Bir çocuğun bedeni asansör boşluğuna sığar mı? İstatistiklerin gölgesinde ‘çocuk işçiliği’-Özkan Öztaş-
İstatistiklerin 'iş kazası' deyip geçtiği, toplumun ise giderek kanıksadığı ölümlerin ardında kimler var? İSİG Meclisi Genel Koordinatörü Murat Çakır, sadece rakamları değil; o rakamların arkasındaki küçük elleri, eğitimin çöküşünü ve sanayi sitelerinde hayata veda eden çocuklukları anlattı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi Genel Koordinatörü Murat Çakır
Takvimler 20 Kasım’ı gösterdiğinde dünyanın pek çok yerinde çocuk hakları, oyun parkları ve güvenli gelecek hayalleri konuşuluyor.
Türkiye’de ise biz, üzerine beyaz örtü çekilmiş küçük bedenleri, pres makinelerinin dişlileri arasına sıkışmış hayatları konuşmak zorunda kalıyoruz.
Resmi istatistikler çoğu zaman "iş kazası" deyip geçiyor. Ancak sahadaki gerçek, bunun sistematik bir "çocuk işçiliği rejimi" olduğunu haykırıyor.
Bu çetelenin tutulması en zor, en ağır yükünü omuzlayanlardan biri olan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi Genel Koordinatörü Murat Çakır ile konuştuk. Çakır, sadece verileri değil; o verilerin arkasındaki dönüşümü, okul sıralarından sanayi sitelerine sürüklenen o büyük göçü anlattı.
Tarladan sanayiye: Ölümün şehirleşmesi
Sohbete en zor yerden, tuttuğunuz o ağır çetelenin yükünden başlamak istiyorum. Her gün önünüze düşen "çocuk ölüm" haberleriyle nasıl bir mesai yürütüyorsunuz? İstatistiklerin ötesinde, orada ne görüyorsunuz?
İki hususun altını çizerek başlamak lazım. Türkiye’de çocuk işçiliği üzerine çalışmalar genellikle STK’lar üzerinden, daha çok "yardım ve dayanışma" ekseninde yürüyor. Bizim durduğumuz yer ise biraz daha farklı, daha sert bir gerçekliğe dayanıyor.
Bakın. Türkiye’de "ücretlileşmenin" bir sınırına gelindi. Toplumun neredeyse yüzde 80’i yoksulluk sınırlarına dayanınca, sistem kendine yeni "yakıtlar" aramaya başladı. Önce emeklilik yaşını yükseltip yaşlıları, sonra da çocukları bu çarkın içine çektiler.
Çocuk işçiliği bu topraklarda hep vardı, bunu inkar edemeyiz. Ancak eskiden geleneksel tarım toplumunun içinde, daha sınırlı ve "görünmez" bir alandaydı. Mevsimlik tarım işçisi çocuklar, özellikle Kürt çocukları ve son dönemde eklenen mülteci çocuklar tarlalarda izole bir hayat yaşıyordu. Ölümleri de görünmüyordu; traktör kasalarında, sulama kanallarında sessizce yitip gidiyorlardı.
Bugün ne değişti peki? Neden artık çocuk ölümlerini daha "yakından" ve daha sık duyuyoruz?
Çünkü ölüm kentleşti, ölüm sanayileşti. Çalışma yaşı fiilen 10-12 yaşlarına kadar düştü ve çocuklar tarlalardan kent merkezlerindeki sanayi sitelerine, inşaatlara, hizmet sektörüne taşındı.
Tarladaki ölüm "kader" gibi algılanıyordu ama bir çocuğun bedeni şehrin göbeğinde bir atölyede parçalandığında bu artık saklanamaz hale geliyor. Ülkedeki yoğun sanayileşme baskısı ve ucuz emek talebi, ölümü de görünür kıldı.
'Okuyup da ne olacak?' çaresizliği
Sadece ekonomik bir zorunluluk mu bu, yoksa çocukları okuldan koparıp tezgâh başına iten başka dinamikler de var mı? Mesela eğitim sistemi... Sistem burada nasıl bir sınav veriyor?
Eğitim sistemi sınav vermiyor, sistem bizzat çocukları o tezgâha iten mekanizmaya dönüştü. Özellikle 4+4+4 sisteminden sonra eğitim niteliksizleşti, müfredat hayatla bağını kopardı. Toplumda çok tehlikeli bir algı yerleşti: "Okuyup da ne olacak?"
Eskiden üniversite mezunu olmak bir "yırtma" umuduydu. Şimdi ise ataması yapılmayan öğretmenler, markette çalışan üniversite mezunları, diplomalı işsizler ordusu var. Yoksul aileler bu tabloya bakıp, "Çocuğum bari 13-14 yaşında bir meslek tutsun, eve ekmek getirsin" demeye başladı. Pandemi süreci de bu kopuşu hızlandırdı. Çocuklar kitlesel olarak örgün eğitimi bırakıp açık liselere, oradan da iş piyasasına aktı.
Bir de sizin sıkça vurguladığınız "Okul-Cami-İşyeri" üçgeni var. Bu sarmal çocuğu nasıl kuşatıyor?
Bu çok kritik. Mahallelerde uyuşturucu, çeteleşme ve şiddet sarmalı o kadar büyüdü ki, aileler çocuklarını "sokaktan korumak" adına işe göndermeyi bir kurtuluş reçetesi sanıyor. "Okumuyorsa gitsin çalışsın, eti senin kemiği benim" anlayışı, yerini "Sokakta harcanacağına sanayide usta elinde pişsin" anlayışına bıraktı. Bu da muhafazakâr, itaatkâr bir işçi profili yaratılmasının zeminini hazırlıyor.
Devlet eliyle çocuk işçiliği: MESEM
Tam da burada MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) devreye giriyor. Resmi söylemde "meslek edindirme" olarak sunulan bu proje, sahada nasıl bir pratiğe dönüşüyor?
MESEM, devletin sermayeye "Sen işi öğret, parasını ben vereyim" diyerek çocuk emeğini peşkeş çekmesidir. Bakın, bu çok net. Devlet, öğrencinin maaşını ve sigortasını üstlenerek, sermaye gruplarını fonluyor. Eskiden meslek liselerindeki staj sömürüsüne kızardık, şimdi o günleri mumla arıyoruz.
Çocuklar kağıt üzerinde haftada bir gün okula gidiyor görünüyor. Ama pratikte çoğu okula bile uğramıyor, haftanın 5-6 günü, günde 10-12 saat yetişkin işçilerle aynı koşullarda çalıştırılıyor. Denetim yok, gözetim yok.
Bu denetimsizlik bir istatistikten öteye, somut bir acıya dönüştüğünde karşımıza ne çıkıyor? Aklınızdan çıkmayan bir örnek var mı?
Tekirdağ’da can veren Mustafa... Henüz 16 yaşında bir çocuk. Belki MESEM kaydı yoktu ama o sistemin bir parçasıydı. Gurbete çalışmaya gitmiş, kalacak yeri yok, fabrikada yatıp kalkıyor. Gece üşüdüğü için teneke içinde ateş yakıyorlar ve çıkan yangında hayatını kaybediyor.
Şimdi soruyorum size; 16 yaşındaki bir çocuğun iş güvenliği bilinci olabilir mi? O çocuğu oraya, o koşullara mahkûm eden sistemin hiç mi suçu yok? Biz bu çocuklara "işçi sağlığı ve güvenliği" eğitimi verildiğini falan sanıyoruz ama gerçekte olan, çocukların sermayenin vahşi üretim hırsına kurban edilmesidir.
Kan Parası ve 'normalleşen' vahşet
Hocam, anlatırken sesinizdeki ağırlığı hissediyorum. Bir çocuğun ölümünü raporlamak, o veriyi girmek... Bu insani olarak nasıl bir yük?
(Derin bir nefes alıyor) Bazen bir fotoğraf geliyor önümüze... Asansör boşluğuna sıkışmış bir çocuk bedeni. Bazen bir yangında tanınmaz hale gelmiş, bedeni kömürleşmiş bir çocuk. Bu sadece bir "işçi ölümü" değil. Hepimizin o yaşlarda çocuğu, yeğeni, kardeşi var. İnsan ister istemez "Benim çocuğum da olabilirdi" diye düşünüyor.
Ama daha acı olan ne biliyor musunuz? Bu ölümlerin "normalleşmesi". Ailelere kan parası teklif ediliyor, davalar üç beş kuruşluk cezalarla kapatılıyor. 12 yıl önce Adana’da pres makinesine sıkışarak ölen 13 yaşındaki Ahmet Yıldız’ın patronu, cezasını taksit taksit ödeyerek kurtuldu. Toplum sosyal medyada bir anlık öfke patlaması yaşıyor, sonra herkes kendi hayatına dönüyor. Oysa bu yangın sönmüyor.
Peki bu karanlık tablodan çıkış nerede? Artık 20 Kasımlar büyümeyecek işçi çocukların yas günü mü olacak?
Asla. Yas tutmak yetmez. Bu, Türkiye işçi sınıfının en yakıcı sorunudur. Çocuk işçiliği sadece "yasaklayalım" denilerek çözülecek bir mesele olmaktan çıktı, çünkü artık bir gerçeklik. Milyonlarca çocuk çalışıyor. Bizim kafa yormamız gereken şey şu: Bu çocuklar nasıl örgütlenecek? Öfkesini nereye akıtacak? Eğer biz sosyalistler, biz emek örgütleri bu çocuklara ulaşamazsak, o boşluğu milliyetçi-muhafazakâr yapılar dolduruyor.
Bu çocuklar sadece "kurban" değil, geleceğin işçi sınıfı. Onların mücadelesini örmek, sadece çocuk hakları meselesi değil, memleketin geleceği meselesidir.
/././
Dünya Çocuk Hakları Günü’nde MESEM gerçeği: 'Hukuken ambalajlanmış çocuk işçiliği rejimi'-Özkan Öztaş-
20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nde Türkiye, çocuk işçiliğinin "mesleki eğitim" adı altında meşrulaştırıldığı karanlık bir tabloyla yüzleşiyor. Konuyu soL için değerlendiren Av. Müjde Tozbey ve Eğitimci Nurcan Korkmaz, MESEM’in bir eğitim modeli değil; hukuki kılıflarla donatılmış, sermayeye ucuz işgücü transferi sağlayan bir sömürü çarkı olduğunu vurguladı.
AKP iktidarının "meslek lisesi memleket meselesi" sloganıyla parlattığı, son dönemde ise Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) üzerinden yaygınlaştırdığı model, 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü'nde bir kez daha tartışmaların odağında.
Devletin resmi söylemde yasakladığı çocuk işçiliği, MESEM aracılığıyla yasal bir statüye kavuşturulurken; hukukçular ve eğitimciler bu sistemin çocuk haklarına ve pedagojiye vurulmuş ağır bir darbe olduğu konusunda hemfikir.
Konuya ilişkin soL’a konuşan Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı Av. Müjde Tozbey sistemin ikiyüzlü hukuk işleyişini deşifre ederken; Eğitimci Nurcan Korkmaz ise uygulamanın pedagojik ve sınıfsal yıkımını gözler önüne serdi.
Tozbey: 'Vitrinde koruma, mutfakta sömürü var'
Hukukun çocuk emeğine dair "çift yönlü" ve ikiyüzlü bir işleyişi olduğuna dikkat çeken Av. Müjde Tozbey, devletin vitrine koyduğu yasalarla, mutfakta işlettiği sürecin taban tabana zıt olduğunu belirtti.
Tozbey, konuyu hukuki açıdan şu sözlerler anlatıyor. "Hukukun bir vitrini var; burada Anayasa, ILO sözleşmeleri ve Çocuk Koruma Kanunu duruyor. Bunlar devlete çocuğu koruma, tehlikeli işlerden uzak tutma görevi veriyor. Ancak bir de mutfak kısmı var. Orada çıraklık ve MESEM hükümleri, ‘hafif iş’ tanımları ve denetimsizlik devreye giriyor. Devlet bir yandan çocuk emeğini yasakladığını söylüyor, diğer yandan sermayeyle el ele verip çocukları ‘istisnalar’ üzerinden üretim bandına sürüyor.”
'Eğitimi engelleyen her iş çocuk işçiliğidir'
Çocuk işçiliğinin en örgütlü biçiminin bugün "mesleki eğitim" ambalajıyla sunulduğunu vurgulayan Tozbey, “Haftanın dört gününü asgari güvenlikten yoksun üretim alanlarında geçiren çocuk, kağıt üzerinde hâlâ öğrenci sayılıyor. Devlet, ‘biz ona meslek kazandırıyoruz’ diyerek İş Kanunu’ndaki koruma kalkanlarını deliyor. Oysa ILO açıkça diyor ki; eğitimi engelleyen her çalışma biçimi çocuk işçiliğidir. İşletmede geçirilen sürenin eğitim sayılması, bu gerçeği değiştirmez” ifadelerini kullandı.
Müjde Tozbey, ulusal eylem planları ve "mücadele yılları" ilan edilirken MESEM’in genişletilmesini "Mücadele belgeleri, fiili politikayı tersine çevirmek için değil, maskelemek için kullanılıyor. Çocuk işçiliği yasadışı bir sapma değil, hukuken ambalajlanmış bir emek rejimi haline geldi" sözleriyle eleştiriyor.
Korkmaz: 'Gri bir koridora hapsedilen çocuklar'
İşin pedagojik ve toplumsal boyutunu değerlendiren Nurcan Korkmaz ise, Tozbey’in işaret ettiği "hukuki kılıfın" sahadaki acı sonuçlarına dikkat çekti. MESEM’in çocukları okul ile fabrika arasına sıkışmış gri bir koridora hapsettiğini belirten Korkmaz, şunları söyledi: “Çocuklar, ergenlik döneminin en kırılgan aşamasında, yetişkin işçi sorumluluğuyla baş başa bırakılıyor. Pedagojinin ‘güvenli öğrenme ortamı’ ilkesi, burada işletmenin üretim planına yeniliyor. Çocukların duyacağı ses, öğretmenin yol gösteren sesi olması gerekirken; makinelerin uğultusunu ve çocuk psikolojisinden anlamayan ustaların emirlerini duyuyorlar. Bu sistemde çocuğun gelişimi değil, sermayenin ‘verimlilik’ beklentisi esas alınıyor.”
'Başarısızlık değil, yoksulluk: Bu bir sınıf meselesi'
MESEM’e yönlendirilen çocuklara yapıştırılan "akademik başarısızlık" etiketine de itiraz eden Korkmaz, meselenin sınıfsal boyutunun altını çizdi. Yaptıkları saha çalışmalarında çocukların yüzde 58’inin MESEM’e gitme nedeni olarak doğrudan "ekonomik zorlukları" gösterdiğini belirten Korkmaz, “Bu çocuklar başarısız değil, yoksullar. MESEM, sermayenin ucuz işgücü talebinin, yoksul hanelerin çocukları tarafından karşılanması projesidir” dedi.
15 çocuk iş cinayetinde yaşamını yitirdi
Av. Müjde Tozbey ve Eğitimci Nurcan Korkmaz, sistemin ölümcül sonuçlarına dikkat çekti. Bugüne kadar MESEM kapsamında 15 çocuğun iş cinayetlerinde hayatını kaybettiğini hatırlatan Korkmaz, “Kayıtlara geçmeyen yüzlerce yaralanma ‘sakarlık’ denilerek örtbas ediliyor. Sistem sorgulanmıyor, işveren cezalandırılmıyor; fatura çocuğa kesiliyor” dedi.
'Geleceğe değil, bugünün ucuz işgücüne yatırım'
Av. Müjde Tozbey, "Gerçek koruma ancak bu yapının ortadan kaldırılmasıyla, çocukların eğitime ve kamusal güvenceye kavuşmasıyla mümkündür" derken; Nurcan Korkmaz sözlerini şöyle tamamladı: “Bu çocuklar geleceğe dair hayal kuramıyor, 14 yaşında tek hayalleri asgari ücretin artması. Oysa eğitim çocuğun dünyasını genişletmek içindir, daraltmak için değil. Bugün MESEM’in gölgesindeki 500 bini aşkın çocuk, ışıkta büyümeyi hak ediyor. Onların elleri makinelerin arasında kaybolmasın diye, yetişkinlerin daha gür bir ses çıkarması gerekiyor. Çünkü bu mesele, bir ülkenin kendi çocuklarına nasıl baktığının aynasıdır.”
/././
Çocuk Hakları Günü'nde unutulan bir belge: 1918 Moskova Çocuk Hakları Bildirgesi -Özgür Hüseyin Akış-
Çocukları geleceğin değil, bugünün eşit yurttaşları olarak tanıyan 1918 Moskova Bildirgesi, Çocuk Hakları Günü’nde romantik söylemlerin ötesine geçip gerçek bir özgürlük ve eşitlik mücadelesini hatırlatıyor.
20 Kasım Çocuk Hakları Günü…
Bugün sosyal medyayı rengârenk mesajlar, iyi dilekler ve çocuk fotoğrafları kaplayacak. Bugün savaşlarda, iş cinayetlerinde, salgın ve kıtlıklarda ölen çocukların sayısını dahi bilmiyorken, bugünü kutlamaktan ziyade bir şeyleri hatırlamak ve mücadeleyi büyütmek için bir vesileye çevirmek gerekiyor.
Oysa çocuk hakları dediğimiz şey, ne kutlama günü posterlerine, ne de temsili söylemlere sığmayacak kadar derin ve politik bir yapısal meseledir. Bu nedenle bugün, çoğu kişinin adını bile duymadığı, ama çocuk hakları tarihinin en radikal ve en cesur metinlerinden biri olan 1918 Moskova Çocuk Hakları Bildirgesini hatırlamakta fayda var.
Ekim Devrimi'nin ilk günlerindeki soru: 'Çocuk kimdir?'
Bu bildirge, Ekim Devrimi’nin hemen ardından, Moskova’da toplanan Proletkült konferansında hazırlanmıştı. Henüz Birleşmiş Milletler yoktu, Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi yazılmamıştı. Dünyada çocuk haklarına ilişkin neredeyse hiçbir kurumsal çerçeve bulunmazken, Moskova’da bir grup eğitimci, aydın ve devrimci “çocuk kimdir?” sorusunu toplumsal eşitlik bağlamında yeniden tanımlıyordu.
En çarpıcı noktalardan biri şu: Bildirge, çocuğu yalnızca korunması gereken bir varlık olarak değil, özgür bir birey olarak ele alıyordu. Devrimin sıcaklığı ve Proletkült'ün teorik radikalliği, bu vurguyu en uç sonuçlarına taşıyordu. 1918’deki bildirgede şöyle yazılmıştı:
“Hiçbir çocuk, kendisinin onayı olmaksızın bir eğitim kurumuna gitmeye zorlanamaz.”
Bu maddede dile getirilenler, yalnızca bir eğitim özgürlüğü iddiası değil; çocuğun kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olduğu önemli bir adımdı. Çocuk, bir yetişkin projesi değil, başlı başına bir bireydi.
Bildirge aynı zamanda sınıfsal eşitsizliklerin çocuk üzerindeki etkisine de savaş açıyordu. “Her çocuk, ebeveynlerinin sosyal durumuna bakılmaksızın yaşama ve gelişme hakkına sahiptir” cümlesi, daha o tarihte çocuk yoksulluğuna ve çocuk işçiliğine karşı açık bir politik tavırdı. Meseleyi bir hayırseverlik konusu olmaktan çıkarıyor, devletin ve toplumun sorumluluğunu net biçimde tarif ediyordu.
Moskova Çocuk Hakları Bildirgesi'nde öne çıkan bazı vurgular şu şekilde:
1.Her çocuk, yaşı ne olursa olsun, bağımsız bir kişiliktir; ailelerin, toplumun ya da devletin tasarrufunda görülemez, hiçbir biçimde sahiplenme nesnesi haline getirilemez.
2. Çocuklar, kendilerine en uygun eğitimi sunacak kişileri seçme özgürlüğüne sahiptir. Bu özgürlük, kötü muamele veya niteliksiz eğitim durumunda ailelerinden ayrılabilmeyi de kapsar. Çocuğun ailesinden ayrılma kararı yaşla sınırlanamaz; toplum ve devlet, böyle bir durumda çocuğun sosyal ve ekonomik koşullarının güvence altında olmasını sağlamakla yükümlüdür.
3.Her çocuk, çok küçük yaşlardan itibaren, kendi kapasitesine uygun biçimde toplumsal üretimin parçası olabilmelidir. Bu katılım, çocuğun gelişimini zedelemeyecek, tersine eğitimin bir parçası olarak güçlendirecek şekilde düzenlenmelidir. Çocuğun üretime katılması, onun kendini değersiz hissetmemesinin, toplumun bugünkü yaşamında anlamlı bir rolü olduğunu görmesinin bir yoludur.
4.Çocuklar, temel hak ve özgürlükler açısından yetişkinlerle aynı statüye sahiptir; yaş, bu eşitliğin önünde engel değildir.
5.Çocuklar, topluma zarar veren durumları değiştirmek amacıyla diğer çocuklar ya da yetişkinlerle birlikte hareket etme, işbirliği kurma ve müdahil olma hakkına sahiptir.
6.Aileler, toplum ya da devlet, hiçbir çocuğu herhangi bir dini inanca, eğitime veya ritüele zorlayamaz. Dinsel içerikli eğitim hangi biçimde olursa olsun ancak çocuğun özgür tercihine dayanabilir.
7.Çocuklar, bilişsel kapasiteleri doğrultusunda, yetişkinler kadar düşüncelerini sözlü veya yazılı şekilde ifade etme özgürlüğüne sahiptir.
8.Çocuklar, kendi yüksek yararlarını gözetmek kaydıyla, diğer çocuklar veya yetişkinlerle birlikte örgütler, dernekler ya da başka tür toplumsal yapılar oluşturma hakkına sahiptir. Bu hak, çocuğun fiziksel ve zihinsel gelişimiyle uyumlu olmalıdır.
9.Çocuklara ceza verilemez, gözaltı ya da tutuklama uygulanamaz. Çocukların işlediği ihlallerde, baskı ve ceza yerine, uygun eğitim ve destek programlarıyla iyileştirici yöntemlere başvurulmalıdır.
10. Toplum ve devlet, bu hakların tümünü korumakla yükümlüdür; genç kuşağa karşı sorumlulukların yerine getirilmesi için gerekli önlemleri almak, eksiksiz güvenceler oluşturmak zorundadır.
'Çocukların hakları, çocukları sevmenin değil, onları eşit birer yurttaş olarak tanımanın sonucudur'
Bugün çocuk hakları konuşurken çoğu zaman “çocukları seviyoruz”, “çocuklar geleceğimizdir” türünden romantik ifadelerle oyalandığımız bir gerçek. Çocukların bugününü var edemeden yarınının inşası gibi büyük sözler etmenin anlamsızlığı artık herkesin malumu. Sovyetler Birliği'nin çözülüşünden sonraki süreçte çocukların, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin çocukların yaşam haklarını korumak için bile yeterli olmadığına tanıklık ettik.
Ancak Moskova Bildirgesi bize başka bir şeyi daha hatırlatıyor: Çocukların hakları, çocukları sevmenin değil, onları eşit birer yurttaş olarak tanımanın sonucudur. Ekim Devrimi'nin henüz ilk günlerinde, bir yanda salgın hastalık diğer yanda iç savaş koşulları devam ederken hazırlanan bir belgede, çocukları koruyarak değil, söz hakkı vererek büyütmemiz gerektiğini söylüyordu.
Aradan bir asır geçti.
Sermaye sınıfı bu bildirgeyi geniş kitlelerin hafızasından sildi. Patronlar, çocukların söz sahibi olmasından hâlâ çekiniyor. Eğitim sistemleri, çocukları hâlâ içinde yaşadığımız sistemin kalıplarına sıkıştırıyor.
Çocuk işçiliği hâlâ küresel bir sorun; çocuk yoksulluğu hâlâ politik gündemin en alt sırasında.
Çocuk Hakları Günü’nde belki de en çok bunu hatırlamalıyız:
Çocukların haklarını korumanın yolu, onları kutsal varlıklar haline getirmekten değil; hak ve özgürlük sahibi bireyler olarak tanımaktan geçiyor.
Ve 1918’de Moskova’da yazılan o cümle, hâlâ çok şey söylüyor:
“Çocuk, kendi yaşamını düzenleyen kuralların oluşturulmasına katılma hakkına sahiptir.”
Belki de bugün asıl sorulması gereken soru şu: Biz çocukları gerçekten bir birey olarak görüyor ve duyuyor muyuz?
/././













.jpeg)








