Ortadoğu’daki İran-İsrail gerilimini ezberlerden arındıran Erdemol, yeni kitabında savaşın gölgede kalan gerçeklerini, emperyalizmin rolünü ve direnişin seyrini ortaya koyuyor.
Mustafa Kemal Erdemol'un yeni kitabı “Gölgeden Gün Işığına: İran-İsrail Savaşı”, Ortadoğu’nun en karanlık, en fazla çarpıtılan, en çok ezber üretilen çatışmalarından birini tüm tarihsel ağırlığıyla masaya yatırıyor. Erdemol hem kırk yıllık İran-İsrail geriliminin görünmeyen katmanlarını, hem de sıcak çatışmanın ardında biriken politik fay hatlarını berraklaştırmak için bu kitabı kaleme aldığını söylüyor.
Erdemol ile hem kitabın ortaya çıkış nedenlerini, hem İran-İsrail gerginliğinin köklerini, hem İsrail’in soykırım politikalarını, hem direniş cephesinin bugünkü seyrini hem de Türkiye’de solun bu başlığa dair tutumunu soL için konuştuk.
'İran’ın dinciliğini eleştirenlerin İsrail’in dinciliğini görmezden gelmesi gerçeği saklıyor'
Öncelikle kitabın öyküsüyle başlayalım. Bu kitabı neden yazdınız? Neden tam bu dönemde? Üst başlıktaki “Gölgeden Gün Işığına” ifadesi neyi anlatıyor?
Büyük bir bilgi kirliliği var. Medyanın özellikle Ortadoğu söz konusu olduğunda nasıl gerçeği tersyüz ettiğini yıllardır görüyoruz. İran-İsrail gerilimi de böyleydi: Kırk yıldır süren bir çatışma, ama çoğu zaman “gölgeden” takip edilen, kontrollü temaslarla ilerleyen, görünür olmayan bir savaş.
Ben bu kitabı o gölgeyi kaldırmak, gerçeği tarihselliğiyle ortaya koymak ve solun sürece müdahale etmesini kolaylaştırmak için yazdım.
Bu tür çalışmalarda genelde “İran bir din devleti. Neden ona arka çıkıyorsunuz?” tarzında yorum ya da eleştiriler geliyor. Yazarken ya da yayınladıktan sonra benzer yorumlarla karşılaştınız mı?
"Evet, İran bir din devleti. Ama karşısındaki İsrail de bir din devletidir; üstelik yayılmacı programını Tevrat’taki “Nil’den Fırat’a” yazısını meclisinin kapısının üstüne kazımış bir ülke. İran’ın dinciliğini eleştirenlerin İsrail’in dinciliğini görmezden gelmesi gerçeği saklıyor."
Kitabın adı bu yüzden: “Gölgeden Gün Işığına.” Çünkü 13 Nisan’da ilk kez açık bir savaş yaşandı. Bu, kırk yıldır kontrollü giden çatışmanın perdeyi araladığı andı.
Kitapta gerilimin doğrusal ilerlemediğini söylüyorsunuz. İran-İsrail ilişkisindeki kırılma noktaları neler?
İki büyük kırılmadan söz edilebilir.
Birincisi şaşırtıcı gelebilir: 1980–88 İran-Irak Savaşı’nda İran’ın en büyük destekçilerinden biri İsrail’di. Humeyni İranı'na silah ve lojistik sağlayan ülkeler arasında İsrail vardı. Bunun nedeni de İsrail’in o dönem Irak’ı bölgedeki en büyük tehdit olarak görmesiydi.
İkincisi, 2024’te yaşanan açık savaş. İsrail bugüne dek ulus-devletlerle doğrudan savaşmayan, genelde “alt aktörlerle” çatışmayı tercih eden bir devletti. Hizbullah’la savaşır, Hamas’la savaşır ama devletlerle savaşmazdı. İlk kez bu politikayı bozdu ve İran’ı doğrudan vurdu.
Bu iki kırılma, İran-İsrail hattındaki bütün ezberleri bozan gelişmelerdir.
'Yavaşlatılmış soykırım'
İsrail’in bugün yürüttüğü operasyonlar tartışmasız bir yıkım yaratıyor. Sizin tanımınızla bu bir “yavaşlatılmış soykırım”. Nasıl tarif ediyorsunuz?
7 Ekim’den bu yana 67 bin insan öldü. En az 20 bini çocuk. Ancak bu rakamın öncesi de var: yıllardır süren sistematik öldürme politikası, kuşatma ve kısıtlama rejimi…
“Soykırım” kavramı uluslararası hukukta teknik bir tanım ama İsrail’in uygulamasının özü şudur: nüfusu, sosyal dokusu, hafızası ve geleceği hedef alınan bir toplu yok etme süreci. Bu, hızla değil, yavaş yavaş yapılan bir soykırımdır."
Üstelik İsrail bunu tek başına da yapmıyor. ABD’nin bütün kirli işlerini İsrail yürütüyor; İsrail’in yapamadığı kirli işleri de ABD üstleniyor. Kasım Süleymani suikastı bunun örneğidir: Suikastı ABD yaptı, ama İsrail için yaptı.
‘Tarih bazen sizi iki taraftan birinin yanında saf tutmaya çağırır’
Türkiye’de solun İran ve Filistin başlıklarına yaklaşımı son zamanlarda epey tartışıldı. Epey farklı eğilim ve analiz yayınlandı. Sizce bu durum neden kaynaklandı? Yoksa hep böyle miydi?
Solun tarihsel ölçütü sınıfsal olandır. Yani ben sol deyince bunu anlıyorum, bunu kastediyorum. İran yönetimi elbette bizim değer dünyamızla örtüşmez; İran’ın dinci-merkezli devlet yapısı, ticaret burjuvazisinin gölgesinde duran bir mollalar iktidarıdır.
Ama emperyalizmin Ortadoğu’daki eksen savaşında tablo iki seçenekli hale geldiğinde —tıpkı Suriye’de olduğu gibi— barbarlık ile modernitenin, yani IŞİD’le laik devlet yapılarının karşı karşıya geldiği anlarda bir taraf tuttuysak, bugün de emperyalizmin hedefe koyduğu ülkelerde gerçeği ayıklamak zorundayız.
Bu İran’ı yüceltmek değil; ezberlerin yerine somut güç dengelerini koymaktır. İsrail’in suçlarını görmeden İran’ın sorunlarını tartışmak eksik olur.
İstanbul'dan sonra Ankara'da okurları ile buluşan Mustafa Kemal Erdemol, Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde gerçekleştirdiği söyleşi ve imza gününde, "Emperyalizm Ortadoğu'da nasıl yenilir?" sorusuna dair sunum yaptı. Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi ve İletişim Emekçileri Dayanışma Ağı'nın ortaklaşa düzenlediği etkinliğe ilgi büyüktü.
‘İsrail ordusunun yenilmezlik imajı ilk kez orada çöktü’
Peki söz konusu Hamas ya da Hizbullah gibi aktörler olunca iş biraz daha çetrefilli bir hal almıyor mu?
Bu yapıları romantize etmeden, ama emperyalizmin Ortadoğu’daki “vekil aktör” düzeneklerini de hesaba katarak ele almak gerekir. Hamas da Hizbullah da kendi toplumsal dayanakları, kendi politik sınırları olan aktörlerdir.
"Ama şu çıplak gerçek unutulmamalı: İsrail’i 2006’da karada durduran tek güç Hizbullah’tır. İsrail ordusunun “yenilmezlik” imajı ilk kez orada çöktü."
Aynı şekilde 13 Nisan’daki İran-İsrail çatışması, İsrail’i ikinci kez zayıf göstermiştir. İsrail güçlü değil; karşısındaki ülkelerin parçalanmışlığı onu güçlü gösteriyor.
İsrail’i “güçlü değil tehlikeli” olarak tanımlıyorsunuz. Yani hem o kadar güçlü değil hem de böylesi bir yıkımın mimarı. Bu çelişki değil mi?
Hayır.
"İsrail güçlü bir ülke değil; karadan savaş yapamayan, havadan operasyon dışında kapasitesi sınırlı bir devlet. Ama tehlikeli, çünkü emperyalizmin askeri aparatıdır ve bölgede bütün zayıf noktaları kendi lehine kullanacak biçimde örgütlenmiştir. Arap dünyasının parçalanmışlığı, bölge yönetimlerinin gerici karakteri ve emperyalizme bağımlılığı İsrail’i olduğundan daha güçlü gösteriyor."
Son dönemde ABD’nin rolü yeniden görünür oldu. Gazze işgalinde ABD’nin konumu ne?
Bugün Gazze’de yalnızca İsrail yok, Amerika da var.
ABD uzun yıllar Ortadoğu’dan çekiliyormuş gibi davrandı ama Gazze’de yeniden doğrudan sahneye çıktı. Bu, yeni bir hegemonya arayışı. Trump’ın Jacksoncu içe-kapanmacı siyaseti bile ABD’nin bölgeden gerçekten çekildiği anlamına gelmiyordu. Şimdi ABD Gazze’de fiilen yerleşik hale geldi.
Bu, yeni dönemin en kritik göstergesi.
Bunca karmaşık tablo içinde ana soru şu: Ortadoğu’da emperyalizm nasıl yenilir?
Zor ama imkânsız değil.
70’lerde “Ortadoğu devrim çemberi” dediğimiz bir gerçek vardı: Irak, Suriye, Libya, Lübnan… Bu halkaların her biri kırıldı. Fakat bugün yeniden birikim var.
"Emperyalizmi bölgeden söküp atacak olan, komünist hareketin gücüdür. Türkiye solunun, Lübnan’ın, Irak’ın, Suriye’nin ilerici güçleri arasındaki bağların yeniden örülmesi gerekiyor."
Bir de altını çizeyim: İsrail içindeki barış hareketi küçümsenmesin. Dünyanın en güçlü barış hareketlerinden biri hâlâ oradadır ve bu, mücadelede önemli bir etkidir.
Son söz: Bu kitabın okura ne söylemesini istersiniz?
Öncelikle bitirmeden bu çalışmanın ardından gelecek olan bir Hamas çalışmasından da bahsetmek isterim. Aksilik olmazsa okurlar, bu çalışmanın ardından bir de "Hamas" kitabıyla buluşacak.
Bu kitaba tekrar dönecek olursak. Ezberleri kırmak, emperyalizmin kör noktalarını görünür kılmak ve “kaçınılmaz” diye dayatılan yalanları dağıtmak için yazıldı bu kitap.
Ortadoğu’da hiçbir şey kendiliğinden olmuyor; her şeyin arkasında tarihsel, sınıfsal ve emperyalist gerekçeler var. Gölgede kalanı gün ışığına çıkarınca savaşın bütün yüzü görünür oluyor.
"Bir de elimizde bir deneyim var: İsrail parlamentosunda bile komünist milletvekilleri barış çağrısı yapıyor, bu sınıfsal karşıtlığı dile getiriyor. Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü barış hareketlerinden biri İsrail'de var. Şimdi işleri çok zor olsa da, İsrail Komünist Partisi'nin kararlı tavırları var. Batı'nın da iki yüzü var. Ama bu iş bitecekse komünistlerin Ortadoğu’da da büyüyerek, genişleyerek, gücünü büyüterek çözeceği bir iştir. Başkası artık zaman kaybı. Tarih bunu gösterdi. Hem de defaatle."
Bunca karanlığın içinde iyimserim. Gölgeden gün ışığına çıkan tek şey İsrail barbarlığı değil. Bir de bunun karşısında komünistlerin mücadelesi var. Yani çok işimiz var.
Dört vaka, bir vakıa: İngiliz istihbaratının Türkiye’deki sağcılarla ilişkisi -Yiğit Günay-
Sağcı iktidar, önüne geleni İngiliz ajanlığıyla suçluyor. Oysa son birkaç haftada ortaya çıkan dört vaka, aynı olguya işaret ediyor: İngilizlerle de, diğer batılı istihbarat örgütleriyle de esas işbirliği yapanlar, Türkiye'deki sağcı iktidar.
AKP’nin bir türlü halkın desteğini sağlayamadığı Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik operasyonda son hamle, “casusluk” suçlaması oldu.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ve ekibi, aralarında gazeteci Merdan Yanardağ’ın da bulunduğu şüphelilere öyle suçlamalar yöneltti ki, Hüseyin Gün üzerinden herkes, birden fazla yabancı istihbarat örgütüne çalışan casuslar ilan edildi. Üstelik, daha suçlama hakim karşısına getirilmeden TELE1’e kayyım yoluyla çöküldü.
Sözde “casusların” çalıştığı bir numaralı istihbarat örgütüyse, iddiaya göre, İngiliz MI6 oldu.
Başta Merdan Yanardağ olmak üzere, şüphelilere yöneltilen “casusluk” iddiası, daha önce soL’da incelediğimiz üzere çok sallantılı.
Ama İngiliz istihbaratının Türkiye’deki sağcılarla yakın ilişkisi çok gerçek.
Vaka 1: Suriye’yi bölmede işbirliği
18 Eylül günü MI6’nın şefi Richard Moore, emekliliğe ayrılma konuşması yaptı.
Moore bu konuşma için mekan olarak İstanbul’u seçmiş, üstelik, Türkiye’yi küçük düşürürcesine İstanbul’dan tüm dünyaya “İngiliz istihbaratına casusluk yapmak için kullanabilecekleri kanalları” ilan etmişti. İşin o kısmını daha önce soL’da ele almıştık.
Moore, o konuşmasında, İngiliz gizli servisinin geçen yıl Suriye’de Esad’ı deviren operasyonda başı çeken Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) örgütüyle çok daha öncesinde ilişki kurduklarını itiraf etmişti.
"Kriz zamanlarında önemini ortaya koyan uzun dönemli ilişkiler tesis edebilme becerimizle gurur duyuyoruz… HTŞ ile Beşir Esad’ı devirmelerinden bir ya da iki yıl önce ilişki kurmamız sayesinde, Birleşik Krallık hükümetinin Suriye’ye haftalar içinde dönüş yapabilmesinin önünü açmış olduk."
Suriye’nin bölünmesine gitmekte olan süreçte Türkiye, İngiliz istihbaratıyla işbirliği yapmış ve sahada HTŞ’nin operasyonuna destek vermişti.
İngiliz istihbaratıyla el ele, Türkiye’nin sağ iktidarı, bölgede İsrail’in at koşturmasını sağlayan operasyonun yürütücüsü oldu.
Vaka 2: Hüseyin Gün’ün kendisi
Başsavcılık, geçmişi şüphe uyandıracak kadar istihbarat servisleri, yabancı devletler ve istihbarat kökenli özel siber güvenlik şirketleriyle yakın ilişkiyle dolu Hüseyin Gün’ü İngiliz ajanı ilan edip operasyon yaptı.
Operasyonu takip eden bir hafta içinde ortaya çıktı ki, meğer Türkiye devleti, bu “azılı İngiliz casusuyla” yıllardır işbirliği yapıyormuş.
Gün, 2010-2016 yılları arasında Londra’da Türkiye Büyükelçiliği’nin “eli kolu” gibiydi. 2010 yılında Egemen Bağış, İbrahim Kalın, Kürşat Tüzmen gibi dönemin AKP’li isimlerini İngiliz bakan ve parlamenterlerle bir araya getiren Londra’daki “Yükselen Türkiye” toplantısının organizatörlerinden biriydi.
Aynı yıl, TMSF’nin o dönem çöktüğü şirketleri kapatmak için hükümet teşviğiyle ihalelere giriyordu.
Gün’ün İngiliz istihbaratına çalıştığına en büyük kanıt olarak ortaya atılan isim, Christopher Paul McGrath’ın yöneticisi olduğu şirket, bu yıl dahi Türkiye’deki iki bakanlıktan ihale almıştı. Yani Türkiye devleti, MİT raporuna göre “İngiliz istihbaratıyla ilişkili” saydığı isme, bizzat kendi eliyle bakanlıkların verilerini sunuyordu.
Yani İngilizlerin zaten casusa ihtiyacı yoktu, Türkiye’deki iktidar, İngiliz istihbaratına ülkede at koşturması için yeterli alanı sağlıyordu.
Türkiye’deki çözüm süreci için kurulan komisyonun birçok üyesi, İngiltere’de devletle yakın işbirliği içindeki bir kurumun davetlisi olarak bu ülkeye gidecek ve çözüm için öneriler dinleyecek.
Democratik Progress Institute, yani Demokratik İlerleme Enstitüsü isimli söz konusu kuruluş, dünyadaki çatışmaların çözümü konusunda faaliyet yürütüyor, ancak kuruluşun sitesindeki açıklamalara göre en fazla odaklandıkları konuların başında Türkiye’deki Kürt sorunu geliyor.
Çalışanları arasında da Kerim Yıldız, Saniye Karakaş gibi Türkiye kökenli isimler bulunan kuruluş, 2010’ların ilk yarısında yürütülen çözüm sürecinde de rol oynadığını, sitesinde yayımladığı raporda dile getiriyor.
İddiaya göre AKP, CHP ve DEM’li komisyon üyeleri, İngiltere’deki toplantıda emekliliğini İstanbul’da duyurmuş olan MI6 şefi Richard Moore’u da dinleyecek.
Yani bizzat TBMM, Türkiye’nin en önemli sorunlarından birinde, İngiliz istihbaratının aklına başvuracak.
İngiliz istihbaratı 1990’lı yıllarca Çin’i bölme planı yapıyor, bu amaç için Uygurları kışkırtmak üzere Türkiye’deki ülkücüleri kullanıyordu.
Kilit isimlerden biri, ülkücü çete lideri Abdullah Çatlı’ydı. Çatlı, “Michael Nicholson” adına düzenlenmiş sahte pasaportla defalarca Çin’in Sincan bölgesine gitti ve terör eylemleri düzenlenmesine aracılık etti.
İngiliz ve Amerikan istihbaratı, Çin’e karşı kışkırtma faaliyetlerinde Çatlı dışındaki ülkücülerden de yararlandı.
Son dönemde ortaya çıkan bu dört vaka, aynı vakıaya işaret ediyor: İngiliz istihbaratıyla da, Amerikan istihbaratıyla esas yakın ilişki içinde olanlar, Türkiye’deki sağcılar.
Başkalarına yönelik suçlamalar, işbirlikçi sağcıların tekel konumlarını kaybetmeme isteğinin yansıması.
/././
İngiltere, Çin’i bölme planında Abdullah Çatlı ve diğer ülkücülerden nasıl faydalandı?-Ercan Deniz Küçük-
Bir akademik konferansta ortaya konulan bilgiler, İngiltere'nin 1990'larda Çin'i üç parçaya bölme çalışmaları kapsamında Abdullah Çatlı'yı da kullandığını ortaya koydu. Uygur ayrılıkçılığında ülkücü rolü, Çatlı'yla sınırlı değil.
Çin'e karşı desteklenen ayrılıkçı Uygur hareketi, cihatçı. Suriye'deki savaşta da çok sayıda Uygur militan yer aldı. Hâlâ binlerce Uygur cihatçı, Suriye'de silahlı bir güç olarak varlığını koruyor.
Akademik bir konferansta ortaya konulan belgeler, Çin'i üç parçaya bölmek için İngiltere'nin 1990'lara kadar yaptığı planlarda Türkiye'deki ülkücü hareketi ve Abdullah Çatlı'yı kullandığını gösterdi.
İngiliz istihbarat servisi MI6 ile bağlantı, şu aralar Türkiye'nin gündeminde.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın geçtiğimiz günlerde başlattığı "casusluk soruşturması", İBB’ye ve gazetecilere dayandı. Savcılık CIA, MOSSAD ve MI6 ile ilişkisi olduğunu iddia ettiği Hüseyin Gün’ün, Necati Özkan ve gazeteci Merdan Yanardağ’la irtibatlı olduğunu, kişisel verilerin yabancı ülkelere gönderildiğini, 2019 seçiminde manipülasyon yapıldığını savundu. Soruşturma kapsamında İmamoğlu ve Özkan’ın yanı sıra Yanardağ tutuklandı. TELE1’e el konuldu.
Türkiye günlerdir İngiltere’ye casusluk yapıldığı iddialarını tartışırken Hong Kong’da yaşayan gazeteci Nury Vittachi, 90’lı yıllarda İngiliz Gizli İstihbarat Servisi ile (MI6) ülkücülerin irtibatını anlattı.
Vittachi, günümüzde başını ABD’nin çektiği, Çin'e karşı Uygur bölgesindeki ayrılıkçı unsurları destekleme meselesinin geçmişini hatırlattı. Sri Lankalı gazeteci, 20 Ağustos’ta Hong Kong Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (HKBTÜ) tarafından düzenlenen MI6 ve CIA’in 1990’larda Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki selefi-ayrılıkçı grupları nasıl finanse ettiğini ve eğittiğini inceleyen “Küresel Karşılaştırmalı Sincian Perspektifleri” başlıklı bir konferansta tartışılan konuları aktardı.
Konferansta gündeme getirilen konulardan biri, Journal of Strategic Studies dergisinin 12 Nisan 1996 tarihli 41. sayısında, Türkiye ve Kafkasya üzerine çalışmalarıyla ülkemizde de akademik çevrelerde tanınan Joseph Brewda'nın kaleme aldığı “Pan-Türkler Çin’in Sincian’ını hedef alıyor” başlıklı makalede sunulan belgeler oldu.
Vittachi'nin haberinde Çin’in bölünmesi için Uygurlar’ın nasıl kışkırtıldığı ve Türkiye’de bir dönem sıkça tartışılan ülkücü çete liderlerinden Abdullah Çatlı’nın Çin’deki faaliyetleri de yer aldı.
Çatlı, 'Michael Nicholson' sahte pasaportuyla MI6 için Uygurları kışkırttı
ABD, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği'ne karşı Çin'le ittifak yapmış, fakat Soğuk Savaş'ın Sovyetler Birliği'nin çözülmesiyle sona ermesinin ardından Çin, emperyalizmin hedefi haline gelmişti.
Konferansta ortaya konulan bilgilere göre İngiltere bu dönemde, 1990'ların ilk yarısında Çin’i Han Çini, Tibet ve Uygur olmak üzere üç ayrı bölgeye ayırmak için kapsamlı çalışmalar yürüttü. İngiliz istihbaratı, bir asır önce cetvelle çizdiği sınırları bu defa daha incelikli bir çalışmayla belirlemek için Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nden İngiliz akademisyen Gerald Segal'ı görevlendirdi.
Yapılan çalışmalarda Çin’i bölmek için en uygun aktörler olarak etnik ve dini farklılıkları bulunan Uygurlar seçildi. Soğuk Savaş döneminde Yeşil Kuşak projesi kapsamında islamcı hareketleri örgütlemekte deneyim kazanmış olan emperyalizm, bu birikimi de Sincan bölgesinde rahatlıkla kullanabileceği kanaatine varmıştı.
Uygurlar’ın kışkırtılmasında Türkiye’deki ülkücü mafyadan da yararlanıldı.
Konferansta ele alınan, CIA’nın gladyo operasyonlarını anlatan bir kitapta yer alan bilgilere göre Bahçelievler’de 7 TİP’linin katledilmesinin sorumlularından, dönemin gladyo tetikçisi ve ülkücü çete lideri Abdullah Çatlı bu kapsamda MI6’nın kullandığı isim oldu.
Abdullah Çatlı 1978’de Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcılığı da yapan Çatlı, "Michael Nicholson" isimli sahte pasaportuyla sık sık Sincan’a giderek 162 kişinin hayatını kaybettiği Çin karşıtı terör eylemlerini düzenlemeye yardım etti.
CIA radyosu çalışanı ülkücü ayrılıkçı lider
Ülkücü hareketin, Sincan'daki ayrılıkçı unsurlarla teması, yalnızca Çatlı üzerinden ve yalnızca İngiliz istihbaratı dolayımıyla olmadı. Hem başka isimler hem de başka istihbarat örgütleri oyunun içindeydi.
Türkiye’de ülkücü hareketin desteklediği, Alparslan Türkeş’in de yakın ilişkide bulunduğu Uygur ayrılıkçılarının siyasi lideri İsa Yusuf Alptekin’in açtığı yoldan, oğlu Erkin Alptekin devam etti. CIA’nın Asya kıtasına yönelik propaganda aracı olan Radio Free Asia'da (Özgür Asya Radyosu-RFA) çalışan Alptekin, Temsil Edilmeyen Ülkeler ve Milletler Örgütü’nün (UNPO) kurucuları arasında yer aldı.
İngiltere’nin başlattığı Çin’i bölme projesine sonraki yıllarda ABD’den de katkı geldi. ABD’nin desteklediği, Doğu Türkistan İslam Hareketi adıyla BM’nin ve Türkiye’nin de terör örgütleri listesinde yer alan silahlı gruplar Çin içinde terör faaliyetleri yürüttü. Suriye’deki savaşta Türkistan İslam Partisi-TİP adını alan örgüt, IŞİD’in kurulduğu Mücahitler Şûra Konseyi’nin de parçalarından birisiydi. Daha sonra bu oluşumdan ayrılan örgüt, çeşitli noktalarda TSK'ya karşı da çatıştı.
Sibel Edmonds, 11 Eylül'ün ardından kısa süre FBI'da tercüman olarak çalışmış, kurumdan kovulmasının ardından 2000'li yıllarda kimi bilgileri ifşa etmişti.
FBI eski çevirmeni Sibel Edmonds, sonraki yıllarda ABD’nin girişimleriyle ilgili şu itiraflarda bulundu: “1996 ile 2002 yılları arasında biz, Amerika Birleşik Devletleri, Sincan'daki her türlü ayaklanma ve terörle ilgili planı planladık, finanse ettik ve uygulanmasına yardımcı olduk.”
14 Eylül 2004’e geldiğimizde ABD, Doğu Türkistan Sürgün Hükümeti'nin kuruluşuna ev sahipliği yaptı. Washington’daki ABD Kongre Binası'nın HC-6 numaralı odasında kurulan Sürgün Hükümeti’nin ilk başkanı olarak Enver Yusuf Turani seçildi.
Daha sonra merkezini Türkiye’ye taşıyan Sürgün Hükümeti, seçimlerini İstanbul’da yaptı, bakan ve vekillerini ağırlıklı olarak Türkiye’deki isimlerden seçti. Sürgün Hükümeti sonraki yıllarda bölündü.
ABD'den milyonlarca dolarlık destek
İngiltere ve ABD’nin başını çektiği merkezlerin Çin karşıtlığında bir diğer siyasi adımı da Dünya Uygur Kurultayı’nın (DUK) kurulması oldu.
Almanya’nın Münih kentinde 16-19 Nisan 2004’te Doğu Türkistan (Uyguristan) Millî Kurultayı ile Dünya Uygur Gençleri Kurultayı’nın birleşmesiyle kurulan örgütün ilk başkanı Erkin Alptekin oldu. Alptekin’in ardından DUK’a başkanlık yapan Rabia Kadir ve Dolkun İsa’nın Türkiye’ye girişi, milli güvenliğe tehdit gerekçesiyle yasaklandı.
DUK, ABD’den siyasi desteğin yanı sıra fon desteği de aldı. Sonraki yıllarda başta Türkiye olmak üzere birçok ülkede örgütlenen Uygur ayrılıkçılarına ABD'nin Federal Bütçesi'nden beslenen kurumlarından Ulusal Demokrasi Vakfı (National Endowment for Democracy-NED), 2004-2021 yılları arasında 8 milyon 758 bin 300 dolar verdi.
Bu gerçeği NED'in Uygur Programı Yöneticisi ve Çin Masası sorumlusu Ekrem Kerem de internet sitesinden yaptığı açıklamada itiraf etti. Kerem, 2020’de ABD Kongresi’nde kabul edilen Uygur İnsan Hakları Politikası Yasası’nın kendi başarıları olduğunu, NED’in hibe verdiği kuruluşların çalışmaları üzerine inşa edildiğini belirtti.
"Milli güvenliğe tehdit oluşturdukları" gerekçesiyle Türkiye'ye girişleri yasak olan ABD destekli Uygur ayrılıkçıları Dolkun İsa ve Rabia Kadir, 2012 yılında Hürriyet'e verdikleri mülakatta Erdoğan'ın Sincan'a yaptığı ziyareti "Uygur halkı üzerine bir güneş doğmuş gibi, çölde susamış insanın ağzına bir damla su vermiş gibi oldu" sözleriyle övmüştü.
NED’in 2019’da verdiği Demokrasi Ödülü'nü alan isimlerden biri de dönemin DUK Başkanı Dolkun İsa oldu. DUK’un resmi merkezi Almanya’da bulunsa da gerçekte ABD ve Türkiye’deki faaliyetleri büyük önem taşıyor. NED’in fon verdiği Uygur İnsan Hakları Projesi, Uygur Amerikan Derneği, Uygurlar için Kampanya – Uygur Hareketi’nin (CFU) merkezi ABD’de yer alıyor. DUK’a bağlı Türkiye’deki teşkilatlar da özellikle iktidar ve muhalefet kanadındaki siyasilerle sık sık bir araya geliyor.
Gladyo'nun aranan ismi
NATO'nun Soğuk Savaş yıllarında Avrupa ülkelerinde yasadışı faaliyetler için kurduğu Gladyo'nun Türkiye’de yürüttüğü faaliyetlerde bir dönem başroldeki isimlerden biri Abdullah Çatlı'ydı.
11 Temmuz 1978'de Ankara ili Gaziosmanpaşa semtinde Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Bedrettin Cömert'in öldürülmesinin faili ve 9 Ekim 1978'de Ankara ili Bahçelievler semtindeki 7 TİP'linin katledilmesinin baş sorumlusu olan Çatlı’nın, gazeteci Abdi İpekçi'nin öldürülmesi ve Papa suikastinde de, Mehmet Ali Ağca ve arkadaşlarıyla ilişkileri ortaya çıktı.
Uyuşturucu kaçakçılığı başta olmak üzere pek çok suçtan hakkında arama kararı bulunan Çatlı, Mehmet Özbay, Mehmet Saral, Hasan Kurtoğlu gibi pek çok sahte kimlik kullandı. 1990’da İsviçre’de cezaevinden firar eden Çatlı, Türkiye’ye sahte pasaportla girdi. Çatlı, 3 Kasım 1996’da Eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, Gonca Us, Dönemin DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın da içinde bulunduğu arabanın Susurluk’ta yaptığı kazada hayatını kaybetti.
Şehir balkonlarında şifa: Işık, bitki, nefes -Zeki Gül-
Bir zamanlar balkon, evle dışarının, insanla gökyüzünün nefes aldığı yerdi. Şimdi çoğu camla kapatıldı; ışık içeri giriyor ama rüzgar, kuş sesi ve doğanın dili çoğu zaman dışarıda kalıyor. Oysa bir balkonun özü geçirgenliğindedir: biraz rüzgar almalı, biraz ıslanmalı, şehirle temas etmeli.
Hatırlıyorum da eskiden İzmir'in pencerelerinde cam güzeli ruhu, fesleğen kokusu bedeni onarırdı. O yıllarda ne osteoporoz ve D vitamini eksikliği bu kadar yaygındı ne de antidepresan kullanımı bu kadar gerekliydi. Bugün, belki de aynı gelenek, şehir balkonlarında yeniden filizlenmenin umudunu taşıyor.
Küçük bir saksı, bazen bir tarladan daha anlamlıdır: doğayla temas kurmanın ve kendini onarma arzusunun en sade biçimi. Balkonlar odaya dönüştükçe, bitkiler de mobilyaya benziyor; saksılar yaşamdan çok dekorun parçası oluyor. Bitkilerin "mobilya gibi" algılanması, estetiğin ticarileşmesiyle ilgili. Kapitalist sistemde doğa artık fonksiyonel değil, gösteriş ve tüketim objesi haline gelmiş.
Oysa balkonumuzu bitkisel ve şifalı bir sığınağa dönüştürebiliriz.
Kent yaşamı bizi doğadan uzaklaştırıyor; küçük dokunuşlarla balkonlar yeniden minik doğa laboratuvarları olabilir. Melisa, lavanta, nane, fesleğen, adaçayı gibi bitkiler hem görsel hem aromatik olarak ruhu dinlendirir.
Bir balkon, güneşle kurulan en doğrudan temas alanıdır. Sabah 10–15 dakikalık güneş, deride D vitamini sentezini başlatır, kemikleri güçlendirir ve bağışıklığı destekler. Aynı zamanda ruhun kimyasını değiştirir; serotonin ve dopamin salgısını artırır, içe çöken karanlığı hafifletir. Fitoterapi, sadece biyolojik değil, hafızadaki kokularla da şifa taşır: bir yaprak kokusunda çocukluğun yaz akşamı, bir saksı toprakta doğanın hatırası gizlidir.
Toplumsal şifa için yol almaya; bir apartmanda yaşıyorsanız, bir gün eve saksıda 10 farklı ve şifalı bitkiyle dönmeye ne dersiniz? Yer yok mu? Her birini bir komşunun balkonuna hediye edebilirsiniz. Bu küçük hareket, sadece bir balkon bahçesi yaratmakla kalmaz; apartmanda doğanın ve şifanın dayanışmacı yönünü paylaşmanızı sağlar.
Balkonlarımız, beton ve camın gölgesinde sıkışmış görünse de birkaç saksı bitkiyle küçük bir direniş alanına dönüşebilir. Başta da belirttiğim üzere.
Kapitalist sistemde doğa artık fonksiyonel değil, gösteriş ve tüketim objesi. Bu bağlamda küçük bir fesleğen ya da lavanta, yalnızca dekor değil; doğayla yeniden kurulan bağın, paylaşımın ve kendi kendini onarma arzusunun sembolüdür. Böylece şehir balkonları, betonun ortasında yeşeren bir yaşam ve dayanışma laboratuvarına dönüşerek kapitalizmde küçük çatlaklar yaratabilir.
Evde balkon yoksa pencere önünde bir cam güzeli ya da fesleğen betonun ortasında yeşeren direnişin sembolü olabilir.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Namık Tan, "Hakan Fidan, YÖK denkliği almadan Bilkent Üniversitesinde yüksek lisans eğitimine başlamış" iddiasını öne sürdü.
CHP'nin Gölge Dışişleri Bakanı Namık Tan, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın diplomasının şaibeli olduğuna dair iddialarını sürdürüyor. "YÖK’ten Hakan Fidan itirafı: 3 yıllık lisans, denklik almadan yüksek lisansa kabul!" başlıklı yeni bir açıklama yayımlayan Tan, ilgili Yükseköğretim Kurulu (YÖK) belgesini de açıklamasına ekledi. Tan, "Kuşkularımızda ne yazık ki haklıymışız. Resmi kayıtlar gösteriyor ki Hakan Fidan, yalnızca 3 yıllık uzaktan ve hatta açık öğretim veren bir lisans programını tamamlamış ve YÖK denkliği almadan Bilkent Üniversitesinde yüksek lisans eğitimine başlamış!" dedi.
Namık Tan, Fidan’ın üniversite diplomasıyla ilgili iddialara dair Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'e "Sayın Hakan Fidan'ın mezun olduğunu beyan ettiği University of Maryland University College (UMUC) kurumunda; hangi bölümde lisans eğitimini tamamlamıştır? Sorgulama sonucunda Hakan Fidan’ın doktora tezine erişilememe nedeni nedir" diye sormuştu. Dışişleri kaynakları ise YÖK ve Dezenformasyonla Mücadele Merkezine (DMM) atıfla bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını açıklamıştı.
Tan, "Soru önergemize sonunda bir yanıt verildi. Bu yanıt, aylar süren sessizliğin ardından geldiği halde, sorularımızın büyük kısmı aydınlatılmadan bırakıldı. Buna karşın, paylaşılan sınırlı bilgiler bile kuşkularımızda hiç de haksız olmadığımızı ne yazık ki ortaya koyuyor" dedi.
"3 yıllık eğitim nasıl lisans diplomasına denk sayılabiliyor?"
Sosyal medya platformu X hesabından konuya ilişkin açıklama yapan Namık Tan şunları kaydetti:
"Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın lisans eğitimi, denklik süreci ve Bilkent Üniversitesine kabul koşulları hakkında kamuoyunda oluşan ciddi soru işaretlerini gidermek amacıyla, bundan yaklaşık 2 ay önce Türkiye Büyük Millet Meclisine kapsamlı bir soru önergesi vermiştik.
Bu soru önergemizde, devletin en üst makamlarında görev yapanların eğitim geçmişlerinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açık olması gerektiğine, zira en küçük bir belirsizliğin bile kurumsal itibar meselesi olduğuna dikkat çekmiştik.
Uzaktan ve hatta açık öğretim veren bir kurumdan alındığı iddia edilen lisans eğitiminin içeriğine, diploma olarak sunulan belgedeki tutarsızlıklara ve Yükseköğretim Kurulunun hangi ölçütlerle denklik verdiğine ilişkin kuşkuların giderilmesi gerekliliğine dikkat çekmiş; tüm bu soruların yanıtlanması için konuyu Yüce Meclis aracılığıyla yürütmenin dikkatine sunmuştuk.
Soru önergemize sonunda bir yanıt verildi. Bu yanıt, aylar süren sessizliğin ardından geldiği halde, sorularımızın büyük kısmı aydınlatılmadan bırakıldı. Buna karşın, paylaşılan sınırlı bilgiler bile kuşkularımızda hiç de haksız olmadığımızı ne yazık ki ortaya koyuyor.
Yükseköğretim Kurulu’nun açıklamasına göre Sayın Fidan, 1994-1997 yıllarında, yani yalnızca 3 yıl boyunca lisans programına kayıtlıymış.
Peki ama, Türkiye’de standart bir lisans eğitimi 4 yıl sürerken, Hakan Fidan'ın 3 yıllık lisans eğitimi nasıl olup da tam bir lisans diplomasına denk sayılabiliyor?"
"Lisans denkliği alınmadan yüksek lisans eğitimine başlamış"
"Söz konusu programın kaç kredilik bir müfredatı kapsadığı, hangi derslerden oluştuğu ve nasıl bir akademik içerikle yürütüldüğü belirsizliğini koruyor. Oysa soru önergemizde, bu hususların açıklığa kavuşturulması için transkriptin ve ilgili akademik belgelerin kamuoyuyla paylaşılmasını özellikle talep etmiştik.
Sayın Fidan’ın lisans eğitimini yalnızca 3 yılda tamamladığı dikkate alındığında, bu transkript verilerinin açıklanması artık sadece idari bir tercih değil, kamu vicdanı ve kurumsal şeffaflık açısından zorunluluk haline gelmiştir.
Dahası, yanıt metninde Fidan’ın 1997–1999 yılları arasında Bilkent Üniversitesinde yüksek lisans yaptığı belirtiliyor. Ancak YÖK tarafından verilen denklik belgesi 1998 tarihli.
Bu durum açıkça gösteriyor ki Fidan, lisans denkliği alınmadan yüksek lisans eğitimine başlamış.
Hangi düzenleme, hangi ayrıcalık böyle bir duruma izin verebilir?"
"Fidan'ı şaibeleri gidermek için inisiyatif almaya çağırıyoruz"
"Soru önergemize verilen yanıt, kuşkularımızın haklılığını ortaya koymakla kalmadı, yanıtlanması gereken yeni sorular doğurdu.
Liyakat yerine imtiyazın, şeffaflık yerine suskunluğun tercih edildiği bir anlayışla karşı karşıyayız.
Bu mesele, devletin kurumsal yapısında liyakat, eşitlik ve şeffaflık ilkelerinin nasıl aşındığını açık biçimde gösteriyor.
Hariciye, bu ülkenin en köklü kurumlarından biridir; gücünü ayrıcalıklardan değil; bilgiden, ehliyetten ve ciddiyetten alır.
Cumhuriyetin itibarı ve bekası, kişilere tanınan istisnalarla değil, herkese eşit uygulanan kurallarla korunur.
Biz bu süreci bir biyografi tartışması olarak değil, devletin meşruiyetini ve kamu vicdanını ilgilendiren bir sınav olarak görüyoruz.
Hakan Fidan'ı eğitimi hakkındaki bu şaibeleri gidermek için inisiyatif almaya çağırıyoruz. Biz her hal ve karda bu ibretlik meselenin takipçisi olmaya devam edeceğiz."
(Politika Servisi)
***
Türkiye dünyanın atık deposu haline geldi!-Özer Akdemir-
Ciddi paralar vererek aldığınız cep telefonlarınız birkaç yılda kullanılamaz hale mi geliyor. Bilgisayarlar, yazıcılar, tabletler bir süre sonra çalışmıyor mu? Her ay moda diye çeşitli giysiler, ayakkabılar, türlü ihtiyaçlar sosyal medyada, televizyonlarda gözünüze gözünüze mi sokuluyor? “Çevrenin korunması, atıkların azaltılması” bahanesi ile market poşetlerini bile paralı yapıp yurttaşın cebine göz diken hükümetin AB ve dünyada atık ithalat şampiyonu olduğundan haberiniz var mı peki?..
‘Planlı eskitme’
Atıklar ve geri dönüşüm konusunda çalışmaları bulunan Mersin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erkan Aktaş, kişi başına düşen milli gelir ile atık üretimi arasındaki ilişkiye bakıldığında ülkeler zenginleştikçe atık üretiminin arttığını söylüyor. Japonya gibi bazı ülkeler bu genellemenin dışında bir yerde duruyorlar. Aktaş, bunu Japonya’daki kültür ve minimalist bakışın ön plana çıkması ile açıklıyor. Atık üretimi ile ilgili yapılan projeksiyonlara göre 2050 yılına kadar atık üretiminin gittikçe artacağı öngörülüyor. Aktaş’a göre bu durumun temel nedenlerinden birisi “Planlı eskitme.”
Fotoğraf: Prof. Dr. Erkan Aktaş
“Planlı eskitme”yi bir ürünün kullanım ömrünün, üreticiler tarafından kasıtlı olarak sınırlı tutulması veya kısa sürede işlevsiz hale gelecek şekilde tasarlanması stratejisi olarak açıklayabiliriz. Üreticiler ürünü belirli bir süre sonra arızalanacak veya işlevini yitirecek şekilde tasarlayabiliyorlar. Bunun farklı yöntemleri var. Örneğin cep telefonu ya da bilgisayarlardaki kritik bir parçanın dayanıksız malzemeden yapılması veya onarımı zor olacak şekilde monte edilmesi bunlardan birisi. Belirli bir baskı sayısından sonra çalışmayı durduran yazıcı çipleri, pilleri kolayca değiştirilemeyen ve performansı düşen akıllı telefonlar gibi. Bir diğer planlı eskitme yöntemi ise ürün fiziksel olarak sağlam olsa bile, yazılım veya sistem güncellemeleri nedeniyle yeni standartlara veya aksesuarlara uyum sağlayamaması ile yapılıyor. Eski bir akıllı telefon modelinin, yeni işletim sistemi güncellemelerini alamaması veya yeni çevre birimleriyle (kulaklık, şarj aleti) uyumsuz hale gelmesi bu yönteme verilecek örneklerden. Son olarak da ürün fiziksel olarak tamamen çalışır durumda olsa bile yeni bir model veya tasarım piyasaya sürülerek mevcut ürünün “modasının geçmiş” veya “eski” olarak algılanmasının sağlanmasını da buna örnek verebiliriz. Moda ve tekstil endüstrisindeki sürekli değişen trendler; teknoloji firmalarının her yıl küçük tasarım değişiklikleriyle yeni “amiral gemisi” modellerini piyasaya sürmesi işte bu planlı eskitme yönteminin bir parçası aslında.
Asıl sorun görmezden geliniyor
Prof. Dr. Aktaş, tüketicileri beklenenden daha kısa sürede yeni bir ürün satın almaya teşvik etmenin, satışları ve şirket kârını artırmak amacıyla uygulanan bir endüstriyel tasarım ve pazarlama politikası olduğunun altını çiziyor. Aktaş; “İşte asıl mesele tam da buradan başlıyor; atık üretimini azaltmamız lazım ama sektörde özellikle planlı eskitme ile birlikte daha fazla tüketiyoruz, daha fazla üretiyoruz. Bu da daha fazla atık olarak karşımıza çıkıyor. Asıl sorun burada iken burayı görmezden geliyoruz” diyor.
Büyük firmalar göz ardı ediliyor
Atık üretiminin nedenlerine bakıldığında ülkelerin daha fazla büyüyebilmek için dünyayı daha fazla kirlettiği ortaya çıkıyor. “Aşırı büyüme isteği, aşırı kâr isteği doğal kaynakların azalmasına, daha fazla çöp birikmesine, daha fazla atık ortaya koyulmasına neden oluyor. Aktaş, “Karbon ayak izi, su ayak izi ile tüketicide suç bulunmaya çalışılıyor. Oysa asıl doğayı kirleten büyük firmalar göz ardı ediliyor. Bu yüzden de planlı eskitme konusuna çok cılız giriliyor. Yani evet, tüketicilerin tüketim kalıpları önemli ama tüketicileri bu kadar çok tüketmeye yönlendiren de tam da bu kapitalist sistem” diyor
Türkiye atık ithalatında dünya birincisi!
Peki, Türkiye atık üretimi ve geri dönüşümü ile ilgili ne durumda? Ülkemiz üretilen atıkların ne kadarını geri dönüştürebiliyor? Aktaş’ın ortaya koyduğu tablo hiç de iç açıcı değil; “Türkiye kendi atıklarını geri dönüşüm noktasında yeterince değerlendiremezken bir de Avrupa’nın veya dünyanın atıklarıyla uğraşıyoruz!”. Aktaş, Eurostat verilerine göre 2024 itibarıyla Türkiye’nin, dünya atık ithalatında ilk sırada yer aldığının altını çizerek; “Yalnızca Avrupa Birliği’nden 18 milyon ton atık ithal eden Türkiye, AB’nin toplam dış atık ihracatının yaklaşık yüzde 73’ünü tek başına almakta. Bu durum, Türkiye’yi küresel ölçekte de birinci sıraya taşımıştır” diyor.
Türkiye atık ithalatı
Topraklarımız bu kadar değersiz mi?
2018 yılında Çin’in “yabancı atık yasağı” getirdiğini bundan sonra küresel atık akışının yön değiştirerek Asya’dan Akdeniz Havzası’na kaydığını aktaran Aktaş, “Türkiye Avrupa’nın başlıca atık hedefi haline gelmiştir. Ancak bu tablo, ciddi bir çevresel çelişkiyi de ortaya koymaktadır: Türkiye kendi atığının yalnızca yüzde 13’ünü geri dönüştürebilen bir ülke olmasına rağmen, dünyanın en büyük atık ithalatçısı konumundadır. Bizim topraklarımız bizim suyumuz bizim havamız bu kadar değersiz mi?” diye soruyor.
“Bir yanda geri dönüşüm altyapısı yetersiz, yerli atığın büyük kısmı hâlâ depolama sahalarına gidiyor. Diğer yanda ise Türkiye, ’geri kazanım’ adı altında yabancı atıkları ithal ediyor. Üstelik bunların önemli bir bölümü çevresel açıdan riskli plastik ve metal türlerinden oluşuyor” diyor.
Ucuz ham madde diye alınan atığın çevresel maliyeti çok fazla
Aktaş, ithal atığın sanayi için ucuz ham madde olarak görüldüğünü, ancak çevresel sonuçlarının çok ağır olduğunu belirterek, Adana, Mersin, Kocaeli gibi bölgelerde ithal plastik atıkların yakılmasının, toprak ve hava kirliliğini artırdığını kaydediyor.
Türkiye’de atık ithal eden firmaların ciddi para kazanmalarına rağmen doğru dürüst vergi vermediğini ileri süren Aktaş, ithal edilen bu atıklara özel bir verginin olmadığını, sadece bakanlıktan alınan “geri kazanım lisansı” veya “bertaraf izni”nin yeterli kabul edildiğini belirtiyor. Aktaş, bu sermaye kesiminin mercek altına alınması, bağlantılarının ortaya konması ve acilen atık ithalatının yasaklanması gerektiğini söylüyor. Günümüz siyasi ve hukuk düzleminde karşılık bulması neredeyse olanaksız istekler bunlar.
Birileri zengin, biz hasta oluyoruz!
Bu noktada akademisyenlere ve özellikle iktisatçılara çok iş düştüğünü ifade eden Aktaş, “Ne yazık ki geri dönüşüm adı altında biyokütle santralde yakılan ürünlerin çevreci olduğu söyleniyor. Düşünün Mersin’de bundan 3-4 yıl önce ardıçlar kesildi, biyokütle termik santralde yakılmak için” örneğini veriyor.
Aktaş son olarak şunları söylüyor; “Türkiye’nin artık çevreyle değil, vicdanla yüzleşme zamanı geldi. Kendi atığını yönetemeyen bir ülke, dünyanın çöpünü taşıyarak yeşil olamaz. Bugün birileri bu ticaretten zenginleşiyor, ama biz hastalanıyoruz. Bu sistem sürdürülebilir değil, adil hiç değil.”
/././
Yeni ABD müdahaleciliği ve Venezuela -Ertan Erol-
Nobel Barış Ödülü sahibi ve bugün için Venezuela muhalefetinin en önemli isimlerinden biri olan Venezuelalı Siyasetçi María Corina Machado bir mülakatta kendisine yöneltilen ‘ABD’nin Veneuzela’daki süreç bağlamında ülkeye operasyon düzenlemesini destekliyor musunuz?’ sorusuna, ‘hayır’ cevabı veremeyerek, Maduro’nun artık iktidarı bırakması için ABD’nin baskıyı arttırması gerektiğini belirterek beklentilerini açık etti. Machado başka bir mülakatta ise şu an kendisi ile görüşmek için çabalayan, dünyanın her yerinden gelen onlarca sermaye grubu olduğunu, ülkenin ‘demokrasiye’ döndüğü an sadece petrol şirketleri değil çok farklı sektörlerde ülkeye yatırım yapmaya hazır şirketlerin sabırsızlıkla beklediği müjdesini veriyordu. Son iki aydır, Venezuela muhalefeti ülkeye bir ABD müdahalesi olacağı konusundaki umudunu koruyor.
ABD basınında son çıkan haberlere göre, Trump yönetimi tarafından bir askeri müdahale durumunda saldırılacak hedefler belirlenmiş durumda ve operasyon son bir onay bekliyor. Yine söylenenlere göre Pentagon saldırıyı, Venezuela’da uyuşturucu üretimi ile ilişkilendirdiği askeri hedeflere gerçekleştirmeyi planlıyor. Plana göre askeri müdahale sonrasında ordu içerisindeki gruplar ve rejimin en üst kademesinde yer alan isimler, Maduro’yu koltuğundan ayrılmaya zorlamak dışında başka bir seçeneğe sahip olmayacaklar.
Haritadaki dizilime bakılınca böyle bir planın varlığı güçlü bir ihtimal gibi gözüküyor. Yaz aylarından bu yana ABD donanması Karayip Denizi’ndeki gücünü önemli ölçüde arttırmış durumda. En son, ABD donanmasının en gelişmiş uçak gemisi olan USS Gerald R. Ford, Akdeniz’den bölgeye intikal ederek diğer 8 savaş gemisine katıldı. Puerto Rico’daki F-35’ler ve B-52 bombardıman uçakları da bu askeri yığınağın parçası. Aynı zamanda ABD hava kuvvetleri narko-terörist olarak adlandırdıkları tekneleri imha ederek bu baskıyı arttırmaya çalışıyor.
Ancak bilinen bir gerçek var ki Venezuela, ABD’ye yönelik uyuşturucu ticaretinin merkezinde yer alan bir ülke değil. Trump’ın iddia ettiğinin aksine fentanil Meksika’da üretilerek ABD’ye geçerken, kokain ise çoğunlukla Kolombiya ve Peru’da üretiliyor. Bu bağlamda, ABD’nin aslında bölgedeki varlığına bir bahane ürettiğini söylemek güç değil. İmha edilen teknelerdeki kişilerin kimliği, sayısı, tabiiyetleri hakkında kongrede sorulan sorular ise şimdilik Pentagon tarafından cevaplandırılabilmiş değil.
Bu arada, ABD’li şirket Chevron’un Venezuela’daki faaliyetleri azalarak da olsa devam ediyor. Trump yönetiminin askıya aldığı petrol üretimi lisansı, temmuz ayında değiştirilerek ve kapsamı sınırlanarak tekrar yürürlüğe girmişti. Chevron lisans iptali durumunda kendisinin yerini Çinli şirketlerin alacağı doğrultusunda lobi faaliyetleri yürüterek, Trump yönetimini lisans yenilemek için ikna edebilmişti. Her ne kadar Chevron, Maduro’ya doğrudan kaynak aktaramıyor olsa da faaliyetleri halen ülkedeki ham petrol üretimi açısından önem taşıyor. ABD yönetimi baskıyı arttırarak Maduro’yu devirmeyi planlasa da bölgedeki Çin varlığını daha önemli bir tehdit olarak gördüğü için şimdilik bu faaliyetlere müsamaha gösteriyor.
Venezuela muhalefetinin artık kesin gözü ile baktığı, 1-2 aydır ‘saatler içerisinde’ gerçekleşeceğini umdukları ABD müdahalesinin -eğer gerçekleşecek olursa- bir kara müdahalesi biçimi almayacağını beklemek yanlış olmayacaktır. Eğer bir müdahale olacaksa sınırlı bir hava saldırısı ile üst düzey yönetimde ve orduda kopuşların gerçekleşmesi beklenecektir. Bu bağlamda Trump yönetiminin, gümrük vergilerinde olduğu gibi, bir dizi blöf ve en az maliyet ile bir değişim planladığı söylenebilir.
Ancak Maduro’nun başına konulan 50 milyon dolar ödül ile rejimde çatlama olacağını düşünmek biraz ciddiyetten uzak bir yaklaşım gibi görünüyor. Eğer rejimde bir bölünme düşünülüyorsa Washington’un daha kapsamlı strateji izlemesi gerektiği konusunda birçok kişi hemfikir durumda. An itibarıyla bütçesini kabul ettirmek ile uğraşan Trump yönetiminde böyle bir niyetin olup olmadığını ise önümüzdeki günler gösterecek. Bununla birlikte bölgeye yapılan yığınağın ölçeği arttıkça ABD’nin demokrasi ile şereflendirilecek ülkeler listesine Venezuela’yı da katma ihtimali de paralel bir şekilde artacaktır.
Sosyal Güvenlik Kurumu,SGKBaşkanı Raci Kaya TBMM Plan Bütçe Komisyonunda konuşmuş.
“Türkiye olarak, bütün SGK olarak, toplam aldığım primlerin, bana ödenen primlerin ortalama süresi yirmi yıl, Avrupa’da, Almanya’da bu süre kırk beş yıl, ortalamada da kırk yıl. Bunu niye vurguluyorum? Eskiden ‘mezarda emeklilik’ deniyordu, 50-55 yaşta ölüyorduk, şu anda 78 ortalamaya gelmişiz yani bütün veriler OECD verileridir. Yirmi yıl prim ödedikten sonra emeklilikte şu anda EYT’yle birlikte 48 yaşında emekli oldu insanlar. Yani burada vurgulamak istediğim şey biz, şu anda, 50 yaş gibi bir ortalamada emekli ediyoruz.”
Raci Bey’in sözlerini okuyunca kendimi bir an Sultanahmet’teki Japon gezen emekli gibi hissettim ama fazla sürmedi, yetmişe merdiven dayadığım bu yaşta başka birçok akranım gibi hala çalıştığımı hatırlayıp kendime geldim.
Raci Bey doğru mu söylüyor, peki?
∗∗∗
Önce şu erken emeklilik meselesine bakalım. Bu meseleyi Türkiye’nin gündemine taşıyan 1999’da Çalışma Bakanı olan Yaşar Okuyan’dı. Her akşam televizyonlarda anlatırdı. O zamanki mevzuata göre kadınlar 20 yıl, erkekler 25 yıl çalışarak emekli olabiliyordu. Çalışmaya 18 yaşında başlandığına göre demek ki Türkiye’de kadınlar 38, erkekler 43 yaşında emekli oluyorlardı. Böyle olmazdı. Sosyal güvenlik sistemi bu yükü kaldıramazdı. Emeklilik yaşı tez vakitte yükseltilmeliydi.
Okuyan’ın söylediği yaşlardaki emeklilerin oranı toplamda yüzde on bile değildi ama yaş tartışması o günden sonra hep devam etti. Peşi sıra yapılan bir dizi değişikliğin ardından en son 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile, bir geçiş süreci tanımlanarak yeniden belirlendi. Buna göre 2035 yılına kadar prim şartını yerine getiren kadınlar 58, erkekler 60 yaşında emekli olabiliyor. O yıldan sonra ise yaş kademeli olarak artacak ve 2048 yılından itibaren erkekler de kadınlar da 65 yaşında emekli olabilecek.
Yani, çalışma hayatına 1999 öncesi veya sonrası, 2008 öncesi veya sonrası başlayanlar, SSK’lılar, Emekli sandığı mensupları, Bağ-Kur’lular, intibaktan yararlananlar, yararlanamayanlar, EYT’liler gibi çorbaya dönmüş tartışmaları bir kenara koyarsak, SGK Başkanı’nın haberi var mı bilmiyorum ama Türkiye’de resmi emeklik yaşı 65 olarak belirlenmiş durumda. Bana inanmazsa SGK’nın web sitesindeki tabloya bakabilir.
∗∗∗
Sözde Sosyal Güvenlik “Reformu” tartışmaları yaş ve prim gün sayısı üzerinden başlayınca emek örgütlerinin muhalefeti de doğal olarak öyle şekillendi. Özellikle o dönemin Emek Platformu tarafından gerçekleştirilen basın açıklamaları, yürüyüşler, mitinglerde öne çıkan slogan “Mezarda Emekliliğe Hayır!” oldu.
Ancak bu arada başka bir gelişme yaşandı. Sözde reform ile emekli aylığı bağlanma oranları dramatik şekilde düşürüldü. Emeklilerin geniş bir kesiminin değil yoksulluk, açlık sınırlarında yaşaması bile imkansız hale geldi.
Böylece, eskiden istisnai bir durum olan “emekli çalışan” olağan bir statüye dönüştü.
Bugün milyonlarca emekçi “Emekli misin?” sorusuna “Emekliyim ama çalışıyorum.” diye cevap veriyor. Yani; “Emekliyim ama emekli değilim!”
Neticede Türkiye’de bugün “Mezarda Emeklilik” katmerli hale gelmiş durumda.
∗∗∗
Emeklilik yaşı, prim gün sayısı, aylık bağlanma oranları gibi mevzuları başta Aziz Çelik olmak üzere konunun uzmanlarına bırakıp ben şu “Eskiden 50-55 yaşta ölüyorduk, şu anda 78 ortalamaya gelmişiz.” sözlerine geleyim.
SGK Başkanı sanki Türkiye’deki herkes 78 yıl yaşıyormuş gibi konuşmuş. Oysa verdiği rakam ortalama yaş değil “Doğumda Beklenen Yaşam Süresi.” Yani “Yeni doğmuş bir bireyin mevcut ölümlülük risklerine maruz kalması durumunda yaşaması beklenen ortalama yıl sayısı.” Türkiye İstatistik Kurumu, TÜİK’in en son 2022-2024 dönemi için verdiği rakam erkeklerde 75.5, kadınlarda 80.7, ortalama 78.1 yıl.
Peki Türkiye’de ne kadar insan bu kadar yıl yaşıyor, derseniz onun için önce Türkiye Nüfus Piramidine bakalım.
Dünya genelinde Birleşmiş Milletler tarafından 60 yaş üstü bireyler; Dünya Sağlık Örgütü tarafından ise 65 yaş üstü bireyler yaşlı olarak kabul edilmekte. Türkiye’de resmi olarak kabul edilen, aynı zamanda resmi olarak emeklilik yaşına tekabül eden Dünya Sağlık Örgütü’nün 65 yaş rakamı.
Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yaşlı nüfus artıyor. TÜİK’in 2024 yılı için verdiği oran toplam nüfusun yüzde 10.6’sı. Yani 9 milyon 112 bin yaşlımız var.
Peki bu yaşlı nüfus kendi içinde nasıl dağılıyor, onu da gene TÜİK’in grafiğinde görüyoruz. Yaşlı nüfusumuzun yüzde 63.4'ü 65-74 yaş grubunda, yüzde 28.8'i 75-84 yaş grubunda, yüzde 7.8'i ise 85 ve daha yukarı yaş grubunda.
Yani, SGK Başkanı’nın verdiği rakamı üç yıl aşağı çeksek bile, Türkiye’de 75 yıl ve daha fazla yaşayanların toplam nüfusa oranı yüzde 4’ü geçmiyor!
∗∗∗
Şimdi tekrar şu “beklenen yaşam süresi” meselesine dönelim.
Diyelim ki bugün 18 yaşında çalışmaya başlamış bir işçi mevzuat değişmezse 47 yıl çalışıp 65 yaşına geldiği 2072 yılında emekli olacak.
Peki sonra ne kadar yıl emekli aylığı alacak?
O yıla gelindiğinde beklenen yaşam süresinin ne olacağını şimdiden bilemiyoruz ama bugünkü tahminleri biliyoruz. Gene TÜİK’in hesaplamalarına göre Türkiye’de 65 yaşına gelmeyi başarmış bir vatandaşın geri kalan beklenen yaşam süresi toplamda 18 yıl.
Yani Türkiye’de bugün çalışma hayatına başlayan bir işçi 47 yıl çalışmaya karşılık 18 yıl emekli maaşı alacak.
Bu arada TÜİK’in verdiği 78.1 rakamının “Doğumda Beklenen Yaşam Süresi”, yani bütün nüfus grupları için ve tahmini bir rakam olduğunu bir kez daha hatırlatayım.
Nüfusun çalışan kesimi için gerçek rakamlar için ise SGK istatistiklerine bakmak gerekiyor. SGK’nın verilerine göre yaşlılık aylığı almakta iken ölenlerin ortalama ölüm yaşı Bağ-Kur’da 76, Emekli Sandığı’nda 75, SSK’da 71 yaş.
Bu rakamları esas aldığımızda ortalama emekli aylığı alma süresi Bağ-Kur’da 11 yıla, Emekli Sandığı’nda 10 yıla, SSK’da ise 6 yıla düşüyor.