Perakende sektöründe sermayenin ve emeğin durumu: Ücretler perakende, sömürü toptan! + İran, Türkiye, Suudi Arabistan…+ Trump: Nihai ABD başkanı -EVRENSEL-


Perakende sektöründe sermayenin ve emeğin durumu: Ücretler perakende, sömürü toptan!-Kansu Yıldırım- 

Türkiye emek hareketi 2026 yılına market ve depo işçilerinin mücadelesi ile başladı. Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN) ile günlerdir direnen Migros işçileri ve sendika yöneticileri, net yüzde 50 zam, banka promosyonlarının eksiksiz ödenmesi, iş kolu değişikliği yapılmaksızın taşeron işçilere kadro talep ettikleri için tam üç kez gözaltına alındılar. 10’dan fazla ilde 10’dan fazla depoda devam eden hak mücadelesi tüm baskılara rağmen önce BİM’in Van, İstanbul, Erzurum ve Iğdır’daki depolarında, daha sonra ŞOK’un Trabzon’daki deposunda yüzde 27’lik zam dayatmasına karşı işçi mücadelesinin ateşini yaktı.

Dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 31 bin TL’yi, bekar bir işçinin aylık yaşam maliyetinin 41 bin TL’yi geçtiği, yıllık gıda enflasyonunun Avrupa ülkeleri ortalamasının 11.7 katına çıktığı dönemde işçilerin ekmek kavgasının kızışmaması da kaçınılmaz. Market ve depo işçileri insanca yaşamak istiyor ve bunun için direniyor. Ne var ki, Türkiye perakende sektöründeki despotik emek rejimi üzerinden beslenenler, işçileri ve taleplerini yok sayarak, onları gözaltına aldırarak, DGD-SEN’i kriminalize ederek bu mücadeleyi sönümlendirmeye çalışıyor.

Sektörün anatomik yapısını sermaye kompozisyonundan çalışma rejimine dek parçalara ayırarak inceleyebiliriz.

Zincirleme şubeleşme

TÜSİAD’ın “Türkiye perakende pazar değerlendirmesi raporu”na göre perakende ve toptan ticaret sektörü imalat sektöründen sonra 7.5 trilyon TL ile GSYH’ye en yüksek katkı sağlayan ikinci sektördür. Ulaştırma ve depolama sektörüyle birlikte perakende ve ilişkili sektörlerin toplam GSYH’ye katkısı 2019’da yüzde 22’den 2024’te yüzde 24 seviyesine çıkmıştır. 

“Perakende raporu 2025”e göre 2024 yılında toplam perakende gıda mağazası sayısı bir önceki yıla göre yüzde 6.65 oranında artışla 55 bin 737’ye ulaştı. 2014-2024 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde şube sayısı beş ve üzerinde olan zincir marketlerin toplam mağaza sayısı yüzde 193 arttı. Son 10 yılda 36 bin 726 yeni marketin açıldığı sektörde önümüzdeki 7 yılda yaklaşık 25 bin yeni marketin açılması öngörülüyor.[1] Tarım Kredi Market ve File gibi yeni şirketlerin sektöre girişi, Migros’un mağaza açılış hızını artırması ve CarrefourSA’nın başlattığı bayilik sistemi sektörün hacmini genişleten başlıca faktörlerdir.

Borsada işlem gören BİM, Migros, ŞOK, CarrefourSA, Gimat Gross, Mopaş ve Kim Market zincirleri üzerinden yapılan araştırmalara göre 2024’ün ilk çeyreğinden 2025’in ilk çeyreğine kadar olan bir yıllık dönemde bu şirketler şubeleşme hızını ortalama yüzde 3.7 artırmıştır.[2] 

2024’ün ve 2025’in ilk çeyrekleri arasında karşılaştırma yapıldığında BİM yüzde 5.22’lik artışla 12 bin 568 şubeye; Migros yüzde 5.53’lük artışla 3 bin 730 şubeye; ŞOK yüzde 1’lik artışla 11 bin 57 şubeye; CarrefourSA yüzde 2.96’lık artışla 1219 şubeye sahiptir.

Aynı karşılaştırma bazında şube başı günlük cirolara baktığımızda BİM yüzde 33.36’lık artışla günlük 118 bin 472 TL; Migros yüzde 39’luk artışla 251 bin 668 TL; ŞOK yüzde 1.9’luk artışla 59 bin 616 TL; CarrefourSA yüzde 26.69’luk artışla 170 bin 356 TL ciro ile günü kapatmıştır.

Zincirleme büyüme

Her şirket için olduğu gibi organize gıda perakende sektöründe de önemli olan kârlılık göstergeleridir. MÜSİAD’ın 2025 yılında hazırladığı “gıda perakendeciliği sektör araştırma raporu”na göre sektörün küresel net marj aralığı yüzde 1 ila yüzde 3 arasındadır. Diğer sektörlere göre marjın düşük görünmesine yol açan etken, sektörün yüksek stok devir hızına yani adetli satışlara bağlı olmasıdır.[3] Basit bir ifadeyle sektör, yüksek fiyatlı bir ürünün tek seferde satışından yüksek kâr etmek yerine, işlem adedi itibarıyla aynı ürünün daha çok satışına odaklı bir yapıdadır. Brüt kâr marjları genelde satışların yüzde 20 ila yüzde 30’u kadar olup ortalama reel net kâr marjı yüzde 2 civarındadır. İşçilerin zam taleplerine karşılık vermek amacıyla şirket kârlılığının düşük oluşunu bahane edenler gerçekleri çarpıtmaktadır çünkü perakende sektöründe yüzde 2 kâr marjı bile şirketlerin büyümesi ve sermaye birikimi için yeterlidir.  

ŞİRKET

CİRO (MİLYAR TL)

REEL BÜYÜME (%)

BİM

512,8

4,69

Migros

298

7,2

ŞOK

199

3,4

TOPLAM

1.009,8

(2025 İlk 9 Ay)

BİM, 2025 yılının üçüncü çeyreği itibarıyla 512.77 milyar TL net satış gerçekleştirdi. Aynı dönemde şirketin net kârı 11.25 milyar TL oldu. Migros, 2025’in ikinci çeyreğinde satışlarını 92 milyar TL’ye, brüt kârını 21.9 milyar TL’ye, faaliyet kârını ise 5.2 milyar TL’ye yükseltti. BİM’in net kâr marjı yüzde 3.99, Migros’un 1.99 oranındadır.

Perakende sektörünün organik büyüme oranını ölçen LFL (Like-for-Like) göstergesine göre 2025 yılının ilk 9 aylık döneminde Migros yüzde 39, BİM yüzde 32, CarrefourSA yüzde 28, ŞOK yüzde 2.5 büyüme göstermiştir. Enflasyon etkisinden arındırılmış reel büyüme oranları Migros için yüzde 7.2; BİM için yüzde 4.69; ŞOK için yüzde 4.34’tür.[4] 

Zincirleme sömürü

Şirketler şubeleşme hızını artırırken iş yerlerinde sömürüyü de aynı oranda yoğunlaştırır. Ne kadar çok sektöre ucuz emek dahil edilir, ne kadar çok artık değere el konursa sektörün devamlılığı ve şubeleşme performansı da o kadar artar.

2024 yılı itibarıyla perakende ve depolama gibi bağlantılı sektörler, Türkiye’de toplam istihdamın yaklaşık yüzde 19’u olup, sektörde 6.4 milyon işçi çalışıyor. Perakende hizmet sektörü çok işin, az işçiyle yapıldığı emek yoğun cehennemlerin başında gelir.

Türkiye Perakendeciler Federasyonunun 2025 yılı “perakende sektörü istihdam raporu”nda da belirtildiği üzere ulusal zincir marketlerde bir mağazada ortalama “2-3 işçi çalışma modeli” yaygındır çünkü “Bu model mağaza sayısını hızla çoğaltmayı kolaylaştırır.” Şubeleşme hızını artırmak ve mağaza ağını genişletmek isteyen şirketler, işçilik maliyetlerini düşük tutmak amacıyla bir işçinin hem kasiyer hem reyon sorumlusu hem nakliyeci hem depo görevlisi hem temizlik personeli hem güvenlik görevlisi hem tamirci olduğu iş organizasyonunu yaygınlaştırır.

Çalışma rejiminde fonksiyonel esnekliğin, sayısal esnekliğin ve ücret esnekliğinin aynı anda bulunduğu bu modelde şirketler işçilerin üzerinde mutlak denetim kurma imkanı yakalar. Çok işi az işçiyle yaparak şube ağını genişletme stratejisi, güvencesiz çalışma biçimini de olağan ve formel hale getirmeye hizmet eder. İş yerindeki iş bölümü ve uzmanlaşma ortadan kalktıkça güvencesiz çalışma da kalıcılaşır; işten çıkarmalar ve ücretler üzerinde baskı kurmak daha fazla kolaylaşır.

ŞOK’un “ŞOK daha ucuzu yok” sloganı perakende ve depolama sektöründeki ücretlerin özeti niteliğindedir. Yılda en az 30 milyar TL kâr büyüklüğüne sahip sektörde çalışma koşulları ağır, emek ucuzdur. Kariyer sitelerinin verilerine göre 2026 yılında market işçileri aylık en düşük 30 bin TL ücret alırken, ortalama ücretler 35 bin TL bandındadır. Ücretler deneyim ve çalışma süresine göre değişirken, bir yıldan az çalışan işçilerin ücretleri ortalama 28 bin TL, 2-4 yıl arasındakilerin 34 bin TL’dir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. ILO’nun ilgili bir raporunda da belirtildiği üzere sektörde ağırlıklı olarak çalışan yaş grubu 30 yaş altı olup, “turnover” olarak ifade edilen işçi “devir hızı” diğer sektörlere göre daha yüksektir. 2 yılı gören çalışan sayısı az olduğundan ötürü ücretlerin genel seviyesi asgari ücrete çok yakındır. Sektör raporlarında da değinildiği gibi buralar hem ücret hem çalışma tipi bakımından “geçici iş” olarak görülür.

Zincirleme kuralsızlık

Çalışma koşullarının ağırlığı işçi sirkülasyonunu hızlandıran diğer etkenlerdendir. Esnek çalışmanın kalıcılaşmasına paralel günlük çalışma süresi 10 saati geçer. İş yerinin tüm işlerinden sorumlu hale getirilen bir işçi fizyolojik ve psikolojik açıdan tükenmişlik aşamasına gelir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığının 2017 yılındaki “ulusal ve yerel zı̇ncı̇r market ı̇ş yerlerı̇nde çalışma koşullarının iyileştirilmesi programlı teftiş sonuç raporu” ihlallerin ve hak gasplarının resmi olarak kayıtlara geçmesi açısından önemlidir.

4857 sayılı İş Kanunu ve ilgili mevzuata aykırılıkların ve noksanların ağırlıklı olarak çalışma gün ve sürelerine ilişkin olduğu ifade ediliyor. İşin niteliği gereği haftanın 7 günü olmak üzere günde 12-15 saat faaliyet gösteren iş yerlerinde çalışan işçilerin bu çalışmalarını yürütmelerinde günlük ve haftalık çalışma sürelerine uyulmadığı; fazla çalışma ücretinin ödenmediği/eksik ödendiği ve serbest zaman kullanımına ilişkin mevzuatta öngörülmeyen uygulamalarla ihlallerin oluştuğu; gece çalışması koşullarına riayet edilmediği; hafta tatili izni ve ücreti konusunda ihlallerin yaşandığı; çalışılarak ya da çalışılmaksızın geçirilen ulusal bayram ve genel tatil günlerine ilişkin mutlak emredici düzenlemelerin dışında uygulamaların olduğu ve ara dinlenme sürelerinin ihlal edildiği belirlenmiştir.[5]

Kıralım zincirleri!

İş Yatırım, 2025 yılı “perakende sektör raporu”nun girişinde “Kâr marjları verimlilik sayesinde korunuyor” ifadesine yer vermiştir. Sermaye açısından en önemli verimlilik kalemi emek verimliliği olup, bir işçinin belirli bir süredeki mal veya hizmet üretiminin ekonomik değeri anlamına gelir. Ne var ki, üretkenlik artışı emeğin milli gelirden aldığı payı artırmıyor ve ücretlerinde iyileşmeye yol açmıyorsa bunun tek anlamı sömürünün artışı; artık değere daha fazla el konulmasıdır. Perakende sektörü sayısal ve ekonomik olarak büyürken işçilerin ücretleri eriyor ve yaşam koşulları geriliyorsa bu sermayeyi besleyen bir verimlilik demektir.

Bugün Migros’ta, BİM’de, ŞOK’ta mücadeleye devam eden işçiler, bu eşitsizliği ve haksızlığı durdurmak için işaret fişeğini ateşleyenlerdir. Selam olsun!

Dipnotlar:

1-  Perakende büyümeye devam ediyor: 2024’te 3 bin 478 yeni market açıldı, https://shorturl.at/RfFc9

2- Selim Kılıç, Türkiye Gıda Perakende Sektörü 2024-2025 yılı ilk 9 aylık Büyüme, Verimlilik ve Karlılık Analizi, https://shorturl.at/kt8Ng

3- MÜSİAD, “Gıda Perakendeciliği Sektör Araştırma Raporu”, 2025

4- Türkiye Gıda Perakendesi Rekabet Analizi, 2025 

5- “Ulusal ve Yerel Zı̇ncı̇r Market İşyerlerı̇nde Çalışma Koşullarının İyileştirilmesi Programlı Teftiş Sonuç Raporu”, 2017


/././

İran, Türkiye, Suudi Arabistan…-Mustafa Yalçıner- 

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Dün dündür, bugün bugün” demişti. Diyalektikçi değildi, tarihselliği ve değişimin sürekliliğini anlatmak istememişti tabii. Üstünde durduğu kıvraklıktı, yalan üstüne yalan söylemeyi adet edinmiş burjuva politikacının kıvraklık zorunluluğu.

Bir açık sözlülük örneğiydi. Burjuva politikacı dün dediğinin tersini bugün söylemekle kalmaz yapabilir, yapmak durumundadır. Burjuvazi ve politikacısında tutarlılık öngörmek ve aramak beyhudedir. Demirel’in sözü bunun veciz ifadesiydi.

Hele dış politika söz konusu olduğunda burjuva politikacının bu genel doğrusuna bir vecize daha eklenir. “Dış politikada doğru ve yanlış olmadığı, çıkarlar olduğu” söylenir.

Şüphesiz yalnızca dış politikada değil iç politikada da çıkarlar belirleyicidir. Başlıca sınıf çıkarları. Her sınıf kendi politikasını yapar. Burjuvazi politikalarını yalan ve çarpıtma üzerine kurar ve -sömürüyü derinleştirmeye uğraşır ama sömürülen yığınlara kendilerini ne kadar çok sevdiğini söylerken kaçınılmaz olarak buna- mecburken devrimci işçi politikalarını gerçekler üzerine inşa eder. Yoksa “çıkar” denen şey, dün öyle bugün tam tersi ve böyle, işine geleni koşullamaz ya da koşullar ama bu yalan politikasıdır.

Erdoğan, dün kadar yakın bir süre önce Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul Başkonsolosluğunda hunharca öldürülmesinin ardından, Suudi Veliaht Prensi Salman’ı işaret ederek, açıkça cinayet emrinin “En üst düzeyden geldiğini” söylemiş, “Kimse bu meselenin kapatılacağını aklından bile geçirmesin” demişti. Yıl 2018’di ve o tarihte Türkiye-Suudi ilişkileri epey gergindi. Suudiler Türkiye’nin topraklarında askeri üs kurup asker göndererek desteklediği ortağı Katar’a ambargo uygulamakla kalmıyor, tehditlerinin ardı arkası kesilmiyordu. Türkiye’den hacca gidilmesini bile yasaklamıştı. Sorun “Müslüman Kardeşler” sorunuydu. Erdoğan, aynı nedenle Mısır’da darbe yapıp Müslüman Kardeş Eski Cumhurbaşkanı Mursi’yi asan Sisi’yle de kopuşmuştu.

Şimdi Suudi Arabistan’dan başlayarak Mısır’da bitirdiği gezisinde Prens Salman ve Sisi’yle birbirlerine sarılarak öpüşüp koklaştılar.

Ne oldu, ne değişti, çıkarlar nerede farklılaştı? Müslüman Kardeşlik on yıllarca politika sahnesini belirleyecek değildi. Olan olmuş, asılan asılmış, köprülerin altından sular akmıştı.

Türkiye birkaç yıl tüm dünyayı Suudi Prensi Salman’a karşı kışkırtmış, BM ve CIA birer rapor bile hazırlamış, Suudiler baskılar karşısında olayın failleri olarak bazı kişileri yargılamak ve hatta 5’ine idam cezası vermek zorunda kalmış, ama Erdoğan’ın zorlukları, çıkarları farklılaştırmıştı. 2021 başında Suudilerle Körfez Emirlikleri Katar’a uyguladıkları ambargoyu sonlandırırken Türkiye de bu ülkelere yönelik politikasını değiştirmeye yöneldi. Aynı yılın sonuna doğru Türkiye’de ekonomik kriz baş gösterdi ve “ekonomist” Erdoğan faizleri indirtmeye başladı. Mecburiyetin gözü kör olsun! Erdoğan’ın kapanan Suudi ve BAE pazarlarına olduğu kadar açacakları kredilere de yaşamsal ihtiyacı vardı. Önce BAE Veliaht Prensi Zayed Türkiye’ye teşrif etti, ardından Erdoğan Riyad’a buyur edildi. Aynı süreçte Sisi’yle de el sıkışıldı. Arada, mahkeme Türkiye’de duruşmaları başlayan Kaşıkçı dosyasının delillerle birlikte Suudilere gönderilmesine karar vermişti!

Yeni ziyaretlerin nedeni bir yanıyla hâlâ parasal. Kredi ve Suudilerin Türkiye’de mülk satın almalarının teşvik edilmesi. Ama öte yandan tüm Ortadoğu’nun yeniden dizayn masasında olduğu ve bölgenin hemen her gün operasyondan geçirildiği biliniyor. Bir gün apandisiti alınırken bir başka gün karaciğer transplantasyonu yapılıyor! Dolayısıyla hele Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bölge gücü olma iddialı ülkeler sık sık gözden geçirdikleri politikalarında yenilemeler yapma ihtiyacı hissediyor. Bugün, anılan üç ülke birbirlerine yakın durmaları gerekerek “büyük patron” ABD ile aynı saftalar. İsrail’in de katılımıyla koordineli politikalar izliyorlar. Suriye’de yeni iktidar sahibi HTŞ ile SDG arasındaki anlaşmazlıkta böyle yaptılar örneğin. Oysa önceden hem Suudiler hem de İsrail Kürt sorununu “kaşıyıp” Suriye Kürtlerine belirli bir destek sağlayarak Türkiye’yi çelmeleme çabasındaydı.

Şimdi sorun İran ve yine tümü birlik halinde. Tabii ki başkomutan yine Trump! Sürekli İran’ı tehdit ediyor. Üstelik yalnızca konuşarak tehdit etmiyor, eli hep tetikte. Basra Körfezi girişinde Lincoln uçak gemisi, F-35’ler ve bombardıman uçaklarıyla, destroyerlerin eşliğinde turluyor. Askeri üslerini takviye ettiği bölgeye en az 60 bin asker yığdı.

Zamanında İngiltere Başbakanı Blair’le ABD Başkanı Bush kitle imha silahları yığınağı yaptığı iddiasıyla Irak’a saldırıp işgal etmişlerdi. Burjuva politikası ve politikacılarında yalanın bini bir para. Şimdi Trump ayağa kalkan halkları pek sevip destekliyormuş ve sanki ABD’de göçmen karşıtı polis gücü ICE kendi emriyle protestoculara saldırıp öldürmüyormuş gibi, İran rejiminin ülkesindeki göstericileri öldürmesini gerekçe edinmeye çalışarak, “Öldürürseniz saldırırım!” tehdidini savurarak başladı. Ortadoğu’da hemen tek Amerikan karşıtı güç olarak kalan İran’ı çoktan hedefe koydu, gerekçe yaratma peşinde.

İran da gerekçeleri geçersizleştirme çabasında. Gerçekten pervasız zor kullandığı gösterici katliamını durdurdu. Ancak sadece o değil, nükleer yakıt üretimi bir başka gerekçe ve “durdur” tehdidi durmadan yineleniyor. Başkaları da var.

Türkiye, selefi olan Osmanlı’nın epey çatıştıktan sonra, iki ülkenin birbirine diş geçiremeyeceği anlaşıldığında 1600’lerde imzaladığı Kasrı Şirin Anlaşması’ndan bu yana İran’la çatışmıyor, ama iki bölge gücü rekabetlerini de sürdüregeldi. Punduna getirse üstesinden gelmek için atağa kalkmaktan kaçınmayacak olsa bile, çekiniyor da.

Ancak şimdi tek başına değil ve cepheyi açan bölgedeki dayanaklarını da seferber eden Amerikan emperyalizmi. Erdoğan “ara buluculuk” diyerek İran’ın arkasından dolanmaya çalıştı. İstanbul’daki zirvede buluşma kararlaştırılmıştı da. Fidan Arakçi ile görüşmüş, “Tarafları müzakere masasına çağırıyoruz” açıklaması yaparak gerçekte ABD’nin İran politikasını dile getirmişti. İran uzun süre baskı altında müzakereye yanaşmamışken, Trump “Ya müzakere masası ya da vururum” diyerek, savaşın kendisine vereceği zararlardan kaçınmak amacıyla müzakere yoluyla boyun eğdirme yolunu denemekteydi. Olmazsa silaha başvuracaktı. Güç politikası izlediği tartışmasız; görünüşte barışçıl ya da zorla boyun eğdirme!

İran’ın ilk yanıtı ya da “çalımı” Erdoğan’a oldu. “Türkiye tarafsız değil” diyerek İstanbul’da buluşmayı reddetti ve Umman’ın başkenti Maskat’ı işaret etti.

İran hâlâ hedefte ve her ülke diğerlerinin safını iyi biliyor!

/././

Trump: Nihai ABD başkanı -Aras Coşkuntuncel- 

Bütün Trump dönemlerine girmeyeceğim; sadece son bir haftaya bakalım: Trump geçen hafta sosyal medya hesabından Obamaları maymun şeklinde gösteren ırkçı bir paylaşım yaptı; Küba’ya (ve Küba ile ticaret yapan ülkelere) tehditlerine ve abluka ve ambargoyu ağırlaştırmaya devam etti; İran’la nükleer görüşmelere başlarken de yine tehditlerine ve Körfez’deki askeri yığınağına devam etti; kendisi dahil bütün kapitalist seçkinlerin içinde isminin geçtiği Epstein pedofili ağıyla ilgili belgeler için “Geçelim bunları. Artık başka bir şeye odaklanmak lazım. Bir şey çıkmadı” dedi ve soruyu soran kadın gazeteciye cevap vermektense “Sen niye hiç gülümsemiyorsun diye dakikalarca çıkıştı; göçmen polisi ICE’ın gözaltına aldığı bazı Filistinlileri ocak ayının son günlerinde bileklerinden ve ayaklarından kelepçeli şekilde siyonist bir iş adamının özel jetiyle Arizona’dan İsrail’e yolladığı ortaya çıktı. Irkçılık, beyazların üstünlüğü savunusu, faşizan eylem ve söylemler, kuduz bir antikomünizm, D sınıfı bir şovmenlik, emperyalist savaş ve müdahaleler, etnik temizlik ve soykırım: Yani tam, en, nihai bir Amerikan başkanı. Bunlar istisnai değil, tarihsel olarak Amerikan başkanlığının özellikleri.

Geçtiğimiz perşembe günü Trump “Truth Social” isimli kendisinin sahibi olduğu sosyal medya platformundan 2020 seçimlerinde kendisine karşı hile yapıldığını iddia eden ve sonunda da Barack ve Michelle Obama’yı maymun olarak gösteren bir video paylaştı. Cuma günü ise gelen tepkilerden sonra video silindi, ama özür dilemeyi reddetti. Trump yönetimi ilk döneminden beri özellikle göçmenlere karşı ırkçı ve dışlayıcı eylem, politika ve söylemlerine devam ediyor. Daha ilk döneminde federal kurumlarda ırkçılık üzerine verilen eğitimleri durdurdu ve tüm federal kurumlarda ırk ve cinsiyet ayrımcılığıyla ilgili eğitimler verilmesini yasakladı.

Venezuela’nın meşru başkanını ve eşini kaçırıp ülkeyi ABD petrol şirketleri lehine özelleştirmelere zorlayan Trump yönetimi, 29 Ocak’ta bir başkanlık kararnamesiyle Küba’yı “alışılmadık ve olağanüstü tehdit” olarak tanımladı. Kararname ABD’nin on yıllardır süregelen “rejim değişikliği” çabalarında ambargoyu daha da katılaştırıp Küba’nın petrol ithalatını imkansızlaştırmayı, Kübalıları elektriksiz ve aç bırakmayı hedefliyor. Geçtiğimiz günlerde Trump’a yakın Temsilciler Meclisi üyelerinden Maria Salazar “Küba’da rejim değişikliği için annelerin ve çocukların çektiği acılar ödenmeye değer bir bedel” diye açıklama yaptı. Dışişleri Bakanı Küba asıllı Marco Rubio zaten bütün kariyerini Küba düşmanlığı üzerine kurmuş azılı bir antikomünist.[1] 

Cuma günü ABD ve İran Umman’da nükleer müzakerelere başladı. Haziran ayındaki “12 gün savaşı”ndan sonra ilk kez başlayan direkt görüşmelere ABD’nin Körfez’de devam eden askeri yığınağı da eşlik ediyor. Bu görüşmelere rağmen, hatta bu görüşmelerle birlikte medyada hükümet kaynaklı haberlerde artık “ABD İran’ı bombalar mı?​” değil “Ne zaman bombalar?​” tartışmaları yapılıyor. Drop Site’nin haberine göre bazı Arap devletlerine danışmanlık yapan eski bir üst düzey istihbarat yetkilisi “Bu mesele nükleer silahlar veya füze programı ile ilgili değil. Bu rejim değişikligi ile ilgili” deyip, “ABD’de bu savaşı planlayanların İran’daki nükleer, balistik ve diğer askeri tesisleri hedef alan saldırılar planladığını, ancak aynı zamanda İran hükümetini ve özellikle de Devrim Muhafızlarını ortadan kaldırmayı amaçladıklarını” söylemiş.[2] Belki de İran 12 gün savaşında füzelerini yollamayı hiç bırakmamalıydı.

ICE ekipleri şehirleri terörize etmeye devam ederken perşembe günü Guardian’ın özel haberinden öğrendik ki Trump kafasına göre ICE’ın gözaltında tuttuğu 8 Filistinliyi yakın arkadaşı bir iş adamının özel bir jetiyle Arizona’dan Tel Aviv’e yollamış. İsrailliler de Filistinlileri bir süre gözaltında tuttuktan sonra mahkum kıyafetleriyle Bati Şeria’daki bir kontrol noktasında yol kenarına bırakmış.[3]  Trump yönetimi İsrail’e askeri yardımlarına da devam ediyor. Aynı günlerde Dışişleri Bakanlığı İsrail’e Apache saldırı helikopterleri ve zırhlı araçlar da dahil olmak üzere 6.5 milyar dolardan fazla silah yardımı göndereceğini duyurdu.

Trump’ı ABD tarihinde bir istisna gören, ya da Hitler’le kıyaslayan “ABD’ye faşizm geliyor” anlatıları oldukça yaygınlaştı. Trump ve kliğinin temsil ettiği tehdidi küçümseyemeyiz ancak bu analizler ABD’nin yerli soykırımı tarihini, Siyahların köleliği tarihini, ya da beyaz üstünlükçü tarihini atlıyor. Hitler faşizminin ABD’nin ırk yasalarını ve yerlilere uyguladığı sistematik yok etme politika ve araçlarını ithal ettiğini, örnek aldığını da atlıyor.[4]  Haberlere göre Trump’ın en sevdiği başkan Andrew Jackson.[5]  “Kızılderili katili” olarak bilinen Jackson soykırımcı ve aynı zamanda yüzlerce köle sahibi bir köle tüccarıydı; “ABD tarihinde yerleşimci projesinin en acımasız ve şiddet yanlısı uygulayıcılarından biriydi.”[6]  Jackson’dan Trump’a uzun ama kopmaz bir hat var.


Dipnotlar:

  1. ^ Ailesinin Batista donemi ülkeden kaçmış olmasına rağmen Castro sonrası kaçtıkları yalanını uydurmasıyla da biliniyor Rubio.
  2. ^ https://shorturl.at/9yufM
  3. ^ https://shorturl.at/wAy1D
  4. ^ Whitman, James Q., Hitler’s American Model: The United States and the Making of Nazi Race Law
  5. ^ https://shorturl.at/JiKRe
  6. ^ Horn, Gerald and Anthony Ballas. 2025. “What American Fascism was already Looked Like,” Pece, Land, and Bread, 5.
/././

EVRENSEL

Ben böyle transfer görmedim hem de bu devirde: Kim nerede nasıl seyretti de aldı?-Gürel Yurttaş/halkTV-

 

Devis Vasquez 

Eskiden transfer yapmak şimdiki gibi değildi.

Alacağın futbolcuyu tavsiyelerle kadrona katıyordun.

Özellikle de yabancı futbolcularla ilgi bilgi toplayabilme olanağın kısıtlıydı.
Ne çıkarsa bahtınaydı yani.

Elinde video kasetlerle kulüp kulüp gezen menajerler de vardı! "Efendim şöyle bir futbolcu var, sanki Maradona! Bakın görüntülerini getirdim, bir izleyin göreceksiniz! Sudan ucuz" diye pazarlarlardı.

Ama kasette diyelim ki santrfor var; attığı güzel goller peş peşe montajlanmış haliyle yer alırdı.

Ceza sahası içinden boş kaleye atamadıkları yer almazdı elbette ki!
Bir örnek anlatayım size tarihten...

SÜLEYMAN SEBA'YA YUTTURAMADILAR

Beşiktaş'ın ölümsüz başkanı Süleyman Seba'ya da gelmişlerdi vaktiyle böyle.
Gerisini dönemin yöneticisi Erhan Solu'nun ağzından aktarayım. Süleyman Seba Eski Dostlar Anılar kitabından: O zamanlar maddi imkanlar şimdiki gibi değildi. Zaten Türkiye'nin en iyi yerli futbolcuları bizdeydi. Her kulübün onlarda gözü vardı. En çok parayı onlara ödüyorduk. Geriye de doğru dürüst bir şey kalmıyordu. Kıt imkanlarla yabancı futbolcu arıyorduk.

Fulya'da kamp binasındaydık.

Dediler ki: "Bir adam gelecek. Elinde maç kasetleri var. Bir futbolcu varmış. Adam müthiş bir santrformuş!" Bir saat ya geçti, ya geçmedi. Bir adam geldi. Oturduk odaya videoda maç izliyoruz. Güney Afrika Ligi'nden bir maçtı.
Bize satmak istedikleri adama doktor diyorlarmış. Doktor Khumalo! Biz o adama dikkat kesildik. Odada o kaseti getiren menajerin dışında Süleyman abi ve Gordon (Milne) var.

Bir de ben...

Süleyman abi maçları izlerken birden;
Siz, dedi; bırakın bu santrforu! Şu solda oynayan bir çocuk var. Kim bu?
O adam Fani Madida'ydı. Süleyman abi santrforu bıraktı, onu istedi.
Bir kaç gün sonra da Madida geldi. Bizde forma giydiği süre içinde de çok iyi oynadı. Takımla uyumu da müthişti. Fazla bir maliyeti de olmazdı kulübe. Zaten yok ki birde para vereceksin. Süleyman Seba'ya yutturamamışlardı istedikleri adamı. Futboldan gelen büyük başkan görüntülerde arka planda olan ama fırtına gibi koyan Madida'yı gözüne kestirmişti. Madida çok da iyi oynamıştı Beşiktaş'ta kaldığı süre içinde.

PEKİ ŞİMDİ DE KASETTEN Mİ ALDINIZ?

O günlerden bugünlere...
Beşiktaş'ın yaptığı kaleci transferini görünce duyduklarıma inanamadım. Adamın kaseti bile olamazdı, çünkü oynamıyormuş ki izlesinler!

Açıklama şöyleydi: Beşiktaşımıza Hoş Geldin Devis Vasquez Profesyonel futbolcu Devis Vasquez’in 2025-26 sezonu sonuna kadar satın alma opsiyonlu geçici transferi hususunda Roma kulübüyle anlaşmaya varılmıştır. Devis Vasquez’e şanlı formamızla başarılar diler, kamuoyunun bilgisine saygılarımızla sunarız.

KİMSE ARAŞTIRMADI MI? İNTERNETE DE Mİ BAKMADINIZ?

Peki bu adamı kimse araştırmadı mı? İnternete de mi bakmadınız?
Serkan Reçber'in işi bu değil miydi?
Araştırmak gerekmez miydi?
Yoksa laf olsun torba dolsun düşüncesiyle mi hareket ettiniz?
Açıklamada diyor ki Roma kulübüyle anlaşma sağlanmış! Ne anlıyorsunuz bundan? Roma'da oynadığını! Yedek de olsa bir kaç maç kaleye geçtiğini; öyle değil mi?

Değil işte.

Bu kaleci son maçına 26 Şubat 2025'te Empoli formasıyla çıkmış. Bir daha da hiçbir resmi maçta yer almamış. Yani 259 günden beri sahaya adım atmamış! (Antrenmanlar hariç!)

Adamın yaşı 28!

28 yaşındaki bir futbolcu tüm kariyeri boyunca sadece 89 maçta sahaya çıkıp kalecilik yapmış; düşünebiliyor musunuz?

Şöyle bir örnek vereyim; bu kaleciden 3 yaş daha küçük olan Ersin Destanoğlu, uzun süre Mert Günok'un arkasında yedek beklemesine rağmen kariyerinde 212 maça çıkmış. Galatasaray'ın yedek kalecisi Günay Güvenç'in bile 283 maçı var. 28 yaşındaki bu kalecinin oynadığı maç sayısı tekrar ediyorum; sadece 89! Yazıyla seksen dokuz! Hani 18-20 yaşında birini alıp getirseniz diyeceğim ki, yetişebilir, geleceği olabilir.

Peki bunun amacı nedir?
Kim nerede nasıl seyretti de aldı?
Hakikaten böyle bir transfer görmedim ben!

Gürel Yurttaş/halkTV


Okula girişler ‘ikinci bir emre kadar’ kısıtlandı, öğrenciler tepkili: Boğaziçi’nde kulüp odaları TOMA eşliğinde boşaltıldı!-Can Öztürk /T24-

Öğrenciler, taşıma faaliyetleri öncesinde nakliyeci ihtiyacının da öğrencilerden sağlanmaya çalışıldığını iddia etti. Öğrenci gruplarında dolaştırılan ilânda, “işine sahip çıkacak ve saygılı” kişilerin başvurmasının istendiği belirtildi.

Boğaziçi Üniversitesi kulüp odaları boşaltılıyor can psdBoğaziçi Üniversitesi'nin girişi kapatıldı | Okul önüne TOMA getirildi | Öğrenciler kampüs önünde beklemeye devam ederken okula barikat getirildi

Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü; üniversitenin Müzik, Sualtı Sporları, Güzel Sanatlar ve Spor Kulübü’nü Güney Kampüs’te bulunan Hamlin Hall binasından uzaklaştırdı. Taşımaya engel olmak için kampüse giden öğrenciler içeriye alınmadı, öğrencilerin kampüs önündeki bekleyişi sürerken okula TOMA getirildi. Bazı eşyaların özel olarak taşınması gerektiğini söyleyen bir öğrenci, “En ufak bir zarar gelmesi durumunda kullanılamayacak olan bu cihazlara özen gösterilmemesi de bu kararın ne kadar keyfî olduğunu gösteriyor” ifadelerini kullanırken protestolarına devam edeceklerini belirten başka bir öğrenci, “Naci İnci ve onun üzerindeki gölge bu ülkenin üzerinden kalkana kadar direnmeye devam edeceğiz” dedi.

Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Naci İnci’nin kararıyla Güney Kampüs’te yer alan kulüp odalarının boşaltılarak  Hamlin Hall binasından çıkarılmasını istedi. Kulüp odalarının Hisar Kampüsü’ne taşınacağı belirtildi. Uygulamaya karşı çıkan öğrenciler, kulüp odalarında nöbet tutarak kararı protesto etti. Öğrenciler nöbeti, Hisar Kampüsü'ndeki odaların, kulüplerin ihtiyacını karşılayamadığı nedeniyle başlattıklarını duyurdu.

Prof. Dr. Eder: Kütüphanesiz, öğrencisiz, akademisyensiz bir üniversite yaratma gibi bir projeyle karşı karşıyayız

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Mine Eder, dün kulüp odalarının boşaltılması talebine karşı düzenlenen protestoya katıldı. Eder, okunan basın açıklamasında, “Bu siyasi işgalin bir boyutu da mekanları işgal etmek üzerinden ilerliyor. Kütüphanesiz, öğrencisiz, akademisyensiz bir üniversite yaratma gibi bir projeyle karşı karşıyayız” dedi.

Rektör İnci’den öğrenciler ile toplantı; “Sevr Anlaşması gibi bir dayatmadan başka bir şey değil”

Kulüp odaları hakkındaki tahliye kararının ardından Rektör İnci, öğrenciler ile toplantı yaptı. Öğrencilerin aktardığına göre müzakerede; kulüp odalarının kullanımına süre sınırı koyulması ve odaların kapılarının kilitlerinin çoğaltılıp güvenlik görevlilerine verilmesi gibi önerilerde bulunuldu. Rektörlüğün önerisine göre, mevcut tanınan sürenin sonunda kulüp odalarının Hisar Kampüsü’ne taşınması istendi.

İnci ile yapılan toplantı hakkında konuşan bir öğrenci, “Bizi yanına dalga geçilesi bir anlaşma yapmak için çağırmış resmen. ‘Sevr Anlaşması’ gibi bir dayatmadan başka bir şey değil. Kulüp odalarımızı kolay kolay teslim etmeyeceğimizi bildiği için böyle bir yol izledi ama kabul etmedik” dedi.

‘Taşıma için öğrenci gruplarına iş ilânı verildi’ iddiası

Öğrenciler, taşıma faaliyetleri öncesinde nakliyeci ihtiyacının da öğrencilerden sağlanmaya çalışıldığını iddia etti. Öğrenci gruplarında dolaştırılan ilgili ilânda, “Sanat ürünleri aletler gibi eşyalar paketlenip araca yüklenecek ve araçtan yakın mesafede depoya boşaltılacak” ifadelerinin yer aldığı öne sürüldü. İddiaya göre; ilânda “işine sahip çıkacak ve saygılı” kişilerin başvurmasının istendiği belirtildi.

Öğrencilerin kampüse girişi kısıtlandı, kulüp odaları gece yarısı boşaltıldı

İnci ile görüşmenin ardından gece olmasıyla üniversiteye girişler rektörlük kararıyla kısıtlandı ve yalnızca yurtta kalan öğrencilerin kampüse girişine izin verildi. Kampüs dışında öğrenciler beklerken okul önüne barikat ve TOMAlar getirildi. Kampüs içerisinde çevik kuvvet ve gözaltı araçlarının yer aldığı görüldü.

Üniversitenin kapısı güvenlik tarafından kapatıldı, okula TOMA getirildi

“Naci İnci ve onun üzerindeki gölge bu ülkenin üzerinden kalkana direnmeye devam edeceğiz”

Kulüp odalarının boşaltılması hakkında T24’e konuşan bir Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi, şöyle dedi: “Bu olanların hiçbiri tesadüf değil. Naci İnci, kayyım rektör olarak atanmasından günümüze öğrenciler üzerinde hâkimiyetini sağlamak, üniversitede kendi istediği politikaları uygulatmak için çok fazla şey denedi. Hepimiz direndik.

Şimdi de bu karar karşısında da direnmeye devam ediyoruz. Kulüp odalarımız bir gün içerisinde Naci İnci tarafından verilen keyfî bir kararla boşaltılarak Hisar Kampüsü’ne taşınmak isteniyor. Boğaziçi Üniversitesi'nde olan bir kulüp kültürü ‘şıp’ diye yok edilmek isteniyor. Biz buna karşı direniyoruz.

Kulüp odalarımızın Güney Kampüs’te bulunması bizim bu odalara erişimimiz, burada sosyalleşmemiz ve en doğal olanı da kulüp faaliyetlerimizi gerçekleştirmemiz anlamında çok önemli. Kulüplerin Hisar Kampüsü’ne gönderilmesinin amacıysa bu kulüp faaliyetlerini baltalamak ve engel olmaktan başka bir amaç taşımıyor.

Biz dünden beri direniyoruz ancak dün yurtta kalan kişiler dışında kampüse girişler tamamen yasaklandı. Nedenini sorduğumuzdaysa ‘Emir geldi’ dendi. Emirin kimden geldiğini söylemeselerde biz çok iyi biliyoruz.

Bu okuldaki Naci İnci'nin üzerindeki gölgeyi de çok iyi biliyoruz. O gölge bu ülkenin üzerinden kalkana, Naci İnci de bu üniversiteden gidene kadar direnmeye devam edeceğiz.”

Kulüp odaları içerisinde bulunan eşyalar taşınıyor

“Müzik Kulübü için çok para harcanmıştı, eşyalar özensiz bir şekilde taşınıyor”

Kulüplerdeki bazı eşyaların özel olarak taşınması gerektiğini belirten başka bir üniversite öğrencisi şöyle konuştu: “Kulüplerimizin içerisindeki eşyalar bizlere sorulmadan, nasıl taşınacağı bile bilinmeden hareket ettiriliyor. Müzik kulübümüzün odası için çok fazla para harcanmıştı. Gerek yardımlarla, gerekse bizim yaptığımız harcamalarla.

Oradaki eşyalar bile özen göstermeden taşınıyor şu an. En ufak bir zarar gelmesi durumunda, kullanılamayacak olan bu cihazlara özen gösterilmemesi de bu kararın ne kadar keyfî olduğunu gösteriyor.”

Müzik Kulübü'nün piyanoları yalnızca naylon ve örtülere sarılarak taşınıyor

“Kulüp odalarının kilitleri değiştirildi, ‘ikinci emre kadar’ kampüse giriş kısıtlandı“

Kampüse girişlerine saat 16.00 itibarıyla hâlâ izin verilmediğini belirten bir öğrenci, şöyle konuştu: “Okula girişimize zaten yurtta kalmıyorsak izin vermiyorlar. Şimdi de özel güvenlik görevlileri gelmiş bizlere ‘ikinci bir emre kadar kampüse alınmayacaksınız’ diyor. Kendi okulumuza giremiyoruz. İçeride olan arkadaşlarımız, kayyım rektörün çilingir çağırarak özel güvenliklerle kulüp odalarının kapılarının kilitlerinin değiştirdiğini söyledi. Kendi öğrencisini kampüse almayan rektör, içeride istediği gibi davranıyor.“

Can Öztürk /T24



Epstein (IV): Siyasiler, bakanlar, bürokratlar -Eray Özen/T24-

 

Yazı dizisinin bu son bölümünde Epstein’le ilişkisi olan siyasileri anlattım. Bir de bu kadar yazı okuyup bu kadar belge araştırdıktan sonra Jeffrey Epstein ve Ghislaine’le ilgili gözlemlerimi aktarmak istedim. Son olarak soruşturmanın nasıl ilerleyeceğine dair tahminimi de paylaştım

epstein

Geldik yazı dizimizin sonuna. Toplamda dört yazıyla asparagasa, dezenformasyona yakalanmadan ekran görüntüleriyle Epstein belgelerini açıklamaya çalıştım.

Bugün politik figürlere geçmeden size Epstein’in kendisiyle ve suç ortağı Ghislaine Maxwell’le ilgili birkaç şey anlatmak istiyorum.

Jeffrey Epstein’le ilgili okurken, binlerce fotoğrafa bakarken nasıl bir insan gördüm?

Önce şunu söyleyeyim: Ağır ama çok ağır, patolojik seviyesinde narsistik bir karakter var karşımızda. Buna eşlik eden bir de psikopatisi mevcut. Zaten bu ikisi bir araya geldiğinde, olabilecek en kötü kombinasyon ortaya çıkıyor. Narsisist bir psikopat dünyada her türlü kötülüğü yapabilir.

Acıma, üzülme gibi duyguları yaşadığına dair hiçbir belirti yok. Pişmanlık yok. Herhangi bir şeyi yanlış yapmış olabileceğini asla düşünmüyor.

Gerçekten arkadaş olduğu, sevdiği kimse yok. Binlerce insanla temas halinde ama bir tanesi için dertlendiğini görmüyoruz. Tek bir şeye inanıyor: Güçlü olmak. Onun için herkes bu gücü elinde tutması için bir araçtan ibaret.

Maço ve ırkçı. Hem de en fenasından. Karşı cinse herhangi bir saygı duyduğuna dair tek bir iması bile yok. Kadınların sadece fiziğiyle ilgileniyor. Ayrıca kadınları güçlü erkeklere “sunarak” bu adamları en zayıf yerinden yakaladığının farkında. Yani güçlülerin sadakatini onları kendine “mecbur” kılarak kazanıyor. Kendine borçlu hale getiriyor.

Yanındaki Ghislaine Maxwell’in bütün kişiliğini yok etmiş. Yanlış anlamayın, Ghislaine’i savunmak için söylemiyorum bunu. Epstein şeytansa o da şeytanın yardımcısı. Lakin kadının kişiliğini yıllar içinde eritmiş ve kendine sadık, ihtiyaçlarını gören, itaat eden bir köle/suç ortağı yaratmış. Ghislaine’in herhangi bir şeyde Epstein’le ters düşme gibi bir şansı yok. Yıllar içinde yüzüğün (gücün) etkisiyle oradan oraya sürüklenen bir Gollum’a dönüşmüş.

Tabii ki Ghislaine de zeki. Tıpkı sahibi Epstein gibi. Zaten zeki olmasa Epstein’in yanında bunca zaman varlığını sürdüremezdi. Ama zekasını sadece “efendisinin” hizmetine vakfetmiş.

Evet, Ghislaine Maxwell bugün hayatta, bir hücrede ve her şeye, tüm o şeytani eylemlere tamamıyla hakim. Yani konuşsa gerçekten de yer yerinden oynar. Kısa süre sonra ifadesi alınacak. Konuşur mu? Valla, komplo teorisi insanı değilim ama hiç sanmam.

 “Gerçek suçlular” birkaç kişiyi içeri atarak soruşturmayı kapatmayı deneyecektir. Ghislaine’in konuşması durumunda ise Pandora’nın kutusu açılmış olur. Ben dünyadaki  “müesses” nizamın buna izin vereceğini hiç sanmıyorum. Umarım yanılırım.

Ghislaine’le konuşması karşılığında cezasını azaltmak için pazarlık yapılsa dünya bütün o manyakça işleri ve kimin ne tür pislikler yaptığını öğrenir. Bense tam tersine, Ghislaine’in hayatta kalmak için konuşmadığını, konuşmaması karşılığında ona bir şeyler teklif edildiğini düşünüyorum. Bu sadece bir tahmin tabii.

Belgelerin sonuna geldik ve açılan kutudan bir sürü irin aktı ama hala dünyanın en güçlü insanlarının yediği haltları doğrudan gösteren bir kanıta ulaşılamadı. Bu kanıtların olmama ihtimali yok bana kalırsa. Epstein’in en büyük rezillikleri kayıt altına almamış olması düşünülemez. Zaten amacı bu. Bu kanıtlar her ne ise ve her nerede ise belli ki belgelerin arasından ayıklandı ve ortadan kaldırıldı.

Son olarak: Bu işin Demokratı, Cumhuriyetçisi, sağcısı, solcusu filan yok. Her görüşten insan bulaşmış bu adama. Zaten Epstein’in bu anlamda bir omurgası filan da yok. Kim güçlüyse yanaşmış, bal tuzağı kurmuş ve türlü manyak fantezilerine ortak etmek istemiş.

Gelelim isimlere.

Zohran Mamdani

Sosyal medyaya kalsa Mamdani Epstein’in oğlu! Tabii ki bunların hepsi uydurma. Ve çocuk/bebek Mamdani’yle Epstein’i aynı karede gösteren fotoğraflar da yapay zekâyla yapılmış. Son belgelerde sadece sinemacı annesi Mira Nair’in 2009’da kendi yönettiği Ameila için düzenlenen ve ev sahipliğini Ghislaine Maxwell’in yaptığı bir partinin katılımcıları arasında yer aldığı bilgisi var. O kadar.

Howard Lutnick

Trump kabinesinde şu anda Ticaret Bakanı. 2012’de adaya ziyareti planlanmış. Kendi “Epstein’le hiç birlikte vakit geçirmedim” diyor ama belgeler aksini söylüyor. Belgelere göre 23 Aralık 2012’de adaya gitmiş. Zira sonrasında Epstein’in asistanından bir e-posta almış: “Sizi görmek güzeldi.”

Larry Summers

Eski ABD Hazine Bakanı ve Harvard’ın başkanı. Daha önceki belgelerde Epstein’in jetine bindiği ve ta 1998’den 2019’a kadar zaman zaman Epstein’le yazıştığı ortaya çıkmıştı. Harvard, OpenAI ve diğer bazı başka kuruluşlardaki görevlerinden geçen yıl kasım ayında bu ilişkinin ortaya çıkması üzerine istifa etmişti.

Steve Bannon

Trump’ın eski danışmanı ve Goldman Sachs’te çalışmış bir bankacı. Epstein’le uzun uzun yazışmaları var. Hemen her konuda konuşmuşlar. Epstein’in ofisinde çekilmiş bir fotoğraf bırakıyorum. Chomsky ve Bannon bir arada Epstein’i ziyaret etmişler. Düşünün bir yanda Chomsky, diğer yanda Bannon. Sadece Trump’ın danışmanı olmasını geçin, danışmanlıktan kovulduktan sonra Epstein’e gidip tüm Avrupa’nın en sağcı, en faşist politikacılarını birleştirmek için bir fon oluşturmak istediğini söyleyen adam bu. İtalya’dan Salvini, Fransa’da Le Pen gibi tipleri bir araya getirecekmiş. Ve Chomsky bu adamla güle oynaya poz veriyor. İnanılmaz!

Narendra Modi

Hindistan Başbakanı Modi’nin Epstein’le birebir görüşmesi yok ama Modi’ye yakın milyarder Anil Ambani epey yazışmış Epstein’le. Üstelik konular arasında Epstein’in Modi’nin ABD ziyaretinde kimi görüşmeler için aracılık etmesi de var. Ayrıca Modi’nin İsrail ziyareti sonrası Epstein kimliği belirsiz, e-postada “Jabor Y” diye geçen birine şöyle yazmış: "Hindistan Başbakanı Modi tavsiye aldı ve ABD Başkanı'nın iyiliği için İsrail'de dans edip şarkı söyledi. Birkaç hafta önce görüşmüşlerdi... İŞE YARADI!"

Kevin Rudd

Avustralya’nın eski başbakanı. Son yayımlanan belgelerde 8 Haziran 2014’te Epstein’in Rudd’la New York’ta görüşeceğine dair yazışmalar yer alıyor. Epstein iki gün öncesinde asistanına Rudd geleceği için yemek menüsünde değişiklik yapmasını söylüyor ve buluşmanın olacağı gün de özel jetiyle adasından New York’a uçuyor. Rudd halen Avustralya’nın ABD büyükelçisi ve Epstein’le görüştüğü iddialarını yalanlıyor.

Peter Mandelson

Britanyalı eski bakan ve büyükelçi. Epstein’le ilişkisi önceki belgelerde ortay çıkmıştı, bu son postada bu ilişkinin sanılandan da daha derin olduğu anlaşıldı. Tabii İngiltere ayağa kalktı ve geçen pazar Mandelson partiden istifa ettiğini açıkladı. Belgelere göre Mandelson üç parça halinde 2003 ve 2004 yıllarında Epstein’den toplamda 75 bin dolar para almış. Tabii ki herkes gibi o da bu paraları ne zaman ve niye aldığını hatırlamıyor!

Miroslav Lajcak

Son belgelere kadar Slovakya’nın ulusal güvenlik danışmanıydı, istifa etmek zorunda kaldı. Epstein’le bol bol yazışanlardan. Kadınlar hakkında da yazıştığında tarih 2018’di, Epstein’in çevresindeki çember epey daralmıştı, üstelik Lajcak o esnada Slovakya’nın dışişleri bakanıydı.

Mette-Marit

Norveç’in veliaht prensesi. Belgelerde adı toplamda bine yakın defa geçiyor ve prenses Epstein’e bayılıyor! Ona “sen benim beynimi gıdıklıyorsun” diyor, Epstein’den “yumuşak kalpli” ve “Canım benim” diye bahsediyor.

Thorbjorn Jagland

Norveç’in eski başbakanı ve Nobel Komitesi’nin başkanı. Dünkü bölümde de yazmıştım, Epstein’le bol bol yazışması var. Avrupa Konseyi Başkanlığı yaparken Epstein’i Putin’le görüştürmeye çalışmış. Norveç Jagland’ın bu ilişkileriyle ilgili soruşturma başlattı.

Jack Lang

Fransa’nın eski kültür bakanı. Lang’ı 2012’de Epstein’le Woody Allen tanıştırmış. 86 yaşındaki eski bakan Epstein’i “sanata ve sinemaya meraklı bir iş insanı” olarak tanıdığını açıkladı. Reuters Lang’ın bu ilişkisi üzerine ifadeye çağırıldığını yazdı.

Borg Brende

Norveç’in eski dışişleri bakanı ve Dünya Ekonomik Forumu (WEF), yani Davos’un CEO’su. Epstein’in Norveç’e belli ki özel bir ilgisi var. Brende de Epstein’le en az üç kez iş yemeği yemiş, mesajlaşmış ve e-posta alış göndermiş. WEF, Brende’yle ilgili soruşturma başlattığını açıkladı.

Eray Özen/T24

SON

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -6 Şubat 2026-


Belediye Başkanı Böcek, Emniyet Müdürü Arslan ve iş takipçisi Ateş, okey masasında!-Tolga Şardan- 

Sanık Fazlı Ateş’in ifadesiyle, Böcek ve Arslan’la beraber zaman zaman aynı masada okey oynadıkları ortaya çıktı. Ateş’in anlatımlarına göre, Arslan’ın resmi lojmanındaki kamelyada bir araya gelen Böcek, Arslan, Ateş ve Böcek’in özel kalem müdürü Yasin Yellice okey oynadı. Dörtlünün bir araya geliş amacını Ateş, “belediye lojmanın peyzaj işlerini yapmıştı. Bizde teşekkür amaçlı orda ağırlamıştık” diye açıkladı.

antalya belediye emniyet

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in gözaltına alındığı günlerde Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı, dikkat çeken bir gözaltı daha gerçekleştirdi.

Başsavcılık talimatıyla, görevdeki Antalya Emniyet Müdürü İlker Arslan, 7 Eylül günü gözaltına alındı. Kendi emrindeki meslektaşlarınca adliyeye götürülen Arslan, aynı gün tutuklanarak cezaevine konuldu. Arslan, o günden beri tutuklu.

Arslan’ın “ani” gözaltısı ve tutuklanması emniyette şok etkisi yarattı adeta. Zira Arslan’ın teşkilatta mevcut, üstelik güçlü olduğu ifade edilen bir dini yapının içinde yer aldığı emniyetin bilinen gerçeklerinden.

Arslan’ın da aralarında bulunduğu bir grup var, kendileri Reyhani / Erzincan Grubu olarak tanımlanıyor teşkilatta.

Daha doğrusu Refahyol hükümeti döneminde başbakanlık yapan merhum  Necmettin Erbakan’ın korumasında görev yapan polislerin de yer aldığı ve Millî Görüş adı verilen siyasi hareketin günümüz bürokrasisindeki uzantısı bu grup.

Çok kalabalık olmamakla birlikte yüksek rütbede ve üst düzey yönetici konumundalar. Bir de vakıf çatısı altında faaliyetleri var. Başkanları ise bir merkez valisi.

Bu sebepten dolayı, Arslan’ın hakkında adli soruşturma başlatılması grubun tepkisini çekti.

Arslan’ın da içinde bulunduğu grup, aslına bakarsanız Cumhurbaşkanı Erdoğan’a geçmişten “emanet”. Grubun üst düzey yönetici konumunda olanları dönem dönem yurt içi ve dışında “iyi” yerlerde görev yaptılar.

Bu gruptan olan Arslan da en üst rütbeye terfi ettikten hemen sonra Emniyet Genel Müdürlüğü Tanık Koruma Dairesi’ne başkan atandı. Ülkede yürütülen adli soruşturmalar çerçevesinde “gizli tanık” olanların işlemlerini takip eden, son derece kritik bir birimdeki görevin ardından Üsküp’te “müşavir” kadrosunda diplomatik görev yaptı. Üsküp’teki görev biter bitmez “kendisinden daha kıdemli emniyet müdürleri olmasına rağmen” Antalya’ya il emniyet müdürü olarak atandı.

Antalya Emniyet Müdürü İlker Arslan

Yıllar sonra yeşeren dostluk

Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 702 sayfalık iddianamesinde gündem Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’le birlikte ailesi ve ekibi olması nedeniyle Arslan’ın durumu kısmen geri planda kaldı.

İddianamenin detaylarına bakıldığında tutuklu Emniyet Müdürü İlker Arslan’ı görmek mümkün.

Arslan, iddianamede anlatılan 23 eylemden sadece birisinde yer alırken, iki ayrı suçlamanın hedefi oldu.

Savcılıkça yönetilen suçlama, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu.

Arslan’ın suçları işlediği iddia edilen takvim ise, 7 Şubat 2025 ile 11 Haziran 2025 günleri arası olarak görünüyor iddianamede.

Savcılık, Eski Antalya Emniyet Müdürü İlker Arslan’ın adının yer aldığı 16 numaralı eylemi, “Antalya İl Emniyet Müdürü İlker Arslan ve Fazlı Ateş isimli şahıs arasındaki finansal hareketler ile Fazlı Ateş’in iş çözme vaadiyle iş adamlarından para alması” başlığıyla tanımladı.

Bu arada Arslan ile Ateş’in tanışıklığı Refahyol hükümetine kadar gidiyor. Arslan, dönemin Başkanı merhum Necmettin Erbakan’ın koruma ekibinde. Ateş ise Refah Partisi’nin gençlik kollarındaydı.

İkilinin yolları zaman içinde ayrıldı ancak Arslan’ın Antalya Emniyet Müdürü olmasıyla yeniden yolları buluştu.

Arslan’dan önce Ateş’in ticari durumunun çok itibarlı olmadığı tanık ifadelerinden anlaşılıyor. Zaten Ateş’le ilgili dolandırıcılık iddiasıyla iki aylık telefon dinleme yapılması için mahkemeden karar alındığı da iddianamede yer buldu.

İkilinin yanındaki üçüncü kişi

Aslına bakarsanız söz konusu iddiaya esas olan eylemi, farklı bir iddianame ile değerlendirmek mümkün. Ancak savcılığın, suç tanımlaması yapılan eylemi bu iddianameye alma gerekçesi, Arslan ile Ateş’in süreçteki bağlantıları.

Bu bağlantılar arasındaki en önemli isim, elbette tutuklu durumdaki eski Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek

İddianamede hem suç iddiasını ortaya koyan hem de Böcek özelinde ilginç siyasi bilgiler yer alıyor.

Önce Arslan ile Ateş’in finansal ilişkilerini ortaya koyan bilgileri paylaşmak gerekecek sanırım.

Aslında “ikili” hakkında doğrudan yürütülen bir soruşturma olmamakla birlikte Böcek’e yönelik operasyonda gözaltına alınan, aynı zamanda Antalya Büyükşehir Belediyesi’nden ihale alan iş insanı Bülent Çeken ile yaşananların mağduru olduğunu öne süren iş insanı Evren Topal’ın anlatımları tabloyu ortaya çıkardı.

Savcılığın ağır iddiası

Çeken ve Topal’ın anlatımlarındaki iddialardan yola çıkan savcılık, teknik çalışmalarla delillendirdiği süreci savcılık iddianamede şöyle anlattı:

“(…) Antalya İl Emniyet Müdürü İlker Arslan hakkında “sosyal tanışıklığı bulunan Fazlı Ateş isimli şahıs aracılığıyla rüşvet alma/görevi kötüye kullanma suçları kapsamında kalabilecek maddi menfaat temin ettiğine yönelik” anlatımlarda bulundukları, taraf beyanlarına yönelik KOM Şube Müdürlüğü’nce yapılan araştırmalar neticesinde Fazlı Ateş isimli şahsın beyanlarla uyumlu olacak şekilde İlker Arslan’a yönelik veya ilişkili para transferleri yaptığının tespit edildiği, ayrıca İlker Arslan’ın eşinin geçmiş tarihlerde Fazlı Ateş’e ait şirkette SGK kaydı bulunduğu ve eşine maaş ödemesi adı altında para transferleri yapıldığının anlaşıldığı (…)”

Bu iddiaya karşı taraflar detaylı bilgileri savcılığa aktardı.

Çeken ve Topal iddialarında ısrarcı yaklaşım sergilerken, haklarında adli soruşturma yürütülen Arslan ve Ateş, iddiaları kabul etmedi.

135 milyon lira para transferi iddiası

Savcılık iddianamede sanıklardan Fazlı Ateş hakkında şu değerlendirmeyi yaptı:

“(…) Şüpheli Fazlı Ateş’in dosya kapsamına yansıyan tüm taraf beyanlarından anlaşılacağı üzere iş takipçiliğiyle geçimini sağlayan bir şahıs olduğu, İl Emniyet Müdürü İlker Arslan ve Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek arasındaki yakınlığı insanlara anlatarak Büyükşehir Belediyesi’nde iş çözme vaadiyle maddi menfaatler elde ettiği, bu sayede Bülent Çeken’den İl Emniyet Müdürü İlker Arslan adını kullanarak 6 milyonu aşkın para aldığı, söz konusu menfaatin nüfuz ticareti suçuna vücut verdiği, sonraki süreçte Bülent Çeken ve ortağı Mete Yapal tarafından Mustafa Gökhan Böcek’e 2 ayrı işte 135 milyonu aşkın para transferi yapıldığı,

Bu haliyle Fazlı Ateş’in İlker Arslan’la arasının iyi olduğu bahisle Muhittin Böcek’in ismini zikrederek Bülent Çeken’den sürekli bir şekilde maddi menfaat elde ettiği, Bülent Çeken ve Fazlı Ateş arasında geçmişten gelen diyalog sebebiyle söz konusu maddi  menfaatlerin ve Fazlı Ateş’in Bülent Çeken’in beyanlarının nüfuz ticareti suçuna vücut verdiği hukuken değerlendirildiği, ancak Fazlı Ateş’in geçmiş tanışıklığı olmayan ve çevreden yapılan araştırma neticesinde kendisine ulaştığını belirten Enver Topal isimli şahıstan ise, il emniyet müdürünün lojmanında görüşüp güven telkin ederek 2 milyon TL para almasının ise nitelikli dolandırıcılık suçuna vücut verdiği,

Evren Topal’ın dosya kapsamına sunmuş oluğu WhatsApp yazışmalarından anlaşılacağı üzere şikayet konusu ve Fazlı Ateş’i sıkıştırması üzerine para iadesinin sağlanmak zorunda kaldığı, insanlardan bu şekilde elde ettiği maddi menfaatin bir kısmını İlker Arslan’ın kızı için ev teminat bedeli ve araç gümrükleme bedeli olarak başkaca şahıslara havale ettiği, yine doğrudan İlker Arslan’a para transferleri yaptığı, gerçeğe aykırı olarak ‘çalışıyor’ gibi gösterilerek, eşini kendi şirketinde maaşlı ve sigortalı olarak gösterip Melek Arslan’a  para transferleri yaptığı, ayrıca şüphelinin Bülent Çeken ve Evren Topal’dan almış olduğu paraların elden ya da 3. şahıslara transfer ettirerek şahısların bankadan temini sonrası elden almasıyla TCK 282/1 maddesinde tanımlı ‘suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerinin aklanması suçuna vücut verecek’ eylemler içerisinde bulunduğu,

Bu haliyle şüpheli Fazlı Ateş’in nitelikli dolandırıcılık, nüfuz ticareti ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerinin aklanması suçlarını işlediği hususunda hakkında kamu davası açmaya yetecek yeterli şüphenin oluştuğu, (…)”

“Hayatın olağan akışında değil”

Tutuklu Eski Antalya Emniyet Müdürü İlker Arslan’a yönelik ise, savcılığın değerlendirmesi şöyle:

“(…) Şüpheli İlker Arslan’ın Antalya İl Emniyet Müdürü olarak görev yaptığı, taraf anlatımlarından anlaşılacağı üzere geçmişe dayalı tanışıklıkları olduğu ifade edilse de uzun süredir irtibatı olmayan Fazlı Ateş ile görev tanımına aykırı olarak şekilde sosyal ve finansal ilişki içerisine girdiği,

Şahıs üzerinden kızı ve şahsına yönelik maddi menfaat geçişlerinin MASAK verilerinin incelemesi neticesinde tespit edildiği, haricen yine eşi Melek Arslan’ın, Fazlı Ateş’in herhangi bir mekan ya da envanteri bulunmayan şirkette ‘çalışıyor’ gibi gösterilerek maddi menfaat elde ettiği,

Eşinin çalışma şekli ve süresiyle ilgili olarak tarafların çelişkili beyanlarda bulunduğu, şüpheli İlker Arslan’ın Fazlı Ateş ile olan finansal irtibatına ilişkin dosya kapsamına sunmuş olduğu adi sözleşmenin itibar edilebilecek bir niteliği bulunmadığı, sözleşme içeriğiyle ilgili olarak Fazlı Ateş’in kolluk ve savcılıkta fiyat ve arsa payıyla ilgili çelişkili beyanlarda bulunduğu,

Ayrıca İlker Arslan’ın alınan savcılık ifadesinde, kredi kartı borcu olduğundan bahsetmesine rağmen yurt dışından getirmiş olduğu aracın gümrük bedelinin ödenmesi ve kız çocuğuna daire almasının hayatın olağan akışı içerisinde itibar edilebilecek niteliğe haiz olmadığının değerlendirildiği,

Fazlı Ateş’in insanları dolandırması veya nüfuz ticareti suçunu işlediğine yönelik eylemlerinden haberdar olduğuna yönelik bu aşamada delil elde edilemeyen İlker Arslan’ın bu haliyle 3628 Sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 4. Maddesinde tanımlanan ve 13. Maddesinde yaptırıma bağlanan haksız mal edinme suçu ile Fazlı Ateş’in gerçekleştirmiş olduğu eylemler sebebiyle elde ettiği maddi menfaatin aklanması sürecinde kişisel menfaat elde ederek suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanması suçuna iştirak ettiği hususunda hakkında kamu davası açmaya yetecek yeterli şüphenin oluştuğu (…)”

Okey masasındaki dörtlü

Bu arada sanık Fazlı Ateş’in ifadesiyle, Böcek ve Arslan’la beraber zaman zaman aynı masada okey oynadıkları ortaya çıktı.

Ateş’in anlatımlarına göre, Arslan’ın resmi lojmanındaki kamelyada bir araya gelen Böcek, Arslan, Ateş ve Böcek’in özel kalem müdürü Yasin Yellice okey oynadı. Dörtlünün bir araya geliş amacını Ateş, “belediye lojmanın peyzaj işlerini yapmıştı. Bizde teşekkür amaçlı orda ağırlamıştık” diye açıkladı.

Bir belediye başkanı ile bir il emniyet müdürünün aynı masada “masumane” gerekçeyle okey oynamasının elbette bir sakıncası olmaz. Ancak burada, “seçilmiş” ile “atanmış” arasındaki dostluk farklı bir amaçla pekişmiş iddiası söz konusu.

Böcek, operasyon olmasa parti mi değiştirecekti?

İddianamede yer alan bir ifadede geçen cümleler, tutuklu Böcek’in, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde “seçildiği partiden başka partiye geçmeyi düşündüğü” iddiasını ortaya çıkardı.

Soruşturma sırasında ifadesine başvurulan Alkan Evren, Böcek’in parti değiştirmeyi düşündüğünü öne sürdü.

Böcek’in “düşündüğü” parti değişikliği Evren’in ifadesine şöyle yansıdı:

“(…) Benim bildiğim kadarı ile Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik operasyonlar başlamadan 2 ya da 3 hafta kadar önce Fazlı Ateş, bu süreçte Muhittin Böcek’in parti değiştirmesi gerektiğini ve bunun için aracı olabileceğinden bahsederdi.

Bir görüşmemizde Serkan Temuçin Fazlı Ateş ile Muhittin Böcek’e telkinde bulunarak mevcut partisinin kendisine yakışmadığını, kendi çıkarları için kullandığını ve ‘sizin de bunca yıllık siyasetçi olarak bunları görmesi gerektiğini’ söyledik ve parti değiştirmesi konusunda telkinde bulunduk.

Bunun üzerine Muhittin Böcek de ‘söylediğiniz şey doğru. Ben bunun farkındayım. Bunlarla da hiçbir yolda yürünmez’ dedi ve görüşmeler yapacağını söyledi. Fazlı Ateş de, Muhittin Böcek’in bu söylemi üzerine gerekli görüşmeleri yapacağını söyledi.

Aradan bir hafta kadar sonra ben, Serkan Temuçin ile birlikte, Fazlı Ateş ve Muhittin Böcek ayrı olmak üzere Ankara iline gittik ve dördümüz orada buluştuk. Buluştuğumuz noktaya Bülent Çeken de gelmişti. Yanlış hatırlamamakla birlikte bu şahsı Fazlı Ateş veya Muhittin Böcek çağırmış olabilir.

Ankara ilinde iki gün kadar kaldık. Bu süre içinde Muhittin Böcek, Fazlı Ateş, Serkan Temuçin ve Bülent Çeken, Ankara ilinde çeşitli kurumlarla belediye işleri ve parti değişikliği konusunda görüşmeler yaptılar. (…)”

Sonuçta anlatım iddiaya dayanıyor. Ama yine de “Böcek gözaltına alınmasaydı gerçekten böylesi bir siyasi manevra yapabilecek miydi acaba?” sorusu akıllara düşüyor.

/././

“Aferin” diyebileceğimiz bir tablo değil -Mehmet Y.Yılmaz- 

Bilal Erdoğan’ın “Gerçekten şu son 23 yıldaki büyüme Cumhuriyet tarihinde bırakın Osmanlı tarihinde de yok, 8 kat büyüdü” sözleri kulağa hoş geliyor ama bu büyüme biraz sarı ineğin büyümesi gibi… 25 yıllık AKP iktidarında varabildiğimiz yere bakalım: Dünyada gıda enflasyonunda dördüncü sıradayız. 38 üyeli OECD ülkeleri arasında asgari ücretimiz 17 – 20. sıralarda, ortalama emekli maaşlarımız ise sondan yedinci sırada.

Bilal Erdoğan, Gençlik Liderliği Eğitim Programı’nın açılış konuşmasını yaptı.

Sevindim tabii. Ne de olsa Harward’larda okumuş, gençlere bir iki kelime bir şeyler öğretmiştir diye aklımdan geçirdim.

Konuşmasının tümünü okuyunca da biraz huylanmadım değil.

Acaba o da bazı şeyleri babası gibi yanlış mı öğrenmiş diye düşündüm.

Biliyorsunuz babası iktisatçı olduğunu söylüyor, gerçi diplomasının orijinalini gören yok ama en azından kendi beyanı böyle.

İktisatçı olarak enflasyonu indireceğim derken nasıl azdırdığını biliyoruz, hâlâ bunun sonuçları ile mücadele ediyoruz.

Bilal Bey, eğitimde kent yoksulluğundan da söz etmiş ama bunu tam olarak anlatabildiğini söyleyemeyeceğim.

Bunun için kendisini eleştirmiyorum tabii, çünkü bu konuda başı sonu belli bir şey söyleyecek olsa zülfüyâra dokunur, babasını kızdırırdı.

O da doğal olarak “başarıya odaklanmış”, şöyle diyor:

“Türkiye'nin şöyle son 100 yılını alın ekonomik durumu itibariyle, yani bütün dünya ekonomisine nazaran bir inceleyin göreceksiniz, gerçekten şu son 23 yıldaki büyüme Cumhuriyet tarihinde bırakın Osmanlı tarihinde de yok yani. Osmanlı ekonomisi de çok stabil yani, biz endüstri devrimi olduktan sonra yakalanan ekonomik büyümeleri Osmanlı devriminde yakalayamadık maalesef onları kaçırdık. Bütün o birikmiş kaçırdığımız adeta trenleri şu 23 yılda yakaladık. Öyle bir yakaladık ki bu 23 yıldaki ekonomik büyüklüğü ülkenin 8 kat büyüdü. Kişi başına milli gelir 6 kat büyüdü.”

Bilal Bey’in “8 kat büyüdü, 6 kat büyüdü” sözleri kulağa hoş geliyor tabii.

Ama unuttuğu bir şey var ki bu büyüme biraz sarı ineğin büyümesi gibi.

Bir buzağı bağlı olduğu samanlıkta nasıl kendi kendine büyüyorsa bu büyüme de biraz öyle.

Nasıl ki “aferin bak buzağıydın, şimdi inek oldun” diye kendisini kutlamıyorsak bu büyüme için son 23 yılın yöneticilerini de kutlamamız gerekmez.

Çünkü mesela Vietnam bu son 25 yılda 13 kat büyüdü.

Son 25 yılda (IMF ve Dünya Bankası verilerine göre) en çok büyüyen ilk beş ülke şöyle:

1 – Çin (Yüzde 1400), 2 – Vietnam (Yüzde 1290), 3 – Bangladeş (Yüzde 770), 4 – Hindistan (Yüzde 750), 5 – Endonezya (Yüzde 745).

Aynı sürede Türkiye’nin büyümesi yüzde 307.

Türkiye, Cumhuriyet’in ilk 25 yılında yılda ortalama yüzde 3,8’lik bir büyüme yakaladı.

O günden beri de her yıl yüzde 3 ile yüzde 5 aralığında büyüyor.

Unutmayalım ki o dönemde 1929 ekonomik buhranı ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileri, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyümeyi yavaşlattı, bazı yıllarda küçülmeye de neden oldu.

İlk 25 yıldaki büyüme ile bu yıllardaki büyüme rakamsal olarak birbirine benziyor olsa da aynı şey değil.

Devlet öncülüğünde sanayileşme hamlesi, tarımsal üretimdeki artış ve yapısal dönüşümden kaynaklanan, iç tasarrufa önem veren büyüme ile dış kredi ile tüketime gaz vermekten kaynaklanan büyüme aynı şey değil.

Türkiye’nin son 25 yıldaki büyümesini küçümsüyor değilim elbette.

Bu büyüme ile övünmek, son 25 yılın 23’ünde tek başına iktidar olan bir parti ve yandaşları için normal, ayıplanacak bir şey değil.

Ancak kendilerini sürekli Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla kıyaslamak gibi bir hata içindeler.

O günlerdeki ekonomik kalkınma çabasını, büyümeyi küçümser bir halleri var.

Çok saçma bir kıyaslama çabası bu.

Savaştan her şeyini tüketerek çıkmış bir ülkenin, 1929 ekonomik buhranına ve 2. Dünya Savaşı’na rağmen başarabildiğini küçümseyerek, kendi boylarının büyüdüğünü mü düşünüyorlar diye merak ediyorum.

Büyük ihtimalle önümüzdeki 25 yıldaki büyüme de geçtiğimiz 25 yıldaki büyümeden fazla olacak.

Ekonominin temel kurumlarının bağımsızlığına ve uzmanlığına saygı duyan, birikimleri ya da dış kredileri taşa toprağa gömeceğine ileri teknoloji transferine ve üretimine yoğunlaşan, öngörülebilir bir hukuk düzenini yürütebilen, eğitimi ideolojik hedeflerine göre değil de çağın gereklerini yakalamaya göre yapılandırabilen bir ülkede ekonomik büyümenin geçtiğimiz 25 yılı üçe beşe katlaması çok mümkün.

25 yıllık AKP iktidarında şuradan geçtik, buradan geldik derken varabildiğimiz yere bakalım:

Dünyada gıda enflasyonunda dördüncü sıradayız.

Üç üstümüzde ve altı altımızdaki ülkelere bakın: Venezuela, Zimbabwe, Arjantin ilk üçte. Bizi Nijerya, Etiyopya, Pakistan, Mısır, Gana, Lübnan takip ediyor.

Övünülecek bir tablo mu?

38 üyeli OECD ülkeleri arasında satın alma gücü paritesine göre asgari ücretimiz 17 – 20. sıralarda.

Gurur duyulacak bir tablo mu?

Ortalama emekli maaşlarımız, satın alma gücü paritesine göre OECD ülkeleri arasında sondan yedinci sırada.

Bunlara bakıp “aferin Erdoğan yönetimine” diyebilir miyiz?

* * *

Şüyuu vukuundan beter mi?

Öcalan, TBMM heyetiyle bir hatıra fotoğrafı çekilmesini istemiş ama MHP Genel Başkan Yardımcısı bu talebi reddederek masadan kalkmış. Demek ki Öcalan’ı ziyaret etmekten daha kötüsü, bunun duyulmasıymış.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız

Başlıktaki bu söz “duyulması, gerçekleşmesinden daha kötü” durumları, olayları tarif etmek için kullandığımız bir deyim.

AKP, MHP ve DEMP milletvekillerinden oluşan bir TBMM heyetinin, Abdullah Öcalan’a yaptıkları cezaevi ziyareti sırasında toplu bir fotoğraf çektirilmediğini daha önce öğrenmiştik.

Dün de öğrendik ki Öcalan böyle bir hatıra fotoğrafı çekilmesini istemiş  ama  MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız bu talebi reddederek “görüşme bitmiştir” deyip, masadan kalkmış.

Bu haberi okuyunca başlıktaki söz aklıma geldi.

Demek ki Abdullah Öcalan’ı cezaevinde ziyaret etmekten daha kötüsü, bunun duyulmasıymış diye aklımdan geçirdim.

Herkes ziyareti kimlerin yaptığını biliyor, gününe, saatine, görüşmenin kaç dakika sürdüğüne ve nelerin konuşulduğuna kadar duruma hâkimiz.

Bir tek eksik hatıra fotoğrafı kalmış onu da MHP’li yetkili istememiş.

Niye acaba?

Gerçek hayatta yan yana gelmekte mahzur görmediğiniz bir insanla fotoğrafta yan yana görünmenin ne sakıncası olabilir ki?

/././

Öne Çıkan Yayın

DÜNYA -9 Şubat 2026-

Irak yeniden ısınırken -Akdoğan Özkan / T24- Suriye savaşının sonuçlarının şekillendirdiği yeni ittifaklarca tetiklenen fay hatları, ABD işg...