soL "Köşebaşı + Gündem" -20 Kasım 2025-

 Bir çocuğun bedeni asansör boşluğuna sığar mı? İstatistiklerin gölgesinde ‘çocuk işçiliği’-Özkan Öztaş- 

İstatistiklerin 'iş kazası' deyip geçtiği, toplumun ise giderek kanıksadığı ölümlerin ardında kimler var? İSİG Meclisi Genel Koordinatörü Murat Çakır, sadece rakamları değil; o rakamların arkasındaki küçük elleri, eğitimin çöküşünü ve sanayi sitelerinde hayata veda eden çocuklukları anlattı.
                              İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi Genel Koordinatörü Murat Çakır 

Takvimler 20 Kasım’ı gösterdiğinde dünyanın pek çok yerinde çocuk hakları, oyun parkları ve güvenli gelecek hayalleri konuşuluyor. 

Türkiye’de ise biz, üzerine beyaz örtü çekilmiş küçük bedenleri, pres makinelerinin dişlileri arasına sıkışmış hayatları konuşmak zorunda kalıyoruz. 

Resmi istatistikler çoğu zaman "iş kazası" deyip geçiyor. Ancak sahadaki gerçek, bunun sistematik bir "çocuk işçiliği rejimi" olduğunu haykırıyor.

Bu çetelenin tutulması en zor, en ağır yükünü omuzlayanlardan biri olan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi Genel Koordinatörü Murat Çakır ile konuştuk. Çakır, sadece verileri değil; o verilerin arkasındaki dönüşümü, okul sıralarından sanayi sitelerine sürüklenen o büyük göçü anlattı.

Tarladan sanayiye: Ölümün şehirleşmesi

Sohbete en zor yerden, tuttuğunuz o ağır çetelenin yükünden başlamak istiyorum. Her gün önünüze düşen "çocuk ölüm" haberleriyle nasıl bir mesai yürütüyorsunuz? İstatistiklerin ötesinde, orada ne görüyorsunuz?

İki hususun altını çizerek başlamak lazım. Türkiye’de çocuk işçiliği üzerine çalışmalar genellikle STK’lar üzerinden, daha çok "yardım ve dayanışma" ekseninde yürüyor. Bizim durduğumuz yer ise biraz daha farklı, daha sert bir gerçekliğe dayanıyor. 

Bakın. Türkiye’de "ücretlileşmenin" bir sınırına gelindi. Toplumun neredeyse yüzde 80’i yoksulluk sınırlarına dayanınca, sistem kendine yeni "yakıtlar" aramaya başladı. Önce emeklilik yaşını yükseltip yaşlıları, sonra da çocukları bu çarkın içine çektiler.

Çocuk işçiliği bu topraklarda hep vardı, bunu inkar edemeyiz. Ancak eskiden geleneksel tarım toplumunun içinde, daha sınırlı ve "görünmez" bir alandaydı. Mevsimlik tarım işçisi çocuklar, özellikle Kürt çocukları ve son dönemde eklenen mülteci çocuklar tarlalarda izole bir hayat yaşıyordu. Ölümleri de görünmüyordu; traktör kasalarında, sulama kanallarında sessizce yitip gidiyorlardı.

Bugün ne değişti peki? Neden artık çocuk ölümlerini daha "yakından" ve daha sık duyuyoruz?

Çünkü ölüm kentleşti, ölüm sanayileşti. Çalışma yaşı fiilen 10-12 yaşlarına kadar düştü ve çocuklar tarlalardan kent merkezlerindeki sanayi sitelerine, inşaatlara, hizmet sektörüne taşındı. 

Tarladaki ölüm "kader" gibi algılanıyordu ama bir çocuğun bedeni şehrin göbeğinde bir atölyede parçalandığında bu artık saklanamaz hale geliyor. Ülkedeki yoğun sanayileşme baskısı ve ucuz emek talebi, ölümü de görünür kıldı.

'Okuyup da ne olacak?' çaresizliği

Sadece ekonomik bir zorunluluk mu bu, yoksa çocukları okuldan koparıp tezgâh başına iten başka dinamikler de var mı? Mesela eğitim sistemi... Sistem burada nasıl bir sınav veriyor?

Eğitim sistemi sınav vermiyor, sistem bizzat çocukları o tezgâha iten mekanizmaya dönüştü. Özellikle 4+4+4 sisteminden sonra eğitim niteliksizleşti, müfredat hayatla bağını kopardı. Toplumda çok tehlikeli bir algı yerleşti: "Okuyup da ne olacak?"

Eskiden üniversite mezunu olmak bir "yırtma" umuduydu. Şimdi ise ataması yapılmayan öğretmenler, markette çalışan üniversite mezunları, diplomalı işsizler ordusu var. Yoksul aileler bu tabloya bakıp, "Çocuğum bari 13-14 yaşında bir meslek tutsun, eve ekmek getirsin" demeye başladı. Pandemi süreci de bu kopuşu hızlandırdı. Çocuklar kitlesel olarak örgün eğitimi bırakıp açık liselere, oradan da iş piyasasına aktı.

Bir de sizin sıkça vurguladığınız "Okul-Cami-İşyeri" üçgeni var. Bu sarmal çocuğu nasıl kuşatıyor?

Bu çok kritik. Mahallelerde uyuşturucu, çeteleşme ve şiddet sarmalı o kadar büyüdü ki, aileler çocuklarını "sokaktan korumak" adına işe göndermeyi bir kurtuluş reçetesi sanıyor. "Okumuyorsa gitsin çalışsın, eti senin kemiği benim" anlayışı, yerini "Sokakta harcanacağına sanayide usta elinde pişsin" anlayışına bıraktı. Bu da muhafazakâr, itaatkâr bir işçi profili yaratılmasının zeminini hazırlıyor. 

Devlet eliyle çocuk işçiliği: MESEM

Tam da burada MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) devreye giriyor. Resmi söylemde "meslek edindirme" olarak sunulan bu proje, sahada nasıl bir pratiğe dönüşüyor?

MESEM, devletin sermayeye "Sen işi öğret, parasını ben vereyim" diyerek çocuk emeğini peşkeş çekmesidir. Bakın, bu çok net. Devlet, öğrencinin maaşını ve sigortasını üstlenerek, sermaye gruplarını fonluyor. Eskiden meslek liselerindeki staj sömürüsüne kızardık, şimdi o günleri mumla arıyoruz.

Çocuklar kağıt üzerinde haftada bir gün okula gidiyor görünüyor. Ama pratikte çoğu okula bile uğramıyor, haftanın 5-6 günü, günde 10-12 saat yetişkin işçilerle aynı koşullarda çalıştırılıyor. Denetim yok, gözetim yok.

Bu denetimsizlik bir istatistikten öteye, somut bir acıya dönüştüğünde karşımıza ne çıkıyor? Aklınızdan çıkmayan bir örnek var mı?

Tekirdağ’da can veren Mustafa... Henüz 16 yaşında bir çocuk. Belki MESEM kaydı yoktu ama o sistemin bir parçasıydı. Gurbete çalışmaya gitmiş, kalacak yeri yok, fabrikada yatıp kalkıyor. Gece üşüdüğü için teneke içinde ateş yakıyorlar ve çıkan yangında hayatını kaybediyor.

Şimdi soruyorum size; 16 yaşındaki bir çocuğun iş güvenliği bilinci olabilir mi? O çocuğu oraya, o koşullara mahkûm eden sistemin hiç mi suçu yok? Biz bu çocuklara "işçi sağlığı ve güvenliği" eğitimi verildiğini falan sanıyoruz ama gerçekte olan, çocukların sermayenin vahşi üretim hırsına kurban edilmesidir.

Kan Parası ve 'normalleşen' vahşet

Hocam, anlatırken sesinizdeki ağırlığı hissediyorum. Bir çocuğun ölümünü raporlamak, o veriyi girmek... Bu insani olarak nasıl bir yük?

(Derin bir nefes alıyor) Bazen bir fotoğraf geliyor önümüze... Asansör boşluğuna sıkışmış bir çocuk bedeni. Bazen bir yangında tanınmaz hale gelmiş, bedeni kömürleşmiş bir çocuk. Bu sadece bir "işçi ölümü" değil. Hepimizin o yaşlarda çocuğu, yeğeni, kardeşi var. İnsan ister istemez "Benim çocuğum da olabilirdi" diye düşünüyor.

Ama daha acı olan ne biliyor musunuz? Bu ölümlerin "normalleşmesi". Ailelere kan parası teklif ediliyor, davalar üç beş kuruşluk cezalarla kapatılıyor. 12 yıl önce Adana’da pres makinesine sıkışarak ölen 13 yaşındaki Ahmet Yıldız’ın patronu, cezasını taksit taksit ödeyerek kurtuldu. Toplum sosyal medyada bir anlık öfke patlaması yaşıyor, sonra herkes kendi hayatına dönüyor. Oysa bu yangın sönmüyor.

Peki bu karanlık tablodan çıkış nerede? Artık 20 Kasımlar büyümeyecek işçi çocukların yas günü mü olacak?

Asla. Yas tutmak yetmez. Bu, Türkiye işçi sınıfının en yakıcı sorunudur. Çocuk işçiliği sadece "yasaklayalım" denilerek çözülecek bir mesele olmaktan çıktı, çünkü artık bir gerçeklik. Milyonlarca çocuk çalışıyor. Bizim kafa yormamız gereken şey şu: Bu çocuklar nasıl örgütlenecek? Öfkesini nereye akıtacak? Eğer biz sosyalistler, biz emek örgütleri bu çocuklara ulaşamazsak, o boşluğu milliyetçi-muhafazakâr yapılar dolduruyor.

Bu çocuklar sadece "kurban" değil, geleceğin işçi sınıfı. Onların mücadelesini örmek, sadece çocuk hakları meselesi değil, memleketin geleceği meselesidir.

/././

 Dünya Çocuk Hakları Günü’nde MESEM gerçeği: 'Hukuken ambalajlanmış çocuk işçiliği rejimi'-Özkan Öztaş- 

20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nde Türkiye, çocuk işçiliğinin "mesleki eğitim" adı altında meşrulaştırıldığı karanlık bir tabloyla yüzleşiyor. Konuyu soL için değerlendiren Av. Müjde Tozbey ve Eğitimci Nurcan Korkmaz, MESEM’in bir eğitim modeli değil; hukuki kılıflarla donatılmış, sermayeye ucuz işgücü transferi sağlayan bir sömürü çarkı olduğunu vurguladı.

AKP iktidarının "meslek lisesi memleket meselesi" sloganıyla parlattığı, son dönemde ise Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) üzerinden yaygınlaştırdığı model, 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü'nde bir kez daha tartışmaların odağında. 

Devletin resmi söylemde yasakladığı çocuk işçiliği, MESEM aracılığıyla yasal bir statüye kavuşturulurken; hukukçular ve eğitimciler bu sistemin çocuk haklarına ve pedagojiye vurulmuş ağır bir darbe olduğu konusunda hemfikir.

Konuya ilişkin soL’a konuşan Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı Av. Müjde Tozbey sistemin ikiyüzlü hukuk işleyişini deşifre ederken; Eğitimci Nurcan Korkmaz ise uygulamanın pedagojik ve sınıfsal yıkımını gözler önüne serdi.

Tozbey: 'Vitrinde koruma, mutfakta sömürü var'

Hukukun çocuk emeğine dair "çift yönlü" ve ikiyüzlü bir işleyişi olduğuna dikkat çeken Av. Müjde Tozbey, devletin vitrine koyduğu yasalarla, mutfakta işlettiği sürecin taban tabana zıt olduğunu belirtti.

Tozbey, konuyu hukuki açıdan şu sözlerler anlatıyor. "Hukukun bir vitrini var; burada Anayasa, ILO sözleşmeleri ve Çocuk Koruma Kanunu duruyor. Bunlar devlete çocuğu koruma, tehlikeli işlerden uzak tutma görevi veriyor. Ancak bir de mutfak kısmı var. Orada çıraklık ve MESEM hükümleri, ‘hafif iş’ tanımları ve denetimsizlik devreye giriyor. Devlet bir yandan çocuk emeğini yasakladığını söylüyor, diğer yandan sermayeyle el ele verip çocukları ‘istisnalar’ üzerinden üretim bandına sürüyor.”

'Eğitimi engelleyen her iş çocuk işçiliğidir'

Çocuk işçiliğinin en örgütlü biçiminin bugün "mesleki eğitim" ambalajıyla sunulduğunu vurgulayan Tozbey, “Haftanın dört gününü asgari güvenlikten yoksun üretim alanlarında geçiren çocuk, kağıt üzerinde hâlâ öğrenci sayılıyor. Devlet, ‘biz ona meslek kazandırıyoruz’ diyerek İş Kanunu’ndaki koruma kalkanlarını deliyor. Oysa ILO açıkça diyor ki; eğitimi engelleyen her çalışma biçimi çocuk işçiliğidir. İşletmede geçirilen sürenin eğitim sayılması, bu gerçeği değiştirmez” ifadelerini kullandı.

Müjde Tozbey, ulusal eylem planları ve "mücadele yılları" ilan edilirken MESEM’in genişletilmesini "Mücadele belgeleri, fiili politikayı tersine çevirmek için değil, maskelemek için kullanılıyor. Çocuk işçiliği yasadışı bir sapma değil, hukuken ambalajlanmış bir emek rejimi haline geldi" sözleriyle eleştiriyor.

Korkmaz: 'Gri bir koridora hapsedilen çocuklar'

İşin pedagojik ve toplumsal boyutunu değerlendiren Nurcan Korkmaz ise, Tozbey’in işaret ettiği "hukuki kılıfın" sahadaki acı sonuçlarına dikkat çekti. MESEM’in çocukları okul ile fabrika arasına sıkışmış gri bir koridora hapsettiğini belirten Korkmaz, şunları söyledi: “Çocuklar, ergenlik döneminin en kırılgan aşamasında, yetişkin işçi sorumluluğuyla baş başa bırakılıyor. Pedagojinin ‘güvenli öğrenme ortamı’ ilkesi, burada işletmenin üretim planına yeniliyor. Çocukların duyacağı ses, öğretmenin yol gösteren sesi olması gerekirken; makinelerin uğultusunu ve çocuk psikolojisinden anlamayan ustaların emirlerini duyuyorlar. Bu sistemde çocuğun gelişimi değil, sermayenin ‘verimlilik’ beklentisi esas alınıyor.”

 'Başarısızlık değil, yoksulluk: Bu bir sınıf meselesi'

MESEM’e yönlendirilen çocuklara yapıştırılan "akademik başarısızlık" etiketine de itiraz eden Korkmaz, meselenin sınıfsal boyutunun altını çizdi. Yaptıkları saha çalışmalarında çocukların yüzde 58’inin MESEM’e gitme nedeni olarak doğrudan "ekonomik zorlukları" gösterdiğini belirten Korkmaz, “Bu çocuklar başarısız değil, yoksullar. MESEM, sermayenin ucuz işgücü talebinin, yoksul hanelerin çocukları tarafından karşılanması projesidir” dedi.

15 çocuk iş cinayetinde yaşamını yitirdi

 Av. Müjde Tozbey ve Eğitimci Nurcan Korkmaz, sistemin ölümcül sonuçlarına dikkat çekti. Bugüne kadar MESEM kapsamında 15 çocuğun iş cinayetlerinde hayatını kaybettiğini hatırlatan Korkmaz, “Kayıtlara geçmeyen yüzlerce yaralanma ‘sakarlık’ denilerek örtbas ediliyor. Sistem sorgulanmıyor, işveren cezalandırılmıyor; fatura çocuğa kesiliyor” dedi.

'Geleceğe değil, bugünün ucuz işgücüne yatırım'

Av. Müjde Tozbey, "Gerçek koruma ancak bu yapının ortadan kaldırılmasıyla, çocukların eğitime ve kamusal güvenceye kavuşmasıyla mümkündür" derken; Nurcan Korkmaz sözlerini şöyle tamamladı: “Bu çocuklar geleceğe dair hayal kuramıyor, 14 yaşında tek hayalleri asgari ücretin artması. Oysa eğitim çocuğun dünyasını genişletmek içindir, daraltmak için değil. Bugün MESEM’in gölgesindeki 500 bini aşkın çocuk, ışıkta büyümeyi hak ediyor. Onların elleri makinelerin arasında kaybolmasın diye, yetişkinlerin daha gür bir ses çıkarması gerekiyor. Çünkü bu mesele, bir ülkenin kendi çocuklarına nasıl baktığının aynasıdır.” 

/././

 Çocuk Hakları Günü'nde unutulan bir belge: 1918 Moskova Çocuk Hakları Bildirgesi -Özgür Hüseyin Akış- 

Çocukları geleceğin değil, bugünün eşit yurttaşları olarak tanıyan 1918 Moskova Bildirgesi, Çocuk Hakları Günü’nde romantik söylemlerin ötesine geçip gerçek bir özgürlük ve eşitlik mücadelesini hatırlatıyor.

20 Kasım Çocuk Hakları Günü… 

Bugün sosyal medyayı rengârenk mesajlar, iyi dilekler ve çocuk fotoğrafları kaplayacak. Bugün savaşlarda, iş cinayetlerinde, salgın ve kıtlıklarda ölen çocukların sayısını dahi bilmiyorken, bugünü kutlamaktan ziyade bir şeyleri hatırlamak ve mücadeleyi büyütmek için bir vesileye çevirmek gerekiyor. 

Oysa çocuk hakları dediğimiz şey, ne kutlama günü posterlerine, ne de temsili söylemlere sığmayacak kadar derin ve politik bir yapısal meseledir. Bu nedenle bugün, çoğu kişinin adını bile duymadığı, ama çocuk hakları tarihinin en radikal ve en cesur metinlerinden biri olan 1918 Moskova Çocuk Hakları Bildirgesini hatırlamakta fayda var.

Ekim Devrimi'nin ilk günlerindeki soru: 'Çocuk kimdir?'


Bu bildirge, Ekim Devrimi’nin hemen ardından, Moskova’da toplanan Proletkült konferansında hazırlanmıştı. Henüz Birleşmiş Milletler yoktu, Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi yazılmamıştı. Dünyada çocuk haklarına ilişkin neredeyse hiçbir kurumsal çerçeve bulunmazken, Moskova’da bir grup eğitimci, aydın ve devrimci “çocuk kimdir?” sorusunu toplumsal eşitlik bağlamında yeniden tanımlıyordu.

En çarpıcı noktalardan biri şu: Bildirge, çocuğu yalnızca korunması gereken bir varlık olarak değil, özgür bir birey olarak ele alıyordu. Devrimin sıcaklığı ve Proletkült'ün teorik radikalliği, bu vurguyu en uç sonuçlarına taşıyordu. 1918’deki bildirgede şöyle yazılmıştı:

“Hiçbir çocuk, kendisinin onayı olmaksızın bir eğitim kurumuna gitmeye zorlanamaz.”

Bu maddede dile getirilenler, yalnızca bir eğitim özgürlüğü iddiası değil; çocuğun kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olduğu önemli bir adımdı. Çocuk, bir yetişkin projesi değil, başlı başına bir bireydi. 

Bildirge aynı zamanda sınıfsal eşitsizliklerin çocuk üzerindeki etkisine de savaş açıyordu. “Her çocuk, ebeveynlerinin sosyal durumuna bakılmaksızın yaşama ve gelişme hakkına sahiptir” cümlesi, daha o tarihte çocuk yoksulluğuna ve çocuk işçiliğine karşı açık bir politik tavırdı. Meseleyi bir hayırseverlik konusu olmaktan çıkarıyor, devletin ve toplumun sorumluluğunu net biçimde tarif ediyordu.

Moskova Çocuk Hakları Bildirgesi'nde öne çıkan bazı vurgular şu şekilde: 

1.Her çocuk, yaşı ne olursa olsun, bağımsız bir kişiliktir; ailelerin, toplumun ya da devletin tasarrufunda görülemez, hiçbir biçimde sahiplenme nesnesi haline getirilemez.

2. Çocuklar, kendilerine en uygun eğitimi sunacak kişileri seçme özgürlüğüne sahiptir. Bu özgürlük, kötü muamele veya niteliksiz eğitim durumunda ailelerinden ayrılabilmeyi de kapsar. Çocuğun ailesinden ayrılma kararı yaşla sınırlanamaz; toplum ve devlet, böyle bir durumda çocuğun sosyal ve ekonomik koşullarının güvence altında olmasını sağlamakla yükümlüdür.

3.Her çocuk, çok küçük yaşlardan itibaren, kendi kapasitesine uygun biçimde toplumsal üretimin parçası olabilmelidir. Bu katılım, çocuğun gelişimini zedelemeyecek, tersine eğitimin bir parçası olarak güçlendirecek şekilde düzenlenmelidir. Çocuğun üretime katılması, onun kendini değersiz hissetmemesinin, toplumun bugünkü yaşamında anlamlı bir rolü olduğunu görmesinin bir yoludur.

4.Çocuklar, temel hak ve özgürlükler açısından yetişkinlerle aynı statüye sahiptir; yaş, bu eşitliğin önünde engel değildir.

5.Çocuklar, topluma zarar veren durumları değiştirmek amacıyla diğer çocuklar ya da yetişkinlerle birlikte hareket etme, işbirliği kurma ve müdahil olma hakkına sahiptir.

6.Aileler, toplum ya da devlet, hiçbir çocuğu herhangi bir dini inanca, eğitime veya ritüele zorlayamaz. Dinsel içerikli eğitim hangi biçimde olursa olsun ancak çocuğun özgür tercihine dayanabilir.

7.Çocuklar, bilişsel kapasiteleri doğrultusunda, yetişkinler kadar düşüncelerini sözlü veya yazılı şekilde ifade etme özgürlüğüne sahiptir.

8.Çocuklar, kendi yüksek yararlarını gözetmek kaydıyla, diğer çocuklar veya yetişkinlerle birlikte örgütler, dernekler ya da başka tür toplumsal yapılar oluşturma hakkına sahiptir. Bu hak, çocuğun fiziksel ve zihinsel gelişimiyle uyumlu olmalıdır.

9.Çocuklara ceza verilemez, gözaltı ya da tutuklama uygulanamaz. Çocukların işlediği ihlallerde, baskı ve ceza yerine, uygun eğitim ve destek programlarıyla iyileştirici yöntemlere başvurulmalıdır.

10. Toplum ve devlet, bu hakların tümünü korumakla yükümlüdür; genç kuşağa karşı sorumlulukların yerine getirilmesi için gerekli önlemleri almak, eksiksiz güvenceler oluşturmak zorundadır.

'Çocukların hakları, çocukları sevmenin değil, onları eşit birer yurttaş olarak   tanımanın sonucudur'

Bugün çocuk hakları konuşurken çoğu zaman “çocukları seviyoruz”, “çocuklar geleceğimizdir” türünden romantik ifadelerle oyalandığımız bir gerçek. Çocukların bugününü var edemeden yarınının inşası gibi büyük sözler etmenin anlamsızlığı artık herkesin malumu. Sovyetler Birliği'nin çözülüşünden sonraki süreçte çocukların, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin çocukların yaşam haklarını korumak için bile yeterli olmadığına tanıklık ettik. 

Ancak Moskova Bildirgesi bize başka bir şeyi daha hatırlatıyor: Çocukların hakları, çocukları sevmenin değil, onları eşit birer yurttaş olarak tanımanın sonucudur. Ekim Devrimi'nin henüz ilk günlerinde, bir yanda salgın hastalık diğer yanda iç savaş koşulları devam ederken hazırlanan bir belgede, çocukları koruyarak değil, söz hakkı vererek büyütmemiz gerektiğini söylüyordu.

Aradan bir asır geçti. 

Sermaye sınıfı bu bildirgeyi geniş kitlelerin hafızasından sildi. Patronlar, çocukların söz sahibi olmasından hâlâ çekiniyor. Eğitim sistemleri, çocukları hâlâ içinde yaşadığımız sistemin kalıplarına sıkıştırıyor. 

Çocuk işçiliği hâlâ küresel bir sorun; çocuk yoksulluğu hâlâ politik gündemin en alt sırasında. 

Çocuk Hakları Günü’nde belki de en çok bunu hatırlamalıyız:

Çocukların haklarını korumanın yolu, onları kutsal varlıklar haline getirmekten değil; hak ve özgürlük sahibi bireyler olarak tanımaktan geçiyor.

Ve 1918’de Moskova’da yazılan o cümle, hâlâ çok şey söylüyor:

“Çocuk, kendi yaşamını düzenleyen kuralların oluşturulmasına katılma hakkına sahiptir.”

Belki de bugün asıl sorulması gereken soru şu: Biz çocukları gerçekten bir birey olarak görüyor ve duyuyor muyuz?

/././

SÖZCÜ "Gündem" -20 Kasım 2025-

 Dev bir suç mahalli -Veli Toprak- 

CHP İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, İstanbul’un çete haritasını Bakan Yerlikaya’ya gösterip, megakentin koca bir suç mahalline dönüştüğünü söyledi.

Türkiye nüfusunun neredeyse 4’te 1’nin yaşadığı megakent İstanbul’un suç “Çete Haritası” hazırlandı. CHP İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu haritayı TBMM’de İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’ya göstererek, “İstanbul suç mahalli oldu, güven değil, korku-cezasızlık-suç var’’ dedi.

HER YER ÇETE

Haritaya göre Sultangazi’de Arap Emrah ve Volkan Rençber, Bağcılar’da Çirkinler ve Ay, Yenibosna’da Daltonlar, Şirinevler’de Casperlar, Bahçelievler’de Redkitler, Beyoğlu’nda Barış Boyun ve Kağıthane’de Gündoğmuş ile Anucurlar çeteleri var. Rızvanoğlu “Dünyanın organize suç riskine sahip ilk 10 ülkesi arasındayız’’ dedi.

10’UNCU SIRADAYIZ

Rızvanoğlu, Cenevre merkezli hazırlanan 2025 Küresel Organize Suç Endeksine göre, 193 ülke arasında 10’uncu sırada olduğumuzu vurgulayarak şunları söyledi: “Dünyanın en yüksek organize suç riskine sahip 10 ülkesi arasındayız. Raporda ‘Organize suç ile devlet bağlantılı aktörler ve özellikle siyasi çevreler arasındaki yaygın ilişkiler hukukun uygulanmasını sınırlıyor. Kurumların organize suçla mücadele etmesini engelliyor’ deniliyor. Adaletin kimlere işleyip, kimlere işlemediğini gösteren bir röntgen çekiliyor. Devlet gücünü suça değil, sandığa yöneltiyor. Bu yöntem ne suçu bitirir ne de toplumu korur. Suç yapılarının cesaretlenmesi ve adaletin siyasal çıkar uğruna geri plana itilmesi asla kabul edilemez.”

Zembille mi geldiler!

İstanbul’un suç haritasını Bakan Yerlikaya’ya gösteren Rızvanoğlu, şunları söyledi: “İstanbul Valisi bu yılın ilk 10 ayında bin 600 kişiden oluşan 145 organize suç çetesinin çökertildiğini açıkladı. Bu çeteler nasıl oluyor da kolayca kuruluyor. Gökten zembille mi iniyorlar? İstanbul’un her köşesinde başka bir yasa dışı yapı var. Uyuşturucu, tefeci, kara para ağları, silahlı gruplar, hastane kurşunlamaya cesaret edecek hâle geldiler. Bunlar zembille mi geldiler."

Her sokakta bir çete var

Haritada gözükenler gayrimeşru alemde isim yapmış olanlar. Bir de bilinmeyenler var. Gece geç saatlerde sokak başlarını tutan irili ufaklı çeteler, haraç kesiyor, uyuşturucu satıyor ya da büyük çetelerin taşeronluğunu yapıyor. Yaşı 15 ile 18 arası değişen küçük gruplara parayla işyeri kurşunlatmadan, adam kaçırmaya hatta suikasta kadar pek çok suç işletiliyor. Çeteler çocukları suça çekiyor.

*** 

 AB fonları AKP’lileri besledi -Başak Kaya- 

Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi tarafından çeşitli projeler için hibe şeklinde yüz binlerce Euro’luk ödeme yapıldı. CHP Bartın Milletvekili Aysu Bankoğlu bu paraların yandaşlara gittiğini ortaya çıkardı.

AVRUPA Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi tarafından çeşitli projeler için hibe şeklinde on binlerce Euro’luk ödemeler yapıldı. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türk grubu üyesi ve CHP Bartın Milletvekili Aysu Bankoğlu, bu paraların yandaşlara gittiğini ortaya çıkardı. Ödeme yapılan kuruluşlar atasında AKP’li eski bakan ve milletvekilleri de var.  Bankoğlu SÖZCÜ’ye yaptığı açıklamada “İktidar bu fonu arka bahçesine akıtıp, yandaşları beslemiş” dedi. AKP’li eski Tarım Bakanı Mehdi Eker, ‘Nehirleri Temizleme Aktivitesi’ projesi ile fondan para aldı. AKP Adıyaman eski Milletvekili Mahmut Göksu’ya ait Yeni Dünya Vakfı’na da ‘Küresel ısınmayı önleme’ projesi için 1.5 milyon TL ödendi. 

‘ADRESE TESLİM’

AKP İstanbul yöneticilerine ait Takiyyüddin Derneği ‘Mürekkep yapımı ve parfüm üretimi atölyesi kurmak’ için 50 bin Euro hibe aldı. Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı’na (TÜRGEV) 612 bin, Türkiye Gençlik Vakfı’na (TÜGVA) 463 bin Euro aktarıldı. Aziz Mahmut Hüdayi Derneği, İlim Yayma Cemiyeti, KADEM, SETA ve Vizyoner Kadınlar Derneği’ne de fondan para ödendi. Aysu Bankoğlu, ‘Ulusal Ajans’ olan ve AB eğitim ve gençlik programlarını koordine etmek üzere kurulan AB Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi tarafından on binlerce Euro’nun yandaşlara aktarıldığını belirtti. Bankoğlu, ‘’Bu kamu kaynağının adrese teslimidir. AB hibe programlarını, gençlerin özgür,  donanımlı ve dünya ile entegre olması için yürürlüğe koydu. Ancak bizde hem gençlerin sesi bastırılıyor hem de fondaki paralar yandaşlara aktarılıyor’’ dedi.

KİMLER VAR?

Aysu Bankoğlu, fondan aktarma yapılan kuruluşlar ile bağlantılarını açıkladı:

1- AKP’li Tarım eski Bakanı Mehdi Eker’in Yönetim Kurulu Başkanı olduğu ve ‘Nehirleri temizleme aktivitesi’ projesi ile başvuru yapan Tarımsal Strateji ve Politika Geliştirme Merkezi.

2- AKP Sarıyer Belediyesi eski Başkanı Yusuf Tülün'’ün Genel Başkanı olduğu İlim Yayma Cemiyeti.

3- Kadın ve Demokrasi Vakfı (KADEM) ile Siyaset Ekonomi Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA).

4- AKP eski Milletvekili Mahmut Göksu’ya ait olan ve ‘Küresel Isınmayı Önleme’ projesi ile başvuru yapan Yeni Dünya Vakfı.

5- AKP İstanbul İl yöneticilerinin olduğu Vizyoner Kadınlar Derneği (VİKADER).

6- AKP İstanbul Sivil Toplum Halkla İlişkiler Başkanı Mustafa Yüksel’in başkanı olduğu ve ‘’Mürekkep yapını ve parfüm üretimi’’ projesi ile başvuran Takiyyüddin Derneği.

7- Aziz Mahmud Hüdayi ve Hüdayi Mezunları Derneği.

***

 Cübbede düğme arayan başkan, bakan kayınpederi üye oldu -Zekeriya Albayrak- 

Adalette bağımsızlığın simgesi düğmesiz cübbesini, Erdoğan’ı görünce iliklemeye çalışan Güngör, Etik Kurulu Başkanlığı görevine 2. kez atandı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı görünce, adaletin bağımsızlığını sembolize etmesi için düğmesiz yapılan cübbesinin önünü iliklemeye çalışan ve Erdoğan ile birlikte Rize’ye gidip çay toplayan Danıştay eski Başkanı Zerrin Güngör, Kamu Görevlileri Etik Kurulu Başkanlığı görevine 2. kez atandı. Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar’ın kayınpederi olan AKP eski Milletvekili Murat Mercan da Kurul üyesi oldu.

Mercan Tokyo ve Washington Büyükelçiliği görevinde de bulunmuştu. Danıştay eski Başkanı Zerrin Güngör yeniden Etik Kurul Başkanı oldu. Güngör, CHP eski lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul’a yaptığı Adalet yürüyüşünün “Sözde” olduğunu söylemişti. Güngör’ün hakim kızı Gonca Hatinoğlu da kurada Elazığ’ı çekmiş ancak 24 saat sonra Yargıtay Tetkik Hakimi yapılmış, 3 gün sonra da Cumhurbaşkanlığı Hukuk Hizmetleri Daire Başkanı olmuştu.

ESKİ BAKAN DA KURULDA

Cumhurbaşkanlığı karar ile Etik Kurul üyeliklerine AKP’li eski Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu, Adalet Bakanlığı eski Müsteşarı ve seçim döneminde Adalet Bakanı olan Kenan İpek, AKP Kocaeli eski Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu da atandı. Ayrıca eski Vali Esengül Civelek ve iktidara yakın Ankara 2 No’lu Baro eski Başkanı Sabri Hafif ile eski Yargıtay üyesi Ahmet Karayiğit, Prof. Erkan İbiş ve Prof. Fatih Uşan da üye oldu. Kurul üyesi AKP’li eski Bakan Faruk Nafiz Özak ile eski AKP’li Milletvekili Ziyaeddin Akbulut ise bu kez atanmadı.

***

 Limak'a kaçak işçi cezası yolda -Ali Can POLAT- 

İspanya İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun şikayetiyle baskın yapan İspanyol Bakanlık 450’ye yakın kaçak işçi tespit etti. Sendika, Limak ve Barcelona’ya büyük para cezası bekliyor.

Dünyaca ünlü spor kulübü Barcelona’nın Nou Camp stadyumunu yenileme işini verdiği Limak ile sorunları büyüyor. Daha önce stadı taahhüt ettiği tarihte teslim etmediği için kulübü zarara uğratan ve maçlarını başka sahalarda oynamasına sebep olan Limak Holding, bu kez de şantiyede yakalanan kaçak işçilerle İspanya’nın gündemine oturdu. İspanya İşçi Komisyonları Sendikası (CCOO) ve Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) işbirliği ile stadyum inşaatına baskın gerçekleştiren İspanya Çalışma Bakanlığı’nın, 450’ye yakın kaçak işçi tespit ettiği belirtildi.

SENDİKAYLA GÖRÜŞMEDİ

Bakanlığın raporunun önümüzdeki günlerde kamuoyuna açıklanacağını belirten sendika yetkilileri, Limak ve Barcelona’nın büyük para cezalarıyla karşı karşıya olduğunu söyledi. Kaçak işçilerin çalıştığı Ekstrem İşler isimli şirketin durumu sendikaya bildiren ve rapora vesile olan 40’a yakın işçiyi işten çıkardığını belirten CCOO, dün stadyum önünde eylem yaptı. İşten çıkarılan işçilerden Emre Akkuş yaşananları şöyle anlattı: “Bizi buraya getirdiler ve İspanya’da sigorta girişimizi yapmadan aylarca çalıştırdılar. Biz de CCOO ile iletişime geçtik.

Onlar durumu Bakanlığa bildirince resmi makamlar baskın yaptı ve kaçak durumundaki işçilerle ilgili tutanak tutuldu. 450’ye yakın kaçak işçi var bunlardan 50 tanesi Türk. Daha sonra Limak bizim çalıştığımız Ekstrem İşler ile ilişiğini kesti, biz işten çıkarıldık. Sendika, Limak ve Barcelona ile görüşmeye çalıştı ama Limak ne CCOO’yu ne de DİSK’i muhattap almadı. Şimdi CCOO, buradaki yasalar uyarınca iki tarafa da büyük cezalar uygulanacağını söyledi.” Daha önceki denetimlerde işçilerin denetim birimlerinden kaçırıldığını da belirten Akkuş, “İş grubuna, ‘Şirket- le ilgili şikayet var. Acilen malzemeleri bırakıp saha dışına çıkın’ yazdılar” dedi.

Polis zoruyla iş durduruluyordu

Şantiyedeki çalışma şartlarını da anlatan Akkuş, Limak’ın inşaatı yetiştirmek için pazar günü bile işçi çalıştırdığını hatta bu günlerde çalışmanın polis zoruyla durdurulduğu anlar yaşandığını söyledi. Akkuş, “Yasalara göre burada ayda 176 saatten fazla çalışamazsınız ama bizim ortalama çalışma süremiz 300 saatti. İşten çıkarılan arkadaşlarımızın mesaileri, yıllık izin hak edişleri, tazminatları ödenmedi” diye konuştu.

Türkiye’de de dava açacağız

İşçilerin Türkiye’ye gelince de dava açacaklarını söyleyen DİSK’e bağlı Dev Yapı-İş Başkanı Özgür Karabulut, “Bu durum Barcelona kulübüne de yansıyacak. İspanya’da arkadaşlarımız her gün eylem yapıyorlar, kamuoyu da yakından izliyor. Daha önceki taşeron denetimlerinde şirket zaten 2 milyon Euro civarı bir ceza yemişti. Şimdi büyük bir ceza daha alacaklar. Ama biz işçi arkadaşlarımızın mağduriyetlerinin bir an önce giderilmesini istiyoruz” ifadelerini kullandı. Öte yandan İspanya basını eylemdeki işçilerle röportaj yaparak konuyu kamuoyu gündemine taşıdı.

***

Sözcü

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -19 Kasım 2025-

 Dervişoğlu'ndan Bahçeli'ye: Tutmayın bu İmralı yolcularını, salın gitsin! 

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, "Kimse yanaşmayacaksa İmralı'ya gitmekten imtina etmem" diyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye tepki gösterdi. Bahçeli, "Bunların hasreti kucaklaşmadan bitmeyecek. O yüzden salın gitsin" dedi. Dervişoğlu, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'a da tepki gösterdi.

(MEHMET UÇUM'A TEPKİ) İsim vermede Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un Şeyh Said isyanından sonra çıkartılan özel bir yasadan bahsetmesine tepki gösteren Dervişoğlu, şunları söyledi: "Saray dalkavuklarından başdanışman sıfatlı bir tanesi, Numan Kurtulmuş'tan feyz almış olacak ki teröristlere meşruiyet vermek için işi Mustafa Kemal Atatürk'e kadar dayandırmıştır. Ahmaklık, kötülük ve ihanet, birbirine o kadar yakın çizgilerdir ki bir noktadan sonra ayırmak imkansızdır. Kaldı ki ayırmakla uğraşmanın da bir manası yoktur. Bu çalışma hukuku uzmanı danışmanın, PKK affına Mustafa Kemal'den referans bulması oldukça yaratıcı. Doğrudur, daha kurtuluşun  süngüsündeki kan, kuruluşun belgesindeki mürekkep kurumamışken sırtından hançerlenen Cumhuriyet, her şeye rağmen af çıkarmış ama isyancı başını muhatap almamış, hükmünü onun boynuna asmıştır. Yani Cumhuriyet gereğini yapmıştır."  https://www.birgun.net/haber/dervisoglu-ndan-bahceli-ye-tutmayin-bu-imrali-yolcularini-salin-gitsin-670034

***

 “London Consensus” ve devletin yeni rolü (I)-Güldem Atabay- 

Son yıllarda küresel ekonomi-politik düzlemde sessiz fakat derin bir paradigma kaymasına tanıklık ediyoruz. Neoliberal çerçevenin yerleşik kabullerinin sorgulanmaya başlanması, özellikle 2020 sonrası dönemde daha görünür hale geldi. Bu sorgulamanın ürettiği alternatif yaklaşım ise, giderek daha fazla akademik literatürde ve politika yapıcı çevrelerde karşılaştığımız bir kavramla ifade ediliyor: London Consensus.

Bu kavram, yalnızca ekonomik teori düzeyinde bir tartışma değil; hükümetlerin pratik politika üretme süreçlerini de doğrudan etkileyen bir yönelim. Dahası, küresel güç rekabetinin, enerji güvenliğinin ve teknolojik dönüşümün hızlandığı bir evrede devletin rolüne ilişkin yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.

TEMEL ÖNERMESİ NE

London Consensus, özetle, devletin ekonomik ve toplumsal kalkınmada yeniden “stratejik aktör” konumunu üstlenmesi gerektiği tezine dayanıyor. UCL’de İnovasyon ve Kamu Amacı Enstitüsü’nün kurucu yöneticisi ekonomist Prof. Mariana Mazzucato’yu burada anmadan geçmeyelim.

Bu yaklaşım, 1980’lerden itibaren küresel politika tavsiyelerine damgasını vuran derinleşen gelir adaletsizliğinin temelinde yatan Washington Consensus’un tersine, devletin geri çekildiği bir düzeni değil; tam tersine koordinasyon, yatırım ve yönlendirme kapasitesinin öne çıktığı yeni bir model öneriyor. Çünkü dünya ekonomisi eski parametrelerle yönetilemeyecek kadar hızlı ve çok katmanlı bir dönüşüm yaşıyor. Tedarik zincirlerini güvence altına almayan ülkeler kırılganlaşıyor; teknoloji üretmeyen ülkeler bağımlı hale geliyor; enerji dönüşümüne geçmeyen ekonomiler rekabet avantajını kaybediyor.

Bu dönüşümü tetikleyen unsurlar, son on yılın küresel dinamiklerinde giderek belirginleşen bir dizi yapısal kırılmadan besleniyor. Pandemiyle birlikte görünür hale gelen tedarik zincirlerinin kırılganlığı, ülkelerin yalnızca maliyet avantajına dayalı küresel üretim ağlarına güvenemeyeceğini gösterdi. Aynı dönemde jeopolitik rekabetin ekonomik alana taşınması, özellikle ABD–Çin hattında teknoloji, ticaret ve stratejik sektörler üzerinden yeni tür bir güç mücadelesini ortaya çıkardı. Bununla eş zamanlı olarak enerji güvenliği ve iklim krizinin zorladığı dönüşüm, ülkeleri yeni enerji kaynaklarına, altyapı yatırımlarına ve karbon azaltım stratejilerine yöneltti.

Birçok ekonomide hissedilen yüksek enflasyon, ücret baskıları ve artan eşitsizlikler, sosyal dokuyu zayıflatarak ekonomik politikaların yeniden düşünülmesini zorunlu kıldı. Bir de tabi, yapay zekâ, yarı iletkenler ve biyoteknoloji gibi alanlarda derinleşen rekabet, teknolojik kapasitenin artık ulusal gücün temel belirleyicilerinden biri haline geldiğini teyit etti.

İşte tüm bu sorunlu alanlara çözüm geliştirme yolunda yapılan akademik çalışmalar bir araya gelerek devletin ekonomik düzlemdeki rolüne ilişkin yeni bir yaklaşım olan London Consensus’un ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Bu yaklaşım akademik literatürde giderek daha sistematik bir form kazanıyor. London Consensus temelde altı ana sütun üzerinde yükseliyor:

  1. Sanayi Politikası: Stratejik sektörlerde devletin açık yönlendirmesi, yerli üretimin güçlendirilmesi ve tedarik zinciri bağımsızlığı.
  2. Yeşil Dönüşüm ve Enerji Ekonomisi: Karbonsuzlaşma sürecinin ekonomik yapıları dönüştürmesi ve enerji güvenliği ile iklim politikalarının bütünleşmesi.
  3. Teknoloji Devleti: Yapay zekâ, yarı iletkenler, biyoteknoloji gibi yüksek teknolojili alanlarda rekabetin devlet destekli kurumsal mimari ile yürütülmesi.
  4. Kamu Yatırımları ve Altyapı Modernizasyonu: Dijital, ulaşım, enerji ve sosyal altyapıların yeniden tasarlanması; kamu yatırımlarının stratejik niteliğinin artması.
  5. Aktif İşgücü Politikaları: Beceri dönüşümü, yaşam boyu eğitim, genç ve kadın istihdamını artırmaya dönük kurumsal yeniden yapılanmalar.
  6. Ulusal Güvenlik – Ekonomi Bütünleşmesi: Ekonomik politikaların dış politika ve güvenlik stratejileriyle uyumlandırılması; kritik sektörlerde stratejik otonomi. Bu altı sütun yalnızca yeni bir ekonomi politikası önerisi değil; aynı zamanda devletin kapasitesini, kurumların işleyişini ve ekonominin üretim yapısını yeniden tanımlayan bütünsel bir yaklaşımı temsil etmesiyle yeni bir çağın da kodları. Bildiğimiz ticaret kurallarının, uluslararası kurumların, aşırıya kaça özeleştirmelerle kapasitesi taşeronlaştırılan devletlerin, kamusal kurumlardaki aşınma sonucu ortaya çıkan yönetim kabiliyeti düşüklüğünün ve nihayetinde yükselen otokratik düzenin antitezini tanımlıyor.

Bu bağlamda London Consensus, yalnızca ekonomik bir söylem değil; küresel düzenin yeniden şekillendiği bir dönemde stratejik konumlanmanın çerçevesi, demokrasiye can suyu adına bir umut olarak görülüyor. Kısaca, London Consensus, günümüzün karmaşık ekonomik gerçekliği içinde yeni bir yol haritası sunuyor. Eski normların çözüldüğü, yeni oyun kurallarının yazıldığı bir dönemde bu çerçeveyi anlamak, yalnızca akademik bir merak değil; aynı zamanda geleceği doğru okumak için zorunlu bir adım.

Bu başlangıç yazısı ile amacım London Consensus’u yalnızca kavramsal bir çerçeve olarak tanıtmak değil. Bir yazı dizisi haline getirerek önümüzdeki haftalarda bu altı sütunu ayrı ayrı ele almak. Böylece Türkiye olarak ekonomik buhranı kaçınılmaz kılan hukuksuzluk deliğine düşmeye devam ederken dünyanın hangi yönde ilerlediğini, küresel güçlerin bu yaklaşımı nasıl uyguladığını, yeni dönemin kazanan ve kaybedenlerinin nasıl şekilleneceğini ve ekonomik dönüşüm ile siyasal düzen arasındaki ilişkinin nasıl değişmekte olduğu gibi soruları analitik bir düzeyde tartışmak. Başladığım yazı dizisi ile dönüşen dünyayı kavramak, bu dönüşümün mantığını berraklaştırmak ve tabi Türkiye’nin bu gelecekteki yerini tartışmaya açmak.

/././

 Cumhur’da senkron sorunu -Berkant Gültekin- 

2016’da Fethullahçı çetenin askeri darbe girişiminin ardından yakınlaşan  Erdoğan ve Bahçeli, o günden bugüne Cumhur İttifakı çatısı altında birlikteliklerini sürdürüyor. MHP, Fethullahçıların tasfiyesiyle birlikte iktidarın yeni ortağı olarak devletin kritik kademelerinde kadrolaşırken, Erdoğan ise Bahçeli’den aldığı destekle kendi etrafında antidemokratik bir siyasal düzen inşa etti.

Cumhur İttifakı, kurumsal işleyişe sahip iki partinin ittifakından çok, elindeki gücü kaybetmek istemeyen bir siyasi lider ile kendini “devletin sigortası” olarak gören bir siyasi geleneğin çıkar ortaklığına dayanıyor. Dün de öyleydi bugün de öyle. Bu ortaklık, milliyetçi ve İslamcı çizgideki tüm hamasi söylemlere rağmen hâlâ karşılıklı kazancı ön planda tutuyor. İttifakın devamlılığını sağlayan temel motivasyon olan çıkar birliği, bugüne kadar görüş ayrılıklarının üzerini örttü ve ittifak ortaklarının gelişen kriz durumlarını yönetebilmelerini sağladı. Bu uzlaşmazlıkların bazıları “dondurulmuş ihtilaf” haline getirilip rafa kaldırılırken bazıları da bir denge noktası bulunarak idare edilebildi.

Ekim 2024’te şekillenmeye başlayan “süreç” ise ittifakı daha önce karşılaştığından daha yapısal bir senkron sorunuyla yüz yüze bıraktı. Bahçeli, geçen yıl 1 Ekim’de DEM Parti sıralarına gidip tokalaşmak için elini uzattığında ve daha sonra Öcalan’ı Meclis’e davet edip onu milliyetçi jargonuna aykırı şekilde “kurucu önder” olarak nitelendirdiğinde, devletin atacağı varsayılan birtakım adımların bu kadar ağırdan alınacağını kimse tahmin etmiyordu. Amaç, başından bu yana Kürt sorununu hakkıyla çözmek değildi, sorunun varlığı bile “sürecin mimarı” tarafından reddediliyordu; ama yine de birçokları bugün gelinen yerden daha ileri noktaya varılabileceğini düşünüyordu. PKK’nin silah bırakma töreni ve kendini feshetmesi kuşkusuz önemliydi ancak siyasi iradenin mütereddit tutumu, sürecin “yasal düzenleme” ve “İmralı’ya ziyaret” aşamasında tıkanmasına yol açtı.

Bahçeli dün bir kez daha çıtayı yukarı taşıdı. Öcalan’ı Meclis’e çağırmaktan daha radikal olmasa bile daha şaşırtıcı bir hamle varsa, bu da Bahçeli’nin onu İmralı’da ziyaret etmesi olurdu. Kulağa oldukça fantastik geliyor ama Bahçeli dün, gerekirse yanına üç arkadaşını alarak kendi imkânlarıyla adaya gidip bu görüşmeyi sağlayabileceğini söyledi. Öcalan’la konuşma konusunda, “Bir masa etrafında yüz yüze gelmekten imtina etmem” dedi. Tabii ki Bahçeli’nin İmralı’ya gitmesi, en yakın ihtimal değil. Tıpkı yaptığı çağrıya rağmen Öcalan’ın Meclis’e gelip konuşması senaryosunun gerçeğe dönüşmemesi gibi… Ancak bu türden sansasyonel sözler güçlü bir ısrarı temsil eder ve bu yüzden önemsenmelidir.

Şimdi doğal olarak birçok yerde “Cumhur İttifakı’nda sorun var mı?” sorusuna cevap aranıyor. Elbette var; ama dün de vardı. Birçok çelişkiyi barındıran bir yapı için bu yeni bir durum olarak ele alınmamalı. Hatta ittifak bileşenlerinin, son sürecin tetiklediği gerilimleri bugüne kadar iyi soğuttuğu ve idare ettiği bile söylenebilir. Çünkü ittifakı yaratan büyük çıkar ortaklığı hâlâ yerli yerinde duruyor. Rejimin devamlılığına dair mevcut irade de bu çıkar ortaklığına dayanıyor. Fakat bu ortaklık, rejimin hangi istikamette yol alacağına dair bir dil ve eylem birliğini kendiliğinden yaratmıyor. Bugün sürece dair yaşanan uyumsuzluğun ve artan sürtünmenin temel nedenini buralarda aramak lazım.

İktidar bloku, bünyesinde ikili bir dinamik taşıyor. AKP-MHP birlikteliğini ayakta tutmakta olan çıkar ortaklığının karşısında, “Ne tarafa gidilecek?” sorusuna verilen farklı cevaplar var. Bunlardan biri demokrasi, diğeri otokrasi değil, orası kesin. Ne Erdoğan’ın ne de Bahçeli’nin aklında özgürlüklerin genişlediği demokratik bir Türkiye var. Fakat ikili henüz, rejimin hangi yörüngeye oturacağı konusunda müşterek bir rota çizemedi. Erdoğan, iktidar iddiası taşıyan muhalefetin ebediyen denklemden çıktığı aile merkezli bir düzen isterken, Bahçeli devletin kimliklere karşı tarihsel yaklaşımının değiştirilmesi yoluyla kurulacak yeni otoriter nizamın, görece “kurumsal” bir yapıyla sürdürülmesi gerektiğini savunuyor. Erdoğan’ın perspektifi, uzun vadede MHP’ye olan ihtiyacı sorgulanır hale getirecek. Çünkü iktidarı zorlayan bir muhalefet yoksa, başka bir aktörü iktidara ortak etmeye de gerek kalmaz. Bahçeli’nin perspektifi ise Erdoğan açısından ciddi siyasi riskler ve belirsizlikler içeriyor.

Burada Cumhur İttifakı’na ömür biçme hatasına düşmemek gerek. Bu muhalefetin kudreti ve toplumsal karşılığının büyümesiyle ilgili. Bahçeli’nin henüz bugünden CHP’ye göz kırptığı da iddialı bir yorum olur. MHP lideri her ne kadar Erdoğan ile senkron sorunu yaşıyor olsa da aynı anda CHP’yi de hedef tahtasına oturtmayı ihmal etmiyor. Bahçeli’nin ortağına seslendiği açıklamalarında, CHP’ye yönelik oldukça sert sözler ve ithamlar yer alıyor. Dün de bunun bir örneğini gördük. İttifak ortakları, sahip olduklarını kaybetmemek için son ana kadar ellerinden geleni yapacaktır. Halkın kurtuluş umudunu tepedeki olası çatlaklara değil, kendi birliğine ve mücadele kararlılığına bağlamak gerekiyor.

/././

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -19 Kasım 2025-

YÖK bütçesi sermayeye, öğrenciler sanayiye

YÖK bütçesi perşembe günü Meclisteki Plan ve Bütçe Komisyonuna gelecek. Üniversiteleri, lisans ya da ön lisans fark etmeksizin patronların çiftliğine çeviren bütçe; akademik çalışmalara destekleri kesiyor, kaynağı OSB içinde kurulacak ve fabrikalara işçi yetiştirecek yüksekokullara veriyor. 

 Darbe kurumu YÖK’ün bütçesi yarın Mecliste: Akademik destek azalırken ‘ucuz iş gücü’ programı devrede -Nisa Sude Demirel- 

YÖK’ün 2026 bütçesinin yüzde 74’ü personel giderlerine ayrılırken burslar kesiliyor, akademik yatırımlar azaltılıyor. Buna karşılık OSB’lerdeki meslek yüksekokullarına teşvikler artırılıyor.

2026 yılına ilişkin bütçe görüşmeleri sürerken yarın Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi ile beraber Yükseköğretim Kurulu (YÖK) bütçesi de görüşülecek. Organize sanayi bölgelerine açılan meslek yüksekokullarının ve ‘sermayeye entegre’ yüksekokul söylemlerinin ardından durum bütçe planlamasına da yansıdı. YÖK bütçesinde en öne çıkanlar meslek yüksekokullarının teşviki ve YÖK bürokratlarının ‘görev’ masrafları oldu.

Bütçenin neredeyse tümü YÖK bürokratlarına

Bu sene Bütçe ve Plan Komisyonuna gelecek bütçe teklifine göre YÖK bütçesi yüzde 22.56 artışla 1 milyar 376 milyon 949 bin TL olacak. Bu bütçenin 1 milyar 23 milyon 205 bin TL’si, yani neredeyse yüzde 74’ü personel giderlerine ayrılıyor. Bu bütçeden de 4 milyon 10 bin TL, yine ‘Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar’ adı altında tarikat ve cemaat vakıflarına gidecek. Ancak bu miktar her sene planlananı aşıyor. Örneğin yönetim ve destek programı altında 2024’te kâr amacı gütmeyen kuruluşlara 1 milyon 508 bin TL ayrılmışken sene sonunda toplam 6 milyon 502 bin 675 TL aktarıldı. Yine 2025’te de 1 milyon 916 bin TL ayrılmışken sadece ilk 6 ayda 4 milyon 553 bin 756 TL aktarıldı.

Üniversiteli MESEM’i planı

YÖK Başkanı Erol Özvar, uzun süredir meslek yüksekokulları için ‘sermayeyle entegre’ vurgusu yapıyor. Hafta başında Üniversite Sektör İş Birliği Komisyonu toplantısında sermaye temsilcileriyle bir araya gelen Özvar, yine ‘kalifiye iş gücü’ vurgusu yaparken üniversitenin 3 seneye düşürülebileceğini ifade ederek, “Öğrencilerimizin 20 gün gibi kısa ve verimsiz stajlar yerine programların niteliğine göre meslek yüksekokullarında 3+1 veya 2+2 gibi uygulamalarla mesleki tecrübe kazandığı bir modele doğru programlarımızı dönüştürmeye başladığımızı paylaşmak istiyorum” dedi. Uluslararası sermaye için ‘yetenek çekecek’ iş gücüne ihtiyaç olduğunu öne süren Özvar, yüksekokullarda desteklenecek olanın ‘ucuz ve kalifiye’ iş gücü olacağının sinyalini verdi.

Burslardan kesinti, sömürüye destek

Bütçede bununla paralel olarak OSB’lerde kurulan Meslek Yüksekokullarında desteklenen öğrenci sayısı bir sene içinde neredeyse iki katına çıkarıldı. 2024’te sayı 3 bin 978’ken 2025’te 7 bin 327 oldu. Bu sayının 2028’e kadar 15 bin olması hedefleniyor.

OSB’lere öğrenci çekmek için hedef yükseltilirken akademik yatırımlar ise azaltılıyor. YÖK burslarından yararlanan akademisyen sayısı aynı kalıyor, 2024’te 130 akademisyene YÖK bursu verilmişken 2025’te bu sayı 90 kişi oldu. Kalan yıllarda ise sayının 300 olması planlanıyor. YÖK burslarından yararlanan kadın öğrenci sayısının da düşürülmesi hedefleniyor. 2024’te 3 bin 200 kadın öğrenciye burs verilmesi planlanırken 898 kişiye verildi. Bu sayının önümüzdeki üç senede sırasıyla 677, 662 ve 635’e düşmesi planlanıyor. YÖK burslarından yararlanan öğrenci sayısında da durum aynı. 2024’te 7 bin 808 öğrenciye burs verilmişken 2025’te bu sayı 1600’e düştü. Sayının önümüzdeki üç yılda sırasıyla 1500, 1450 ve 1400’e düşürülmesi planlanıyor.

Bütçe bürokrasiye akıyor

Yükseköğretim programına ayrılan bütçeden yolluklar ve görev giderlerindeki ayrılan bütçe ile harcama arasında ise uçurum var. 2024’te ‘yolluk’ için 152 bin TL ayrılmışken 1 milyon 535 bin 902 TL, neredeyse ayrılan bütçenin 10 katı harcandı. 2025’te 376 bin TL ayrılmışken sadece ilk 6 ayda 1 milyon 278 bin 301 TL, ayrılan bütçenin neredeyse 4 katı harcandı. Aynı şekilde görev giderlerinde de 2024’te 2 bin TL ayrılmışken 6 milyon 586 bin 914 TL harcandı, yani neredeyse 3 bin katı harcandı. 2025’te 3 bin TL ayrılmışken sadece ilk 6 ayda 8 milyon 958 bin 913 TL harcandı.

Yönetim ve destek programı bütçesi için de durum aynı. 2024’te ‘görev giderleri’ için 69 bin TL ayrılmışken 5 milyon 377 bin 521 TL, ayrılan bütçenin neredeyse 70 katı harcandı. Yolluklar için 880 bin TL ayrılmış olsa da 4 milyon 845 bin 374 TL harcandı.

***

 Patronlara istihdam bahanesiyle yeni teşvik: KOBİ patronlarına 3 milyar 750 milyon TL ayrılacak.-Vural Nasuhbeyoğlu- 

MEB, mesleki eğitimden mezunların istihdamı için krediyi yine patronlara açtı. Kredi Garanti Fonu ile yapılan işbirliğiyle mezunları istihdam eden KOBİ patronlarına 3 milyar 750 milyon TL ayrılacak.

İş garantili diye duyurulan mesleki ve teknik eğitimden mezun kalanlar işsizlik gerçeği ile karşı karşıya. Türkiye'de 15-29 yaş arası ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranı 2023'te yüzde 25,8. Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), mezun olup iş bulamayan gençlere istihdam bahanesiyle yine mesleki eğitim adı altında patronlara teşvik yağdıracak.

Mezun çalıştırana kredi desteği

MEB ile Kredi Garanti Fonu (KGF) bu kapsamda iş birliği ile meslek lisesinden mezun olanlara kendi işlerini kurmaları için destek sağlanacağı duyuruldu. ‘Mesleki Eğitim İş Birliği Protokolü’ kapsamındaki birliğiyle yine asıl kaynak patronlara gidecek. Protokol kapsamında mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarından mezun olanların Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler (KOBİ)'ler bünyesinde mezun olanların alanda istihdam edilmelerini desteklenecek. Mezunları alanında istihdam eden KOBİ'lerin krediye erişimine desteklenecek.

4 milyara yakın bütçe ayrılacak

Protokolle KGF tarafından yaklaşık 3 milyar 750 milyon TL bütçe ayrılacak. Genç istihdamını ve üretim kapasitesini artıracağı ileri sürülen KGF portföy garantisi ile mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarından mezun olan 29 yaş ve altı gençlerin kendi işlerini kurmaları KOBİ tarafından alanlarında istihdam edilmelerini teşvik edileceği belirtildi. İş birliğiyle mesleki eğitim-istihdam bağını güçlendirileceği, üretim ve istihdama doğrudan katkı sağlanmasının amaçlandığı öne sürüldü. 

KGF, kurumsal bir kefalet kuruluşu olarak teminat yetersizliği nedeniyle çeşitli kredi ve destek imkânlarından yeterince yararlanamayan KOBİ ve KOBİ dışı işletmelerin, ‘müteselsil kefil’ olmak suretiyle krediye erişimlerini sağlıyor.

***

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ocak 2026-

Venezuela ve Vatikan: Trump’a taraf olmadan Maduro’ya karşı olmak -Tevfik Taş-  Venezuela karşıdevrim cephesinin etkili pek çok unsurunun ki...