DÜNYA -9 Şubat 2026-


Irak yeniden ısınırken -Akdoğan Özkan / T24-

Suriye savaşının sonuçlarının şekillendirdiği yeni ittifaklarca tetiklenen fay hatları, ABD işgalinin etnik ve mezhepsel çatışmalarla kırılganlaştırdığı Irak’ta suların ısınmasına yol açıyor.

Nuri el-Maliki donald trumpDonald Trump ve Nuri el-Maliki

Irak’ta, 2022 Ekim'inden bu yana başbakanlık görevini yürüten Muhammed Şiya es-Sudani’nin bu görevinden çekilmesi akabinde Şii partilerin oluşturduğu Koordinasyon Çerçevesi isimli ittifakın desteğini alan eski Başbakan Nuri el-Maliki’nin yeniden bu göreve gelme ihtimaline karşı Amerikalıların yaptıkları uyarılar, Basra Körfezi sularının yeniden ısınmasına yol açıyor.

1991’de ABD ve İngiltere öncülüğündeki Koalisyon güçlerince “Elinde kitle imha silahı var” yalanıyla çok ağır biçimde bombalanıp altyapısı yerle bir edilen, 2003’te bu kez “Bağdat’a demokrasi getiriyoruz” yalanıyla işgal edilen, sonrasında kukla yönetimlerle “rejim değişikliğine” zorlanan Irak’ta özellikle son bir-iki ay, birazdan sebeplerini açıklayacağım üzere, Şiilerin kendilerini giderek daha güvensiz hissetmeye başladıkları gelişmelerin yaşandığı bir dönem oldu.

Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra İran’daki 25 yıllık sürgününden Irak’a dönen kadrolar tarafından yönetilen Necef ve Kerbela çıkışlı Dava Partisi’nin başkanı olan Maliki, 2003’teki ABD işgalinin ardından çeşitli Şii grupların oluşturduğu “Kanun Devleti Koalisyonu” liderliğini üslenerek bu ülkede iki dönem başbakanlık yapmıştı. Kürtlerin bağımsız petrol ihracatına karşı çıkan Maliki, 2014’te üçüncü dönem için başbakanlık hazırlığı yaptığı bir sırada, İran’la yakın ilişkileri olduğu öne sürülerek ABD Başkanı Barack Obama ve Kürt lider Barzani’nin baskıları sonucu çekilmek zorunda kalmıştı.

Bu kez, şu ana kadar geri adım yok gibi. Şii partilerden oluşan “Koordinasyon Çerçevesi,” Sudani’nin başbakanlıktan çekilmesinin ardından, 24 Ocak’ta yaptığı açıklamada, ABD yönetiminin alerjisi olan eski Başbakan Maliki de onun “siyasi ve idari tecrübesi” ile “devlet yönetimindeki rolü” nedeniyle uzlaştığını duyurdu.

Ülkede şiddet olayları ve istikrarsızlıkla geçen 20 yıldan sonra gelinen noktada, Washington’un “İran ve İran destekli milislerle yakın bağları olduğunu” ileri sürdüğü Maliki’nin, ABD Başbakanı Donald Trump ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun tehditlerine rağmen yeniden seçilme ihtimali epeyce yüksek.

Ancak, bakalım ülkedeki Şiilerin giderek daha fazla çevrelendiklerini hissettikleri bugünkü koşullar altında gelişmeler ne yönde bir seyir izleyecek!

Amerikalıların uyarıları

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, başbakanlıktan çekilen Sudani ile ocak ayı içinde yaptığı telefon görüşmesinde, “İran kontrolündeki bir hükümetin Irak’ın kendi çıkarlarını önceleyemeyeceğini, Irak’ı bölgesel çatışmalardan uzak tutamayacağını ve ABD-Irak ortaklığını ilerletemeyeceğini” vurgulaması, Basra Körfezi’nin yeniden ısınabileceğinin sinyali gibiydi.

Son siyasi gelişmeleri görüşmek üzere 30 Ocak günü eski Başbakan Nuri el-Maliki'nin ofisinde toplanan Irak Koordinasyon Çerçevesi, toplantının ardından yaptığı açıklamada, Başbakanlık seçiminin tamamen anayasal bir Irak meselesi olduğunu, ulusal çıkarları koruyan ve yabancı müdahaleden uzak siyasi mekanizmalar aracılığıyla yürütüldüğünü yineleyerek Amerikalıların tehditlerine meydan okudu ve Nuri el-Maliki'yi başbakan adayı olarak desteklediklerini yineledi.

Şiilerin “Irak egemen bir devlettir” vurgusuyla yaptığı bu çıkış, suların Amerikalılar tarafından biraz daha ısıtılacağının işareti olarak da yorumlanabilir.

Amerikan askeri varlığı

Ülkede dinmeyen tansiyonun temel sebeplerinin başında elbette ki ABD askerlerinin bir türlü sonlanmayan varlığı geliyor. Irak yönetimi, ABD askerlerinin ülkeden tamamen çekilmesi için yıllardır Washington yönetiminden bir mekanizma ve takvim oluşturulmasını isteyip duruyor. Aslında Barack Obama 15 Haziran 2014’te askerlerine çekilme emri vermişti. Ama işte tesadüfe bakın ki, aynı yılın ağustos ayında ülkede IŞİD isimli bir örgüt ortaya çıkınca, ABD önce Kuzey Irak’taki peşmerge güçlerini silahlandırdı, ardından yine tesadüfe bakın ki örgüt operasyonlarını Suriye sahasına taşıdı. ABD bu kez de Suriye’de YPG’yi ve ardından YPG’nin asli unsuru olduğu SDG’yi silahlandırdı ve belirli coğrafyalara vekil güçleri aracılığıyla el koydu.

2020 yılının hemen başında İranlı General Kasım Süleymani, Bağdat’ta Amerikalılar tarafından gerçekleştirilen bir suikast ile öldürüldü. Bunun akabinde, Irak İslami ulusal hareketi diyebileceğimiz, Irak toplumunun dört bir köşesinden destek gören Sadr Hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Irak meclisine hitaben 5 Ocak 2020 tarihinde yaptığı açıklamada, ABD ve Irak arasındaki güvenlik anlaşmasının lağvedilmesi ve ABD Büyükelçiliği'nin acilen kapatılmasını talep etti. Iraklı Şii siyasi lider, ülkedeki ABD askerlerinin yer aldığı üslerin de kapatılmasını istedi. Aynı gün Irak Meclisi, ülkedeki tüm yabancı güçlerin çıkarılmasını içeren karar aldı.

Aradan yıllar geçti, Irak hükümetleri Washington’dan hep bir çekilme takvimi bekledi.  Pentagon yılların seyri içinde Irak’tan epeyce birliklerini çekmiş olsa da, Irak'taki muharebe misyonlarını 9 Aralık 2021'de sona erdirmiş olsa da, “Irak güvenlik güçlerine eğitmen ve danışman olarak görev yapması için” 2 bin 500 Amerikan askeri halen bu ülkede.

Ara ara hükümetler bu askerlerin de çekilmesi yönündeki taleplerini Amerikan yöneticilerine yenileyip duruyorlar. Ancak Amerikalılar pek oralı olmuyor, zaman zaman düzenledikleri suikastlarla da bölgedeki tansiyon ve öfkenin kabarmasına sebep oluyorlar. Son olarak, 5 Ocak 2024’te Irak'ın başkenti Bağdat'ta, Haşdi Şabi adıyla bilinen ve çatısı altında 67 silahlı grubu barındıran Halk Seferberlik Güçleri içindeki Şii milis gücü el Nüceba Hareketi yöneticilerinden Ebu Takva es-SaîdîABD güçleri tarafından bir hava saldırısı sonucu öldürülmüş, olaydan sonra Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçlerinin Irak'tan hızlı ve düzenli bir şekilde çıkmasını istediklerini açıklamıştı. Sudani, ABD askerlerinin Irak'taki varlığının “istikrarı bozabileceği” konusunda da kaygılı idi.

Şii aksa karşı yeni hilal

Şu son 1-2 ay içindeki son gelişmelerde tanık olduğumuz üzere, ABD nihayet vekaletini SDG’den çekip Suriye sahasını Washington ve Tel Aviv’in şartları ve Ankara’nın pozitif katılımıyla eski el Kaideci Sünni lider Ahmed el Şara’nın Suriye hükümetine bırakınca ve bizim ABD “bölge valisi” Thomas Barrack, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi lideri Mesud Barzani, Kürdistan Bölgesi Başbakanı Masrur Barzani, Kürt Ulusal Konseyi (KNC/ENKS) lideri Muhammed İsmail ve SDG komutanı Mazlum Abdi’yi 17 Ocak’ta Erbil’de çeşitli ABD yetkilileriyle önemli bir toplantıda saatlerce bir araya getirince, meselenin ABD’nin Güney Kafkaslardan Nil Deltasına kadar Irak ve İran Şiistan’ını kuzeyden çevreleyecek ve mümkünse İran-Rusya koridorunu ortadan kaldıracak bir yeni hilal kurmak olduğu biraz daha netleşti.

İran’ın Şii Hilal’ini bölgeden def etme gayesiyle yola koyulan ve nihayet Hamas ve Hizbullah’ın zayıflatılması, Esad’ın da iktidardan düşürülmesi akabinde Ankara ile Şam’ı bu ortak jeopolitik blokta buluşturan Washington, Bağdat’ın vanasını elinde tutan Kürt siyasi lideri ile Suriye Kürtlerine bu bloğun nimetlerinden faydalanma imkân ve formülleri sunuyordu.

Iraklı Şiilerin bu gelişmelere kayıtsız kalması düşünülemezdi.

Kırılgan ekonomi

Irak’ı asıl kırılgan yapan, savaşla birlikte yerle bir olan altyapısını doğru dürüst ayağa kaldıramaması ve ekonomik atılımlar gerçekleştirememesi. Yılların seyri içinde görev yapan hükümetler petrole bağımlı ekonomik yapıyı çeşitlendirmede başarılı olamadı. Bugün federal hükümetin gelirlerinin yüzde 90’ını -vanası ABD yönetimince Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin eline verilen- ham petrolden elde edilen gelirler oluşturuyor Bu da ülkenin petrol fiyatlarındaki dalgalanmalardan şiddetli bir biçimde etkilenmesine yol açıyor. Petrol fiyatlarının düştüğü dönemlerde hükümetler temel kamu hizmetlerini bile finanse edemez hale gelebiliyor.

Kamu sektörünün patronajla karakterize edilen şişkin ve “arpalık” haline gelmesi de bu gerçeğe eklenince işler daha da sarpa sarabiliyor. Kamu borcunun gayri safi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 84'üne ulaşmış olması, GSYİH’nin de yüzde 16 oranında azalması, ülkede hoşnutsuzluğun ve istikrarsızlığın artmasını, sıradan insanların bezginliğini beraberinde getiriyor. 

Mefluç bir devlet, bezmiş bir halk

Ülkede işgal sonrası vakum ortamında tetiklenen etnik ve mezhepsel politik rekabet ile güç mücadelesi, resmi yönetim organları ile kolluk kuvvelerini milis güçlerinin gölgesinde iyice etkisizleşmiş bir konuma itti. Devlet yapısı giderek daha kırılgan hale geldi. Hükümet olanın pek de öyle iktidar olamadığı ülkede devlet, deyim yerindeyse giderek mefluç bir yapıya bürünüverdi.

Velhasıl birileri fitneyi öyle bir sokmuştu ki Bağdat’ın tekerine, ülke 20 küsur yıldır bir türlü gün yüzü göremiyor. Önceleri Şiiler ile Sünniler çatışıyordu. derken siyaset sahnesinde iyice fragmante halen gelen gerek Şiiler gerekse de Sünniler kendi aralarında bile çatışır hale geldi.

2005’te referanduma sunulan Anayasa değişikliği ile ülkede federal yönetim yapısına geçildiğinden yerel seçimler bir tür genel seçim atmosferinde yaşanıyor. O da tabii şiddet ortamı sandığa engel olup seçimleri erteletmez ise... Zira uzun yıllar seçim yapılamayabiliyor. Tek sorun seçimlerin yapılamaması da değil. Bazen yapılması bir iktidarın ortaya çıkmasıyla da sonuçlanmayabiliyor. Mesela, 10 yıllık bir aradan sonra ancak 18 Aralık 2023’te yapılabilen yerel seçimler, Irak'ta en büyük Şii tabana sahip dini ve siyasi lider Mukteda es-Sadr’ın sandığı boykot kararı alması akabinde yüzde 41 gibi düşük bir katılım ile gerçekleşebildi. Oy kullanma hakkına sahip 26 milyon ve kayıtlı 16 milyon seçmenden sadece 6 milyon 600 bini sandığa gitmişti. Özellikle güneydeki Şii bölgelerinde oy kullanma oranı daha da düşük kaldı.

Sadr Hareketi’nin İran’a mesafeli tavrıyla bilinen bu Şii lideri, aslında 29 Ağustos 2022’de siyasetten çekilme kararı almıştı. Gerçi bu, Sadr’ın 9 yıl içinde açıkladığı 9. kez siyasetten çekilme kararıydı. Ancak ülke öyle bir hale gelmişti ki, Sadr’ın siyasetten çekilme kararının açıklanmasının ardından çıkan olaylarda 23 kişi hayatını kaybediyor, 380 kişi yaralanıyordu.

Sadr’ın seçimlere katılmayışından ötürü oy oranlarını artıran Bedir Tugayı lideri Hadi el Amiri’nin başkanlığındaki Fetih İttifakı (ülke genelinde aldığı 681 bin 413 oy ve) 43 sandalye ile birinci, eski Başbakan Şii Nuri el Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu (576 bin 776 oy ve) 35 sandalye ile ikinci gelmişti. Seçimlerde üçüncü en yüksek oyu eski Meclis Başkanı Sünni Arap lider Muhammed el Halbusi'nin (509 bin 172 oy ve) 21 sandalye ile Tekaddüm Partisi, dördüncülüğü ise bir diğer Sünni Arap lider Hamis Hançer’in (384 bin 719 oy ve) 23 sandalye ile el Siyade İttifakı elde etmişti.

Maliki’nin “Kanun Devleti Koalisyonu” içinde, Irak’taki “direniş” gruplarını temsil eden partilerin yanı sıra Şii lider Ayetullah Ali Hüseyni Sistani'nin IŞİD’e karşı ulusal seferberlik çağrısı sonrası 15 Haziran 2014’te kurulan Haşdi Şabi ile bağlantılı oluşumlar da bulunuyor.

Bugün Maliki’nin yeniden Şii Partilerin Başbakan adayı olarak belirlenmesinin ardında, 11 Kasım 2025 tarihli Parlamento sonuçlarına göre, Sudani’den sonra Meclis’e en çok vekil sokan Şii lider olması yatıyor. Oy kullanma oranının yüzde 56’da kaldığı Irak Meclisi seçimlerinde Sudani’nin liderliğini yaptığı İmar ve Kalkınma Koalisyonu, 329 üyeli parlamentoya 46 temsilci gönderirken, Maliki’nin Kanun Devleti İttifakı (ikinci en yüksek rakam ile) 29 temsilci göndermişti. Bu arada, Musul ve Erbil’de en yüksek oyu alan Mesud Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) de 27 temsilci gönderdiğini hatırlatalım.

/././

Kuşatma altında Küba -Ertan Erol / Evrensel- 

ABD’nin ekonomik olarak boğma stratejisi izlediği Küba, belki de devrimden bu yana karşı karşıya kaldığı en büyük ekonomik krizin içerisinde bulunuyor. Kasım ayında gerçekleşecek olan ara seçimleri, başkanlığının geri kalan kısmı için hayati bir önemde Trump yönetimi, özellikle Kübalı göçmenlerin oyunu da garantileyebilmek için, Venezuela sonrasında Küba’da da bir değişim sağlayacağını umduğu ekonomik blokajı arttırmış durumda. Trump’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamaya göre Küba’da rejim bu seneyi çıkartamayacak. Bunun başlıca sebebi ise Küba’nın günlük petrol ihtiyacının üçte birini sağlayan Venezuela’dan artık bu petrol akışının kesilmiş olması.

Maduro’nun askeri bir operasyonla ABD’ye kaçırılmasından ve ABD’nin Venezuela’da bulunan rejim ile bir yarı sömürge biçiminde ilişkilenir hale gelmesinden sonra, Venezuela’dan Küba’ya günlük 35 bin varili bulan petrol akışı kesildi. Bir süredir Küba’ya petrol desteği Meksika tarafından sağlansa da ABD yönetiminin bu konuda Meksika’ya olan baskısı da sonuç vermiş görünüyor. Meksika, adaya artık sadece insani yardım niteliğinde gıda maddesi ve tıbbi yardım yolluyor. Bu durumda da elektrik enerjisinin büyük kısmını petrolden üreten Küba’da 20 saate yaklaşan elektrik kesintileri günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş durumda. Benzin istasyonları birer birer faaliyetlerine son verirken, fiyatı bir ay içinde yüzde yüz artmış olan az miktardaki benzini alabilmek için istasyonların önünde uzun araç kuyrukları oluşuyor. Yakıt yokluğu ve elektrik kesintileri diğer ekonomik faaliyetler üzerinde kaçınılmaz olarak yıkıcı bir etki yaratıyor. Tarımsal üretimde son beş senedir önemli bir düşüş gözlemleniyor, ki bu durum ithal gıda ürünlerine olan talebin artmasına sebep oluyor.

Ada ekonomisinin önemli döviz üretme yollarından biri olan ve pandemiden bu yana eski seviyelerine ulaşamayan turizm sektörü de bu elektrik kesintilerinden büyük oranda nasibini almış durumda. Pandemide yaşadığı düşüşten sonra yaralarını sarmaya çalışan bu sektör, yabancı turistlerin tam da bu kesintiler sebebiyle ardı ardına rezervasyon iptalleri ile karşı karşıya kalıyor. Son beş senedir ekonominin içerisinde bulunduğu ve her gün daha da derinleşen krizden, ABD’nin yoğunlaşan blokajı devam ederken çıkılması ise pek mümkün değil. Trump yönetiminin, adaya olan yolculukları ve Kübalıların adadaki ailelerine döviz göndermelerini büyük oranda kısıtlamış olması, ülke nüfusunun aslında tam anlamıyla açlık ve yokluğa maruz bırakıldığı ve uluslararası toplumun sessizce izlediği bir ekonomik savaş içerisinde olduğu anlamına geliyor.

5 Şubat’ta Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, kameraların karşısına geçerek ABD ile her konuyu ele alabilecekleri bir diyaloğa hazır olduklarını ilan etti. Ancak bu diyalog ön şartsız, eşitler arasında ve karşılıklı saygı çerçevesinde gerçekleştirilmeliydi. Hiç şüphesiz Küba yönetimi, özellikle ABD’nin Venezuela’ya olan müdahalesinden sonra teyakkuz haline geçmiş durumda. Ancak iddialara göre ABD ile Küba arasında Meksika’da bir müzakere masası kurulmuş bulunuyor. Bununla birlikte Trump yönetiminin Küba’dan tam olarak ne talep ettiği sorusu ortaya çıkıyor. Çünkü Küba, Venezuela örneğinden çok büyük farklılıklara sahip ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da parçası olduğu ABD vatandaşı Kübalı muhaliflerin talebi olan rejim değişikliğinin müzakere konusu olması zaten düşünülemez.

Bu bağlamda akıllara, muhtemel bir müzakerenin Trump’a kasım ayındaki ara seçimlerde ne fayda sağlayacağı sorusu akıllara gelmeli. Küba geçtiğimiz sene Vatikan aracılığıyla önemli sayıda muhalifi hapisten çıkarmıştı. Benzer bir adımın Trump açısından büyük bir katkısı olmayabilir. Bununla birlikte bazı sembolik adımlarla sağlanabilecek sınırlı bir yumuşama, adadaki Kübalıların hayatlarını bir nebze kolaylaştırırsa Trump bunu kendi hanesine büyük bir başarı olarak yazma fırsatı bulabilir. Her halükarda, tüm uluslararası kamuoyunun gözleri önünde bir ülke açlık ve yokluk ile disipline edilmeye çalışılıyor.

/././

Epstein’in Orta Doğu ağı -Hediye Levent / Evrensel- 

Dünya Jeffrey Epstein’in e posta yazışmaları ile birlikte patlayan lağımı konuşuyor. Şimdiye kadar 3 milyon kadar yazışma, fotoğraf, video yayımlandı. Gazeteciler Epstein ile az çok temas etmiş olan siyasetçilerin, liderlerin, iş insanlarının, Chomsky gibi filozofların, sanatçıların ne kadarının çocuk istismarına dahil olduğunu anlamaya çalışıyor. Elbette yazışmalarda adı geçen herkesin çocuk istismarına dahil olduğu, Epstein’in adasının daimi ziyaretçisi olduğu söylenemez ancak bir Epstein’in ‘arkadaş’ çevresine bir de yazışmaların ve görsellerin tarihlerine bakınca çok net bir şey ortaya çıkıyor; Epstein’in çocuk istismarının siciline işlendiğinden hepsinin haberi varmış. 

Epstein’in Orta Doğu’daki ilişkiler ağını anlayabilmek için, yayımlanan belgeler yığını içinde günlerdir dolaşıyorum. İşine geldiğinde herhangi bir konuyu kılcal damarlarına kadar didiklemeye meraklı Arap medyası, bu konuda neredeyse sadece zorunlu olduğu için haber yayımlıyor. O haberlerde de Epstein-İsrail bağlantısını öne çıkarıyor. Halbuki sadece son belgelerde değil, Epstein’in eski çalışanlarından birinin daha 2015 yılında yayınladığı Kara Kitap adlı kitapta bile adı geçmeyen bölge lideri yok gibi. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman, Birleşik Arap Emirlikleri Lideri Muhammed Bin Zayed, Katar emirleri, bütçesi orta halli bir ülkenin toplamı kadar olan şirketlerin CEO’ları… Kimi ararsanız var Epstein’in ilişkiler ağının içinde. Ama bölgede bağımsız basın olmayınca, mevcut El Cezire, El Arabiye gibi güçlü basın kuruluşlarının her biri bir ülkeye bağlı olunca, elbette basın kuruluşları da üç maymunu oynuyor.

Epstein’in 2015 yılından beri yayımlanan not defterlerinden itiraflarına ve son olarak e postalarına kadar elimizdekilere bakacak olursak, mesela Suudi Arabistan Veliaht Prensi Bin Salman’ın Epstein ile oldukça sıkı fıkı olduğunu görüyoruz. Epstein, Prens ile samimi ve keyifli olduklarını gösteren bir fotoğrafı duvarına bile asmış. Ancak Suudi Arabistan’daki tanıdıklarına bakılırsa Epstein-Prens ilişkisi hiç de şaşırtıcı değil, çünkü Epstein’in Prens’in babası olan Kral Bin Salman ile de münasebeti varmış, Suudi Arabistan’ın Amerika Büyükelçiliği yapan Prens Bender Bin Sultan ile de…

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir diğer isim Tom Barrack. Aslında bir emlak milyarderi olan, Trump ile yakın ilişkileri uzun süredir devam eden Barrack, Amerika’nın Ankara Büyükelçisi, Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi; sık sık İsrail’e giden, Lübnan krizinde de sürekli boy gösteren ve son açıklamalara bakılırsa Irak dosyasının da yeni sorumlusu!

Trump, Epstein ile ilişkisini 2004-2005 yıllarında kestiğini söylese de Barrack dahil yakın çevresi ve bizzat damadı Jared Kushner ile Epstein arasımdaki ilişki yıllarca devam etmiş. Barrack’ın adı e-postalarda yüzlerce kez geçiyor. Epstein’e “Senin ve çocuğun fotoğrafını bana gönder, beni gülümset” yazan Barrack’ın, neyi kast ettiğine dair kesin yorum yapmak zor ancak on yıllardır Barrack-Trump ikilisinin Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere zengin körfez ülkelerinde milyar dolarlık işler yaptıkları açık. Hatta Barrack’ın bölge ile ilk tanışması 1970’lere kadar uzanıyor, ancak ilişkileri Araplarla sınırlı değil elbette.

Yazışmalar arasında en çok midemi bulandıranlardan biri de BAE’nin uluslararası lojistik şirketi olan DP World’ün CEO’su Ahmed Bin Sulayem oldu. En son Suriye’nin Tartus limanını alan ve 800 milyon dolar yatırım yapacaklarını duyuran şirketin CEO’su olan Bin Sulayem’in, Epstein’e yaptığı espriler mide bulantısından fazlası. Ancak bunu bile gölgede bırakan “Çocuklara GPS takılmış ayakkabı” önerisi de Sulayem’den gelmiş. Epstein’in bile Sulayem’in yanında seviyeli kaldığı yazışmalar, en hafif ifadeyle insanı dehşete düşürüyor.

Bu arada Epstein’in bölgede epeyce hayranı da var görülüyor. Epstein bazılarına pek yüz vermemiş, çok nadir doğrudan temas kurmuş, işlerini asistanları üzerinden yürütmüş. Mesela BAE’den olduğu düşünülen Azize El Ahmedi adlı bir kadının adı sıkça geçiyor yazışmalarda. Kadın, Epstein’e Kabe’nin Müslümanlarca kutsal sayılan örtüsünden üç parça göndermekle kalmıyor, İrma Kasırgası sırasında Epstein’in ünlü adasının zarar gördüğünü öğrenince bir çadır gönderme sözü de veriyor. El Ahmedi’nin Epstein’in adasında neler olduğunu bilip bilmediğini yazışmalardan anlamak mümkün değil, ancak sadece 15 dakika Epstein’i görebilmek için epeyce ısrar edecek kadar yakından izliyor! Kabe’nin örtüsüne ulaşabilecek kadar etkili ve geniş bir ağı olan bu kadının Epstein’in çocuk istismarlarını hiç duymadığına inanmak mümkün mü? Bence değil!

Sadece kamuoyu ile paylaşılan bilgilere göre bile Epstein, bir pedofilden kesinlikle çok çok daha fazlası! İsrail’in eski başbakanları Ehud Barak ve Ehud Olmert gibi isimlerle ilişkileri nedeniyle MOSSAD ajanı olabileceğine dair yorumlar ağırlıklı, ancak sadece küçük bir kısmını görebildiğimiz ilişkiler ağına bakarak bile Epstein’in bir MOSSAD ajanından da çok daha fazlası olduğunu söylemek mümkün. 

Daha İran-Irak savaşının devam ettiği 1980’li yıllara bakıyoruz; Epstein dünyaca ünlü silah tüccarları Douglas Leese, Adnan Kaşıkçı ve Cyrus Haşimi ile bir arada. Dönüp Avrupa’ya bakıyoruz, yükselen aşırı sağın önde gelen isimleri Epstein’e neredeyse düzenli rapor vermiş. Mesela Steve Bannon; İngiltere aşırı sağının önde gelen ismi Nigel Farage, Almanya’da AfD ve hatta Macaristan Başbakanı Viktor Orban gibi isimlerle AB’de rüzgarı arkalarına aldıklarını anlatıp sonraki yıllarda gerçekleştiğini gördüğümüz öngörülerini de yazmış Epstein’e.

Elbette İsrail ile bağları da oldukça çarpıcı. Sadece önde gelen devlet adamları ve siyasetçileri ile dostluk yapmamış, yapay zeka destekli savunma sanayi çalışmaları yapan şirketleri yatırımlar yapmaları için de yönlendirmiş. Yazışmalarda adı geçen şirketlerden biri de Palantir! Palantir’i nereden biliyoruz? Lübnan’da Hizbullah’a yönelik binlerce çağrı cihazlarının eş zamanlı patlatıldığı saldırıdan ve daha sonra da Gazze’den! İsrail’in sahada denediği silahların bir kısmı bu şirketin ürünü!

Epstein Orta Doğu’daki her ülkeyi yakından izlemiş desek abartmış olmayız. “Dostları” ile birlikte Lübnan’daki ekonomik krizden, Suriye’deki savaştan nasıl kâr sağlayabileceklerini konuşmuş mesela. Sahada kan gövdeyi götürürken Libya’nın yaptırımlar nedeniyle çeşitli ülkelerde dondurulmuş olan mal varlıklarını nasıl alabileceklerini de araştırmış; “Hepsini almasak da olur. Yüzde 20’si hatta 10’u bile büyük para” mealinde hesaplar da yapmışlar. Bahsedilen miktar 80 milyar doların üstünde. Epstein, Libya halkının parasını alabilmek için Arap dünyasından nüfuzlu isimleri ve MOSSAD’dan dostlarını devreye sokmaya çalışmış. Bu parayı alabilmiş mi, bilmiyoruz!

Epstein davasından yayılan lağımdan daha korkunç olan bir şey var aslında; çocuk istismarından kamu yararını kimsenin gözetmediği milyar dolarlık ilişkiler ağına kadar her şey bu coğrafyada zaten normal! Böylesi korkunç, insanlıkla hiçbir şekilde örtüşmeyen ilişkiler ağı içindeki insanların bu coğrafyalarda yüz milyonlarca insanın kaderini şekillendirdiğini bilmek daha da korkunç.

Epstein davasını araştırırken savaş coğrafyaları hiç aklımdan çıkmadı. Kimsesiz çocuklar, kamplarda başı boş kalanlar, kaydı bile olmayanlar, tecavüz sonucu doğup sokağa atılanlar! Kimsenin peşlerine düşmediği, ‘Başlarına bir şey mi geldi?​’ diye sormadığı kız-erkek çocuklar!

Epstein’in adasına kaçı gitti kim bilir, ama Epstein olmasa bile bu kimsesiz çocukların yok olup gittiği ne kadar çok karanlık ağ var bu coğrafyada! Çıldırmamak elde değil gerçekten!

/././

İstanbul’da 19, Antalya’da 49 kat fark var - EVRENSEL-

 2026 doğal gaz tarifeleri, düşük tüketimli haneler ve KOBİ’lere yüksek bedel yüklerken, yüksek tüketimli sanayiyi düşük sistem kullanım bedelleriyle avantajlı kılıyor.

Türkiye’de 2026 yılında uygulanacak doğal gaz sistem kullanım bedelleri, enerji faturalarında adaletsizliği bir kez daha gözler önüne serdi. İGDAŞ, BaşkentGaz, İzmirGaz, ENERYA Antalya ve PALEN Erzurum’un açıkladığı tarifelere göre, düşük tüketim kademelerinde sistem kullanım bedelleri katlanarak artarken, yüksek tüketim yapan büyük sanayi işletmeleri ciddi biçimde avantajlı konuma getirildi.

Tarifelere göre yıllık 0-100 bin Standart Metreküp (Sm³) doğal gaz tüketen aboneler (haneler) en yüksek bedellerle karşı karşıya kaldı. Bu kademede sistem kullanım bedeli (metreküp başına) ENERYA Antalya’da 5.21 TL’ye, PALEN Erzurum’da 4.87 TL’ye, İzmir’de ise 3.77 TL’ye kadar çıkıyor. İstanbul’da İGDAŞ tarifesi görece düşük görünse de 2.15 TL’lik bedel için önemli bir maliyet oluşturuyor.

Milyonlarca tüketiciye yüksek bedel

Tüketim arttıkça tablo tersine dönüyor. Yıllık 100 milyon Sm³ ve üzeri doğal gaz tüketen abonelerde (sanayi tüketimi) sistem kullanım bedelleri 0.09-0.21 TL aralığına kadar düşüyor. Bu kademede en düşük bedel BaşkentGaz bölgesinde uygulanırken, büyük sanayi işletmeleri neredeyse sembolik düzeyde bir sistem kullanım bedeli ödüyor.

İlden ile fark artıyor

Aynı tüketim miktarında şehirler arasında oluşan farklar da dikkat çekici. Antalya ve Erzurum’daki bir işletme, İstanbul’daki muadiliyle karşılaştırıldığında 2 ila 2.5 kata varan sistem kullanım bedeli ödemek zorunda kalıyor. Bu durum, enerji maliyetleri üzerinden bölgesel ve sınıfsal bir eşitsizlik yaratıyor.

Mevcut tarife yapısı, haneler, küçük ve orta ölçekli işletmeler ile ticarethaneler aleyhine işlerken, yüksek tüketimli büyük sanayiyi açık biçimde kolluyor. Enerji maliyetlerinin zaten ağır bir yük haline geldiği koşullarda, sistem kullanım bedellerindeki bu kademeli yapı “Çok tüketene indirim, az tüketene ceza” anlayışını pekiştiriyor.

Doğal gaz tarifeleri, enerji politikalarının piyasa ve büyük sermaye lehine şekillendiğini bir kez daha ortaya koyarken, tüketiciler ve küçük işletmeler artan maliyetlerin baskısı altında kalmaya devam ediyor.

Tüketici, büyük sanayiye göre kaç kat fazla sistem kullanım bedeli ödüyor?

İGDAŞ (İstanbul)
•    Tüketici (Kademe 1): 2.15 TL
•    Büyük sanayi (Kademe 5): 0.113 TL
•    Tüketici, sanayiden yaklaşık 19 kat fazla ödüyor.

BaşkentGaz (Ankara)
•    Tüketici: 3.00 TL
•    Büyük sanayi: 0.09 TL
•    Tüketici, sanayiden yaklaşık 31 kat fazla ödüyor.

İzmir (İzmirGaz)
•    Tüketici: 3.77 TL
•    Büyük sanayi: 0.13 TL
•    Tüketici, sanayiden yaklaşık 27 kat fazla ödüyor.

ENERYA (Antalya)
•    Tüketici: 5.21 TL
•    Büyük sanayi: 0.10 TL
•    Tüketici, sanayiden yaklaşık 49 kat fazla ödüyor.

PALEN (Erzurum)
•    Tüketici: 4.87 TL
•    Büyük sanayi: 0.21 TL
•    Tüketici, sanayiden yaklaşık 23 kat fazla ödüyor.

EVRENSEL

soL "Köşebaşı + Gündem" - 8 Şubat 2026-


Casusluk iddianamesi (I) - Hüseyin Gün nereden çıktı, savcılık ne amaçlıyor?-Yiğit Günay- 

Savcılık, birdenbire kucağında bulduğu Hüseyin Gün vakasını, halihazırda yürütülen siyasi operasyona yamamaya karar verdi. İddianame, yamanın tutmayacağını gösteriyor. Ama "iddianame bomboş" demek yeterli değil, neyin niye boş olduğunu ortaya koymamız gerekiyor.

Yeniden siyasetin yargı eliyle dizayn edildiği “Ergenekon” günlerine döndük. Davaların, sanıkların, olayların, gerçeklerin, yalanların sayısı arttıkça kamuoyunun olgulara ilgisini yitirmesi, anlatıya odaklanması ve “temel mesajı” alması isteniyor.

Daha önce yazmıştık, Ergenekon davalarına kıyasla bugünkülerin temel bir farkı var: Ortada bir ideolojik hesaplaşma yok.

AKP-Fethullah ittifakının yıllar önceki hedefi, Cumhuriyet’le ve onun temsil ettikleriyle bir hesaplaşmaydı. Yargı ayağı sonunda patladı, ama rejim değişikliğinde kat edilen yol göz önünde bulundurulduğunda, işin ideolojik ayağının boşa gittiğini söylemek zor.

AKP-MHP ittifakının hedefi daha dar ve güncel. İdeolojik bir hesaplaşma yok, “bunlar hırsız, casus, namussuz” diye özetlenebilecek bir anlatı var ortada.

Zaten ideolojik bir hesaplaşma olması mümkün değil: Bugünkü yerel yönetim, bürokrasi, siyaset ve özel sektör arasındaki ilişkilerin doğurduğu hırsızlıkla, yolsuzlukla, namussuzlukla hesaplaşılmaya kalkılırsa, AKP’si MHP’si CHP’si, tüm düzen altında kalır.

O yüzden, iş basit tutuluyor: Bu İmamoğlu, bu CHP, bu muhalefet hırsız, yolsuz, namussuz. Bu anlatı halka kabul ettirilmek isteniyor.

İşte bu yazı dizisinde ele alacağımız “Casusluk iddianamesi”nin varlık sebebi tam da bu: Halk, “hırsızlık” anlatısını yeterince benimsemedi, üzerine “yabancı devletler için casusluk” eklenmek, böylece yurtseverlik hislerine oynanmak istendi.

İddianameyi yazı dizimizde enine boyuna inceleyeceğiz. 160 sayfa uzunluğundaki, Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Hüseyin Gün ve Merdan Yanardağ’ın “siyasal casusluk”la suçlandığı iddianame, kendi kendisine yalanlayan unsurlar dahil, üzerinde durulmaya muhtaç çok sayıda ayrıntı içeriyor.

Fakat, derinlere dalmadan önce, uzaktan bakıp, iddianamenin bağlamını zihinlerde oturtmalıyız. Bu ilk yazımızın konusu, bu.

Öyküdeki büyük eksiklerden biri, kronoloji. İddianame, ısrarla, olay örgüsünü ve kronolojiyi anlaşılmaz hale getirmek üzere daldan dala atlayarak, adeta okuyanın olayı kavrayamamasını amaçlıyor.

Biz önce iddianamenin içeriğinin değil, bizzat kendisinin ortaya çıkışının kronolojisine bakalım.

112'ye gelen arama

Tarih, 2 Mart 2025…

Yani, Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyon için savcılığın çalışması başlayalı aylar olmuş, artık sona gelinmiş. MASAK raporu bekleniyor. 19 Mart’ta düğmeye basılmasına iki hafta var.

Ümit Deniz Alaçam isimli bir vatandaş, 112’yi arıyor. “Benim” diyor, “annem öldü”. Annesi Seher Alaçam’ın bir dostu var, Hüseyin Gün. Bu adamın casus olduğunu söylüyor. Tek bir ülke de değil. İngiliz vatandaşı, ama ABD ve İsrail casusu. “Kriptolu telefonlarla görüşüyor” diyor, “yabancı ülkeleri karıştırmak için faaliyetler yürütüyor” diyor.

112 acil çağrı merkezi ihbarı Emniyet’e intikal ettiriyor. Emniyet, vatandaşı davet ediyor. 6 Mart’ta Ümit Deniz Alaçam polise uzun uzun annesinin dostu Hüseyin Gün’e dair şeyler anlatıyor. Ayrıca, Gün’ün öylece Alaçam’ın da erişimi bulunan evde bıraktığı yedi telefonu (ki ikisinin “kriptolu” olduğu öne sürülüyor, Gün reddediyor), iki bilgisayarı, sim kartları ve not defterlerini de polise teslim ediyor.

Sonra?

Sonra tam dört ay boyunca dosya bir kenarda bekletiliyor. Muhtemelen, bu sırada, Alaçam’ın teslim ettiği cihazlar inceleniyor, vaka anlamlandırılmaya çalışılıyor.

Bu arada Hüseyin Gün yurtdışına gidip geliyor. ABD’ye, Afrika ülkelerine, Yunanistan’a uçuyor. 30 Haziran’da, Yunanistan dönüşünde havalimanında gözaltına alınıyor.

19 Mart sonrası tablo

Polis, Gün’e uzun uzun soruyor. Çünkü telefonlardan, not defterlerinden çıkanlar sıradan değil. İngiliz Başbakanı’ndan geçmişte istihbarat işi yapmış çeşitli yabancılara ilişkiler var. Özbekistan’dan Libya’ya, Suriye’den Ruanda’ya ilginç ülkelerde ilginç faaliyetler var. Bir de, Fethullahçılarla sıradışı bir münasebet var, ki, bunu ayrıca uzun uzun irdeleyeceğiz ama, iddianamede savcıların el çabukluğuyla “Fetöcü” yaftası vurmaya çalışmasının aksine, devletle birlikte Fethullahçılarla mücadelede faaliyet yürüttüğüne işaret eden ayrıntılar var.

Gün, soruların büyük kısmını açıklıkla yanıtlıyor, bir kısmındaysa “söz konusu cihazı göremediğim için bilemiyorum” diyor.

Sonuçta tutuklanıyor.

Edindiğimiz bilgiye göre Ankara’ya götürülüyor, burada da—muhtemelen diğer devlet kurumlarınca—sorgulanıyor.

Burası, Temmuz ayı başı. O sıradaki siyasi durumu tekrar hatırlamamız lazım. 19 Mart’ta İBB operasyonu olmuş. İktidarın beklemediği, CHP’nin kendi kitlesini aşan bir halk tepkisi ortaya çıkmış. Hem CHP’nin bir düzen partisi olarak kaçınılmaz basiretsizliği hem de anlaşıldığı kadarıyla hükümet ve devletin CHP liderliğiyle temasları sonucunda akut kriz büyümeden yatıştırılmış, eylemler sönümlenmiş. Fakat siyasi davaya kamuoyu desteği, tüm anketlerin gösterdiği üzere düşük ve giderek düşme eğiliminde. Dışarıda—sonbahar itibariyle tam boy ABD’cilikte karar kılınarak aşılmaya çalışılacak—bir tıkanıklık ve tedirginlik var. İçeride—yine sonbahar itibariyle ayan beyan görünür hale gelecek—bir iktidar içi kavga hali var.

Bu arada, bir başka gelişme daha oluyor: 19 Mart’taki operasyonun ardından Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi (USOM) yetkilileri, savcılığın talimatı üzerine, İBB’nin veritabanında inceleme yapmaya başladı. Bu incelemede, İBB’nin süper uygulaması İstanbul Senin kapsamında KVKK’ya aykırı biçimde vatandaşların gerçek kimlikleriyle anlık konum bilgilerinin ve sandık bilgilerinin eşleştirildiği, bu süreçte de verilerin depolama veya analiz için ilgili izinler alınmaksızın yurtdışındaki şirketlere gönderildiği anlaşıldı.

Bu meseleyi ve niye bu kadar kesin konuştuğumuzu 15 Kasım’da yayımlanan yazımızda ayrıntılarıyla ortaya koymuştuk. 

Evet, iddianamede yer verilen bilgi ve kanıtlar, CHP’li belediyenin suç işlediğine işaret ediyordu. Öte yandan, suç, öz itibariyle bizzat devletin diğer kurumlarının da yıllardır işlediği çok ağır bir KVKK ihlaliydi ve kesinlikle iktidarın şu an yürüttüğü operasyonun yüzlerce kişinin yıllarca hapse atılmasına yol açacak bir karşılığı yoktu. Yargı sürekli kamuoyu algısını operasyon lehine değiştirmek için yandaş basına “verileri sızdırmışlar” haberleri yaptırıyordu, ama tek başına bu da yetmiyordu—tıpkı “yolsuzluk” öykülerinin halkta “e hepsi öyle zaten” hissi yaratması gibi, veri sızıntısı da kimsenin bam teline dokunmuyordu.

Kucağa düşen davayı operasyona yamama kararı

İşte bu tuhaf karakter, Hüseyin Gün, böyle bir zamanda “kucaklarına düştü”. Nereye çıkacağını kestirmesi zor ve her durumda incelenmesi gereken vakanın, süregiden ve sarpa sarma tehlikesi bulunan siyasi operasyona yamanmasına karar verildi.

Yine yaklaşık 4 ay sonra, 24 Ekim’de Tele1 basıldı, kanalın genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ gözaltına alındı. “Siyasi casusluk” operasyonu başlamıştı. 26 Ekim’de Yanardağ’ın yanı sıra zaten tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Hüseyin Gün adliyeye getirildi, savcılık ifadeleri alındı.

İfadeler ortaya çıkınca görüldü ki Hüseyin Gün’e Temmuz başında sorulan soruların bir kısmı tamamen bir kenara bırakılmıştı. Nitekim, bu hafta iddianamenin çıkmasıyla da bu durum teyit edilmiş oldu. Savcılık, olayı aydınlatmanın değil bir anlatı kurmanın peşindeydi.

Sonraki yazılarda irdeleyeceğiz nelerin dışarıda bırakıldığını veya yarım ifade edildiğini, ama bir örnek verelim: İddianame, Hüseyin Gün hakkında “Fethullahçılarla intibaklı” olduğu izlenimi vermeye çalışıyor. Mustafa Özcan gibi kimi Fethullahçı şebeke şefleriyle görüştüğünü belirtiyor ama tarih vermiyor, çünkü görüşmeler 2012 civarında, yani Cemaat’in hâlâ AKP’yle kol kola olduğu zamanlarda.

Sonra, 15 Temmuz 2016, yani darbe gününü anlatıyor. Diyor ki, Hüseyin Gün o sabah 06:16 civarında Atatürk Havalimanı’na gidiyor, sonra sinyal Ankara’dan geliyor ama uçuşlarda kaydı yok, yani bir özel jetle Ankara’ya gidiyor, günü burada geçirip 16:00 civarında yine özel uçakla İstanbul’a dönüyor.

Şüpheli mi? Evet.

Peki ne yapıyor Hüseyin Gün 15 Temmuz günü Ankara’da? Sarsılmaz silah şirketinin patronu Latif Aral Aliş’le birlikte, şimdilerde Selçuk Bayraktar’ın Baykar şirketinin ortağı olan İtalyan silah şirketi Leonardo’yla toplantı yapıyor! Zaten ifadesinde anlatmış, tanıklar var, HTS kayıtları var. Ama iddianame tüm bunları göz ardı edip, ne Aliş’ten ne Leonardo’dan tek kelime bahsetmiyor, yine de tersi yönde bir “Fetöcü” gizemi yaratmak için kalkıp Hüseyin Gün’ün darbe günü Ankara’ya gidip gelmesini laf arasında geçiriveriyor.

'İddianame boş' demek yeterli mi?

Kronoloji, iddianamede, bilerek somutlaştırılmıyor. “İstanbul seçimlerini manipüle etti” deniyor, ama koca seçimin seyrini değiştirdiği öne sürülen—ve böylece zımnen İstanbul halkına ‘aptallar’ imasında bulunulan—bu “komplonun” ikinci tur seçime yalnızca iki hafta kala, 10 günlük bir süreçte yaşandığını söylemiyor. Seçimden sonra İBB’nin Hüseyin Gün’le çalışmamaya karar verdiğini, zaten Merdan Yanardağ’ın “talimatla CHP’yi etkilemeye çalışmak” suçuyla itham edilmesine yol açan olayın 2023’te Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yaşandığını, bu aralıkta Gün’le İBB’nin ve CHP’nin hiçbir ilişkisi olmadığına işaret etmiyor.

Sonuçta Hüseyin Gün “sürprizi”, İBB’ye “siyasal casusluk” suçlaması yöneltmek, o arada da fırsat bu fırsat Tele1’e çökmek için kullanıldı.

Fakat, İBB iddianamesinin de zayıf karnı, tam da Hüseyin Gün’ün, “İmamoğlu suç örgütü”nün altı yöneticisinden biri olarak en tepeye adının yazılması oldu.

Çünkü yolsuzluk suçlamalarında yalanlar gibi gerçekler de var. “Dava siyasi, tüm arkadaşlarımız günahsız” savunması, Savcılık’la aynı oyunu oynayıp “halk kimin anlatısına ikna olacak” yarışına girmekten öteye geçemez.

“İddianame bomboş” demek de yetmiyor. Zira tüm bu operasyonu çökertecek olan, tam da iddianamede nerelerin ve niye boş olduğunu ortaya koymak.

Bu yazı dizisinde bunu yapmaya çalışacağız. 

/././

Küresel sermaye iktidarının sapkın aynası -Endam Köybaşı- 

Jeffrey Epstein dosyası, multimilyoner bir failin suç portresinden çok daha fazlasıdır. Bu dosya, küresel sermaye iktidarının kendini nasıl yeniden ürettiğini, ahlaki sınırların neden askıya alındığını ve egemen sınıfın para, suç, hukuksuzluk ve sessizlikle örülü dokunulmazlık rejiminin nasıl işlediğini gösteren karanlık bir haritadır.

Jeffrey Epstein kamuoyunda ilk kez “sapkın bir suçlu” olarak değil, Wall Street ve siyaset dünyasının küresel elitleriyle kurduğu sıradışı ilişkilerle tanındı. Resmi bir finans geçmişi, şeffaf bir servet hikâyesi ya da açık bir iş modeli olmamasına rağmen onlarca yıl boyunca ABD’nin ve Avrupa’nın en güçlü isimleriyle aynı masalarda oturdu. Aynı özel uçaklara bindi ve bu kişileri adasında ağırladı. Daha en başından itibaren asıl soru şuydu. Bu adam kimdi ve neden bu kadar varlıklı ve güçlüydü?

Bu gücün en simgesel mekanı Karayipler’deki özel adasıydı. Ultra-zenginlerin, siyasetçilerin ve seçilmiş misafirlerin ağırlandığı bu ada, lüksün ve statünün ardına gizlenmiş karanlık bir merkezdi. Epstein adaya “Little Saint James” adını vermişti. Bu adlandırma, sıradan bir mülkten ziyade erişilmez, korunmuş ve sorgulanamaz bir alan duygusu yaratıyordu. 75 dönüm büyüklüğünde, dağınık yerleşmiş kapalı alanları ve sıkı erişim kısıtlarıyla örülü ada, sadece bir zenginlik vitrini değil, dokunulmazlık altında gizlenen bir iktidar ve tahakküm alanıydı. Epstein’in adası, sermayenin kendini hukukun, etiğin ve kamusal denetimin dışına yerleştirdiği bir mikro-evren olarak işledi.

Hukuki zırh ve siyasi koruma koridoru

Epstein’e yönelik ilk ciddi dava 2000’lerin başında Florida’da açıldı. Reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve fuhuşa zorlama suçlamaları tanıklar ve maddi bulgularla dosyadaydı, buna rağmen 2008’de yapılan tartışmalı savcılık uzlaşısıyla Epstein fiilen cezasız kaldı. Bu anlaşma, yalnızca Epstein’i değil, onu koruyan yargı ve siyaset ağını da görünür kıldı.

2019’da New York’ta açılan federal dava bu dokunulmazlığı ilk kez ciddi biçimde sarstı. Sistematik cinsel sömürü ve insan ticareti suçlamaları gündeme geldi, ancak Epstein’in cezaevinde ölmesi (resmî kayıtlara göre intihar) dosyayı kapatmadı, geride adı açıklanmayan geniş bir ilişki ağı bıraktı. 

Bu ağın ABD siyasetinin her iki ana kanadına da uzandığı ortaya çıktı. Donald Trump’la eski ilişkileri ve Bill Clinton’ın Epstein’e ait uçakla yaptığı seyahatler belgelendi, mesele partiler üstü bir imtiyaz rejimi olarak görünür hale geldi. Uluslararası boyut Prince Andrew üzerinden ifşa oldu. Kraliyet ailesinin bu ilişkiler ağında yer alması, dosyanın basit bir Amerikan skandalı olmadığını gösterdi. Süreç, Trump’ın ilk başkanlık döneminde ilerledi, o dönemin Çalışma Bakanı Alexander Acosta’nın, Epstein’i koruyan 2008 uzlaşısının mimarı olması ve sonrasında istifa etmesi, dosyanın güncel siyasal iktidara uzanan bir kriz alanı olduğunu teyit etti.

Şeffaflık mı yoksa bilgi gürültüsü mü?

Bugün milyonlarca belgenin kamuoyuna açılması bu nedenle hem önemlidir hem de özellikle sorgulanmayı hak eder. Çünkü mesele yalnızca Epstein’in ne yaptığı değil, kimlerle, hangi koruma mekanizmaları altında yaptığıdır. Belgelerin açılması ilk bakışta bir şeffaflık hamlesi gibi sunulsa da zamanlaması ve kapsamı bunun aynı zamanda kontrollü bir açılma olabileceğini düşündürmektedir. 

Neden şimdi? Kamuoyundaki baskının yönetilmesi, yargı kurumlarına duyulan güvensizliğin yatıştırılması, artık korunmasına gerek kalmamış aktörlerin feda edilmesi, bazı siyasi aktörleri hizaya getirme çabası ya da asıl ilişkiler ağının bilgi fazlalığı içinde görünmez kılınması bu olasılıklar arasındadır. Milyonlarca belgenin bir anda dolaşıma sokulması, hakikati berraklaştırmaktan çok, onu gürültü içinde boğma işlevi de görebilir.

Bu kuşku, Epstein’in uluslararası ilişkiler ağı söz konusu olduğunda daha da derinleşmektedir. Uzun süredir kamuoyunda, Epstein’in İsrail’le ilişkileri ve bir tür istihbarat faaliyeti yürütmüş olabileceği yönünde iddialar dile getirilmektedir. Özellikle Mossad bağlantısına dair tartışmalar kesin biçimde kanıtlanmış olmasa da bu ihtimalin ısrarla gündem yapılması tesadüf değildir. Epstein’in kurduğu yapı, yalnızca cinsel sömürüyle sınırlı kalmayan, siyasal, ekonomik ve diplomatik nüfuz üretmeye elverişli bir şantaj ve bağımlılık ağı görünümü taşımaktadır. 

Bu nedenle Epstein dosyasını yalnızca Amerikan elitlerinin sapkın hayatlarını ifşa eden bir skandal olarak okumak yetersizdir. Ortada, dünyanın kaderini tayin eden karar süreçleriyle temas halinde olan bir iktidar aklı vardır, dosyayı asıl önemli kılan da budur.

Sapkın zihnin psikopolitik bir incelemesi

Bu noktada psikodinamik ayrımlar aydınlatıcıdır. Psikopati, empati yoksunluğu ve duygusal kayıtsızlıkla seyreder. Kişi yaptığı eylemin yanlış olduğunu bilir ama bundan vicdani bir rahatsızlık duymaz. Cinsel sadizmde, başkasına verilen acı bizzat haz kaynağıdır. Fail zarar verdiğinin farkındadır ve tam da bu hasar üzerinden tatmin olur. Pedofilide ise çocuklara yönelik cinsel ilgi, yoğun bilişsel çarpıtmalarla meşrulaştırılır. Onlar için ahlaka uygun olmayan bir davranış yoktur, çocuğun yıprandığı inkâr edilir, iğrenme duygusu belirgin biçimde zayıflamıştır.

Epstein vakasında bu örüntüler birbirine eklemlenir ancak merkezde daima güç, kontrol ve araçsallaştırma vardır. Epstein’in cinsel tercihinin ağırlıklı olarak ergenlik dönemindeki kız çocuklarına yönelmesi, onları para ve vaat yoluyla fuhşa zorlaması, suçluluk ya da pişmanlık değil, soğukkanlı bir hesapçılık sergilemesi bu tabloyu tamamlar. 

Epstein’in muhakeme yetisindeki sorun, bilişsel bir yetersizlik ya da aklın çalışmaması değildir. Burada psikiyatrik bir hastalığın yol açtığı bir düşünce bulanıklığı da yoktur. Psikotik bir kopuş, gerçeklikle temas kaybı ya da ağır bir zihinsel yetersizlikten söz edilemez. Aksine, düşünce süreçleri düzenli, planlaması dondurucudur. Kaldı ki bu kapasite kendisine ölümüne kadar geçen sürede yüz milyonlarca dolar servet oluşturmasını sağlamıştır. Sorun, ahlaki değerlendirme kapasitesinin bozulmuş olmasıdır.

Ahlaki muhakemenin çöküşündeki sınıfsal patoloji

Ahlaki muhakeme, kişinin kendi çıkarı ile bir başkasının haklarını ihlal etmeme yükümlülüğü arasında bir sınır koyabilme yetisidir. Epstein örneğinde bu sınır ortadan kalkmıştır. Ne yaptığını bilir, sonuçlarını öngörür ancak bu neticelerin kurban için ne anlama geldiği muhasebesine, onun zihinsel süreçlerine dahil olmaz. Burada mesele bir kontrol kaybından çok, ötekinin maruz kaldığı yıkımın bilerek ve isteyerek göze alınması, bundan çıkar sağlanmasıdır.

Bu tabloyu daha da ağırlaştıran ise mağdurların profilidir. Epstein’in hedef aldığı genç kızlar rastgele seçilmemiştir. Büyük bölümü yoksul ailelerden gelen, aile yapıları dağılmış, ebeveynlerinde madde bağımlılığı bulunan, daha önce ihmal veya cinsel saldırı yaşamış çocuklardır. Yani bu kişiler, hem yaşları hem de sınıfsal ve psikososyal kırılganlıkları nedeniyle savunmasızdır. Epstein’in kurduğu düzen, tam da bu zayıflık üzerinden işler.

Bu bozulma, bireysel bir patoloji olarak okunamaz. Çünkü Epstein’in değer yargıları, içinde hareket ettiği sınıfsal dünyanın mantığıyla bütünüyle uyumludur. Burjuva sınıfı, egemen bir sınıf olarak vicdani dengeyi baştan çarpıtan bir zeminde durur. Başkalarının emeğini, yoksulluğunu, güvencesizliğini ve hatta ölümünü kendi zenginliğinin doğal bedeli olarak gören bir yapı için, mağdurun uğradığı kayıp ruhsal bir engel olarak görülmez, olsa olsa yönetilmesi gereken bir maliyet başlığıdır.

Sistemin olağan işleyişi ve çıkış

Bu nedenle Epstein’in yaptığı şey, burjuva ahlakı açısından bir kopuş değil, onun ifadelerinden sadece bir tanesidir. Başka alanlarda ücretleri düşürerek, insanları açlığa mahkum ederek, doğayı ve kamusal varlıkları talan ederek, savaşlardan kâr devşirerek, nükleer silahla tehdit ederek işleyen mantık burada daha çıplak, daha korunmasız bedenler üzerinden çalışmış, sınıfın üyelerinin sapkın arzularını doyurmak üzere işlemiştir. Vicdani, ahlaki akıl yürütmenin felç olması tam olarak budur. Karşı tarafın yaşadığı tahribatın, çıkar hesabının ve alınan zevklerin uğruna göz ardı edilmesi ve bunun meşru sayılmasıdır. Sapkın uygulayıcı bir parçası olunmasa da yaşananlara sessiz kalınması, uygulayanların korunması da aynı derecede olup bitenlerden sorumlu ahlaksızlık örneğidir.

Epstein dosyasını asıl rahatsız edici kılan da budur. Karşımızda yalnızca bir fail değil, insani sınırlarını çoktan yitirmiş bir düzenin ve bu düzenin sahibi sınıfın en çıplak hali durmaktadır. Epstein ve onun çevresinde yer alan siyasetçiler, iş insanları ve ayrıcalıklı figürler, birer sapmadan çok egemen sınıfın olağan işleyişinin görünür hâle gelmiş biçimidir. Yoksulluk, güvencesizlik, savaş, istismar ve sapkınlık bu nedenle istisna değil aynı iktidar aklının farklı alanlardaki sonuçlarıdır. Epstein dosyası, dünyayı yöneten kararların, merhamet ve vicdan olmadan alındığını gösterdiği için de sarsıcıdır.

Bu düzen değişmez değildir. Bu egemenlik biçimi, bir taraftan yarattığı çelişkilerle aşınmaktadır. Bu noktada Epstein’in ceza almasında, direnen kadınların, haksızlığa ve adaletsizliğe boyun eğmeyen insanların rolü de hesaba katılmalıdır. Gerçek umut, bireylerin teşhirinde değil, bu bireyleri “normal” kılan sınıfsal düzenin sorgulanmasında ve aşılmasındadır.

/././

Gülben Duru sokak ortasında katledilmişti: Görevini yapmayan polisler hakkında soruşturma izni -Aslı İnanmışık- 

İzmir'de çocuğunun okulu önünde bıçaklanarak öldürülen Gülben Duru için Kadın Dayanışma Komiteleri suç duyurusunda bulunmuştu. Kaymakamlık biri başkomiser iki polis hakkında soruşturma izni verdi.

Gülben Duru, daha önce birlikte yaşayıp ayrıldığı Asil Çamur tarafından 16 Ekim 2025'te İzmir'in Konak ilçesi Halkapınar Mahallesi'nde sokak ortasında bıçaklandı.

Çamur tarafından takip edilen 27 yaşındaki Duru, çocuğunun okuldan çıkışını bekliyordu. 

İhbar üzerine olay yerine gelen ambulansla Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi'ne kaldırıldı ancak kurtarılamadı.

Cinayetin ardından kaçan Asil Çamur suç aleti olan bıçakla metruk bir binada yakalandı. 2 gün sonra da tutuklandı.

Asil Çamur'un cinayet günü cezaevinden izinli çıktığı öğrenildi.

İki kere karakola gitmiş, 'can güvenliğim yok' demiş

Gülben Duru'nun ölümünden sonra yapılan soruşturmada güvenlik açığı ve ihmaller ortaya çıktı.

Duru'nun Hilal'de bulunan polis noktasına iki kez gidip faili gördüğü, canının tehlikede olduğunu söylediği ancak polislerin kendisiyle ilgilenmediği anlaşıldı.

Gülben Duru'nun polislerin kendisiyle ilgilenmemesi üzerine geri döndüğü öğrenildi.

Fotoğraf: DHA

KDK suç duyurusunda bulundu, ihmaller kayıtlarla belgelendi

Bunun üzerine Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) tarafından Gülben Duru’nun daha önce polise başvurduğu hatırlatılarak bir açıklama yapıldı. Açıklamada "Bu ülkede daha kaç kadın, kolluk kuvvetlerinden yardım istediği hâlde göz göre göre ölecek? Artık yeter" ifadelerine yer verildi. 

KDK, olayda ihmal bulunduğu iddiasıyla ilgili polisler hakkında suç duyurusunda bulundu. 

KDK'nin suç duyurusu ve şikayeti üzerine savcılık inceleme yapılmasını istedi. İnceleme sonrası Duru'nun polis noktasına gittiği görgü tanıklarının ifadesi ve kamera kayıtları üzerinden de doğrulandı. 

Başkomiser ve polis memuru hakkında Konak Kaymakamlığı'ndan soruşturma izni 

Suç duyurusunun ardından Konak Kaymakamlığı biri başkomiser olmak üzere iki polisin soruşturulması için soruşturma izni verdi.

Kararın dün kendilerine tebliğ edildiğini belirten avukat Dicle Demirel, soruşturma izni verilmesinin çok önemli olduğunu söyledi. "Karar aslında, yeterince korunabilse Gülben'in şu an hayatta olabileceğini ve bu durumun idare tarafından da kabul edildiğini gösteriyor. Failin suçu yalnız başına işlemediğinin, mağdurların korunmamasının doğrudan suça ortak olmak anlamına geldiğinin bir tespiti yapıldı kararla bize göre" diye konuştu.

Demirel şunları söyledi: Faillerle birlikte faillerin bu suçları işlemesi için olanak tanıyanların, çanak tutanların sorumluluğunun soruşturulup, kusurları belirlenip yargılanmaları ve cezalandırılmalarının önünü açacak bir emsal olarak görüyoruz kararı.

Kaymakamlığın kararında "görevi kötüye kullanma" ile ilgili suç duyurusundan bahsedilirken de tanıkların ifadeleriyle durum ortaya konuldu.

'Korumayan iktidar ve görevini yapmayan herkes suç ortağıdır'

Kadın Dayanışma Komiteleri bir süredir "suçlusunuz" diyerek kadın cinayetlerine ve şiddet olaylarına sebep olanların faillerle sınırlı olmadığına işaret ediyor, iktidarın bu suçların meşrulaştırılmasındaki, kadınların korunmamasındaki payına dikkat çekiyordu.

Söz konusu soruşturma kararı bunun da bir itirafı niteliğinde.

Kadın Dayanışma Komiteleri'nin soruşturma sonrası paylaştığı açıklama şöyle:

"Suç Ortakları Korkun Ensenizdeyiz!

İzmir’de polis koruma noktasına sığınmasına rağmen öldürülen Gülben Duru cinayetinde ihmali olan kolluk güçleri hakkında yaptığımız görevi kötüye kullanma şikayeti sonrası başkomiser ve bir polis memuru hakkında Konak Kaymakamlığı tarafından soruşturma izni verildi.

Bu karar kadın cinayetlerinde tek suçlunun cinayeti işleyen olmadığına, görevini ihmal edenlerin suç ortağı olduğuna dair verdiğimiz ısrarlı mücadelenin sonucudur.

Kadınlar ölmemek için çırpınmalarına rağmen onları korumayan iktidar ve görevini yapmayan herkes suç ortağıdır. Kadın Dayanışma Komiteleri olarak göz göre göre işlenen bu cinayetlerin karşısında, suçluların ve suç ortaklarının ensesinde olduğumuzu bir kez daha ilan ediyoruz!" 






Gülben Duru göz göre göre katledildi: KDK'dan kamu görevlileri hakkında suç duyurusu

https://haber.sol.org.tr/haber/gulben-duru-goz-gore-gore-katledildi-kdkdan-kamu-gorevlileri-hakkinda-suc-duyurusu-402462

***

Onlarca kişi toplanıp darbettiler, üstüne araç sürdüler, ambulans çağırmadılar: TÜVTÜRK'te saldırıya uğrayan polis hayatını kaybetti. 

Ankara’nın Yenimahalle ilçesindeki bir araç muayene istasyonunda çalışanlar tarafından darbedilen polis memuru Melih Okan Keskin, beyin kanaması sonucu yaşamını yitirdi. Olayla ilgili iki kişi tutuklanırken, İçişleri Bakanlığı müfettiş görevlendirdi.

Ankara’nın Yenimahalle ilçesi İvedikköy Mahallesi’nde bulunan TÜVTÜRK'e ait bir araç muayene istasyonunda 2 Şubat'ta meydana gelen olayda, Batıkent Şehit Ramazan Çağlar Polis Merkezi Amirliği’nde görevli 44 yaşındaki polis memuru Melih Okan Keskin hayatını kaybetti. 

Aracını rutin muayene kontrolüne götüren Keskin ile istasyon çalışanları arasında "park lambası" nedeniyle başlayan tartışma, kısa sürede saldırıya dönüştü. Darbedilmesinin ardından kendi imkanlarıyla hastaneye giden Keskin, beyin kanaması teşhisiyle ameliyata alındı ancak üç gün süren yaşam mücadelesini kaybetti.

'20-30 kişi toplanıp darbettiler'

Hayatını kaybeden polis memurunun eşi Emel Keskin, olayın gelişimine dair yaptığı açıklamada, tartışmanın basit bir teknik eksiklik iddiasıyla başladığını ifade etti. Keskin, eşinin kendisine anlattıklarını şu sözlerle aktardı:

"Aracın park lambasının yanmadığını söylüyorlar. Eşim tekrar dışarı çıkıp arabayı çalıştırdıktan sonra park lambasının yandığını görüyor ve tekrar içeri geliyor. 'Park lambam yanıyor' diyor. İçerideki görevli şahıslar ‘Artık geçti, burada kamera kaydı vardı; ama şu an yapacak bir şey yok. Dışarıdaki kamera bizi ilgilendirmez’ diyerek, eşimi gönderiyorlar. Ama alay eder bir şekilde ‘Geçmiş olsun, yarın tekrar gelirsiniz’ diyorlar. Eşim de 'Yetkili kimse yok mu' diye sorduğunda, ‘Burada bir bayan mühendisi var, onunla görüşebilirsin’ diye yönlendiriyorlar. Eşim bayanın yanına gidiyor, orada onunla konuşurken bir ağız dalaşı meydana geliyor ve sonucunda 20-30 kişi toplanıp eşimi darbetmeye başlıyorlar."

Hayatını kaybeden polis memuru Melih Okan Keskin'in eşi Emel Keskin. (Fotoğraf: AA)

Güvenlik kamerası görüntüleri saldırıyı belgeledi

Olay anına ilişkin ortaya çıkan güvenlik kamerası görüntülerinde, bir istasyon çalışanının otomobilini Melih Okan Keskin’in üzerine sürdüğü ve ardından araçtan inerek yumruk attığı görüldü. 

Emel Keskin, görüntülerdeki o anları, "Bu esnada biri eşimin üstüne doğru arabayı sürüyor. Hatta kamera kayıtlarında eşimin ayağının ezildiği gözüküyor. Sonra eşim 'Ne yapıyorsun' falan diye el kol hareketi yapıyor. Sonra eşim telefon görüşmesi yaparken araçtan inen şahıs şiddetli bir şekilde eşime bir yumruk atıyor. Eşim bu yumruk darbesiyle sarsılıyor, düşmüyor, kendini toparlıyor. Tekrar eşimin üzerine yürüyorlar" diyerek anlattı.

Eşinin hastaneye kendi aracıyla gittiğini ve ambulans çağrılmadığını belirten Keskin, "Benim eşim bir yumrukla hayatını kaybedecek bir insan değildi. Hayatının baharında gitti. Ardında 2 çocuğunu bıraktı. Hayallerimiz yarım kaldı. 2 çocuğum babasız kaldı. Eşim olay yerinden ambulansla sevk edilmedi. Kimse tarafından ambulans çağırılmadı. Kendi şahsi aracımıza binip hastaneye darp raporu almaya gitti" ifadelerini kullandı.

İki istasyon çalışanı tutuklandı

Olayın ardından başlatılan adli soruşturma kapsamında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, araç muayene istasyonu çalışanlarından M.Y. ve S.A.’nın tutuklandığını duyurdu.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, olaya ilişkin sosyal medya hesaplarından açıklamalarda bulundu. 

Bakan Yerlikaya, "Bu üzücü olayla ilgili olarak Polis Başmüfettişi görevlendirilmiştir" derken, Bakan Tunç soruşturmanın sürdüğünü belirtti. 

Emniyet Genel Müdürlüğü ise yaptığı yazılı açıklamada, "Emniyet Genel Müdürlüğü olarak meslektaşımıza karşı gerçekleştirilen menfur saldırının adli ve idari süreçlerde takipçisi olacağımızı bildiririz" mesajını verdi. 

TÜVTÜRK tarafından yapılan açıklamada ise olayın tespit edilmesini takiben ilgili çalışanın iş akdinin sonlandırıldığı belirtildi.

***

Öne Çıkan Yayın

ÇEVRE, DOĞA -10 Şubat 2026-

  Jet ÇED ile Karadeniz Cengiz'in çöplüğü olacak -Gökay Başcan / Birgün-  Mardin’den Samsun’a kurulan yıkım hattında Cengiz Holding’in 6...