NATO’nun dört uç ordusundan sıra Sünni uşaklar ordusunda -Adnan Gümüş /Evrensel-

Hiçbir şey durduk yere veya tesadüfen olmuyor, doğanınki daha çok nedensel, insanınkisi daha çok ereksel/kasıtlı.

Bugün yeni bir aşamaya varmış NATO’ya bağlı Sünni ordu oluşturma projesinden söz etmeye çalışacağım. ABD, Gazze gücü oluşturulması için bazı BM üyelerine taslak göndermiş, Endonezya da kesin içinde yer alacakmış.

Batı emperyalizminin 300 yıl kadar, belki daha da geriye giden projeleri olgunlaştırılarak devreye sokuluyor, 1990’lardan bu yana süreç çok daha hızlı ve sert işliyor.

1990’lar: Yugoslavya’nın dağıtılması ve ABD Elçisi Richard Holbrooke

Sovyetlerin dağıtılmasının Batı emperyalizmince başarılması çok uzun bir sürece dayanıyor. Onu Yugoslavya’nın, Irak’ın, Libya’nın, Suriye’nin dağıtılması izledi. Uzun zamandır Rusya’nın Baltık Bölgesi’nde kuşatılması, dahası Asya-Pasifik’e doğru yeniden yayılmacılık devreye sokulmuş durumda.

R. Holbrooke; Clinton ve Bush döneminin en önemli ABD dış politika mimarlarından. Yugoslavya’da barış görüşmelerine de başkanlık etmişti. Daha 1990’lardan BM’yi kendi emellerinin aracı haline getiren, onay mercii yapan ama ona bağlı olmayan doğrudan Batı ve NATO güdümünde oluşturulacak ordulara dikkat çekiyordu. BM kararı olmadan NATO’nun Yugoslavya’ya müdahalesini başarılı bir örnek olarak sunuyordu.

Yıl 2001: Sünni NATO gücü

2002’de Evrensel’in yayımladığı “Bilim Adamlarından Savaşa Karşı Yazılar” kitabında konuyu değerlendirmiştik. Evrensel, 14 Kasım 2001. “Kâbil’in Türkiye’nin ağırlıklı olarak yer alacağı bir “Müslüman barış gücü”ne devredilmesi önerisi, Türkiye tarafından olumlu karşılandı. (…)  ABD ve bölgede inisiyatif sahibi diğer ülkeler, Taliban’ın başkenti terk etmesinin ardından Afganistan’a nasıl bir gömlek giydirileceği üzerine pazarlıklar yürütüyor. (…)  Türkiye’nin ağırlıklı yer alacağı bir BM askeri gücünün Kabil’de görevlendirilmesi… Türkiye Dışişleri Bakanı İsmail Cem, BM Afganistan Özel Temsilcisi Lahdar Brahimi ve bazı ABD’li yetkililer söylemleriyle bu ihtimali destekliyor. (…) BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Afganistan Özel Temsilcisi Lahdar Brahimi, “özellikle Kabil’de düzeni sağlamak üzere” acele olarak bir askeri güç hazırlanmasını istedi. Brahimi bu gücün Türkiye, Ürdün ve Avrupa ülkeleri askerlerinden oluşmasını önerdi. (…) Bill Clinton döneminde ABD’nin BM Daimi Temsilciliği görevini yürüten Richard Holbrooke da The Washington Post gazetesinde yayımlanan makalesinde BM gücünü bir araya getirmenin çok uzun zaman alacağını, bunun yerine, NATO’nun tek Müslüman üyesi Türkiye’nin başını çekeceği, çoğunluğu Müslümanlardan oluşan çok uluslu bir gücün en uygun seçenek olduğunu kaydetti. Holbrooke, Washington ve BM’de bazı kişilerin, barış gücünün Afganistan içinden çıkması yönündeki görüşlerini eleştirirken, yıllardır birbiriyle savaşan Afgan grupları arasında böyle bir gücün çıkartılması ihtimalinin “Fanteziden öteye gidemeyeceğini” de ifade etti. Holbrooke, BM Güvenlik Konseyine bağlı olacak bu gücün, BM’den bağımsız işleyeceğini belirterek, Doğu Timor örneğini verdi: “Avustralya birlikleri, BM Güvenlik Konseyinin kararının ardından, 96 saat içinde bölgedeydi ve diğer ülkelerin birlikleriyle sonradan desteklendi. Avustralya’nın Doğu Timor’da oynadığı rolü kim oynayacak? En iyi seçenek, NATO’nun tek Müslüman üyesi, güçlü ve iyi idare edilen ordusuyla Türkiye olacaktır.” Holbrooke, bu güce Bangladeş, Fas ve Ürdün gibi ülkelerin de katılabileceğini belirtti.”

1990’lardan bu yana NATO’ya bağlı dört uç ordu projesi: Afrika, Karadeniz-Baltık, Asya Pasifik, Ortadoğu’da Sünni İslam ordusu

3 Ekim 2014’te yine bu köşede hatırlatmıştım. NATO için Batılı askerin maliyeti çok ağır bulunuyor. Süreç iyi izlenirse uzun yıllardır ABD-İngiltere-Fransa, kendi yönetimlerinde NATO’nun ana karar organını oluşturacağı, BM’nin meşruiyet aracı olarak kullanılacağı dört uç ordu oluşturmak istiyor. Birincisi oluşturuldu bile: Afrika Birliği ordusu. Bundan daha önemli üç uç orduya daha ihtiyaç var. Güney Kore’nin ve Japonların yükünü çekeceği Pasifik ordusu, Ukrayna-Polonya’nın ağırlığını oluşturacağı Baltık ordusu, Türkiye’nin belkemiğini oluşturacağı Sünni İslam ordusu.

1756’lardan bugüne Baltık uç ordusu: Yedi yıl savaşları, İngiltere, Fransa, Almanya, Osmanlı, Rusya

14 Ekim 2022’de değinmiştim. Yedi Yıl Savaşları bir tarafında Fransa, Avusturya, Rusya, İsveç, İspanya ve ortaklarının, diğer tarafında Prusya (Almanya), Büyük Britanya, Portekiz gibi ülkelerin yer aldığı Avrupa’nın güçlü devletleri arasında 1756-1763 yılları arası yaşanmış bir dizi askeri çatışmadır. Modern dönemin ilk büyük küresel çapta çatışması Yedi Yıl Savaşları ile başlatılabilir mi bilemiyorum, ama çok önemli bulunuyor:

Galibiyeti İngiliz emperyalizminin üstünlüğüne, mağlubiyeti Fransız Devrimi’ne, hepsi birlikte Osmanlı’nın çöküşüne giden Kırım savaşlarına yol açtı. Bugün Ukrayna’da tüm NATO müttefikleri ile Rusya’nın çatışması da bunun uzun erimli sonuçları arasında yer alıyor. NATO bu kez biraz daha genişlemiş gözüküyor. 1990’lardan itibaren dağılan doğu bloku ülkeleri Romanya’dan Litvanya’ya kadar NATO’ya alındı. En son 2023’te Finlandiya, 2024’te İsveç NATO’ya alındı. Baltık neredeyse tümden NATO tarafından çevrelendi.

Irak-Sudan-Libya-Suriye-Lübnan-İran-Filistin-Gazze: Mevcudu dağıtılarak yerine başkası geçiriliyor

Sadece Sovyetler ve Yugoslavya dağıtılmadı, az çok bağımsızlık veya bölgesel güç olma iddiasındaki Irak, Somali, Sudan, ardından Libya, Suriye, Lübnan, Yemen, İran vb. dağıtıldı. Hem de bu süreç 1990’lardan bugüne sürüyor. Ortadoğu veya Batı emperyalizminin istemediği rejim-ülke biçimleri dağıtılmakla kalmıyor yerine başka rejim-yapı biçimleri geçiriliyor. Sadece gidene değil özellikle yerine geçirilene bakmak gerekiyor. Türkiye’nin de dahil olduğu ve ana rol biçildiği yeni bir Ortadoğu ve dünya düzeni oluşturuluyor, ciddi bir nüfus büyüklüğü olan Sünni Müslüman ülkelerden NATO’nun yönetiminde/kontrolünde Sünni NATO uç ordusu oluşturuluyor.

Proje adım adım hayata geçiriliyor.

14 Aralık 2015: Sünni 30 ülkenin IŞİD gerekçesiyle bir araya getirilmesi

18 Aralık 2015’te bu köşede yazmıştım.

1990’larda Clinton veya Bush. 2010’lu yıllarda Obama. 14 Aralık 2015. Suudi televizyonu Obama’nın çağrılarına yanıt olarak “terörizme karşı İslamcı koalisyon” oluşturulduğunu duyuruyor. Terörü yaratan NATO, selefilere karşı selefi Suudi Prens Muhammed bin Selman komutasında Suudi Arabistan, Ürdün, BAE, Pakistan, Bahreyn, Bangladeş, Benin, Türkiye, Çad, Togo, Tunus, Cibuti, Senegal, Sudan, Sierra Leone, Somali, Gabon, Gine, Filistin, Komor, Katar, Fildişi Sahili, Kuveyt, Lübnan, Libya, Maldivler, Mali, Malezya, Mısır, Fas, Moritanya, Nijer, Nijerya, Yemen İslamcı (Sünni) ittifakı oluşturuyor.

2020 İbrahim Antlaşmaları

18 Temmuz 2025’te bu köşede daha ayrıntılı olarak yer verdim. Sünni uşaklar ordusunun bir ayağı da Abrahams Acoords.

15 Eylül 2020 tarihinde ilk olarak Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn Krallığı, İsrail Devleti ve Amerika Birleşik Devletleri arasında “Abraham Accords” imzalanmış bulunuyor.

“Abraham Accords”un pratik kısmını “Abraham/İbrahim İttifakı” diye okursak, 2025 haziran ayının sonlarında, İran’a saldırıların hemen ardından, İsrail’de resmî daire olan “Bölgesel Güvenlik Koalisyonu”nca asılan kocaman bir afiş zaten mevcut ittifakı gösteriyor.

Fotoğraf: Abraham Alliance


2025 Gazze:NATO yönetiminde Türkiye’den Endonezya’ya Sünni güç

Ekim 2025. Trump Mısır’da. Masanın başında ABD ile birlikte Mısır, Türkiye ve Katar var, arkada birçok ülke resim veriyor.

Fotoğraf: Gazze Barış Protokolü

Fotoğraf Trump başkanlığındaki Gazze barış protokol imza töreninden.

Gazze’de barış veya istikrar gücü oluşturulmasına karar verilmiş, içinde Endonezya ordusu da kesin yer alacakmış. Yani görünürde Gazze var ama Endonezya’ya kadar Sünni ülke ordularının yer alacağı NATO’ya bağlı Sünni uç ordu oluşturulmasında bir aşamaya daha varılmış bulunuyor.

Bu hafta içinde ABD yönetimi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) bazı üyelerine, Gazze'de en az iki yıl süreyle uluslararası bir güç kurulmasını öngören bir karar tasarısı gönderdiği bildirildi (4 Kasım 2025, AA).

Holbrooke’un 24 yıl önce söylediği gibi BM meşruiyet verecek ama ona bağlı olmayacak, ABD-NATO istediği gibi kullanacak.

Böyle bir Sünni ordu Rusya ve Çin’i hedeflemektedir.  Hem de Batı tüm bedeli Müslümanlara yıkma uğraşındadır.

Demokratik bağımsızlıkçı oluşumlardan başka şans yok

Nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslümanlardan oluşan ülkelerde maalesef bağımsızlıkçı düşünce ve politikalar çok zayıflatılmış bulunuyor. Türkiye, Irak, Suriye, Libya ve Kuzey Afrika’da görece bağımsızlıkçı gruplar çok hırpalanmış ve dağılmış bulunuyor.

Türkiye’den Ortadoğu’dan Bangladeş’e Endonezya’ya Malezya’ya halkların tarih ve emperyalizm bilinci oluşmadıkça, bağımsızlık ve hürriyet fikri gelişmedikçe, demokratik bağımsız ülkeler oluşturulamadıkça mevcut monarşik, yarı monarşik, otoriter ve halkına yabancı rejimlerle NATO yol almaya devam edeceğe benziyor. Ağır bedellerini de maalesef bu Müslüman halklar ödüyor ve bu kafayla daha çok bedel ödeyeceğe benziyor.

Adnan Gümüş /Evrensel

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -7 Kasım 2025-

Şimşek’in dediği gibi vergi yükü gerçekten de düşük mü? -Murat Batı / T24-

Ülkemizde devlet eliyle birçok servet unsurundan vergi alınmamaktadır; kripto varlıklardan, borsadan... Bazı alanlar ise yeterli denetim olmadığı için zaten kayıt dışındadır. İşte kayıt dışı iş yapanla kayıtlı iş yapan sizce aynı tazyiki mi hissedecek?

6 Kasım Perşembe günü Plan Bütçe Komisyonunda Hazine ve Maliye Bakanı  Mehmet Şimşek “Ülkemizle OECD ve AB ülkeleri vergi yüklerinin aynı tanımda kıyaslanabilmesi için sosyal güvenlik primlerinin ve mahalli idare vergi gelirlerinin de hesaplamalara dahil edilmesi gerekmektedir. Bu şekilde yapılan hesaplamalara göre ülkemizde genel vergi yükü yüzde 23,5’tir. Türkiye’nin ortalaması yüzde 33,9 olan OECD ülkeleri arasında en düşük vergi yüküne sahip 5’inci ülkeyiz” şeklinde açıklamada bulundu

Durum gerçekten de Şimşek’in dediği gibi mi yoksa görmemiz gereken başka hususlar var mı? O nedenle konuyu daha rahat anlayabilmemiz için önce vergi yüküne bakalım isterseniz.

Toplam vergi yükü, devletin topladığı vergilerin gayrisafi yurtiçi hasılaya oranını; bireysel vergi yükü ise bir kişinin ödediği vergilerin kendi geliri içindeki payını ifade eder. Daha basit bir ifadeyle ödenen vergilerin gelir içindeki payına vergi yükü denilir. Bu arada Şimşek’in kastettiği toplam vergi yüküdür.

Bu hesaplama çok matematiksel bir yaklaşıp olup aslında kişilerin ne hissettiği hususunu pek barındırmaz. Şöyle ki düşük gelirli ile yüksek gelirli kişilerin ödenen bu vergiden etkilenme dereceleri birbirinden farklıdır.

Çünkü vergi esas itibariyle bir yüktür ve yükümlüler bu yükü hissederler. Yükümlülerin duyduğu yüke vergi tazyiki denir ki buna subjektif vergi yükü adı da verilir. İşte vergi yükü hesabı, vergi tazyiki yani subjektif vergi yükünü içermez. Konuşulan her şey matematiksel hesaptan ibarettir.

Bu nedenle önce OECD verilerine bir bakalım isterseniz…

OECD verilerine göre…

Vergi yükü güncel oranlarını OECD, 21 Kasım 2024’te kendi web sayfasında yayımladı. Bu veriler, sosyal güvenlik primlerinin de eklenmiş olan değerlerdir. Verilen oranlar 2023 ve önceki yıllar içindir. 2024 yılı için veriler ise sanıyorum 2025 Kasım ayı içinde yani bu aralar yayımlanacaktır.

2023 ve önceki yıllara ilişkin vergi yükü ve OECD ortalaması aşağıdaki tabloda görülmektedir.

Yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere 2023 yılı için yüzde 43,8 ile Fransa lider konumdadır. Danimarka, Avusturya, Belçika, İtalya, Finlandiya ve İsveç, Fransa’yı takip etmektedir.

Meksika, yüzde 17,7 ile en düşük vergi yüküne sahip ülke konumundadır. Ardından yüzde 20,6 ile Şili, İrlanda 21,9, Kolombiya ise 22,2 ile en altta yer almaktadır. Türkiye’nin oranı ise yüzde 23,5’tir. Türkiye’den daha düşük orana sahip dört ülke bulunmaktadır; Meksika, Şili, İrlanda ve Kolombiya.

Bizim oran neden düşük?

Öncelikle 2023 yılında vergi yükünün OECD ortalaması yüzde 33,9; bizim ise yüzde 23,5’tir. Yaklaşık on puanlık bir fark var. Yani bu fotoğrafa göre Bakan Şimşek’in söylemi kesinlikle doğru.

Çünkü yukarıdaki tabloya bakınca gerimizde sadece dört ülke var. Matematiksel olarak bu fotoğraf umut vermektedir. Bu arada ben de Bakan Şimşek gibi düşünüyorum çünkü tablo ortada.

Ancak bu resme biraz daha detaylı bakınca yani matematiksel verilerden uzaklaşınca hatta vergi sosyolojisi/psikolojisi kadrajından resme bakınca çok farklı parametrelerin olduğu görülebilmektedir. İşte Şimşek’in belki de görmek istemediği şeyler bu perdenin altındadır.

En önemlilerinden bir tanesi vergi tazyiki mevzusudur. Yani ödenen vergilerin yurttaşlarda gerçekte hissettirdiği yüktür.

Gelin bunu şöyle anlamaya çalışalım;

Gelir vergisi açısından

2025 yılının ilk on ayında 1 trilyon 947 milyar lira gelir vergisi tahsil edilmiş. Gelir vergisi ödemek zorunda olanlar ise tüccarlar, avukatlar, doktorlar, mali müşavirler, faiz kazancı elde edenler, kira geliri elde edenler, ücretliler ve çok daha fazla meslek gruplarıdır. Bunların büyük bir kısmı gelirlerini yıllık beyanname ile beyan eder ve vergilerini öderler. Ücretliler, iş yeri kira geliri elde edenler, faiz elde edenler vs de stopaj yoluyla vergilendirilirler.

2025 yılının ilk on ayında tahsil edilen 1 trilyon 947 milyar liranın yüzde 8’i yıllık beyanname (geçici vergi dahil) verenlerden; yaklaşık yüzde 92’si ise stopaj yoluyla alınmış. Bunun ne kadarı ücretlilerden alındığı pek belli değil. Daha basit bir ifadeyle gelir vergisi ağırlıklı olarak ücretlilerden alınmaktadır.

Bu nedenle stopaj yoluyla vergi alınanların hissettiği yükü varın siz tahmin edin. İşte bu hissedilen subjektif vergi yüküdür yani vergi tazyikidir.

Daha basit bir ifadeyle bir ücretlinin yani eline maaş daha geçmeden vergisi kesilen bir çalışanın hissedeceği vergi yükü bir tüccardan, bir restoran işletenden daha fazla olacağı çok daha net olsa gerek.

Dolaylı vergiler açısından

Gelir elde ederken ödenen vergiler son vergiler değil. Bundan sonra sokağa çıkan biri attığı her adımda KDV ve çoğu zaman ÖTV de ödemektedir. Markette yaptığı alışveriş, benzin, tütün, elektrik, doğalgaz, su, telefon vs saymakla bitmeyen şeylerden KDV ve çoğu zaman ÖTV de alınmaktadır.

Burada ise şöyle bir sorun bulunmaktadır; yüksek gelirli biri evini ısıtırken doğalgaz kullandığında doğalgazdan KDV ödemekte, düşük gelirli de evini ısıttığında aynı tutarda doğalgaz harcarsa yüksek gelirliyle aynı KDV’yi ödemektedir.

Ancak düşük gelirlinin bu vergiden dolayı hissedeceği yük elbette daha fazla olacaktır. İşte vergi tazyiki dediğimiz husus tam olarak budur. Son 16 yılda dolaylı vergilerin, toplam vergi gelirleri içindeki payı yaklaşık yüzde 66 kadardır.

2026 yılı bütçe kanun teklifinde hedeflenen dolaysız vergi oranı yüzde 38,3; dolaylı vergi hedefi ise 61,7’dir. Bu hedefi gerçekleştirmek için Şimşek, dolaylı vergiler içinde yer alan KDV ve ÖTV gibi vergilerin ne oranını düşürecek ne de kapsamını daraltacak; Sadece dolaysız vergi tahsilatını 2025’e nazaran yaklaşık yüzde 40 artırarak oranlar matematiksel olarak değişmiş olacaktır.

Daha basit bir ifadeyle KDV ve ÖTV’den yine artırımlı vergi tahsil edecek ama dolaysız vergilerden daha fazla gelir tahsil ederek matematiksel olarak vergi tahsilat kompozisyonunu değiştirecektir. Yani matematiksel olarak vergi yükü pek değişmese de vergi tazyiki yani hissedilen yük artacaktır.

Kurumlar vergisi açısından

Bankalar, holdingler, anonim, limitet şirketler vs elde ettikleri kazançlardan yüzde 25 veya 30 kurumlar vergisi ödemektedirler. Ancak son altı yıl ve 2025’te tahsil edilecek kurumlar vergisinin toplam vergi hasılatına oranının ortalaması yaklaşık yüzde 15’lerdedir.  Hatta 2025 yılının ilk on ayında tahsil edilen kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 11,09’dur. 2026 yılı için ise 2025 yılında hedeflenenin altında bir tahsilat öngörülmektedir.

Daha basit bir ifadeyle kurumlar vergisi, ücretlilerden alınan vergiden daha düşük tutardadır. Sizce bu durumda vergi tazyikini kim daha fazla hissedecek; ücretliler mi yoksa kurumlar mı?

Kayıt dışılık açısından

Ülkemizde devlet eliyle birçok servet unsurundan vergi alınmamaktadır; kripto varlıklardan, borsadan vs. Bazı alanlar ise yeterli denetim olmadığı için zaten kayıt dışındadır. İşte kayıt dışı iş yapanla kayıtlı iş yapan sizce aynı tazyiki mi hissedecek?

Murat Batı / T24

soL "Köşebaşı + Gündem" -6 Kasım 2025-

Gürlek ekibi işi eline yüzüne bulaştırdı: Ne oldu, niye oldu

Sabah baskınları öğlene sarktı, savcılık açıklaması için saatlerce beklendi, serbest bırakılan Emniyet'ten çıkamadı, çıkan telefonunu alamadı. Peki niye bu saçmasapan tablo ortaya çıktı?

Yandaş medyanın 6 ay önce “İBB finanse ediyor” diyerek hedef gösterdiği 6 gazeteci hakkında bu sabah gözaltı kararı çıkarıldı.

Saat 06.00 civarında Yavuz Oğhan, Soner Yalçın, Şaban Sevinç ve Batuhan Çolak’ın evine baskın düzenlendi. Arama yapılmadı ama telefonlarına el konuldu.

Ruşen Çakır gözaltı listesinde olduğunu polisten değil, 08.38’de Sabah gazetesinden öğrendi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ise kamuoyunu tam 2 saat sonra bilgilendirdi.

Bu süreçte “operasyon sürüyor” gerekçesiyle avukatların gözaltındaki gazetecilerle görüşmesine izin verilmezken, Ruşen Çakır yaklaşık 5 saat evinde gözaltına alınmayı bekledi, bu sırada mutfakta biriken bulaşıklarını bile yıkadı.

Saat 11.00’e doğru Çakır da gözaltına alındı. Listeden sadece ABD’de olduğu öğrenilen Aslı Aydıntaşbaş’a ulaşılamadı.

Gariplikler burada bitmedi. Gazetecilere “yalan bilgiyi alenen yayma” ve “suç örgütüne yardım etme” suçlamaları yöneltildi ama ifadeleri Mali Şube’de alındı.

İfadelerin ardından “sevk” kaosu başladı. Yavuz Oğhan’ın önce serbest bırakılmasına karar verildi. Kimliği ve telefonu iade edilen Oğhan, elinde tutanak olmasına rağmen Emniyet’ten çıkarılmadı. Kimliği ve telefonu tekrar alındı, adliyeye sevk edileceği düşünüldü ama kısa süre sonra Emniyet kapısından çıkarken görüntülendi.

Serbest bırakılan Şaban Sevinç’e ise telefonu iade edilmedi.

Başsavcılık rezil mi oldu, vezir mi?

Peki niye bu saçmasapan tablo ortaya çıktı?

Kimileri, durumu, "Gördünüz mü, Başsavcılık kafasına göre istediğini yapabiliyor, bir tutuyor bir bırakıyorlar" diye yorumluyor.

Oysa, gerçeğin bu yorumun tam tersi olması olasılığı daha güçlü: Başsavcılık, kafasına göre hiçbir şeyi istediği gibi yapamadığı için bu tablo ortaya çıkıyor.

Sonuçta bugün yaşananlar, neresinden bakarsanız bakın, Başsavcılık açısından rezillik. Bu bilinçli olarak, mesaj vermek için yapılıyorsa, verilecek tek mesaj "Bunlar ne yaptıklarını bilmiyor" olabilir.

Her şeyin bu kadar değişmesi, çok fazla odağın sürece müdahil olup işe karışmasından kaynaklanıyor gibi görünüyor.

Her durumda, bugün yaşananlar, ortada hukuki değil, tümüyle siyasi bir sürecin yürümekte olduğunu bir kez daha kanıtladı.

***

Ülkücü çete liderleri neden kaçıyor?

Gün boyu ülkücü çete liderlerinin hazırlığı yapılan bir operasyon nedeniyle yurt dışına kaçtığı öne sürüldü. Peki, iddiaların arka planındaki siyasi hesaplar neler?

soL’da uzun süredir yargı operasyonlarının AKP içi krizle bir ilgisi olduğunu vurguluyorduk.

Son dönemde buna AKP-MHP ilişkilerinin de eklendiğine işaret etmiştik.

Bugün sabah saatlerinden itibaren ülkücü çete liderlerinin yine hazırlığı yapılan bir operasyon öncesi uyarıldığı, bazı isimlerin ülkeyi terk ettiği ifade edildi.

Bu iddialarla birlikte ilgili isimlerin ülkeyi terk etmesinde Bahçeli uyarısının da etkili olduğu öne sürüldü. Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz’ın bu şekilde kaçtığı ifade edildi.

Söz konusu operasyonun sadece bu isimlerle sınırlı olmayacağı, çok daha geniş bir kapsamı olacağı da dile getirildi.

İddialardan biri sadece Kürşat Yılmaz’ın, diğeri ise hem Çakıcı hem de Yılmaz’ın kaçtığı yönünde. Edindiğimiz bilgiye göre ise kaçtığı belirtilen “ünlü” çete liderleri adı geçenlerle sınırlı değil.

Peki, neler oluyor? soL, bu iddiaların arka planını araştırdı.

Peki bu sıradışı gelişmenin sebebi ne?

Öncelikle, gelişmenin niye “sıradışı” olduğundan başlayalım.

Bu iki suç örgütü lideri, Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz, 2021 yılında Bahçeli sayesinde salıverilmişti. MHP lideri, “dava arkadaşım” dediği Çakıcı ve “kahraman” dediği Yılmaz için girişimlerde bulunmuş, bu isimlere infaz indirimi uygulanmış ve iki çeteci serbest bırakılmıştı.

Bu iki isim de tahliyelerinden sonra MHP çizgisinden milim şaşmadı. Nitekim, geçen yıl Bahçeli’nin ortaya attığı “çözüm süreci” için de hem Çakıcı hem Yılmaz destek ifade etmişti. 

Yine MHP kökenli bir diğer suç örgütü lideri Sedat Peker’in yurtdışına kaçması ve iktidarı hedef alan söylemler içine girmesi de aynı döneme denk gelmişti.

Dolayısıyla, iktidar ortağı partiye bu kadar yakın iki ismin, ki üçüncü bir ismin daha kaçtığı iddia ediliyor, ülkeyi terk etmiş olmasına “sıradışı” demek yanlış olmaz.

Niye gittiler?

Kimi yorumcular, durumu, Peker lehine değişen dengeye bağlıyor.

Çakıcı ekibiyle Peker ekibi arasında gerilim olduğu sır değil. Son dönemde MHP içinden Sedat Peker’e sıcak mesajlar verilmeye başlanmıştı. Özellikle Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter, Peker’e yeşil ışık anlamına gelen mesajlarıyla dikkat çekmişti.

Dolayısıyla, kimileri, Peker’in yurda dönüşünün faturasının Çakıcı, Yılmaz ve diğerlerine çıktığını öne sürüyor.

Öte yandan, büyük resme bakıldığında, Çakıcı-Peker gerilimini aşan bir durum olabileceği görülüyor.

Son dönemde MHP’nin AKP’ye tepkili olduğu, çeşitli vesilelerle kamuoyuna yansıdı.

En açık gösterge, Emniyet kararnamesinde oldu. 15 Temmuz sonrasındaki ittifakta özellikle güvenlik bürokrasisinde büyük ağırlık kazanan MHP, bu yılki kararnamede polis teşkilatı içinde birçok kritik konumunu yitirdi.

Ardından gelmesi gereken Valiler kararnamesi hâlâ çıkmış değil. Orada da benzer bir tablonun oluşacağı fakat MHP’nin direndiği konuşuluyor.

İki parti arasındaki gerilim niye bu dönemde şiddetlendi? Çünkü, görünen o ki, AKP’nin tam boy Amerikancı bir çizgiye geçip, ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın dürüst ifadesiyle “Trump’tan meşruiyet alma” yoluna girmesi, MHP nezdinde, ittifaktaki vazgeçilmez konumlarının tehlikeye düşebileceği algısı yarattı.

Bahçeli’nin “Türkiye-Rusya-Çin ittifakı” söylemi, aylarca en skandal açıklamalarını dahi eleştirmediği Barrack’ın “Türkiye ile İsrail arasında Hazar Denizi'nden Akdeniz’e kadar işbirliği göreceksiniz” ifadesine sert tepki göstermesi gibi çıkışlar, ABD’yle tam bir uyum yakalamış bir AKP’nin MHP dışı alternatiflere gözünü çevirmesini sağlaması riskinden de kaynaklanıyor.

Bir de ortada Kıbrıs konusu var.

Kuzey Kıbrıs, uzunca süredir Türkiye’nin “kirli arka bahçesi”ne çevrilmiş durumda. Kara para, uyuşturucu, kumar, bahis gibi işler buradan yürütülüyor. Çakıcı ve Yılmaz’ın yurtdışına kaçışları, Kıbrıs’ta MHP’ye yakın isimlerin son yıllarda kazandığı ağırlığın da üzerine gidileceğine yönelik bir algıyla bağlantılı görünüyor. Bahçeli’nin Kıbrıs seçimlerini Tufan Erhürman’ın kazanmasından birkaç saat sonra yaptığı “Sonuçlar tanınmamalı” şeklindeki akıl dışı açıklamanın da bu durumla ilgili olduğu düşünülüyor.

Her durumda, Çakıcı ve Yılmaz’ın yurtdışına çıkmalarının, batıya tamamen yakınlaşmaya çalışan devlet açısından “genel bir saha düzleme” niteliğinde bir temizlik anlamına gelip gelmeyeceği henüz soru işareti.

Öte yandan, yıllanmış çete liderlerinin bir kısmının tasfiyesinin gerçek bir temizlik olmayacağı kesin. Zaten Türkiye’deki giderek kötüleşen toplumsal durum, özellikle İstanbul’un yoksul mahallelerinde çıkan çetelerin birkaç yıl içinde uluslararası mafya örgütlenmeleri haline gelmesine zemin hazırladı.

Batıya yanaşmanın, ve belki bu uğurda, Milli İstihbarat Akademisi’nin Temmuz ayında önerdiği gibi İran’a karşı olası bir ABD-İsrail operasyonuna katılmanın AKP’yi yaşadığı tıkanmadan uzun vadede kurtarıp kurtaramayacağıysa gerçek bir soru işareti.

***

AKP'nin Akın Gürlek savunması suçun ikrarı: Lüksemburg görevinin ne zaman olduğunun hiçbir önemi yok!-Ali Ufuk Arikan-

Akın Gürlek Eti Maden'in yurt dışı işletmesinin yönetimine ne zaman atandı, ne zaman istifa etti? Tartışmaların merkezinde bu sorular var. Oysa o sırada ister bakan yardımcısı olsun ister olmasın, tarihlerin de bu bilginin de hiçbir önemi yok. soL, Gürlek iddialarının kritik yönünü Ömer Faruk Eminağaoğlu ile konuştu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in Eti Maden’in yurt dışı işletmesinin yönetim kurulunda yer aldığı ve buradan avro olarak maaş aldığı iddiası dün akşamdan bu yana gündemin en çok konuşulan başlıkları arasına girdi.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Gürlek’in İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı  görevindeyken bu görevlendirmenin yapıldığını, 9 ay boyunca da ilgili kurumdan maaş aldığını söyledi. Başsavcı Gürlek’i korumak adına AKP cephesinden gelen yanıtta, görevlendirmenin Adalet Bakan Yardımcılığı döneminde yapıldığı, başsavcılık görevlendirmesi sonrası ise istifa ettiği ifade edildi. Arada yapılan ödemelerin sehven olduğu, iade edildiği de eklendi.

Ancak bu gündemde sorun AKP’lilerin bu açıklamasıyla çözülmüyor.

Gürlek’in söz konusu göreve getirilmesinin hangi tarih ve görevdeyken olduğunun da hiçbir önemi yok.

Dolayısıyla CHP cephesinden gelen “o sırada başsavcıydı, Bakan Yardımcısı değil” savunmasının da bir önemi yok.

Ortada çok daha büyük bir ihlal var.

Tartışmalara konu olduğu üzere Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı öncesi Adalet Bakan Yardımcılığı görevinde bulunuyordu. Bu görevinden önceyse AKP iktidarının önemli birçok siyasi davasında hakim olarak görev yapmış, kritik dosyalarda önemli ceza kararlarına imza atmıştı.

Yani Gürlek Bakanlık görevi öncesinde hakimlik görevinde bulunuyordu.

Konun asıl önemli yanını tam da burası oluşturuyor.

Sorun çok daha büyük

Konuya ilişkin görüşlerini aldığımız eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, Gürlek’in Adalet Bakanı yardımcılığının diğer bakan yardımcılığı görevlerinden farklı hükümlere tabi olduğuna işaret etti.

Bunun savcı ve yargıç kökenli bakan yardımcılarına ilişkin hükümlerle doğrudan bir bağı var.

Buna göre bakan yardımcılığı görevine atanan yargıç ve savcı kökenli kişiler, doğrudan yargıç ve savcıların bağlı bulunduğu hükümlere tabiler.

Eminaoğlu bu durumu soL’a yaptığı şu açıklamayla özetledi:

“Akın Gürlek’in Bakan Yardımcılığı bir idari görev. İdari görevde yargıç ve savcı hükümlerine tabi olmaya devam ediyordu. Bu tip isimler ister bakan yardımcısı olsun, ister yargıç ve savcı olsun fark etmiyor. Anayasa’da hüküm çok açık, her durumda aynı hükümlere tabiler. Bu nedenle hiçbir biçimde resmi ve özel bir kurumun yönetiminde görev alamazlar.”

'Tarihin de görevin de bir önemi yok'

AKP cephesinden gelen aklama girişimlerine dair  değerlendirmede bulunan Eminağaoğlu,Şimdi aklanma yarışına girildi, o sırada bakan yardımcısıydı gibi çıkışlar duyuluyor. Tekrar ediyorum, ister o sırada bakan yardımcısı olsun ister olmasın, tarihlerin de bu bilginin de hiçbir önemi yok. Olsa da olmasa da değişen hiçbir şey yok. Hükümlere aykırı bir adım atıldığı çok netifadesini kullandı.

'Derhal işlem başlatılmalı'

Bu durum dolayısıyla Gürlek hakkında HSK’nın derhal işlem başlatması gerektiğine işaret eden Eminağaoğlu, kazançların mal beyanında gösterilip gösterilmediğinin, ilgili kurum Varlık Fonu'na devredildiği için bunun bir kamu parası olması dolayısıyla elde edilen gelirin zimmet suçunu dahi oluşturup oluşturmayacağının ileri tartışmalar olarak gündeme gelebileceğine işaret etti.

Eminağaoğlu, yargıç ve savcıların özel soruşturma hükümlerine tabi olduğunu da belirtirken, "Bulunduğu sınıfa göre HSK mı izin verecek, Bakanlık mı soruşturacak, Yargıtay mı soruşturacak bu konuda da ilgili kurumların bir an önce netlik sağlaması, bunu duyurması gerekir" dedi.

***

Evrensel "Köşebaşı + Gündem" -6 Kasım 2025-

 Casus belli -Arif Nacaroğlu- 

Başlık işin İngilizcesi değil Türkçesi. Malum, bir o kalmıştı, İstanbul belediye başkanını son çare, casusluk ile suçladılar. Kişilerin verilerini yabancılara vermiş. Kişisel veri deyince gülmemek elde değil.

Laflıyoruz.

- Geçen gün telefonum çaldı. Arayan Fatih Karakolundan Komiser Fatih(?). Hikaye malum. Hikaye malum da bilgiler ilginç. Geçen hafta nerelerde olduğumu, hangi marketten hangi banka kartıyla alışveriş yaptığımı, kimlik numaramı saydıktan sonra inandırıcı olsun diye rahmetli ablamın, kocasının bile bilmediği göbek adını (Münibe) söyleyince işin suyu çıktı. Casusluğa bak. Adam bankadan, Fatih nüfus kütüğünden, şehirler arası otobüs şirketlerinden her şeyi almış.

Hadi diyelim adam dolandırıcı. Geçen hafta öğlen emeklilik dilekçesini verip emekli oldum. Evdekilerin bile daha haberi yokken, yolda telefonum çaldı. Ünlü bir özel banka. İkramiyeme, maaşıma göz dikmiş. Telefondaki kadın en güven veren sesiyle promosyon filan diyor. Emekli maaşımı daha ben bilmeden o biliyor. Belli ki benim öğrenemediğimi o SGK’den öğrenmiş.

Bugün bir mesaj. ‘Şu plakalı aracınızın trafik sigortası 18 kasımda bitiyor. Size uygun teklifleri değerlendirin” deyip acayip paraları sıralamış. Ben unutmuşum, o unutmamış. Belli ki trafikten bilgi almış.

- Ee, ne olmuş. Bu da bir şey mi? Ben emekli olduğumda aynı gün telefonum çaldı. Banta kayıtlı adam, “Yaş haddinden emekliliğiniz hayırlı olsun. Performans arttırıcı malum ilaçları uygun fiyata adresinize gönderiyoruz. Kargo bize ait.” demez mi? Adamlar yatak odamıza kadar girmiş. Kişisel bilgilerimiz çarşamba pazarında satılıyor.

Herkesin bildiği şeyin casusluğu mu olur?

/././

 Türkiye’nin en zengin on kişisi, servetini 11 milyar dolar artırdı -Uğur Zengin- 

Türkiye’nin en zengin 10 insanı, 2020’den bu yana servetini dolar bazında yüzde 52 artırdı. On kişinin toplam serveti 20.9 milyar dolardan 31.9 milyar dolara çıktı ve sadece 5 yılda 11 milyar dolarlık servet artışı yaşandı.

Özellikle aile mirasıyla serveti yükselen Sinan Tara (yüzde 127.27) ve Saban Cemil Kazancı (yüzde 115.00) gibi isimlerin servetlerinde yaşanan yüzde yüzü aşan büyüme, sermaye birikiminin hızını gözler önüne seriyor. Listede yer alan üç Koç ailesi mensubunun servet artışı ise 4 milyar doların üzerine.

Söz konusu 10 kişinin serveti, 5 milyondan fazla asgari ücretlinin 1 senelik ücreti olduğu anlamına geliyor.

Ancak servet artışı halihazırda milyarder olanlarla sınırlı değil. Türkiye kapitalizmi, geçtiğimiz yıl dünyanın en çok dolar milyoneri yaratan ekonomisi oldu. Bir yanda artan servet, diğer yanda 2 yıldır süren IMF tandanslı kemer sıkma programı var. Kemer sıkılırken, MESEM’li çocuklar sürüldükleri sanayide can vermeye devam ediyordu.

Milyarderlerin artan serveti ile dolar milyoneri imalatında dünya lideri olan Türkiye’de yaşananlar tesadüf mü?

Bu durum, Marx’ın “Bir kutupta servetin birikmesi, diğer kutupta sefaletin birikmesidir" şeklindeki tespitini hatırlatıyor. Karl Marx’ın 150 yıl önce açıkladığı gibi, “Bir kutupta servetin birikmesi... aynı zamanda diğer kutupta, yani kendi ürününü sermaye biçiminde üreten sınıfın tarafında sefaletin, eziyetin, köleliğin, cehaletin, vahşiliğin, zihinsel yozlaşmanın birikmesidir.”

Bugün, ABD’deki hanelerin en zengin yüzde 0.1’i, yani 100 binin biraz üzerindeki kişi, toplumun en altındaki 64 milyon haneden altı kat daha fazla servete sahip.

Ülkemizde ve dünyada demokratik hakların yok edilmesinin sınıfsal içeriği budur. Artan baskı, servetini ve iktidarını ancak şiddet, baskı ve demokratik hakların tamamen yok edilmesiyle koruyabilen bir yönetici sınıfın ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır.

Eşitsizliğin sürekli artmasının temel nedeni, sermaye birikim sürecinin doğasında yatıyor. Bu sorunu sadece artan oranlı gelir vergilerinin olmamasına, servet vergisindeki eksikliklere ya da vergi cennetlerine yönelik etkisiz politikalar gibi yüzeysel faktörlere indirgemek mümkün de değil yeterli de değil. Kuşkusuz, bu tür politikalar eşitsizliği hafifletmek ve kamu kaynaklarını güçlendirmek açısından önemli araçlar. Ancak, asıl mesele sermayenin getirisi olan kâr, faiz ve rant gelirlerinin, emeğin gelirinden sistemli olarak daha hızlı büyümesi. Bu durum, eşitsizliğin yapısal olarak derinleşmesine yol açan güçlü bir eğilim yaratıyor.

Sermaye birikimi devam ettikçe, zaten sermayeye sahip olan kesim, bu birikimden orantısız bir şekilde faydalanmakta ve servetini katlıyor. Bu nedenle, küresel eşitsizlikle mücadelede yalnızca vergilendirme yoluyla geliri yeniden dağıtma çabaları, sorunun kökenine inmiyor. Küresel eşitsizlik ve sömürüyle gerçek anlamda mücadele etmek için, çözümü yüzeysel düzenlemelerde değil, köklü bir dönüşümde aramak gerekir: Üretim araçları ve doğal kaynaklar üzerindeki özel mülkiyet ve kontrol mekanizmalarının, tüm toplum yararına olacak şekilde demokratikleştirilmesi ve yeniden yapılandırılması şarttır.

/././

 Nafaka tartışmalarında nereden nereye?-Elif Turgut- 

Geçtiğimiz günlerde Türkiye gazetesinde, nafakasını ödemeyenlere tazyik hapsinin kaldırılacağına ilişkin bir kulis haber yayımlandı. Ve bunun 12. yargı paketinde olacağı yazıldı. Henüz 11. yargı paketi taslağının içeriğine dönük tartışmalar sürüyor, Türkiye’nin pek çok ilinde bunun toplumun tümüne bir saldırı olduğuna ilişkin, kadınlar, çocuklar ve LGBTİ’leri hedefe koyan bir paket olduğunu dile getiren eylemler yapıldı, yapılıyor. 

Kadınların medeni hakları iktidar tarafından ilk defa hedefe konmadı, bu yazıda nafaka üzerinden yakın geçmişten bugüne kadınların haklarına dönük saldırıları hatırlayalım:

AKP’nin kadın haklarına dönük saldırılarının daha yoğun başladığı 2010’lara gidelim. Kadınların medeni haklarına torba planlarda mutlaka nafaka tartışmasına da yer verilmeye başlandı. Yanlış anlaşılmasın, kadınların boşandıktan sonra nasıl yoksulluğa düştüğü, istihdamdaki eşitsizlik, çocuk bakımı sorumluluğu kadının sırtına bırakıldığında kadınların güvenceli bir yaşam nasıl kuracağı üzerinden değil, kamunun bundaki sorumluluğu üzerinden de değil... Kadının içine düştüğü yoksulluğu bir nebze hafifletecek nafakanın gasbı üzerinden. Buna dayanak ne oluyor? Nafaka karşıtları “Nafaka Mağduru Erkekler, Boşanmış Babalar, Aile Meclisleri” gibi isimlerle örgütlenip nafaka hakkının kısıtlanması için çabalıyor. İktidar da bu grupların söylemlerini nafaka hakkını kısıtlayacak politikalarının dayanağı olarak kullanıyor. Nafaka tartışmalarında tarihsel dönüşümlere devam etmeden bu argümana karşı gerçeğin altını çizmemiz gerekir: Kadın Dayanışma Vakfının 2024’te hazırladığı rapora göre Türkiye’de boşanan kadınların ancak yüzde 30 ila 40’ının nafaka aldığı tahmin ediliyor. Nafaka miktarları genelde çok düşük belirleniyor ve pek çok mahkeme nafaka ödenmesi kararı verse bile kadınlar nafaka alamıyor. Papatya’nın Ekmek ve Gül’e mektubunda anlattıkları, durumun vahametini özetliyor: “Beş yıldır bitmeyen boşanma davası, iki çocuk için belirlenen 575 liralık iştirak nafakası, sürekli ertelenen adalet ve artan ekonomik yük…” Bu mektup, nafaka tartışmalarının doğrudan kadınların yaşam hakkına dokunan bir mesele olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. 

Şimdi devam edelim...

2015 yılında Boşanmaların Araştırılması Komisyonu Mecliste kuruldu. Komisyonun Meclise sunduğu 476 sayfalık raporu ise fecaatti. Komisyonda hazırlanan raporda, kadınların nafaka hakkını evlilik süresi ile bağlantılandırarak kısıtlanması ve kadınların boşanmadan caydırılmaya çalışılması öne çıkıyordu. Kadınların, 1-2 yıl içerisinde mal paylaşımı davası açmazlarsa eğer, haklarını tümüyle kaybedecekleri yeni bir düzenleme de yer alıyordu. Cinsel istismara evlilikle af getirmek isteyen, şiddet gören kadınlara verilen tedbir sürelerinin kısıtlanması, boşanmalarda ara buluculuk uygulaması gibi önerilerin bulunduğu rapora karşı Türkiye’nin farklı yerlerinde kadınlar sokaklara döküldü. Bu kitlesel ve kararlı karşı çıkışın ardından bu rapor rafa kaldırıldı, ancak sürekli raftan indirilmek üzere bu politikalar ısıtılıp ısıtılıp yıl aşırı gündeme getirildi.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılma kararının bir gecede Cumhurbaşkanı tarafından alındığı 2021 yılında, aynı tarihlerde Mecliste Kadına Karşı Şiddet Araştırma Komisyonu kurulmuştu. İronik. Komisyonunun dokuzuncu toplantısında Ankara Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanı Yılmaz Çiftçi, eşe karşı şiddet suçunda “bir defaya mahsus” uzlaştırmacı getirilmesi önerisinin yanı sıra tedbir nafakasının 6284 sayılı Kanun’da yer almaması gerektiğini söyledi; nafaka, velayet, tazminat değerlendirmelerinin sonuçlarının boşanma davasından ayrı ele alınması gerektiğini savunmuştu. 

Bu komisyonun tartışmalarının ardından bir 6. yargı paketi taslağı 2022 yılında gündeme geldi: Nafaka hakkının evlilik süresiyle sınırlandırılması, kadınlara ödenecek maddi ve manevi tazminatlar için kadınların ayrıca dava süreci yürütmek zorunda bırakılmaları, boşanmalara ara buluculuk uygulaması getirilmesi, evlilik süresi sınırından sonra ödenmesi gereken nafakanın “sosyal yardıma” dönüştürülmesi, yoksulluk nafakasının yanı sıra çocuklara ödenen iştirak nafakasının da topun ağzına konması vardı içinde. Ancak Meclise sunulan tasarı tepkilerin ardından geri çekildi. 2023 yılında ise seçimin ardından oluşturulan kabinede Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın göreve geldiği anda yaptığı ilk açıklama “Süresiz nafaka bence adil bir durum değil. Mağdur olan erkeklerimiz varsa onun da yanındayız” idi. Bunun üzerine aile çalıştayları, Medeni Kanun çalıştayı düzenlendi, kimi çalıştaylarda kamu görevlileri tarafından nafakanın “Aileyi dağıttığı” iddiaları öne sürüldü. 2024 yılında ailenin korunması ve güçlendirilmesi vizyon belgesi ve eylem planı açıklandı. Hukuki düzenlemelerin “aile” odaklı yapılacağı belirtildi. Bunun ardından da gelsin yargı paketi taslakları...

Tüm bu tablo gösteriyor ki, nafaka tartışması yalnızca bir “ekonomik düzenleme” meselesi değil, kadınların Medeni Kanun’la elde ettikleri temel haklara yönelik sistematik bir müdahalenin parçası. Her yeni “yargı paketi”, her “aile vizyon belgesi”, her “çalıştay” kadınların kazanılmış haklarını adım adım budamanın araçlarına dönüştürülüyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -10 Ocak 2026-

Sağlıkta çeteleşmenin sonu yok: Radyoloji skandalları arka arkaya patladı -Aslı İnanmışık-  Kamu hastanelerinde radyoloji hizmetlerinin taşe...