BİRGÜN "Gündem" -14 Kasım 2025-

 Yaşamı borçla döndürme düzeni -Havva Gümüşkaya- 


Alım gücündeki erime, yurttaşları kredi kartlarına daha fazla yönelmeye zorluyor. Batık kredi kartı borçları ise geçen yıla göre 2,5 kat arttı. Eylül ayında kredi kartıyla yapılan harcama banka kartlarıyla yapılan ödemeyi beşe katladı.


Yüksek faiz ve yüksek enflasyon döneminde kredi kartı kullanımı daha da arttı. Temel ihtiyaçlar artık sadece kredi kartları ile karşılanıyor. Borcunu ödeyebilmek için kredi kartlarını ‘döndüren’ dar gelirlilerin cebindeki kart sayısı arttıkça borç bakiyesi de kabarıyor.

Özellikle bireysel kredi kartlarıyla yapılan harcamalarda, gündelik ihtiyaçlara yönelik taksitsiz harcamalar dikkati çekici biçimde arttı. BDDK’nin 7 Kasım haftasına ilişkin verilerine göre, bireysel kredi kartı borçlarının 1 trilyon 610 milyar lirasını taksitsiz harcamalar, 939 milyar lirasını taksitli harcamalar oluşturdu. Taksitsiz harcamalarda, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 47’lik artış yaşandı.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in göreve geldiği Haziran 2023’te bireysel kredi kartı borçlarının 403,4 milyar lirasını taksitsiz harcamalar, 390,4 milyar lirasını ise taksitli harcamalar oluşturuyordu. Yaklaşık iki buçuk yıllık süreçte taksitsiz harcamalarda dört kat artış meydana geldi.

BANKA KARTLARINI 5’E KATLADI

Geçim sıkıntısı çeken geniş toplum kesimleri, artık temel ihtiyaçlardan faturalara kadar tüm harcamalarını kredi kartlarıyla karşılamaya çalışıyor. Eylül ayında banka kartlarıyla yapılan harcamanın 5 katı kredi kartlarıyla gerçekleştirildi. Bankalararası Kart Merkezi’nin verilerine göre 1 trilyon 848 milyar liralık kredi kartı harcamasına karşın banka kartlarıyla 359 milyar liralık ödeme yapıldı. Kredi kartlarıyla yapılan bu harcamaların yaklaşık yüzde 25’lik bölümünü market ve gıda harcamaları oluşturdu.

Borçları ödeyememe krizi ise bireysel kredi kartlarında takibe giren alacak oranını artıyor. Bireysel kredi kartlarında batık borç tutarı 115 milyar 236 milyon liraya ulaştı. Bu tutar geçen yılın aynı döneminde 46 milyar 855 milyon lira düzeyindeydi. Son bir yılda batık bireysel kredi kartı borçlarında 2 buçuk kat artış meydana geldi.

∗∗∗

GIDA FİYATLARINA MAAŞ YETİŞMİYOR

Her ay yükselişini sürdüren gıda fiyatları, borçsuz market alışverişini imkânsız hale getiriyor. Farklı kurumların açıkladığı açlık ve yoksulluk sınırı verileri de yükselişi tekrar gözler önüne seriyor. Son olarak dün Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM), ekim ayına ilişkin  açlık ve yoksulluk sınırını verilerini paylaştı. Dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcamasını ifade eden açlık sınırı 26 bin 925 liraya çıkarak asgari ücreti neredeyse 5 bin lira aştı. Gıda harcamasının yanı sıra eğitim, sağlık, barınma, eğlence, ısınma ve ulaşım gibi yaşamsal harcamaları ifade eden yoksulluk sınırı da 93 bin 135 lira olarak gerçekleşti. Bu tutar, asgari ücretin 4 katından daha yüksek. BİSAM’a göre tek başına yaşamanın maliyeti de 43 bin lirayı buldu.

BİSAM verilerine göre, günlük gıda harcaması tutarı en az 898 lira olurken bunun 297 lirası süt ürünlerine, 227 lirasını et, yumurta ve baklagil grubuna harcandı. Ekmek ve makarna grubu için günlük harcama tutarı 123,74 lira oldu.

***

 Yoksullukla övündüler -Mustafa Bildircin- 


AKP’li vekiller, sosyal yardımlara ilişkin “Dünya bizden eğitim istiyor” iddiasında bulundu. AKP’li Baykan, “Tek tuşla yardım başvurusu yapılıyor” dedi.  https://www.birgun.net/haber/yoksullukla-ovunduler-668708

***

 Bakan Bak’a göre yurtlar konforlu!-Mustafa Bildircin- 

Bakan Bak, hijyen ve güvenlik sorunlarıyla gündeme gelen yurtlarla ilgili, “Konforlu ve güvenli barınma ortamı” yorumunu yaptı. Bakanlığın bütçe sunumunda bahis skandalıyla ilgili tek kelime yer almadı.  https://www.birgun.net/haber/bakan-baka-gore-yurtlar-konforlu-668711

***

 Halk oturuyor, parası uçuyor -Mustafa Bildircin- 

“Afyon-Uşak-Kütahya kentlerinin hava ulaşım sorununu çözmek” iddiasıyla projelendirilen ve Kasım 2012’de açılan Zafer Havalimanı, Yap-İşlet-Devret (YİD) modelinin bütçede yarattığı tahribatın sembolü oldu. Havalimanı için müteahhide ölçüsüzce verilen yıllık yolcu garantisi, 2012 itibarıyla tek bir yıl bile yakalanamadı. Garanti edilen yolcu sayısının uzağında kalarak kamu bütçesinde karadelik açan Zafer Havalimanı, 2025 yılında da geleneği bozmadı. Garanti edilen 878 bin 489 yolcuya karşın Zafer’i Ocak-Ekim 2025 döneminde yalnızca 60 bin 154 yolu kullandı. Toplam 60 bin 154 yolcudan 30 bin 77’sinin, giden yolcular olduğu tahmin edildi. Sözleşmeye göre, garanti ödemeleri giden yolcu sayısı üzerinden yapılırken gerçekleşmeyen yolcu garantisi nedeniyle şirkete Ocak-Ekim 2025 dönemi için en az 5 milyon avro ödeme yapılacağı öngörüldü. Havalimanı için verilen garantideki hata payı yüzde 96,6 oldu. https://www.birgun.net/haber/halk-oturuyor-parasi-ucuyor-668719

***

 TOKİ’nin çözüm bulamadığı kriz -İsmail Arı- 

TOKİ’nin Kanal İstanbul bölgesindeki inşaatları tamamlanma aşamasına geldi. İSKİ ise "kaçak" olduğu için bu konutlara su ve kanalizasyon bağlantısı yapmıyor. Krizi çözemeyen TOKİ, “İnceleme için talimat verdik” diyor.

HÂLÂ ÇÖZÜM BULAMADILAR 

Konut projesinin bazı etaplarının yıl sonunda tamamlanacağı iddia edilse de konutların hâlâ kanalizasyon ve temiz su bağlantısı yapılmadı. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, TOKİ ve Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü yetkilileri ise krize karşı çözüm ararken bir yurttaş, Kanal İstanbul bölgesinde milyarlarca lira harcanan ancak kaçak olduğu için su ve kanalizasyon bağlantısı yapılmayan konutları 16 Eylül’de Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne (CİMER) sordu. https://www.birgun.net/haber/tokinin-cozum-bulamadigi-kriz-668718

***

 Kirletenlerin zirvesi COP30 -Gökay Başcan- 

Türkiye’de yağma ve talanı kolaylaştıran düzenlemeleri hayata geçiren iktidar temsilcileri ile doğayı tahrip eden projeleri yürüten şirketlerin yöneticileri COP30’a gitti. Kirletici aktörler zirvede “çözüm” masasında.

Eleştirilerin ve protestoların damga vurduğu Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 30. Taraflar Konferansı (COP30), Brezilya’nın Belem şehrinde sürüyor.

10 Kasım’da başlayan zirve, 56 bin 118 delegenin kayıt yaptırdığı COP30, 80 binden fazla kişinin katıldığı Dubai'deki COP28'in ardından tarihin en büyük ikinci COP'u oldu . Dünyanın en büyük kirleticisi ABD ise ilk kez görüşmelere heyet göndermedi.

3 bin 805 kişiyle, zirveye en çok delegasyon yollayan ülke ev sahibi Brezilya oldu. Bunu sırasıyla Çin, Nijerya, Endonezya ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti izledi. Türkiye’den ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ile Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un yanı sıra şirket yöneticileri, sivil toplum temsilcileri ve iklim aktivistlerinin de yaşam savunucularının bulunduğu 326 kişi zirveye kayıt yaptırdı.

TALANCILAR BELEM’DE

Ülkedeki ormanları, tarım ve sulak alanlarını sermayeye peşkeş çeken AKP iktidarı, Brezilya’da iklim krizine ilişkin neler yapılması gerektiğini tartışırken Türkiye’den zirveye katılan şirketler de COP’a ilişkin uzun yıllardır yapılan eleştirilerin haklılığını ortaya koydu.

Dünyayı kirleten fosil yakıt devlerinin sponsor olduğu, maden şirketlerinin söz sahibi olduğu, dev gıda şirketlerinin VIP’lerde ağırlandığı zirveler elitlerin çıkarları doğrultusunda hareket eden ritüellere dönüştü. Zirveye Türkiye’den de ülkenin dört bir tarafındaki projelerle ekosistemi tahrip eden, iklim krizini derinleştiren Limak Holding gibi şirketler katıldı. Limak Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Özdemir ve holdinge bağlı şirketlerin üst düzey yöneticilerin yanı sıra Kroman Çelik Sanayi A.Ş. ve Doğuş Holding adına üst düzey yöneticiler zirvede yer aldı.

ET DEVİ VIP DAVETLİ

Türkiye’nin yanı sıra dünyanın birçok ülkesinden gelen büyük kirletici şirketlerin temsilcileri, COP30’un “VIP listesine” girdi. Dünyanın en büyük et üreticisi olan ve çok sayıda skandalın odağında bulunan küresel et devi JBS’in sahipleri de bu özel listede yer aldı. Latin Amerika’yı sarsan uluslararası rüşvet soruşturması Lava Jato’dan, Amazon Ormanları’ndaki yasadışı çiftliklerde yetiştirilen hayvanların “aklanmasına” kadar pek çok olayla anılan JBS’in sahipleri Joesley ve Wesley Batista kardeşler, BM İklim Değişikliği Sözleşmesi’ni imzalayan yaklaşık 200 ülkenin yürüttüğü diplomatik müzakerelerin yapıldığı sınırlı alana davet edilen isimler arasına girdi.

SERMAYE İKLİM MASASINDA

Ev sahibi ülkenin belirli sayıda kişiye davetiye verdiği bu özel listede ayrıca Brezilya devlet petrol şirketi Petrobras ile ABD merkezli petrol devi ExxonMobil’in yanı sıra Vale, Samarco ve Sigma gibi madencilik şirketlerinin temsilcileri de bulunuyor. Devasa sera gazı emisyonu nedeniyle iklim değişikliğinde büyük payı olduğu belirtilen sığır endüstrisinin baş aktörlerinden biri olan JBS ve diğer sermaye temsilcilerinin, COP30 zirvesinde sera gazı emisyonlarının düşürülmesine dair görüşmeleri etkileyeceği eleştirileri yapıldı.

***

 Bakan Işıkhan'dan "borçlu belediyeler" açıklaması 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Işıkhan, 2025 yılı ağustos ayı itibarıyla belediyelerin, bağlı kuruluşlarının ve şirketlerinin SGK'ye toplam borcunun 234,2 milyar lira olduğunu açıkladı.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, Bakanlığı ile bağlı kuruluşlarının 2026 yılı bütçelerinin görüşüldüğü TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda milletvekillerinin eleştiri ve sorularını yanıtladı. Bakan Işıkhan, belediyelerin SGK'ye olan prim borçlarına ilişkin soru üzerine, "2025 yılı Ağustos ayı itibarıyla belediyelerin, bağlı kuruluşlarının ve şirketlerinin SGK'ye toplam borcu 234,2 milyar liradır. SGK'ye borcu olan belediyeler arasında hiçbir şekilde ayrım yapılmamakta olup, belediyelerin SGK'ye olan borçlarını ödeme noktasında irade beyan etmeleri durumunda ilgili mevzuat kapsamında gereken tüm kolaylıklar gösterilmektedir" dedi.

Bu konuda tüm siyasi partilere 'eşit mesafede' olduklarını ve borcunu ödeme gayretinde bulunan tüm belediyelere kapılarının açık olduğunu söyleyen Işıkhan, "SGK borçlarını tahsil etmek için adımlar attığımızda, borçları dile getirdiğimizde ne yazık ki bundan rahatsız oluyorlar. Biz SGK'ye olan borçları tahsil ederek SGK'yi mali olarak güçlü tutmak, vatandaşlarımıza ve emeklilerimize daha iyi hizmet etmek ve onların maaşlarını ödemek durumundayız" ifadelerini kullandı.

SGK'ye en borçlu kurumların neredeyse tamamının belediyelerin şirketleri olduğuna işaret eden Işıkhan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Türkiye genelinde SGK'ye en çok borcu olan ilk 10 belediyenin 8'i Cumhuriyet Halk Partili belediyeler, biri AKP'li belediye, biri de Cumhuriyet Halk Partisi'ndeyken kayyum atanan Şişli Belediyesi'dir. SGK'ye borcu olan ilk 50 belediyeye bakacak olursak, bunların 35'i Cumhuriyet Halk Partili, 12'si AKP'li, 2'si Cumhuriyet Halk Partili, biri de DEM Parti'deyken kayyum atanan belediyelerdir. SGK'ye prim borcu olan belediyeler: birinci sırada İzmir Büyükşehir Belediyesinin 16 milyar lira, Ankara Büyükşehir Belediyesinin 8 milyar lira, Adana Büyükşehir Belediyesinin 7 milyar lira, Şişli Belediyesinin 5,5 milyar lira, Balıkesir Büyükşehir Belediyesinin 4,7 milyar lira, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin 4,5 milyar lira, AKP'de Sakarya Büyükşehir Belediyesinin 3,5 milyar lira borcu var. Beşiktaş Belediyesinin 3,2 milyar lira, Ataşehir Belediyesinin 3,2 milyar lira, Sarıyer Belediyesinin de 2,9 milyar lira olmak üzere belediyelerin SGK'ye toplam 59 milyar lira ödenmeyen prim borçları söz konusu."

***

BİRGÜN

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -14 Kasım 2025-


 AKP dönemi illerin sosyoekonomik gelişmişliği: Oynaklık çok yüksek -Adnan Gümüş- 

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı “SEGE illerin ve bölgelerin sosyoekonomik gelişmişlik sıralaması 2025”i ekim ayında açıklamış bulunuyor. Geriye doğru 2017, 2011, 2003 istatistikleri var, 1960’lara kadar bazı ölçümler var.

Osmaniye ve Düzce ile birlikte 2000’li yıllar itibarıyla il sayısı 81 olmuştu. Yani 2003 ile 2025’i daha sağlıklı kıyaslayabiliriz.

2003’ten 2025’e bu tablolara bakınca öncelikle illerin gelişmişlik sıralamasındaki büyük farklılaşmalar dikkat çekiyor. Çok kısa sürelerde bir ilin aşağıya diğer bir ilin yukarı çıkması; illerin veya ülkenin istikrasızlığını mı gösteriyor, siyasal etkileri mi gösteriyor, genel olarak ülke ve dünya ekonomisinin değişiminin mi yansımalarıdır, depremlerin etkisi nedir, birkaç ayrıntı vereceğim, yorum sizlere kalmış.

Yıllara göre göstergelerin ağırlığı değişiyor ancak istihdam ve mali göstergeler esas

İllerin sosyoekonomik gelişmişlik durumu yıllara göre birkaç değişken değişmekle beraber 50-60 arası göstergeyle/değişkenle ölçülmeye çalışılıyor. Bu değişkenler 9 alana/boyuta dağılıyor: 1) Demografi değişkenleri, 2) İstihdam değişkenleri, 3) Eğitim değişkenleri, 4) Sağlık değişkenleri, 5) Rekabetçi ve yenilikçi kapasite değişkenleri, 6) Mali değişkenler, 7) Erişilebilirlik değişkenleri, 8) Yaşam kalitesi değişkenleri.

İstihdam/ çalışma yaşamı göstergeleri ile mali göstergeler illerin gelişmişlik düzeyleri bakımından daha yansıtıcı/ölçücü bulunuyor. Bununla beraber yıllar arasında bazı dönemsel farklılaşmalar oluşuyor. Son iki endekste internet kullanımı etki payı ilk beş arasında yer alıyor. Önümüzdeki yıllarda bunun etki payı düşebilir. 

Grafik 1 

Yani bir ilin iç içe iki boyutu 1) İstihdam durumu, kadınların çalışma hayatına katılması, nitelikli insan gücü ve bununla beraber 2) Üretim ve mali durumu o ilin gelişmişliğini göstermeye yetiyor.

İllerin gelişmişlik sırası 2025: Bölgesel farklar çok yüksek

2025 yılı itibarıyla SEGE’de ilk on gelişmiş il İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere, Marmara ve Akdeniz kıyı illerinden oluşuyor. Son iller ise Güneydoğu ve Doğu Anadolu illerinden oluşuyor. İller gelişmişlik bakımından iki yarıya ayrılırsa sadece Gaziantep 30. sırada ilk yarı içinde yer alabiliyor.

Grafik 2 Adnan Gümüş


2017-2025 arası kademesi yükselen 2 il: Mersin ve Nevşehir

2017’ye göre gelişmişlik kademesini bir kademe artırabilen iki il Mersin ve Nevşehir. Mersin 3. kademeden 2. kademeye, Nevşehir 4. kademeden 3. kademeye çıkmış.

2017-2025 arası kademesi düşen 8 il

Aynı dönemde 8 ilin ise kademesi düşmüş bulunmaktadır:

Tekirdağ 1. kademeden 2. kademeye,Isparta, Kırklareli, Bilecik, Karabük 2. kademeden 3. kademeye,Hatay ve Bartın 4. kademeden 5. kademeye,Gümüşhane 5. kademeden 6. kademeye düşmüş.

AKP dönemi oynaklık yüksek: Düzce 16 sıra yukarı, Hatay 21 sıra aşağı

2023’ten 2025’e ki, bu dönem AKP’nin iktidar olduğu döneme de denk düşüyor, 20 il en az 5 basamak yukarı çıkarken 13 ilde en az 5 basamak aşağı sıraya düşmüş.

AKP döneminde en yüksekten sırayla Düzce, Trabzon, Erzincan, Konya, Sakarya gelişmişlik düzeyini en çok ilerleten iller oluyor.

Grafik 3 Adnan Gümüş

Son yıllarda (2017-2025 kıyaslanırsa) Zonguldak-Karabük-Bartın-Sinop hattı özellikle gerileyen iller arasında yer alıyor.

Hatay-Şanlıurfa hattı da gerileyen alan arasında. Göç etkisine de bakmak gerekebilir. Bu sınır bölgesinde Kilis olumlu eğilimde gözüküyor.

Isparta ve Aydın da eğilim olarak olumsuza dönmüş bulunuyor.

Zonguldak, Sinop, Erzincan: Ecevit, Erbakan, Binali (Başbakan) farkı mı?

Bir yandan Zonguldak-Karabük-Bartın-Sinop hattı, giderek sıralamada gerilemiş, diğer yandan AKP döneminde özellikle Erzincan kendi bölgesinden farklılaşarak sıralamasını 12 basamak yükseltmiş bulunuyor. Acaba Zonguldak civarının gerilemesinde Ecevit döneminin bitmesi, Sinop bölgesinin gerilemesinde Erbakan döneminin sonlanması, Erzincan’da Binali, Konya’ya Davutoğlu mu etkisi oldu, irdelemek gerekiyor. 

Deprem etkisi: Hatay çok gerilemiş

Deprem illerine bakılırsa, 2023 depremlerinden en çok etkilenen 4 il de gerilemiş bulunuyor. Hatay, Kahramanmaraş, daha önceki Elâzığ depremi de dikkate alınırsa Elâzığ da depremlerden çok fazla etkilenmiş bulunuyor.

Grafik 4 Adnan Gümüş


Oynaklık ve bölgesel farklılaşmalar iyiye işaret değil

Bir yer gelişiyorsa, hem gelişiyor hem eşitleniyorsa iyidir. Bu kadar oynaklık, bazı illerin kademe kaybı ve hem iller hem bölgeler arasındaki büyük farklılaşmalar maalesef iyiye işaret değil.

/././

 Küresel ısırmanın sefası zenginlere, cefası halklara -Yücel Özdemir- 

Brezilya’nın Belem kentinde devam eden Birleşmiş Milletler İklim Konferansı (COP30) dolayısıyla Almanya’da yayımlanan haber ve yorumların çoğunda haklı olarak küresel ısınmanın yol açtığı sorunlara dikkat çekilerek, dünyanın artık yaşanmaz hale geldiği belirtiliyor. Hava sıcaklıkları ölçülmeye başlandığından bu yana en sıcak dönem geçen yaz olarak kaydedildi. Artışın 1.5 derece altında tutulması için vaatler veriliyor, ancak icraat yok. Bu gidişle gezegenimizin bazı bölgelerinin uzak olmayan bir sürede yaşanmaz hale geleceği bugünden öngörülebiliyor.

Alman basınında yer alan haberlerin bir bölümünde, COP30 Konferansına katılmak üzere binlerce kilometre uzaklıktaki Belem’e giden küresel ısınma karşıtlarının bindiği uçakların ve arabaların havaya bıraktığı binlerce tonluk karbondioksit emisyonundan söz edilerek, küresel ısınmaya karşı çıkanların küresel ısınmaya yol açtığı propagandası yapıldı.

Zira bu asıl nedenleri gizlemek için yapılan karşı propagandan ibaret. Çünkü konferans için katedilen yolda havaya salınan karbondioksit denizdeki damla misali.

Küresel ısınmanın baş sorumlusunun sanayileşmiş kapitalist ülkeler olduğu sır değil. Ancak bu ülkelerin çoğu en az etkilenenler arasında. Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan rapora göre, 2023 itibarıyla küresel ısınmaya yol açan ilk 10’da şu ülkeler yer alıyor: Çin, ABD, Hindistan, Rusya, Japonya, İran, Endonezya, Suudi Arabistan, Almanya ve Kanada.

Çin, Batılı ülkeler tarafından üretim merkezine dönüştürüldükten bu yana dünyanın havasını en fazla kirleten ülkelerin başında geliyor ve Paris İklim Anlaşması’yla belirlenen kriterlere uymamaya devam ediyor. İkinci sıradaki ABD ise, Trump’ın bir kez daha göreve gelmesiyle, ikinci kez Paris İklim Anlaşması’ndan ayrıldı. Bu iki ülkeye son yıllarda bir de Hindistan eklendi. Hızla sanayileşme yönünde ilerleyen, Batılı tekeller tarafından “yeni Çin” misyonu biçilen Hindistan, kısa sürede duracak gibi görünmüyor. Sadece bu üç ülkenin saldığı karbondioksit emisyonu, toplam emisyonların yüzde 50’sinden fazla. Yüzde 20’sini de ilk 10’da yer alan diğer 7 ülke salıyor.

Böylece ilk 10’da yer alan ülkeler emisyonların yüzde 70’inden sorumlu. Küresel ısınmanın önüne geçmek için dünyanın havasını kirleten bu 10 ülkeyi hedefe alarak, bir çalışmayı yürütmek gerekiyor.

Küresel ısınmanın asıl mağdurları ise, neredeyse hiç zararlı gazlar salmayan ülkeler. Germanwatch tarafından hafta içinde yayımlanan “iklim risk endeksi 2026” raporuna göre, küresel ısınmaya karşı önlemlerin alınması gerektiğinin ilk tartışıldığı 1995’ten bu yana, tam 832 bin insan küresel ısınmanın yol açtığı doğa felaketlerde hayatını kaybetti ve 4.5 trilyon dolarlık da maddi zarar meydana geldi.

Aynı raporda, 1995-2024 yılları arasında küresel ısınmadan en fazla etkilenen ülkeler şu şekilde sıralanmış: Dominica, Myanmar, Honduras, Libya, Çad, Haiti, Filipinler, Nikaragua ve Hindistan. Doğu Karayipler’de 70 bin kişinin yaşadığı, 750 kilometrekarelik Dominica, yağmur ormanları, volkanlar ve dünyanın en büyük sıcak göllerinden biri olan “Boiling Lake”nin bulunduğu bir ada devleti. Bu gidişle yaşanmaz hale gelmeye aday en yakın ülke görünüyor.

Dikkat çeken bir diğer nokta ise -Hindistan’ı saymazsak- en çok etkilenen ülkelerde küresel ısınmanın temel nedeni olan karbondioksit salınımlarının minimum düzeyde olması. 2024’te en fazla etkilenen 10 ülkenin 8’i yoksul ülkeler grubunda yer alıyordu. 1995-2024 yılları arasında ise 10 ülkenin 6’sı yoksul ülkeler arasındaydı.

Germanwatch’ın raporunda küresel ısınmanın yol açtığı doğa olaylarından ölümlere yol açanların başında aşırı sıcaklar (yüzde 33) ve fırtınalar (yüzde 33) geliyor. Yüzde 48’i de sel felaketlerinden hayatını kaybediyor.

Açıktır ki; küresel ısınmanın yol açtığı kuraklık, sel ve aşırı sıcaklıklar artık “doğa kanunu” değil, sanayileşmiş kapitalist ülkelerin yol açtığı felaketlerdir. Her yıl yüz binlerce insanın hayatını etkileyen ve artık görünürde herkesin ve her ülkenin şikayetçi olduğu küresel ısınma gerçekten de büyük bir krize dönüşüyor. En önemlisi de “çözüm” adına toplantılar ve çağrılar yapıldığı dönemde küresel ısınmaya neden olacak sanayi üretiminin artmaya devam ediyor olması ve son 30 yıl içinde emisyonların yüzde 70 artmış olması.

Dünyayı kural tanımadan kirleten emperyalist-kapitalist ülkeler gelinen aşamada faturayı ödemeye de yanaşmıyor. Belem’e giden Almanya Başbakanı Merz, kameraların karşısında “Gerekli yardımı yapacağız” dediği halde yardımın miktarını özellikle söylememeye dikkat etti. Almanya, 2024 ve 2025 yılları için 50 milyon dolar taahhüt etmişti. 2026’de ne kadar bütçe ayrılacağı ise henüz belirsiz.

Kapitalist ülkeler, 2020-2025 yılları arasında küresel çapta yıllık 100 milyar dolar kaynak yaratmakla yükümlüydü. Bu hedef, 2009 yılında taahhüt edilmesine rağmen ancak 2022’de tutturulabildi. Oxfam’ın hesaplamalarına göre, bu tutarın neredeyse yüzde 80’i kamu fonlarından oluşuyordu, yüzde 70’i de “bağış” değil “kredi”ydi. Bu, küresel ısınmanın ana sorumlusu olan sanayileşmiş ülkelerin, en çok etkilenen ülkelere kredi vererek kazanç elde ettikleri anlamına geliyor. Birleşmiş Milletler, iklim finansmanı hedefini en geç 2035 yılına kadar yıllık 300 milyar dolara çıkarmayı kararlaştırıldı. Bakalım bu hedef ne zaman tutturulacak.

Küresel ısınmaya karşı bütçe ayırmayan emperyalist ülkelerin 2035’e kadar askeri harcamaları yüzde 5’e çıkarma kararı aldığını da unutmayalım.

/././

Zabıtalar parfüm alıp denetlemeden gidiyormuş! -İsmail Saymaz / halkTV-

Gülhan Bendi, Dilovası’nda 3'ü çocuk, 6 kadın işçinin hayatını kaybettiği parfüm atölyesi yangınından sağ kurtulanlardan…

Bendi, 40 yaşında, evli ve iki çocuk annesi.

Vardiya amiri olarak çalıştığı için hem müşteki hem de şüpheli olarak ifadesi alındı.

Bendi, işyerinde altı yıldır çalışıyor.

O günlerde parfümleri şişeleme, etiketleme ve kalite kontrol işi yapıyorlarmış. İki yıl sonra üretim kapasitesi artınca yeni binaya taşınmışlar. Parfüm üretiminde kullanılan IBC tankı, elektrikli karıştırıcı alet, şarjlı mikser, krem makineleri ve dolum sistemi alınmış.

Dört olan işçi sayısı 15’e yükselmiş.

Bendi, “Eski ve tecrübeli çalışan olduğum için yeni yerde patron Kurtuluş Oransal, yapılacak işleri bana söylerdi. Ben de çalışanlara işi nasıl yapmaları gerektiğini anlatırdım” diyor.

Hani İŞKUR bilmiyordu?

İşe girdiğinden beri sigortasız işçi çalıştırıldığını vurguluyor.

Kendisi de yedi sekiz ay sigortasız çalışmış.

Sonra mı?

Bakın neler anlatıyor:

“4-6 ay boyunca İŞKUR üzerinden alınmış işçi olarak gösterildim. Bu süre geçtikten sonra beni sigortalı çalıştırmaya başladılar. O tarihten bu yana sigortalıyım.”

İŞKUR derken, atölyenin bir bina bitişiğindeki ofisi kastediyor olmalı. Sizin anlayacağınız İŞKUR, iskanı olmayan, iş güvenliği ve iş sağlığı yönünden hiçbir önlemin alınmadığı, işçilerin sigortasız çalıştırıldığı bu atölyeye kilit vuracağı yerde eleman gönderiyormuş!

Bendi, kendisi dahil, sadece iki işçinin sigortasının yapıldığını, diğerlerinin ise kaçak çalıştığını söylüyor. İçlerinde Suriyeli çocuk işçinin olduğunu belirterek, “Geçmiş tarihlerde Suriyeli ve Özbek çalışanlar vardı” diyor.

Bendi, patlama anını şöyle anlatıyor:

“Ben, Cansu Esetoğlu, Tuğba Taşdemir ve Ayten Aras, ikinci katın ortasında IBC tankının 7-8 metre uzağında paketleme masasında çalışıyorduk. Şengül Yılmaz ve Hanım Güley, bir metre arkamızda yerde kutu açıyordu. Nisa Taşdemir ve Esma Gikan, tanka 12-13 metre uzakta krem yapımıyla uğraşıyordu. Kapının girişinde Gökçe Şadiye Sağlam, Keriman Miskin ve Zeynep Hüseyin, parfüm kutusu paketliyordu. Hürol ve Tuncay Yıldız, kapının eşiğinde tanka boşaltılmak üzere ürün hazırlıyordu. Tuncay’ın çırpıcı cihazla tankının yanında olduğunu gördüm. Arkam tanka dönüktü. Tuncay, buraya gittikten sonra büyük bir patlama oldu. Alev toplu meydana geldi. Bunun sebebi kimyasal maddelerdir. Can havliyle kendimi dışarıya attım. Sağ elimin orta ve yüzük parmaklarında yanıklar oluştu. Ben çıktıktan sonra Tuncay’ın yandığını ve kendisini binanın dışına attığını gördüm.”

Bendi, kimseye işin riskleri hakkında bilgi aktarılmadığını, iş güvenliği eğitimi ve koruyucu kıyafet verilmediğini ifade ediyor. Statik elektriğin yaratacağı olumsuzlukları engelleyebilecek bir düzenek bulunmadığını söylüyor.

‘Ne isterse verin’

Denetim mi?

Yalnızca Dilovası Belediyesi zabıtalarının geldiğini söylüyor.

Gelmişler ve ne mi yapmışlar?

Bendi, rezaleti şu sözlerle anlatıyor:

“Zabıtalar denetleme adı altında gelirdi. Patronum Kurtuluş Oransal’la bir müddet oturup çay içerlerdi. Kurtuluş, zabıtalara parfüm, krem ve ne isterlerse vermemi söylerdi. Ben de zabıtalara verilmesi için hazırladığım paketi Kurtuluş’a teslim ederdim. Zabıtalar denetleme yapmadan işyerinden ayrılırdı.”

Belediye araç alıp ruhsat mı verdi?

Geçen gün Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Zabıta Müdürü Nizamettin Balcı ve üç zabıtayı açığa alındı.

Bendi’nin, zabıtaların parfüm alıp işyerini denetlemeden gittikleri yönündeki ifadesi, bu kararda etkili olmuştur diye tahmin ediyorum.

Peki rüşvet alan sadece zabıtalar mı?

Elime ulaşan bir ihbarda, Başkan Yardımcısı Temiz’in Ravive Kozmetik’e ruhsat veren kişi olduğu, bu işlem karşılığında şirketin belediyeye iki araç hibe ettiği ileri sürülüyor. İki araçtan birinin belediyede kullanıldığı, diğerinin ise piyasada olmadığı iddia ediliyor.

Yine geçenlerde Dilovası’nın Kayapınar Mahallesi’nde ruhsat verilen fabrikadan hibe araç ve para alındığı belirtiliyor.

Öte yandan, belediyede görevli çoğu müdürün ve personelin üniversite diplomalarını savaş döneminde Ukrayna’dan aldıkları öne sürülüyor.

Dilovası: Çoklu ihmaller zinciri

Dilovası’nda 3’ü çocuk 6 kadın işçinin ‘Ravive Kozmetik’ adlı parfüm dolum ve imalat atölyesinde hayatını kaybetmesine ilişkin ön inceleme raporu çıktı.

Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatı üzerine bir yangın uzmanı, kimyager, iş güvenliği yetkilisi, makine ve elektrik mühendisinden oluşan heyetin hazırladığı raporda Dilovası’ndaki kazanın ‘çok yönlü bir ihmal zinciri’ sonucunda meydana geldiği ve öngörülebilir olduğu ifade edilerek, “Gerek güvenlik önlemleri alınmış olsaydı bu ölçekte bir patlama ve can kaybının yaşanmazdı” denildi.

İşte, rapordaki ilk tespitler:

Patlama birinci katta meydana geldi

-Bina zemin, birinci ve ikinci kattan oluşuyor.

-Zeminin girişi ön caddeden. Depo olarak kullanılıyor.

-Birinci kata arkadan giriliyor. Burada ise üretim yapılıyor.

-İkinci katta idari ofisler var.

dis-cephe.jpeg

Kazana alkol aktarırken patladı

-Yangın birinci katta saat 9 sularında alkol dolum ve karıştırma kazanı çevresinde başladı. Olay anında çalışanlar IBC tankından kazana etil alkol aktarılırken, kazanın gövdesinden ses duyulduğunu, ani bir parlamanın meydana geldiğini söylüyor. Bu parlama yüksek buhar basıncıyla patlamaya dönüştü ve çevredeki yanıcı kimyasallara sirayet etti.

-Yangın, dolum hattına yayılıyor.

-Alkol, esans ve solvent varilleri tutuşuyor.

-Yangın 3-4 dakika içerisinde tüm katlarına çıkıyor.

-Patlamada ön cephedeki cam yüzeyler dışarıya fırlıyor, metal cephe panelleri dışa doğru bükülüyor, çatı makaslarında deformasyon oluşuyor.

img-1270.jpeg

Kazan çevresindekiler çıkamadı

-15 çalışandan 6’sı can verdi, 7’si ise yaralandı. Yaralılar kendi imkanlarıyla çıktı.

-Acil çıkış kapısı, yangın merdiveni, alarm veya sprinkler (püskürtücü) sistemi bulunmadığından tahliye düzenli biçimde gerçekleşmedi.

-Kurtulanlar üretim hattındaydılar, kapı yönünde hareket ederek dışarı çıktılar. Kazan ve reaktör çevresinde çalışanlar yoğun alev ve duman nedeniyle mahsur kaldı.

genel-gorunum.jpeg

1 saat 40 dakikada

-İlk ihbar 09.04’te yapıldı.

-İtfaiye sekiz dakika sonra vardı.

-Söndürme sırasında yangın yeniden parladı.

-Yaklaşık 1 saat 40 dakikalık müdahalenin ardından yangın 10.50’de kontrol altına alındı.

Statik elektrik boşalması

-Parlayıcı solventlerin (çözücü ya da sökücü sıvı) yoğun olarak bulunduğu imalat hacminde statik elektrik boşalması veya elektriksel temas sonucu meydana gelen ilk tutuşmanın, kısa sürede çevredeki yanıcı madde ve buhar karışımıyla birleşerek geniş hacimli bir yanma sürecine dönüştüğü değerlendiriliyor.

-Parlayıcı kimyasal üretiminde öngörülen ex-proof sistem (patlayıcı atmosferlerde kullanılan elektrikli cihazların güvenli şekilde çalışmasını sağlayan teknoloji), topraklama, havalandırma, dedektör ve otomatik söndürme tertibatı eksikliğinin, yangını hızlandıran temel unsur olduğu belirlendi.

İskanı yok

-Dilovası Belediyesi, Ravive Kozmetik adına 2 Eylül 2020’de kozmetik ürün imalatı faaliyeti için işyeri açma ve çalışma ruhsatı düzenledi.

-Yapı kullanma izin belgesi (iskan), yangın güvenlik onayı ve itfaiye uygunluk raporu yok.

1200-1400 santigrat

-Tanıklara göre yangın, etil alkolün karıştırma kazanına aktarılması sırasında başladı. Kazanın çevresinde üç çalışan vardı.

-Olayın öncesinde yoğun alkol kokusu hissedildi.

-Aktarım sırasında kısa süreli ancak tam tanımlanamayan bir ses duyuldu. Ardından ani bir parlama oldu.

-Yoğun bir duman oluştu, ısı bir anda yükseldi, alevler birkaç saniye içerisinde tavan hattına ulaştı, ortamdaki solvent ve alkol buharının etkisiyle yangının hızla büyüdü.

-Hava-yakıt karışımı nedeniyle oluşan alev sıcaklığının 1.200–1.400 santigrat aralığında olabileceği ifade ediliyor.

‘Güvenlik önlemleri alınsaydı…’

-İşyerinde yangın söndürme sistemi, alarm tertibatı, paratoner, gaz dedektörü veya duman sensörü yok. Düzenli yangın tatbikatı yapılmıyor. İş güvenliği eğitimi verilmiyor. İş güvenliği uzmanı veya işyeri hekimi bulunmuyor.

-Çalışanlar yangın günü alkol transferinin aceleyle yapıldığını, kazan ve karıştırıcı motorların ‘ex-proof’ özelliklerde olmadığını, elektrik kablolarının yeterli ve mevzuata uygunluk çerçevesinde tesis edilmedini belirtiyor.

-Rapordan:

“Olayın öngörülebilir nitelikte olduğu, gerekli güvenlik önlemleri alınmış olsaydı bu ölçekte patlama ve can kaybının yaşanmayacağı teknik olarak değerlendirilmektedir. Üretim sürecinde kullanılan ekipmanların nitelikleri ile işyerinin mevzuata uygunluğu bakımından çok yönlü bir ihmal zinciri tespit edilmiştir.”

Gözetim yükümlülüğü

-Ravive Kozmetik yetkililerinin asli, bina sahibinin tali kusurlu olduğu saptandı.

-Dilovası Belediyesi, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi İtfaiyesi, SEDAŞ, SGK ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na denetim ve gözetim görevini yerine getirmediği için tali kusur verildi.

-Raporda, “Ruhsatlandırma ve enerji tahsisi işlemleri öncesinde yapılması gereken teknik uygunluk kontrollerindeki eksiklik, olayın meydana gelişine dolaylı olarak katkı sağlamıştır” deniyor.

-Çalışanların kusursuz olduğu vurgulandı. “Bu kişiler işverenin sağladığı eksik güvenlik koşulları içinde görev yapmıştır, olayın mağduru durumundadır” deniyor.

-Rapordan:

“Olay, birbirini tamamlayan çoklu ihmaller zincirinin sonucu olarak meydana gelmiş olup öngörülebilir ve önlenebilir nitelikte endüstriyel kaza olarak değerlendirilmiştir.”

İsmail Saymaz / halkTV

Türkiye işçi mezarlığı: İş cinayeti rejiminin oluşumu -Kansu Yıldırım /Evrensel-

Kocaeli/Dilovası’da halk tarafından CİMER’e ve Dilovası Belediyesine şikayet edilmesine rağmen faaliyetine devam eden, sigortasız ve çocuk işçi çalıştıran, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini almayan, tehlikeli sınıftaki bir iş yeri olmasına karşın mevzuata aykırı şekilde yerleşim alanında faaliyet gösteren Ravive Kozmetik’te meydana gelen iş cinayetinde 3’ü çocuk 6 kadın işçi hayatını kaybetti.

Ravive iş cinayeti; yakın dönemde İliç’te, Bartın’da, Oba Makarna’da ve Gayrettepe Masquarede’de gerçekleşen toplu işçi katliamlarında olduğu üzere Türkiye kapitalizminin siyasi, hukuki ve iktisadi özeti niteliğindedir.

İktidarın “agresif büyüme” modeli doğrultusunda sermaye birikiminin ivmesi arttığı oranda emek rejimi despotikleşirken, çalışma koşulları ağırlaşıyor, işçiler daha fazla sömürülüyor. Tüm bu faktörler “iş cinayeti rejimi”nin oluşumuna işaret ediyor.

Tek bir failden, tek bir cinayet mahallinden, tek bir nedenden söz edemeyeceğimiz için; arka planında devlet aygıtının, idari ve yargısal mekanizmaların, üretim ilişkilerinin, sermaye birikim rejiminin bulunduğu “iş cinayeti rejimi” oluşumu söz konusu.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verileri Türkiye’nin “olağanlaşmış” iş cinayeti rejiminin fotoğrafını net şekilde ortaya koyuyor. AKP’li yıllarda en az 35 bin iş cinayeti gerçekleşti:

– Her gün en az 5 işçi çalışırken,

– Her gün 18-30 yaş aralığında en az 2 işçi çalışırken,

– Her hafta okulda olması gereken 5 ila 18 yaş aralığında 1 çocuk işçi çalışırken,

– Her hafta emekli olmasına rağmen çalışmak zorunda kalan 60 yaş üzeri en az 2 yaşlı işçi çalışırken ölüyor.

Kamu veya özel sektör, güvenceli veya atipik istihdam, çocuk veya yaşlı, yerli veya yabancı, kır veya kent fark etmeksizin iş cinayeti rejimi ölçeği mekan ve zaman boyutunda hızla yoğunlaşıyor. İş cinayetleri an itibarıyla sadece iş yerlerinde İSG önlemleriyle durdurulabilecek aşamayı geride bırakmıştır. İş cinayetleri çok katmanlı ve çok boyutlu bir olgu olup, temelde bir sonuçtur.

Ana hatlarıyla iş cinayeti rejiminin kolonları; neoliberal politikalar, uluslararası iş bölümünde Türkiye’nin ucuz emek rezervi rolü, organize sanayi bölgeleri (OSB) ve özel endüstri bölgeleri ile Anadolu’nun “küresel fabrikaya” dönüşmesi, yıllara yayılmış mutlak artık değer sömürüsü, kamunun varlıklarına el koyarak devam eden ilkel birikim, madencilik faaliyetlerinde somutlaşan “yeni ekstraktivizm”, grevleri ve işçi direnişlerini engelleyen emeğin anayasasızlaştırılması sürecidir.

Grafik: İSİG Meclisi

Uygulanan ekonomi politikalarına ve sermaye birikim stratejilerine göre iş cinayetlerinin son 10 yılını dönemselleştirebiliriz:

– Türkiye’deki en büyük işçi katliamı olan 301 maden işçisinin hayatını kaybettiği Soma Maden Katliamı’nın yaşandığı 2014 yılında 1886 iş cinayeti gerçekleşti. Soma Katliamı, madencilik sektöründe özelleştirme politikalarının, taşeronlaştırmanın ve aşırı üretim baskısının dışa vurumuydu.

– 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen olağanüstü hal ve kanun hükmünde kararnamelerle ülkenin yönetildiği, grev yasaklarının ve kara listelerle işten çıkarmaların olağanlaştırıldığı 2016 yılında 1970, 2017 yılında 2 bin 6 iş cinayeti gerçekleşti. Bu yıllarda devlet krizinin tüm bürokratik kademeleri etkilemesinden ötürü piyasa regülasyonu bozuldu, tabiri caizse her şirket kendi iş kanununu yazmaya başladı, sermayenin emek üzerinde tasarrufu arttı.

– Pandemide izolasyon politikası uygulanırken, “Çarklar dönsün” anlayışıyla işçilerin zorla çalıştırıldığı, viral sömürünün arttığı 2020 yılında 2 bin 427, 2021 yılında 2 bin 170 iş cinayeti gerçekleşti. Bu dönemde bazı yerlerde yasal çalışma saatleri valilik genelgeleri ile doğrudan patronların inisiyatifine bırakıldı. Kod 29 ile işten çıkarmalar yaygınlaştırıldı. DİSK-AR’ın hesaplamasına göre salgın döneminde Kod-29 gerekçesiyle ayda ortalama 14 bin 722 işçi işten çıkarıldı. Salgın koşulları bahane edilerek bazı fabrikalarda işçiler üzerinde çipli ve optik-teknik denetim uygulamalarına başlandı.

– “İhracata dayalı rekabetçi ekonomik model” olarak anılan, gerçekte ucuz meta üretimi için reel ücretlerin eritildiği, işçileşmenin yoğunlaştırılması amacıyla servet transferi gibi yöntemlerle yoksulluğun ve mülksüzleşmenin arttığı 2023 yılında 1932, 2024 yılında 1897 iş cinayeti gerçekleşti. 2025 yılında bu büyüme stratejisi sürerken, ilk 10 ayda 1737 işçi çalışırken öldü. İhracata dayalı sanayileşme döneminin karakteristik özelliklerinden bir tanesi çocuk emeği sömürüsüdür. Son 12 yılda en az 800 çocuk iş cinayeti gerçekleşirken, bu yılın ilk 10 ayında en az 77 çocuk çalışırken öldü.

İş cinayetlerinin arkasındaki güncel ve yapısal nedenleri irdelediğimizde ihracat odaklı ekonomik büyüme modelinin düşük ve orta teknolojili meta üretimi ve ihracat sarmalında sıkışmasını, kâr oranlarının patronlar üzerinde yarattığı baskıyı görebiliriz.

İstanbul Sanayi Odasının 2024 yılına ait 500 büyük sanayi kuruluşu verilerine göre katma değer içerisinde en yüksek pay düşük teknolojilere aittir. Birinci 500 şirkette bu pay yüzde 34.6; ikinci 500 şirkette yüzde 41’dir. İhracat verilerine göre ise ocak-ağustos 2025 döneminde toplam ihracat 178 milyar dolar ile yıllık bazda yüzde 4 artış gösterirken, başta tekstil olmak üzere emek yoğun üretimin hakim olduğu geleneksel sektörlerde gerileme söz konusu.

Ucuz meta üretimi politikası, finansman ve krediye erişim sorunları, faiz politikaları, iç pazarda alım gücünün gerilemesi, enerji maliyetleri, ticaret savaşları gibi faktörler nedeniyle Türkiye kapitalizminde kâr oranlarının düşüş eğilimi hızlanıyor.

İSO 500’de vergi öncesi dönem kâr ve zarar büyüklüğüne göre 2022 yılında kâr eden kuruluş sayısı 442 iken, 2024 yılında 341’e indi. 2018 sonrasındaki en yüksek değer olarak dikkat çeken zarar eden kuruluş sayısı 58’den 159’a yükseldi.

İktidar için bu sadece ekonomik bir olgu değil. Emek yoğun sektörler hem istihdam oranı ile hem de siyasal açıdan iktidarın sınıf ve oy tabanını oluşturan bir kütledir. Bu kütlenin hacmi iktidarın politikaları nedeniyle küçülürken bunları ayakta tutacak can suyunun yaratılması gerekmektedir çünkü emek yoğun sektörlerde üretim temposunu ve kâr oranlarını sadece düşük ücretler sağlamaz. Nüfusun daha fazla kesimi, daha düşük ücretlerle iş gücü piyasasına dahil oldukça sektörler emek maliyetlerini düşürme avantajı kazanır.

TÜİK’in sanayi ve hizmet istatistiklerine göre şirketlerin maliyetlerinde çalışanın payı düşüyor. 2016 yılında bu pay yüzde 15 iken -en güncel veri itibarıyla- 2022 yılında 10’a gerilemiştir. En önemli maliyet kalemi artık ücret değil, bizzat işçinin kendisi görülüyor(!)

Kâr oranlarını ve üretim temposunu artırma taktikleri kapsamında işçilerin “kullan-at işçi” olarak görülmesi iş cinayetlerini zirveye çıkaran başlıca etkendir.

Fred ve Harry Magdoff’un “Disposable Workers: Today’s Reserve Army of Labor” makalesinde Kapital’in ilk cildinden hareketle modern emek ordusu yapısının büyük bölümü, “kullan-at” (disposable) harcanabilir işçiler olarak tanımlanır. Kapitalistler fabrika binalarına, iş yerlerine, ofislerine özen gösterirken, çeşitli makine ve ekipman parçalarına periyodik bakım ve onarım yaptırırken, işçileri tek kullanımlık üretim girdileri olarak görürler. Sermaye emeği kontrol etmek ve ihtiyaç duyduğunda kullanmak, ihtiyaç duymadığında kolayca işten çıkarmak ister. Emeğin üretim sürecinin tek kullanımlık ve kolayca değiştirilebilir bir parçası olarak görülmesi, kapitalizmin temel itici gücünü, yani tükenmeyen servet biriktirme dürtüsünü teşvik eder.

Karl Marx, sermayenin kendi çıkarları uğruna toplumun genel çıkarlarını yok sayışını şu cümlelerle ifade etmiştir: “Après moi le déluge! (Benden sonra tufan!) Her kapitalistin ve her kapitalist ülkenin parolasıdır bu. Toplumdan gelen bir zorlama olmadığı sürece, sermaye, işçinin sağlığına ve ömrünün uzunluk ya da kısalığına karşı kayıtsızdır.” Yüz yılı aşkın zaman sonra sermayenin dinamikleri, tüm göstermelik siyasi ve hukuki burjuva centilmenliğinden sıyrılarak en özüne dönmüştür. Çocukları daha fazla işçileştirmek için eğitim sisteminin değiştirilmesinden de bunu görebiliyoruz.

İş cinayetlerini önlemede ve işçileri kullan-at vasfından çıkarmada en etkili strateji ve taktik kuşkusuz emeğin birliğidir. Bu doğrultuda sendika, ücret ve hak pazarlığında etkili bir araç olduğu kadar, temel düzeyde İSG önlemlerinin alınmasında ve can güvenliğinin sağlanmasında -işçi denetimini devreye soktuğu oranda- etkili olmaktadır. İSİG Meclisi verilerine göre yıllık ortalamalarda iş cinayetlerinin en fazla gerçekleştiği yerler yüzde 98 ile sendikasız iş yerleridir.

Kansu Yıldırım /Evrensel

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -13 Kasım 2025-

 Şeriata uygun emperyalizm -İbrahim Varlı- 

Colani’nin Beyaz Saray’da ağırlanması 1946’dan bu yana Ortadoğu’da ABD ekseni karşısında konumlanan Suriye’nin ABD’nin yörüngesine girmesinin miladı oldu. Kanlı dönüşümün 2’nci evresinde alınacak daha çok yol var.

Suriye’deki HTŞ yönetiminin lideri Colani’nin Beyaz Saray ziyareti Ortadoğu’da 7 Ekim sonrasında inşa edilmeye başlanan ABD-İsrail eksenli düzenin en önemli çıktılarından birisi. Zira 1946'daki bağımsızlığından bu yana ilk kez bir Suriye liderinin Beyaz Saray’da ağırlanması her yönüyle bir milat. ABD Başkanı Trump’ın Ahmet Şara’yı (Colani) ağırlaması Suriye’nin ABD yörüngesine bağlanmasının resmi ilanı oldu. Colani’ye övgüler düzen Trump, Suriye'nin Ortadoğu “barış planının büyük bir parçası olacağını” söyledi. Şara da ziyaretin ABD ile işbirliğinin başlangıcı olduğunu deklare ederken “Yeni Suriye”, IŞİD'e karşı kurulan ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun 90’ıncı üyesi yapıldı. HTŞ’nin Adalet Bakanı Mazhar el Veys de “şeriata uygun” sözleriyle bu kararı onayladı. Colani'nin ziyareti, emperyalizm ve siyasal İslamcılar arasındaki işbirliğinin yeni evreye taşınması ve Ortadoğu'da da yeni bir denklemin başlaması demek.

***

Soğuk Savaş sırasında Ortadoğu iki süper güç arasında bölünmüştü. Seküler, Arap milliyetçisi yönetimlerin işbaşında olduğu Libya, Suriye, Yemen gibi ülkeler SSCB’nin etki alanındaydı. Suudi Arabistan, BAE, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün gibi monarşinin hükmettiği ülkeler ise ABD emperyalizminin sadık müttefikleriydi.  Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından 1991'den sonra tüm yollar “mutlak hegemon güç” Washington'a çıkmaya başladı. İsrail, Suudi Arabistan, BAE, Katar, Bahreyn gibi Arap ülkeleri ABD eksenindeki konumlarını daha da perçinledi. Çemberin dışında kalan İran, Irak, Libya ve Suriye felç edici yaptırımlar, sık sık bombalamalar, açık-gizli müdahaleler ve rutin şeytanlaştırmayla karşı karşıya kaldı.Kapitalizmin-liberalizmin mutlak zaferinin ilan edildiği, “tarihin sonu” tezlerinin piyasaya sürüldüğü 1991-2000 yılları arasında ABD’nin dünyaya nizam verme girişimleri aralıksız sürdü.

21. yüzyıla adım atılmasıyla birlikte yeni bir dönemin de kapıları aralanacaktı. ABD merkezli liberal dünyanın parıltıları dökülmeye başladı. 2001’deki İkiz Kule saldırılarının ardından “Bush doktrini"ni devreye sokan ABD, Afganistan işgalinin ardından Irak üzerinden Ortadoğu’ya da tankıyla, tüfeğiyle, askeriyle girdi.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bu süreçte ortaya atıldı. 2004’te ortaya saçılan BOP ile birlikte bölgenin bir bütün olarak ABD-İsrail çıkarları doğrultusunda dönüşümüne start verildi.  Emperyalizm Ortadoğu’da yeni bir tasarıma girişirken suç ortakları da “siyasal İslamcılar”dı. Birer kullanışlı aparatlar olarak siyasal İslamcı rejim ve aktörler piyasaya sürüldü. Yeşil Kuşak’ın mamulü siyasal İslamcılar, rejimi, iktidarı, devlet dışı aktörüyle emperyalizmin emrine amade olurlarken İran, Suriye, Yemen, Libya gibi aktörler hala “eski dönem” bakiyesi olarak Amerikan eksenli dönüşümün önünde birer engellerdi.

2011'de patlak veren Arap Baharı ayaklanmaları ABD öncülüğündeki “kolektif emperyalizm” ve İsrail’in Ortadoğu’daki sistemi dönüştürmenin  vesilesi oldu. “Kanlı Bahar”ın yarattığı büyük çalkantıların başlarında İran'ın "direniş ekseni" güç devşirse de Ortadoğu’nun kanlı bir mayın tarlasına dönüştürülmesi uzun vadede emperyal güçlerin planlarına çalışacaktı. Bölge alt üst olurken yaşananların etkisiyle ABD liderliğindeki koalisyon da içeriden ikiye bölündü. Katar ve Türkiye bir tarafta, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri diğer tarafta konumlandı. Ancak başlangıçta her şey istediği gibi gitmese de ABD her iki tarafı da kontrol ederek aynı hedefler doğrultusunda kullandı.

2017'den 2021'e kadar Katar'a uygulanan Körfez  ablukası, İran'a karşı birleşik bir cephe oluşturma çabalarının önünde bir engeldi. Ancak hızla şekillenen bölgede bir süre sonra bu geçici engel de aşıldı, tüm aktörler ABD şemsiyesi altında ana hedef için yan yana hizalandı.

***

ABD ve İsrail’in kaos stratejisi istenilen hızla ilerlemese de işliyordu. Libya, Yemen, Suriye içeriden çökertilirken kanlı bir “vekalet savaşı”na sürüklendiler. Ağır ama emin adımlarla ilerleyen süreç sonrasında 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı bir dönüm noktası oldu.

Fırsatı kaçırmayan İsrail Gazze, Lübnan, Suriye ve de İran’a savaş açarak kanlı senaryoyu hayata geçirmeye girişti. Filistinli direniş örgütleri, Hamas, Hizbullah gibi yapılar çökertildi. 8 Aralık 2024’te de Colani liderliğindeki HTŞ üzerinden Esad yönetimi yani Suriye devre dışı bırakıldı. Suriye düşünce İran etkisizleştirildi, Rusya ve Çin, Ortadoğu’dan uzaklaştırıldı. ABD’nin İsrail birlikte “şimdilik” hâkimiyeti başladı. İsrail’in Gazze saldırılarının 733’üncü gününde kabul edilen anlaşma sonrasında liderleri yanına alarak 13 Ekim’de Şarm El Şeyh’te “barış şovu” yapan Trump, bunun “Yeni bir Ortadoğu için tarihi bir şafak” olduğunu söyleyecekti.

***

13 Ekim itibarıyla Ortadoğu’nun kanlı dönüşümün birinci aşaması geride kalacak, ikinci aşaması resmen başlayacaktı. Bu yeni evrenin bir çıktısı olarak da Colani, Beyaz Saray’a çağrılacaktı. Öncesinde de Şara’nın Amerikan generalleriyle basket şovları bir halkla ilişkiler çalışması olarak servis edilecekti.

Yeni Suriye Amerikan sistemine entegre edilirken SDG’nin Şam’a entegrasyonu için de girişimler sürüyor. Her ikisi de birbirini tamamlayan süreçler ve biri ötekinden bağımsız değil. Şara’nın Washington’a biatını sağlamlaştırması Suriye Kürtlerini de etkileyecek. Şara’nın sözleri ve “koalisyon”a katılması Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) 10 Mart Anlaşması çerçevesinde Şam’a entegrasyonu için bir baskı yaratacak.

Washington Şam ve SDG arasında denge tutturmaya çalışırken Türkiye’yi, Kürtleri, HTŞ yönetimini de hizada tutmaya çalışıyor. Colani Suriyesi ABD’nin Ortadoğu’daki, SDG de Suriye’deki en önemli ortaklarından. Her iki tarafa da kimi tavizler verdirerek Ortadoğu’daki kanlı dizaynın merkez ülkelerinden Suriye’nin genel tabloyu bozmasına izin vermek istemeyecektir. Colani ziyareti de gösterdi ki ABD Suriye’den çıkmamak üzere konuşlanmanın yollarını döşüyor. Evrensel’den Yusuf Karadaş’ın da değindiği üzere, “Ziyaret, 1956 Süveyş krizinden bu yana Ortadoğu’da ABD-İsrail ekseni karşısında konumlanmış bulunan Suriye’nin ABD eksenine bağlanması yönünde atılmış yeni ve önemli bir adım oldu. Suriye’nin ‘IŞİD ile Mücadele Koalisyonu’na katılması ise ABD’nin SDG ile sürdürdüğü IŞİD ile mücadeleyi Suriye’ye yayarak üsler kurmasının önünü açan bir gelişme olarak anlam kazanıyor.”

Ortadoğu’da ABD-İsrail eksenli kanlı dönüşüm sürecinin ikinci evresi emperyal çıkarlar ve İsrail’in güvenlik paradigması öncelenerek ilerletiliyor. Süreç yeni gerilimler üreterek ilerlerken gelişmeler Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor ve de etkiliyor.

/././

 Günlük 650 liralık hayatlar için aile yılı -Feray Aytekin Aydoğan- 

"Onlara daha birkaç hafta önce istifa etmelerini tavsiye etmiştim, 650 liraya bile mecbur oldukları için kaldılar."

BirGün gazetesinde Bilge Su Yıldırım’ın, Dilovası’nda yaşanan iş cinayeti sonrası hazırladığı haberde merdivenaltı atölyelerde çalışan Fatma bu cümleyi kuruyor. Siyasi iktidar 12. Kalkınma Planı’nda ve Orta Vadeli Plan’da kadınlara, gençlere günlük 650 liraya mecbur bıraktıkları bir yaşamı müjde olarak duyurmuştu.

Yeni nesil istihdam biçimi, aktif işgücü, iş-aile uyumu dedikleri yeni rejime uygun yeni istihdam biçimi. Esnek, geçici, sosyal güvenlikten, kamusal emeklilik hakkından yoksun, sendika üyeliğinin, toplu sözleşmelerden yararlanma hakkının yasaklandığı asgari ücretin altında çalışma koşulları. Hem kamuda hem özelde yeni istihdam biçimi büyük bir seferberlik halinde ve hızla hayata geçiriliyor. Aile yılı, zorunlu eğitim süresinin kısaltılması, esnek okul başlıkları bu istihdam biçiminin olağanlaşması için gündemde. Her şey patronlar için.

Dilovası münferit değil. Patronlara o yolu açan siyasi iktidarın politikaları.

Yalnızca İŞKUR İşbaşı Eğitim Programı’nı incelediğimizde amaçlananın ne olduğunu görüyoruz. Bu program kapsamında;

Öğrencilere ödenen ücret günlük 637 lira. İş arayanlar için 850 lira, işsizlik ödeneği alanlar için 425 lira.

Öğrenci olarak tanımladıkları yaş grubu, lise ve altı örgün eğitime devam eden çocuklar. Dilovası’nda iş cinayetinde yaşamını kaybeden Cansu’nun, Nisa’nın yaşında ve onlardan daha da küçük çocuklardan bahsediyorlar. Bu çocuk işçi programı…

Çocukların, gençlerin, kadınların aldığı ücretler için kullanılan ifade “cep harçlığı”. Yalnızca İŞKUR İşbaşı Eğitim Programı’nda değil bu amaçla düzenlenen tüm programlarda da “cep harçlığı” ifadesi kullanılıyor. Yasadışılığı yaşama geçirme hinliğinin karşılığı bu ifade. Cep harçlığı diyorlar ki asgari ücretin altında çalıştırabilsinler. Sendikalı olamasınlar, sosyal güvenlik, emeklilik, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarından yararlanamasınlar.

İşbaşı Eğitim Programı’nın başında “Bu sayede işverenler ihtiyaç duydukları işgücünü herhangi bir maliyete katlanma zorunluluğu bulunmadan kendileri yetiştirme imkânına kavuşmakta ve doğru işçi bulma olanağı elde etmektedirler” cümlesi yer alıyor. Emekçilerin, halkın bütçesi; çocukların, gençlerin, kadınların patronlar için bedava işgücü haline getirilmesi için kullanılıyor.

***

İşgücü Uyum Programı, İş Başı Eğitim Programları, Her Meslekte Kadın Eli Projesi, İŞKUR Gençlik Programı gibi isimlerle asgari ücretin de altında esnek, geçici, güvencesiz en altın da altında bir istihdam biçimi yaratılıyor. Yalnızca İŞKUR Gençlik Programı’nın üniversite öğrencilerine yönelik planlamada bu koşullarda çalıştırılacak üniversiteli sayısı 150 bin.

Dilovası’ndaki iş cinayeti “Aile Yılı” ile amaçlananın da fotoğrafı. Aile Yılı ile dedikleri; kadınların asli görevi patronların ucuz işgücü ihtiyacı için çokça çocuk doğurmak ve ev işlerinin yanı sıra sosyal devletin yapması gereken kreş, bakımevi gibi kamusal hizmetleri sağlaması. Kadınlar çalışacaksa da ucuza, esnek, güvencesiz, geçici çalışmalı.

Tuğba, Cansu, Nisa, Esma, Şengül, Hanım… Cenazeleri 3 ayrı mahalleden kalktı. 3 mahalle de kadınların, kız çocuklarının 15’inden 65’ine yoksulluğun gölgesinde, iş güvenliğinden yoksun, esnek, güvencesiz ucuz işgücü haline getirilen yerlerdi. Özellikle bakım emeğini tek başına üstlenmek zorunda bırakılan kadınlar ve kız çocukları için buralarda çalışma nedeni aynı zamanda evlerine yakın olması idi.

***

Yoksulluk artıkça ülkemizde doğum oranları düşüyor. Patronlar panikte. Bu düşüş patronların ucuz işgücü bulmalarının önünde büyük tehlike.

Doğum oranları tarihin en düşük seviyesinde. Yoksulluğun artışının en yoğun olduğu dönemlerde dahi bu denli sert bir düşüş yaşanmamış. Bu durumu yalnızca yoksullukla da açıklayamayız. 1990’lı yıllardan itibaren yeni doğan çocuk sayısı 1 milyonun altına hiç düşmemiş. 2001 krizinde dahi yeni doğan çocuk sayısı 1 milyon 300 bin iken 2024’te 937 bin. Toplam doğurganlık hızının 1,50’nin altında kaldığı il sayısı 2017’de 4 iken 2024’te 55. Toplam doğurganlık hızının 3 çocuk ve üzerinde olduğu il sayısı 2017’de 10 iken 2024’te sadece Şanlıurfa.

Bu yüzden bu bir felaket diyerek 2026-2035’i aile ve nüfus on yılı ilan ettiler. “Aile Yılı” çağrısı ülkemiz, Dilovası’nda 650 lira, okulda, hastanede, atölyelerde günlük 637 lira karşılığı hayatlar ülkesi olsun diyedir.

Laiklik mücadelesinin, kadın mücadelesinin yükselişi ile doğum oranlarının düşüşü aynı zamanda kadınların isyanı. Yaşadığımız her gün feminist mücadelenin sınıf ve laiklik mücadelesinden bağımsız olamayacağı hakikatinin kanıtı.

/././

 Karanlık Yıl: 2026 -Güldem Atabay- 

Türkiye bugün 85,5 milyonluk nüfusu ve 1,32 trilyon dolarlık GSYH’sı ile dünyanın 17. büyük ekonomisi. Coğrafi konumu eşsiz; Avrupa’nın, Orta Doğu ve Afrika’nın kesişiminde yer alarak tedarik zincirlerinde önemli bir köprü işlevi görme potansiyeline sahip. S&P’nin de altını çizdiği üzere, lojistik ağlardaki bozulmalar, Türkiye’nin Avrupa, Ortadoğu ve ABD doğu yakası pazarları için önemli bir üretim üssü potansiyelini ortaya çıkardı. Rekabet sorunları bir yana bugün Türkiye’nin toplam ihracatının yüzde 90’dan fazlası sanayi sektörü kaynaklı. Yapay zekâ, yeşil üretim süreçleri ve dijitalleşme atağının kapısından içeri çoktan adım adan dünya ekonomisi içindeki bu yeriyle Türkiye kırılganlıklarını hedef alan akılcı politikalarla yönetildiği takdirde önemli bir sıçrama yapmaya aday.

Ama Türkiye, bu büyüklüğü taşıyamayan bir siyasi aklın elinde çürütülüyor. Bu büyük avantajlar, mevcut iktidarın dar siyasi hırsları yüzünden 2018’den bu yana artan oranda atıl kalıyor. Bu atalet de gündelik hayatlarımızın katlanılması zor bir yaşam krizine dönüşmesiyle sonuçlanıyor.

2026, yalnızca ekonomik sorunlarla boğuştuğumuz bir yıl daha olmayacak, siyasi körlükle büyüyen bir buhranın derinleştiği yıl olacak.

Mevcut ekonomik göstergeler oldukça olumsuz: yüksek enflasyon, artan işsizlik ve derinleşen gelir eşitsizliği... Analizlere göre enflasyonun 2024’te yüzde75’lere ulaşmasının ardından şimdilerdeki yüzde33 civarından 2026 sonunda ancak yüzde26-28 civarına gerileyebileceğini gösteriyor. DİSK-AR raporuna göre yüzde 30 civarında dolanan geniş tanımlı işsizlik sonucunda 13 milyon kişi gelecekten umudunu kesmiş durumda. Gelir adaletsizliği vergi politika tercihlerinin sonucu. Türkiye’de dolaylı vergiler (KDV, ÖTV vb.) toplam içinde yüzde67 gibi yüksek pay alırken doğrudan vergi tabanını oluşturan gelir ve kurumlar vergisi çok zayıf kalıyor. Bu da gelir dağılımındaki adaletsizliği artırıyor. Siyasi iktidarın bizzat yaptığı ekonomik tercihler sonucu servet akımı kalabalık sayıda fakirden az sayıda zengine doğru yöneliyor. Bugün ücretle çalışan kesimin neredeyse yarısı asgari ücrete mahkûm bir hayat yaşarken, temel yaşam maliyetlerini karşılayamayan asgari ücret seviyesi gibi sorunlar gündelik hayatı nefes alınmaz hale çeviriyor.

Enflasyon, işsizlik, gelir adaletsizliği gibi önemli makroekonomik sorunlar yanında üretim yapısı ile ilgili kırılganlıklar giderek derinleşiyor. OECD’nin son Ekonomi Raporu’na göre Türkiye’de işçi başına potansiyel büyüme yavaşlıyor ve özellikle hizmetler sektöründe verimlilik benzer ülkelere göre düşük seyrediyor. Eğitim ve beceri değişiminden başlayarak iş gücünü geliştirmek, inovasyonu desteklemek, KOBİ ve esnafı dijitalleştirmek, yeşil üretim süreçlerini uygulamaya sokmak, lojistik potansiyeli üretim gücüne çevirmek ve adaletli paylaşıma dayanarak güçlenen bir Türkiye ekonomisi yaratmak kritik önemde.

2023 seçimiyle değişen ekonomi yönetimi bir önceki dönem politikacılarının uçurumun kenarına getirdiği Türkiye ekonomisini, o uçurumun kenarından uzaklaştırmanın ötesinde adımları gündemlerine almıyor. Siyaset buna izin vermiyor.

1,3 trilyon dolarlık bir ekonomide yaşamaya çalışan 85,5 milyonun geleceğini garantilemek yerine mevcut iktidar; Türkiye’nin büyük potansiyelini, kaynaklarını, muhalefeti kriminalize etmeye harcıyor. Gerçek ekonomik sorunları çözmek yerine muhalefeti “hukuk zemininde” yok etme peşinde. Hukuki süreçler siyasi amaçlar için araçsallaştırıldıkça dünya ekonomisindeki değişimden kopuyoruz. İktidar hukuk zeminini bir savaş alanı olarak gördükçe enflasyonu düşürme alanı kalmıyor. Kanunlar silah olarak kullanılmaya odaklanıldıkça gereken ekonomik değişimi üretecek birikim ülkeden uzaklaşıyor.

Bu oyunda ülkenin geleceği çalınıyor. Ekonomiye istikrar kazandırılması ve refahın yükseltilmesine kafa yorması gereken kadrolar zamanının büyük kısmını siyasi rakibi öne yıpratmaya, ardından yok etmeye harcıyor. Kötü yönetim iktidara oy kaybettirip iyi yönetim umudu rakibi güçlendirdikçe, iktidar daha da kötü yönetimle rakibini sandık dışında bertaraf etme yolunda ilerliyor.

İktidarın iç kavgalar ve kumpaslarla meşguliyeti, vatandaşları bu tercihlerin ağır ekonomik faturasını ödemeye mahkûm ediyor.

Enflasyonun en iyi olasılıkla yüzde 25-30 arasında sıkışması, asgari ücret artışının yüzde 25-30 arasında hâlihazırdaki açlık sınırının bile altında kalacak olması, Türk Lirasının baskılanmasıyla üretici üzerinde yaratılan ağır hasar 2026’da iktidar ve paydaşları hariç her kesim üzerindeki yüklerin daha da ağırlaşacağının en basit ve doğrudan göstergeleri.

Halk 2026’ya, yüksek fiyat artışlarıyla mücadele etmeye çalışan ama ücretleri açlık sınırının altında kalan halde girecek. Sanayici dijital ve yeşil dönüşüm projelerine odaklanarak verim artırması, üretimini değiştirmesi gerekirken kontrollü kambiyo rejimi ve uzun soluklu yüksek faizde kan kaybetmeye devam edecek. Eğitim ve sağlık sektörlerinde biriken acil ihtiyaçlar siyasi manevraların gündemi doldurmasıyla arka planda kalmaya devam edecek.

Her yeni yılın bir önceki yıldan daha zor geçtiği ülkemizde yüksek enflasyonun, derin işsizliğin ve adaletsiz vergi yükünün birleştiği 2026 son yılların en zorlu ekonomik koşullarıyla kapımızda.

Türkiye büyük bir ekonomi olmanın bütün avantajlarına sahipken siyasi hırslar uğruna geleceğini feda ediyor. İktidar için hukuk üzerinden muhalefeti yok etme hedefi, halkın asgari ücretle sofrasına gelemeyen ekmeğinden, iş bulamayan gençlerin hayallerinden, emeğin değer kaybından daha önemli hale gelmiş görünüyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ocak 2026-

Venezuela ve Vatikan: Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak -Tevfik Taş-  Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun ki...