halkTV "Köşebaşı" -17 Ocak 2026-


İTO Başkanı’na milyonlarca liralık harcamayı sordular -Bahadır Özgür- 

İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç’in adını hiç duymayanlar da son mahareti sayesinde öğrenmiş oldu. Yurt dışından 30 Euro gümrük muafiyeti ile alışveriş yapma imkanının kaldırılmasını ‘müjde’ diye açıklayınca, kıyamet koptu. Özellikle 1500 TL’lik harcamaya bile göz dikmelerine gençler oldukça öfkeli.

Peki Avdagiç memleket ekonomisini ve ‘yerli tüccarları’ bu kadar düşünüyorken, acaba kendi yönettiği kurumun milyonlarca liralık bütçesini nasıl harcıyor? Bir şeffaflık var mı? Binlerce üyesi gelir-gider kalemlerinin ayrıntısını biliyor mu?

Uzatmadan yanıtlayalım: Hayır!

800 bini aşkın üyesi ile dünyanın en büyük ticaret odası olan İTO’nun resmi olarak aidat gelirine, bütçesine, gelir ve gider tablolarına ulaşmak mümkün değil. Lafta kamuya açık lakin, bulabilene aşk olsun!

İşte tam da Avdagiç’in milleti zıplatan yurt dışı alışverişle ilgili açıklamaları tartışılırken, yeni bütçenin görüşüldüğü 26 Aralık günü yapılan olağanüstü meclis toplantısına dair bazı ayrıntıları öğrendim. Kimi üyeler kürsüden kalem kalem harcamaların detayını sordu.

Sorular gerçekten dikkat çekici.

Bir kısmını madde madde aktarayım:

* İTO yönetimi 2025 yılında ‘hediyelik’ başlığı altında tam 30 milyon 598 bin lira harcamış. Kime alınmış onca hediye? Üyeler de sordu ama yanıt yok.

* Bayağı yüklü yurt dışı seyahat gideri var. Fakat esas dikkat çekeni “Diğer kişiler seyahat ve konaklama” başlığı altında yapılan harcamalar. İTO yöneticileri ve üyeleri dışında ‘diğer kişiler’ kim, o da belli değil. Toplantıya katılanlar da öğrenmek istemiş. Nitekim bu ‘diğer’ kişilerin konaklamasına 8 milyon, uçak biletine 9 milyon lira harcanmış.

* İTO’nun 2025’te düzenlediği panel ve seminerler için harcaması 4 milyon 64 bin lira olurken, bunlar için alınan danışmanlık hizmetlerine ödeme ise 21 milyon 23 bin lira. Yine kimden hangi firmadan, nasıl danışmanlık alındığı açıklanmadı.

* ‘Bilgiyi geliştirme’ başlıklı kalemin toplam maliyeti 126 milyon 584 bin lira. Yazılım için ödenen para 110 milyon lira. Her yıl yazılım alınıyor mu, belirsiz. İlginçtir yazlımın bir de ‘bakımı’ yapılmış ve ona da 14 milyon lira ödenmiş.

* Bir başka kalem ‘Bilginin ticarileştirilmesi.’ İTO bilgi satıyor fakat burada ödenen gelir değil gider. Onun tutarı da 90 milyon 899 lira. Peki bunca yatırımdan ne kazanılıyor? Elbette belirsiz.

* İlginç harcamalardan birisi de bütçede ‘garsonlar’ diye geçen kalem. Ne İTO yönetimi garsonlara 12 milyon 121 bin lira ödedi. Haklı olarak üyeler soruyor: “Bu nasıl bir harcama? İhtiyaç oldukça günlük hizmet mi alınıyor, bizim garsonumuz mu var? Şirketlerle mi çalışıyoruz?”

* Diğer bir kalem de ‘kamuoyu oluşturma harcaması.’ Tutarı 43 milyon 690 bin lira. Reklam mı verilmiş, kime verilmiş, kampanya mı düzenlenmiş; düzenlenmiş ise kimle çalışılmış, belli değil yine.

Ve en önemli harcamaya geldik. İTO bütçesinden geçen yıl Turizm Geliştirme ve Eğitim Vakfı'na (TUGEV) 90 milyon 825 bin lira gönderildi. Burayı biraz detaylandıralım…

TUGEV aslında 1984 yılında Vehbi Koç, Semahat Arsel, Mehmet Kemal Dedeman başta olmak üzere 17 kişi ve kurum beraber kurdu. İTO ile bağlantılıydı. Amaç o dönem yetersiz olan turizm konusunda eğitimli personel yetiştirmeye katkıydı. Sonradan hem devlet okullar açtı hem de turizmcilerin birlikleri bu konuda rol üstlendi.

Vakfın başkanı Şekib Avdagiç. Yönetiminde aynı zamanda İTO Başkan Yardımcısı olan turizmci Bahadır Yaşık da bulunuyor. Yani kendi yönetimlerindeki vakfa 90 milyon lira vermişler. Üyeler toplantıda paranın niye verildiğini, nasıl bir turizm çalışması yapıldığını sordular.

/././

Önünde "diz çökmesi" işe yaramadı: Trump Machado’yu sildi -Mustafa K.Erdemol- 

Gerçekten gündemi yakalamak çok zor. O kadar sık, o kadar hızlı değişiyor ki yetişmenin olanağı yok. Birkaç gün önce ABD’nin Venezüela haydutluğunu konuşurken, şimdi İran’da olup bitenlerde gözümüz kulağımız. Dünyanın içine sokulduğu sosyal/politik durum birbirini izleyen, birbirinden de bağımsız olmayan gelişmeler doğuruyor sürekli. Gündemdeki yerleri sık değişse de birbirine bağlı olaylar aslında tanık olduklarımız.

Aktörler de değişiyor değil tabii. Çoğunlukla ABD/ İsrail ortaklığının belirlediği gündemler bunlar. Ortadoğu’da, Latin Amerika’da, Kuzey Kutbu’nda ya ikisinin birden ya da tek tek her birinin parmağı olan gelişmelere tanık oluyoruz. Dolayısıyla şu sıralar İran öne çıktığından olsa gerek Venezüela haydutluğunun kahramanlarından Maria Corina Machado’nun ABD Başkanı Donald Trump’a  “yaltaklanma”sı gözden kaçıverdi. Ya da hak ettiği ilgiyi görmedi.

Oysa, teslimiyetin, kendini vermenin en rezil örneği bir figür olarak dikkatimizden kaçmamalıydı Machoda. Malum, bir süre önce uzun süreden beri itibarı yerle bir olmuş Nobel Ödülü’ne Barış alanında layık görülmüştü. Trump’ın aslında kendisine verilmesini beklediği ödüle yani.

İşte bu Machado, geçtiğimiz gün “ödülünü”“Venezüela’ya yardımlarından ötürü” Trump’a verdi. Ödülü almakta hiçbir etik sorun görmeyen Trump da bunu “karşılıklı saygının harika bir göstergesi” sözleriyle değerlendirdi. Hiç büyümemiş “insanlar” yönetiyor dünyayı. Rezalet.

Kendi aralarında ne halt ederlerse etsinler ama kişiliksizliğin normalleştirilmesi gibi bir tehlike barındırdığı için öfke doğuruyor bu tür tutumlar. Peki Machado neden bu tür bir “yaltaklanma” ihtiyacı duydu? Kenara itildiği, Trump’tan beklediği ilgiyi görmediği için. Çünkü davranışlarında tutarlılık olmayan Trump yine şaşırtan bir tavır sergileyerek Venezeüla’nın geçici Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’ı açık açık övdü, biliyorsunuz. Ondan “she's a terrific person”  (muhteşem biri) diye söz ederken ödülü kabul töreninde ne Machado’nun ne de Temmuz 2024 seçimlerinin galibi olarak tanımasına ragmen Venezüela muhalefet lideri Edmundo Gonzales Urrutia’nın adını bile anmadı.

Maduro’nun Yardımcısı, geçici Venezüela Devle Başkanı Rodriquez’in Trump’ın övgüsüne mazhar olmasını kendi adıma çok utandırıcı bulduğumu söyleyerek belirteyim; yeni bir “müttefik” bulduysa, Machado ile Urrutia’ya neden ihtiyaç duysun ki Trump? Muhalif ikilinin gözden düşmesinin gerekçelerinden biri de Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt’in dediğine göre, başta ordu olmak üzere Venezüela’nın diğer devlet kurumlarının sadakatini sağlayamayacaklarının düşünülmesi. Burada olumlu gibi görünen şu; demek ki ordu ile kurumlar pek de ABD’nin sandığı gibi “çantada keklik” değil. İster istemez Trump’ın onlarla çalışacağı anlamına geliyor bu. İhtiraslarının sınırlanmasına yarayabilir bu durum. Zayıf da olsa bir umut aslında benimki.

Sonuçta Nobel’i verip yeniden gözüne girmek istediği Trump tarafından “itin gözüne” sokulmuş bir figür olarak medyaya konu oldu Machado.

İşin bir de Nobel’i dağıtan komiteyle ilgili boyutu var. Komite ödülün “iptal edilemeyeceğini, paylaşılamayacağını, başkasına devredilmeyeceğini” açıkladı ama madalya sahibinin madalyayı dilediği gibi kullanabileceğini belirtti. Yani ödüle layık görülen, “ödül sahibi” sıfatını koruyabilir ancak madalyayı hediye edebilir. Açıklamanın tuhaflığından onların da meseleye bir çözüm getiremedikleri anlaşılıyor Oysa bilmeleri gerekirdi bu tür bir durumla karşılaşabileceklerini. Çünkü Ukrayna’dan kaçanlara yardım ettiği için kendisine verilen Nobel Ödülü madalyasını yakın zamanda 100 milyon dolardan fazla bir fiyata açık artırmayla satan Dmitri Muratov örneği var ortada.

Machado rezilliğine ülkesinin tarihini de alet etti bu arada. Yaklaşık 200 yıl önce Bağımsızlık Savaşı sırasında ABD’nin, büyük bağımsızlık mücadelesi lideri Simon Bolivar’a madalya verdiğini anımsatarak şimdi de “Bolivar’ın halkının”,  “kardeşlik"  adına ABD liderine aynısını yaptığını söyledi. Ülkesinin liderinin ABD’li haydutlarca evine girilerek kaçırılmış olmasından duyduğu en ufak bir rahatsızlık yok “nobel barış ödülü sahibi”nin.

Her zaman “efendi” değil, zaman zaman “köleler” de hak eder küfürü.

Ama kendini aşağılatana küfür etsen ne olacak?

/././

Son pandemi: Tükenmişlik!-Ayşenur Arslan- 

Küresel ölçekte yapılan bir araştırmaya göre biz birbirimize güvenmiyoruz.

MetroPOLL’ün Türkiye çapındaki araştırmasına göre de yaklaşık iki kişiden biri tükenmişlik sendromundan muzdarip.

Hem de en aşırısından. Araştırmanın diliyle söylersek, toplumun yüzde 61’i “yüksek veya çok yüksek” düzeyde tükenmişlik yaşıyor.

Yani memleketin yarısından fazlası yorgun, mutsuz, umutsuz.

Tükenmişliğin en yoğun hissedildiği kesimler kadınlar, gençler, işsizler ve öğrenciler..

Kadınların üçte ikisinin (yüzde 66) yüksek tükenmişlik yaşaması, iş ve bakım yükünün yarattığı baskının bir göstergesi.

Bir bakıma tarih boyunca taşıdıkları yükün sonucu.

Ne var ki, günümüzde o yüke daha ağırları ekleniyor: Ekonomik yoksunluk.. Çocukların eğitimi konusunda yaşanan endişeler.. Hanede bazen evin erkeğinin işsiz olması.. Bir türlü silinemeyen borçlar..

Bunlar kişisel tablonun anlattıkları. Bir de toplumsal tablo var ama.. “Yoruyor, üzüyor, tüketiyor” denilen o tablodaki veriler şöyle sıralanıyor: Suç ve şiddet olayları (yüzde 29), Siyaset (yüzde 21), Ekonomi (yüzde 19) Toplumsal/ahlaki çürüme (yüzde 18)

* * *

Hiç tanımadığım, karşılaşmadığım Murat Çalık’ın başına gelenler mesela.. Kanser geçmişi ve ağır kilo kaybına rağmen tutukluluğunun devamına karar verildi, malum. Son günlerdeki durumunu bakılarak acil ameliyata alındı. Sonra… Ameliyattan 48 saat sonra cezaevine geri gönderildi.

O 48 saat sadece annesini, eşini, yakınlarını değil.. Bizleri de tüketti. Kendi adıma söylersem üç gündür uykularım haram!!!

Ona mı, sevgili arkadaşım Merdan’a mı, cezaevinde 300 günü tamamlayan İmamoğlu’na mı.. Hatta -abartmıyorum- İran’da idam edileceği söylenen o güzel evlada mı yanayım bilemedim.

Hukukun, Trump gibi delilerin kişisel oyuncağı haline geldiği.. Ya da İran’daki gibi karanlık çağlara gidiş bileti olduğu bir dünyadayız. Karanlığı aydınlatmak için kendisini yakanların devrindeyiz.

Sadece oralar şuralar değil elbette.. Buralarda da hukuk kayıplara karıştı.

Ciddi iddialarla suçlanan, telefonunun şifresini vermeyi reddeden Rezan Epözdemir tahliye edildi. Tutuklu oldukları süre, verilmek istenen cezanın yatarını aştığı halde bırakılmayanlar içerde.

Hukukun olmadığı yerde güven olur mu? Güven yoksa sorunlar çözülür mü?

MetroPOLL Araştırma diyor ki:

“Seçmen profilleri üzerinden yapılan analizde, toplumun yüzde 45'inin "her yere güvensizler" kümesinde olduğu görüldü. Bu grup ne devlete ne kurumlara ne de diğer insanlara güveniyor. Özellikle muhalefet seçmeninin (CHP, İYİ Parti, DEM Parti) büyük kısmı bu güvensiz ve tükenmiş kitleyi oluşturuyor. İktidar seçmeni ise daha çok "kuruma yaslananlar" (Devlet çözer diyenler) grubunda yer alıyor.”

Analizdeki “kuruma yaslananlar” ifadesi çok şey anlatıyor.

Toplum bugün yalnızca tükenmişler / tükenmemişler.. Güvenenler / güvenmeyenler vs diye ayrılmıyor.

Özellikle bir “iktidar projesi” olarak şöyle ikiye ayrılıyoruz:

Bir tarafta cebindeki son kuruşa kadar silkelenenler / diğer tarafta paranın gittiği iktidar destekçisi kitleler. Yani iktidara yaslananlar.

Araştırma aslında bize bildiğimiz ya da hissettiğimiz gerçeği anlatıyor. Gençlerin ruh hali.. Başta Milli Eğitim Bakanı olmak üzere bakanların ve AKP sosyetesinin çocuklarının yurt dışı tecrübeleri.. Sıradan hale gelen haberler, araştırmaya şöyle yansıyor:

“Aidiyet ve göç konusundaki veriler beyin göçü tehlikesini doğruladı. Genel nüfusun üçte ikisi Türkiye'de yaşamayı tercih etse de, 18-34 yaş grubunda durum kritik. Gençler ve eğitimli kesimde "Fırsat olsa başka ülkede yaşamak isterim" diyenlerin oranı, ülkede kalmak isteyenlerle neredeyse başa baş noktasına geldi. Rapor, bu grupta gitme isteğinin artık marjinal bir düşünce değil, "ana akım bir seçenek" olduğunu vurguluyor.”

Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu kendi ağzından duyduğumuz Erdoğan, gençleri ve yetkin isimleri “harcanabilir yığınlar” olarak görüyor ya!

O projenin amacı her neyse -bir başka yazıda ele alırız- sonucu ortada: *Hukuk yok.. *Güven yok..  *Huzur yok.. *Neşe hiç yok.

/././

O kız çocuğunu neden daha önce korumadınız?-İsmail Saymaz- 

Ankara’da 14 ve 15 yaşlarındaki yaşındaki E. ve N. adlı iki kız çocuğunun gece kulüplerinde çalıştırıldığını, fuhuşa sürüklendiğini ve seks dolandırıcılığına itildiğini anlattığım köşe yazım büyük ses getirdi.

İnfial yarattı E. ve N.’nin başından geçenler…

Neler mi yaşamışlardı?

Hatırlatayım.

E., 2011 doğumlu.

İlkokul altıdan terk.

Geçen yıl 18 Eylül’de Emniyet’e başvurmuş.

Emniyet Ankara Aile ve Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ne yönlendirmiş.

E., 26 Eylül 2025’te kuruma kabul edilmiş.

İkinci çocuğun adı ise N.

2010 doğumlu.

Liseden terk.

16 Ekim 2025’te kuruma kabul edilmiş.

Ortak noktaları B. adlı gece kulübünde çalıştırılmak.

Çocuk Koruma ve İlk Müdahale Değerlendirme Birimi’nde 17 Ekim’de ifadeleri alındı.

Görüşme raporunda ‘çocukların anlattıklarına göre’ bölümünde şu iddialara yer veriliyor:

-‘İş hayatı’ garsonluk, konsomatrislik, striptiz ve direk dansıyla başlıyor.

-Patron “Bu adamla birlikte ol, sana 5000 TL ödenecek” diyor. Cinsel ilişki teklifini reddedenler işten atılıyor.

-Polis geldiğinde kızlar depoya açılan kapıdan dışarı çıkarılıyor.

-İçeride uyuşturucu satılıyor.

-‘B.’ adlı mekanda 18 yaşından küçük 10-15 kız çalıştırılıyor.

-‘B.’nin yanı sıra G., İ., P., ve B. adlı mekanlarda da kız çocukları çalıştırılıyor. G.’de kızlar fuhuşa zorlanıyor. A. ve P. uyuşturucu ağırlıklı.

-Kadınlar ve kız çocukları bazı gece kulüplerinin işletmecileri tarafından ‘Tokatçılık’ ya da ‘Çat Çat’ denilen seks dolandırcılığına sürükleniyor. Bu dolandırıcılık türünde, WhatsApp’tan ulaşan ‘müşterilerin’ evine anlaşmalı taksilerle gidiliyor. Evde para alındıktan sonra ‘organizatör’ çağırmış gibi aşağıya inilip kaçılıyor. Bir gecede 10-15 tokatçılık yaşanabiliyor.

-Antalya ve Mersin’e gidilerek, tokatçılık yapılıyor.

-Mamak, Keçiören ve Altındağ nüfus müdürlüklerinde anlaşmalı memurlar üzerinden çocukların yaşı kimlik kartlarında büyük gösteriliyor.

-‘Panel’ adı verilen telefon uygulaması ile adı-soyadı öğrenilen müşterilerin özel bilgileri ele geçirilerek, şantajla para vermeleri isteniyor.

Bakanlık gerçeği saklıyor

Ben bu rezaleti duyurunca Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, açıklama yapmak zorunda kaldı.

Açıklamada, geçen eylül ve ekim aylarında kuruma ilk kabulleri yapılan kızların beyanları ihbar kabul edilerek, suç duyurusunda bulunulduğu ifade ediliyor.

Bu, doğru.

Böylece adli makamların harekete geçtiği, soruşturma açıldığı ve çocukların devlet koruması altına alındığı anlatılıyor.

Açıklamada şöyle devam ediliyor:

“Çocukların her türlü ihmal ve istismardan korunması en temel önceliğimizdir. Çocuklarımızın güvenliğini tehdit edecek hiçbir ihmal ve istismara müsamaha gösterilmeyecek ve bu konudaki mücadelemiz kararlılıkla sürdürülecektir.”

Bu bilgi gerçeği yansıtmıyor.

E.’ye danışmanlık verilmiş

Dahası…

Yurttaşlara yalan söyleniyor.

Çünkü Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı yetkilileri, E. ile ilk kez 18 Eylül 2025’te tanışmadı.

E.’nin bakanlığa bağlı Ankara Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi (ŞÖNİM) ile teması eskiye dayanıyor.

E., ‘evden kaçtığı’ gerekçesiyle annesi T.D. tarafından şikayete konu edilmiş. Bir aile mahkemesi danışmanlık tedbiri uygulanmasına karar vermiş. Çocuk Koruma Kanunu’nun beşinci maddesine göre danışmanlık tedbiri, anne ve babalara çocuk yetiştirme konusunda, çocuklara da eğitimleri ve gelişimleriyle ilgili sorunlarının çözümünde yol göstermeye yönelik bilgilendirmeye deniyor.

Yani E., Ankara ŞÖNİM’de danışmanlık alıyor.

Annesi konsomatris, babası cezaevinde

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, E. ve ailesini tanıyor mu?

Evet, tanıyor.

Kurum tarafından hazırlanan raporda, anne T.D.’nin konsomatris olarak çalıştığı, günlük 4.000 TL kazandığı, lise mezunu olduğu ve kızı üzerinde yeterli otoriteyi sağlayamadığı ifade ediliyor.

Baba D.’nin ise çeşitli suçlardan ceza aldığı, tutuklu olduğu ve 2039 yılına kadar içeride kalacağı belirtiliyor.

E.’nin iletişime açık olduğu, sorulara açık ve net cevap verdiği kaydediliyor. Kardeşi M.’nin ise sekizinci sınıfta okuduğu, başarısının yüksek ve okula devamının düzenli olduğu anlatılıyor.

Bir yıldır kulüplerde çalışıyor

Rapordan anlıyoruz ki…

E., danışmanlık aldığı tarihte konsomatrislik yapıyor.

Çünkü E., 18 Ekim 2025’te Çocuk İzleme Merkezi’nde alınan ifadesinde şöyle diyor:

“Bir kulüp var, ‘B.’ diye. Kız çocuklarını çalıştırıyorlar, uyuşturucu ve zorla alkol içiriyorlardı. Bu kulübe iki ay önce gitmiştim. Orada B.K. adlı kişi, kulübün sahibi ile arkadaş. B.K. ile ‘abla’ dediğim E.V. sayesinde tanıştım. E.V., eskort gibi gidip tokatçılık yapıyor. Bana ‘Gel beraber fuhuş yapalım, çok para var. Hiçbir şey yapmana gerek yok, yanımda otur, görüntü yap’ dedi. Yanında iki kere bulundum. Bu olay 1.5 ay kadar önce oldu.”

Ayrıca 22 Ekim 2025 tarihli görüşme raporunun sonuç bölümünde E.’nin “Bir yıldır bu kişileri tanıdığı, detaylı işlere gittiği” anlatılıyor.

E.’nin ifadesi, Ankara ŞÖNİM’de danışmanlık aldığı dönemde gece kulüplerinde çalıştığını, fuhuş ve seks dolandırıcılığına itildiğini gösteriyor.

Öyleyse…

E., neden vaktinde koruma altına alınmadı?

Niçin danışmanlıkla yetinildi?

Danışmanlık verilirken, konsomatrislik yaptığı bilgisini sakladı mı?

Yoksa bu bilgi biliniyordu da görmezden mi gelindi?

Bu soruları yönelttiğim Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı yetkilileri dosyada gizlilik kararı bulunduğu gerekçesiyle yanıt veremeyeceklerini söylediler.

Bakanlık görevlileri şüpheli

Oysa Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı yetkilileri şüpheliler arasında yer alıyor.

E.’nin danışmanlık sırasında fuhuşa itilmesi bakımından kamu görevlileri hakkında görevi kötüye kullanma veya görevi ihmal yönünden dosya Memur Suçları Bürosu’na gönderilecek.

Hali hazırda E.’nin ifadelerinde adı geçen bir kişi tutukluyken, iki kişi için ev hapsi tedbiri uygulanıyor.

/././

halkTV

soL "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-


3 Ocak saldırısında ABD 'gizli silah' mı kullandı?-Yiğit Günay- 

Bir kurmaca öykünün bizzat Beyaz Saray tarafından paylaşılması, ABD’nin on yıllardır elinde olan bir teknolojiyi artık kullanmaya, ancak savaş suçu kapsamına gireceği için kullanımını meşrulaştıracak bir siyasi anlatıyı da inşa etmeye karar vermiş olabileceğini gösteriyor.

Amerikan ordusunun 3 Ocak 2026’da Venezuela’ya düzenlediği ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yla eşi Cilia Flores’in kaçırılmasıyla sonuçlanan saldırı, hâlâ dünyanın gündeminde.

Esas konuşulan, saldırının siyasi sonuçları: Emperyalist sistemin tepesinde yer alan ülkenin, şimdiye kadar işlerine geldiği gibi eğip bükmek üzere “korudukları” uluslararası hukuk zeminini tamamen ortadan kaldırmasının bundan sonra dünya için ne anlama geleceği, en büyük tartışma konusu.

Öte yandan, 3 Ocak günü sahada askeri olarak ne yaşandığı da hâlâ konuşulan başlıklardan biri.

ABD, onlarca Venezuelalı ve Kübalı’nın ölümüyle sonuçlanan saldırıyı, kendi iddiasına göre herhangi bir ölümcül yara almadan nasıl kotardı?

Bu hafta tartışmaya, bir “gizli silah” boyutu eklendi.

Bir tuhaf propaganda mülakatı

Geçtiğimiz günlerde X platformunda, herhangi bir kaynak gösterilmeyen bir mülakat paylaşıldı. Mülakatın, 3 Ocak günü sahada bulunan Venezuelalı bir askerle yapıldığı iddia ediliyordu.

Hiçbir ciddi yayın organında haberleştirilmedi, zira okunduğu anda kurmaca olduğu anlaşılıyordu. ABD karşısında çaresizlik ve teslimiyet duyguları, yurtsever olmak bir yana, Latin Amerikalı bir askerin dile getirmeyeceği bir üslupta ifade ediliyordu.

Mülakatın çok paylaşılan kısmı şuydu:

Bir çeşit silahları vardı. Benim yerimden sıçrattı, burnum kanamaya başladı, ne olduğunu bile bilmiyordum. Bütün Karakas’ta duyulan bir ıslık sesi gibiydi, insanların burunlarından, kulaklarından kan geliyordu. Hareket edemedik. O ıslık bizi tamamen hareketsiz bıraktı. Bunun bir ses darbesi silahı veya pasif sonik dalga olduğunu söylüyorlar.

Anlaşılan, bu kurmaca mülakat, moral bozmaya yönelik sistematik propaganda kampanyasının parçası olmanın yanında, bir de bu “gizli silah” söylentilerini yaymak için üretilmiş ve paylaşılmıştı.

Üstelik, mülakatı yayma işi pek “iz bırakmayacak” şekilde de yapılmadı. Bizzat Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt, 1,7 milyon takipçisi olan X hesabından mülakatı “Derhal ne yapıyorsanız bırakın ve bunu okuyun” notuyla paylaştı.

Peki bir “gizli silaha” dair, ciddiye alınır yayınlarda herhangi bir ipucu çıktı mı?

'ABD o silahı 2024’te ele geçirdi’

Uzun yıllar NPR gibi kurumlarda çalışmış olan savunma ve istihbarat muhabiri Sasha Ingber, 12 Ocak’ta Substack’te “Kaynaklara göre ABD, ‘Havana Sendromu’yla bağlantılı bir silahı test ediyor” başlıklı bir yazı yayımladı.

“Havana Sendromu”, 2016 yılında ABD’nin Küba Büyükelçiliği’nde çalışan personelin bir kısmının baş ağrısı, baş dönmesi, migren, odaklanamama ve hafıza kaybı gibi sorunlar yaşadıkları iddiasına verilen isim.

Ingber, söz konusu tuhaf mülakatın üzerine, ABD askeri ve istihbarat dünyasından kaynaklara, böyle bir silah olup olmadığını sordu. Dört kaynak, ABD hükümetinin elinde Havana Sendromu’nu tetiklediğini söyledikleri bir cihazın bulunduğunu öne sürdü. Kaynaklar, silahın 2024’te ABD’nin eline geçtiği iddiasını dile getirdi.

Ingber’in kaynaklarından biri, Karakas’ta böylesi bir silahın kullanılıp kullanılmadığından bağımsız olarak, ABD’nin elinde “bedensel iç sıkıntılar” yaratan bir silahın uzun yıllardır olduğunu açıkladı. Cihaz ölümcül değildi fakat hedefindeki kişinin yere kapanmasını beraberinde getiren iç organ sorunları yaratıyordu.

Kaynağa göre silahın varlığı pek sır da değildi, zira 2018 yılında İsrail, ABD’den bu cihaza erişim istemiş ve cihazı “Filistinlilere karşı ‘kitle eylemlerini kontrol’ amacıyla” kullanma niyetini dile getirmişti.

‘Havana sendromu’ muamması

Ingber’in yazısından üç gün sonra, 15 Ocak’ta bu kez CBS, “gizli silah”la ilgili bir haber yayımladı. CBS de 2024 sonunda “Havana Sendromu”yla bağlantılı bir silahı ABD’nin ele geçirdiğini ve Pentagon’un darbeli radyo frekansı enerjisi yayan, sırt çantası boyutunda bir cihazı test etmekte olduğunu duyurdu.

Peki sürekli atıfta bulunulan “Havana Sendromu” neydi, daha önemlisi, gerçek miydi?

2015’te Küba’yla ABD arasında diplomatik ilişkiler yeniden tesis edilince, Havana’da “ABD Misyonu” adıyla çalışan ve personel sayısı sınırlı tutulan misyon büyükelçiliğe çevrildi. 2016’da misyonda çalışan bazı Amerikan personeller, bitkinlik, migren, baş dönmesi, kulak çınlaması, görme bozukluğu ve hafıza sorunları gibi semptomlardan şikayet etmeye başladılar.

ABD, o dönem bunun Havana’daki personeline karşı Kübalıların düzenlediği bir saldırı olduğunu öne sürdü. Küba iddiayı saçma buldu ve şiddetle reddetti.

İlerleyen yıllarda, ABD’nin başka ülkelerdeki diplomatik misyon çalışanları da benzer şikayetler dile getirmeye başladı. Bunun bir boyutunun, aradan geçen 9 yılda sayıları 1500’ü bulan “Havana sendromu mağduru” olduğunu iddia eden personelin Amerikan devletinden yardım ve tazminat talebi olduğu tahmin edilebilir.

ABD istihbarat kurumları, özellikle başvuruların artması (ve olası bir yüklü tazminat ödeme zorunluluğu ihtimali) karşısında konuyu araştırdı ve 2023 yılında “söz konusu ‘hastalığın’ bir dış gücün saldırısı sonucunda oluşmuş olması olasılığının çok düşük olduğu” sonucuna varan bir rapor yayımladı. En çok işaret edilen olasılık, bu gizemli hastalığın kulaktan kulağa yayılmasının yarattığı bir histerinin psikolojik etkileriydi.

Fakat 2024’te, siyasi pozisyon değişti. ABD Temsilciler Meclisi’nin İstihbarat Komitesi, yani seçilmiş siyasilerden oluşan organ, 2024’te yeni bir rapor hazırladı ve bir yıl önce istihbarat kurumlarındaki profesyonellerin hazırladığı raporun “analitik bütünlükten yoksun ve hazırlanış biçiminin uygunsuz olduğunu” söyledi.

Siyasilerin raporuna göre “resmi makamların ‘anormal sağlık olayları’ olarak tanımladığı vakaların arkasında bir yabancı gücün olduğu izlenimi giderek kuvvetlenmekteydi”.

CBS, 2024 yılında konuyla ilgili bir diğer araştırma yayımlamış, Rusya’nın akustik silahlar üzerine çalıştığını ve Gürcistan’ın başkenti Tiflis’teki bir saldırının bu cihazlarla bağlantılı olduğunu iddia etmişti.

soL’un arşivi ‘yabancı güçler’ iddialarını kuşkulu hale getiriyor

Dolayısıyla, uzun yıllar unutulan ve yalnızca tazminat isteyen personelin gündemde tuttuğu “Havana Sendromu” iddiasının 2024 yılından itibaren “yabancı güçlerin teknolojik saldırısı” olduğuna dair adım adım zemin oluşturan bir izlek ortaya çıktı. CBS’in ilk haberinde olayların arkasında Rusya’nın olduğuna, saldırıların gerçekleştiği yerler olarak da Küba, Vietnam ve Çin’e işaret edilmesi de siyasi açıdan manidardı.

Yıllar sonra bu zeminin yaratılması, ABD’nin ses frekanslarıyla çalışan silahı kullanıma sokma kararıyla bağlantılı olabilir.

Zira Sasha Ingber’e konuşan bir istihbarat yetkilisinin “ABD’nin elinde böylesi bir cihazın uzun zamandır bulunduğunun sır olmadığı” ifadesi doğruydu.

soL, 2010 yılında, bugünlerde tarif edilen etkileri yaratan bir silahı ABD’nin denediğine dair haber yapmıştı: 

Pentagon’a bağlı Ölümcül Olmayan Silahlar İdaresi, şiddetli acıya sebep olan mikrodalga silahları, geçici körlüğe sebep olan lazerler ve dayanılmaz sesler çıkartan cihazlar gibi insanlara daha önce duyulmamış yollarla acı verme çalışmalarına bir yenisini daha eklemeye hazırlanıyor.

'Nano saniyelik elektrik sinyalleri' diye adlandırılan yeni teknoloji, uzaktan elektrik sinyalleri göndererek, hedeflenen şahısta geçici felç yaratmak ve bu sayede kişiyi etkisiz hale getirmeyi amaçlıyor. Bu silahın piyasada bulunan ve ABD'de toplumsal olaylarda sıklıkla kullanılan, fiziksel temasla kişiye elektrik şoku veren 'taser gun'dan farkı, herhangi bir kabloya ya da fiziksel temasa gerek duymaması.

Ölümcül Olmayan Silahlar İdaresi şefi Dave Law, bu silahın üstünde yapılacak çalışmalar sonucunda silahın boyutunun küçültülmesinin ve bu sayede kullanılabilirliğinin arttırılmasının hedeflendiğini belirtti.

Dahası, 2012 yılında Amerikan silah şirketi Raytheon Türkiye’ye gelmiş ve hem Türk devletine hem de basına “aktif kitle durdurma sistemi” denilen ve “Sessiz Bekçi” adı verilen aracını tanıtmıştı

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 1,5 yıldır takip ettiği sistem, hedefe kilitlendiğinde yaydığı milidalga ile yüksek oranda acı ve yanma hissi uyandırıyor. Hissedilen acı yüksek ısıdaki saç kurutma makinesinin deriye sıfır temasının iki katına eşit. Cihazın insan bedeni üzerinde yan etkide bulunmadığı savunuluyor. 'Sessiz Bekçi' adlı silah 95 GHz’de milidalga yayarak kitlelerin durdurulması, yönlendirilmesi ve süpürülmesini sağlıyor.

soL, söz konusu sistemin en geç 2001’de Amerikan basınında yer almaya başladığını, 2010 yılında sistemin Afganistan’da deneneceğinin duyurulduğunu aktarmıştı.

Cihazın Afganistan'da denenip denenmediği bilinmiyor. Raytheon'un pazarlama toplantılarına rağmen, Türkiye de bilindiği kadarıyla bu cihazı envanterine eklemedi. Zaten batı ülkelerinde de kitle kontrolü için bu cihazın kullanılma fikrine karşı büyük tepki ortaya çıkmıştı. Anlaşılan, teknolojinin geliştirilmeye devam ettiği ancak cihazın kullanımının rafa kaldırıldığı.

Dolayısıyla, Karakas saldırılarıyla gündeme getirilen teknoloji, on yıllardır ABD’nin elindeydi. 2024’ten itibaren teknolojinin “dış güçlerin ABD’ye karşı kullandığı bir silah” olarak sistematik biçimde gündeme getirilmesinin ardından 3 Ocak saldırılarında kullanıldığına dair kurmaca bir öykünün bizzat Beyaz Saray tarafından paylaşılması, ABD’nin artık bu teknolojiyi kullanmaya, ancak savaş suçu kapsamına gireceği için kullanımını meşrulaştıracak bir siyasi anlatıyı da inşa etmeye karar vermiş olabileceğini gösteriyor.

3 Ocak’ta ne yaşandı?

Peki gerçekten 3 Ocak günü Tiuna Kışlası’na yapılan saldırıda ne yaşandı? Bir “gizli silah” kullanıldı mı?

Kamuoyu, sorunun yanıtını hâlâ bilmiyor. Burada en güçlü kanıt, yaşamını yitiren 32 askerin Küba’da yapılan otopsi incelemeleriyle ortaya çıkacak. Ancak otopsi sonuçlarında elde edilecek bulguların Küba tarafından ne ölçüde paylaşılacağı da soru işareti.

Öte yandan, Venezuela’da yaşananlardan, ABD’nin mutlak bir teknolojik üstünlükle, karşısında direnilmesini imkansız kılacak bir kapasiteye sahip olduğu sonucunu çıkarmak biraz güç.

Hem Venezuela basınına yansıyanlar hem de soL’un kendi kaynaklarından edindiği bilgiler, o gece Amerikan saldırısı öncesinde Venezuela ordusunun hava savunma sistemlerinin içeriden işbirliğiyle devre dışı bırakıldığına işaret ediyor.

Nitekim muhafız alayının başındaki General Javier Marcano Tábata, saldırıdan günler sonra tutuklandı. Eğer yaşandıysa, ABD lehine ihanetin Marcano’yla sınırlı olup olmadığı da henüz net değil.

Ancak “sızıntı” da tek taraflı olmadı. ABD’nin saldırısı henüz gerçekleşmeden, saldırıya dair ayrıntılı plan ve belgelerin bir Washington Post muhabirine sızdırıldığı ortaya çıktı. ABD Adalet Bakanı Pamela Bondi, 14 Ocak’ta X’te yaptığı paylaşımla sızıntıyı yapan kişinin tutuklandığını ve FBI’ın WP muhabiri Hannah Natanson’ın evine baskın düzenleyerek elektronik cihazlarına el koyduğunu açıkladı.

Ayrıca saldırının üzerinden geçen iki hafta, Maduro ve eşinin kaçırılmasını Trump hükümeti bir büyük kahramanlık destanı ve gözdağı olarak parlatmaya çalışsa da, sonuçta Venezuela’da nasıl gelişmelerin yaşanacağının yine siyasi mücadele sonucunda belli olacağını ortaya çıkardı. Halk sokaklarda, hükümet yetkilileri de büyük oranda ABD karşısında dik durma çabasında.

Topyekün savaşa giden yolda yeni bir dönemeç mi?

Tüm bu gelişmelerden ne sonuç çıkarılmalı?

Trump’ın dünyaya gözdağı verme çabalarının, aslında ortada karşı koyulamaz bir güç üstünlüğü değil, güç dengesinin aleyhine değişmekte olduğunu gören ABD’nin bir tekrar toparlanma ve istihkam arayışıyla bağlantılı olduğu söylenebilir. ABD’nin geçen yıl kabul ettiği Strateji Belgesi de bu arayışı ortaya koyuyordu.

3 Ocak’ın üzerinden bir hafta geçmeden ABD’nin arka arkaya attığı adımlar, bir süredir tüm dünyanın gözlemlemekte olduğu, olası bir topyekün savaşa hazırlık olarak okunabilecek adımlardı. Zaten astronomik olan askeri harcamalar bir buçuk katına çıkarıldı, ABD 60’tan fazla uluslararası kurumdan ayrıldı, ülke içinde artan gerilimi bastırmak üzere kullanılan şiddetin boyutu giderek artıyor, Grönland meselesinde baskı yükseliyor…

Ve tüm bunlar olurken, insanlığın yıkımı anlamına gelecek nükleer silahların kullanımı da Türkiye dahil birçok ülkenin gündemine giriyor.

On yıllardır geliştirilmesine rağmen henüz açıktan kullanımı bilinmeyen ve savaş suçu niteliğinde bir silahın ABD tarafından kullanıma sokulmuş olma olasılığı, bir büyük savaşa hazırlık kapsamında baş emperyalist gücün uluslararası hukuku yalnızca siyaset değil, savaş kuralları açısından da ayaklar altına almaya karar verdiği şeklinde okunabilir.

Her durumda, başkan kaçırma haydutluğunun “Bundan sonra Venezuela’yı biz yöneteceğiz” iddiasını gerçek kılmadığı görülmüş oldu. Sergilenen zorbalık ve teknolojik kapasite, bir halkın kaderini eline almayı sağlayamıyor.

Dünyanın gidişatını gizli silahlar değil, siyasi mücadele belirleyecek.

/././

Küba Venezuela'da hayatını kaybeden 32 kahraman için 'Savaşan Halk Yürüyüşü' yaptı 

ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısında ölen 32 Kübalı için düzenlenen “Savaşan Halk Yürüyüşü”, Havana’nın emperyalist müdahaleye karşı net tutumunu ve bölgesel dayanışma çağrısını meydanlara taşıdı.

ABD’nin Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırısında hayatını kaybeden 32 Kübalı için Küba’nın çeşitli kentlerinde kitlesel anma etkinlikleri düzenlendi. Anmalar, mitinglerin yanı sıra "Savaşan Halk Yürüyüşü" başlıklı anti-emperyalist yürüyüşlerle devam etti. Törenlerde, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’in kaçırılmasına karşı yürütülen direniş sırasında yaşamını yitiren Kübalı güvenlik görevlileri anıldı.

Doğudaki Santiago de Cuba ve Holguín başta olmak üzere birçok kentte düzenlenen mitinglere binlerce kişi katıldı. Etkinlikler, kent merkezlerinden geçen yürüyüşlerle sürdü; ABD müdahaleciliği ve emperyalist saldırganlık protesto edildi.

Díaz-Canel: 'Bu bir rejim değiştirme girişimidir'

Anmalar kapsamında konuşan Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısının yalnızca askeri bir operasyon olarak değil, açık bir rejim değiştirme girişimi olduğunu vurguladı. Bombardımanlar ve kaçırma eylemlerinin, Washington’un uzun süredir Latin Amerika’da uyguladığı müdahaleci politikanın yeni bir halkası olduğunu söyledi.

Díaz-Canel, saldırının Venezuela Devlet Başkanı’nın diyalog ve müzakereye açık olduğu yönündeki açıklamalarının hemen ardından gerçekleştiğine dikkat çekerek, bunun ABD’nin diplomasi değil zor yolunu tercih ettiğini gösterdiğini ifade etti. Saldırıların, uluslararası hukukun en temel ilkeleri olan egemenlik ve içişlerine karışmama prensiplerini açıkça ihlal ettiğini vurguladı.

'Kübalılar orada paralı asker değildi'

Küba lideri, yaşamını yitiren 32 Kübalının rolüne de özellikle değindi. Hayatını kaybedenlerin bir çıkar ilişkisi ya da ticari bağ nedeniyle Venezuela’da bulunmadığını belirten Díaz-Canel, “Onlar bir kardeş halkın egemenliğini savunurken görev başındaydı” dedi.

Küba ile Venezuela arasındaki ilişkinin, emperyalist söylemlerde sunulduğu gibi basit bir “hizmet alışverişi” olmadığını vurgulayan Díaz-Canel, bu bağın tarihsel, siyasal ve ideolojik bir dayanışmaya dayandığını ifade etti. Küba’nın Latin Amerika ve Karayipler’de yürüttüğü dayanışma politikalarının, piyasa mantığıyla değil, ortak anti-emperyalist mücadele anlayışıyla şekillendiğini söyledi.

'Abluka, tehdit ve baskı bizi yolumuzdan çevirmedi'

Konuşmasında ABD yönetiminin Küba’ya yönelik tehditlerine de değinen Díaz-Canel, ülkenin altmış yılı aşkın süredir abluka, ekonomik baskı ve siyasal kuşatma altında olduğunu hatırlattı. Buna rağmen Küba’nın egemenliğinden, sosyalist yöneliminden ve anti-emperyalist duruşundan vazgeçmediğini belirtti.

ABD’li yetkililerin açık tehdit içeren açıklamalarının Küba halkı üzerinde yıldırıcı bir etki yaratmadığını söyleyen Díaz-Canel, “Bizi anti-emperyalist yapan bir tercih değil, emperyalizmin kendisidir” dedi. Küba’nın hiçbir ülkeyi tehdit etmediğini, ancak tehdit edilmesi halinde direnmekten geri durmayacağını vurguladı.

'Barış istiyoruz, teslimiyet değil'

Díaz-Canel, Küba’nın barıştan yana bir ülke olduğunu, ancak bunun teslimiyet anlamına gelmediğini ifade etti. Küba’nın tarihsel deneyimlerinin, egemenliği savunmanın ancak halkın birliğiyle mümkün olduğunu gösterdiğini söyledi. Konuşmasında, bağımsızlık savaşlarından Sierra Maestra’ya, Afrika’daki uluslararası görevlerden bugüne uzanan direniş geleneğine atıf yaptı.

Küba halkının en büyük gücünün birlik olduğunu vurgulayan Díaz-Canel, emperyalist baskıların bu birliği hedef aldığını, ancak bu çabaların sonuçsuz kalacağını dile getirdi.

Mitingden yürüyüşe

Konuşmaların ardından Santiago de Cuba ve Holguín’de düzenlenen mitingler, "Savaşan Halk Yürüyüşü" adlı anti-emperyalist yürüyüşlerle devam etti. Yürüyüşlerde ABD müdahaleciliğine karşı sloganlar atıldı, yaşamını yitiren 32 Kübalının adları tek tek anıldı. Katılımcılar, Küba’nın ve Venezuela’nın egemenliğine yönelik saldırılara karşı dayanışma mesajları verdi.

***

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -16 Ocak 2026-

Tersanelerde ‘zalim’ var (Evrensel-Manşet)


Tersanelerde ücretlere henüz yeni yıl zammı yapılmazken, iki büyük firma Desan ve Sedef zam yapmak yerine yevmiyeleri düşürdü. Bir yanda ücretler düşürülürken öte yandan da meslek hastalıklarının işçilerin ‘kaderi’ sayıldığı Aliağa gemi söküm bölgesi, artan hız baskısı, yenilmeyen malzemeler ve göstermelik denetimler sonucu ölüm sahasına döndü!

Halil İbrahim Uz Mavi Denizcilik Geri Dönüşüm Tesislerinde 5 metre yükseklikten düştü.
Hasan Aktepe Gemi geri dönüşüm tesislerinde kesilen gemi parçasının altında kaldı.
Salih Ataman Blade Denizcilik tesisinde vinç kancasının kopması sonucu hayatını kaybetti.

Aliağa gemi sökümünde son 4 ayda 3 işçi çalışırken öldü: Her gün kelle koltukta çalışıyoruz -Emre Gökmen- 

İzmir – Aliağa gemi söküm bölgesi, son dört ayda üçüncü iş cinayetiyle bir kez daha ölüm alanına dönüştü. Blade Denizcilik tesisinde çalışan Salih Ataman, 10 Ocak’ta vinç kancasının koparak üzerine düşmesi sonucu yaşamını yitirdi. İşçiler, yaşananların “kaza” değil, denetimsizliğin, eski ve güvensiz malzemelerin, hız baskısının ve götürü çalışma sisteminin sonucu olduğunu söylüyorlar. Son dört ayda üç işçinin yaşamını yitirdiği bölgede ne gerçek bir denetim ne caydırıcı bir yaptırım ne de patronlara yönelik bir hesap sorma var.

Salih Ataman’ın ölümünün ardından aynı iş kolunda çalışan, olayı bilen işçilerle görüştük. İş kazalarının artık günlük rutine, iş cinayetlerinin ise “şaşırmayacağımız olaylara” dönüştüğünü söyleyen işçiler, çalışma koşullarına ve arkadaşlarını kaybetmeye duydukları öfkeyi dile getiriyorlar.

"Malzemeler yeni olsa Salih’i kaybetmezdik"
Başka bir firmada çalışan bir gemi söküm işçisi, Salih Ataman’ın yaşamını yitirdiği iş cinayetini şöyle anlattı: “Vinç loçasındaki mandal çalışmıyordu. Loça zaten paslıydı. Rüzgâr kuvvetliydi, doğal olarak mandal tutmayınca çıkıyor. Normalde loçanın havada asılı kalmadan, güvenli şekilde çalışması gerekir. Ama burada öyle değildi. Mandal sistemi çalışmıyordu. Rüzgar ve aletin kötü olması sonucu üçlü sapan arkadaşımızın üzerine düştü. Ambulans gelene kadar zaten çoktan hayatını kaybetmişti. Yani malzeme düzgün olsa, yenisi alınmış olsa Salih’i kaybetmezdik.”

"Denetimden önce haber geliyor, denetim bitince eski düzene devam"
Patronların malzemeleri yenilemediğini söyleyen işçi, şöyle devam etti: “Malzemelerin kötü durumda olduğunu biliyorlar. Söylediğimizde de ‘gidin gemiden ne lazımsa alın’ diyorlar. Yani yine eski, çürük malzemeye yönlendiriyorlar. Masraftan kaçmak için gemiden çıkanları kullandırıyorlar. Platformun vinçleriyle de yıllardır aynı işler yapılıyor. Bu kadar eski ve ömrü tükenmiş malzemeyle çalışınca bedelini işçilerin ömründen kesiyorlar.”

Denetimlerin ise göstermelik olduğunu vurguluyor: “Denetim haberi zaten önceden geliyor. Ona göre ortalığı toparlıyorlar. Denetim bitince eski düzene devam. O yüzden ne ceza alıyorlar ne uyarı. Denetim var ama sonuç yok.”

"Götürü sistem ölüm riskini büyütüyor"
İşçiler, iş cinayetlerinin önemli nedenlerinden birinin hız baskısı ve götürü sistem olduğunu söylüyor: “Şöyle bir sistem var: Ne kadar hızlı bitirirsen o kadar çok para alırsın. İnsanlar zaten zor durumda, daha fazla kazanmak için bu götürü sistemini kabul ediyor. Ama bu sistem olduğu sürece iş kazası da iş cinayeti de bitmez.”

Götürü sistemin yorgunluğu ve dikkatsizliği artırdığını anlatıyor: “Normalde 7-8 ayda bitecek işi 4-5 ayda bitirmek için anlaşılıyor. Her gün iki kat fazla çalışıyorsun. Daha yorgun, daha dikkatsiz oluyorsun. Sonra bir şey olunca ‘kader’ deniyor. Ama mesele kader değil. Bu koşullarda çalışmak zorunda bırakılmasak, ‘hadi hadi iş bitecek’ diye baskı kurulmasa bunlar olur mu?”

Bu noktada işçi, sorunun bireysel dikkatsizlik değil sistem olduğunu vurguluyor: “Evet işçinin dikkati önemli ama bu koşullarda kim ne kadar dikkat edebilir? Başta götürü sisteminin kalkması, her yerde çalışma koşullarının insan gibi olacak şekilde düzenlenmesi lazım.”

"Kurşun yüksek çıktıysa ya kapı dışarı ya da sürgün"
Gemi sökümde sadece ani ölümler değil, ağır hastalıklar da işçilerin kaderi haline gelmiş durumda: “Kurşun oranı yüksek çıkması, bel fıtığı, akciğer hastalıkları çok yaygın. Ama özellikle kurşun yüksek çıkarsa ya seni başka yere gönderiyorlar ya da direkt çıkışını veriyorlar. Hem bu iş yüzünden hastalanıyorsun hem de işsiz kalıyorsun.”

Meslek hastalığı olarak tanınmamasına da tepki gösteriyor: “Bu hastalıkları meslek hastalığı saymıyorlar. Tedavisi de öyle hemen olmuyor. 4-5 ay temiz hava alman gerekiyor. Yıllarca ölüm riskiyle çalışıyorsun, sonra da hastalığınla ortada kalıyorsun.”

"Her gün ölüm riskiyle bu ücretlere çalışılmaz"
İşçiler, ağır risklere rağmen ücretlerin düşük olduğunu söylüyor: “Her gün kelle koltukta çalışıyoruz. 60-70 bin lira maaş alıyoruz. Bu işin ağırlığına, riskine, bize bıraktığı hastalıklara bakınca bunun karşılığı bu para olamaz.”

Ücret tartışmasını “tehlike primi” değil “yaşam hakkı” üzerinden kuruyorlar: “90-100 bin lira denince fazla gibi geliyor olabilir ama yaptığımız işi kim kolay kolay yapabilir? Her gün üstümüze ne düşecek diye çalışıyoruz. Böyle bir çalışmanın karşılığı da farklı olmalı.”

İşçilerin birlikte hareket etmesinin önüne baskı ve korku konulduğunu da anlatıyor: “Zam isteyince hemen işten atma tehdidi başlıyor. İşçiler korkuyor: kira var, kredi var, çocuk var. Ama işverenler hemen bir araya gelip ortak zam açıklayabiliyor. Biz bir araya gelince dağıtılıyoruz. Yine de başka yol yok, birlik olmak zorundayız.”

Aliağa’daki son iş cinayetleri
Aliağa gemi söküm bölgesinde yaşanan iş cinayetleri münferit değil, sistematik bir ölüm düzeninin sonucu. Son dört ayda yaşamını yitiren üç işçi, denetimsizliğin ve kâr hırsının nasıl can aldığını bir kez daha gösteriyor.
Halil İbrahim Uz
45 yaşında, iki çocuk babası, taşeron işçiydi. Bergama’da yaşıyordu. 2 Ekim’de Mavi Denizcilik (Sugurya) Geri Dönüşüm Tesisleri’nde geminin kaptan köşkünde bulunan keresteleri sökerken yaklaşık 5 metre yükseklikten düştü. Mesai arkadaşları ambulansın 45 dakika sonra geldiğini söylüyor.
Hasan Aktepe
40 yaşında, iki çocuk babasıydı. Aliağa’da yaşıyordu. 12 Kasım’da eski adı Kalkavan Gemi Söküm olan Gemi Geri Dönüşüm Tesisleri’nde kesilen gemi parçasının altında kaldı. Parçaların 600-700 ton ağırlığında olduğu, 3-4 kepçeyle kaldırılabildiği belirtiliyor. Hastaneye bile götürülemeden yaşamını yitirdi.
Salih Ataman
49 yaşında, iki çocuk babasıydı. Aliağa’da yaşıyordu. 10 Ocak’ta Blade Denizcilik tesisinde vinç kancasının kopması sonucu üzerine düşmesiyle yaşamını yitirdi. Ambulans geldiğinde hayatını kaybetmişti.
***

Şeytan tezgâhı -Timur Soykan/BİRGÜN-

Dolandırıcılar ‘Soyunuzdan gelen günahlar ve gerçekleştirilmemiş adaklar nedeniyle içinizde şeytan var’ diyerek insanları ağlarına düşürüyor. Şeytan çıkarma seansları yapıp kefaret topluyorlar. Tezgâh yıllardır sürüyor.

Dini duyguları kullanarak insanları dolandıranlar sınır tanımıyor. Son dönemde yaygınlaşanlardan biri; ‘Kefaret’ yöntemi.

Aslında bu tezgâhın mimarı; Erol Tangut. Geçmişte sahne şovları yapıyordu. Kung-fu ustası olduğunu iddia eden Tangut, 2006 yılında TGRT’deki ‘Show Time’ isimli programda ninjalarla kavga, giyotinden kurtulma, jiletli tahtada yürüyüş, kılıç hareketleri gibi gösteriler sergilemişti.

PARANORMAL OFİS

Bir süre sonra dini duyguların istismarıyla yapılacak şovların çok daha karlı olacağını fark etti. Ankara Ulus’ta ‘paranormal ofis’ açtı. Din alimi rolüne bürünmüştü. ‘İlmi Sayik’ diyerek süslediği yönteminde yıllarca şunu anlattı:

“İnsanın kendisi ya da soyundan insanlar günah işlediğinde bedenine şeytan girer. Ayrıca soyundan kişiler bir adak verip bunu yerine getirmediyse ya da kendi adağından et yerse yine şeytan bedene girmek için ruhsat alır. Ayrıca beddua ve günahlar farklı hastalıklara neden olur.”

Geçmişte yerine getirilmemiş adakları, işlenmiş günahları ve bedduaları ortaya çıkaran ilme sahip olduğu iddiasındaydı. İnsanları ‘tövbe ve kefaret’ yöntemiyle iyileştirdiğini anlatıyordu.

Buraya gelen kişilere önce dua okutuyor ve kefaret için ödeyecekleri bedelleri anlatıyordu. Ardından kefaret için alınacak fidan, kitap, kurban, mama sipariş hattının numarasını da veriyordu.

Sipariş hattı kurmuştu.

Ayrıca ‘şeytan çıkartma’ üstadı olduğunu söylüyordu. Erol Tangut burada büyü bozma, cin çıkartma, şeytanları bedenden defetme seansları da yapıyordu.

Bununla da yetinmedi. Bir Youtube kanalı açarak ‘Sihir, büyü, cin, musallat belgesel’ ismini verdi. Sloganı şuydu: “Gerçek kişiler, yaşanmış olaylar, canlı seanslar… Hurafeler yıkıldı, cin musallat gizemi açıldı, iblis çıldırdı.”

ŞEYTAN ÇIKARMA VİDEOLARI

Bir milyonu aşkın kişi tarafından izlenmiş bu Youtube videolarında Erol Tangut ve karşısındaki kişilerin oyunculuk performansları var. Güya; Erol Tangut, insanların içine giren şeytan ile konuşuyor. Mesela; bir videoda içine şeytan girdiği söylenen kadın yılan gibi tıslayarak konuşuyor.

Erol Tangut, sadaka kutusuna para attığında ‘şeytan’ rolünü yapan kişiler çığlık atıyor, ‘Yapma… yapma’ diye bağırıp acı çekiyormuş gibi yapıyor. Böylece tezgâhta para vurgusu başlıyor. ‘Oyuncular’ın içlerinden şeytanın çıktığını söylemesiyle video bitiyor.

Daha vahimi; ciddi ruh sağlığı sorunu yaşayan insanlar da Erol Tangut’un paranormal ofisine getirilmişti. Bu seansların videolarında hastalar kriz geçirirken Erol Tangut içlerinde şeytan olduğunu söylüyor ve dualar okutarak onları iyileştireceğini iddia ediyor. Cinlerden de yardım aldığını anlatıyor. Bu seanslara çocuklar da getirilmişti ve onların da videoları yayınlandı.

Erol Tangut şeytan çıkarttığını iddia ettiği videoları Youtube’ta yayınladı.

CİNSEL İSTİSMARDAN MAHKÛM OLDU

Erol Tangut, Akit TV ve Beyaz TV’de programlara da çıkmış.

Umre’den fotoğraflar paylaşan Erol Tangut tezgâhına ‘Şeytan Haritası’ isimli bir kitap da eklemişti. Alt başlığı ise şöyleydi: ‘Paranormal ofis, acil yardım, eğitim ve araştırma kitabı.’

Saçmalıklarla dolu kitabı satarak da para kazanıyordu.

Hem şeytan çıkartan hem de cinci olduğunu söyleyen Erol Tangut’un foyası 2018 yılında ortaya çıktı. 16 yaşındaki iki kız çocuğuna cinsel istismarda bulunmaktan ve dini duyguların istismar edilmesiyle dolandırıcılık suçlarından 33 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Erol Tangut 2018 yılında çocuğa cinsel istismardan tutuklandı.

ÖĞRENCİSİ YERİNİ ALDI

Ancak Erol Tangut’un hapse girmesi dolandırıcılık tezgâhını bitirmedi. Onun yerini öğrencisi Ersin Aytaç aldı. ‘İlmi Sayik’ ismini değiştirerek ‘Tıbbul Furkan’ yaptı.

Erol Tangut hapse girince yerini alan Ersin Aytaç, tezgâhı devam ettiriyor.

Ersin Aytaç İstanbul, Ankara, Antalya’da ofisler açtı. O da insanların içine giren, kendi deyimiyle ‘ruhsat alan’ şeytanla konuştuğunu iddia ediyordu. Erol Tangut gibi kitap yazdı. Kitapta şeytan ile şu diyaloğu kurduğunu anlattı:

Ersin Hoca: Şeytan gerçek bir Müslüman nasıl olur?

Şeytan: Allah ile yaşar, Allah ile ölür… Hanginiz ölebilirsiniz?

Ersin Hoca: İnsanlar para için yaptığımı söylüyorlar ya kitabın geliri Arakan’a, Afrika’ya gitse oyunun bozulur değil mi?

Şeytan: Hayır gitmesin, kulun olayım gitmesin. Çok büyük bir kitap o. Açlıktan ölsün onlar.

Tabii ki bu diyalogda ‘kitap geliri’ vurgusu dikkat çekiyor.

Ersin Aytaç, günahların neden olduğu hastalık ve belaları şöyle sıralıyor:

Zekât eksikliği: Şeker hastalığı, kanser, şizofreni.

Faiz günahı: Kabızlık, yuva yıkılması.

Narsist günahı: Evlenememe, aşağılanma, aldatılma.

Yetime zulüm: Boyun fıtığı, saç dökülmesi.

Hasta çocuğa zulüm: SMA hastalığı.

Soydan gelen işkenceyle öldürme zulmü: Kansızlık, epilepsi.

Alim, evliya öldürme: Şizofreni, sanrı.

KEFARET ‘REÇETE’LERİ

Bunun gibi onlarca madde sıralayan Ersin Aytaç, bu hastalıklara insanın içine giren şeytanın neden olduğunu anlattı. Kendisinin geliştirdiği ‘Tıbbul Furkan’ yöntemiyle insanın soyundaki ve kendisindeki günahları tespit edip niyet, dua ve kefaretle şeytanı kovacağını söyledi. Bu ağa düşürdüklerine ‘reçete’ gibi okuyacakları duaları, ödeyecekleri kefaretleri yazdı.

Bunların bazılarının başlıkları şöyle:

‘Büyük zulüm kefareti çabalaması (Evliya Zulmü). Haramzade Kefareti Çabalaması, Narsist ve Ensest Kefareti Çabalaması, Soy Zekat Kefareti Çabalaması, Kınama Kefareti Çabalaması.’

Bütün bu metinlerde kişiye Adem’den bu yana bütün soyunun günahlarından arınmak için niyet ettiriliyor. “Şeytanın bedeninden aldığı ruhsatın iptaline vesile olması niyetiyle…” demesi söyleniyor. Onlarca eziyet, suç, hata sıralandıktan sonra kefaret kısmına geçiliyor. Bazı duaların binlerce kez okunması, namaz kılınması gibi maddelerden sonra fakir doyurmak, su kuyusu açmak, pekmez, süt dağıtmak, yaşlı giydirmek, kitap dağıtmak gibi kefaretler sıralanıyor. Tabii ki bu yardımları dağıtmak için Ersin Aytaç ve arkadaşları hazır. Bir dernekleri var ve kefaretlerin bu dernek aracılığıyla yapılacağı söyleniyor.

Bu dümendeki adak bölümleri de çok ilginç. Ersin Aytaç’a göre; tutulmayan adaklar ve etkileri şöyle:

‘ÖRDEK ADAĞI GICIK EDER’

Ağaç dikme adağı: Ciltte kuruluk, susuzluk.

Koç adağı: Kadında bazen erkek sesi çıkartır. Kadının alnında sivilce. Erkekte şehvet. Kadında cinsel soğukluk.

Ördek adağı: İnsanı gıcık eder, dalga geçer.

Deve adağı: Çok sinirli olabilir.

Kelle paça adağı: Kendi adağından hayvanın neresi yendiyse o bölge kaşınır. Kelebek hastalığına sebep olur. Kişinin yüzü, boynu kıpkırmızı olur. Egzama ve reflüye neden olur.

KOMEDYEN YAPAN BEDDUA

Ersin Aytaç, kitabında insanın soyuna yönelik beddualarında şeytana ruhsat olduğunu saçma bağlantılarla anlatıyor. Bir tanesi aktarmak yeterli:

Çoluk çocuğunuza el alem gülsün, komik duruma düşesiniz bedduası; Komedyenlerde bulunan ruhsattır. Her hareketleri insanlara komik gelir, gülerler. Bunu yorumlamayı Cem Yılmaz’a bırakmak gerekiyor sanırım.

Cezaevine düşen Erol Tangut, fikirlerini çalıp kaynak göstermediğini savunarak Ersin Aytaç’ı suçluyor. İkilinin arası artık bozuk.

Ersin Aytaç, bir din alimi rolünde Youtube’ta videolar yayınlamaya devam ediyor. Kitabı satışta ve derneği de açık. Özellikle sosyal medyadan yüzlerce insan bu tuzağa düşüyor. Sağlık ve diğer sorunlarının geçmiş soylarının günahlarından kaynaklandığı söylenen bu insanlar şifa bulacaklarını umut ediyor. Ayrıca içlerinde şeytanın olduğu korkusunu yaşıyorlar.  Bu dolandırıcıların kurduğu Whatsapp gruplarında yüzlerce insan bulunuyor ve mürit haline getiriliyorlar. Her zaman olduğu gibi bu tür yapılar, son hamlelerini para talebiyle yapılıyor. Toplanan paranın nereye gittiğini tahmin etmek zor değil.

Timur Soykan/BİRGÜN

Öne Çıkan Yayın

Anadolu’da talan dalgası: 360 milyar dolarlık linyit rezervi vitrinde + Ekstraktivist büyüme bütçesi 345 milyar 744 milyon TL + Venezuela, MAGA ve Çin - EVRENSEL-

Anadolu’da talan dalgası: 360 milyar dolarlık linyit rezervi vitrinde -Uğur Zengin-  Siyasal iktidar, ‘süper talan’ yasasıyla geçtiğimiz yıl...