi -Serfiraz Ergun-

Son Halife Abdülmecid Efendi’nin adıyla anılan tarihi köşkte, FOLIA sergisi açıldı. Folia, Latince hem yaprak, botanik ve bir ölçüde doğa demek hem de çılgınlık, delilik demek. Aslında folia iki anlam arasında da gidip geliyor. Doğa hiç durmadan ürüyor, hiç durmadan çürüyor. Böyle bir çılgınlık hali ve döngüselliği. İşte sergi de öyle bir şey, kâh istila ediyor, kâh birbirleriyle konuşuyor, kâh salondan salona, alt kattan üst kata yayılıyor.

Nakkaştepe’deki Abdülmecid Efendi Köşkü olarak bildiğimiz üç katlı av köşkünü 1880-1885 yılları arasında Mısır Hidivi İsmail Paşa yaptırdı. Mimarı Alexandre Vallaury. Köşk sonra II. Abdülhamid tarafından satın alındı ve 32. Osmanlı Padişahı Abdülaziz’in oğullarından, amcazadesi Abdülmecid Efendi’ye (1868-1944) tahsis edildi. Abdülmecid Efendi, saltanatın kaldırılıp Cumhuriyet’in ilan edilmesinden sonra son İslam halifesi (1922) olarak seçildi. Halifeliği de 3 Mart 1924’e kadar sürdü. II. Abdülmecid hem ressamdı hem de müzik bilgisi vardı. Bir çok da dil konuşurdu. 1924’e kadar bu köşkte sanat ve edebiyat toplantıları yaptı, hem yazlık olarak kullandı hem de atölyesiydi. Halifelik kaldırılınca köşk İstanbul Defterdarlığı’na geçti. Oradan da Sadıkoğlu Mehmet Doğan satın aldı. 1972 yılında mülkiyetin tamamı Yapı Kredi Bankası’na devroldu. Restore edildi ve 2011’de de Koç Holding Emekli ve Yardım Sandığı Vakfı bankadan satın aldı, korudu ve elini üzerinden çekmeden korumaya devam ediyor, çeşitli sanat etkinlikleriyle; yaşanan, akın akın ziyaret edilen bir sanat platformu olarak kullanıyor. 
Büyük bir korunun içindeki bu bina Selamlık Binası. Harem binaları ve diğer binalar maalesef yok olmuş. 1987 yılında köşk henüz Yapı Kredi Bankası’nın mülkiyetinde iken mimar Dr. Sinan Genim tarafından yapılan restorasyonu bittiğinde onunla TV Programım için röportaj yaptığımı hatırlıyorum. Neden anlattım bu köşkü? Çünkü bugünlerde Abdülmecid Efendi Köşkü’nün iki katında ve kocaman bahçesinde görsel ve sanatsal yönü güçlü ‘FOLIA’ başlıklı bir sergi var. Selen Ansen ve Eda Berkmen de bu serginin küratörleri. İki yıl önce Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç, İstanbul Bienali dönemine denk gelecek şekilde işte yukarıda anlattığım bu tarihi binada, “bir büyülü bahçe yapsak mı?” diye önermiş Selen Ansen ve Eda Berkmen’e. Onlar da gelecek bu serginin küratörleri olarak büyülü bahçenin kendilerine ne çağrıştırdığını düşünüp  başlamışlar beyin fırtınası yapmaya. Tırnak içine aldığım aşağıdaki cümleleri Ansen ve Berkmen’in katalog ön yazılarından aldım. Çünkü ben küratörlerden daha güzel anlatamazdım:

“Akıl sınırlarının ötesine geçip büyültmemiz ve çiçeklendirmemiz için davet edildiğimiz bir bahçeydi bu. Bir akşam, omuz omuza oturduk; hayal gücümüzü kullanarak toprağa oyuk açanlarla, kök salanlarla, dolanıp yayılanlarla, sürünenlerle, tırmananlarla ve tüneyenlerle dolu diyarlara açıldık. Yan yana, açık gözlerle düş kurarken, her boşluğun hızla dolduğu, yeşilin betona dönüştüğü, kuşların yuva yapacak bir ağaç bile bulmakta zorlandığı bu sıkışık şehrin ötesinde bulduk kendimizi. Büyünün yeşerebilmesi için daha da öteye gitmemiz gerekiyordu. Sayısızlaşmalı, çoğalmalıydık ve ‘bahçenin somutlaştırdığı hayatın karmaşıklığına katkı sunan herkesle/her şeyle’ bir araya gelmeliydik.”

Böylece son Halife Abdülmecid Efendi’nin adıyla anılan bu tarihi köşkte, FOLIA sergisi açıldı. Sergi koordinatörü Yasemin Ülgen, sergi tasarımı ve uygulama Umut Durmuş’a ait. Sergi hazırlığı iki yıl sürmüş. Bazı eserler gerçekleştirilirken Koç Holding desteği var, bazıları sanatçıların galerilerinden, bazıları özel koleksiyonlardan bazıları ise Ömer Koç koleksiyonundan.

Folia, Latince hem yaprak, botanik ve bir ölçüde doğa demek hem de çılgınlık, delilik demek. Aslında folia iki anlam arasında da gidip geliyor. Doğa hiç durmadan ürüyor, hiç durmadan çürüyor. Böyle bir çılgınlık hali ve döngüselliği. İşte sergi de öyle bir şey, kâh istila ediyor, kâh birbirleriyle konuşuyor, kâh salondan salona, alt kattan üst kata yayılıyor. Küratörlerin beyin fırtınalarından da anladığımız gibi bol yeşillikli bahçeler, bitkiler, hayvanlar, belki av hayvanları, belki doğaya verdiğimiz zararlar... Bütün bu beklentilerle giriyoruz sergiye.

Zaten sergiye henüz girmeden binanın dışından aşağıya doğru sarkan dev bir eğrelti otuyla karşılaşıyoruz, Camila Rocha’nın eseri, kaybolan türlere bir gönderme. Bu eğrelti otunun kökleri birinci kat balkonunda.

Camila Rocha’nın eseri
Camila Rocha’nın eseri

İçeri bir adım attığınızda kuru çiçeklerden bir gökyüzü ile karşılaşıyorsunuz.  Rebecca Louise’nin işi. Kutularla kuru çiçek getirmiş ve çelik tellerle tutturduğu kompozisyonu mekanda düzenlemiş. Sosyal medyada en çok rastladığınız görüntüdür eminim, çünkü kapıdan girer girmez sizi çarpıyor. Serginin başlığına ve ruhuna çok uygun.

Rebecca Louise’nin eseri

Köşk’e ana kapıdan girdiğinizde tipik bir Türk evi mimarisi var. Ortada kocaman bir sofa, sağlı sollu odalar, duvarlarda çiniler, şömine... Sofadan şömineli odaya geçişte ise Yaşam Şaşmazer dev, kütlesel yosun yığınlarıyla bizi bir odadan diğerine geçiriyor. Dışarıda olması gerekirken içeride ve istilacı. Ingela Ihrman’ın devasa ibibik tüyleri de mekanın her odasını işgal ediyor. Kuşu görmüyoruz tüylerini bırakmış gitmiş. Nadireler kabinlerinden ilham alarak oluşturulan Gündüz Odası sofanın sağında, Gece Odası solunda yer alıyor. Gece Odası’na girmeden Tamar Kasparian’ın bir pedestal üzerinde yükselen kil, cam ve seramikten toprak örtüsü yer alıyor, oldukça detaylı. Biraz da kuraklığı çağrıştırıyor. Gece Odası’na girdiğinizde aslında karanlık ama raflar, nişler ışıklarla kendini açıyor, sanat eserleri kendini belli ediyor. Gündüz Odası ise aydınlık ve onlarca eserle rengarenk bir dünya var. Her iki odada da birçok sanatçının işleri yer alıyor. Balmumu çiçekler, maskeler, kirpi okları, deniz dibi videoları, deniz kestaneleri, tohumlar hatta gerçek bir yılan iskeleti gibi... Sofadan ilerleyip şömineli odaya girdiğinizde bir avcı tarafından vurulmuş tam göz hizamızda bağırsakları ve iç organları dışarda, seramik anıtsal bir geyik yerleştirmesi sizi karşılıyor. Unutmayalım burası bir av köşkü. Anna Wensel’in işi. Hemen ilerisinde Mehtap Baydu’nun teninden kalıp çıkarıp döktüğü porselen orkide yaprakları, hem uzun saplı bir çiçek bahçesi hem de bir beden bahçesi. Kırılgan yaprakların bir kısmı da sapların dibine dökülmüş. Hemen karşısında bir başka odada hayali bir mimari yapı ancak kat kat folyolardan yani kağıtlardan, mukavvalardan inşa edilmiş. İşte size ‘folia’nın bir alt anlamı daha. Eva Jospin’in işi.

Yukarı çıkmak üzere merdivenlere ilerliyoruz. Burada en göze çarpan Henrique Oliveire’nın üst kata kadar devam eden ve dört parçadan oluşan kontrplak kaplama yerleştirmesi, ağaç gövdesini andırıyor ancak veba salgınında kullanılan sivri uçlu maskeleri simgeliyor.  

Henrique Oliveire'nın yerleştirmesi

Üst kat sahanlığında Merve Tuna’nın ‘Isakower Makinesi’ ile karşılaşıyoruz. Hareketli bir heykel diyelim. Yarım saat arayla bu yerleştirmenin pembe balonları inip sönüyor. Freud’un psikolojide algıların genişleyip azalması, bilinç durumları ile ilgili bir makineymiş Isakower. Sanatçı bu makinede eril ve dişil algıları birleştirmek istemiş. Selen Ansen bu işin önünde, “Bunu üretmek ciddi bir mühendislik işiydi. Onca emekten sonra hiçbir işe yaramayan bir makine ürettiler. İşi ne? Balon şişirip söndürmek. Sanat tarihinde bu, sürrealistlerin ürettikleri bir haz makinesi gibi. Üretken bir makine değil, kendini tüketen bir makine” diyor. Sanatçısı Merve Tuna dualiteyi seviyor.

https://www.dailymotion.com/video/x9t1oc6

Bir başka çarpıcı iş Douglas White’ın patlamış tır lastiklerinden ürettiği dev kapkara palmiye ağacı, sanki yakılmış gibi. Muz kabuklarından yarattığı yarasalar da öyle. Dönüşümü simgeliyor bu işler.

Douglas White’ın patlamış tır lastiklerinden ürettiği dev kapkara palmiye ağacı

Bu kattaki bir başka ağaç ise yine devasa at kestanesi ağacı. Odine Lang, metal tellerden bir ağaç iskeleti yapmış ve üzerini pirinç kağıdı gibi ince bir kağıtla kaplamış. Teller paslanmış ve ağacın yapraklarının damarlarını oluşturmuş. Rivayet o ki Osmanlı Viyana kapılarında bu at kestanesi tohumunu bırakmış ve Avrupa'ya da buradan yayılmış.

At Kestanesi Tomurcuğu, Odine Lang

Fatoş İrwen’in ‘Zaman Hasadı’ başlığını verdiği pamuk tarlası odasına giriyoruz. Ne bekliyoruz? Bembeyaz pamuk tomurcuklarının olduğu bir oda değil mi? Diyarbakır Suriçi’nde doğup büyüyen, siyasi görüşleri nedeniyle Diyarbakır Hapisanesi’nde üç yıl yatan, mekan ve beden arasındaki ilişkiyi sık sık işeyen bir sanatçı Fatoş İrwen. Sanatçı pamuk tarlasının toprağını serperken adeta güneş tutuluyor ve her yer kapkaranlık oluyor. Pamuk bitkisinin sapları gerçek, kurumuş pamuk sapları. Ancak pamuk çiçekleri saçlar, topak yapılmış kadın saçları. Saç insan vücudunda hafıza biriktiren ve en yavaş çürüyen bir beden parçası. Bir tür sanatçının imzası. Hafıza unutur mu? Güçlü bir yerleştirme. Hemen eserin üzerine düşen de aynı sanatçının Dicle Nehri videosu.

Zaman Hasadı

Bir başka bölümde Sena Başöz’ün aydınger kağıtlarına bastığı kuşlar bir vantilatörün rüzgarına kapılmış uçuşuyorlar. Aynı salonda yine Merve Tuna’nın haz ve acıya ya da korku ve arzuya gönderme yapan (dualiteyi seviyor demiştik) askıya asılı ‘Dayak Aletleri’ var. Karşıya geçiyoruz, sanatçı Alex Marie’nin yazar Virginia Woolf’un eseri Orlando’ya gönderme ile bir odanın köşesine yığılmış onlarca pembe kâğıt balonları var. Balonların üzerine, dikkatle bakınca çok yakın çekilmiş insan teni, saç, kıl, deri gibi parçalarının fotoğrafları basılmış. Üzerleri de balmumu ile kaplanmış. Bir insan arşivi dağı bu sanki.

Polly Morgan’ın eseri bir çocuk tabutu ve içinden yuvalarından düşen ölmüş ama tahnit edilmiş gerçek kuş yavruları fırlamaya çalışıyor. Önünde insanın içi acıyor. Geliyoruz Canan'ın Şehretün’nar odasına. Payetler, kumaşlar, boncuklar, tel heykeller, yanan sönen ışıkları ile serginin en popüler bölümlerinden biri. Ademden önce ateş ve havadan yaratılan bu mitolojik varlık bedeninde birçok yüz taşıyor. Canan buna ‘cinlerin anası’ diyor. Sanatçı, kullandığı malzemelerle ve renk ışık birlikteliğiyle sizi de bu ortama kolayca sokuyor.

Şehretün’nar, Canan

100’e yakın sanatçı ve 300’e yakın eser arasından bu iki kata yayılan sergiden benim aklıma yer eden eserler böyle. 21 Eylül’de açılan sergiyi bugüne kadar 56 bin kişi ziyaret etmiş. Bir öneri; 300’e yakın eseri, bastırılan kâğıt planlardan değil de eserlerin yanına iliştirilmiş sanatçı ve eser adı künyelerinden bulabilseydik keşke. Hem izleyiciye kolay olurdu hem de kağıt israfını önlerdi.

Sergi pazartesi günleri hariç her gün 11:00-19:00 arası 1 Mart 2026’ya kadar açık.  

Sergiye gitmişken korunun içindeki vegan restoran Telezzüz’de önceden yer ayırtarak ve sergi menüsünü istediğinizi söyleyerek mutlaka şef Bahtiyar Büyükduman’ın lezzetli yemeklerini de yiyin. Tadı damağınızda kalacak.

***

Osmanlı'dan günümüze uzanan dava sonuçlandı: Tarabya'daki 200 yıllık tarihi yalı Rus elçilik çalışanının mirasçılarına kaldı

İstanbul Boğazı'nın en değerli noktalarından biri olan Tarabya'daki yaklaşık 200 yıllık yalı ve 10 dönümlük arazisiyle ilgili 17 yıldır süren mülkiyet davası sonuçlandı. Osmanlı döneminden bu yana Rusya'nın diplomatik temsilciliği olarak kullanılan taşınmazla ilgili davada mahkeme, Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Rusya Federasyonu'nun taleplerini reddederek, mülkün 19. yüzyıldaki sahibi Rus elçilik çalışanı Nikola İsveçin'in mirasçılarına ait olduğuna hükmetti.

Maddi değeri 1,5 milyar lirayı bulan taşınmazla ilgili karar, Osmanlı fermanlarından uluslararası hukuk metinlerine kadar yüzlerce belgenin incelendiği, Türk hukuk tarihinin en kapsamlı mülkiyet davalarından biri olarak kayda geçti.

Tarabya sahilindeki yalı, 1868'de İsveçin tarafından 400 bin kuruşa satın alınmış, ölümünden sonra ise uzun yıllar boyunca Rus temsilciliği olarak kullanılmıştı. Ancak mülk hiçbir dönemde Rusya adına tescil edilmedi.

Sabah'tan Atakan Irmak'ın haberine göre mahkeme, yıllar sonra Fransa'da ortaya çıkan İsveçin'in torunlarının soybağını kabul ederek, mülkün Cedric ve Aurelie Lecomte İsveçin kardeşlerle Jean Ivan İsveçin'e ait olduğuna karar verdi.

Tarabya'daki 10 dönümlük arazinin hikâyesi, 19. yüzyıl ortalarında Osmanlı tahtında Sultan I. Abdülmecid'in bulunduğu dönemde başladı. Fransız Sefareti'nde (elçilik) tercümanlık yapan ve aynı zamanda avukat olan Mösyö Leon Auguste Landevosin'in eşi Madam Yakome'nin kızı Heme Landevoisin, 1841'de yalıyı Rum asıllı Hristaki Efendi'den satın aldı. Tanzimat ve Islahat Fermanı'yla Osmanlı Devleti'nin Batı'ya yöneldiği, yabancıların İstanbul Boğazı'nda gayrimenkul edinmeye başladığı dönemde söz konusu yalı Fransız bir ailenin eline geçti. Landevoisin Ailesi, Fransa'ya dönmeden önce, 1868'de yalıyı Rus elçilik çalışanı Nikola İsveçin'e (Nikolai Ivanovitch Swetchine) 400 bin kuruş bedelle sattı. Nikola İsveçin, İstanbul'da Sultan II. Abdülhamid döneminde 6 Haziran 1903'te vefat etti. Cenazesi yakınları tarafından Fransa'ya götürülerek Nice şehrindeki Caucade Mezarlığı'na defnedildi. Ancak ilginç bir şekilde İsveçin'in ölümü kayıtlara "Mirasçı bırakmadan öldü" şeklinde not edildi.

Nikola'nın ölümünden sonra taşınmaz, Padişah V. Mehmed Reşad'ın uygun görmesine ilişkin ferman ve Evkaf Mahkemesi kararıyla Rus Çarlığı'na kiralandı. Böylece mülk, bir dönem Rus Sefareti'nin evli memurları için lojman ve misafirhane olarak kullanıldı. Ancak mahkeme kararında özellikle vurgulandığı üzere, taşınmaz hiçbir dönemde doğrudan Rusya'ya tescil edilmedi.

Yalnızca bir dönem temsilcilik olarak tahsis edildi. 1917'de Çarlık Rusya'sının şubat ve ekim devrimleriyle yıkılması, ardından 1922'de SSCB'nin kurulması ve 1991'de dağılmasıyla Rusya Federasyonu'nun ortaya çıkması, taşınmazın statüsünü de karmaşık hale getirdi. 1950 yılında yapılan kadastro tespitinde taşınmaz, eski tapu maliki Nikola İsveçin adına kaydedildi ve kayıt kesinleşti.

Nikola İsveçin'in iki oğlundan biri olan Ivan Nikolaevitch, Fransa'da generalliğe kadar yükselmiş bir askerdi.

2004'te Hazine, Nikola'nın mirasçısız öldüğü gerekçesiyle taşınmazın devlete geçmesi için tapu iptali ve tescil davası açtı. Vakıflar Genel Müdürlüğü de taşınmaz üzerinde Sultan Bayezid Vakfı'na ait bir şerh bulunduğunu ileri sürerek mülkiyetin kendisine ait olduğunu savundu.

***

Mısır, dünyanın en büyük arkeoloji müzesini açtı; Tutankhamun'un mezarının tamamı ilk kez sergileniyor!

Dünyanın en büyük arkeoloji müzesi olarak tanımlanan Büyük Mısır Müzesi (GEM), resmen açıldı. 70 futbol sahası büyüklüğünde müze, hanedanlık öncesi dönemlerden Yunan ve Roma dönemlerine kadar ülkenin yaklaşık yedi bin yıllık tarihini kapsayan yüz bine yakın eseri barındırıyor.

Mısır, dünyanın en büyük arkeoloji müzesi olarak nitelendirilen GEM'i Kahire'nin hemen dışında, Giza'daki Büyük Piramitlerin bir mil kuzeyinde açtı. Ülkenin yaklaşık 7 bin yıllık tarihine ait yüz bine yakın eseri barındıran müzenin kurulması diğer ülkelerde bulunan önemli Mısır antikalarının iade edilmesi taleplerini güçlendirebilir. 

Bu antikalar arasında, British Museum'da sergilenen ünlü Rosetta Taşı da bulunuyor.

Tutankhamun'un mezarı ilk kez tümüyle sergileniyor

GEM'in en önemli cazibe merkezi, İngiliz Mısırbilimci Howard Carter tarafından keşfedilmesinden bu yana ilk kez bir arada sergilenen çocuk kral Tutankhamun'un bozulmamış mezarının tüm içeriği olacak. Bu içerik, Tutankhamun'un muhteşem altın maskesi, tahtı ve savaş arabalarını da içeriyor.

1922'de mezarın keşfedilmesinden bu yana, mezarın içinde bulunan toplam 5 bin 500'den fazla parçadan yaklaşık 1800'ü sergileniyordu. 

Büyük Merdiven dâhil müzenin büyük bir kısmı geçen yıldan beri halka açık

Yılda 8 milyon ziyaretçi bekleniyor

Yaklaşık 1,2 milyar dolar maliyetli devasa müze kompleksinin, bölgesel krizlerden etkilenen Mısır turizmine büyük bir ivme kazandırarak yılda 8 milyon ziyaretçi çekmesi bekleniyor.

***

T-24

Trump ile Şi’nin Busan buluşması: Gerginliğe “ihtiyaç molası” + Medyanın akı karası! -halkTV-

Trump ile Şi’nin Busan buluşması: Gerginliğe “ihtiyaç molası”-Mustafa K.Erdemol-

Son haftalarda iptal edilmenin eşiğine gelmişti neredeyse ama nihayet ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping Güney Kore’nin Busan kentinde bir araya gelebildiler. Yaklaşık 100 dakika süren zirvenin başlangıcında iki liderin birbirlerini övmesi son derece dikkat çekiciydi. Trump’a alıştık tabii, yerli yersiz övgülerde bulunma konusunda üstüne yok. Busan’da da “düşününce, uzun zamandır arkadaşım olan biriyle birlikte olmak gerçekten büyük bir onur” gibi laflar ederek övdü Şi’yi. Macaristan Başbakanı Victor Orban’ı, R.T.Erdoğan’ı övdüğü gibi.

Şi de altta kalmadı tabii. O da Trump’ı övücü laflar etti. Ancak öveyim derken Trump’a “barış çabalarınızı takdir ediyoruz” demesini yadırgadım doğrusu. Ciddi ciddi Trump’ın savaşları sona erdirdiğine mi inanıyor acaba? Şi, “uzun yıllar oldu. Başkan’la yeniden seçilmesinden bu yana üç kez telefonda görüştük, birkaç mektup alışverişinde bulunduk, yakın temas halinde olduk” diyerek iki ülke arasındaki ilişkilerin “genel olarak istikrarlı” kaldığını da söyledi. “İstikrarlı” olanın ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşları ile zaman zaman yükselen gerginlikler olduğunu biliyoruz ama biz. Diplomasinin “nezaketine” aldanmamak lazım. Sonuçta iyi geçti zirve. Trump, duyurduğu gibi gelecek yılın Nisan ayında Pekin’i de ziyaret edip Çin’den büyük miktarda soya fasulyesi de satın alırsa iki ülke ilişkileri “tadından yenmez” olacak.

Zirveden birkaç da anlaşma çıktı. Trump’ın dediğine göre Çin'in ana çatışma noktalarından biri olan nadir toprak elementleri ihracatına yönelik kısıtlamaların bir yıl süreyle ertelenmesi konusunda anlaşmaya varıldı örneğin. Şimdi, kısıtlamalar önümüzdeki 12 ay boyunca belirsizliğini koruyacak yine de. Bir Çinli yetkili “Çin, 9 Ekim'de açıklanan ilgili ihracat kontrol tedbirlerinin uygulanmasını bir yıl süreyle askıya alacak, belirli planların ayrıntılı formülasyonunu inceleyecek” dedi. Her iki taraf da, birkaç hafta önce uygulamaya konulan yeni karşılıklı liman tarifelerini bir yıl süreyle askıya almayı kabul etti. Çin hükümeti, “fentanil ile ilgili uyuşturucu ile mücadele işbirliği, tarım ticaretinin genişletilmesi, belirli ticari vakaların ele alınması” konusunda uzlaşma sağlandığını da duyurdu.

Aynı şekilde, Çinli yetkiliye göre, Çin ile ABD ticaret müzakerecileri arasında Eylül ayında Madrid'de yapılan toplantıda kararlaştırıldığı üzere, popüler Çinli video sosyal ağı TikTok'un ABD'deki satışına ilişkin çerçeve anlaşması da yeniden yürürlüğe girdi.

Gerginlik bundan sonra da çeşitli düzeylerde devam edecek, buna kuşku yok. Bu son zirve yine de bu tür anlaşmaların yapılmasına engel olmadı. Çünkü Pekin ile Washington arasındaki gerginliğin sürmesi ABD’nin de Çin’in de işine yaramıyor. Her iki ülkede ticareti sürdürmek zorunda. Şi’nin, “Ticaret, Çin-ABD ilişkilerinin dengeleyici, itici gücü olmaya devam etmeli, engel veya çatışma kaynağı olmamalıdır” demesinden de anlamak mümkün bunu. Şi’nin hem her iki ülkeye de “misilleme döngüsünden” kaçınmaları çağrısında bulunması hayli anlamlı. Zaman zaman Busan Zirvesi gibi “aralar” verilmesi gerekiyor gerginliğe bu yüzden.

Maalesef ABD’nin, bir Joe Biden doktrini olan “önümüzdeki ilk on yılın hedef ülkesi Çin” stratejisinden vazgeçmeye niyeti yok. Ticaret savaşlarının biteceği yok demektir bu. İlişkileri geren gerekçeler çok ciddi, bilindiği gibi. Trump Ocak ayında Beyaz Saray'a yeniden dönmesinin ardından, Çin’e karşı bir fiili ticaret ablukası düzeyine ulaşan gümrük vergisi savaşını başlatmıştı.

Zirve, Mayıs ayında üzerinde anlaşmaya varılan, Ağustos ayında uzatılan karşılıklı gümrük vergileri ateşkesinin sona ermesine sadece birkaç gün kala gerçekleşti. Bu ateşkes bugün (1 Kasım) sona eriyor. Yine bugün yürürlüğe girecek olan yeni yüzde 100 oranındaki Çin ithalat vergileri tehdidi de giderek büyüyor. Trump, bu yeni vergileri Pekin’in nadir toprak elementlerine getirdiği son kısıtlamalara karşılık olarak duyurmuştu. Yani durum pek iyi değil.

Zirve bir iki anlaşmanın dışında bir işe yaramadı mı yani? Yaradı tabii. En azından gerginlik ortasında hala bazı konularda anlaşılabileceğini gösterdi Busan Zirvesi. Ancak Zirve’den bir iki anlaşma çıktı çıkmasına da “savaş” devam ediyor hala.

Zirve’ye bir “nefeslenme” arası demek daha doğru olacak.

Şöyle bir “nefeslensin” Trump, yine saldırmaya devam edecek Çin’e.

“Eli kulağında” neredeyse.

/././

Medyanın akı karası!-Ayşenur Arslan-

Tele 1’in medya tarihine geçecek fotoğrafı..

whatsapp-image-2025-11-01-at-00-00-39.jpeg

Birlikte çalıştığım arkadaşlarım.. Dimdik poz vermiş genç meslektaşlarım..

Kanal için neredeyse hayatını ortaya koyan Merdan Yanardağ kumpas kokusu dünyayı saran bir iddiayla hapse atılınca topluca istifa kararı aldılar.

merdan-yanardag-kimdir.jpg

Kanalın başına 10’dan fazla kurumda kayyum olarak görev yapmış İbrahim Paşalı getirildi.

Onun fotoğrafını yukardaki tarihi karenin altına, yanına yöresine koymak istemedim. İsterseniz internette görebilirsiniz.

Bu yazı yakışıksız Saray görevlileri değil, Tele 1’in başı öne eğilmemiş gazetecileri için!

***

Ben ilk kez TRT’deki birinci yılımın sonunda atıldım. Sonradan öğrendiğime göre “komünist” diye fişlendiğim için.

O gün, TRT’nin efsane spikeri Jülide Gülizar’ın Gaziosmanpaşa’daki evinin bahçesinde toplandık. İsmail Cem sonrası kuruma doldurulan faşistler hariç, neredeyse tüm haber merkezi oradaydı. Yedik, içtik, şarkılar söyledik.

Hayatımın en eğlenceli ve elbette ileride daha kaç kere kovulacağımı ya da başka bir iş ayarlamadan istifa edeceğimi bilmediğim günlerdendi.

Arada unuttuklarım oluyor ama sanırım 23 iş değiştirdim.

Kapılar kapandı, açıldı, yine kapandı..

Aylarca maaş almadan çalıştığım oldu.

Aklımdan geçmeyecek işler yaptığım çok oldu.

Neden anlatıyorum bunları? “Ah ben de neler çektim” demek için değil inanın.

Fotoğraftaki o pırıl pırıl bakan gözlere, “HEYECANINIZI VE UMUDUNUZU KAYBETMEYİN” demek için. 

Bakın, ben Merdan’la ilk kez YURT gazetesinde çalıştım.

Daha bir yıl ya geçmişti ya geçmemişti, 4 Eylül 2013’te haber geldi:

“Ergenekon Davası kapsamında, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen 10 yıl 6 ay hapis cezası nedeniyle, kitap çalışması için gittiği Bodrum’da gözaltına alınmış ve Muğla e tipi cezaevine konmuştu.”

Yaklaşık 1 buçuk yıl orada hapis yattı.

Sonrasında ise adresi hep Silivri oldu.

Ve o adresi de çalışmak, düşünmek ve yazmak için ofis gibi değerlendirdi.

Kitaplarının temelini hücresinde attı. (Lütfen yazdığı kitapların listesini internetten bulup inceleyin.)

Her seferinde de gülümseyerek, başı dimdik çıktı. “Nerede kalmıştık” diye yoluna devam etti.

***

Tele 1’in başına getirilen İbrahim Paşalı medya tarihinde neyle anılacak biliyoruz.

Tıpkı Barış Yarkadaş ve Gürkan Hacır’ın neyle anılacağını bildiğimiz gibi.

Bir meslektaşları haksız yere cezaevine gönderilmiş, onca gazeteci işsiz kalmışken, kendilerine pek yakışan TGRT’de, gittikleri her yerden kovulduklarını anlattılar.

Fuat Uğur “kim kovdurdu” diye sorunca Barış atladı: İmamoğlu!

Tele 1’in kıdemli ekran yüzü Evren Özalkuş anında gerçeği suratlarına çarptı:

“Bu insanlar, Merdan Yanardağ’ın önceki gözaltısında , daha gözaltına alındığı gün, o güne denk gelen yayınlarını yapmayıp kaçtılar. Kovulmadıkları gibi kanalın en zor günlerinden birinde çekip gittiler. Ayıptır.”

Ben de Halk TV’den gidişlerinin tanığıyım.

Barış ve Gürkan, Halk TV’deki programlarının yanı sıra bir yayınevi kurmuştu. Olur mu olur değil mi!

Ama bir süre sonra program, yayınevinin ve yayınlarının reklam kuşağına dönünce Cafer Bey müdahale etti.

İkiliye, bunun sona ermesi için birkaç seçenek sundu. Anlaşamadılar. Gittiler.

Gürkan’ı pek tanımam. Sadece bir programıma konuk geldiğinde tanık olduklarıma şaşırdığımı hatırlıyorum. Reklam arasında ya da bir bant girdiğinde anında telefonu çalıyordu. “Buyurun efendim” diye açtığı telefondaki kişinin -İlhan Kesici olduğunu zannediyorum- söylediklerini not alıyor.. Yayına döndüğümüzde de uygun bir görüşle o notları dile getiriyordu.

Barış’ı daha çok tanırım. Hem bana hem de izleyenlere söylediği yalanlardan.. Attığı palavralardan.. Doğrusu şu sıralarda kendisini dikkatle izleyen Erdoğancılar nezdinde de durumun farklı olduğunu sanmıyorum!

***

Her ikisine de hak etmedikleri kadar yer ayırdım yazımda.biliyorum.

Kusura bakmayın, Tele 1 çalışanları kış arifesinde hiç korkmadan buz gibi bir işsizliğe atlarken, beyefendilerin şık takım elbiseleri ile sıcak stüdyolarında oturup yalan söylemeleri ağırıma gitti. Oysa bugün çözüm sürecinin nasıl tıkandığını, Selahattin Demirtaş’ın “Meclis top çeviriyor” diye yorumladığı gelişme-me-leri yazmak istiyordum.

PKK’nın son kararının Türkiye’den tümüyle çekilmek olmadığını.. Öcalan özgür kalmazsa döneceklerini..

Bu konudaki çok net açıklama ve hamleleri anlatacaktım.

Neyse..

Önümüzdeki günlerde o gelişmeleri.. “ÖCALAN REALİTESİNİ” nasılsa daha çok konuşacağız.

/././

halkTV

Emniyet’in yazısı ortaya çıktı! Bahis baronu nasıl kaçtı? -Bahadır Özgür / halkTV-

Üst üste gelen operasyonlar ve son olarak hakemlere sıçrayan soruşturmayla beraber, yasadışı bahisle kesin bir mücadeleye girişildiği ilan edildi. Fırtınanın sonunda en azından bir ‘baron’ yakalanıp ilişkileri açığa çıkarılacak mı, yoksa mesele bahis oynayanla mı sınırlı kalacak, göreceğiz.

Halen devam eden ve yakından takip ettiğim bir bahis soruşturmasındaki gelişmeler ise bu konuda hiç iyi bir fikir vermiyor.

Soruşturmanın baş zanlısı, Türkiye’deki yasadışı bahis organizasyonunun önemli isimlerinden Fedlan Kılıçaslan.

Şu anda Polonya’da kurduğu devasa ağla Türkiye’yi soyuyor. Polonya medyasının da gündeminde. En son Varşova’nın en lüks gökdeleninde satın aldığı 20 milyon dolarlık ofis vesilesiyle haber oldu.
Peki bir yıl öncesine kadar Kılıçaslan devletin elindeyken, nasıl ve kimlerin yardımıyla kaçtı?

Olay başından sonuna bir skandallar zinciri aslında. Nitekim Kılıçaslan’ın tutuklandığına ama birilerinin serbest bıraktırıp kaçmasını sağladığına kanıt olacak bir resmi yazışma da ortaya çıktı şimdi.

Nasıl mı?

whatsapp-image-2025-11-01-at-08-51-42-1.jpeg

AKP’Lİ BELEDİYENİN İHALESİYLE PARA AKLANDI

Kılıçaslan’ı 2022 yılından beri izliyorum. Pek çok haber de kaleme aldım.

Her şey bir arazi ihalesiyle başladı…

O dönem AKP’de olan Balıkesir Belediyesi, şehrin en değerli yerlerinden biri olan eski lunapark arazisini satışa çıkardı. 26 Ocak 2022 günkü ihalede, 8 bin metrekarelik arazi 52 milyon liraya, Gold Money Kuyumculuk adlı bir şirkete satıldı. İhaleye sadece bu şirket girdi.

Pandemi günleriydi. Çoğu kimsenin dikkatini çekmedi.

İhalenin ardından şirketin KKTC’de Halil Falyalı’nın kara para ağının içinde yer aldığı bilinen ve Ukrayna’da yasadışı bahis şirketi bulunan Fedlan Kılıçaslan’a ait olduğunu yazdım. Ayrıca kurduğu forex şirketi de şaibeli bulunduğu için SPK’dan ceza almıştı.

whatsapp-image-2025-11-01-at-08-51-43.jpeg

Belediye açıkça kara para aklamaya alet oluyordu. Ne var ki, konuyu araştırması gerekenler habere erişim engeli getirdiler.

Ve Kasım 2023’te 10 ili kapsayan büyük bir yasadışı bahis operasyonu yapıldı. Operasyonu İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, sosyal medya hesabından duyurdu. 59 kişinin yakalandığı, 38’inin tutuklandığı açıklandı. Resmi açıklamada isimler baş harfleri ile kodlanarak verildi. Aralarında F.K. da vardı. Yeni Asır’ın yaptığı bir haberde ise ele başı olan kişinin Fedlan Kılıçaslan olduğu, Balıkesir’de eşi ile beraber yakalandığı belirtiliyordu. Milyonlarca dolarlık bir aklama organizasyonundan bahsediliyordu.

Aradan aylar geçti…

Kılıçaslan’ın ismine bu sefer 2 Ağustos 2024 günü Milliyet gazetesinde yayınlanan bir boşanma ilanında rastladık.

FİRAR BOŞANMA İLANIYLA ORTAYA ÇIKTI

2018’den beri evli olduğu eşi F.Z., boşanma davası açmıştı. Aylık 200 bin lira nafaka ile 20 milyon lira tazminat istiyordu. İstanbul Anadolu 15. Aile Mahkemesi, Kılıçaslan’ı adresinde bulamadığından tebligat için ilan vermişti. Tebligatta boşanma gerekçesi olarak, Kılıçaslan hakkında başlatılan soruşturma nedeniyle eşinin de olaya dahil edilip tutuklanması ve sanık olarak yargılanması gösteriliyordu.

whatsapp-image-2025-11-01-at-08-51-42-2.jpeg

Yani aynı operasyonda yakalanan eşi tutuklu olarak cezaevindeydi. İlanın ardından yaşananları hatırlatıp, normalde cezaevinde olması gereken Kılıçaslan’a mahkemenin nasıl olup ulaşamadığını, cezaevinden bırakılıp bırakılmadığını sormuştum. Tabi ki resmi bir yanıt alamadım.

Kılıçaslan aniden Polonya’da belirdi. Akif Capital, Nex Level Global Company ve FAF Global Company adlı şirketlerle kurduğu ağ üzerinden bahis organizasyonunu daha da büyütmüş halde. Yanında Polonya’ya okumaya giden üniversite öğrencilerinden oluşan onlarca kişilik bir yazılım ve çağrı merkezi ordusu çalıştırıyor. Türkiye’deki bazı gazetelerin internet sitelerinde parasıyla “Türkiye’nin Elon Musk’ı” türü haberler yayınlatıyor. Hatta en son onun sahibi olduğu Meritking adlı yasadışı bahis sitesinin Galatasaray’a sponsor olması büyük olay olmuştu.

whatsapp-image-2025-11-01-at-08-51-42.jpeg

EMNİYET’İN YAZISI: ACİL TEDBİR!

İşte Kılıçlaslan’ın aslında tutuklandığına ve hemen ardından serbest bırakıldığına işaret eden bir resmi belge de ortaya çıktı.

İzmir Emniyet Müdürlüğü’nün, 8 Şubat 2024 tarihli 161551977 Sayılı mahkeme kararına istinaden Kılıçaslan’ın 52 milyon liraya aldığı arazinin tapudaki beyanlar hanesine ipotek tesis edildi. Yani tedbir konuldu. Karar, Yerlikaya’nın açıkladığı operasyondan yaklaşık iki ay sonra alındı.

Anlaşılan tapuya ipotek konuldu, baron salındı!

Bir kez daha sormak gerekiyor. Kılıçaslan nasıl olup da son yılların en büyük bahis soruşturmalarından birinden yakayı kurtarıp yurtdışına çıktı? Kimler buna göz yumdu? Bir para aklama operasyonu olan Balıkesir Belediyesi’nin yaptığı ihale incelendi mi? Kılıçaslan’ın para trafiği takip edildi mi? Hakkında kırmızı bülten çıkarıldı mı?

Biz önce eldeki soruşturmaların akıbetini soralım. Yeni operasyonların akıbetine sıra gelir …

Bahadır Özgür / halkTV

ABD Venezuela’da alçaklığın tarihini yazdı, yazıyor + Komisyon seyahatte -soL-

ABD Venezuela’da alçaklığın tarihini yazdı, yazıyor -Erhan Nalçacı- 

ABD yakın vadede Venezuela’da kazansa bile çöküşünü geri çeviremez bir noktaya geldi. Büyük bütçe açığı, ülkesindeki ayaklanmaya hazır derin toplumsal eşitsizlikler, azalmış ordu morali…

Son bir aydır Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti ABD ordusu tarafından kuşatıldı. Nükleer denizaltı, savaş gemileri, bombardıman uçakları, en nihayet uçak gemisi.

ABD donanması tarafından Venezuela’nın kuşatılması görülüyor.

Sebep?

Uyuşturucuya karşı mücadele mi? ABD bir haydut devlet olarak yalan söylüyor. ABD emperyalizmi sonlansa bölgede uyuşturucu sorunu kalmayacak muhtemelen. ABD kirli işlerini finanse etmek, paralı askerleri beslemek, kendi ülkesinde işçi sınıfını kontrol etmek, devletlere bahane edip saldırmak için uyuşturucu madde sorununu kullanıyor. Zaten en büyük üretici çok yakın zaman kadar ABD kontrolünde kalan Kolombiya, sonra Meksika. Venezuela’da sadece devede kulak sayılacak bir ölçüde madde transferi olduğu söyleniyor. 

ABD emperyalizmi Venezuela karasularında tamamen hukuk dışı olarak küçük teknelere saldırıyor, onlarca masum kişiyi öldürüyor, hiçbir kanıt sunmak zorunda hissetmiyor kendini.

Arkasında milyonlarca hesabı sorulmamış ölü var bu katil devletin. Bir 50 kişinin lafı mı olur?

Ve bağımsız bir Devlet Başkanının yani Maduro’nun başına 50 milyon dolar ödül kondu ABD tarafından. CIA ise sanki zaten daha önce bu işi yapmıyormuş gibi bir darbe için görevlendirildi. Şu anda harıl harıl kimleri satın alabileceklerine çalışıyorlar.

Şebekenin bir de diğer yönü var. Nobel Barış Ödülü Maduro’nun muhalifine verildi. Böylece İsveç sermaye sınıfı da bu alçaklar çetesinin üyesi olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Büyük olasılıkla kapsamlı bir kara harekâtı yerine nokta vuruşların yapıldığı bir darbe planlanıyor, göreceğiz yakında ne olduğunu.

ABD’nin söz konusu alçaklık tarihi anlayabilmek için yerimiz yettiğince tarihe dönelim:

Bir alçaklık tarihi

ABD sermaye sınıfı 1800’lerde Orta ve Güney Amerika’ya bir sömürge gözüyle bakmaya başladı. Monroe Doktrini “Avrupa devletleri elinizi çekin bu bölgeden, burası benim alanım” anlamına geliyordu.

ABD bu geniş coğrafyayı ham maddelerine el koymak, pazar olarak ve ucuz emek gücünden yararlanmak için kullandı. Yıllarca işgaller, askeri darbeler, paralı askerler, satın alınmış politikacı ve subaylar ve tabi ki işbirlikçi sermaye çevrelerinin desteği Güney ve Orta Amerika ülkelerinin bağımsızlığını engelledi.

İspanyol egemenliğine karşı Bolivar’ın liderliğinde bağımsızlığını kazanan Venezuela ABD’nin bu yayılma hırsına direnemedi diğer ülkeler gibi. 1895’ten itibaren Venezuela ABD hegemonyası altına girdi. Askeri darbe ile iktidara gelen ve 1935’e kadar yönetimde kalan General Gomez Venezuela’nın zengin petrol yataklarını ABD petrol şirketlerine peşkeş çekti. Hatta ABD’nin 2. Dünya Savaşını Venezuela petrolü ile kazandığı söylenir.

1999’a gelindiğinde Venezuela tıpkı diğer sömürge ülkelerde olduğu gibi tek ürün olan petrol üretimine dayanan bir ekonomiye sahipti. Kırlar nüfusu besleyememiş, kentlerde çok büyük bir toplumsal eşitsizlik yaratmak üzere işsiz yoksullar gecekondu mahallelerine yığılmıştı. Sağlık, eğitim ve kent hijyeninden büyük ölçüde uzak koşullarda yaşıyorlardı.

Ülke zengin ve küçük bir azınlık oluşturan işbirlikçi bir burjuvazi tarafından yönetiliyordu.

Chavez ve ekibi bu koşullarda seçimle yönetime geldi. ABD emperyalizmine karşı bağımsızlıkçı, kamucu ve sosyal devletçi, Latin Amerika halklarının özgürleşmesinden ve birliğinden yana bir programa sahipti.

Petrol gelirlerini devletin kontrolü altına aldı ve buradan kent yoksullarına eğitim ve sağlık hizmeti götüren bir program başlattı, Küba’dan bu konuda kapsamlı bir yardım aldı.

Uzaktan bakıldığında bir devrim olmuş gibi gözüküyordu. Buna sonra geleceğiz.

Biz çok seyrettik “Devrim Televizyondan Yayınlanmayacak” belgeselini, ama gençler seyretmemiş olabilirler, aradan 23 yıl geçti ne de olsa. Venezuela’da ne olduğunu anlamak için gençlerimizin bu belgeseli izlemelerini kuvvetle öneriyoruz. Bir belgesel çekmek için tesadüfen orada bulunan İrlandalı film ekibi Chavez’e karşı ABD tarafından tezgâhlanan darbeye tanıklık eder. Bu tanıklıklarını muhteşem bir belgeselle dünyayla paylaşırlar 2003 yılında.

Emperyalist medyanın yalanları ve gerçeği ters yüz etme çabası, satılık generaller, işbirlikçi burjuvazi…

Ancak halkın ayaklanması ile tutuklanan Chavez serbest kalır, darbe başarısız olur. Bu ABD’nin halen devam eden bir emperyalist devlet olarak çöküşünün belirtilerinden birisi olacaktır.

Ancak ABD doğası gereği alçakça saldırılarını sürdürür. Öncelikle ekonomik yaptırımlar uygulanır halkçı yönetimi zayıflatmak için. Obama döneminde Venezuela Merkez Bankası ve devlete ait petrol şirketine abluka niteliğinde yaptırımlar uygulamaya başlar. 2015’te Venezuela “ABD ulusal güvenliğine karşı olağandışı bir tehdit olarak” belirlenir. AB ülkeleri ve Kanada Batı emperyalizminin olağan çete üyeleri olarak ablukaya destek verirler.

Trump’ın yönetime geldiği dönemde abluka pekiştirilir. CIA operasyonu Venezuelalı işbirlikçilere dayanarak geliştirilir. Her seçim dönemi bir darbe için fırsat olarak bilinir. 

2019’da Batı emperyalizmi hiçbir şekilde başkanlık seçimini kazanmadığı halde Guaido denilen bir ajanı Venezuela Devlet Başkanı olarak kabul eder. Az daha ABD’nin askeri müdahalesi ile meşru Başkan olan Maduro yerine oturtulacaktı Guaido.

Üç şey ABD askeri müdahalesine engel olur: Biri o yoksul halkın işgale karşı örgütlenmiş olması, ikincisi ABD’nin Çin’i denizden kuşatma önceliği ve üçüncüsü ABD emekçilerinin yarattığı Vietnam Sendromu.

Halen operasyon devam ediyor. ABD yaptırımları nedeniyle Venezuela halkı açlıkla mücadele etmek zorunda kaldı, yüz binlerce Venezuelalı kanser, sıtma gibi hastalıklara karşı tıbbi bakım alamadı. Hatta bu alçaklar sürüsü Pandemi esnasında bile Venezuela’nın aşıya erişimini engellediler. Üç milyona yakın çocuğun çocukluk dönemi aşıları eksik kaldı. Sadece 2015-2023 yılları arasında 7 milyon kadar Venezuelalı göçtü ülkeden.

Ancak Venezuela dayandı.

Bunun nedenleri var tabi. ABD ne kadar süreci geriletmeye çalışsa da ABD karşıtı bir siyaset Güney ve Orta Amerika’da yükseldi son 20 sene içinde. ABD Brezilya’da bir yargı darbesi yapıyor ama Lula tekrar hapisten çıkıp Başkanlığı kazanıyor. Arjantin’de aşırı sağcı biri seçimi kazanıyor ama bir dönem içinde kaybedeceği anlaşılıyor. ABD’nin kiralık asker ve kirli işler üssü Kolombiya’da bile ABD karşıtı siyaset yönetimde şimdi.

Yükselen programın işçi sınıfına ait olmadığını söyleyelim. Tüm süreci izleyince daha iyi anladık ne olduğunu. ABD’ye karşı bağımsız, sosyal devletçi ve kapitalist bir güç olmaya odaklanmış alternatif bir burjuva siyasi çizgisiyle karşı karşıyayız. Bu siyaset Çin’in bu ülkeler yaptığı sermaye yatırımlarından da güç alıyor. 

Örneğin aşağıdaki grafik abluka altındaki Venezuela petrolünün asıl olarak Çin tarafından alındığını gösteriyor.

2023 verilerine göre hazırlanan grafik bize Venezuela petrolünün asıl alıcısının Çin olduğunu gösteriyor. Çin bu şekilde ucuz petrol elde ederken Venezuela ambargodan sıyrılmış oluyor. ABD ise bu büyük petrol kaynağına kayıtsız kalamıyor. Küba içinse Venezuela petrolünün ne kadar kritik olduğunu anlıyoruz grafikten.

ABD yakın vadede Venezuela’da kazansa bile çöküşünü geri çeviremez bir noktaya geldi. Büyük bütçe açığı, ülkesindeki ayaklanmaya hazır derin toplumsal eşitsizlikler, azalmış ordu morali…

Ama biz binlerce kilometre öteden Türkiye’ye dönelim.

Türkiye sermayesinin ve siyasilerinin bu kadar meşru olmayan, bu kadar kirli ve cani ABD’nin müttefiki olması işimizi kolaylaştırıyor. Türkiye’de bir emekçi iktidarının kurulmasını kolaylaştırıcı bir rol oynuyor.

/././

Komisyon seyahatte -Aydemir Güler- 

Bana sorarsanız, Çandar’ın bu tür komisyonların çatışmalara çözüm ararken işte böyle gezilerle, somut olarak sahada inceleyerek çalışma yürütmesi gerektiği düşüncesi kendi içinde tutarlıdır. Ne de olsa İngilizcede “conflict resolution” adı verilen bu disiplinin sözlüğünde emperyalizm diye bir kavram yoktur.

Bahçeli’nin önerisine göre Öcalan Meclis’e gelecekti. Bu fikir, iktidarın PKK’nın Suriye kolu saydığı SDG’nin, aslında Selefi cihatçılığın Suriye kolu diyebileceğimiz HTŞ ile bütünleşmesi meselesine takıldı. Ankara’nın komşu ülkenin “bölünmez bütünlüğünü” savunduğuna inanacaksak, SDG’nin HTŞ’nin içinde eritilmesini de ilke veya kırmızı çizgi olarak gördüğünü düşünebiliriz! Galiba gerçekte, taraflar bir “dostlar alışverişte görsün” formülü aramakla meşguller. Son haberlere göre bulmuşlar, kimi kaynaklara göre 100 bin kişilik SDG kendisinin beşte biri etmeyen “Suriye Ordusuna” dâhil olmayı kabul etmiş... 

Bakalım bulunan formül AKP’yi tatmin edecek mi ve komisyona yolculuk vizesi çıkacak mı? Bu sorunun yanıtı şekillenene dek İmralı ile Ankara arasında aracılı görüşmelerle yetinmek durumundayız…

Lakin komisyon için başka bir seyahat planı bağlanmış. Gazeteci İsmail Saymaz Perşembe günü sosyal medya hesabından “Terörsüz Türkiye komisyonunun üyeleri İrlanda yolcusu” başlığıyla verdi haberi. 

Saymaz’a göre AKP’den üç, DEM ve CHP’den ikişer kişi, artı bir isim de “sivil toplum adına” yer alacakmış heyette. CHP’den gelen ek açıklamayla, yolculuğun doğrudan Komisyonla temas edilerek değil “özel bir kuruluş” ile bazı milletvekilleri tarafından tasarlandığı eklendi habere… 

Özel kuruluş denen Democratik Progress Institute, Demokratik İlerleme -veya Gelişim- Enstitüsü kamuoyunda pek bilinmiyor, ama Türkiye’nin yabancısı değil. Londra merkezli enstitünün kuruluş tarihini kendi internet sayfasında göremedim, ama bir yerde 2010 diye verilen bilgi inandırıcı görünüyor. DPI çalışma alanını genel olarak “çatışmaların çözümü” ve demokratik ilerleme başlıklarıyla tanımlasa da, işlerine ve kadrosuna bakıldığında Kürt sorununa odaklandığını açıkça görebiliyoruz. 2010 civarında İngiltere’de böyle şeyler yapılmamış olması düşünülemez.

Yıllar önceydi, Taksim’de bir otelde bir sempozyuma davet edilmiştim. Protokoler bir davetti, ama ben de, hafızam beni dramatik biçimde yanıltmıyorsa, başlığı “Kürt sorununda Öcalan çözümü” olan etkinliği doğrusu merak etmiştim. 

İzlediğim panel tipi oturumlardan birinde şimdi DEM milletvekili olan Cengiz Çandar çözüm için sahada ciddi incelemelerde bulunduklarını anlatırken, o zaman milletvekili olan Levent Tüzel’e bir bilgiyi onaylatmak istemişti: Birlikte İrlanda’ya gitmişler, orada, Çandar’ın söylediğine göre MI6’ten de dinlemişler nelerin nasıl yapıldığını, çatışmaların nasıl çözüldüğünü… 

MI6 nedir diye soran olur mu? Hani son zamanlarda “İngiliz ajanlığı” güncellik kazandı ya; Britanya’nın istihbarat örgütünden yani resmi ajanlık müessesesinden söz ediyoruz. Geçenlerde emeklilik törenini İstanbul’daki konsolosluk binasında yapan Richard Moore’un başkanı olduğu MI6 yani. Moore Türkiye’de diplomat olarak ve CV’sinden anlaşıldığı kadarıyla ajan olarak çok çalışmış. 

Çandar’ın sözünü ettiği gezi bir yayına da dönüştü. Oradan tarihi kesin olarak öğrenebiliyoruz: 27 Kasım – 1 Aralık 2011. Yayın DPI’ın internet sitesinde 217 sayfalık bir rapor halinde duruyor: “Türkiye: İrlanda Cumhuriyeti’ne Karşılaştırmalı Çalışma Ziyareti - Çatışma Çözümü.” 

Az yukarıda MI6’den çağrışımla adını hatırlattığım Moore o çalışma ziyaretinin “Birleşik Krallık ve İrlanda katılımcıları” arasında yer alıyor. Bir süre sonra Ankara’ya Büyükelçi olarak gelecek, 2020’de ise MI6’in tepesine çıkacak olan Moore katılımcı listesine “gazeteci ve eski Dışişleri sözcüsü” sıfatıyla girmiş…

Liste uzun ve 14 yıl geçmesine karşın bazı süreklilikler de göze çarpıyor. Mithat Sancar şimdilerde İmralı heyetinde. Raporda yer verilen listede akademik unvanına ek olarak Taraf gazetesi yazarı olarak tanıtılıyor. Saymaz’a göre İrlanda yolculuğuna hazırlanan CHP’li Sezgin Tanrıkulu 2011 kışında o çalışma ziyaretindeymiş. Sivil toplumu temsil edecek olan Yılmaz Ensaroğlu o zaman SETA’da “hukuk ve insan hakları müdürü” imiş. Belki başkaları da vardır… Kim bilir, bazı mesleklerde emeklilik olmazmış, bakarsınız Richard Moore da katılır. 

Yukarıda Cengiz Çandar’ın adı geçti. Bana sorarsanız, Çandar’ın bu tür komisyonların çatışmalara çözüm ararken işte böyle gezilerle, somut olarak sahada inceleyerek çalışma yürütmesi gerektiği düşüncesi kendi içinde tutarlıdır. Ne de olsa İngilizcede “conflict resolution” adı verilen bu disiplinin sözlüğünde emperyalizm diye bir kavram yoktur. 

/././

soL

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -10 Ocak 2026-

Sağlıkta çeteleşmenin sonu yok: Radyoloji skandalları arka arkaya patladı -Aslı İnanmışık-  Kamu hastanelerinde radyoloji hizmetlerinin taşe...