Ayrılmak zor! + ABD’nin yükünü kim paylaşacak? + Kademeli entegrasyon -CUMHURİYET-


Ayrılmak zor!-Ergin Yıldızoğlu- 

Trump’ın Grönland’ı ilhak etme arzusu Atlantik’in iki yakası arasında radikal bir güven bunalımı yaratarak Amerika’nın eski NATO Büyükelçisi Ivo Daalder’e göre “77 yıllık NATO tarihinde en derin krize yol açtı”.

Le Monde, Wall Street Journal ve Financial Times geçtiğimiz günlerde bu krizi “karşılıklı bağımlılık” ve “kopuş” bağlamında değerlendirdiler; Atlantik bağlarının yapısal özelliklerini, bir “kopuşun” gerçekte ne kadar zor olduğunu vurguladılar.

KARŞILIKLI BAĞIMLILIK

Savunma: Avrupa’nın savunma kapasitesi Amerikan savaş endüstrisine ileri derecede bağımlı. İstihbarat sistemleri, hava savunması, uzun menzilli füzeler, nükleer şemsiye... Amerika ile bu bağlar koparsa açılacak boşluğu doldurmak Avrupa’ya 1+ trilyon dolara mal olacak. Bazı kapasitelerin geliştirilmesi yıllarca sürecek. Buna karşılık, Amerikan silah sanayisi de Avrupa’ya bağımlı. F-35 savaş uçaklarının fuzelaj merkezi Almanya’da üretiliyor, son montajı İtalya’da yapılıyor. Amerikan savunma sanayisi, Avrupa tedarik zinciri olmadan işleyemez. Daha kritik olanı: Ramstein, Aviano, İncirlik... ABD’nin Avrupa’daki 40 askeri üssü ve 80 bin+ personeli olmadan Ortadoğu’da, Afrika’da, hatta Hint-Pasifik alanlarında operasyon yürütmesi neredeyse olanaksız.

NATO, Amerika’nın küresel askeri projeksiyonunun can damarı. Dahası Avrupa, ABD savunma sanayisi için, ihracatı içinde yüzde 50 payı ile yaşamsal öneme sahip bir pazar.

Teknoloji: Avrupa’nın bulut ve yazılım harcamalarının yüzde 83’ü (yılda 265 milyar Avro) Amerikan şirketlerine gidiyor. Google, Microsoft, Amazon, Meta... Bunlar Avrupa’nın dijital altyapısının omurgasını oluşturuyor. Bunların veri bankaları ve dolar sisteminin ödeme işlemleri ağı Swift’in merkezi ABD’de. Bir dijital ambargo olasılığı bir kıyamet senaryosu. Buna karşılık Apple, Google, Microsoft gibi dijital devler Avrupa’nın 450 milyonluk zengin pazarına hayati derecede bağımlı: Örneğin, Amazon’un küresel gelirinin üçte biri Avrupa’dan geliyor. Meta’nın kullanıcı tabanının üçte biri Avrupa’da. AB pazarını kaybetmek Silikon Vadisi devlerini çökertir.

Enerji: Rus gazından kopan Avrupa, artık Amerikan gazına dayanıyor. Bağımlılık 2030’da AB ithalatının yüzde 80’ine ulaşabilecek. Buna karşılık, Amerika’nın gaz (LNG) ihracatının en büyük alıcısı yüzde 67 ile Avrupa. Texas ve Louisiana’nın doğalgaz endüstrisi Amerikan enerji şirketlerinin yaptığı trilyonlarca dolarlık LNG terminali yatırımı Avrupa’dan gelen talebe bağımlı.

Ekonomi: AB, Amerika’ya yılda 640 milyar dolar mal ihraç ediyor. Amerika da AB’ye 550 milyar dolar ihraç ediyor. Visa ve MasterCard Avro bölgesindeki kartla ödemelerin yüzde 61’ini kontrol ediyor - ama Avrupa pazarı olmadan bu şirketler gelirlerinin üçte birini kaybeder. Boeing, Caterpillar, John Deere gibi Amerikan endüstri devlerinin Avrupa’da milyarlarca dolarlık satışları var.

300 YILLIK DÜZENİN SONU

Transatlantik bağları koparsa iki taraf da zayıflamakla kalmaz, 300+ yıllık Batı egemenliği de sönümlenir.

Avrupa, Amerika olmadan Rusya karşısında zayıflar. Avrupa olmadan Çin ve Rusya karşısında yalnız kalan bir Amerika, bugünkü konumunu koruyamaz. Batı’nın hâlâ yaşayan kültürel hegemonyası, 300 yıllık tarihin sonunda Atlantik ittifakının üzerinde duruyor. Kopuşun kültürel sonuçları, ekonomik ve güvenlik sonuçları kadar önemli. Üçü birlikte bir varoluş sorununa işaret ediyorlar.

Eski İtalyan NATO Büyükelçisi Stefano Stefanini’nin uyarısı net: “Amerikan varlığını kaldırırsanız sadece NATO değil, Avrupa da dağılır. Ama eklemek lazım: Amerika da küresel bir güç olmaktan çıkar.”

Fransa’nın önerdiği “gönüllüler koalisyonu” üç-dört yılda ulaşılabilir esnek bir alternatif sunuyor. Ama Avrupa birlik olabilir mi? AB üyeleri “Grönland, Ukrayna” “cephelerinde” aynı safta durabilecek mi? Ve... Wall Street Journal’ın, kaygıyla sorduğu gibi “Trump yönetimi, Pentagon stratejistlerinin, vurguladığı ‘Avrupa olmadan küresel güç olmak imkânsız’ gerçeğini görebilecek mi?”

Cevap basit ama tarihsel: Batı, 21. yüzyılda, dünya sisteminde başlayan dönüşüme ya birlikte uyum sağlamaya çalışacak ya da bölünürse birlikte çökecek. Trump’ın “çok kutuplu denge senaryosu” aslında bir fantezi! Tarih, bu fantezinin arkasındaki gerçek “Her zaman bir ‘büyük savaşa’ ilişkindir” diyor!

/././

Kademeli entegrasyon -Mehmet Ali Güller- 

Şam yönetimi ile YPG/SDG arasında bir anlaşma daha yapıldı. Bu kez anlaşmanın ruhunu “kademeli entegrasyon” diye formüle ettiler.

O nedenle bunu bir anlaşmadan çok, bir uzlaşma diye düşünebiliriz. Bireysel entegrasyon ile bütünsel entegrasyon arasındaki uzlaşma: Kademeli entegrasyon.

TUGAYLI ENTEGRASYON

Suriye devlet televizyonu anlaşmayı şu maddelerle duyurdu:

- Askeri güçler temas hatlarından çekilecek.

- İçişleri bakanlığına bağlı güçler, Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girecek.

- YPG/SDG’ye bağlı üç tugayı içeren bir askeri tümen oluşturulacak.

- Ayn el Arab (Kobani) güçlerine bağlı bir tugay, Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde teşkil edilecek.

Özetle SDG tugaylar halinde Suriye ordusuna entegre olacak.

HTŞ VE SDG’NİN ABD STRATEJİSİNE UYUMU 

YPG/SDG 10 Mart anlaşmasını “Suriye ordusuna tümenler halinde kendi bütünlüğünü koruyarak entegrasyon” diye yorumluyordu. HTŞ/Şam yönetimi ise “SDG’nin Suriye ordusuna bireyler halinde tek tek entegrasyonu” şeklinde olduğunu savunuyordu.

Ankara HTŞ/Şam yönetiminin görüşünü, İsrail ise YPG/SDG’nin görüşünü destekliyordu.

ABD ise hedeflerini İsrail-Suriye normalleşmesini sağlamak, bunun üzerinden Hazar’dan Akdeniz’e Türkiye-İsrail işbirliği oluşturabilmek ve toplamından İran’a karşı bir cephe çıkarmak diye belirlemiş durumda. O nedenle HTŞ’nin de SDG’nin de “müttefiklik değeri”, bu stratejiye uyumuna bağlı.

ABD’NİN YATIRIMI 

ABD’nin Halep’ten başlayarak SDG’yi savunmadığı ve HTŞ’nin Fırat’ın doğusuna geçmesine göz yumduğu çatışmalı süreç, PKK’nin çeşitli merkezleri tarafından “satılmak” ve “ihanet” diye yorumlanmıştı.

ABD’nin yatırım yaptığı SDG’yi neden savunmadığını analiz ettiğim 22 Ocak tarihli makalede şöyle demiştim: “Emperyalizm açısından mesele şudur: ABD SDG’nin tamamen ‘bireysel entegrasyon’ ile sönümlenmesini mi isteyecek, yoksa yeniden ‘kullanım değeri’ oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasını mı sağlayacak?”

İşte “kademeli entegrasyon” diye hem Şam’ın hem de ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın duyurduğu son uzlaşma budur; SDG’nin “kullanım değeri” oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasına yatırım yapmış oldu Washington.

Peki sadece Washington mu?

TÜRKİYE-İSRAİL BİLEK GÜREŞİ 

Bu uzlaşıyı Türkiye ile İsrail’in Suriye’deki bilek güreşi diye yorumlamak da mümkün.

Süreç İsrail ile Suriye’nin 6 Ocak tarihli Paris mutabakatıyla başlamıştı. HTŞ iki gün sonra, 8 Ocak’ta Halep’te SDG’ye karşı harekete geçmişti.

Ama operasyon Halep’le sınırlı kalmadı, hatta Fırat’ın batısıyla da sınırlı kalmadı. Ankara’nın ağırlığıyla bu hamlenin Fırat’ın doğusuna uzatıldığı anlaşılıyor. Üst üste ateşkesler, kırılgan uzlaşılar yapılması da bundandı.

İlginçtir, birkaç gündür İsrail, üstelik Paris mutabakatına rağmen, Suriye’nin güneyini bombalıyor. Bunu HTŞ’ye, SDG lehine “yeni anlaşma” baskısı diye yorumlayabilmek mümkün.

Özellikle CENTCOM’un da İsrail gibi, SDG’nin Kamışlı merkezli varlık bulundurmasından yana ağırlık koyduğu, çeşitli açıklamalardan anlaşılıyor.

İşte “kademeli entegrasyon” bu uzlaşının sonucudur ama nihai değildir, kırılgandır, güç çarpanlarının sahaya yansımasına göre değişkendir.

/././

ABD’nin yükünü kim paylaşacak?-Mehmet Ali Güller- 

Beyaz Saray’ın Aralık 2025’te yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi ile Pentagon’un Ocak 2026’da yayımladığı Ulusal Savunma Stratejisi, ABD’nin önümüzdeki dönem boyunca izleyeceği stratejiyi ana hatlarıyla resmediyor. 

Bir program olarak Ulusal Güvenlik Stratejisi ve onun harekât planı olarak Ulusal Savunma Stratejisi, “Önce Amerika” doktrininin işaret ettiği hedeflere, hangi araçlarla, hangi yoldan ulaşılacağının planlamasıdır.

Bu iki belgeyi de birkaç yazıda inceledik. Bugün Ortadoğu bölümüne odaklanarak devam edeceğiz.

ORTAKLARIN SORUMLULUĞU ÜSTLENMESİ

Beyaz Saray’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin müttefiklerinden “bölgelerinde birincil sorumluluğu almasını” istiyordu. Çünkü ABD’nin zayıfladığı kabul ediliyor ve buradan hareketle “ABD’nin dünya düzenini ayakta tutma görevinin sona erdiği” belirtiliyor belgede. 

Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi ise müttefiklerden bekleneni daha da somutlaştırmış. Belgede doğrudan “ABD’nin müttefikleri ve ortaklarıyla yük paylaşımını artırması” başlıklı bir bölüm bile var. 

O başlık altındaki en dikkat çeken cümle şu: “Savaş Bakanlığı (Pentagon), müttefiklerin ve ortakların Avrupa, Ortadoğu ve Kore Yarımadası’nda kendi savunmalarının birincil sorumluluğunu üstlenmeleri için teşviklerin güçlendirilmesine öncelik verecektir.”

ABD’nin “yük paylaşımı” politikası, Avrupa’da NATO düzleminde tartışma yarattı zaten. Bu durum ABD’nin Çin’e karşı konumlandırdığı Uzakdoğu müttefiklerini ve ortaklarını da tedirgin etmeye başlayacaktır. 

ABD’NİN İLİŞKİLERDE ÖNCELİK KISTASI

Peki ABD’nin Ortadoğu’daki yüklerini kim ya da kimler paylaşacak?

Pentagon belgesinde açık açık “genel yanıtı” verilmiş bu sorunun: “Bölgelerindeki tehditlere karşı gözle görülür şekilde daha fazla çaba gösteren örnek müttefiklerle işbirliği ve ilişkilere öncelik vereceğiz. Bu işbirliği ve ilişkiler, silah satışı, savunma sanayisi işbirliği, istihbarat paylaşımı ve ülkelerimizi daha iyi bir konuma getirecek diğer faaliyetler dahil olmak üzere, kritik ancak sınırlı ABD desteği ile sağlanacaktır.”

ABD yararına “en fazla çaba gösterenlerle ilişkilere öncelik verme” politikası, daha şimdiden Suriye’de etkisini gösterdi!

Bu yaklaşım, asıl ABD’nin Ortadoğu’daki esas işlerinde etkisini gösterecektir. O nedenle gelin önce Pentagon’un belgede o işleri nasıl tarif ettiğine bakalım.

ABD’NİN ORTADOĞU PLANLAMASI

Pentagon’un Ulusal Savunma Stratejisi belgesinde, ABD’nin Ortadoğu’daki işleri ama birincil sorumluluk müttefiklerinde olmak üzere, şu şekilde sıralanmış: 

“Savaş Bakanlığı, bölgesel müttefiklerimizi ve ortaklarımızı, İran ve onun vekillerini caydırma ve savunma konusunda birincil sorumluluk almaya teşvik edecek; İsrail’in kendini savunma çabalarını güçlü bir şekilde destekleyecek; Arap Körfezi ortaklarımızla işbirliğini derinleştirecek; ve Başkan Trump’ın tarihi girişimi olan Abraham Anlaşmaları’nı temel alarak, İsrail ile Arap Körfezi ortaklarımız arasında entegrasyonu sağlayacaktır.” 

Buradan da görüleceği üzere ABD, Ortadoğu’daki hedeflerinin başına İran’ı koymuş durumda. Ancak dikkat ederseniz Pentagon, İran’ı tek başına ya da İsrail’le birlikte hedef alacağına işaret eden bir formülasyon kullanmıyor; İran’a karşı müttefiklerini ve ortaklarını birincil sorumluluk almaya teşvik edeceğini söylüyor.

İRAN’A SAVAŞ NASIL ENGELLENİR?

İşte bu uzun zamandır işaret ettiğimiz cephe anlamına geliyor: ABD, İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni inşa etmeye ve İran’a karşı bir cephe oluşturmaya çalışıyor.

Dolayısıyla Türkiye, Suudi Arabistan, BAE gibi müttefik ve ortaklarının o cepheye girmemesi, ABD’nin İran’a doğrudan savaş açma olasılığını büyük oranda zayıflatacaktır. Başlıktaki soruya yanıtla söylersek  ABD’nin yükünü kimse paylaşmazsa İran’a savaş açamaz. En fazla belli noktalara hava ve füze saldırısı yaparak durumu idare etmeye çalışır.

/././

Cumhuriyet

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -3 Şubat 2026-

Bebek Otel gerçekleri: Zenginlerden yükselen kötü kokunun kaynağı ne? + Kurallara dayalı uluslararası düzende mutsuz son -soL-

Bebek Otel gerçekleri: Zenginlerden yükselen kötü kokunun kaynağı ne?-Ali Ufuk Arıkan-

Zenginlerin kurduğu düzenin ne kadar derin bir çürümeye kaynaklık ettiğini gözler önüne seren büyük bir kir, Bebek Otel'den üzerimize saçıldı. Gelin, bu kirliliğin kaynaklarına ve yayıldığı ağlara hep birlikte bakalım.

Ahlat AğacıArif V 216İftarlık Gazoz ve son ayların en çok konuşulan filmlerinden olan Yan Yana, yapımcısı olduğu filmlerden sadece bazılarıydı.

Yıldırım DemirörenNihat ÖzdemirAli KoçAcun IlıcalıOkan Buruk gibi iş ve futbol dünyasından AKP’ye çok yakın olan isimler, bunların yanı sıra popüler dizi oyuncuları, mankenler ve patron çocukları da onun mekanına konuk olan isimlerden bazılarıydı…

Muzaffer Yıldırım’dan söz ediyoruz, meşhur Bebek Otel’in sahibinden.

MARS Sinema Grubu'nun ortaklarından ve CEO’su, spor kompleksi MAC’in sahiplerinden olan Yıldırım, Bebek Otel’den saçılan kirin ve pasın ardından tutuklandı.

Şimdi tüm ihale ona yıkılarak kişisel bir öyküye dönüştürülüyor yaşananlar, oysa kişisel değil, düpedüz düzenle ilgili bir örüntüyle karşı karşıyayız.

Ruhi Su’nun oğlundan Yıldırım’a uzanan yol

Sayfaları biraz geriye çevirelim önce.

Bursa'da ipek fabrikası olan Muammer Karamanoğlu tarafından 1955 yılında açıldı Bebek Otel.

Sonrasında 30 yıl gibi uzun bir süre Ruhi Su'nun oğlu Güngör Su tarafından işletildi. 2018 yılına geldiğinde Katarlılara satılacağı haberlerine konu oldu.

O günlerde “bir dönem edebiyatçıların buluşma noktası olan tarihi mekan” olarak tanımlanan otel, iddia edildiği gibi Katarlılara değil, film şirketi sahibi ve otel zinciri patronu Muzaffer Yıldırım’a satıldı.

İstanbul’un “en gözde mekanlarından biri”, böylelikle el değiştirmişti.

Sonra her şey baş döndürücü bir hızla ilerledi ve Bebek Otel defalarca ülke gündemine girdi, çeşitli skandallarla.

Aslına bakılırsa bu skandallarda şaşırtıcı bir şey yok.

"Hiçbir şey tesadüf değil. Bir yanda ‘girişimciler’, diğer yanda ise ‘girişkenler’ var. Ben kendimi bir girişimci olarak tanımlıyorum. Girdiğim her işin arkasında detaylı bir stratejik planlama bulunur" diyen "Mutluluk ve keyif satıyorum" sözleri mottosu olan bir patron söz konusu olunca, gerisi onun stratejik planlamasının unsurları oluyor, doğallaşıyordu. 

Şaşırılacak bir şey kalmıyordu...

Ergin Ataman, yeni kriterler ve pandemi

Bu skandallara gelmeden önce, son dönemde Bebek Otel’e dair sızıntıların merkezi olan Sabah gazetesinin, pandemi günlerindeki bir haberini hatırlatalım: “İstanbul'da yaşayanlar şehri terk etmedi ve otellere yerleşti. Özellikle hafta sonu otellerin restoranları, yiyip içebilmek servis alabilmek için iyi fikirdi. Yıldızı parlayan şehir otelleri Six Senses, Swissotel ve Bebek Otel oldu.”

"Pandemide şehri terk etmeyip İstanbul’da kalanlardan" kasıt tabii ki zenginler, onlar pandemide eve tıkılıp kalmak yerine Yıldırım’ın otelinde keyif yapıyordu.

Ancak aradan bir ay geçtikten sonra aynı otel, bu kez pandemi kurallarını hiçe sayma haberlerine konu oldu: “Pandemi kurallarını hiçe sayarak cumartesi gecesi 80 kişilik yasa dışı parti düzenleyen Bebek Otel hakkında işlem yapıldı. Emniyet güçleri, dün akşam üzeri kural tanımaz otele gelerek, yetkililere kapatma kararını tebliğ etti, ardından da mühürleme işlemi yapıldı. Bebek Otel'in beş gün süreyle faaliyetlerine ara verildiği öğrenildi.”

Otel’in yeni patronu sonrası yaşanan ilk skandal "pandemideki parti" haberi değildi.

Dönemin Anadolu Efes Başantrenörü Ergin Ataman, oğluyla kahvaltıya gittiği otelden, “buraya çocukları alamıyoruz” denilip kaldırılmıştı. Bu olayı sosyal medyadan duyurup tepki gösteren Ataman, 6 ay sonra bir davet üzerine gittiği otele yönetim kurulu kararıyla alınmayacaktı.

Ancak otele alınmayan tek kişi Ataman da değildi. 

Otel artık “önüne geleni” içeri almıyordu, patronların mekanıydı, zenginler girebilirdi ama bir “standartları” vardı: “Bebek Otel, Muzaffer Yıldırım'ın satın almasından sonra birçok hadise ile karşı karşıya kaldı. Yaşanılan son olayda Anadolu Efes'in teknik direktörü Ergin Ataman'ın çocuğu ile Bebek Otel'e yemek yemeye gitmesi ve çocuğundan ötürü içeri alınmaması dikkat çekti. Selma Türkeş'in de yeteri kadar şık olmadığı için otele alınmamasının ardından Tuncay Özilhan, Selma Çilek gibi isimlerin de kapıdan içeri giremediği konuşuluyor. Sosyetik bir güzelin taytlı olduğu için, ünlü bir yapımcının salaş kıyafetleri nedeniyle, motosikletiyle gelen misafirlerin ise motorcu kıyafetleri ile içeri alınmaması gibi daha birçok şikayet ve olay, Bebek Otel'in kıyafet kurallarını faşizan bir tutuma dönüştürdüğünü ortaya çıkardı. Bebek Otel'in en eski müdavimleri olan Bebek'in yaşlı sakinleri de otele adım atamaz oldu.”

Düzen yeni standartlar getiriyordu, bu nedenle kimileri eleniyordu.

Bir çürüme öyküsü

Geldik esas konuya.

“Muzaffer Yıldırım, Ali Koç'u sürekli bu şekilde kovalardı. Acun Ilıcalı da Ali Koç'u bu şekilde kovalayıp ulaşmaya çalışırdı. Tahminim Muzaffer Yıldırım Ali Koç ile ilgili bilgileri öğrenip Acun Ilıcalı'ya söylerdi. Ali Koç bazen ailesiyle bazen arkadaşlarıyla bazen iş adamlarıyla otele gelirdi. Muzaffer Yıldırım bu konunun takibine çok önem verirdi.” "Acun Ilıcalı isimli kişinin bir kez Muzaffer Yıldırım'ın evindeki partisine geldiğini gördüm. Yaklaşık 4 yıl geçmiştir." “Okan Buruk otele sıklıkla gelen müşterimizdi. Haftada iki gün otelimize gelirdi”

Bebek Otel gündeminde en çok bu üçlü konuşuldu, futbol ve patron dünyasının öne çıkanları oldukları için.

Ancak Yıldırım Demirören de oradaydı, Nihat Özdemir de, diğer ünlü patronlar, popüler oyuncular ve tabii ki patron çocukları da...

Hepsi, hep birlikte oradaydı: “Bebek Otel'in müdavimleri arasında geçtiğimiz haftalarda fuhuş ve uyuşturucu soruşturmasında tutuklanan FLO ayakkabılarının sahibi Mahmut Ziylan ve firari Kasım Garipoğlu'nun ekürisi firari iş adamı Burak Ateş'in de yer aldığı çok sayıda isim bulunuyor. Öyle ki Ziylan ve Ateş'in Bebek Otel'de özel VIP odalara sahip oldukları da edinilen bilgiler arasında yer aldı. Bu odalarda uyuşturucu ve fuhuş eylemlerinde bulunulduğu iddia edilirken, Bebek Otel'e gelen kadınlardan ve fuhuş için kadın temin eden kişilerden hesap alınmadığı da öğrenildi.”

Öyle bir otel ki, bir yanda Türkiye'nin en büyük patronları, bir yanda ülkeden saçılan en kirli çürüme öyküleri, hepsi aynı anda yandaş medyada yer bulmaya başladı kendine, tüm ayrıntılarıyla.

Tüm patronlar burada, İstanbul'da geceler burada noktalanıyor; iddialar böyle.

Otele girişte ünlüler için ayrı kayıt açılıyor, içeri kimlikleriyle giriş yapmıyorlar.

İçeride VIP odalarda uyuşturucu ve fuhuş partisi yapılıyor, Sabah gazetesi öyle yazıyor.

Yani patronların her türlü "özel zevki" için hizmet sunan bir mekandan söz ediyoruz, her şey tamamen onların keyfi ve düşkünlükleri üzerine kurulmuş.

Gizlilik önemli haliyle. Bir iddiaya göre içeriye gelenler cep telefonlarını girişte teslim ediyor ve eğlenceye böyle devam ediyor. İçeriden sosyal medya paylaşımı yapmanın ve neler yaşandığını anlatmanın yasak olduğunu yazıyor yine yandaş medya.

Bu yasağın delinmesi durumunda otele yeniden giremiyorsunuz.

Yukarıda bir pandemi parantezinden söz etmiştik, zenginler pandemide beş günlük dahi bir kapatmayı sindiremeyip, ifşa olma riski yaşayınca, Rumeli Hisarı'nda kiralanan lüks bir villaya taşınmış söz konusu partiler.

Patronlar için parti ne olursa olsun hep devam etmiş anlayacağınız.

Her şey yasak, her şey kayıt altında

Bebek Otel’den zenginlerin gerçek öyküsünü yansıtan haberler saçılıyor her yeni gün.

Onlardan birinde, otel sahibi Muzaffer Yıldırım’ın büyük bir arşiv kaydı olduğunu öğrendik.

İddiaya göre otelin uyuşturucu ve fuhuş partilerinin yapıldığı VIP odaları da dahil her şey kayıt altına alınıyordu.

Bu kayıtların patronların kendi çürümüş zevkleri dolayısıyla mı, yoksa kendi iç kavgalarında şantaj malzemesi için mi tutulduğu henüz bilinmiyor. Belki de hiç bilinmeyecek.

Şu an o kayıtların jandarma operasyonuyla ele geçirildiği biliniyor, sızıp sızmayacağı ise belirsiz. 

Önemli bir silah ele geçirildiği ise kesin.

Sonuç olarak bu haberde adına yer verdiğimiz ünlülerden ibaret değil Bebek Otel'den yolu geçenler. Bir Sabah yazarının bu skandallar patlamadan önce yazdığı üzere "sosyetenin en gözde mekanıydı" burası, ünlülerin, zenginlerin buluşma noktasıydı...

Kim bu mekana sadece "eğlence" için geldi, kim adı geçen suçlamaların parçası oldu, önemi de yok artık.

Uyuşturucu ve fuhuş iddialarının ayyuka çıkmasından sonra dahi ünlülerin gitmekten vazgeçmediği, baskını göze aldığı ya da böyle bir şey yaşanabileceğini aklının ucuna dahi getirmediği bir mekandan/düzenden söz ediyoruz.

AKP içi kavgadan saçılanlar

Peki, neyle ilgili tüm bunlar?

AKP içinde ucu CHP’ye kadar uzanan ciddi bir iç kavga olduğunu soL’da uzun süredir yazıyoruz.

Türkiye’de devam eden tüm davalar, bu davaların uzandığı yerler tam da bu iç kavga ve AKP içindeki ekiplerin kendi yol haritalarıyla ilgili.

Ali Koç, Acun Ilıcalı, Nihat Özdemir ve Yıldırım Demirören gibi isimlerin "normal" koşullarda ilişkilendirilmesi mümkün olmayan bir başlıkla ilişkilendirilmesi, bunun servis edilmesi biraz da bununla ilgili.

Bu haberde bunun detaylarına yeniden girmeden bu gerçeği not edip devam edelim ve bir soru soralım:

Her şey bundan ibaret mi?

Elbette değil ancak bu haber başka bir öyküyü, bu düzenin sınırsız çürümüşlüğünün ispatı olan bir olayı merkezine alıyor.

Ne anlamalıyız?

Bugünlerde Epstein belgeleri gündemde.

Çocuk istismarının bizzat ABD’nin eski ve yeni başkanları tarafından gerçekleştirildiği haberlerini okuyoruz günlerdir.

Sadece onlar değil, ABD’nin en büyük patronlarının, tüm dünyadan zenginlerin çocuk bedenleri üzerinden kurduğu korkunç karanlık ağı konuşuyoruz.

Epstein belgelerinden çıkan karanlıkla Bebek Otel’de yaşananları kıyaslamak değil derdimiz.

Ancak arada bir ortaklık, akrabalık bağı olduğu çok açık değil mi?

O bağın, yaşadığımız büyük çürümenin kaynağı, içinde nefes almak zorunda kaldığımız patron düzeninin kendisi.

Tüm dünyada zenginlerin bu büyük çürümenin yaratıcısı olduğunu görüyoruz, üstelik bunu toplumun her kesimine yaymak, doğallaştırmak için de ellerinden geleni yapıyorlar.

Bebek’te bir otelin bize anlattığı şey bu değilse nedir?

/././

Kurallara dayalı uluslararası düzende mutsuz son -Sinan Odabaşı- 

Kurallara dayalı uluslararası düzen, dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğuna zaten pek bir şey vaat etmemişti. Kanada Başbakanı ise, düzenin küçük ortakları için de hayal kırıklığı yarattığını ortaya koymuş oldu.

Uluslararası kapitalizmin festivali Davos Ekonomik Forumu’nun bu yıl öne çıkan figürü Kanada Başbakanı Mark Carney oldu ve çok da uzun olmayan konuşmasında, “kurallara dayalı uluslararası düzen” (rules based international order) döneminin sonuna gelindiğini ifade etti. Oysa çok değil, bundan yaklaşık dört yıl önce Biden yönetiminin ilan ettiği doktrin bu terim etrafında kurgulanmıştı.

1990’lı yılların “yeni dünya düzeni” efsanesinin bir versiyonu olarak da düşünebileceğimiz bu tanımlamanın içeriğini Carney şöyle doldurmuş: “Bu kurgu faydalıydı ve özellikle Amerikan hegemonyası, kamu mallarının sağlanmasına, açık deniz yollarına, istikrarlı bir finansal sisteme, kolektif güvenliğe ve anlaşmazlıkların çözümü için destek verilmesine yardımcı oldu.”

Sonrasında isim vermeden ABD’nin özellikle Trump döneminde artırdığı baskıya değiniyor: “… Büyük güçler ekonomik entegrasyonu silah, gümrük vergilerini kaldıraç, finansal altyapıyı baskı aracı ve tedarik zincirlerini ise istismar edilecek zaaflar olarak kullanmaya başladı.” Son olarak, bu sorunların çözüme ulaştırılabileceği BM, DTÖ ve İklim Değişikliği Konferansı (COP) gibi kurumsal yapıların tehdit altında olduğunu söylüyor.

Bu konuşmada, Batılı ülkelerin siyasetçilerinden duyulmasına alışılan ve yer yer de dalga geçilen, “süreci endişeyle takip ediyoruz” gibi temkinli çıkışlara nazaran çok doğrudan bir yöntem kullanılmış. Bu tercihte, Davos’un, resmi açıklamalarda dile getirilemeyen düşüncelerin yüksek sesle ifade edildiği bir tür elitler forumu olmasının da payı elbette vardır. Her şeye rağmen kapitalizmin merkez ülkelerinin liderleri arasında, belki de Irak işgalinden sonra ilk kez bu denli açıktan görüş ayrılıklarının kamuya açık biçimde ifade edilmesi ilgi çekici oldu.

Kanada Başbakanı’nın bu çıkışı, İsrail’in ABD’nin desteğiyle Filistin’in imhası operasyonuna ya da ABD ordusunun bir devlet başkanını kaçırmasına verilmiş bir yanıt değildi. Trump’ın, önceki dönemlerin aksine, ABD hegemonyasını gerekirse diğer Batılı ülkelerin ekonomik ve ticari çıkarlarını da tehdit edecek biçimde korumaya çalışmasına ve belki de bunun Grönland konusunda el yükseltmesiyle yeni bir aşamaya yükselmesine karşıydı. En azından böyle denk geldi.

Bu durumun belirgin bir çifte standarda işaret etmekle birlikte aslında “kurallara dayalı uluslararası düzen” kavramının niteliğiyle uyumlu olduğunu söylemek istiyorum. Tartışmaların odağında yer alan gümrük tarifeleri meselesini ele alalım. Kanada Başbakanı’nın belirttiği düzende gelişmekte olan ülkelerin payına düşen, “yapısal reformlar” gerçekleştirerek yabancı sermayeyi kendi ülkelerine çekmek için diğerleriyle rekabete girmekti. Bu reformların içerisinde, diğer politikalarla birlikte, ticarette korumacılığı bir kenara bırakıp ulusal sektörlere verilen teşvikleri azaltarak DTÖ rejimine uyumlu davranmak bulunuyordu. Doğal kaynaklar üzerine ulusal egemenliği koruyup hele bir de bu alanlardan edinilen kazançları kalkınma politikaları ya da sosyal politikalara ayırmak ise söz konusu düzen için en tehlikeli davranış biçimlerinden birisiydi.

DTÖ rejimi, nesnel koşullara göre eşit olmayanlar arasında biçimsel bir eşitlik yaratılmasına dayanıyordu. Bu amaçla güçlü ülkelerin diğer ülkelerin mallarına ayrımcılık içeren tarifeler uygulaması yasaklanırken böylesi politikalardan zarara uğrayan ülkelerin başvurabileceği bir telafi mekanizması yaratılmıştı. Bu mekanizmanın işlevini ne kadar yerine getirebildiği daha uzun bir yazının konusu olabilir. Burada, gelişmekte olan ülkelerin ellerindeki sınırlı kurumsal olanaktan birisi olan söz konusu mekanizmanın dahi ABD’nin temyiz organına gerekli atamayı yapmaması nedeniyle yıllardır faaliyetlerini sürdüremez halde oluşunu belirtmekle yetiniyorum.

Kısacası kurallara dayalı uluslararası düzen, dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğuna zaten pek bir şey vaat etmemişti. Kanada Başbakanı ise, düzenin küçük ortakları için de hayal kırıklığı yarattığını ortaya koymuş oldu.

/././

soL

Epstein dosyaları sonrası yeniden gündemde: Depremlerde kaybolan kız çocukları ve yanıtsız sorular -soL-

ABD’de yayımlanan yeni Epstein dosyaları, Türkiye’de depremler sonrasında kaybolan kız çocuklarına ilişkin yıllardır yanıtlanmayan soruları da hatırlattı. Epstein belgelerindeki iddialarla bu kayıplar arasında bir bağlantı olup olmadığı sorusu gündemde.

ABD'de cinsel istismar ve fuhuş ağı kurma suçlarından hüküm giymiş Jeffrey Epstein'le ilgili dosyaların yayınlanmasıyla, Türkiye'de depremler sonrasında kız çocuklarının kaybolması yeniden gündeme geldi. Sosyal medyada yer alan paylaşımlarda, Türkiye’de yaşanan büyük depremlerin ardından yüzlerce çocuğun akıbetinin belirsiz kaldığı hatırlatılırken, Epstein belgelerinde yer alan “Türkiye’den reşit olmayan kız çocukları” iddialarıyla bu kayıplar arasında bir bağ olup olmadığı soruluyor.

Suç duyurusu ve takipsizlik kararı

Epstein dosyalarındaki bu iddiaları ilk gündeme getirenlerden biri Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği olmuştu.

Dernek, 2024 yılı Ocak ayında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunduğu suç duyurusunda, Jeffrey Epstein davasına ait belgelerde yer alan Türkiye bağlantılı iddiaların resen ve etkin biçimde soruşturulmasını talep etmişti. Dilekçede, Epstein dosyalarında şüphelilere yöneltilen “Türkiye, Çek Cumhuriyeti ve diğer ülkelerden reşit olmayan kız çocuklarının taşındığı” yönündeki sorulara dikkat çekilmişti.

Dernek, bu ifadelerin tek başına dahi Türkiye’den çocukların uluslararası bir insan ticareti ve cinsel istismar ağına dahil edilmiş olabileceği ihtimalini doğurduğunu vurgulamış; söz konusu iddiaların yalnızca basın ve sosyal medya tartışması olarak bırakılmasının, çocukların üstün yararı ilkesine açıkça aykırı olduğunu belirtmişti. Suç duyurusunda ayrıca, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri hatırlatılarak, Türkiye’nin aktif soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunduğuna işaret edilmişti.

Ancak derneğin başvurusu üzerine başlatılan soruşturma, gündemin yeniden ısındığı bu dönemde takipsizlik kararıyla sonuçlandı. 

Meclis’e taşınmıştı

Sosyal medyadaki bu tartışma, geçtiğimiz Aralık ayında İYİP Grup Başkanvekili Turhan Çömez’in açıklamalarıyla Meclis gündemine de taşınmıştı. Çömez, ABD Adalet Bakanlığı tarafından kamuoyuna açıklanan Jeffrey Epstein dosyalarında Türkiye’den küçük yaştaki kız çocuklarının Epstein’in istismar ağına götürüldüğüne dair “çok ciddi bilgiler” bulunduğunu öne sürmüştü.

Çömez, belgelerde çocukların İngilizce bilmedikleri için yaşadıkları zorlukların dahi kayda geçirildiğini belirtmişti. Açıklamalarına rağmen, konuya ilişkin kapsamlı bir resmî soruşturma başlatıldığına dair kamuoyuna yansıyan bir bilgi olmadı.

Unutulan dosya: 17 Ağustos 1999 ve kayıp çocuklar

Bu tartışmalar, Türkiye’de daha önce de benzer soruların sorulduğunu hatırlatıyor. 17 Ağustos 1999 depreminden sonra sağ oldukları bilindiği halde kendilerinden bir daha haber alınamayan çocukların hikâyeleri hâlâ hafızalarda.

O dönemde sahte ambulanslar, hastanelerde kaybolan çocuklar, “evlat edindim” denilerek götürülen kız çocukları ve yıllarca süren tanık beyanları basında yer almıştı. Aradan geçen onca yıla rağmen, bu çocukların akıbeti aydınlatılamadı.

Bu dosya bugün yeniden akıllara geliyor, çünkü benzer bir belirsizlik, 6 Şubat 2023 depremleri sonrasında da yaşandı.

6 Şubat sonrası: Kayıp çocuklar ve tarikat iddiaları

6 Şubat depremlerinin ardından kayıp çocuklara ilişkin resmî veriler kamuoyuyla paylaşılmadı. Deprem Mağdurları ve Kayıp Yakınlarıyla Dayanışma Derneği’ne göre onlarca çocuktan haber alınamazken, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı “kayıp çocuk yok” açıklaması yaptı.

Ancak bu açıklamadan sonra aileler tek tek ortaya çıktı, emniyet birimlerinin kayıp çocuklara ilişkin yazışmaları basına yansıdı ve Meclis’e verilen araştırma önergeleri reddedildi. Tartışmanın en kritik başlıklarından biri ise, refakatsiz depremzede çocukların tarikat ve cemaatlerle ilişkili yapılara yerleştirildiği iddiaları oldu.

6 Şubat 2023'te Gaziantep'in İslahiye ilçesinde depreme yakalanan ve Adana'daki eşini, 3 çocuğunu, annesi ve kayınvalidesini kaybeden Fatih Karaca o günden beri 13 yaşındaki kızı İrem Karaca'yı bulamadı.

Tarikat ve cemaatler çocuklarımız için deprem kadar büyük bir afettir” diyen Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği, o dönemde de bu iddialarla ilgili ihbarlar aldıklarını duyurarak suç duyurusunda bulunmuş ve Bakanlığı göreve çağırmıştı.

Tarikatlara ilişkin bu iddialar, Epstein dosyalarında görülen küresel istismar ağlarıyla birlikte okunduğunda, çocukları korumasız bırakan bu yapıların da aynı düzenin ürettiği çürümüş ilişkiler ağının yerel halkaları olup olmadığı sorusunu güçlendiriyor.

2016 yılından bu yana kayıp çocuk verileri açıklanmıyor

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2008 ila 2016 yılları arasında tam 104 bin 531 çocuk kayboldu. Ancak TÜİK 2016’dan itibaren kayıp çocuklara ilişkin verileri açıklamıyor. 

CHP Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca, 25 Mayıs Uluslararası Kayıp Çocuklar Günü dolayısıyla 2024 yılında yaptığı açıklamada verileri paylaşırken, "2016’dan bu yana bu veriler, ne İçişleri’nde ne Emniyet Genel Müdürlüğü ne Aile Bakanlığı verilerinde artık paylaşılmıyor" demişti.

O dönem paylaşılan veriler günde ortalama 32, yılda 10 bin çocuğun kaybolması anlamına geliyor.

Dosyalarda Haiti detayı: 'Eğitim' ve 'vakıf' perdesi

Epstein dosyalarına geri dönersek dikkat çeken bir diğer başlık ise Haiti bağlantısı. 

Belgelerde, Jeffrey Epstein’in 2011–2012 yıllarında Haiti’de deprem sonrası okullar işleten ve eğitim faaliyetleri yürüten Edeyo Foundation ile temas kurmaya çalıştığı görülüyor. Epstein’in bu kapsamda, dönemin ABD Virgin Adaları First Lady’si Cecile de Jongh’a e-posta göndererek, ABD’li bir okul tedarikçisini vakfın yöneticileriyle bağlantıya geçirip geçiremeyeceğini sorduğu belgelerde yer alıyor.

Dosyalara göre Epstein, 2011 yılında Edeyo Vakfı’na 25 bin dolar bağış yaptı; ancak vakıf bu parayı iade etti. Bu kayıtlar, Epstein’in yalnızca bireysel suçlar üzerinden değil, eğitim ve yardım faaliyetleri üzerinden kurduğu temaslar aracılığıyla da nüfuz alanı oluşturmaya çalıştığına dair soruları beraberinde getiriyor.

Haiti örneği, Epstein ağının yalnızca “özel adalar” ve kapalı çevrelerle sınırlı olmadığını; afetler, yoksulluk ve kurumsal zayıflık yaşayan ülkelerde, vakıf ve eğitim gibi başlıklar üzerinden de ilişki kurabildiğini gösteren bir örnek olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle, Türkiye’de de özellikle deprem sonrası korunmasız kalan çocuklar üzerinden yürütülen tartışmalar, Haiti’deki bu temaslarla birlikte yeniden okunuyor. 

‘Bir grup sapkın değil, tepeden tırnağa çürümüş bir burjuva sınıfı'

Epstein dosyalarına ilişkin en sert değerlendirmelerden biri, TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’dan geldi. Okuyan, Epstein vakasının birkaç “sapığın” işi olarak ele alınamayacağını savundu ve şunları söyledi:   Epstein rezaleti, öyle bir grup sapkının marifeti değildir. Karşımızda tepeden tırnağa çürümüş bir burjuva sınıfı vardır. Patronlar, siyasetçiler, üst düzey bürokratlar, iliştirilmiş aydıncıklar kendilerinden başka kimsenin giremediği mekânlarda yarattıkları lağımın içinde kendilerinden geçmiş, küçücük çocukları bu korkunç ortama sürükleyip onların hayatını çalmıştır.

Okuyan, bu tablonun kapitalizmin doğrudan sonucu olduğuna işaret ederek, çocuk istismarının münferit değil, küresel bir iktidar ve sınıf ilişkisi sorunu olduğunu vurguladı.

Yanıt bekleyen sorular

Epstein belgeleri, Türkiye açısından yalnızca uluslararası bir skandalı değil, kendi kapanmamış dosyalarını da hatırlatıyor: Depremler sonrası kaybolan çocuklar, reddedilen araştırma önergeleri, çelişkili resmî açıklamalar ve tarikat iddiaları… 

"Bu çocuklara ne oldu?" sorusu hâlâ ortada duruyor.

soL

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Nisan 2026-

Değerli taşlardan vergi alınmasını engellemişlerdi: İşte AKP'nin 'pırlanta' vekilleri  AKP, 2 Mart’ta Meclis'e sunduğu tekli...