EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -22 Şubat 2026-

 


Safi sülük 

Özelleştirilen Derince Limanı kendisine 39 yıllığına altın tepside sunuldu; bolca yatırım teşviki aldı, 10 yılda sadece 3 kez vergi ödedi. Önümüzdeki 6 yıl için önüne yüzde 100 büyüme hedefi koydu. Bu hikayenin kahramanı Safi Holding, liman işçilerinin bir kısmının ücretlerine sadece yüzde 1 zam yaptı.

***

Özelleştirmeyle altın tepside, faturası ise işçiye: Safiport'ta yüzde 1'lik sefalet zammı!-Adem Korkmaz / Andaç Aydın Arıduru 

543 milyon dolara alınan Derince Limanı'nda Safi Holding hedeflerini ikiye katlarken, işçilere yüzde 1’e varan zamlar dayatılıyor. Yüzde 1 gibi düşük zamlar alan işçiler, limanın rekor büyümesine ucuz iş gücü olmayı reddediyor.

Safiport limanında 2026 yılı için yapılan ücret zamları işçilerden tepki gördü. Yüzde 27 zam alan da var, yüzde 10 zam alan da, yüzde 1 alan da. Düşük zamlar karşısında tepki gösteren işçiler arasında işten ayrılanlar da bulunurken limanın birçok bölümünde iş yavaşlatma eylemleri gerçekleştiriliyor. Safi Holdingin 2015 yılında 543 milyon dolara kamudan devraldığı şirket önümüzdeki 6 yıl içinde yüzde 100 büyümeyi hedeflerken işçilere sefalet koşulları dayatıyor. Yaklaşık 1200 işçinin çalıştığı limanda ücretlere verilmeyen her kuruş daha fazla büyümeye, itibar operasyonları için harcanan milyonlarca avroluk transfer ödemelerine gidiyor. 2014’te kamu eliyle hazırlanan “büyüme potansiyeli” raporlarının ardından Derince Limanı 2015’te Safi Holdinge devredildi. Liman, satış öncesinde piyasaca fahiş görülen fiyatı karşısında bugün patronuna “İyi ki aldık” dedirtiyor. Yeni büyümeler, tavanı yüzde 27’lik asgari ücret zammı olan, “performans” bahanesi ile yüzde 1’lere kadar düşürülen ücret artışlarıyla imkanlı hale getiriliyor.

Gazetemize konuşan işçiler yapılan zamma karşı bazı işçilerin tepki olarak işten ayrıldığını ifade etti. Rtg, mafi, sts, crs, folklif, Ro-Ro bölümünde çalışan işçiler olarak, iş yavaşlattıklarını dile getiren 3 yıllık bir işçi ise, “Zamdan önce böyle hareket etmedik, beklenti yüksekti. En az yüzde 40 zam yapar diye düşündük. Liman kazanıyorsa biz de kazanırız diye düşündük. Ama öyle olmadığı ortaya çıktı. Amirlere sorardık, zam ne olacak diye. İyi bir zam alacaksınız dediler. Bizi de beklentiye soktular. Amirin ağzına bakınca sonuç böyle oldu” ifadelerini kullandı.

‘Ek iş yapıyoruz, geçinemiyoruz’

Safi  Holding Fenerbahçeli Futbolcu Kerem Aktürkoğlu’nun transferinde 35 milyon avro maliyetin kendisi tarafından karşılandığını belirtmişti. 1 yıldır limanda çalışan başka bir işçi de “İşçiye sırtını döndüler. Tek maaşla geçiniyoruz. Yan hak yok, sosyal hak yok. Pazarda elmanın kilosu 140 lira. 100 liradan aşağı meyve yok. Bazı arkadaşlarımız tepki olarak işten çıktı. 34 bin TL alan arkadaşa zamlı maaş 35 bin TL yatmış. Vicdanınız kurusun. Liman kazanmasa diyeceğim ki durumlar kötü. Öyle de değil. Bu sene önceki yıllardan daha fazla kazandı. Beyaz yaka kesime dağıtıkları primlerden biliyoruz. Bir futbolcu alırken milyon avro harcayanlar, mesele işçi olunca sanki cebinde akrep var. Nereye kadar böyle inan bilmiyoruz. Boş kaldığımız zaman da ek işe gidiyoruz. Neden, çünkü geçinemiyoruz. Çocuğumuzun önünde boynumuz bükülmesin diye uğraşıyoruz” dedi. İşçiler artan iş yükü nedeniyle fazla mesailere çağırıldıklarını ancak ek mesai ödemelerinin yüzde 100 yerine yüzde 50 zamlı ödenmesi sebebiyle ek iş yapmaya yöneldiklerini kaydetti.

Safiport'un sahibi Hakan Safi

Safiport'un sahibi Hakan Safi

Katil mutlaka olay yerine gelir’

İki yıldır limanda çalışan başka bir işçi “Bu zam sefalet zammıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Liman zam oranı A grubu, B grubu, C grubu olarak üçe ayrılıyor. A grubu performansı iyi olanlar, B grubu az rapor alanlar, işe geç gelenler gibi, C grubu ise rapor alanlar, limanda araçla hızlı hareket etti diye tutanak yiyenler, amirlere itiraz edenler gibi. Performanslar yapay zeka ile ölçülüyor. C grubu en düşük zammı alan, A grubu ise en yüksek zammı alan grup diyebiliriz. En yüksek alan da yüzde 27 zam aldı” diyen işçi, zam sonrasında istifaların ardından liman patronu Hakan Safi’nin limana geldiğini dile getirerek “Patron 3 saat limanda kalmış, işçiler neden işi bırakıyor diye yönetime sormaya gelmiş. Genelde limana gelip gider, ama lütfedip arabadan inmez, kısa bilgi alıp kaçar. Ama bu sefer 3 saat kalmış dediler. Sanki yapılan zamdan haberi yokmuş da, sanki onun talimatı değilmiş gibi bir başka bir durum varmışı dolaştırıyorlar. Patronun bizzat haberi vardır. Ve kuraldır biliyorsunuz, katil her zaman olay yerine mutlaka kontrole gelir” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü, “Doğruya doğru, biz bize düşmanlık ediyoruz. Valla işçi işçiye düşman. Amirlerin istediği de ortam bu. Alın size dikensiz gül bahçesi” diyerek sözlerini şöyle noktaladı: “Biz ne hükümetin ekonomi politikasından ne orta vadeli programdan (OVP) bir haberiz. Şimdi düşününce kamu işçileri, asgari ücretliler, metal toplu sözleşmeler hiçbiri yüzde 30’u geçmedi. Demek ki bir politika var. Ama biz kafamızı limana gömüyoruz. Başına gelince anlıyorsun. Size samimi bir şey söyleyeyim. Şimdiki aklım olsa çocuk yapmazdık. Yetmiyor maaş ek işe gidiyorum. Sadece çocuklarım mağdur olmasın diye uğraşıyorum. Geçen bir bisiklet istedi benden, baktım 5 bin lira. Alamadım. Halimizi düşünün böyle işte.”

Olay yeri: Özelleştirmenin hikayesi

Liman, 2007 yılında özelleştirme kapsamında ilk kez ihale edildi. Liman-İş Sendikasının itirazı ile ihale iptal oldu. 2013’te şirketlerin tekliflerinin düşük bulunması limanın özelleştirilmesi öncesinde 2014’te Kocaeli Sanayi Odası, Kalkınma Bakanlığı, ve Doğu Marmara Kalkınma Ajansı tarafından, “Kocaeli’den dünyaya: Derince Limanı ve Hinterlandı projesi” isimli bir rapor hazırlandı. Raporda yer alan İzmit Valiliği tarafından hazırlatılan 2011 tarihli verilere göre, limana gerekli yatırımların yapılması halinde 2020 yılı itibarıyla sıvı yük kapasitesinin 450 bin m³/yıla (yüzde 760 artış), kuru yük kapasitesinin ise 3 milyon ton/yıla (yüzde 120 artış) çıkabileceği öngörülmüştü. Şirketin paylaştığı güncel verilere göre, Derince Limanı 2026 yılı itibarıyla sıvı kimyasal kapasitesini 500 bin m³ seviyesine çıkararak eski projeksiyonları rahatlıkla aşarken, katı dökme yükte devletin öngördüğü hedefin tam iki katına çıkarak 6 milyon ton kapasiteye ulaştı. Özelleştirme öncesi raporda sadece 6 bin 254 adet olarak kaydedilen ve artırılması hedeflenen konteyner hacmi ise, şirketin yatırımlarıyla bugün 750 bin konteynerlik kapasiteye ulaştı. Limanın ayrıca 1 milyon araca müsait şekilde (Rapor yüzde 233 artış öngörmekteydi) öngörülen 2020 hedefine 700 bin araçlık Ro-Ro terminali hacmine ulaşarak yaklaştı.

'Olay yeri' raporunu kim yazdı?

Patron derneği Türk Deniz Eğitim Vakfına (TÜDEV) ait, Piri Reis Üniversitesi akademisyenleri tarafından hazırlanan “Kocaeli’den dünyaya: Derince Limanı ve Hinterlandı projesi” dönemin Rektörü Oral Erdoğan yönetiminde hazırlandı. Üniversitede dönemin mütevelli heyeti başkanı,  TÜDEV Yönetim Kurulu Başkanlığını sürdüren Metin Kalkavan’dı. Kalkavan denizcilik şirketi Turkon Holdingin İcra Kurulu başkanlığını yapmakta.

Prof. Dr. Oral Erdoğan, 2014-2022 yılları arasında rektörlük görevinin ardından 2023 yılında patron örgütü Türk Loydu Vakfı Yönetim Kurulu başkanı oldu. Vakıf denizcilik endüstrisinin standart geliştirme denetim ve klas kuruluşu olarak faaliyet yürütmekte.

Günümüzde üniversitenin Mütevelli Heyeti Başkanı TÜDEV ve İMEAK Deniz Ticaret Odası Başkanı Tamer Kıran. 2014’te Türk Armatörleri İşverenleri Sendikası Yönetim Kurulu üyeliği görevini devraldı. Kıran, 2018’e kadar bu pozisyonda kaldı. Kıran, denizcilik sektöründe faaliyet gösteren aile şirketi Kıran Holdingin Yönetim Kurulu başkan vekilliğine devam ediyor.

Proje Kapsamında hazırlanan rapor, “geniş bir kitlenin” Derince Limanının özelleştirilmesi kanaatinde olduğunu ifade ederken Limana 515-786 milyon dolar arasında değer biçti. 786 milyon dolarlık tavan fiyat, benzer büyüklükteki şirketlerin kârlılıkları üzerinden yapılan hesaplamalarla tahmin edildi. İşçilerin deyimiyle "olay yerindeki" kaynağın değeri patrona, patronla anlatıldı.

Safiport’un sahibi Hakan Safi, 28 Haziran 2025’te katıldığı küresel ulaştırma koridorları forumunda verdiği röportajda 2015’te 39 yıllığına kamudan devralınan limana yapılan 543 milyon dolarlık harcamaya dair, “O gün ‘Bu kadar büyük paralar niye verildi’ derken, bugün artık ‘İyi ki verilmiş’ deniyor. Bu da Sayın Cumhurbaşkanımızın bizlere çizmiş olduğu vizyonla alakalı olan bir durum. Biz Cumhurbaşkanımıza, ülkemizin geleceğine, gençlik fırsatımıza güvendik” ifadelerini kullandı. Safiport web sitesinde yayımlanan bilgilere göre 2026’da 750 bin konteynerlik terminalin 2032’de 1.5 milyon konteyner kapasitesine, Ro-Ro terminalindeki 700 bin araçlık kapasitenin 1 milyon araca, sıvı kimyasal terminali kapasitesinin 500 bin metreküpten 1 milyon metreküpe, Katı döküm terminali kapasitesinin ise 6 milyon tondan 10 milyon tona çıkarılması hedefleniyor. Liman büyütme projelerinden şirkete sağlanan teşvikler ise vergi levhasına “matrahsız” şeklinde yansıdı. Şirket 2024-2023 ve 2022’de hiç kurumlar vergisi ödemedi. Şirket kamunun mümkün gördüğü büyüme kapasitesini Safi’nin ifadeleriyle “İyi ki” aldı. Büyüme yatırımları ise son hız sürüyor. Yaklaşık yüzde 100 büyümenin işçilere bedeli ise dayatılan yüzde 1’lik zamlar.

***

Emperyalizm ve Türkiye'de özelleştirmelerin anatomisi: 73,5 milyar dolarlık satış -Kansu Yıldırım- 

Lenin’in “Notebooks on Imperialism (Emperyalizm Defterleri)” eserinde görüldüğü üzere emperyalizmin temel dinamikleri politik ekonomik ögelerdir: Tekelci kapitalist piyasa, finans-kapitalin hakimiyeti ve sermaye ihracı. Bunlar aynı zamanda emperyalizmi sömürgecilikten ayıran kıstaslar. Bu noktalardan hareketle bir ülkenin emperyalist sistemdeki konumuna dair görüş geliştirilebilir. Emperyalist metropoller net sermaye ihracatçısı olarak merkez ekonomi konumundayken, net sermaye ithalatçısı olan ülkeler “bağımlı” pozisyonda.

Bağımlılık kavramı konusunda şu notu düşmek gerekiyor: Bağımlılık, dünya ekonomisinin tüm ögeleri için geçerli olan çok yönlü etkileşim olgusundan farklı. Bağımlılık, emperyalist sistemin asimetrik özelliğinin sonucu; merkezden çevreye uzanan etkilerin çok daha başat ve belirleyici olmasını açıklıyor.

Büyük ölçekli özelleştirme programları bu bağlamda bir ülkenin küresel kapitalizme entegrasyonunu sağladığı kadar, o ülkenin uluslararası iş bölümü üzerinden nasıl konumlandırıldığını da belirliyor. Büyük ölçekli özelleştirme programlarının dünyada ve Türkiye’de başta doğal tekelleri hedef alarak stratejik değere sahip hizmetleri ve kurumları uluslararası sermayenin mülkiyetine geçirmesi, meta dışı alanları metalaştırarak mübadele ilişkilerine dahil etmesi, bunu mümkün kılacak bürokratik-teknokratik düzeneği devlet mimarisinin merkezine gömülü hale getirmesi, emperyalist iktisadın temel hareket prensibi.

Özelleştirmeleri tam da bu bağlamda sadece birer ekonomi politikası olarak değil, sermaye rejiminin bütünlüklü bir reaksiyonu, bir sınıf stratejisi (neoliberalizm) olarak düşünmek gerekir. Örneğin Alejandro Colas’a göre özelleştirmeler dünya kapitalist sisteminde 1973’ten sonra ortaya çıkan krize gösterilmiş tepki olarak düşünülmeli. 1980’lerden itibaren İngiltere’den Latin Amerika’ya, apartheid sonrası Güney Afrika’dan Türkiye’ye kadar birçok yerde yaşanan özelleştirme dalgalarında, üretken kamu varlıkları kamu mülkiyetinden özel mülkiyete devroldu.

Emperyalist kompozisyonda yer alan Türkiye, 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül darbesi aracılığıyla küresel kapitalist sistem içerisinde (yeniden) konumlandırdı. 1980-88 yıllarında sermaye hareketlerini denetleyen bir dışa açılma dönemi başladı, 1990’lı yıllarda sermaye hareketleri serbestleşti. Bu dönemde döviz fiyatları kısmen enflasyona endekslenerek hızlı sermaye kaçışları için güvence oldu. Kamunun yatırımlarını azaltarak üretimden çekmeyi amaçlayan bu politikalar, şirket egemenliğini güçlendirirken Türkiye’yi daha dışa bağımlı hale getirdi.

AKP iktidarında Türkiye’nin emperyalist kompozisyondaki “bağımlılık” konumu daha fazla pekişti. İktidar her ne kadar “emperyal hevesler”ini sık sık dile getirse de, Türkiye, net sermaye ithalatçısı olarak sıcak paraya ihtiyaç duyan, sürekli yatırım çekmek amacıyla kamu altyapısını parça parça satan bir yapıda. Dünya Bankası ve IMF ile niyet mektuplaşmalarıyla geçen dönemden (1998-2002) sonra AKP iktidarının üçüncü yılında büyük ölçekli özelleştirmeler başladı. 12 Eylül 2005 tarihinde TÜPRAŞ’ın satışıyla başlayan bu özelleştirme furyasını Türk Telekom, PETKİM, Eti Alüminyum, Eti Krom, Türkiye Gübre Sanayi AŞ, TEKEL, şeker fabrikaları, SEKA, enerji santralleri, otoyollar izledi; kamu mülkiyetindeki çok sayıda kurum, işletme ya da proje tesis işletme devri, varlık devri, kiralama, satış işlemleriyle özel mülkiyete geçti.

Uluslararası sermayenin Türkiye’deki varlıkları, Türk burjuvazisinin yurt dışında birikmiş varlıklarını aştı. Öte yandan Özgür Orhangazi’nin belirttiği üzere dış sermaye girişi de yerleşiklerin sermaye çıkışını aşmış durumda: 2020 yılında 9 milyar dolarlık sermaye girişi, 2025 yılında 64 milyar dolara yükselirken; yerleşiklerin sermaye çıkışı 2020 yılında 2 milyar dolarken 2025 yılında 44 milyar dolarda kaldı.

AKP iktidarı son 25 yılda kamu işletmeleri ve kaynaklarını, 1986-2003 yıllarını kapsayan 13 yıllık döneme göre daha hızlı ve yoğun şekilde yerli ve yabancı sermaye sınıflarına devretti. Neoliberal politikaların uygulanmaya başlandığı 1986-2003 yılları arasında 8.5 milyar dolarlık özelleştirme yapılırken, 2003-2025 yıllarında bu tutar 65.5 milyar dolara yükseldi. Türkiye’deki toplam 73.5 milyar dolarlık özelleştirmenin yüzde 89’u AKP iktidarında yapıldı.

Dönem

Özelleştirme Tutarı (Milyar $)

Toplam İçindeki Pay

1986–2003

8.5

%11

2003–2025

65.5

%89

Toplam (1986–2025)

73.5

%100

 Rekabet Kurumunun verilerine göre 2015-2025 yılları arasındaki 10 yıllık döneme baktığımızda:

2015 yılında toplam 1 milyar 966 milyon dolarlık özelleştirme yapıldı. Özelleştirmeler en çok elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı alanında gerçekleşti. Orhaneli ve Tunçbilek Termik Santralleri, Soma B Termik Santrali, Manavgat Hidroelektrik Santrali ve bu santral tarafından kullanılan taşınmazlar, Fethiye Hidroelektrik Santrali ve bu santrale ait taşınmazlar, Karacaören 1 ve Karacaören 2 Hidroelektrik Santralleri ile bu santraller tarafından kullanılan taşınmazlar, Kadıncık 1 ve Kadıncık 2 Hidroelektrik Santralleri ile bu santraller tarafından kullanılan taşınmazlar ile Fenerbahçe-Kalamış Yat Limanı özelleştirme işlemine konu oldu.

2016 yılında başta elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı faaliyetinde toplam 1 milyar 292 milyon dolarlık satış ve devir işlemi gerçekleşti. Bu yıl; TP Petrol Dağıtım AŞ, Ege Dünya Ticaret Merkezi Ticari ve İktisadi Bütünlüğü, Şanlıurfa Hidroelektrik Santrali, Adıgüzel ve Kemer Hidroelektrik Santralleri, Doğankent, Kürtün ve Torul Hidroelektrik Santralleri, Tortum Hidroelektrik Santrali, Almus ve Köklüce Hidroelektrik Santralleri özelleştirme kapsamına alındı.

2017 yılında yine elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı başta olmak üzere 750 milyon dolarlık özelleştirme yapıldı. Bu yıl içinde özelleştirme kapsamına Yenice Hidroelektrik Santrali, Anamur, Bozyazı, MUT-Derinçay, Silifke ve Zeyne Hidroelektrik Santralleri, Menzelet ve Kılavuzlu Hidroelektrik Santralleri, EXPO 2016 Antalya Uluslararası Sergi ve Fuar Alanı, Hidrojen Peroksit Sanayi ve Ticaret AŞ, Adıgüzel ve Kemer Hidroelektrik Santralleri özelleştirme kapsamına alındı.

2018 yılında başta gıda maddelerinin imalatı faaliyeti olmak üzere 1 milyar 358 milyon dolar; 2019 yılında parasal aracı kuruluşlar alanında 115 milyon dolar; 2020 yılında 22 milyon dolar; 2021 yılında elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı, havalimanı işletmeciliği, liman işletmeciliği ve kargo ve lojistik alanında 413 milyon dolar; 2022 yılında elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı, havalimanı işletmeciliği, doğal gaz ithalatı ve dağıtımı ile imalat alanları dahil olmak üzere 504 milyon dolar; 2023 yılında başta mobilya, tekstil ürünleri, giyim eşyaları ile imalat alanları olmak üzere 180 milyon dolar; 2024 yılında elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı, kültür, sanat, eğlence, dinlence ve spor alanları olmak üzere 121 milyon dolar; 2025 yılında “Elektrik enerjisinin üretimi, iletimi ve dağıtımı, ev eşyalarının toptan ticareti ile kablolamada kullanılan teller ve kablolar ile gereçlerin imalatı olmak üzere 1 milyar 918 milyon dolar tutarında özelleştirme işlemi gerçekleşti.

Uzun vadede kuralsızlaştırmayı ve tekelci birikimi hızlandıran özelleştirmeler, sermayenin kendi içindeki rekabet koşullarını bozması, temel kamu hizmetlerini fiyatlandırarak alt ve bağımlı sınıfların üzerindeki ekonomik baskıyı ve yoksullaşmayı artırması nedeniyle halk arasında arzu edilen politika olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle özelleştirme süreçlerinde popülerleşen bir eğilim olarak “kamu” ismi öne çıkarılmaktadır. Paydaşlık modelinde hem kamunun hem özel sektörün eşitlik ilişkisi kurduğu, kamunun da kazançlı çıktığı izlenimini kuvvetlendirecek “kamu-özel ortaklığı” gibi adlandırmalar revaçtadır. Ancak adı ne olursa olsun kamu paradigmasının lime lime edildiği özelleştirme programları ülkenin geleceğini ipotek etmenin yegane yöntemlerinden biridir.

2015 Sonrası Özelleştirme Tutarı ve Sektörel Dağılım

Yıl

Tutar (Milyon $)

Öne Çıkan Alanlar

2015

1.966

Elektrik üretim, iletim, dağıtım; termik ve HES; yat limanı

2016

1.292

Elektrik üretim/dağıtım; HES; petrol dağıtım

2017

750

Elektrik üretim/dağıtım; HES; fuar alanı; sanayi

2018

1.358

Gıda imalatı

2019

115

Parasal aracı kuruluşlar

2020

22

Çeşitli alanlar

2021

413

Elektrik; havalimanı; liman; lojistik

2022

504

Elektrik; doğal gaz; imalat; havalimanı

2023

180

Mobilya; tekstil; imalat

2024

121

Elektrik, gaz, buhar; kültür, sanat, spor

2025

1.918

Elektrik; toptan ticaret; kablo ve tel imalatı

 /././

Özelleştirme işçi sınıfı ve sosyalizmin dünyaya vurduğu damgayı silmenin koçbaşıdır!-İhsan Çaralan- 

Özelleştirme dendiğinde ilk olarak, devlet tarafından kurulmuş kimi kamu iktisadi kuruluşlarının (KİT) özelleştirilmesi akla gelmektedir. Ama aslında özelleştirme sadece KİT’lerin değil; eğitim, sağlık, yerel yönetim gibi pek çok kamusal hizmetin özelleştirilmesi olarak toplum yaşamının pek çok yönünü etkileyen bir uygulamadır.

Kapitalist devlet, vergi toplayan, savunma ve asayişi sağlamak için oluşturduğu silahlı örgütler olan asker ve polis gücünden ibarettir. Bunlar dışında her tür harcamayı da israf olarak gören bir anlayışa sahiptir. Belki özel sektörün kurmaya gücü yetmeyeceği bazı tesisler burjuva devletler tarafından kurulmuştur. Ama burjuva devletin KİT’ler denilen iktisadi kuruluşları; parasız eğitim, parasız sağlık kurumları, sosyal güvenlik sistemi, yerelle ilgili kamusal hizmet kuruluşları, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi sınıfların mücadelesi ve elbette Ekim Devrimi ve sosyalizmin tehdidi karşısında vermek zorunda kaldığı tavizlerin ürünü olarak oluşmuşlardır.

Nitekim;

- 1929 ekonomik krizi sonrasında Keynesçi uygulamaların krizden çıkış reçetesi olarak devreye sokulması, devletlerin ekonomiye müdahalesi ve KİT’lerin yaygınlaşması,

- Parasız eğitim ve sağlığın, sosyal güvenlik sisteminin tüm emekçileri kapsayacak biçimde genişletilmesi,

- İkinci Dünya Savaşı sonrası bir yandan sosyalizmin Avrupa’nın ortasına dayanması ve başlıca Avrupa ülkelerinde sosyalizmin faşizme karşı mücadelesinde işçi sınıfı partilerinin güçlenerek çıkması, halk yığınları içinde büyük bir prestij kazanması,

- Avrupa’nın başlıca ülkelerinde sosyal devletçilik olarak da ifade edilen sosyal reformcu uygulamaların yaygınlaşması, KİT’lerin büyüyüp genişlemesi,

- İşçilerin sendikalarının örgütlenmesinin kolaylaştırılması, işçilerin fabrika yönetimlerine ortak olmasına varan uygulamaların yaygınlaşması… burjuvazinin fıtratında olup da o ortamda tezahür eden gelişmeler değildir.

Tersine bu reformlar aslında işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin hem işçiler hem de emekçi kitleler arasında kazandığı büyük prestij karşısında düzenini tehlikede gören egemen burjuvazinin, kendi düzenini ayakta tutmak için verdiği tavizlerdi. Bu nedenle burjuvazi, ilk fırsatta bu tavizleri geri almak istedi ve bunun için her fırsatı kullandı.

İş güvencesinin tasfiyesi, esnek çalışma, taşeronlaştırma

Nitekim Sovyetler Birliği Komünist Partisinin (SBKP) 1956’da yapılan 20. kongresinde “Kapitalizmle sosyalizmin barış içinde bir arada yaşayabileceğini” öne sürerek, kapitalist ülkelerdeki sınıf partilerine ve sendikalara, burjuvazileriyle birtakım reformlar üstünden uzlaşabilecekleri çağrısı yapması, bunun işçi sınıfı partilerinde ve sendikalarda büyük kafa karışıklığına ve bölünmelere yol açması, burjuvaziyi; işçi sınıfı tehdidinden kurtulmak için bir fırsat olarak kullanma konusunda cesaretlendirdi.

1970’li yılların ortalarından itibaren başlıca kapitalist ülkelerde burjuvazi, daha önce verdiği tavizleri geri almak için harekete geçti. Neoliberal politikalar çerçevesinde  ‘devletin küçültülmesi’ ve ‘kamusal harcamaların kısıtlanması’  yönünde adımlar atıldı. Bu süreçte özelleştirmeler, 1990’ların başında ilan edilen ‘yeni dünya düzeni’nin altyapısını oluşturacak dönüşümlerin temel aracı olarak kullanıldı.

Kurallı çalışmanın, sendikalaşmanın ve iş güvencesinin merkezi olan KİT’ler tasfiye edilirken; esnek çalışma, taşeronlaştırma, kalite çemberleri ve toplam kalite yönetimi gibi uygulamalar ve teknolojik adımlar atıldı. Bu sürece “kurallı çalışma”  ve iş güvencesine ilişkin kazanılmış hakların ortadan kaldırılması eşlik etti.

Toplam açısından bakıldığında yeni dünya düzeninin altyapısının yenilenmesindeki amacın; işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin dünyaya vurduğu derin damgayı silmek, gelecek kuşaklara “Bu, işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin eseridir” denecek bir iz bırakmamak olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.

Yani özelleştirme; ilk akla gelen kamusal kaynaklarla oluşturulmuş olan kuruluşların kimi holdinglere, sermaye gruplarına peşkeş çekilmesinden fazlasıdır. Dahası özelleştirme, işçi sınıfının ve sosyalizmin insanlık tarihine vurduğu derin damganın ortadan kaldırılarak, “Bu işçi sınıfı mücadelesinin, sosyalizmin eseridir”  denecek her şeyi ortadan kaldırma girişimidir de.

Kısacası özelleştirme, yeni dünya düzeninin “tarihin sonu” ve “medeniyetler savaşı” tezleriyle sınıf mücadelesini ve işçi sınıfının tarihsel misyonunu reddeden ideolojik yaklaşımın altyapısını kurmanın koçbaşı olarak kullanılmıştır.

Sendikal kazanımlar ve tasfiye süreci

Bu yüzden de ülkemizde özelleştirmenin sonuçları ne olmuştur sorusuna özetle şu şekilde yanıt verilebilir:

- Elbette özelleştirme denince ilk akla gelen, işçi sınıfı ve Türkiye halklarının yüz yıllık birikiminin ürünü olan KİT’lerin, yerli ve yabancı sermaye odaklarına üç otuz para denecek fiyatlarla peşkeş çekilmesidir.

- KİT’lerin önemli bir bölümü, on binlerce işçinin kurallı ve sendikalı çalıştığı, bu nedenle sendikal hareketin istikrarında temel dayanak oluşturan işyerleriydi. Özelleştirmelerle birlikte bu dayanak büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.

- KİT işçileri, Bahar Eylemleriyle başlayan mücadele döneminin başlıca bileşenlerinden biriydi. Özelleştirmeye karşı sonraki on yıl boyunca on binlerce, hatta yüz binlerce işçinin katıldığı kitlesel eylemler gerçekleştirildi. Ancak özelleştirme sürecinde çok sayıda deneyimli işçinin işten çıkarılması, işçi sınıfının en kitlesel mücadele döneminde yetişmiş on binlerce işçinin mücadele dışına itilmesine yol açtı. Bu durum sendikal mücadele açısından ağır bir darbe oldu.

- Özelleştirme yalnızca sermayeye servet aktarımı ve on binlerce işçinin işten atılmasıyla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda kapitalist sistemin altyapısının yeniden yapılandırılmasında bir araç olarak kullanıldı. Esnek çalışma, taşeronlaştırma, kalite çemberleri ve toplam kalite yönetimi gibi uygulamalar yaygınlaştırıldı. Bu uygulamalar, “yeni dünya düzeni”nin sınıfsız ve barış içinde bir dünya söylemine ideolojik bir zemin kazandırma işlevi gördü.

- Mücadele içinde yetişmiş öncü işçilerin ve genç sendikacıların özelleştirmeler sonucunda işten çıkarılması, sendikal harekette inisiyatif kaybına yol açtı. Mücadele dönemlerinde baskı altında kalan sendika bürokrasisi ise özelleştirmeler sonrasında yeniden inisiyatifi ele geçirdi.

- Bu süreçte Türk-İş’in AKP’nin arka bahçesi olması için de adımlar atıldı. İktidar partisine yakın bir sendikal yapı olan Hak-İş’in ise, Türk-İş’i hizaya getirmek için kullanılmasından imtina edilmedi.

Sendika bürokrasisinin tutumu üzerinden sendikalar itibarsızlaştırılmak isteniyor. Sendikal mücadelenin ve işçi sınıfının devrimci özelliğini yitirdiği, sendikaların artık eskisi gibi işçilerle sınırlı kalmaması gerektiği, kent yoksullarının da sendikalara üye yapılması gerektiği öne sürülüyor. Hatta “Üye olmak istiyorum” diyen herkesin sendikalara üye olmasını savunan; çağdaş sendikacılık, toplumsal hareket sendikacılığı gibi adlar altında sınıf dışı sendikacılık anlayışlarının nüvelerini yaygınlaştırmak için girişimler arttı. Latin Amerika ülkeleri ve Chavezcilik üzerinden bu durum teorize edilmeye çalışılıyor.

Tıpkı “kurallı çalışma” ve sendikaların, kapitalistlerin işçilere lütfu olmadığı; aksine işçilerin uzun ve çok ağır bedeller ödeyerek elde ettikleri kazanımlar olduğu gibi.

Chavezcilik, toplumsal hareket sendikacılığı gibi akımlar; yeni duruma uygunluk ya da işçi sınıfının artık devrimci özelliğini yitirmesine bağlanarak entelektüel kesimlerde ciddi olarak tartışılır hale geldi.

Deneyimli işçiler tasfiye edildi. Bir kısmı patronlar tarafından, bir kısmı devlet tarafından işten atıldı. Sendikalar tasfiye edildi. Sendika bürokrasisi sendikalardaki yerlerini sağlamlaştırdı. Bu yapı ve izlenen yöntemler içinde yönetime gelen mücadeleci sendikacıların tasfiye edildiği görüldü.

Beş yüz elli bin kadrolu kamu işçisi önemli ölçüde tasfiye edildi. Kamuda karayolları ve demiryolları gibi TİGEM ve KİT’lerde çalışanların çoğu taşerona bölünerek; işçilerin sadece ideolojik değil, aynı zamanda iş yerindeki çalışma süreçlerinde birbirinin rakibi haline gelmesi amaçlandı. Ve bu politika etkili oldu.

Özetle,

Birinci olarak, Bahar Eylemleri’nin ardından özelleştirme politikalarının fiilen hayata geçirilmeye başlanması. İkinci olarak ise özelleştirmenin; esnek çalışma, kalite çemberleri ve toplam kalite yönetimi gibi kavramlarla birlikte, “işçi sınıfının artık eskisi gibi olmadığı” söylemi eşliğinde sunulması.

Sendikasızlaştırma süreci, esnek çalışmanın farklı biçimlerinin mevcut sendikaların bürokratik yapılarıyla çelişen yeni durumlar yaratmasıyla hız kazanmıştır. Esnek çalışmaya ve özelleştirmeye karşı mücadele, zorunlu bir sınıf refleksi olmaktan çıkarılıp adeta bir tercihe indirgenmiştir. Bu süreçte sendikal bürokrasi yeniden inisiyatifi ele almış; bunun sonucunda da sendikasızlaştırma süreci güçlenmiştir.

Örneklerle özelleştirmeler furyası

Sümerbank

1987 yılında Sümerbank’ın özelleştirilmesi kararı alındı ve banka Kamu Ortaklığı İdaresine devredildi. 1988’de Sümerbank Şirketler Topluluğu kuruldu. Holdingin bankacılık birimi 23 Ekim 1995’te Yüksek Planlama Kurulu kararıyla Sümerbank adı altında yeniden yapılandırıldı. 24 Ekim 1995’te Garipoğlu Şirketler Topluluğuna 103.4 milyon dolara satılarak özelleştirildi. Hayyam Garipoğlu adının Malki cinayeti ve Türkbank skandalına karışması, Sümerbank’ın elinden alınmasına neden oldu. Sümerbank 21 Aralık 1999’da TMSF‘ye devredildi. Ardından 9 Ağustos 2001 tarihinde Oyak Grubuna satıldı. Oyakbank AŞ’ye 11 Ocak 2002 tarihinde tescil edilmiştir.

Türkiye Kömür İşletmeleri

2002 yılında TKİ’yi özelleştirmek için yapılan planların tamamlandığını ve iki ay içinde hükümetin onayına sunulacağını söyleyen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Zeki Çakan, TKİ’nin artık yatırım yapmayacağı, kömür ocaklarının rödavansa çıkarılacağı (kiralanacağı), henüz işletmeye açılmayan sahaların ruhsatlarının da özel sektöre devredileceği açıklamasında bulundu. Zeki Çakan, özelleştirme çalışmaları sonucunda, işçi çıkartmalarının yaşanmayacağını kaydetti.

Zonguldak Kömür İşletmeleri

2016 yılında Zonguldak’ta bulunan Karadon Taşkömürü İşletmesinin özelleştirme süreci başladı. Bölgede Karadon dahil 5 maden ocağının daha özelleştirileceği ve 10’a yakın termik santralin kurulacağı belirtildi.

Telekom

Şirket, 14 Kasım 2005 yılında özelleştirme çalışmaları kapsamında, yüzde 55 hissesi ile Oger Telekomünikasyon AŞ’ye devredildi. 6 milyar 550 milyon dolara gerçekleşen devir, cumhuriyet tarihinin en büyük ihalesi olmuştur. Ancak bu rekor 2013 yılında, İstanbul’a yapılacak olan üçüncü havalimanı ihalesi ile el değiştirmiştir. Devir sırasında kablo televizyon yayını ve kablo internet hizmetleri Türksat’a aktarılırken, deniz haberleşmesi ve seyir güvenliği hizmetleri de Kıyı Emniyeti ve Gemi Kurtarma İşletmeleri Genel Müdürlüğüne devredilmiştir.

Temmuz 2018’de Oger’in Telekom’un bankalara olan kredi borcunu ödeyememesi nedeniyle, kredi veren bankalar, şirketin Türk Telekom’daki hisselerini devraldı.

17 Ağustos 2018’de BTK’nın devrine izin vermesinden sonra, 29 Ağustos 2018’de Hazine ve Maliye Bakanlığı alacaklı bankalar tarafından devralınmasına onay verdiğini açıkladı.

Etibank

Etibank 2 Mart 1998’de özelleştirme çerçevesinde Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar tarafından satın alındı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun (BDDK) 27 Ekim 2000 tarihinde aldığı kararı ile Etibank’ın temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi TMSF’ye devredildi.

Şeker Fabrikaları

Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ’nin (TŞFAŞ) özelleştirilmesi, 22 Haziran 2000 tarihinde IMF’ye verilen niyet mektubu ile gündeme geldi ve birkaç ay sonra Özelleştirme Yüksek Kurulunun (ÖYK) 20.12.2000 tarih, 2000/92 sayılı kararı ile TŞFAŞ özelleştirme kapsamına alındı.

TÜPRAŞ

Türkiye Petrol Rafinerileri veya kısaca TÜPRAŞ, 1983’te Batman, İzmir, İzmit ve Kırıkkale’deki devlete ait 4 petrol rafinerisinin birleştirilmesiyle çatı şirket olarak kurulan ve 2006’da özelleştirilerek Koç Holdinge devredilen anonim şirket.

/././

Özelleştirme ve işçi sağlığı: Risk işçiye, bedel topluma -Deniz İpek- 

Özelleştirme yıllardır “verimlilik”, “rekabet” ve “Kamu zararının azaltılması” söylemleriyle savunuluyor. Ancak sahadaki tablo farklı bir gerçekliğe işaret ediyor. Özelleştirme uygulamaları, işçilerin yalnızca iş yerini değil; özlük haklarını, toplu sözleşme güvencesini ve işçi sağlığı ve güvenliği hakkını kaybettiği kapsamlı bir tasfiye sürecine dönüşüyor. 2007-2017 yılları arasında KİT’lerde çalışan personel sayısı yaklaşık 255 binden 97 bine geriliyor. KİT’lerin toplam istihdam içindeki payı yüzde 18’lerden yüzde 1’in altına düşüyor. Bu yalnızca nicel bir daralma değil; görece güvenceli, sendikalı ve sosyal haklara sahip istihdam biçiminin sistemli biçimde dağıtılması anlamına geliyor.

Özelleştirme sonrası tablo netleşiyor: Ücretler geriliyor, toplu iş sözleşmesi kapsamı daralıyor, ayni ve nakdi yardımlar ortadan kalkıyor; lojman, servis ve yemek gibi sosyal haklar tasfiye ediliyor. Esnek ve sözleşmeli statüler yaygınlaşıyor, sendikalaşma oranı düşüyor. 4/C’den 4/B’ye geçirilen kamu işçileri örneğinde olduğu gibi, işçiler üretim sürecindeki niteliklerine, tecrübelerine ve mesleklerine göre istihdam edilmiyor; aynı statüdeki çalışanlar arasında dahi ücret eşitsizlikleri yaratılıyor. Aynı kurumda yüzde 80 ek ödeme alan ile yüzde 20 alanın yan yana çalışması, özelleştirme sonrası kurumsallaşan ayrımcılığın göstergesine dönüşüyor.

Güvenceden güvencesizliğe: Yatağan deneyimi

Yatağan Termik Santrali özelleştirildiğinde işçiler yalnızca işveren değişikliği yaşamıyor; toplu sözleşmeli işçi statüsünden sözleşmeli kamu personeli statüsüne geçirilerek sınıfsal olarak geriye itiliyor. Ceren Gedik ve Çisel Ekiz Gökmen’in Yatağan üzerine yaptığı çalışma, özelleştirme sonrası nakledilen işçilerin büyük çoğunluğunun ücret, sosyal hak ve iş güvencesi bakımından kayıp yaşadığını ortaya koyuyor. İşçiler üretim alanındaki deneyimlerini kullanamıyor, masa başı işlere yönlendiriliyor; her yıl yenilenen sözleşmelerle güvencesizlik kalıcı hale geliyor. Toplu sözleşme hakkı zayıflıyor, sendikal örgütlülük geriliyor. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik değil, işçi sağlığı açısından da belirleyici. Güvencesizlik arttıkça riskli koşullara itiraz etme kapasitesi azalıyor. İşini kaybetme korkusu, iş güvenliği ihlallerine karşı sessizliği dayatıyor. Deneyimli işçilerin tasfiyesi, üretim sürecindeki kolektif bilgi birikimini zayıflatıyor; deneyimsiz istihdam ve görev tanımı belirsizlikleri kaza riskini artırıyor.

İşçi sağlığı piyasaya devredilirken

Özelleştirme süreciyle paralel olarak işçi sağlığı alanı da piyasalaştırılıyor. İş sağlığı ve güvenliği hizmetleri büyük ölçüde hizmet alımına bırakılıyor; iş güvenliği uzmanı ve iş yeri hekimi fiilen işverene bağımlı hale geliyor. Denetim parçalanıyor, sorumluluk alt işveren zincirleri içinde dağılıyor. Taşeronlaşma arttıkça sorumluluk bulanıklaşıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verileri, Türkiye’de her yıl yaklaşık iki bin işçinin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini gösteriyor. Ölümler en çok madencilik, inşaat, enerji ve taşımacılık gibi özelleştirme ve taşeronlaşmanın yoğunlaştığı sektörlerde gerçekleşiyor. Üretim baskısı artıyor, iş güvenliği önlemleri maliyet hesabına tabi tutuluyor. Psikososyal riskler de bu sürecin görünmeyen boyutu. İşçi sağlığı yalnızca fiziksel risklerden ibaret değil; sınıfsal güvencesizliğin yarattığı yıpranma da sağlık sorunu haline geliyor.

Madencilikte özelleştirme, talan ve İliç

İliç’te yaşanan maden faciası, özelleştirme politikalarının halk sağlığı boyutunu çıplak biçimde ortaya koyuyor. Türkiye’de altın üretimi 2000’li yılların başından itibaren katlanarak artıyor; ruhsat sahaları genişliyor, kapasite artışları hızlanıyor. Madencilik sektörü, en yüksek iş cinayeti oranlarının görüldüğü alanlardan biri olmayı sürdürüyor. Göçükler, patlamalar, kimyasal maruziyetler olağanlaşıyor. Yığın liçi yöntemiyle işletilen altın madeninde yaşanan toprak kayması yalnızca işçilerin yaşamını yitirmesine yol açmıyor; siyanürlü atıkların Fırat Havzası’na karışma riskini de büyütüyor. ÇED süreçlerinin esnetilmesi, kapasite artışlarının onaylanması ve denetimin büyük ölçüde şirket beyanına dayanması, kâr önceliğinin kamusal sorumluluğun önüne geçtiğini gösteriyor. Bu tablo bir “kaza” değil; denetimsizliğin, kapasite zorlamasının ve kâr maksimizasyonunun sonucu olarak ortaya çıkıyor. Madencilikte özelleştirme, yalnızca üretim hakkının devri anlamına gelmiyor; doğanın ve halk sağlığının piyasa mantığına açılması anlamına geliyor. Risk iş yerinde başlamıyor, havzada yayılıyor. Toprak, su ve hava üzerindeki tehdit geniş bir coğrafyayı etkiliyor.

Risk devrediliyor, bedel toplumsallaşıyor

Özelleştirme, kamunun yükünü azaltma iddiasıyla savunuluyor; fakat gerçekte risk kamudan işçiye ve topluma devrediliyor. Güvenceli istihdam daralıyor, sendikal haklar zayıflıyor, iş güvenliği maliyet hesabına tabi tutuluyor, çevresel ve halk sağlığı riskleri artıyor. Kâr özelleşiyor; zarar toplumsallaşıyor. Yatağan’da hak kaybı, İliç’te can kaybı olarak karşımıza çıkan tablo, aynı üretim rejiminin farklı yüzleri. İşçi sağlığını ve halk sağlığını korumanın yolu piyasayı genişletmekten değil; kamusal denetimi güçlendirmekten, yerel yönetimlerden başlayarak toplumsal denetim mekanizmalarını kurmaktan ve örgütlü emeği büyütmekten geçiyor.

/././

Washington’da İran, Venezuela tartışmaları ve kanalizasyon sızıntısı -Aras Coşkuntuncel- 

Perşembe günü Wall Street Journal, Trump’ın İran’da askeri ve sivil hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı seçeneğini değerlendirdiğini yazdı. Aynı gün İran’ın Birleşmiş Milletler (BM) temsilcisi, BM genel sekreteri ve güvenlik konseyine yolladığı resmi mektupta, eğer İran bir saldırıya maruz kalırsa “bölgedeki düşman güçlerin tüm üsleri, tesisleri ve varlıkları” meşru hedeflerdir diye uyarıda bulundu. Bu arada Umman ara buluculuğunda ABD-İran görüşmeleri devam ediyor. Aynı anda ABD ve İsrail’in askeri hazırlıkları da artarak devam ediyor. ABD ve İsrail’in bu tip görüşmeler sırasında saldırması, hatta bu görüşmeleri yem olarak kullanması başvurdukları bir taktik. ABD’nin (ve İsrail’in) artık olup olmayacağı değil, ne zaman olacağı tartışılan İran saldırısının süregelen gelişmelerini, bölge ve dünya için ne anlama geldiğini Fehim Taştekin son yazılarında ve videolarında Evrensel’de detaylı işliyor.[1]  Ben olası İran saldırısının ABD iç siyasetinde nasıl tartışıldığına, özellikle de Kongrede kendilerine muhalif, bağımsız, ya da “demokratik sosyalist” diyenlerin neler dediklerine biraz değineceğim.

Haziran ayında İsrail ve ABD’nin İran’ı bombalaması sırasında yapılan anketlerde Amerikalıların yüzde 85’i İran’a saldırıya karşı çıkmıştı.[2]  Benzer şekilde Amerikalıların büyük çoğunluğu geçtiğimiz ay İran’da, bizzat Mike Pompeo[3]  [4] ve İsrail medyasının övünerek itiraf ettiği gibi, MOSSAD’ın karıştığı eylemler ve saldırılar ve Trump’ın tehditleri sonrasındaki anketlerde de benzer sonuçlar vardı. Kongrede Demokratların, Demokratlarla birlikte hareket eden ve kendine “demokratik sosyalist” diyenler dahil bağımsızların, ve bazı Cumhuriyetçilerin” itirazı ise meselenin şekline yönelik; “Trump tek başına karar alıp bombalamasın; Senatonun onayını alıp bombalasın” diyorlar.

13 Haziran’da İsrail’in İran’a saldırısından hemen sonra Demokrat Partinin Senatodaki Lideri Chuck Schumer “İran’ın vereceği cevaba hazırlanırken, ABD’nin İsrail’in güvenliğine ve savunmasına olan bağlılığı sarsılmaz olmalıdır” demişti. Ayni günlerde Demokratların Temsilciler Meclisindeki Lideri Hakeem Jeffreys ise diplomasiden ve ABD askerlerinin zarar görmemesi gerektiğinden bahsettikten sonra “İsrail’in güvenliğine sarsılmaz bir bağlılığımız var. İran rejiminin özgür dünya için ciddi bir tehdit oluşturduğu açık. İran’ın nükleer güç haline gelmesine hiçbir koşulda izin verilemez” demişti.

İsrail’in ilk saldırıları sonrası Trump da İran’ı tehdit edip teslim olmasını isteyince Temsilciler Meclisinde Cumhuriyetçi Thomas Massie ve Demokrat Ro Khanna, Senato’da ise kendisini “demokratik sosyalist” olarak tanımlayan Bağımsız Senatör Bernie Sanders Trump’ın Kongrenin onayını almadan İran’ı bombalamasını engelleyebilecek tasarılar sunmuştu. Massie ve Khanna’nın tasarısı Temsilciler Meclisinde oylanmaya geçemedi; Sanders’ın tasarısı ise bazı Demokratların da oylarıyla reddedilmişti. Gectigimiz gunlerde Massie ve Khanna tasarılarının oylanabilmesi için tekrar uğraşacaklarını açıkladılar. Schumer de son haftalarda yine “Bu mesele Kongrede görüşülmeyi gerektiriyor” nakaratını tekrarlıyor. Jeffreys daha da muğlak şekilde “Trump Kongreye yeterli bilgi sağlamıyor” diye yakınıyor. Kimsenin emperyalist müdahalelere karşı çıktığı yok, hatta yetersiz diye eleştiren çok. Demokrat Partinin liderlerinden laf kalabalığının ötesinde Trump’ın Kongrenin onayı olmadan İran’ı bombalamaması yönündeki girişimlere bile güçlü bir destek gelmedi şu ana kadar.

Benzer zayıf ve muğlak açıklamalar ABD’nin Venezuela Başkanı Maduro ve eşini kaçırmasından sonra da yapılmıştı, hatta o gün de bugün de Demokratların eleştirileri yapılan haydutluğun Venezuela’da komple bir rejim değişikliğine varmamasına oldu. Örneğin Demokratların Temsilciler Meclisi Lideri Jeffreys operasyondan sonra “Maduro hükümetin meşru başkanı değil. Şüphesiz, Venezuela’da hukukun üstünlüğü ve demokrasi yok, ve bu ülkenin halkı daha iyisini hak ediyor” diye başladığı açıklamasında ilk paragrafı Trump’ı değil Maduro’yu kınamaya ayırmış, sonunda da cılız şekilde Trump’ı yine sadece Kongrenin onayını almadığı için eleştirmişti. Schumer de aynı şekilde Maduro’yu “gayrimeşru” diye kınayarak başladığı açıklamasında Trump yönetiminin Kongreden yetki almamasına itiraz edip Trump’ın Venezuela’yı “İnandırıcı bir plan olmadan” yönetme niyetini “pervasızlık” olarak nitelendirmişti.[5] 

Bir sonraki başkanlık seçimlerinde adaylığını koyacağı konuşulan Demokrat Partinin “demokratik sosyalist” Senatörü Alexandria Ocasio-Cortez ise geçtiğimiz günlerde Münih’teki güvenlik konferansında Trump’ı önce Maduro’yu kaçırdığı için sonra da Venezuela’da rejimi komple değiştiremediği için eleştirdi: “Bu arada, Rubio ve Trump yönetimi Maduro rejimine dokunmadı/bir bütün halinde yerinde bıraktı.”

Geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı ki ABD’nin başkenti Washington’da Potomac Nehri’ne haftalarca büyük bir kanalizasyon sızıntısı olmuş[6] ; bu sızıntı bölgedeki tüm şehirlerin zaten kısıtlı olan su kaynaklarını tehdit ederken kamu sağlığından ziyade bütçe kesintilerine ve şirket kârlarına öncelik veren bölgedeki federal, eyalet ve yerel yönetimler ise haftalarca her yere tonlarca yayılan bu lağım pisliğini bitirmek yerine suçu birbirlerine atmaktan başka bir şey yapmamış. ABD siyaseti de budur, böyledir.

Dipnotlar:

  1. [1] https://www.evrensel.net/haber/5971266/abd-iran-rusya-ukrayna-cenevre-den-baris-cikar-mi-bindik-bir-alamete

  2. ^ [1] https://today.yougov.com/topics/international/survey-results/daily/2025/06/23/530e0/3
  3. ^ [1] Pompeo, Trump’ın ilk donemi dışişleri bakanlığı ve CIA direktörlüğü, öncesinde ise dört dönem Kongre üyeliği yapmış biri.
  4. ^ [1] https://x.com/mikepompeo/status/2007180411638620659?lang=en
  5. ^ [1] Zaten sonra bu Demokrat Parti liderleri “ülkemi bombalayın” diye ABD ve İsrail’e yalvaran ve bu savaş yalvarışları sayesinde Nobel Barış Ödülü alan Maria Corina Machado’yu ağırlayıp destek için sıraya girdiler.
  6. ^ [1] https://www.usatoday.com/story/news/nation/2026/02/19/historic-sewer-spill-contaminated-the-potomac-river-where-is-it-now/88738489007/
/././

Bakan Gürlek’in ilk mesajlarının anlamı -Yücel Demirer- 

Adalet Bakanı Akın Gürlek, göreve geldikten sonra verdiği ilk özel röportajında; “Adalet, devletin namusudur. Zedelendiği yerde güven sarsılır, güven sarsılırsa da kamu düzeni bozulur. Ben bir siyasi kimliğin dışında adalet ihtiyacı olan 86 milyon vatandaşımızın yanındayım, onların bakanıyım. . . Biz cumhuriyet savcısı olarak şahıslara bakmayız, kişinin makamına, mevkisine, belediye başkanı olmasına, ünvanına bakmayız.” dedi. Kariyeri boyunca izlediği çizgi dikkate alındığında, yaptıkları ve yapmadıkları açıkça biliniyorken, Gürlek’in bu cümleleri Ziya Paşa’nın ünlü sözünü akla getiriyor: ‘Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.’

Yeni Adalet Bakanının aynı programda söylediği ama hakettiği ilgiyi görmeyen sözleri ve değinmemeyi tercih ettiği konular üzerinde durmakta fayda var. İlk röportajında ayrıntılı bir biçimde üzerinde durduğu konulardan biri yurttaşların dava süreçlerinin uzamasından şikayetçi olmasına ilişkindi:

“Bir boşanma davası, kira davası, kadastro davası çok uzun sürüyor. Kadastro davasını dede açıyor, torunu zamanında bitmiyor. Benim yeni Adalet Bakanlığı dönemimde şu şekilde bir sistem kurmayı düşünüyorum, ‘alo adalet’ hattı kuracağız. . . Mesela vatandaşın bir boşanma davası var. 17 celseden beri vatandaşın boşanma davası bitmemiş, yani burada vatandaş mağdur, bitmesini istiyor. Ya da bir kira davası var. 8 celseden beri kira davası devam ediyor. Burada vatandaş alo adalet hattına ulaşacak.”

Adalet Bakanı Gürlek’in bakan olarak çıktığı ilk televizyon programında ifade ettiği, teknik detaymış gibi görünen bir diğer vurgusu şu oldu:

“Ticaret mahkemeleri, çok önemli mahkemeler. Burada çok büyük davalarımız var. İstanbul’da pilot olarak kurmayı düşünüyoruz, bütün ticaret mahkemelerini tek bir yerde, tek bir binada toplamayı düşünüyorum. . . Bu da bize özellikle ticaret davalarındaki sürecin uzamasını engelleyecek ve yeknesaklığı sağlayacak.”

(Konuyla ilgili HSK Genel Kurulu kararı daha sonra, 20 Şubat 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı.)

Gürlek ilerleyen günlerde, Adalet Bakanlığı makamından yargı teşkilatına seslendiği konuşmasında;

“İş yükünün farkındayım. Fedakarlığınızı görüyorum. Göreve başladığımız andan itibaren yapısal sorunların çözümü için çalışmalar başlattık. İş yükü analizleri yeniden yapılacak. Norm kadro sistemi güncellenecek. Performans ölçütleri daha adil ve objektif bir zemine oturtulacak. . . Adalet personelimizin özlük haklarını iyileştirmek için somut adımlar atacağız.” dedi.

Gürlek’in açıklamaları bir arada değerlendirildiğinde, her biri uzun çalışmalar/araştırmalar sonunda yasa konusu olabilecek hususların ‘Ben yaptım oldu!’ mantığıyla kolaylıkla hayata geçirilebileceğine ilişkin bir ‘muktedir’ tavrı görülüyor. “Madem böyle bir ihtiyaç vardı, niye şimdiye kadar beklenildi?​” sorusu ise boşlukta cevap bekliyor.
* * *
Yargı bağımsızlığı, hakim tarafsızlığı, doğal hakim güvencesi, hukuk önünde eşitlik, hak arama özgürlüğü, kazanılmış hak, ceza sorumluluğunun kişiselliği, masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkı gibi hukukun temel ilkelerinin ağır darbe aldığı bir dönemde Gürlek’in ‘alo adalet’ gibi kitlelerin kulağına hoş gelecek projelerden bahsetmesi, ticaret mahkemelerini birleştirmek ve personelin çalışma koşullarını iyileştirmek gibi yönetsel uygulamaları öne çıkarması bir tercihi yansıtıyor. Görevdeki ilk haftasında yaptığı bu gibi önerilerin bir ihtiyaca karşılık geldiği ve adalet sisteminin işleyişini rahatlatabileceğini düşünmek mümkün. Ancak hukukun temel ilkelerine uymayışın sistemli bir hal aldığı, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının anlamını yitirdiği bir ortamda Gürlek’in planları özden çok biçime yönelik ve popülist kaygılarla yapılmış bir görüntü sergiliyor.

Yukarda değinilen konularda uzun ve detaylı çözüm önerilerini sunan Gürlek, yargının en yakıcı sorunlarına ya hiç değinmiyor ya da savunma makamının güçlü olmasına değinirken yaptığı gibi konuyu genel cümlelerle geçiştiriyor:

“Avukatlarımızın mesleki güven içinde, saygınlıkla ve etkin biçimde sürdürebilmeleri için gerekli ortamı güçlendirmeye devam edeceğiz. Barolarımızla daha yakın ve düzenli istişare mekanizmaları kuracağız. Fiziki şartlardan, dijital erişime kadar her alanda iş birliğini artıracağız.”
* * *
İndirgemecilik kavramı, karmaşık bir olguya, onun basit yanlarına ya da en küçük ögelerine odaklanarak yaklaşma tercihini tanımlıyor. İlk anda anlamayı kolaylaştırıyor gibi görünse de, indirgemeyi yapana sunduğu gölgeleme ve manipülasyon imkanı nedeniyle ‘kolayca anlaşılan’ın, ‘hızlı çözüm’ün tuzağına düşmemek gerekiyor.

Siyasal iktidarlar, derinliği olan karmaşık sorunları diledikleri boyut ve içeriğe indirgeyip, kendi ihtiyaçları doğrultusunda basitleştirirken ve o konuya yönelik ‘görünür ve hızlı’ çözümler sunarken, süreçleri kendi çıkarı doğrultusunda yeniden tanımlıyor. Asıl gündemi yalın ve anlaşılması kolay hale getirdiği vitrinin arkasına gizleyebiliyor.
* * *
Adalet Bakanı Gürlek, adalet sisteminin dev sorunları içinden merceğini üzerine tutmayı tercih ettikleriyle, işini bilen, atak ve enerjik bir görüntü vermek istiyor. Bunu yaparken hukuk alanındaki sorunları kendi bakış açısına göre sıralayıp, gündemi bu önem sırasına göre tarif ediyor. Ancak bu tercih listesi yargı düzeninin en kritik ve yaşamsal sorunlarını teknik ve yönetsel meselelere indirgeyip, asıl ihtiyaç duyulan düzenlemeleri gölgede bırakma anlamı taşıyor.

Halka muktedir olduğunu düşündürtecek bir ‘alo adalet’ vitrini tasarısı anlatılırken, bu konuda hakim ve savcılara talimat verilmeyeceği, vatandaşın mağduriyetinin iletileceğinin altı çizilmiş olsa da, bir benzeri bilinmeyen bu uygulama ülkemizde yürütmenin yargı üzerindeki etkisinin artarak ve çeşitlendirilerek devam ettirileceğini düşünmemize neden oluyor.

/././

Çalışma Bakanı iftar sofrasına AKP afişiyle gitti 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, Elazığ’da misafir olduğu bir aile evinde iftar sofrasına oturduğu fotoğrafı paylaştı. Fotoğrafta AKP afişinin olması dikkat çekti.

AKP, Ramazan ayı boyunca “Yeni Evim, İlk İftarım Programları” kapsamında, 6 şubat depremlerinden etkilenen yurttaşları teslim aldıkları evlerde ziyaret edeceğini, iftar sofralarına konuk olacağını duyurdu. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan bu kapsamda Elazığ’da Yıldırım ailesini ziyaret etti. Bu ziyareti sosyal medya hesabında paylaşan Bakan Işıkhan, “Ramazan’ın bereketini Elazığ’da Yıldırım ailesinin iftar sofrasında paylaştık. Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, tüm gücümüz ve imkanlarımızla depremden etkilenmiş her bir kardeşimizin yanında olmayı sürdüreceğiz. Misafirperverlikleri için Yıldırım ailesine teşekkür ediyor, Rabb’imden bol ve bereketli rızıklar diliyorum” dedi.

Bakan Işıkhan’ın paylaştığı fotoğraflarda ise aile ziyaretlerine, Erdoğan’ın fotoğrafının ve imzasının bulunduğu “Niyetimiz bir, yolumuz bir, inancımız bir” yazılı afiş ile gidildiği ortaya çıktı.

***

EVRENSEL


soL "Köşebaşı + Gündem" -21 Şubat 2026-


Tarihi Yarımada'daki meslek liseleri tasfiye ediliyor: 'Mesele mekanın değeri mi?’-Burcu Günüşen- 

Sultanahmet, Suphi Paşa ve Cağaloğlu mesleki teknik Anadolu liselerinin tadilat adı altında boşaltılmasının ardından şimdi de bölümler kapatılıyor. Eğitim-İş yöneticisi Gül İnce “Mesele mekânın değeri midir?” diye sorarak MEB’in şeffaf bir açıklama yapmasını talep etti.

İstanbul’un tarihi yarımadasında yer alan meslek liselerinde tasfiye adımları atılıyor. Tarihi okul binaları önce tadilat gerekçesiyle boşaltıldı, şimdi de okullara geri dönülmeyeceği belirtiliyor.

Bu adımlardan etkilenen okulların başında Sultanahmet Mesleki Teknik Anadolu Lisesi, Suphi Paşa Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi ve Cağaloğlu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi geliyor.

Eğitim-İş İstanbul 1 Nolu Şube Başkanı Gül İnce bu okullarla ilgili kendilerine gelen bilgileri soL ile paylaştı.

Sultanahmet MTAL binası İslami Bilimler Fakültesi mi olacak?

Sultanahmet MTAL binası

Buna göre Sultanahmet MTAL, şu an Kadırga MTAL bünyesinde eğitim veriyor. Sultanahmet MTAL içindeki alanların, Kadırga MTAL’deki alanlarla birleştirilmesi ve iki okulun tek okul olarak devam etmesi yönünde girişimlerde bulunulduğu ifade ediliyor.

Sultanahmet MTAL binasının, Marmara Üniversitesi rektörlüğü ile neredeyse aynı yerde bulunması nedeniyle, binanın İslami Bilimler Fakültesi olarak kullanılmak istendiği yönünde iddialar var.

Suphi Paşa MTAL binası öğretmen akademisi mi olacak?

Tadilat gerekçesiyle boşaltılan okullardan biri de Suphi Paşa MTAL.

Yine tadilat bahanesiyle boşaltılan Suphi Paşa MTAL, şu anda Alparslan MTAL içinde eğitim veriyor.

Gül İnce bu okulun da binasına geri dönemeyeceği, tarihi binanın öğretmen akademisi olarak kullanılacağı yönünde bilgilerin sendikaya iletildiğini belirtti.

Cağaloğlu MTAL’da tadilat bitti ama dönüşe izin yok

Cağaloğlu MTAL ise tadilatlar bitmiş olmasına rağmen eski binasına dönmesine izin verilmeyen bir diğer tarihi okul.

Cağaloğlu MTAL'in tarihi binası. 

Okulda Bilişim Teknolojileri alanına öğrenci kaydı yapılmadığı, bu nedenle öğrenci sayısının azaldığı, mevcut öğrenci ve velilerin ilçe milli eğitime çağrılarak ikna edilmeye çalışıldığı, başka okullara nakil için zorlandıkları, 12. sınıf ve üniversiteye hazırlanan öğrencilerin sınavlara sadece dört ay kala başka okullara gönderilmek zorunda bırakıldığı iddiaları da gündemde.

Gül İnce öğrenci velilerinin okuldan nakil istemediklerini belirtmelerine rağmen dilekçe imzalamaya zorlandıklarını ifade ettiklerini, CİMER başvuruları ve verilen cevaplar incelendiğinde, yazılı cevaplarla pratikte yapılan uygulamaların örtüşmediğinin görüldüğünü söyledi.

'Planlı bir tasfiye süreci'

Okulda toplam üç bölüm bulunduğu, Bilişim alanından sonra Büro Yönetimi alanının da kapatılacağı, bu alana öğrenci kaydı yapılmayacağının söylendiği, halihazırda Büro Yönetimi alanında 30 öğrenci bulunduğu Eğitim-İş İstanbul 1 Nolu Şube’ye iletilen bilgiler arasında. Okul öğretmenlerine de norm kadro fazlası olacakları ve kendilerine yer aramaları gerektiğinin söylendiği belirtiliyor.

“Bu tablo, planlı bir tasfiye süreci izlenimi vermektedir" diyen Gül İnce "Tarihi okullar boşaltılmakta, bölümler kapatılmakta, okullar birleştirilmekte, öğrenciler dağıtılmakta, öğretmenler güvencesizliğe itilmektedir” ifadesini kullandı.

'Bu okullar hafızadır, kimliktir, kamu eğitim mirasıdır'

Tarihi okulların sadece bina olmadığını vurgulayan İnce “Bu okullar hafızadır, kimliktir, kamusal eğitim mirasıdır” dedi ve taleplerini şöyle açıkladı:

"Eğitim-İş İstanbul 1 No’lu Şube olarak; okulların kendi binalarına geri dönmesini, öğrenci ve öğretmenlerin zorla başka okullara nakledilmesine son verilmesini, eğitim planlamasının şeffaf ve katılımcı biçimde yapılmasını talep ediyoruz.”

Başka amaçlar için mi kullanılmak isteniyor? MEB açıklama yapmalı

Okullar kapatılarak, bölümler boşaltılarak, öğrenciler sürgün edilerek “eğitim yönetimi” yapılamayacağını dar vurgulayan İnce “merkezi, tarihi ve değerli bölgelerdeki okul binaları” başka amaçlar için mi kullanılmak istendiğini sorarak şu ifadeleri kullandı:

“Bu sebeplerle mi öğrenci yüksek yararı hiçe sayılmaktadır? Anlaşılan o ki bu binalar yalnızca tadilat için boşaltılmamıştır. Mesele mekânın değeri midir?”

Bu süreci kabul etmediklerini belirten İnce “Kamusal eğitime, okul hakkına ve öğrencilerin geleceğine sahip çıkıyoruz. İl Millî Eğitim Müdürlüğü ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın bir an önce kamuoyunu bilgilendiren açık ve şeffaf bir açıklama yapmasını bekliyoruz” dedi.

/././

TSK, NATO tatbikatında ama hedef kim?-Ogün Eratalay- 

NATO Steadfast 2026 Tatbikatı Almanya’da devam ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, çok çeşitli senaryoları içeren tatbikatta muharip güçlerden birisi olarak yer alıyor. Tatbikata güzellemeler düzen boyalı basın ise birliklerimizin Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda kullanıldığını pek güzel unutmuşa benziyor.

NATO’nun 2026 yılındaki en büyük ve kapsamlı tatbikatı Almanya’da devam ediyor. 15 Ocak günü başlayan tatbikatı öncekilerden ayıran şey tatbikatı gerçekleştiren birim. 2022 Ukrayna-Rusya Savaşından sonra iç yapılanmasını değiştiren NATO, olası tehditlere hızlı cevap vermek üzere tümen gücünde Allied Reaction Force (ARF, Müttefik Hazır Kıta Gücü)  adı verilen yeni bir birim oluşturdu. Tatbikat NATO Garnizonlarından Joint Force Command Brunssum’da gerçekleştiriliyor. Görev gücünün deklare edilen amacı NATO Kuruluş Anlaşmasının 5. maddesi gereğince Polonya, Litvanya, Letonya ve Estonya’nın ortak güvenliğini sağlamak.

Tatbikatın seyri

11 ülkeden yaklaşık 10 bin askerin katıldığı tatbikata Bulgaristan, Çekya, Almanya, Yunanistan, İtalya, Litvanya, İspanya ve Türkiye’den muharip personel katılıyor. Bunun yanında Belçika, Fransa ve İngiltere’den gözlemciler mevcut. Tatbikat iki aşamadan oluşuyor. Ocak ortasında başlayan kısımda hazır kıta birliklerinin çeşitli senaryolar gereği eşit güç ve kabiliyette düşman birliklerine karşı hızla göreve hazır hale gelerek cepheye intikalini kapsıyor. İkinci aşama ise çeşitli özel tatbikatları içeriyor.

TSK katılımı

Tatbikata Türkiye’den yaklaşık 1500 personel katılıyor. Görev gücünün bileşenleri TCG Anadolu, Derya, İstanbul ve Oruçreis fırkateynleri, zırhlı araçlar, amfibi zırhlılar, su altı taarruz birlikleri ve Bayraktar TB-3 silahlı insansız hava araçları şeklinde. Tatbikat kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerine ait unsurlar, su engeli aşmak üzere istihkam faaliyeti, ileri cephe hattında muharebe, amfibi harekat gibi görevleri yerine getiriyor. Bunun dışında özellikle TB-3 silahlı insansız hava aracı TCG Anadolu’dan iniş kalkış yapma kabiliyetini de tatbikat kapsamında göstermiş oldu.

TCG Anadolu, esasen ABD yapımı dikey iniş kalkış yapabilen F-35 savaş uçakları için inşa edilmişti. Ancak Türkiye, Rusya’dan S-400 savunma sistemleri almasıyla F-35 projesinin dışına çıkarılınca işler değişti. Özellikle Libya İç Savaşı, II. Karabağ Savaşı ve Ukrayna-Rusya Savaşı'nda başarılı olan Bayraktar TB-2, kanatları katlanabilir şekilde revize edildi ve TCG Anadolu’dan kalkabilecek/inebilecek şekilde güncellendi.

TCG Anadolu’dan kalkış yapan TB-3

Tüm bu hazırlık kime karşı?

Özellikle Almanya’nın kuzeyindeki Holstein bölgesindeki Putos Üssünün açıklarında yapılan deniz ve amfibi tatbikatı dikkat çekiyor. Burada çıkartma gemilerinden sahile askeri birliklerin konuşlandırılmasına yönelik tatbikat öne çıktı. Bu operasyonda FNSS firmasının ürettiği ZAHA zırhlı amfibi araçlar sahne aldı.

Putlos Üssünün konumu
Amfibi harekât tatbikatı sırasında ZAHA zırhlıları

NATO Görev kuvvetinin zaten deklare edilmiş faaliyet alanı tatbikatın asıl muhatabının Rusya olduğunu çok açık şekilde ifade ediyor. Özellikle silahlı insansız hava araçlarının amfibi harekâtlarla eşgüdüm halinde kullanılması Baltık bölgesindeki coğrafi koşullara uyum amacının güdüldüğünü de gösteriyor. Bu kapsamda NATO’nun en önemli askeri bileşenlerinden olan Türk Silahlı Kuvvetleri katıldığı tatbikat üzerinden bu plana dahil ediliyor.

Amerikan emperyalizmi ikinci Trump döneminde kanun tanımaz haydutluk siyasetini tırmandırma peşinde. Emperyalizm, egemen ülkelere savaş ilan etmeden saldırıyor, abluka uyguluyor, kafasına göre istediği hedefleri bombalıyor, devlet başkanlarını kaçırıyor, tankerlere el koyuyor. Böylesi bir uluslararası durumda kendi vatanını savunmak üzere eğitilmiş olan emekçi çocuklarının emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmesi övünülecek bir şey olmasa gerek. Emperyalizme karşı yurtta barış, dünyada barış sloganıyla kurulan Cumhuriyet'in emperyalizmin saldırganlıklarının peşinden nasıl sürüklendiğini bu tatbikatla birlikte bir kez daha görüyoruz.

/././

Öcalan ve Komisyon ortaklaşmıştı: Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı kimin çıkarını koruyor?-Ali Ufuk Arikan- 

Çözüm süreci kapsamında Öcalan’ın “demokratik entegrasyon koşulu” haline getirdiği ve Komisyon’un da desteklediği Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ne anlama geliyor? Bu “şart” halkın mı, yoksa patronların ve emperyalistlerin mi işine geliyor? Gelin yakından bakalım.

Uzun süren toplantıların ardından Meclis’teki çözüm komisyonu, üç vekil dışında oy birliğiyle hazırladıkları taslak raporu onayladı.

Bu haberde raporun ayrıntılarını değil, Öcalan’ın “demokratik entegrasyon” koşulu olarak öne sürdüğü ve komisyon raporunun da işaret ettiği doğrultuyu, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı kısaca masaya yatıracağız.

Yeni bir tartışma değil: Aynı yemek bir kez daha ısıtılıyor

Avrupa Birliği, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı... Hepsinin bu konuda aynı safta olduğunu söyleyerek söze başlayalım.

Emperyalist düzenin en sağlam dayanakları olarak görebileceğimiz bu kuruluşların tamamı “yerel yönetimlerde özerklik” denilen sürecin doğrudan destekçisi ve hatta fikir babası.

Büyük şevkle verilen bu desteğin dayandığı iki temel zemin var.

Bunlardan birincisi, emperyalist güçlerin tüm ülkelerin içine daha derinden nüfuz etmelerini de sağlayacak şekilde merkezi egemenliği zayıflatma istekleri.

İkinci dayanaksa ilkiyle doğrudan bağlantılı olacak şekilde kamusal hizmetlerin bir bütün olarak tasfiyesi, sermayenin “özgür” dolaşımının önündeki engellerin ortadan kaldırılması ve sınıfın birliğinin dağıtılması isteği.

Emperyalistler için bu adımların uygulanmaya konulduğu pilot bölge, sosyalizmin geçici olarak geriye çekildiği ülkeler olmuştu.

Bu ülkelerde “yerel yönetimleri” demokrasiyi güçledirme kılıfı adı altında sürekli parlak etiketlerle masaya süren emperyalistler, öncelikle halka devlet eliyle sunulan kamusal hizmetleri tasfiye etmiş, tam da bu noktada “yerellik” masalını öne çıkarmışlardı.

Yerel yönetimlerin merkezi destek olmayınca birçok hizmeti yerine getirememesi özelleştirmeleri otomatik olarak gündeme getirmiş, bu da “çağın gereği” ve “hizmetlerin daha kaliteli sunulması” kılıfına sarılmıştı.

Bölgesel denklemleri kullanarak işçi sınıfı içindeki eşitsizlikleri daha da derinleştiren bu hamle, düzen için çok boyutlu bir kazanç aracına dönüştü. Bu süreç bir yandan sınıf bütünlüğünü parçalarken, diğer yandan 'bütçe yetersizliği' içindeki yerel yönetimlerin fonlar aracılığıyla giderek emperyalistlerin nüfuz alanına girmesine yol açtı.

Bu hamle Türkiye'de ne işe yarar?

Komisyon raporu ve Öcalan’ın son mesajıyla bu tartışmalar belli ki yeniden alevlenecek.

Bu yüzden baştan not etmek gerekiyor… 

Avrupa Birliği, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın istediği, AKP ve MHP’nin de altına imzasını attığı bir sürecin yoksulların yararına olduğunu söylemek, bu düzene ve aşağıda yer alan başlıklara en baştan teslim olmak anlamına geliyor.

  • Bölgesel asgari ücret adı altında ülkede sınıfın birliği hedef alınacak, emekçiler arasındaki eşitsizlikler daha da derinleşecek.
  • Emperyalistlerin fonlar aracılığıyla ülke içindeki nüfuzu çok daha üst düzeye çıkacak, egemenlik fikri tamamen askıya alınacak.
  • Türkiye sermaye sınıfının önündeki son engeller de düzen eliyle ortadan kaldırılacak. Bu sayede geriye kalan son kamusal hizmetler de yerel yönetimler eliyle sermayeye açılacak.
  • Merkezi bir planlamayla bölgesel eşitsizliklerin giderilmesine yönelik atılması gereken adımlar fikir düzeyinde dahi olsa masanın dışına itilecek.
  • Yerelleşme, katılım, demokratikleşme masalı adı altında sermaye sınıfının ve emperyalist merkezlerin çıkarı her şeyin merkezine yerleşecek, halkın bir bütün olarak düzenin karşısına ortak sorunlarını başa yazarak dikilmesinin önüne geçilmek istenecek.
  • Emekçilerin yıllar süren mücadeleler sonucu elde ettiği son kamusal haklar da “yerelleşelim” etiketi altında özel sektörün insafına terk edilecek.
  • Ne Türk ne de Kürt yoksullar AKP iktidarı ve emperyalist merkezlerin bu adımlarıyla daha fazla demokratileşecek ve özgürleşecek.

Ve tüm bu maddelerin ardından “yerelleşiyoruz, demokratikleşiyoruz” masalı düzen eliyle üzerimize boca edilmeye devam edecek.

/././

GÜNDEM BAŞLIKLARI -20 Şubat 2026-

 Diyanet'tin cuma hutbesinde 'Ramazan' mesajı: Akıllara Saray bürokratının sofrası geldi -Cumhuriyet- 

Diyanet, Ramazan ayının ilk cumasında yayımladığı hutbede ''Dünya nimetlerine aşırı meyletmenin yol açtığı huzursuzluk, kişinin hayatı dünyadan ibaret görmesine, maneviyattan uzaklaşmasına sebep olmaktadır'' ifadelerine yer verdi. Bu mesajlar Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi Ramazan Bingöl'ün 'iftar sofrası' paylaşımını akıllara getirdi.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün cuma hutbesi, "Ramazan, Cami ve Hayat" başlığıyla yayımlandı. Hutbede, ramazan ayının rahmet, mağfiret ve bereket ayı olduğuna vurgu yapılarak, camilerle bağın güçlendirilmesi çağrısında bulunuldu.

''Dünya nimetlerine aşırı meyletmenin yol açtığı huzursuzluk, kişinin hayatı dünyadan ibaret görmesine, maneviyattan uzaklaşmasına sebep olmaktadır'' ifadelerinin kullanıldığı hutbe akıllara Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi Ramazan Bingöl'ün 'iftar sofrası' paylaşımını getirdi. 

Ramazan ayının, günlük koşuşturma içinde yıpranan iç dünyayı onaran ve hayata anlam katan bir mektep olduğu belirtilen hutbede, "Ramazan-ı şerif; gönüllerimize inşirah vermek, kulluğumuzu sırat-ı müstakim üzere tahkim etmek için bizlere sunulmuş büyük bir nimettir. Rabb'imize, ailemize ve çevremize karşı sorumluluklarımızı hatırlatmak için bizlere bahşedilen kıymetli bir hazinedir" denildi. 

"RAMAZAN, CAMİLERLE ARAMIZDAKİ BAĞI KUVVETLENDİRMEK İÇİN FIRSATTIR"

Hutbede, ramazan ayının camilerle bağı güçlendirmek için sunduğu imkanlara da değinilerek, "Ramazan-ı şerif, bizlere, birçok kazanım sunduğu gibi camilerle aramızdaki bağı yeniden tesis etmek, kuvvetlendirmek ve geliştirmek için de nice fırsat sunmaktadır" denildi.

Ramazan’ın ezanlar, mukabeleler, ilim halkaları, teravihler ve avlusunda kurulan iftar sofralarıyla cami merkezli bir hayatı inşa ve ihya etmeye vesile olduğu ifade edilen hutbede, "Camiler medeniyetimizin beşiği, şehirlerimizin kalbidir. Camiler imanı ahlakla, ibadeti bilinçle,

bilgiyi hikmetle, kulluğu sorumlulukla yoğuran mukaddes yerlerdir. Peygamber Efendimiz’in buyurduğu üzere, 'Camiler, beldelerin Allah’a en sevimli olan mekânlarıdır'" değerlendirmesi yapıldı.

"YAŞADIĞIMIZ SIKINTILARIN ÇARESİ, CAMİ İLE HAYAT ARASINDAKİ BAĞI GÜÇLENDİRMEKTİR"

Aile bağlarının zayıfladığı, akraba ve komşuluk ilişkilerinin tükenme noktasına geldiği bir çağda yaşandığı kaydedilen hutbede, şu ifadelere yer verildi: "İnsan, günden güne yalnızlaşmakta, kalabalıklar içinde kimsesiz kalmaktadır. Dünya nimetlerine aşırı meyletmenin yol açtığı huzursuzluk, kişinin hayatı dünyadan ibaret görmesine, maneviyattan uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Yaşadığımız bütün bu sıkıntıların çaresi ise cami ile hayat arasındaki bağı güçlendirmekten, İslam’ın evrensel hakikatlerini, bizi biz yapan değerleri yeniden gündemimize taşımaktan geçmektedir."

"DÜNYA VE AHİRET SAADETİNİ ELDE EDEBİLİRİZ"

Hutbede, ramazan ayının manevi havasından istifade edilmesi gerektiği vurgulanarak, "Ramazan-ı şerifin huzur veren manevi havasından daha fazla istifade edebilirsek özümüze dönebilir, kulluk şuurumuzu canlı tutabiliriz. Çocuklarımızın zihin ve gönül dünyalarında ramazan ayına dair güzel hatıralar biriktirebilirsek geleceğe güvenle bakmalarına yardımcı olabiliriz. Vaktin merkezine namazı, hayatın merkezine camiyi yerleştirebilirsek dünya ve ahiret saadetini elde edebiliriz" ifadelerine yer verildi.

BİNGÖL'ÜN PAYLAŞIMINA TEPKİ 

Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi Ramazan Bingöl, sosyal medya hesabından sahibi olduğu et lokantasının iftar sofrasını ''İftar soframız bir sanat eseri, tablo gibi olmalı..'' sözleriyle paylaşmış ve sofradaki aşırı gösteriş sosyal medya kullanıcılarının tepkisine neden olmuştu. 

CHP Grup Başkanvekili Murat Emir, Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi Ramazan Bingöl'ün 'iftar sofrası' paylaşımına tepki gösterdi. Emir, "Bu mübarek Ramazan Ayı sofrası değil, Saray bürokratı Ramazan’ın sofrası!" dedi. (https://www.instagram.com/p/DU-GytxjIgY)

***  

Batak gizlendi: Demirören'in Ziraat Bankası'ndan aldığı krediye "sır perdesi"-Mustafa Bildircin/Birgün- 

Ziraat Bankası’nın Demirören’e kullandırdığı öne sürülen 800 milyon dolarlık krediye yönelik soru önergesi, “Banka ve müşteri sırrı” denilerek bir kez daha geçiştirildi. BirGün’e konuşan CHP Parti Sözcüsü Zeynel Emre, “Yurttaşın parasının akıbetini sormaya devam edeceğiz” dedi.(https://www.birgun.net/haber/batak-gizlendi-demiroren-in-ziraat-bankasi-ndan-aldigi-krediye-sir-perdesi-694319)

***

Bankalardan reklam yağmuru -Mustafa Bildircin/Birgün- 


Büyük bölümü iktidara yakın medya gruplarına verildiği gerekçesiyle tartışılan iki kamu bankasının reklam harcamalarının 2025 yılı faturası açığa çıktı. Ziraat Bankası ve Vakıfbank 4,7 milyar TL’lik harcama yaptı.(https://www.birgun.net/haber/bankalardan-reklam-yagmuru-694311)

***

AKP ışığı açık unuttu -Mustafa Bildircin/Birgün- 

Sokak aydınlatmaları için bütçeden 2021’de 2,9 milyar TL alan elektrik dağıtım şirketlerine, yalnızca Ocak 2026’da 3 milyar 99 milyon TL aktarıldığı belirlendi. Ocak 2021-Ocak 2026 döneminde şirketlere bütçeden aktarılan toplam kaynak 99,9 milyar TL’ye ulaştı.(https://www.birgun.net/haber/akp-isigi-acik-unuttu-693998)

***

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -20 Şubat 2026-


Ramazan etkinlikleri talim terbiye (bilim yetiştirme) midir?-Adnan Gümüş- 

Tanık mısınız?

Yaşadıklarınıza tanıklık ediyor musunuz?

Tanıklık ettiklerinizi tanımlayabiliyor musunuz?

Özgür değilseniz tanıklığınızın sınırı ne olur, dahası tanık olduklarınızı tanımlayabilir misiniz, tanımlamaya kalkarsanız ne olur?

İnsan yaşamının akıl ve bilgi içermeyen diğer yaşam tarzlarından farkı tanık olmasıdır. İnsanın merakı her şeyden önce tanı koyma amacına yöneliktir. İnsan dünyaya ve evrene tanıktır ve tanık olduğunu tanımlamak istemektedir.

Tanıklık tanımlama ile ilerleyemezse sentez yapılamamakta, kavram düzeyine çıkılamamakta, kavram düzeyine çıkılamazsa düşünme evresine geçilememekte, düşünülememektedir.

Bu hafta MEB’in ramazan genelgesi, AKP’nin Boğaziçi dayatması, Trump’ın, ABD’nin İran’a gönderdiği askeri filoları gibi yaptıklarının bir kısmına daha tanık olduk. Bugün eğitim öğretim bakımından MEB’in ramazan etkinlikleri genelgesine, bu tanıklığı tanımlamaya yorumlamaya çalışacağım.

Eğitim: a) Tanıklık/bilme/talim ve b) Yetişme/yetiştirme/terbiye şartlarını ve gücünü ilerletme

Eğitim ve yeni kuşakları yetiştirme; insanlığın en yüksek başarılarından biri ve bundan sonraki başarılarının da şartını oluşturmaktadır. Dahası kişi olmanın, toplum olmanın, doğanın döngüselliği ve artmasının da şartı ve olanağı durumundadır.

Eğitim insanın insana sağladığı olumlu yönde değişim dönüşüm şartları ve etkinlikleridir. Kısaca “talim” ve “terbiye” özellikleri ile belirlenmektedir. “Talim” bilmeyi ve akıl yürütmeyi ilerletme, “terbiye” yetiştirme geliştirmedir. Eğitim talim terbiyedir - bilme ve yetişme durum ve imkanını geliştirici dönüştürme etkinlikleri bütünüdür.

Tanıklığın bilginin de, eğitimin ahlakın da şartı: Özgürlük

Kişinin bilmesi ve yetişmesi tanıklıklarına, bunları tanımlama olanaklarına, yetişmesi deneyimlerine ve bunlardan çıkarımlar yapabilmesine, kararlara varabilmesine, bunun için merak etmesi, merak ettiğini araştırması, sentezlemesi/kavraması, bunun için sorması, araştırması, yorumlaması, kavramlaştırması, düşünmesi, teorileştirmesi süreçlerine karşılık gelmektedir. Eğer kişi özgür ve toplum bağımsız değilse zaten tüm bunları yapma şartı ortadan kalkmaktadır, dahası özgür değilse zaten kişi ve toplum olamamaktadır.

İnsan hangi şart ve durumda özgürdür, hangi halde özgür değildir?

Telkin etme, öğüt verme, bilme farkı: Sofistik, retorik, episteme ve özgürlük

Telkin etme (psychagogia/insinuatio), övme (epainos /laudatio), öğüt verme (parainesis, admonitio), bilme (episteme) aynı şeyler değildir. Bilgi-telkin farkına bakarsak, biri hakikate (aletheia), diğeri iknaya (peitho) yöneliktir. Biri bilgi, akıl yürütme, diyalektik, düşünmeye dayalı keşfetmeye, kavramlaştırmaya, temellendirmeye dayanırken diğerinin doksaya/kanaate, hükmetmeye, duygu sömürüsüne dayanmasıdır.

Psychagogia/ruhu yönlendirme, hele de bunu retoriğin edebiyatın şiirin ötesinde etnosantrik telkin yoluyla yapma çocuğun ve toplumun üzerinde hegemonya kurma arayışına karşılık gelmektedir, ruhu belirleme kişiyi toplumu araçsallaştırma halidir. Platon, Gorgias’ta şöyle diyalog geçer (455b): “Sokrates- Demek ki, bilmek ile inanmak aynı şey değil. Gorgias- Doğru. (…) Sokrates- Öyleyse diyebiliriz ki hatip, mahkemelerde ve öteki toplantı yerlerinde, doğru ile yanlışı öğretmez, yalnızca oradakileri inandırmaya çalışır. Hem zaten bu kadar büyük kalabalığı çok az süre içinde, üstelik de böylesi konular üstüne bilgilendiremez.”

İnandırma arayışı bilgi arayışından farklı bir arayıştır.

Öğüt de telkin veya inandırma değildir. Öğüt/öğün; bilgilen, aklını kullan anlamına gelmektedir. Bu anlamı bir yana bıraksak bile öğüt ancak gerçekliğe hakikate uygunsa öğüt olur, dolayısıyla bilgi öğütün zaten şartıdır.

Telkin: Tanıklığın, tanımlamanın, öğütün özgürlük şartını bozma uğraşısıdır

Olumlu olan gösterilir, mevcut tanıklıklarla, tanımlarla, bilgi ve deneyimlerle öğütler verilir. İnsan merak ve bilgi arayışında özgürdür, telkin durumunda ise ruhu ele geçirilmektedir, manipülasyona tabi hale gelmekte, zihni başkalarınca kuşatılmaktadır.

‘Milli eğitim’: ‘Eğitim’ değilse ‘milli’ olan boşa düşer, telkine dönüşür, talim terbiye olmaz

“Kirli” veya “temiz” gibi sıfatlar eklediğimizde, bu sıfatları belirlenim haline getirdiğimizde ortada “su” yoksa bu sıfatlar boş hale gelir. Ortada eğitim yoksa “milli” olması da boş karşılıksız hale gelir.

Eğitim ve yetiştirme (talim terbiye), at yetiştiriciliği veya öndeşlik etmeden, öğrenme gücünü geliştirmekten, bir şeyi öğrenmesini sağlamaktan, yaşadıklarını ve evreni tanımlamasından ve bu tanımladıklarından/ kavramlardan yola çıkarak hayatı doğru iyi yorumlamak ve daha iyi yaşamaya çalışmaktan geçiyorsa, eğitim tanımı temel belirlenimi/fikri olarak “olumluya/ilerlemeye” yönelikse, böyle olmayan zaten eğitim ve yetiştirme değilse, “milli” bir eğitim veya yetiştirme zaten yapılamıyor demektir.

Eğitim ‘milli’/dini olana indirgenirse her ikisi de mahvolur

Eğitim; belli boyutları ile yerel ve ulusal yanları içerebilir, milliden kasıt doğrudan bir din değil de olumlu tarihsel birikimler ise bunları da sürecine dahil edebilir. Eğitimin ana amacı, olumlu yönde değişim dönüşümlerdir, kişiliğin, toplum olmanın, insanlığın uygarlığın ileri taşınmasının, doğayla uyumlu yaşamanın ve doğayı canlılığı da artırmanın uğraşısındadır; tüm bunlar zaten yurttaşı ve ülkeyi de ileriye taşıyacak süreçlerdir.

Ancak tüm bunlar etnosantrizme, belli bir kültürün telkinine, dahası din telkinine indirgenirse hem milli (ister ulusal ister dini anlamda milli) hem de yurttaş ve ülke zarar görür, eğitim olmayanın zaten milli eğitimi de olmaz, her ikisi de bozulur/mahvolur.

MEB: Başkasını avlayacağım derken Müslüman’ı mı avlıyor?

Ava çıkan kendi yaşam ortamını bozuyorsa kendine zarar verir, avlanmaya döner.

MEB’e bir öğüt olsun. Yaptığı iş, eğer İslam’a inanan kişi veya topluluklara bir katkı sunmak ise, bu yaptığı tam tersini oluşturmaktadır. Amacı Müslümanlara bir katkı sunmak ise bu yaptığından başkasını yapmalıdır.

MEB, doğru düzgün tarih ve coğrafya okur ve doğru düzgün ders verirse, Müslümanların yayılım ve egemenlik alanının bilim ve yöntem çağı olarak başlayan son beş yüz yıldır ne kadar daraldığını görür.

Osmanlı neden dağıldı gitti acaba? Arap-İsrail çatışmasında kim neden üstünlük kuruyor acaba? İran ne yaparsa nasıl bir yöne gider? Afganistan ne yapmalı?

Eğitimin amacı ve bilim eğitiminin amacı yayılmacılık veya egemenlik kurma değil ama özellikle bilimler bunlar için de kullanışlı olabiliyor, dileğim eğitim zaten öyle, bilimler de dahil hem amacı hem işlevi bilme, öğrenme, birbirini geliştirme, kişilikli olma, toplum olma, doğa ve insanlıkla birlikte yaşama olsun.

Tüm yıl ve ramazanda yapılacak telkin değil eğitimdir, bilim ve yetiştirmedir

MEB aklını başına devşirir, gözünü gönlünü açık tutarsa, ne yapması gerektiğini görebilir. MEB’in işi eğitimdir, yetiştirmedir, bilgi olmadan eğitim, bilim olmadan bilgi olmaz. Özgürlükler olmadan kişi veya toplum olmaz. MEB’in yapması gereken MESEM, ÇEDES, mesleki ve dini telkin değil ramazan veya başka bir süreçte eğitim, bilim, yetiştirmedir.

Eğitimin ve ahlakın amaçları: Üç üstün yarar

MEB veya her kim doğru düzgün bütüncül bir eğitim yapmak istiyorsa, her şeyden önce amaçlardan başlamak durumundadır. Eğitimin amaçları, ayrıntıda çok çeşitlenirse de ana çerçeve olarak kişinin üstün yararı, toplumun üstün yararı, doğanın üstün yararı, bunların bütünlüklü yararıdır.

Eğitimin ve ahlakın şartı ve özelliği olarak özgürlük ve bilgi

Eğitim; kısaca çocukta ve insanda olumlu yönde (Üç üstün yararı da dikkate alan) dönüşüm sağlayıcı etkinlikler bütünü, potansiyelleri olumlu yönde geliştirme etkinlikleri sürecidir. Özgürlük ve bilgi eğitimin ve ahlakın ana şartları ve ayrılmaz özellikleridir.

/././

Dervişoğlu ve milliyetçilik meselesi -Nuray Sancar- 

Babala TVnin ‘Mevzular Açık Mikrofon’ programına konuk olan İYİP Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, kendisine soru soran Gazeteci Ercan Küçük’e davranışıyla Bahçeli ile yarıştı ve küçük ortak olma potansiyeline sahip olduğunu gösterdi. Onu sinirlendiren soru şuydu: “Partinizin ve kendinizin emperyalizme karşı olduğunuzu zaman zaman dile getiriyorsunuz. Amerika'dan Eisenhower bursu alan bir yöneticiniz var?​” Küçük daha lafını bitirmeden Dervişoğlu ona hangi gazeteden olduğunu sordu ve Sol Haber cevabını alır almaz “Evet Sol Haber’de yapıyorsunuz. Parmağınızı sokuyorsunuz. İyi Partinin içini karıştırmak için yapıyorsunuz” dedi ve muhatabının gazetecilik yapmadığını iddia etti. Sosyal medyada yayımlanan bölümdeki diyalog, Müsavat Dervişoğlu’nun “Sen beni Amerikancılıkla itham edeceksin, iki kelime laf söyledim diye gönlün kırıldı. İncindin mi Ercan’cığım?.. Laflara bak ya” sözüyle sona eriyor.

Bu arada Küçük’ün kastettiği kişi İYİP Yöneticisi Burak Dalgın’dı. Ve bu kişi Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı döneminde danışmanlık hizmeti anlaşması yapılan McKinsey Danışmanlık Şirketinin New York ve Boston ofislerinde yöneticilik yapmıştı. 2019’da ise Eisenhower bursiyeri seçilmişti

Tabii ki Dervişoğlu’nun gazeteci “atama” tavrı ve sözleri birçok kişi ve kesimin tepkisini çekti. İyi Parti Medya ve Tanıtımdan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Raşit Yılmaz ise bu diyaloğu “mizah dozu yüksek” diye tanımladı ve “Açık iftiralara karşı tepkimizi mizahla harmanlamak, Türk siyasetinde görmeyi özlediğimiz tavırlardandır” dedi.

Aynı partiden türemiş ve milliyetçilik konusunda baba ocağında kalanlarla yarışanların mizah anlayışı da bir başka oluyor. Bu tür cilalamaların hiç de özlenir olmadığını, her an her dakika işe gelmeyen sorulara karşı aynı tavırların gösterildiğini, lider zora sokulmasın diye gazetecilere sorulacak soruların hazır kalıp halinde önceden verildiğini biliyoruz. Çünkü söz ve soru özgürlüğü söz konusuysa milliyetçilik konusunda atıp tutmak ile birtakım partilerin eylemleri arasındaki çelişki varlık koşullarını ortadan kaldıracak kadar keskin olacak.

Müsavat Dervişoğlu’nun partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma sırasında o homojen topluluktan hiçbir soru gelmedi. Geçen hafta sonu yapılan Münih Güvenlik Konferansında iyice su yüzüne çıkan AB-ABD gerilimine ve ilişkilerin yeniden tanımlanma noktasına geldiğine değinerek Türkiye’nin Avrupa güvenliği için kilit bir aktör halinde olduğuna dikkat çeken Dervişoğlu özetle, Türkiye’nin Avrupa ortak nükleer caydırıcılık programının içinde yer almasını istiyor ve Avrupa güveliğine katkıda bulunmaları için Türkiye savunma (savaş) sanayisi firmalarına ticari imtiyazlar sağlanmasını talep ediyordu.

Belli ki nükleer meselesi ile ilgili, üst katlarda bir şeyler pişiyor. Ahmet Hakan’ın, konuğu Hakan Fidan’a sorduğu ve cevap alamadığı nükleer silahlanma konusu Dervişoğlu’nun da gündemindeydi. Peki ne için? Avrupa’nın güvenliğini sağlamak için. Türk şirketlerine imtiyazlar elde etmek için! Grup toplantısında eleştirdiği tarım politikaları, enflasyon, emekli maaşları ve bayram ikramiyelerinin azlığının zaten ‘milli’ bütçenin büyük kısmının silahlanma harcamalarına ayrılmasından, savaş sanayisi tekellerine kasanın kapısının ardına kadar açılmasından kaynaklandığını bilmez mi? Enflasyonun iktisadi nedenlere ek olarak politikanın öncelikleri nedeniyle düşürülemeyeceği de açık değil midir?

NATO’nun acil çağrısıyla, basının ‘Türk F16’ları’ diye andığı ve gerçekte ABD’ye milyonlarca dolar sayılarak alınmış savaş uçaklarının, Rus tehdidine karşı, planlanandan birkaç ay önce Baltık bölgesine gönderilmesinin emperyalizm ile girilen ve hiç de milli bir mesele olarak kodlanamayacak ilişkilerle ilişkisi yok mudur? Vardır.

Dünya, kurulu düzenin her gün daha şiddetle sarsıldığı büyük bir gerilim içinde. Yeryüzünü daha önce paylaşmış devletler arasındaki birlikler çatırdıyor, pervasız pazarlıklar yapılıyor, daha az güçlünün üzerinde nüfuz kurabilmenin tek yolu aşırı silahlanmadan geçiyor. Türkiye yönetenleri de bu orta büyüklükteki ülkeyi mevcut dalaşma ortamına dahil etmekten imtina etmiyor. Onları zorlayan da temsil ettikleri ve giderek irileşmiş, artık iç pazara sığmayan ve ulaşabilecekleri her yerde yatırım ve pazar imkanları kollayan tekeller. Büyüklerin ligindeki çelişkilerden yararlanmak için yerleşeceği boşluk kollayan, hırslı bir iktidarın yönetiminde milliyetçilik paylaşım savaşında Türkiye tekellerinin çıkarlarını kollamak anlamına geliyor. Ne var ki bu zorlu bir oyun ve ancak büyük gücün sınırlarından çıkamadan oynanabilir.

Türk ön eki ile anılınca F-16’lar nasıl Made in USA olmaktan çıkmıyorsa Türkiye’nin çıkarlarını, Baltık’ta aramak ya da NATO’nun daha doğrusu ABD’nin saldırgan siyasetine ülkenin nükleer silah deposu haline gelmesini isteyerek eklemlenmek çok da milli ve yerli bir iş olmuyor. Ama milliyetçiliği kalkan edinmiş partilerin çoğu için milli siyaset Türkiye’deki büyük şirketlerin risk alma potansiyelini artırmaktan başka bir anlama gelmiyor.

Şimdilerde kendi çapında emperyal lige yerleşmeye çalışan Türkiye burjuvazisi Etiyopya’ya yatırım yapıyor. Ancak halka yatırım yapmak bu yatırım siyasetinin hiçbir yerinde yok. İktidarın ekonomi politikasından şikayet eden MÜSİAD bile alım gücünün baskılanmasından yakınırken en yapılamayacak şeyin ücretlerin yükseltilmesi olduğunu söylüyor. Gazeteci Ercan Küçük’ün sorusu anlamlı ama az bile.

‘En milliyetçi benim’ iddiasındaki partilerin aslında emperyalizme sadakatta yarıştığı, üsluplarına da gerilim siyasetinin yansıdığı her gün biraz daha iyi görülüyor. Trump’ın Washington Post muhabirlerine yaptığı muamelenin benzerinin burada da yaşanması şaşırtıcı değil. Kimin kimden bu davranışı kopyaladığı ise ayrı bir konu.

/././

ABD’nin yeni hesabı: Avrupa’da askeri küçülme -Yücel Özdemir- 

Her ne kadar geçen hafta sonu Münih Güvenlik Konferansı'nda ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, transatlantik ilişkilere değer verdiklerini, Avrupalı müttefikleri önemsediklerini söyleyerek Almanya ve Fransa’nın tepkilerini yatıştırmaya çalışsa da genel çerçevede ciddi bir değişim olmayacak. ABD ve Trump bildiğini yapmaya, söylemeye ve Avrupa’nın etkisini sınırlamaya devam edecek.

Bunun işaretlerini içeren pek çok veri bulunuyor.

Bunların başında elbette Rubio’nun Avrupa yolculuğunu Münih’te bitirmeyip Slovakya ve Macaristan’a ziyaretlerde bulunması geliyor. Her iki ülkenin lideri Robert Fico ve Viktor Orban ile görüşen Rubio, samimi pozlar verip ikisine de övgüler dizdi. Ziyaret, özellikle Orban’a 12 Nisan’da yapılacak parlamento seçimlerinde tam bir destek mahiyetinde.

AB’nin 2027’den itibaren Rusya’dan doğal gaz ve petrol alımını sıfırlama yönündeki kararı nedeniyle ABD’nin öncelikli hedefi bu ülkelere sıvılaştırılmış doğal gaz satmak. Slovakya ve Macaristan hâlen doğal gazın önemli bir bölümünü Rusya’dan alıyor. Ticari boyutu bu olan ziyaretin bir de siyasi hedefi var. Fico ve Orban, her fırsatta AB’nin politikalarına itiraz ederek Rusya ile ilişkilerin normalleştirilmesini savunuyor. İkisi de savaş sürdüğü hâlde Moskova’ya gidip Putin ile el sıkışan lider olma özelliği taşıyor. Bu nedenle ABD’nin AB’yi içeriden zayıflatma, bölme planına en yakın isimler. Rubio’nun Bratislava ve Budapeşte’de bir taşla iki kuşu vurmaya gittiğini söyleyebiliriz.

İkinci bir gelişme ise Almanya’daki ABD kışlalarındaki hareketlilik. Der Spiegel bu hareketliliği “gizli geri çekilme” olarak tanımladı. Trump, her fırsatta Avrupa’nın kendi güvenliğini sağlaması ve askerî harcamaları artırması çağrısında bulunuyor. Der Spiegel, bu nedenle Avrupalılarda Trump’ın NATO’nun ünlü 5. maddesine uyup uymayacağı konusunda bir kuşku oluştuğunu aktarıyor. Bilindiği gibi 5. madde, bir NATO üyesine yapılan saldırıyı bütün ülkelere yapılmış sayıyor ve birlikte yanıt vermeyi zorunlu hâle getiriyor.

Trump’ın geçen yıl göreve başlamasından sonra NATO merkezinde yapılan toplantıda ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth de Ukrayna savaşına değinirken Avrupa’nın askerî olarak kendisini savunacak duruma gelmesini istemiş; ülkesinin bundan sonra daha fazla sorumluluk almayacağını açıkça ilan etmiş ve önceliklerinin Asya (Çin) olacağını söylemişti.

Der Spiegel ayrıca, Hegseth’in bu konuşmasıyla NATO Büyükelçisi Matthew Whitaker’ın önüne Avrupa’dan “aşamalı çekilme” planının konulduğunu yazıyor ve Trump’ın NATO’ya bir “güvenlik şirketi” rolü biçtiğini, her fırsatta Avrupalı ortaklara şirketin masraflarını üstlenmek istemediği mesajını gönderdiğini de belirtiyor.

Üçüncü önemli gelişme ise ABD’nin şu sıralar Baltık Denizi'nde devam eden ve NATO’nun kuzey kanadını savunma adına yapılan “Steadfast Dart 26” tatbikatına asker göndermemesi. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 13 ülkeden 10 bin askerin katılımıyla; 1500’den fazla araç ve 17 savaş gemisiyle Almanya’nın komutasında devam eden tatbikata ABD asker göndermedi. Bunu, Avrupa’nın kendi savunması için kendisinin tatbikat yapmasını istemek olarak değerlendirmek mümkün.

Dördüncü gelişme; ABD’nin Hollanda’daki Brunssum, İtalya’daki Napoli ve ABD’nin Virginia eyaletindeki Norfolk'ta bulunan NATO üslerinin komutanlığını Avrupalılara bırakacağını açıklaması. Buna karşılık ABD, Marcom üssünün komutasını üstlenecek. Almanya’nın Ramstein kasabasındaki Aircom ve İzmir’deki Landcom zaten ABD komutasında. Marcom ise İngiltere’nin Northwood kentinde bulunuyor. Almanya’nın komutasındaki Brunssum üssünü ise gelecekte Polonya komuta edecek.

Alınan ve devredilen askerî üslerin özellikleri ise dikkat çekici. Komutası İngiltere’ye devredilecek JFC Norfolk üssünün özelliği, Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki deniz yollarının güvenliğini sağlamak ve Avrupa’daki üslerin ihtiyacını karşılamaktır. Marcom üssünün önemi ise kriz ve çatışmalarda NATO'nun deniz operasyonlarının yönetimi ve kontrol merkezi olmasıdır.

Beşincisi ise ABD’nin Avrupa’daki askerî gücünü azaltma planlarıdır. Yazılanlara bakılırsa, ABD 2030’a kadar Avrupa’nın güvenliğini tamamen Avrupalılara bırakmayı hedefliyor. Bu kapsamda ABD ordusunun tamamen çekilmesi yerine küçültülmesi planlanıyor. Geçtiğimiz kasım ayında ABD Kongresi, Trump’a Avrupa’daki asker sayısını 45 gün içinde, askerlerin bulunduğu ülkelerle görüşerek 76 bin sınırının altına düşürme yetkisi vermişti. ABD’nin hâlen Almanya’da yaklaşık 40 bin, Polonya’da 14 bin, İtalya’da 12 bin 600 olmak üzere toplamda 90 bine yakın askeri bulunuyor. Türkiye’de ise 1500’ü İncirlik Üssü'nde olmak üzere 1700’den fazla askeri bulunuyor.

Avrupa’dan askerlerin çekilmesi planlanırken nükleer silahların götürülmesi gündemde değil. Hızla silahlanan ve asker sayısını kısa sürede 260 bine çıkarmayı hedefleyen Almanya, nükleer silah konusunda ABD’ye bağımlılıktan kurtulmak için Fransa ile görüşmeler yapıyor. Almanya’nın kendi nükleer silahlarının olmasına soğuk bakan ve bu konuda uluslararası anlaşmalara riayet edilmesini isteyen Başbakan Merz, Fransa ile bu konuda bir anlaşma sağlanacağından umutlu. Bu aynı zamanda, “nükleer koruyuculuğun” Fransa’ya verilmek istendiği şeklinde de okunabilir.

Trump’ın maliyet hesabını öne sürerek Avrupa’daki asker sayısını azaltma yönünde atacağı adımlar; başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri tarafından, Rusya tehdidi gerekçe gösterilerek kısa sürede askerî harcamaların artırılması, ordu ve silah kapasitesinin büyütülmesi için kullanılıyor. Bu nedenle askerî harcamaların artırılmasına, zorunlu askerliğe ve silah tekellerinin desteklenmesine karşı çıkmak çok daha büyük önem taşıyor.

/././

Ankara’nın gözü Kamışlı-Şengal hattında -Hediye Levent- 

Bu yılki Münih Güvenlik Konferansına damgasını vuran iki konu vardı. Birincisi Avrupa Birliği ile ABD arasındaki gerilimin bizim coğrafyamızı da içine alacak şekilde genişleyeceğini gösteren açık sinyaller, ikincisi ise Kürtler. AB-ABD çekişmesi bir başka yazının konusu olsun biz, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren, Suriye’deki Kürtleri de kapsayan süreçlere bakalım. 

Hem Suriye sahasındaki gelişmeler hem de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Suriye’den sonra Irak ayağı var” açıklaması, önümüzdeki günlerde Suriye meselesinin Irak ile birleşeceği önemli gelişmelerin yaşanacağını gösteriyor.

Suriye’de Şam ile Kürtler arasında 30 Ocak’ta yapılan anlaşmanın ardından, önceden SDG’nin elinde olan askeri noktaların, üslerin, havaalanlarının, petrol bölgelerinin, idari yapıların devirleri devam ediyor. Son olarak, Haseke kırsalında bulunan ancak Irak’a açılan güzergah üçgeninde yer alması nedeniyle zamanında IŞİD ile şiddetli çatışmalara sebep olan Şeddadi’deki karargahın devri gerçekleşti.

Sahada yumuşak ve çatışmasız bir geçiş süreci olması için şimdilik bu bölgeler Şam’dan gönderilen silahlı gruplara değil, daha önce bölgede polis gücü olarak görev yapan Asayiş’e devrediliyor. Sahadan SDG’ye ait ağır silahların çekilmesi süreci de devam ederken, askeri kapasitesi sınırlı olan polis gücünün oldukça kritik noktaları ne kadar koruyabileceğine dair endişeler de var. Hele de SDG’nin dağıldığı birkaç gün içinde çok sayıda IŞİD militanının ve yakınının, tutuldukları yerlerden kaçtıkları biliniyorken bu endişeler pek de haksız sayılmaz. Zaten Haseke, Deir Ez Zor ve Rakka üçgeni, IŞİD çökertildikten sonra örgütün hücre tipi yapılanmalara geçtiği ve yeraltına çekildiği bölgelerin başında geliyor. Sadece IŞİD’in varlığı değil, aşiretler arası hesaplaşmalar ve güç savaşları gibi olasılıklar da bu bölgeyi güvenlik açısından daha kırılgan ve provokasyona açık hale getiriyor.

Daha önce SDG bünyesindeki savaşçıların Şam’a bağlı tugaylar halinde yeniden organize edilmesi çalışmaları bitene kadar bu durum, yani sahanın polis gücüne emanet edilmesi devam edecek gibi görünüyor.

Yeni tugayların kurulması aşamasında ast-üst ilişkisi nasıl olacak, yetki dağılımı uzun yıllardır bu bölgede savaşmış olan kişileri ya da tarafları memnun edecek mi, Şam’dan gönderilen komutanlara itaat edecekler mi gibi birçok konu tartışılıyor sahada. Sonuçta Suriye sahasının tamamına dağılmış olan nizami bir ordunun yeniden toparlanmasından bahsedilmiyor burada; iç savaş döneminde silahlanmış, bulundukları silahlı gruplar içinde yükselmiş ve kendi ticari, istihbarat ağları olan savaşçılardan bahsediliyor. Farklı silahlı gruplardan düzenli ordu kurmak, hele de geçen yıla kadar savaşanların, uyum içinde bir ordu haline gelmesini beklemek pek gerçekçi değil.

Sonuç olarak 30 Ocak anlaşmasının gereği devam eden entegrasyonun askeri ayağına ilişkin tartışılıp çözülmesi gereken birçok belirsizlik olduğu gibi, pratikteki uygulaması da sorunlarla birlikte gelecek gibi görünüyor.

Diğer taraftan Suriye’de bir ademimerkeziyetçi sistemin oluşmaya başladığını söylemek mümkün. En azından bu sisteme Şam’ın yeşil ışık yaktığını gösteren adımlar var, ancak ademimerkeziyetçi sistem şeklinde adının konmadığı, içeriğinin ve sınırlarının hâlâ çok belirsiz olduğu bir durum bu. Münih Konferansı devam ederken Ahmed Eş Şara imzasıyla valilerin ve belediye başkanlarının yetkilerini genişleten bir kararname yayımlandı. Kararname yerel idarecilere; personel alımı, ihale yapma, kurallara uymayan iş yerinin kapatılması gibi konularda Şam’a sormadan karar alma yetkileri veriyor. Aslında görünüşte idari ve mali birtakım kararlarda yerel idarecilerin alanları genişletiliyor ancak bu kararnamenin pratikte nasıl uygulanacağı, Suriye’de uygulanacak yönetim sisteminin temeli olacak.

Suriye’deki bütün bu gelişmeler Kürtler özelinde konuşuluyor ve değerlendiriliyor olsa da, ülkenin tamamına uygulanacak. Haseke’de Kürtler, istedikleri valinin atanmasını sağladı, ancak aynı durum nüfusun karışık olduğu Lazkiye’de nasıl uygulanacak, belirsiz!

Bu arada geçtiğimiz aylarda şiddetli çatışmalara sahne olan Dürzi kenti Süveyda bugünlerde sakin ve gidişatı izliyor. Alevi nüfusun yoğun olduğu Lazkiye ve Tartus gibi yerlerde ise yavaş yavaş yerel karakolların Alevilerden oluşan silahlı güçlere devredilmesi gibi adımlar atılıyor. Yine şimdilik oldukça az sayıda olsa da, Alevi eski askerlerin görevlerine dönüşü süreçleri de başlamış gibi görünüyor. Ancak bu adımlar, karşılıklı derin güven krizini, hele de hâlâ kontrol altına alınması zorunlu olan radikalinden yağmacısına on binlerce silahlı adamın yarattığı tehdidi ortadan kaldırmıyor.

Bütün bu gelişmeler olurken Amerikalıların Suriye’deki üslerini teker teker boşalttıklarına dair haberleri de görmüşsünüzdür. Mevcut durumda herkesin gözünü çevirdiği yer Suriye-Irak sınırı. Ankara, Türkiye’de bir açılım süreci devam ediyor olmasına rağmen Irak’taki PKK yapılanmasının bu sınır üzerinden Suriye-Irak hattına yerleşme ihtimalinden dolayı endişeli.

İsrail ise, bir taraftan ABD ile birlikte Irak’taki İran destekli silahlı gruplara baskılarını artırırken, diğer taraftan İran destekli küçüklü büyüklü yapıların bu sınırdaki güvenlik boşluğundan faydalanabileceğini savunuyor.

Son olarak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Suriye’den sonra sıranın Irak’ta olduğunu ve Irak’tan Suriye’ye açılan en önemli kavşak sayılan Şengal’e yönelik Haşd-i Şabi ile birlikte operasyon yapılabileceğini söyledi. Buna Bağdat oldukça sert tepki gösterdi ve Türkiye’nin Bağdat elçisini bakanlığa çağırdı. Elbette Bağdat’ın tepkisi Şengal’deki PKK varlığını korumak için değil. Bağdat’taki İran nüfuzu göz önüne alındığında, Şengal-Suriye hattı İran destekli silahlı gruplar açısından da çok önemli.

Velhasıl Türkiye, Şengal üzerinden Suriye-Irak sınırı boyunca olan hattı Ankara ile birlikte hareket edebilecek gruplara teslim ederek PKK’yı tamamen Kandil çevresinde kalmaya zorlamak istiyor gibi görünüyor. Bağdat ve dolayısıyla İran ise Irak-Suriye sınırını kaybetmeme çabasında.

Önümüzdeki günlerde Suriye’deki gidişat hem PKK meselesi hem de IŞİD’lilerin Irak’a taşınması ve İsrail’in Irak’taki İran nüfuzuna yönelik hamlelerinin artması ile birlikte Irak dosyası ile birleşecek gibi görünüyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

İstanbul'un Gizi : Eminönü Hanları (V +VI) -Aslı Atasoy /T24-

Fotoğraf sanatçısı Timurtaş Onan: Profesyonel çalışmam, ustalarla çay içerim, sohbet ederim; amacım insanların görünmesini sağlamak  Fotoğra...