İranlı yönetmenlerden Nuri Bilge Ceylan'a tepki: Ünlü yönetmenden yanıt geldi + Nuri Bilge Ceylan'ın İran Festivali katılımına tepkiler sürüyor: 'Artık eski Nuri değil...'-Cumhuriyet-

 İranlı yönetmenlerden Nuri Bilge Ceylan'a tepki: Ünlü yönetmenden yanıt geldi 

Nuri Bilge Ceylan’ın İran’da rejimin düzenlediği Fajr (Fecr) Film Festivali’ne “özel konuk” olarak katılacak olması, sürgündeki İranlı sinemacılar tarafından eleştiri konusu oldu. Yönetmenler, Ceylan’a çağrı yaparak “Bu festival, baskı altındaki sinemacılara karşı kullanılan bir propaganda aracıdır” dedi. Ceylan ise kendisini "Siyasi nedenlerle katılmayı reddetmek, bana sanatı siyasete feda etmek gibi geliyor" sözleriyle savundu.

İran’da sinemacılar üzerindeki baskı artarken, rejimin resmi festivali olan Fecr Film Festivali bu yıl “Türkiye-İran Kültür Yılı” söylemiyle Türk sinemasına özel bir bölüm ayırdı.

Festival yönetimi, Nuri Bilge Ceylan’ı “özel konuk” olarak duyurdu. Ancak Ceylan’ın bu daveti kabul etmesi, sürgündeki İranlı sanatçıların tepkisine yol açtı.

Sürgündeki yönetmenler, Ceylan’a “rejime meşruiyet kazandırma” uyarısı yaptı.

Ceylan ise Variety'e yaptığı açıklamalarda bu eleştirilere yanıt verdi ve "Günümüz dünyasında, hatırı sayılır miktarda devlet desteği olmadan varlığını sürdüren neredeyse hiçbir festival yok. Ancak siyasi nedenlerle katılımı reddetmek bana sanatı siyasete kurban etmek gibi geliyor" dedi.

FESTİVALİN ÖZEL KONUĞU OLARAK DUYURULDU

Fecr Film Festivali, İran’da her yıl rejim tarafından organize edilen ve kültürel ambargoların gölgesinde ilerleyen bir etkinlik. Festival, bu yıl politik sınırları yumuşatma amacıyla “Çağdaş Türk Sineması” bölümü hazırladı ve bunu “İran-Türkiye Kültür Yılı” ile ilişkilendirdi.

Festival yönetimi, açıklamasında Türkiye’ye odaklanmalarını şöyle gerekçelendirdi:

“İran ve Türkiye kültür yılında bulunuyoruz. Bu nedenle Türk sinemasına ayrılmış özel bir bölüm oluşturduk ve bu işbirliğine onur vermek için daha fazla Türk konuk ağırlayacağız. Türkiye ile sinema alanındaki işbirliği bizim için önemli.”

Aynı açıklamada İran’ın kültürel yaptırımlar nedeniyle uluslararası içeriklere erişimde ciddi sorun yaşadığı vurgulanarak şöyle denildi:

“İran’daki kültürel ve festival yaptırımları ciddi. Birçok kişi yabancı filmlerin İran’a gelmesini ya da İran lisanslı filmlerin yurtdışında gösterilmesini istemiyor.”

Festival metninde ayrıca Nuri Bilge Ceylan’ın özel konuk olduğunun altı çizildi:

“Çağdaş Türk Sineması bölümü, İran-Türkiye Kültür Yılı kapsamında hazırlandı. Önde gelen Türk sinemacıların eserleri gösterilecek. Uluslararası festivallerde öne çıkmış beş film festivale katılıyor. Nuri Bilge Ceylan özel konuk olarak davet edildi.”

“HÜKÜMET DESTEKLİ KÜLTÜREL ETKİNLİKLER, MUHALİFLERİN İDAMLARINI GÖLGELEMENİN BİR ARACI”

Buna karşı İranlı sürgün sinemacılar, festivalin propaganda niteliğine dikkat çekerek Ceylan’a çağrıda bulundu. Yönetmenler, Ceylan’ın Fecr Film Festivali’nde yer almasının “rejimin yarattığı baskı ortamına verilen bir destek” anlamına geleceğini belirtti.

Diasporadaki yönetmenler İran Bağımsız Film Yapımcıları Derneği (IFFMA) aracılığıyla, derneğin sosyal medya hesabından Nuri Bilge Ceylan'a bir açık mektup yazdı. Mektupta, İranlı yönetmen ve sanatçıların yanısıra halka uygulanan baskı ve muhaliflere yönelik idamları işaret ederek NBC'yi rejimin kültürel propagandasına katkı sunmamaya davet etti.

Mektupta şu ifadelere yer verildi:

"...Sizin bakış açınız ile sosyal ya da politik baskıya maruz kalan insanların yaşantıları arasındaki derin yakınlık düşünüldüğünde, birçok İranlı sanatçının Fecr Festivali’ne dair kişisel ve tarihsel deneyimlerinin ve festivalin son yıllarda hükümetin propaganda mekanizmasındaki rolünün size aynı açıklıkta görünmemiş olabileceği anlaşılmaktadır. İşte bu deneyim farkı, bu mektubu yazmamıza sebep olmuştur.

Son yıllarda, Kasım 2019’da 1.500 silahsız protestocunun katledilmesinden; Ocak 2020’de bir yolcu uçağının düşürülmesi ve içindeki 176 kişinin ölümünden; “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi sırasında yapılan kitlesel protestoların yoğun şekilde bastırılmasından sonra, İran İslam Cumhuriyeti her şeyi normalleştirmek için devlet eliyle düzenlenen etkinlikler ve törenler yapmaya çalışmıştır. Son aylarda ise hükümet destekli kültürel etkinlikler, muhaliflerin idamlarını gölgelemenin bir aracı hâline gelmiştir. Bu etkinlikler arasında Fecr Film Festivali, rejimin bu çabasının en önemli vitrini olmuştur. Bugün İran sanat camiasının büyük bir bölümü için bu festivalin anlamı yoktur.

Bu nedenle, sanatçı itibarı ve entelektüel yönelimi uluslararası alanda tanınan bir yönetmen olarak isminizin bu festivalde yer alması, yalnızca prestijinizin rejimin propaganda gösterisi için kötüye kullanılmasına hizmet edecektir.

Bu devlet kontrollü festivale katılımınız, hükümetin ülkenin kültürel durumuna ilişkin sunmaya çalıştığı imajları fiilen güçlendirmektedir -ki bu imajlar, sansür, baskı ve kısıtlama ile yüzleşen insanların gerçek deneyimleriyle hiçbir şekilde uyumlu değildir.

Ülke dışındaki bir kurum olarak amaçları, İran İslam Cumhuriyeti’nin baskısı altındaki insanların ve sinemacıların sesini duyurmak olan İran Bağımsız Sinemacılar Derneği (IIFMA), tüm bu karmaşıklıkları, hassasiyetleri ve kültürel sonuçları size açıkça aktarmak istemektedir. İsminizin Fecr Festivali ile ilişkilendirilmesine neden olan koşulların daha doğru bir resmini sunarak, bu ilişkinin İran sanat camiasının geniş bir kesimi tarafından nasıl yorumlandığını sizinle paylaşmak istiyoruz.

Umarız festivalin davetini kabul etme kararını yeniden değerlendirirsiniz."

NURİ BİLGE CEYLAN: "REDDETMEK, BANA SANATI SİYASETE FEDA ETMEK GİBİ GELİYOR"

İranlı yönetmenlerin bu çağrıları üzerine Nuri Bilge Ceylan da bir açıklama yaptı.

Variety'e konuşan Ceylan tepkilere ilişkin "Bir festivali boykot etmek elbette bir direniş biçimi olarak anlaşılabilir, ancak orada yaşayan insanları gösterilecek filmlerden veya bu tür karşılaşmalardan herhangi bir nedenle mahrum bırakmak onları cezalandırmak gibi geliyor ve bu bana doğru gelmiyor" dedi.

Ceylan'ın açıklamalarının tamamı şöyle:

“Fajr Film Festivali en az 40 yıldır var. Birçok film yapımcısı gibi ben de buraya defalarca geldim . [Theo] Angelopoulos ile burada tanıştım ve Béla Tarr'ın jürisinden bir ödül aldım. Birkaç ay önce Tahran'da bir ustalık sınıfı da verdim ve bu tür karşılaşmaların İran'da yaşayan genç film yapımcıları ve sinema öğrencileri için ne kadar değerli olduğunu fark ettim. Gençlikte olağanüstü bir kıvılcıma tanık oldum; başka hiçbir yerde nadiren gördüğüm bir şey. İran dinamik bir toplum ve çok şey öğrendiğim olağanüstü bir sineması var. İran'da yaşayan ve koşulları ne kadar zor ve karmaşık olursa olsun film çekmeye ve bir çıkış yolu aramaya devam eden film yapımcıları, bu tür buluşmalara ve umuda diğerlerinden daha çok ihtiyaç duyuyor.

Bir festivali boykot etmek elbette bir direniş biçimi olarak anlaşılabilir, ancak orada yaşayan insanları gösterilecek filmlerden veya bu tür karşılaşmalardan herhangi bir nedenle mahrum bırakmak onları cezalandırmak gibi geliyor ve bu bana doğru gelmiyor. Her festival karmaşık siyasi koşullar tarafından şekillendirilir. Dinamikler. Günümüz dünyasında, hatırı sayılır miktarda devlet desteği olmadan varlığını sürdüren neredeyse hiçbir festival yok. Ancak siyasi nedenlerle katılımı reddetmek bana sanatı siyasete kurban etmek gibi geliyor. Eğer festivalleri ve orada yaşayan sanatseverleri hükümetlerin günahlarını yüklenmeye zorlayacaksak, dünyada çok az festival boykottan muaf kalacaktır. Festival katılımı, bence, hükümetlere destek olarak değil, siyasi rejimlerin halklar arasında yarattığı sınırları aşmanın ve kültür ile sanatı siyasetin üstünde bir şey olarak onaylamanın bir yolu olarak yorumlanmalıdır."

***

 Nuri Bilge Ceylan'ın İran Festivali katılımına tepkiler sürüyor: 'Artık eski Nuri değil...' 

Sinemacı Sabahattin Çetin, yönetmen Nuri Bilge Ceylan'ın İran’daki Fajr Uluslararası Film Festivali’ne katılmasına ilişkin, "O rejim festivali, kanlı katillerin cinayetlerinin üzerini örtmek için düzenlenmiş ucuz bir gösteridir. Hiçbir gerekçe Nuri Bilge Ceylan’ı kadın ve çocuk katilleriyle yan yana getirmemeliydi" dedi.

Türkiye sinemasının dünya çapında tanınan yönetmeni Nuri Bilge Ceylan’ın İran’da düzenlenen Fajr Uluslararası Film Festivali’ne katılması üzerine başlayan tartışmalar büyüyor.

İran’daki baskıcı siyasi atmosfer, ifade özgürlüğü ihlalleri ve özellikle kadınlara yönelik uygulamalar nedeniyle uzun süredir eleştirilen festival, Ceylan’ın onur konuğu olarak katılmasıyla yeniden gündeme oturdu.

Ceylan, gelen tepkilere Variety’e yaptığı açıklamayla yanıt vererek, festivale katılımının "rejime destek" olarak yorumlanmaması gerektiğini söyledi. İran sinemasının kendisi için taşıdığı değeri vurgulayan yönetmen, festival boykotlarının "orada yaşayan sinemacıları cezalandırmak" anlamına gelebileceğini belirtti.

"Sanatı siyasete kurban etmek doğru değil" diyen Ceylan, kültürel temasın politik gerilimlerden bağımsız değerlendirilebileceğini savundu. Ancak bu açıklama, özellikle Türkiye’deki sinema çevrelerinde yeni bir tartışmayı tetikledi.

"ARTIK ESKİ NURİ DEĞİL"

"Ağır Roman" ve "Faize Hücum" gibi Türk sinemasında önemli bir yere sahip filmlerin yapımcısı Sabahattin Çetin, Ceylan’a yönelik tepkilere kendi kişisel deneyimleri üzerinden sert eleştiriler ekledi.

Image

Ceylan’ın kariyerini yakından takip ettiğini söyleyen Çetin, yönetmenin zaman içinde "başarıyla birlikte kibir geliştirdiğini" ileri sürdü.

Çetin, yıllar önce Cannes’da "Uzak" filminin ödül konuşması için Ceylan’ın kendisinden öneri istediğini ancak verilen tavsiyelerin görmezden gelindiğini belirterek, "İlk filmi Koza’dan Altın Palmiye’ye uzanan gelişimini yakından izledim. Arkadaşım ve dostumdu. Ama kibir geliştirdiğini üzülerek gördüm" dedi.

Çetin, İran’daki rejimin festivalde sanatçıları "meşruiyet üretmek için kullandığını" savunarak Ceylan’ın bu daveti kabul etmesini ağır sözlerle eleştirdi.

Çetin, "Bana danışmış olsaydı 'sakın gitme' derdim. O rejim festivali, kanlı katillerin cinayetlerinin üzerini örtmek için düzenlenmiş ucuz bir gösteridir. Hiçbir gerekçe Nuri Bilge Ceylan’ı kadın ve çocuk katilleriyle yan yana getirmemeliydi" ifadelerini kullandı. 

Eleştirilerini "Artık yazık, Nuri eski Nuri değil" sözleriyle tamamlayan Çetin, Ceylan’ın bu adımının kendi sanatçı duruşuyla da çeliştiğini ifade etti.

IFFMA’DAN NURİ BİLGE CEYLAN’A ÇAĞRI: "SANATÇILAR BASKI ALTINDA"

İran Bağımsız Film Yapımcıları Derneği (IFFMA), Nuri Bilge Ceylan’a yönelik açık mektup yayımladı.

Derneğin sosyal medya hesabından paylaşılan mektupta, İranlı yönetmen ve sanatçılarla birlikte halka uygulanan baskılar ve muhaliflere yönelik idamlar hatırlatılarak Ceylan, rejimin kültürel propagandasına katkı sunmamaya çağrıldı. Pek çok kültür-sanat gazetecisi, sinemacı ve yurttaş da bu mektubu paylaşarak çağrıya destek verdi.

Cumhuriyet

SÖZCÜ "Gündem" -29 Kasım 2025-

 Trabzonspor'dan sonra dev şirkete bir ret de Beşiktaş'tan 

Beşiktaş Kulübü, Coca-Cola'nın sponsorluk teklifini kabul etmedi. Daha önce de Trabzonspor, dünya devi şirketin sponsorluk teklifini reddetmişti.  https://www.sozcu.com.tr/trabzonspor-dan-sonra-besiktas-da-sponsorluk-teklifini-reddetti-p264520

 Papa 2 bin 640 km’den kalkıp geldi Diyanet Başkanı 11 km gidemedi -Deniz Ayhan- 

Türkiye’ye resmi ziyarette bulunan Papa 14. Leo, ilk durağı Anıtkabir’de Atatürk’e saygı duruşunda bulundu. Papa’nın ziyaretine Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş Anıtkabir’de eşlik etmezken, ikili görüşme Başkanlık makamında gerçekleşti. https://www.sozcu.com.tr/papa-2-bin-640-km-den-kalkip-geldi-diyanet-baskani-11-km-gidemedi-p264588

 1 koyup 3 aldılar yok böyle takas -Deniz Ayhan- 

Deprem bölgesinin ıslahı için çıkarılan rezerv yasası, AKP’nin yandaş zenginleştirme aracı oldu. Malatya’nın ileri gelen 33 zenginine İzmir’de Hazine arazisi tahsis edildi.

İktidarın 20 yıldır süren kendi zümresini zengin etme adımları bitmek bilmiyor. AKP, deprem sonrası çıkarılan rezerv yasasını da kendi zenginlerini ihya etmek için kullanıyor. Son olarak Malatyalı 33 iş insanının kurduğu Malatya Girişim Grubu’na (MGG) ait olan Malatya’daki eski hal binası, rezerv alan ilan edildi  ve İzmir Karabağlar’daki 54 bin metrekarelik arazi ile takas edildi. Bu ballı takas, ‘girişim grubu devletin malını yemeye girişmiş’ dedirtti. AKP’ye yakınlığı ile bilinen Rönesans Holding sahibi Erman Ilıcak’ın kurucusu olduğu ve ortakları arasında Malatya’daki zengin ve AKP’ye yakınlığı ile bilinen 4-5 ailenin bulunduğu MGG’nin takasını CHP Manisa Milletvekili Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu duyurdu.

MİLYARLIK KAMU ZARARI  MGG’nin, Malatya’daki hal binasını 12–15 milyon Euro’ya almasına karşın Karabağlar’da takas edilen arsanın değerinin 40 milyon Euro olduğunu söyleyen Bakırlıoğlu, “Hatay’daki Ali amcaya, Hasan amcaya neden Çeşme’den arsa vermiyorsunuz?” diye sordu.Deprem bölgesindeki rezerv alan uygulamalarının hep zenginlerin ve şirketlerin lehine işlediğini belirten Bakırlıoğlu, yurttaşları da sürekli mağdur ettiğini söyledi. Daha önce yine Malatya’da İş-Kaya firmasına ait kayısı pazarındaki 187 dükkanın da İzmir Çeşme, Didim, Ankara Gölbaşı ve Diyarbakır’da toplam 324 bin metrekarelik Hazine arazileriyle takas edildiğini hatırlatan Bakırlıoğlu, bu takaslarda milyarlarca liralık fark çıktığını ve kamu zararı oluştuğunu kaydetti.

 MALATYA GİRİŞİM GRUBU’NU BU İŞ İNSANLARI KURDU - Erman Ilıcak, - Ali Nuri Ilıcak, - Ahmet Ilıcak, - Fatih Ilıcak, - Hafız Mevlüt Ilıcak, - Hamit Ilıcak, - İsmet Sadık Ilıcak, - Mehmet Faik Ilıcak, - Sadullah Ilıcak, - Salim Ilıcak, - Tevfik Ilıcak, - Tümer Ilıcak , - Ali Koçyiğit, - Pelin Koçyiğit - Seda Koçyiğit, - Yiğitcan Koçyiğit, - Abdullah Kavuk, - M. Ali Kavuk, - Mehmet Kavuk, - Şahin Kavuk, - Bahattin Doğan, - M. Selim Doğan, - Süleyman Doğan, - Bayram Kırıcı, - Cemal Kırıcı, - Remzi Kırıcı, - Osman Yurdakul, - Ömer Yurdakul, - Adnan Başdemir, - Mustafa Başdemir, - Yalçın Geyik, - Azmi Özhan, - Ali Taner

soL "Köşebaşı + Gündem" -28 Kasım 2025-

 BAE’den diplomatik aşağılama: ‘Türkiye'yi aradık, Başsavcılığın açıklamasını kaldırttık’ 

İstanbul Başsavcılığı, BAE bağlantılı casusluk operasyonu açıklaması yaptı. Birkaç saat sonra açıklamayı değiştirdi, BAE’nin adını kaldırdı. Şimdi BAE’den açıklama geldi ve açıklama, Türkiye’ye yönelik skandal bir diplomatik aşağılama.

Hukuktan çok siyasetle ve maden işleriyle ilgili olduğu görülen İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in makamı, 25 Kasım Salı günü çok dikkat çeken bir açıklama yapmıştı.

Zaten Başsavcılıkların açıklama yapması da düne kadar olmayacak işti. Gürlek sürekli kamuoyuna hitap etmeyi, bu arada mahkeme süreçlerini ezip geçmeyi sevdiği için alıştı.

Başsavcılık, o alışkanlıkla, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) bağlantılı bir casusluk operasyonunu duyurmuştu Salı günü.

Açıklamada, BAE istihbarat servisinin Türkiye’de faaliyet gösteren ve kritik öneme sahip savunma sanayi kuruluşlarında görev yapan yönetici pozisyonundaki personelleri hedef aldığına ilişkin bulgular üzerine operasyon düzenlendiği söylendi.

Başsavcılığın açıklamasına göre BAE istihbarat servisinde görevli kişiler, Türkiye’deki bir GSM firmasından temin ettikleri numara üzerinden sahte profiller oluşturdu. Bu sahte profiller üzerinden de kritik pozisyonlarda çalışan personellere ilişkin biyografik veri derlemek için faaliyet yürütüldü.

Gerçekleştirilen operasyon kapsamında üç şüphelinin yakalandığı, bir şüphelinin hakkında da yakalama kararı çıkartıldığı bildirildi.

Açıklama apar topar değiştirilmişti

Birkaç saat içinde Başsavcılık, sosyal medya hesaplarındaki açıklamayı silip, yeni bir metin paylaştı. Paylaşılan yeni açıklamada, Bİrleşik Arap Emirlikleri'ne dair tüm ifadelerin çıkartıldığı görüldü.

Ayrıca bir önceki açıklamada yer verilen GSM şirketinden temin edilen numara aracılığıyla oluşturulan sahte profiller ve bu profillerin nasıl kullanıldığına dair bilgiler de yeni açıklamada yer almadı.

Öte yandan "Siyasal veya askeri casusluk" ifadesinin "casusluk" ifadesiyle değiştirildiği görüldü.

BAE’den açıklama: Türk makamları bize ‘sizle ilgisi yok’ dedi

BAE Başsavcılığı, olayla ilgili yazılı bir açıklama yaptı.

Türkiye’de Yargıtay’la bir telefon görüşmesi yapıldığı belirtilen açıklamada, “Görüşmede, Türkiye Yargıtay Başsavcısı, iki taraf arasındaki adli işbirliğini güçlendirmeye ve karşılıklı iletişim kanallarını artırmaya hazır olduklarını dile getirdi” denildi.

BAE Başsavcılığı’nın açıklamasında, söz konusu telefon görüşmesinde iki tarafın söyledikleri aktarıldı. Buna göre Yargıtay Başsavcısı, BAE’li mevkidaşına şunları söyledi:

Yargıtay Başsavcılığı, yasa dışı veya şüpheli herhangi bir faaliyetin olmadığını ve bu faaliyetlere BAE vatandaşlarının dahil edilmediğini teyit etmiştir.

İstanbul Başsavcı Vekilliği dahil ilgili Türk makamlarıyla yapılan temasın ardından, bu iddiaların kesinlikle asılsız (kategorik olarak yanlış) olduğu doğrulanmıştır.

Güvenlik yetkilileri, BAE vatandaşlarını kapsayan şüpheli bir davranış gözlemlenmediğini belirtmiştir.

Dolaşıma sokulan materyallerin doğru olmadığının teyit edilmesinin ardından, BAE aleyhindeki iddiaların kaldırılması için ilgili makamlara talimat verilmiştir.

Buna karşılık, BAE Başsavcısı’nın da “Türk Adalet Bakanı'nın İstanbul'da devam eden soruşturmalarla ilgili bugün yaptığı açıklama, Türk makamlarının konuya olan bağlılığını ve ciddiyetini göstermektedir” dediği not edildi.

Çok sayıda skandal var

BAE’nin açıklaması, çok sayıda skandalı beraberinde getiriyor.

İstanbul Başsavcılığı’nın açıklamasının birkaç saat içinde kaldırıldığı düşünülünce, BAE’nin bahsettiği telefon görüşmesinin 25 Kasım günü derhal yapıldığı anlaşılıyor.

Bu soruşturma ve operasyonda yetkili makamlar Başsavcılık, kolluk ve istihbarat. Madem bunlar çiçeği burnunda açıklamanın “gerçek dışı” olduğunu birkaç saat içinde “teyit edebiliyordu”, bu operasyon niye yapıldı? Operasyon yapıldıysa, BAE’ye işaret eden o açıklama niye yapıldı?

Birkaç saatte böyle bir teyidin yapılması zaten imkansızsa, Türk yargı temsilcisi, BAE’den gelen telefon üzerine niye açıklamanın kaldırılması talimatı verdi?

Her durumda, tüm bu ayrıntıların BAE tarafından “aradık kaldırttık” diye açıklanması da diplomatik bir aşağılama niteliğinde.

Olayla ilgili Adalet Bakanı başta olmak üzere Türk yetkililerin ne diyeceği merak konusu.

Türkiye'ye yönelik aşağılamalar zincirinin son halkası

BAE'nin açıkça Türkiye'deki yargı ve kolluk gücüne dışarıdan müdahale ettiğini duyurduğu olay, ilk değil.

Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'nda Cemal Kaşıkçı'nın Suudi casuslar tarafından öldürülüp, cesedinin bir bavulda dışarı çıkarılması olayında AKP hükümeti benzer bir tavır sergilemiş, Suudilere göz yummak durumunda kalmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye'de tutuklanan Rahip Brunson'un da kendisinin Erdoğan'dan talebi üzerine serbest bırakıldığını duyurmuştu.

Somali Cumhurbaşkanı'nın oğlu Türkiye'de bir trafik kazasında bir Türk vatandaşını öldürmüştü. Şahsın yurtdışına kaçmasına göz yumulmuş, yurtdışındayken gıyaben ve Türk yargısında rastlanılmayan bir hızda yürüyen yargı sürecinde 3 yıl hapis cezası verilmiş, o da 27 bin 300 liraya çevrilerek ülkesine serbestçe dönmesi sağlanmıştı.

***

 Emekçilerin kara cuması: Baskı, fazla mesai, ağır iş yükü 

"Her ne kadar aynı gemideyiz, efsaneyiz" söylemleri, işe giriş hediyeleri, "happy hour"lar ile üstü örtülmek istense de "Efsane Kasım"lar emekçilerine kara günler yaşatmaya devam ediyor. Dünya genelindeyse "Kara Cuma" protesto ediliyor.


"Büyük indirim", "kaçırılmayacak fırsat", "Black Friday'e özel kampanya" sözlerine alıştık.

Avrupa'da ve ABD'de uzun yıllardır kullanılan bu yöntemle hem emekçiler büyük bir yoğunluk sırtlanıyor hem de milyonlarca kişi göstermelik indirimlerle alenen kandırılıyor.

Bu dönemde e-ticaretin her bileşeni, lojistiğinden yazılımına kadar iş yükü ağırlaşıyor.

Yoğunluktan çalışan sayısının da azlığıyla kargolar gecikiyor, kargo gecikince müşteri hizmetleri yoğunlaşıyor yani tüm sektör domino taşları gibi birbirinin üzerine yıkılıyor. 

Altta ezilenler de işçiler oluyor.   

Sürekli fazla mesai ile çalışan sektör çalışanları çalıştıklarının karşılığını da pek alamıyor.

soL'a konuşan bir mağaza çalışanı işçi bugünkü yoğunluğu şöyle anlatıyor:

Zaten son aylarda personel eksikliğimiz var. Neredeyse yarı yarıya personelle çalışıyoruz. Mağazada özel bir indirim olmasa da kara cuma yoğunluğu oluyor tabii. Yorgunluk daha fazla oluyor, müdürlerin baskısı artıyor.

Sektörün önde gelen firmalarından birinde çalışan bir e-ticaret yöneticisi "perişanız" diyor.

Bir döneme sıkıştırılan bu alışveriş çılgınlığının ülkemize yıllar önce getirildiğini hatırlatan e-ticaret yöneticisi siparişlerin bu dönemde yoğunlaştığını anlatıyor. 
 

Fotoğraf: AA

Emekçiler bu yoğun satış gününde seslerini duyurmaya çalışıyor.

Büyük e-ticaret mağazaları çalışanlarından tekstil devi firmalara bugün dünya çapında emekçiler iş bırakıyor. 

Fotoğraf: AA

Amazon işçileri dünya çapında grevde, Avrupa'da Zara mağazaları önünde eylemler

Bu yıl “Amazon Ödesin (Make Amazon Pay)” kampanyası kapsamında dünya genelinde 30’dan fazla ülkede Amazon işçileri, sendikalar ve destekçileri grev ve protestolar düzenliyor.

Hindistan’dan Kanada’ya, Avustralya’dan Güney Afrika’ya Avrupa’dan Güney Amerika’ya kadar geniş bir coğrafyada planlanan eylemler kapsamında düzenlenen grev ve gösterilerde Amazon’daki emek sömürüsü ve kötü çalışma koşulları protesto ediliyor.

Bangladeş'teki tekstil işçileri Amazon'u protesto ediyor.

Almanya’da da Amazon depolarında işçiler bugün greve çıktı. Verdi sendikası greve ülkenin birçok kentindeki yaklaşık 3 bin Amazon çalışanının katılmasını beklediğini duyurdu.

Bugün ayrıca tekstil ve hazır giyim tekeli Zara / Inditex işçileri İspanya, Belçika, Fransa, Almanya, İtalya, Lüksemburg ve Portekiz’de Zara mağazaları önünde eş zamanlı gösteriler planladı.

Zara mağazaları önünde buluşacak olan işçiler şirketin yüksek kârlarından pay talep ediyor.

Zara çalışanları şirketin kârından pay talep ediyor. Inditex, Eylül ayında yaklaşık 2,8 milyar avro net kâr açıklamıştı.

ABD’de bazı gruplar da Kara Cuma’da eşitsizliğe ve tüketim kültürüne karşı boykot kampanyaları düzenliyor. “Satın almıyoruz” (We Ain’t Buying It) ve “Kitlesel kararma” (Mass Blackout) gibi kampanyalarda artan eşitsizlik ve servet farkları ile tüketim kültürü protesto ediliyor.

'Parazitlerinizi tanıyın: Keneler, solucanlar ve milyarderler'

İngiltere’de “Brandalism” adlı bir sanatçı hareketi, başkent Londra’da yaklaşık 100 reklam panosunu “hackledi”. 

Reklam panolarının üzeri, Amazon ve Google’ın vergi kaçırmasını, Kara Cuma’da dayatılan tüketim çılgınlığını, şirketlerin emek sömürüsü ve işçi düşmanlığını hedef alan ilanlarla kaplandı.

İlanlardan birinde İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’nin uyarısı gibi hazırlanmış bir görselde “Parazitlerinizi tanıyın: Keneler, solucanlar ve milyarderler” yazısı yer aldı. Dünyanın en zengin patronlarına tepkinin ufkuysa düzen değişikliği yerine bu "parazitleri" ortadan kaldırmak için "servet vergisi"nin bir "tedavi" olarak önerilmesiyle sınırlı kaldı.

Bir otobüs durağındaki reklam panosuna yapıştırılan afişteyse “Amazon Prime’da yenilik: Yeni elektroşok özelliğimiz işgücümüzü siparişinizi daha hızlı getirmesi konusunda cesaretlendirmenizi sağlıyor” yazdığı görüldü.

***

Frankenstein 2025: Modern şiddetin psikopolitiği -Ezgi Gevher Avcı /soL-

 Del Toro'nun yaratığı, varlığıyla sinemanın görsel mimarisinde bir çatlak açar; ve o çatlaktan, “cennetten düşen” mülksüz yığınların insanlaşma talebi sızar.

Avrupa insan olmayı ancak köle ve canavar yaratarak başarabilmiştir.

Jean-Paul Sartre’ın Yeryüzünün Lanetlileri için yazdığı önsözde geçen bu cümle Batı’nın uygarlaşma hikayesinin iç örgüsünü açığa çıkarır: modern özne, ancak sürekli bir fazlalık üreterek —dışarı sürülmüş, hukuku askıya alınmış artık bedenleri var ederek— ayakta kalır. Köle bedeninden medenileştirilecek halka, oradan düşmana ve en sonunda teknik olarak işlenebilir bir test alanına uzanan bu çizgi, modernliğin insan tanımını koruyabilmek için kendi canavarını yeniden üretme zorunluluğudur.

Frankenstein bu zorunluluğu temsil alanına taşıyan bilindik örneklerindendir. Hollywood’un yıllarca yeniden ürettiği sessiz, akılsız ve öldürmeye saplantılı canavar stereotipi, Mary Shelley’nin yaratığının karikatürize edilmiş bir gölgesidir. Del Toro’nun 2025 yapımı Frankenstein’ı ise bu stereotipi ters yüz ederek Shelley’nin çizdiği doğrultuyu bugünün tarihsel ve toplumsal hakikatine taşır.

İki hikâye, iki temsil, iki sınıf

Del Toro, tıpkı Shelley gibi aynı hikâyeyi iki farklı öznenin bakışından anlatır: Victor Frankenstein ve Yaratık.

Victor’un bakışı modern öznenin dünyayı kavrama biçimidir. O her şeyi; denetlenebilir, sınıflandırılabilir, işlenebilir bir maddeye dönüştürmeye çalışan bir irade taşır. Laboratuvardaki bedenle kurduğu ilişki bilimsel meraktan ziyade, dışarıda bırakmak istediği her şeyi —ölümü bile— kontrol altında tutma arzusunun tezahürüdür. Beden onun için tarihten ve duygudan arındırılmış bir ham madde, kesilip eklenebilir bir yüzeydir.

Victor’un bakışı filmde en açık sembolik karşılığını Mikail heykelinde bulur. Eski ve Yeni Ahit’te Lucifer’ı gökten yere fırlatan, düzeni koruyan baş melek Mikail, uygarlığın “cezalandırma hakkı”nın taşlaşmış hâlidir. Heykeldeki trichilion —şeytanı delip geçen mızrak— Victor’un yaratığı disipline ettiği demir sopanın ikonografik arka planını hatırlatır. Benedict mavisinin aristokrasiye, turkuazın varlıklı sınıflara ayrıldığı görsel düzen, bu cezalandırıcı iktidarın sınıfsal katmanlarının estetiğini tamamlar.

Başmelek Michael’in Zaferi, Raphael, Louvre Museum, 16. yüzyıl.

Yaratığın bakışı ise tam tersidir; o modern öznenin karanlıkta bıraktığı her şeyin toplamıdır. Söz hakkı elinden alınmış, adı olmayan, varlığı sürekli ertelenmiş bedenlerin perspektifidir. Anatomisi bir kompozisyon yüzeyidir: dikişlerin konumu, kasların dokusu, derinin solgunluğu ve ışığın gövde üzerindeki kırılması, düzenli ve teknik bir şiddetin izlerini taşır. Kule sahnelerinde zincire vurulmuş Prometheus, cennetten düşen Lucifer ve çarmıhtaki İsa mitleriyle aynı arketipsel uzantıları paylaşır.

Vulkan’ın Prometheus’u Zincire Vuruşu, Dirck van Baburen, Rijksmuseum, 16. yüzyıl.

Yaratık; savaşta ölen yoksul askerlerin, idam edilen yoksul mahkûmların, tahrip gücü yüksek patlayıcılarla bile yok edilemeyen, insanlaşma şansı çalınmış mülksüz yığınların parçalı varlığının temsilidir.

Film, bu iki bakışın çarpışmasında açılır: Victor dünyayı düzenlemek isterken, Yaratık o düzenin dışarı sürdüğü artık varlığın geri dönüşüdür. Bu karşılaşma baba-oğul ilişkisinden öte, modern dünyanın kendi karanlık yüzüyle çatışmasıdır.

Şiddetin kaçınılmazlığı

Fanon; sömürgecinin kan banyosunda doğan ulusal bilincin, daha embriyo aşamasında bile çelişkinin tek çözümünün şiddet olduğunu bildiğini ifade eder. Del Toro’nun yaratığı da bu içgörünün sinematografik karşılığıdır.  Yaratık, yaratık olduğu için değil, insan olması imkansızlaştığı için şiddeti içselleştirir.

Yaratığın şiddetle ilişkisi, Victor’un laboratuvarında başlayan barbarlığın dünyaya yayılmasıdır. O, kendini ifade edebildiği tek dile —şiddete— sığınarak geri döner. Sömürünün yarattığı artık beden, bir noktadan sonra, yıkıcı bir hakikat olarak kendini dayattığında “efendi” tarafından duyulabilir. Bu varlık mücadelesini yaratığın şu sözünde görürüz: Bana can veren o korkunç irade şimdi beni lanetliyor mu? Asıl mucize benim konuşabilmem değil, senin dinleyebilmen!

Burjuva mimarisinin taş ağırlığı —yüksek tavanlar, gölgeli koridorlar, soylulara ait dekoratif estetik— kapitalist düzenin dünyayı denetleme arzusunun mekânsal karşılığıdır. Fakat yaratık bu mimarinin karşısında durduğunda dev görsel düzen sarsılır; mimari bir fon olmaktan çıkıp yaratığın bedeninde yücelen yeni ikonografiyi taşımaya başlar. Yaratık, burjuva mekânını anlam kaybına uğratır: taşla kurulan soylu yapı, bedenin yüceliğiyle silikleşir.

Victor ve yaratık laboratuvardan soylu malikanelere, oradan dünyanın buzla kaplı sınırlarına uzanan bir hatta çatışırlar. Bu çatışma, taraflardan biri yok olana kadar sürecek mutlak bir antagonizmadır. Yaratığın şu sözü Del Toro’nun sınıf mücadelelerine bakışının diyalektik yönünü vurgular: Avcı kurttan nefret etmiyordu, kurt koyundan nefret etmiyordu; ama aralarında şiddet yaşanması kaçınılmazdı.

Sözün Başladığı Yer: Yaratığın Hikayesi

John Milton, Kayıp Cennet’te sözü Tanrıdan alıp cennetten düşenlere vererek göksel düzeni mahkûm eder. Shelley de bu çizgiyi sürdürür. Hollywood ise yaratığın söz hakkını elinden alıp ona sahibinin adını verir. Del Toro, ise söz söyleme hakkını yaratığa geri teslim ederek Milton ve Shalley doğrultusuna sadık kalır. Victor’un ölmeden önce kendi adını geri istemesi, Hollywood’un “ad verme” jestinin yeniden tersine çevrilmesidir. Sözün bastırılana geçmesi, düzenin hegemonik söylemini çökerterek kopuş yaratır.

Gustave Dore’un Kayıp Cennet gravürlerinden.

Bu nedenle yaratığın anlatısı bir savunma değil; barbarlığın ifşası ve insanlaşma talebidir. Fanon’un ifade ettiği devrimci jest burada görünür olur. Yaratığın sözü artık bir itiraf değil, bir hüküm gibidir:  Beni sevgisizliğe mahkum edeceksen, ben de kendimi öfkeye adarım, zira benim öfkem sonsuz!”

Mikail’in gölgesinde modern şiddet rejimleri

Bu noktada film, güncel şiddet rejimlerinin anlaşılmasına açılan bir penceredir; modern şiddet biçimlerini göstermek üzere politik bir alegori olarak geri çağrılır. Bugün modern dünyanın “fazlalıkları”, Williham Robinson’un bahsettiği artık insanlığın imha coğrafyalarında açıklık kazanır: sınırsız gözetim, militarize sınırlar, teknik olarak işlenebilir düşman figürü olarak karşımıza çıkar. Öte yandan Gazze’de insanların üzerinde denenip pazarlanabilir çözümlere dönüştürülen şiddet teknolojileriyle Victor’un laboratuvarındaki mantık aynıdır: beden bir deneyin gerecidir; yaşam ve ölüm ayarlanabilir değişkenlerdir.

İsrail Başbakanlık hesabından, 7 Ekimden hemen sonra yapılan şu paylaşım dikkat çekicidir: “Bu çatışma ışığın ve karanlığın çocukları arasında, insanlık ve orman yasaları arasındadır.” Bu, çağdaş jeopolitiğin Mikail ikonografisinde güncellenmiş hâlidir: kendini ışığın taşıyıcısı ilan eden özne, karşısındakini şeytanlaştırarak kendi şiddetini kutsallaştırır. Bu, "beyaz adamın yükü" söyleminin temelidir; şiddeti uygarlık misyonu gibi sunarak şiddet döngüsünü sürdürür.

Del Toro’nun alegorisi, Netanyahu’nun kendine atfettiği bu ilahi rolü hükümsüz kılar; Victor’un yaratığı karanlığa sürüp yok edilmesi gereken bir varlık olarak işaretlemesi, İsrail ordusunun Filistinli sivilleri “hedef” olarak kodlayan optik rejimiyle aynı mantığa dayanır. Modern düzen, ışık iddiasıyla yeniden ve yeniden karanlık üretir. Del Toro, William Frankenstein’ın şu sözleriyle gerçek faili işaret eder:  ...Doymak bilmeden her şeyi yutan bu yangının ta kendisisin. Hepsi senin eserin Victor. Asıl canavar sensin!

Film, insanlığı parçalayan, kimliksizleştiren, söz söyleme hakkını gasp eden küresel düzeni mahkum eder. Del Toro'nun yaratığı, varlığıyla sinemanın görsel mimarisinde bir çatlak açar; ve o çatlaktan, “cennetten düşen” mülksüz yığınların insanlaşma talebi sızar.

Ezgi Gevher Avcı /soL 

Referanslar

1- Shelley, Mary. Frankenstein ya da Modern Prometheus. Çev. Yiğit Yavuz, İş Bankası yayınları, 2015
2-  Milton, John. Kayıp Cennet. Çev. Enver Günsel, Pegasus Yayınları 
3- Fanon, Frantz. Yeryüzünün Lanetlileri. Çev. Ayşe Günce, İletişim Yayınları, 2021.
4- Loewenstein, Antony. Filistin Laboratuvarı. Çev. Ayşen Gür, İletişim Yayınları, 2024

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -30 Kasım 2025-

 CHP’de Özgür Özel damgası ve Kılıçdaroğlu’nun açtığı yol -Gökçer Tahincioğlu-  Özel, mücadeleyle liderliğini pekiştirdi… Şimdi önünde CHP’n...