Kurallar çözülürken + ABD-İsrail-BAE ekseni -Cumhuriyet-


Kurallar çözülürken -Ergin Yıldızoğlu- 

Bir önceki yazımda ABD’nin kurduğu kurallara dayalı sistemin çözülüşünü tartışmıştım. Dünya, eski düzenin çatlaklarından sızan bir kaosla karşı karşıya. Bu yazımda soyut bir sistem krizi saptamasının içerdiği, kimi somut eğilimlere bakmak istiyorum: Küresel ekonomi zayıflıyor bir resesyon olasılığı artıyor. Uluslararası hukuk aşınıyor ve devletler silahlanıyor, adeta savaşa hazırlanıyor. Yeni bir savaş türünün şekillendiğine inanan analistler ülkelerinin çoktan bir savaşın içinde olduğunu düşünüyorlar.

EKONOMİK DENGELER HIZLA BOZULUYOR

İran savaşı, sadece bölgesel bir çatışma değil, küresel ekonomi için büyüyen bir şok oldu. Enerji fiyatları yukarı tırmanıyor, hammadde-gıda emtia piyasaları, tedarik zincirleri geriliyor, yatırım iştahı zayıflıyor. Mali piyasalar şimdilik sakin görünse de bu sakinlik aldatıcı. Gerçek ekonomi, finansal ekranlardaki iyimserliğe eşlik etmiyor. Her yeni gün, resesyon, enflasyon ardından daha geniş bir finansal kriz ihtimalini biraz daha büyütüyor.

Ancak bu kez, PIMCO’nun eski CEO’su halen Queens’ College Cambridge’in başkanı Mohamed A. El Erian’ın işaret ettiği gibi, bu kez bir krizi 2008’deki gibi yönetilebilecek irade ve kaynak bulmak çok zor olacak. O dönemde, G20 masasında büyük güçler bir araya gelip sistemi ayakta tutmaya çalışabiliyordu. Bugün aynı refleksi beklemek zor. Küresel siyaset, ortak çözüm üretmekten çok, karşılıklı suçlama üretme modunda çalışıyor. Bu yüzden yeni bir kriz patlarsa müdahale değil dağılma daha olası görünüyor.

Deniz yolları üzerindeki gerilim bu çözülmenin en tehlikeli göstergelerinden biri. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen tankerlerden haraç alması, Endonezya’nın benzer bir yöntemi dünya ticaretinin yüzde 40’ının geçtiği Malakka Boğazı için düşünmesi denizlerin ortak alan olduğuna ilişkin uluslararası mutabakatı sorguluyor. Bu adımlar fiilen, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin altını oyuyor. Wolfgang Münchau’nun hatırlattığı gibi, böyle bir gidişat bizi yalnızca son küreselleşmenin değil, son 200 yılın ticaret düzeninden bile geriye, korsanlık ve “gunbot” diplomasisi çağına taşır.

HANGİ SAVAŞA HAZIRLANIYORLAR? 

Tam da bu sırada dünya yeniden silahlanıyor. Almanya, Japonya, Güney Kore ve Çin’de askeri hazırlıklar hızlanıyor, savunma harcamaları her yerde yükseliyor. Örneğin, ABD savunma bütçesini yüzde 42 artırmayı tartışırken Almanya yaklaşık üçte bir, Japonya ise yaklaşık yüzde 10 daha fazla harcama planlıyor. Wall Street Journal’a göre “Otomotiv ve ağır sanayi sarsılırken Berlin, fabrikaları, işgücünü ve sermayeyi Avrupa’yı yeniden silahlandırmaya yönlendiriyor. Almanya, kendini bir silah fabrikasına dönüştürüyor.” Financial Times ve Foreign Affaires’te “Böyle giderse 2030’dan önce yine büyük bir askeri güç olacak” diyen tarihçi Lian Fix Almanya’nın hegemonya eğiliminden, bunun Fransa’yı kaygılandırdığından söz ediyorlar. Avrupa’da ve Asya’da devletler, yeni bir savaşı göze alabilecek şekilde pozisyon alıyor. Siyasi iklim de ona göre şekillenmeye devam ediyor.

Üstelik kimi savunma analistler yeni bir savaş türünden söz ediyorlar: Hibrit savaş, siber saldırılar, altyapı sabotajı, ekonomik baskı ve bilgi operasyonları bu yeni türün bileşenleri. İngiltere’de savunma çevreleri, bu bağlamda ülkenin çoktandır fiilen bir savaşın içinde olduğunu düşünüyorlar. Önceki genelkurmay başkanı “kaynakları sosyal harcamalardan savunma harcamalarına kaydırmayı öneriyor” (The Times). Devletler bir yandan silahlanırken bir yandan da kendi toplumlarını psikolojik ve ekonomik olarak dış düşmanlara olduğu kadar, hatta daha da önemlisi iç düşmanlara, “uyuyan hücrelere”, “terörist saldırı” riskine karşı hazırlıyorlar. Bu hazırlıkların bir parçası da aşırı sağ (faşist) eğilimlerin güçlenmesi olarak karşımıza çıkıyor. Guardian’da Şada İslam“Orbán gitmiş olabilir ama onun önyargıları şimdi Avrupa siyasetinde içselleşti” diyor.

Eğer tam ölçekli bir ekonomik ve siyasal kriz patlarsa, bu kez dünya muhtemelen birlikte hareket edemeyecek. 2008’de küresel koordinasyon mümkündü, bugün ise çok düşük ihtimal. Çok taraflılık zayıfladı, güven eridi, kurumlar yıprandı. Eski dünyanın kuralları çözülürken yenisi henüz kurulmadı. Arada kalan boşlukta, “Parmaklarımız zonklarken kötü bir şey bu tarafa doğru geliyor.” (Macbeth 4.1)

/././

ABD-İsrail-BAE ekseni -Mehmet Ali Güller- 

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) OPEC ve OPEC+ grubundan ayrılması ne anlama geliyor? BAE’nin kararı Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’i nasıl etkiler?

Bugün bu sorulara yanıt arayacağız ve BAE’nin kararının ekonomipolitik, petropolitik ve jeopolitik düzeylerdeki anlamını ve etkisini inceleyeceğiz.

EKONOMİ-POLİTİK ANLAMI

ABD/İsrail’in İran’a saldırısının sonuçlarından en fazla etkilenen ülkelerin başında BAE geliyor. BAE borsaları savaşta 120 milyar dolar değer kaybetti. BAE’nin ekonomideki payı yüzde 13 olan turizm sektörü çöktü; uçuşlar, otel rezervasyonları iptal oldu. Dubai, finans merkezi olarak kaçışlara sahne oldu. Rafinerisi vuruldu.

BAE’nin bu kayıpları telafi edebilmesi için daha çok petrol satması gerekiyor.  OPEC kotaları nedeniyle günlük 3.2 milyon varil üreten ama üretim kapasitesini günlük 5 milyon varile çıkaran BAE, 1.5 milyon varil sevkıyat kapasiteli Habşan-Füceyre (Abu Dhabi Crude Oil Pipeline) boru hattını kullanarak Hürmüz Boğazı’na takılmadan, ek petrolünü Umman Denizi’ne ulaştırıp satmak istiyor.

PETROPOLİTİK ANLAMI

BAE, OPEC’in üçüncü, OPEC+’ın dördüncü büyük petrol üreticisi. OPEC+’da Suudi Arabistan günlük 10 milyon varil üretimle birinci, Rusya 9.5 milyon varille ikinci, Irak 4.3 milyon varille üçüncü ve BAE 3.2 milyon varille dördüncü sırada.

OPEC+’nın toplam günlük üretimi 45 milyon varil. Dünya toplamı ise 105 milyon varil. Dolayısıyla OPEC+’nın toplam petrol üretimindeki payı yüzde 43. Yani OPEC ve OPEC+ için tam bir kartel diyebilmek bir süredir mümkün değil. Ama yine de Rusya ve Suudi Arabistan ikilisinin işbirliği ile üretimi ve fiyatları belli ölçülerde kontrol edebiliyor.

Bundan en çok rahatsız olan ülke ABD. OPEC+ grubu dışı petrol üreticisi olan ABD, uzun süredir OPEC+ grubundan petrol üretimini artırmasını istiyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman ise fiyatların düşmemesi için üretimi artırmıyor. Bu konuda geçen yıllarda ortaya çıkan çelişme, ABD Kongresi’nde Suudi Arabistan’la güvenlik ilişkilerini gözden geçirme baskısı talebine kadar derinleşmişti.

BAE’nin üretim fazlası var ama OPEC kotası nedeniyle satamıyor, depoluyor. İşte BAE OPEC’ten ayrılarak istediği kadar üretme ve satma olanağına kavuşmak istiyor.

JEOPOLİTİK ANLAMI

BAE’nin kararının bir de jeopolitik anlamı var. BAE bölgedeki en ABD/ İsrail yanlısı ülke durumunda:

- BAE, İsrail’le İbrahim Anlaşmaları’nı ilk imzalayan ülkelerin başında geldi. İki ülke gittikçe Ortadoğu’da bir eksene dönüşüyor.

- BAE, İsrail dışında Somali’den çıkan Somaliland’a destek veren ikinci ülke.

- BAE Sudan’daki iç savaşta İsrail yönetimiyle paralel politika izledi.

- BAE ile Suudi Arabistan arasındaki çelişmeler gittikçe artıyor. İki ülkenin Yemen’de farklı vekilleri var ve bu nedenle karşı karşıya geldiler.

- BAE ile Suudi Arabistan, ayrıca Ortadoğu’da finansa ve petrole dayalı merkez olma rekabeti içinde.

Özetle BAE, Ortadoğu’da ABD/ İsrail politikalarına en yanaşık ülke durumunda ve ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeninde etkili bir pozisyon almak istiyor.

ÖNEMLİ OLAN MOSKOVA-RİYAD İŞBİRLİĞİ

Petrol üretimindeki yüzde 43’lük payı nedeniyle OPEC+, geçmiş yıllardaki gibi etkili değil. Kaldı ki OPEC’in 2016’da OPEC+ olarak genişleme kararı da yeni petrol üreticilerinin ortaya çıkmasıyla etkisinin azalmasındandı.

OPEC 1973’te İsrail’e destek veren ABD başta bazı ülkelere uyguladığı petrol ihraç etmeme kararıyla oyun değiştirme gücüne sahipti ama artık o çapta bir gücü yok. Ancak yüzde 43 üretim hâlâ oyunun en etkili aktörü olmasını sağlıyor.

BAE’nin OPEC’ten ayrılması elbette örgütün bu gücünü olumsuz etkiledi ama buradan hareketle OPEC’in dağılması şu koşullarda söz konusu değil. Dahası, Rusya ve Suudi Arabistan işbirliği sürdükçe örgütün ABD baskısına karşı manevra alanının genişlemesi sürer.

/././

Cumhuriyet

soL "Köşebaşı + Gündem" -3 Mayıs 2026-

Ülkenin 10 yılını ‘Aile ve Nüfus On Yılı’ ilan ettiler: Tüm kamu politikalarına ‘aile ve nüfus’ ayarı.

Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle ilan edilen 2026-2035 “Aile ve Nüfus On Yılı”, iktidarın düşen doğurganlık oranlarını gerekçe göstererek toplumsal yaşama yönelik müdahale alanını genişletiyor. Tüm kamu politikalarını baştan aşağı muhafazakar bir süzgeçten geçirmeyi hedefleyen belge, “dijital aile kalkanı” ve “çok çocuk” gibi kavramlar ortaya atarken, ülkenin gelecek 10 yılına ipotek koyuyor.

Türkiye'de iktidarın bir süredir “varoluşsal bir tehdit” olarak nitelendirdiği düşen doğum oranları ve "toplumsal yapı", yeni bir resmi devlet politikasına dönüştürüldü. Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi.

Doğurganlık hızının Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine gerilemesinin temel gerekçe olarak sunulduğu genelge, devletin sosyal yaşama ve bireylerin özel hayatına yönelik müdahalelerinin dozunu artıracağının sinyallerini veriyor.

“Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi”nin 2 Mayıs'ta İstanbul'da gerçekleştirilecek programla kamuoyuna tanıtılacağı duyuruldu.

Tüm kamu politikalarına ‘aile ve nüfus’ ayarı

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı koordinasyonunda hazırlanan ve bakanlığın internet sitesinde yayımlanan “Vizyon Belgesi”ne dayanan genelge, devletin tüm kurumlarını muhafazakâr bir aile tasavvuru etrafında yeniden şekillendirmeyi öngörüyor.

Belgeye göre; tüm düzenlemeler, uygulamalar ve kamu kurumları tarafından desteklenen araştırmalar bundan böyle “aile kurumuna ve nüfus değişimine etkileri” bakımından değerlendirilecek. 

Resmi belgeler ve kurum içi eğitimlerde iktidarın belirlediği “aile ve nüfus politikasıyla uyumlu” bir çerçeve esas alınacak. Bu adım, iktidarın toplumsal yaşamı kendi ideolojik yönelimleri doğrultusunda dizayn etme çabasını bürokrasinin tüm kademelerine zorunlu bir görev olarak ataması anlamına geliyor.

Kadın ve evlilik kurumuna yönelik geleneksel kodlara dönüş

Genelgede, demografik değişimlere karşı çözüm olarak bireylerin toplumsal hayattaki rollerini geleneksel kodlarla sınırlayan bir yaklaşım öne çıkıyor. Genç yetişkinlerin evliliğe teşvik edilmesi için mekanizmaların güçlendirileceği, çok çocuklu aile yapısının devlet eliyle destekleneceği ve çocuk sahibi olmayı özendiren uygulamaların hayata geçirileceği öne sürülüyor.

Metinde annelik ve babalığın “toplumsal değer olarak güçlendirileceği” vurgulanırken, bu durum kadınların toplumsal hayattaki ve istihdamdaki varlığının yeniden “annelik” misyonu üzerinden tanımlanacağının sinyalini veriyor.

‘Dijital aile kalkanı’: Yeni bir sansür mekanizması mı?

Kararın en dikkat çekici ve tartışma yaratmaya aday başlıklarından biri ise medya ve dijital mecralara yönelik planlanan “dijital aile kalkanı” oldu.

Kitle iletişim araçlarındaki “zararlı unsurların tespiti ve önlenmesi” amacıyla oluşturulacağı belirtilen bu “kalkan”, halihazırda daralmış olan ifade ve basın özgürlüğüne yönelik “aile değerleri” kılıfı altında yeni bir sansür ve denetim mekanizması endişelerini beraberinde getiriyor.

Metinde ayrıca “aile dostu yayıncılığın” teşvik edileceği belirtilerek, medyanın içerik üretiminde iktidarın kültürel hedeflerine uyumlu hale getirilmesi amaçlanıyor.

Kentleşmeye karşı kırsala dönüş ‘formülü’ ve ‘Milli Aile Haftası’

Ekonomik kriz ve plansız kentleşmenin yarattığı demografik yığılmalara karşı da “kırsala dönüş” kartı masaya sürülüyor. Kentlerde yoğunlaşan nüfusun kırsal alanlara dönüşünün özendirilmesi hedeflenirken, kentsel mekanların da “aile ve çocuk odaklı” bir anlayışla dönüştürüleceği ifade ediliyor.

Genelgeyle birlikte, devlet ritüellerine yeni bir ideolojik takvim de eklendi. Her yıl mayıs ayının son haftası “Milli Aile Haftası” olarak kutlanacak ve tüm kamu kurumları, iktidarın çizdiği aile modelini merkeze alan etkinlikler düzenlemekle yükümlü kılınacak. Kamu kurumları, bu kapsamda yürüttükleri yıllık faaliyetlerini de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'na raporlayacak.

10 yıllık siyasi dayatma

AKP iktidarının 10 yıllık aile ilanı hamlesi, kadını yalnızca ev ve aile içine hapseden gerici bir saldırı unsuru olma yolunda. Sermayenin ucuz işgücü ihtiyacını ve devletin tasfiye ettiği sosyal bakım yükümlülüklerini tamamen kadınların omuzlarına yıkmaktan başka bir şey üretmeyeceğinin sinyallerinin açıkça verildiği bu plan, iktidarın toplumsal yaşamı muhafazakar kodlarla dizayn etme çabasının son halkası.

Düşen doğum oranları bahane edilerek kutsanan çok çocuklu aile modeli ve “dijital aile kalkanı” gibi sansür mekanizmaları, kadınların kazanılmış haklarını, eşitlik mücadelesini ve yaşamı doğrudan hedefte. AKP iktidarı boyunca şiddet ve istismar sarmalında korumasız bırakılan kadınlar ve çocuklar, bu “kutsal aile” masalıyla aslında kapalı kapılar ardındaki bir karanlığa ve güvencesizliğe terk ediliyor.

Ülkenin gelecek on yılına ipotek koyan bu uzun vadeli müdahale takvimi, iktidarın kendi siyasi vadesini ülkenin mutlak geleceğiymiş gibi dayatma hamlesinin de kanıtı.

***

Maden işçisi sanatçılar -Fide Lale Durak- 

Hem emeğin hem de sanatın gerçek değerini teslim etmek, yalnızca onları sergilemekle değil, onların ortaya çıktığı koşulları değiştirmekle mümkün olabilir.

Geçtiğimiz hafta direnen maden işçileri haklarını kazandı. Böyle ifade edince, sanki işçiler mevcut maaşlarına zam ya da yeni yan haklar talep ediyormuş gibi bir izlenim oluşabiliyor. Oysa durum çok daha yalındı: İşçiler, yalnızca ödenmeyen ücretlerini istiyordu. Yani zaten hak ettiklerini, yeniden mücadele ederek almak zorunda kaldılar. Üstelik söz konusu olan çalışma alanı madencilik; ölüm riskinin yüksek olduğu, yerin metrelerce altında, oksijenin az, karbon monoksitin bol olduğu, emeğin adeta toprağın içinden kazınarak çıkarıldığı bir iş kolu. Böyle bir yerde alın terinin karşılığını almak bile başlı başına bir mücadeleye dönüşebiliyor.

Madencilerin yer altında kalan, çoğu zaman görünmeyen emeğini, ekranların hayatımıza bu denli girmediği dönemlerde daha çok resimler ve heykeller aracılığıyla tanıyorduk. Özellikle madenciliğin yoğun olduğu şehirlerde yaşayanlar bilir, kentin bir köşesinde mutlaka bir madenci anıtı vardır ve sanatsal üretimlerde madencilik teması güçlü bir şekilde hissedilir. Örneğin ilkokul üçüncü sınıfta katıldığım yılbaşı temalı bir resim yarışması için yılbaşı gecesi madende çalışan işçileri çizdiğimi hatırlıyorum. “Bu yaşta bir çocuk bunu çizmiş olamaz” denilerek yarışmadan diskalifiye edilmiştim. Ama bu anı, bir maden kentinde büyüyen bir çocuğun hayal dünyasının nasıl şekillendiğine dair küçük ama anlamlı bir örnek olarak hafızamda yer etti.

Velhasıl, bizim memlekette madencilere gösterilen sanatsal ilgi oldukça sınırlı. Çocukların dünyası zaten hesaba dahil değil. Kısacası, bu alanda üretim yapan sanatçı sayısı oldukça az. Aklıma ilk gelen isimler arasında Nedim Günsür ve İrfan Ertel var. Bu sanatçılar üzerine daha önce yazmıştık. Bugün ise yönümüzü ülkemiz dışına, İngiltere’ye çevirerek sıra dışı bir örneğe bakmak istiyorum.

İngiltere’nin kuzeyinde, madenciliğin yoğun olduğu Auckland bölgesinde, 1980’lerin sonunda madencilik faaliyetleri azalmaya başlayınca ve başka geçim kaynakları sınırlı olunca, bölgeyi yeniden canlandırmak amacıyla 2000’lerin başında bir proje hayata geçiriliyor. Bu proje kapsamında dikkat çeken bir resim koleksiyonu da sergileniyor. Gillian Wales ve Robert McManners adlı iki kişinin, 1990’lardan itibaren Kuzey İngiltere’de kömür madencilerinin yaptığı sanat eserlerini toplamasıyla başlayan koleksiyon, bugün 400’den fazla eserin yer aldığı bir hacme ulaşmış durumda. Bu koleksiyonun dikkat çekici yanı, eserlerin büyük çoğunluğunun profesyonel sanatçılara değil, bizzat madenlerde çalışmış işçilere ait olması.

Aslında bu bölgeden çıkıp sanatçı olabilmiş insanların yolu da çoğu zaman madenden geçmiş. Çünkü yoksul bir toplumda temel geçim kaynağı olan madencilik, özellikle genç erkeklerin hayatında neredeyse kaçınılmaz bir durak olmuş. Öne çıkan sanatçılar arasında Tom McGuinness, Ted Holloway, Norman Cornish ve Bob Olley sayılabilir. Koleksiyonda, 1984 madenci grevi gibi tarihsel olayları konu alan resimler de yer alıyor. Bu eserlerde madenciler, kendi yaşamlarını dışarıdan bir gözle değil, içeriden bir bakışla anlatıyor. Günlük yaşamın ağırlığı, karanlık, tehlike ve yer altındaki yalnızlık doğrudan deneyimin içinden aktarılıyor.

Tom McGuiness, 1980, Kazıcı

Tom McGuinness bu isimler arasında özellikle dikkat çekiyor. McGuinness, 18 yaşındayken, tıpkı koleksiyonda yer alan birçok ressam gibi, II. Dünya Savaşı sırasında “Bevin Boy” olarak, yani kömür madenlerinde çalışmak üzere zorunlu hizmete alınır. Daha sonra sanat eğitimi görür ve işçi sınıfı kökenli sanatçıların üretimlerini destekleyen Spennymoor Settlement topluluğunun bir parçası olur. 1930’larda kurulan bu topluluk, söz konusu koleksiyonun da önemli bir bölümünü oluşturuyor. McGuinness’in gençlik deneyimleri, sanatının ana temasını belirler; madencileri ve onların yaşamını resmeden çalışmalarıyla tanınır.

Norman Cornish, 1950, Ocak Yolu

Norman Cornish’in resimlerinde ise maden işçiliğinin yalnızca yer altındaki değil, yer üstündeki yaşamla kurduğu ilişki de görünür olur. Dar sokaklar, işçi evleri, paylaşılan gündelik hayat ve yorgunluk, onun tablolarında sade ama çarpıcı bir dille anlatılır. Cornish, figürleri idealize etmez, aksine onların sıradanlığını ve yıpranmışlığını olduğu gibi aktarır. Bu yönüyle eserleri, yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda bir sınıf hafızası işlevi görür.

1Bob Olley, Yüksek Hızla Galeri Açanlar

Bob Olley’nin heykel ve resimleri ise daha dramatik bir anlatı taşır. Yer altındaki kazalar, bedenin zorlanması ve makinelerle kurulan sert ilişki, onun işlerinde yoğun bir şekilde hissedilir. Figürler çoğu zaman ağır, kasvetli ve hareket halindedir, sanki her an bir çöküş ya da patlama ihtimali vardır. Olley, madenciliğin fiziksel yükünü izleyiciye neredeyse bedensel bir deneyim olarak aktarır.

1Ted Holloway, Madenciler

Ted Holloway’in eserlerinde ise kolektiflik öne çıkar. İşçilerin birlikte çalışması, dayanışması ve aynı kaderi paylaşması resimlerin merkezindedir. Yüzler çoğu zaman tek tek seçilemez, ama kalabalığın oluşturduğu ortak duygu çok nettir. Bu, bireysel bir hikayeden ziyade sınıfsal bir anlatıdır.

Bütün bu örnekler, başa dönersek, geçtiğimiz hafta haklarını almak için direnen maden işçilerinin mücadelesiyle doğrudan bağ kurar. Çünkü bu eserlerde gördüğümüz şey yalnızca geçmiş değildir. Bugün de süren bir emeğin, görünmez kılınan bir hayatın ifadesidir. 

Ancak aynı zamanda şu çelişkiyi de açığa çıkarır: İşçi sınıfı sanatı, kapitalist sistem içinde çoğu zaman ancak bir bölgenin turizm potansiyelini artıran, “kültürel değer” olarak pazarlanan projeler aracılığıyla görünür hale gelebilir. Yani madencinin emeği gibi, onun sanatı da çoğu zaman kendi gerçek bağlamından koparılarak dolaşıma sokulur. Bu yüzden hem emeğin hem de sanatın gerçek değerini teslim etmek, yalnızca onları sergilemekle değil, onların ortaya çıktığı koşulları değiştirmekle mümkün olabilir.

/././

Kürsünün tapusu kimde?-Berkay Kemal Önoğlu- 

1 Mayıs'ı uzlaşmacılıktan, heyecansızlıktan ve ruhsuzluktan kurtaracak yeni bir yolun işaret fişeği atılmış oldu. Nerede, hangi meydanda olursa olsun, mücadele gününde sokağa çıkan herkesin iradesi değerlidir. O iradenin hakkını mutlaka vereceğiz.

Tarihsel köklerini Chicago barikatlarından, sekiz saatlik iş günü mücadelesinden ve sömürüsüz bir dünya için ayağa kalkan işçi sınıfından alan; düzenle hesaplaşma günü 1 Mayıs geride kaldı. 1 Mayıs; otokratik, tek adamcı, otoriter ya da totaliter gibi sıfatlarla asıl karakteri perdelenen bir hesaplaşma değil, doğrudan kapitalist barbarlıkla bir yol ayrımı günüdür.

Bu büyük tarihsel miras, nasıl olur da bir düzen partisinin halkla ilişkiler faaliyetine dönüştürülebilir? 1 Mayıs ne bir bayram tatili ne de bir bahar festivalidir. Kimsenin alana konser veya festival beklentisiyle geldiği de yoktur. 1 Mayıs, sermayenin karşısına dikilen iradenin ve başka bir dünya hayalinin ete kemiğe bürünmüş halidir. 1 Mayıs, ancak bu anlamla var olabilir; bu anlam zayıfladıkça da yok olur. Öyleyse şirket mantığıyla yönetilen belediyeler, ne hakla 1 Mayıs sahnelerini de ihaleye çıkarmaya başladılar?

1 Mayıs iradesi elbette sanatçıların şarkıları, şiirleri ve oyunlarıyla güçlenir. Ancak o siyasal irade yoksa, sanatın da sahnelerin de ses sistemlerinin ve teknik hazırlıkların da bir önemi kalmaz. Asıl olan işçi sınıfının siyasal iradesidir; o irade ortaya konduğunda geri kalan her şey teferruattır.

Açık ve net konuşalım. CHP; programından kadrolarına, uzun vadeli politikalarından anlık reflekslerine kadar tepeden tırnağa bir patron partisidir. Meclis sıralarını dolduran patron milletvekillerinden Jeremy Rifkinli "temiz sermaye" güzellemelerine, holdinglere açılan kredilere kadar her şey bu sınıfsal karakterin ispatıdır.

Bir dönem "beşli çete" diyerek mangalda kül bırakmadıklarına, halkın sermaye sınıfına duyduğu öfkeyi sadece beş şirkete yönlendirdiklerine de bakmayın. Menfaat sofrası kurulunca, o "çete" dedikleriyle bile aynı tasa nasıl kaşık salladıklarını hep beraber gördük. Daha 2025'in başında, o meşhur "çetenin" has evladı Kalyon İnşaat'a 22 milyar liralık Kirazlı-Halkalı metro ihalesini altın tepside sunan bizzat CHP yönetimi değil miydi?

Üstelik bu işler sadece ihale vermekle de bitmiyor biliyorsunuz. Belediyeler "kaynak bulduk" diye övünerek uluslararası merkezlerden krediler çekiyor ve bu paralar ihale sistemiyle olduğu gibi holdinglerin kasasına giriyor. Halkın geleceği borçlandırılırken, büyük şirketler kâr üstüne kâr açıklıyor. Yerel yönetimler yasası ihaleciliği, yağmacılığı resmen yasallaştırıyor ve kimse bunu sorgulamıyor. Çünkü hepsi parayı ve patronları seviyor, hepsi onlara çalışıyor. Bunu hem AKP hem CHP yapıyor ama sonra birileri çıkıp 1 Mayıs meydanında hak hukuk dersi vermeye kalkıyor...

Hal böyleyken, 1 Mayıs kürsüsünün hangi akla hizmet tek bir isme teslim edilebildiğini ve sahnelerin nasıl bir CHP mitingine dönüştürüldüğünü sormak zorundayız. Buna kim, hangi yetkiyle, hangi mekanizmayla karar veriyor? Neden 1 Mayıs kürsüsü kapitalist sistemin taşıyıcı kolonlarına, ihale dağıtıcılarına emanet ediliyor?

İzmir'de Cemil Tugay’ın "Sahneyi biz kurduk, parayı biz verdik" sözü bir itiraf oldu. Soralım o halde:

İzmir'deki o mitingi belediye mi düzenliyordu?
Belediye bir destekte bulunacaksa şart mı ileri sürdü? 
Şartı hangi yasaya dayanarak ileri sürdü?
Bu şartlar düzenleyiciler tarafından kabul mü gördü?
Belediyesiz sahne kurulamıyor muydu? Çok mu gerekiyordu belediyenin desteği?

Son olarak,
Belediye birilerinin babasının malı mı?

Kurtla yiyip çobanla ağlıyorlar! Bir yandan SODEMSEN gibi yapılarla belediyeleri CEO edasıyla yönetecek, işçinin üç kuruşunun hesabını yapıp onu kapı önüne koyacaksın; diğer yandan 1 Mayıs'ta işçiyle saf tutuyormuş gibi yapıp kırmızı halıda yürüyeceksin. Bu ikiyüzlülük artık dikiş tutmuyor.

Özgür Özel kürsüde çıkmış "emekçilerin iktidarı" kurulsun diyor seneye 1 Mayıs için. Hedeflediği kendi iktidarı emekçilerin iktidarı olacakmış yani!
Yuh diyeceğim ama o da haklı...Hani şeyh uçmaz, mürit uçurur derler ya. Sen 1 Mayıs kürsüsünü sermaye bekçisi partilerin eline teslim edersen, onlar da gelir ve role girer elbette.

Emekçilerin sömürüldüğü düzen kapitalizm. Sizin düzen...Bir hükümet düşer, bir "tek adam" gider; ancak asıl mesele, adını koymaktan çekindiğiniz bu düzenin ta kendisi.

Neyse ki memleketin 1 Mayıs'ı yalnız bu maskeli balodan ibaret değildi.
TKP'nin girişimi, ilerici sendika şubeleri ve cumhuriyetçi çevrelerin desteğiyle dört meydanda gerçekleşen işçi mitingleri, bu kuşatmayı yaran en somut cevaptı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana'da yükselen ses; işçi sınıfının muhtaç değil, muktedir olduğunu, birilerinin otobüsüne yolcu olmayacağını, aksine hayatın ve geleceğin tek sahibi olduğunu hatırlattı.

1 Mayıs'ı uzlaşmacılıktan, heyecansızlıktan ve ruhsuzluktan kurtaracak yeni bir yolun işaret fişeği atılmış oldu. Nerede, hangi meydanda olursa olsun, mücadele gününde sokağa çıkan herkesin iradesi değerlidir. O iradenin hakkını mutlaka vereceğiz. Kapitalist sömürü düzeninin karşısına dikilen işçi sınıfının 1 Mayısları daha da güçlenecek.

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -30 Nisan 2026-


Devleti halka patron, halkı devlete işçi olan bir dünyada…-Mine Söğüt- 

Yarın 1 Mayıs… Takvimdeki tek bir gün ama aslında bir ömür.  Muhteşem bir bahar günü ama sanki karakışa girer gibi. Tüm bunlar insanın, devleti halka patron ve halkı da devlete işçi kıldığı şu dünyada rüyalara olan düşkünlüğünden ve gerçeklere olan kayıtsızlığı yüzünden böyle…

Günlerdir İstanbul’un mimli noktalarında polis güvenlik önlemleri alıyor ve her yıl olduğu gibi bu yıl da 1 Mayıs’ta sokakların “güvensiz” olacağı hissi yayılıyor.

Yarın şehirdeki yolları “güvenlik” bahanesiyle kapatacak olanlar, ortalığı “muhafızlarla” donatanlar, işçilerin, emekçilerin taleplerini yüksek sesle haykırmasından korkanlar bir bahar günü sokakları alenen güvensiz kılmaya hazırlanıyorlar.

O gün meydanlarda olma hakkını talep edenlerden değil o talebi geçersiz kılmak için şehrin merkezini hapishaneye çeviren zihniyetten ürkmenin gerektiğini anlayanların sayısı, bunu ısrarla anlamayanlardan hep daha az olduğu için, devamlı kendini gerçekleştiremeyen bir kehanete dönüşen 1 Mayıs sloganları yine havada bir müddet asılı kalacak ve sonra vahşi düzenin içinde bir kez daha buharlaşıp kaybolacaklar.

Şehrin merkez noktaları günler önceden polis tarafından ablukaya alındı.

Cuma günü emeğin ve gücün hikayesini meydanlarda haykırmak isteyenlerin yollarını iktidar yine barikatlarla kesmeye hazırlanıyor.

İnsanların diledikleri zaman, diledikleri yerde, diledikleri şekilde eylem yapma hakkı iştahla gasp etmeyi südürüyor.

Ölümüne çalışmakla ve hak ettiğini hiçbir zaman tam olarak alamamakla lanetlenmiş kalabalığın sesini bastırmaya uğraşıyor.

Sadece emeğinin karşılığını talep eden ve insanca bir yaşam düşleyenlerin üzerine tomalar, silahlı adamlar, zehirli gazlar ve korkunç bakışlar salmaya niyetleniyor.

Hakkın istenmeden gündeme gelmediği, istendiğinde de çoğu kez verilmediği bir emek dünyasının yüzlerce yıllık yükünü omuzlarında taşıyan 1 Mayıs, insanın kendi değeri başta olmak üzere tüm değerleri yozlaştırarak vardığı şu görece uygarlık noktasında, bir kez daha iktidar tarafından kriminalize edilerek gerçek bağlamından kopartılmaya hazırlanıyor.

İnsana değil sadece ekonomiye göre şekillenen iktidarlar kendi devamlılıklarına hizmet eden yasaları ve kuralları paketleyip, “güvenlik” etiketiyle mağdurlarına geri satarlar. Bu niyetin hakimiyetinde verilen mücadelede güçsüz kalınmasının en önemli nedeni, insanlığın çağlar boyunca hevesle pazarladığı ahlak, aile, inanç gibi kavramsal oyuncaklarla vakit geçirirken, aslında nasıl vakit kaybettiğini hiç farketmemesidir.

İnsanlığın kaybettiği o vakti kendi mevcudiyetine katan iktidar birbirine paralel olarak ilerleyen uygarlıkla barbarlığı aynı anda var etmeyi becerir.

O yüzden iktidarların korkuları, tehditleri ve engellemeleriyle amacından çok uzaklara düşürülmeye çalışılan 1 Mayıs, sadece ekonomik ve politik bir mücadelenin değil aynı zamanda insanın uygarlık uğraşının da en önemli simgesel günlerinden biridir.

Hukukla tanınan hakların ancak büyük bedeller ödenen zorlu mücadelelerle alınmaya çalışılması olağan değildir.

İstenmeden verilmeyen hatta çoğu zaman istensede verilmeyen hakların söz konusu olduğu bir düzenden de güvenli değildir.

Adalete, eşitliğe, paylaşıma ve şiddetsiz bir dünyaya duyulan inancı kökünden sarsmak için şekillenen politikalar, insan aklını korku ve kaygılarla boşuna bulandırmıyorlar. Sisteme itiraz etmek ya da sistem dışı kalmanın risklerini göze alamayacak nesiller yetiştirmenin peşine boşuna düşmüyorlar. Ve o barikatları boşuna kurmuyor, şehri polislerle abluka altına boşuna almıyorlar.

Üretimin ve emeğin değerini unutmaya yüz tutan, tüketim cehenneminde birbiriyle yarışan ve bu yarışın neye mal olduğunu fark edemeyecek kadar yorucu ve tekinsiz bir hayatta kendisine satılan sahte rüyalara dalan insanın kendisini gerçekten güvende hissedip rüyadan uyanmasından çok korkuyorlar.

Yarın 1 Mayıs…

Takvimdeki tek bir gün ama aslında bir ömür.  Muhteşem bir bahar günü ama sanki karakışa girer gibi.

Tüm bunlar insanın, devleti halka patron ve halkı da devlete işçi kıldığı şu dünyada rüyalara olan düşkünlüğünden ve gerçeklere olan kayıtsızlığı yüzünden böyle…

/././

Kartaca barışı ve şoklar -Ercan Uygur- 

Emperyalist savaşlar ve bunların sonucunda getirilen ülkeleri teslim almaya yönelik Kartaca barışı girişimleri, küresel düzeyde şoklar yaratıyor. Bu dışsal küresel şoklar ekonomilerin enflasyon, büyüme ve istihdam gibi değişkenlerine önemli olumsuz etki yapıyor.

İktisatla ilgisi olanlar John M. Keynes’i ve ünlü kitabı Genel Teoriyi (The General Theory of Employment, Interest and Money) iyi bilirler. Bu kitap 90 yıl önce, Şubat 1936’da yayımlanmıştı.

Şubat 2026’da Genel Teorinin ve Keynes’in etkilerini, bugüne yansımalarını tartışırız derken, ABD-İsrail’in İran’a ikinci saldırısı başladı. Haliyle dikkatimizi bu savaşın getirdiği ölümlere, yıkımlara, ekonomik ve jeopolitik etkilere çevirdik.  

ABD-İsrail, bu kanlı savaşla İran’ı birkaç günde bitireceklerini, rejim değişikliği getireceklerini söylediler, öyleyse İran’ın kısa sürede teslim olmalı dediler. İran teslim olmadı, direndi. Savaş uzadıkça savaşı bitirecek bir barış antlaşması olasılığı konuşulmaya başlandı.

Barış antlaşması görüşmeleri ile Keynes yine gündemime girdi. İlk kez onun yaygın kullanıma soktuğu “Kartaca barışı” kavramını tartışmak istedim. Aşağıda önce bu kavramı açıklıyorum. Söyleyeyim; ABD-İsrail, İran’a zorla ve tehditle bir Kartaca barışı kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Şubat 2026’da ABD-İsrail’in başlattığı savaşla birlikte petrol ve ilgili başka maddelerde dünya ekonomileri makro düzeyde arz/fiyat şokları yaşamaya başladı. Beklendiği gibi, bu şoklara belirsizlikler eşlik etti ve etkileri devam ediyor.

Şoklar, Keynes’in öncülük ettiği makroiktisat çerçevesi içinde ilk kez Büyük Buhrandan sonra 1930’lar başında-ortasında inceleme, araştırma konusu olmaya başladı. Eşanlı olarak bu şoklar yeni gelişmekte olan ekonometri çerçevesi içinde de araştırılmaya başlandı.    

Şoklarla ilgili incelemelerin ve tartışmaların 90 yıl öncesine benzer bir çizgide bugün de sürdüğünü görüyoruz. Aşağıda şokların ve devresel hareketlerin 1933-1936 döneminde nasıl incelendiğini ve bugüne yansımalarını kısaca anlatıyorum.

Şoklar deyince elbette konu Türkiye’ye mutlaka uğruyor. Kabul etmek gerekir ki, ülkemizde her türlü şok sıkça yaşanıyor. Küresel dış şoklar yanında, belki daha da fazla, iç şoklar yaşıyoruz. Bunlar daha çok iktidarların yaşattığı siyasi şoklardır.  

Kartaca barışı, Almanya ve İran

Kartaca barışı, Kartacalılarla Romalılar (Roma Cumhuriyeti) arasında MÖ 264 yılında başlayıp aralıklarla 118 yıl süren savaşların sonunda yapılan barışı ifade ediyor. Kartaca, eski çağlarda bugünkü Lübnan ve çevresindeki Fenikelilerin bugünkü Tunus’ta kurdukları bir şehir devlettir.

Bu şehir devletin egemenlik alanı giderek Fas’tan Libya’ya kadar Afrika’nın ve İspanya’nın Akdeniz kıyılarına, Sicilya, Malta ve Sardunya’ya yayılıyor. İtalya gibi çevre devletlere önemli bir rakip oluyor.

Bu genişlemiş devlet, 118 yılda Romalılar ile üç büyük savaş yapıyor. Ancak Kartacalılar, paralı askerlerinin ve komşularının da ihanetiyle, her savaşta yeniliyorlar. Toprak kayıpları oluyor ve henüz imparatorluk olmamış Roma Cumhuriyetine değişik tazminatlar ödüyorlar.

Daha önceki savaşların bitişinde de Kartacalılar barış antlaşmalarında kayıplar yaşıyor ama, yıkıcı koşulları içeren son savaşın barış antlaşmasıdır. Bu öyle bir barış ki, teslim olmalarına karşılık on binlerce Kartacalı öldürülüyor veya köle olarak satılıyor.

Kartaca şehri tümüyle yakılıp yıkılıyor, talan ediliyor. Romalılar, Kartacalalıların servetlerine el koyuyor. Tarım alanlarındaki bitki örtüsü yakılıyor ve bu topraklara ekim yapılmasın diye tuz ekiliyor. Kartacalılar, geriye ne kaldıysa, ordularının dağıtılmasını da kabul ediyor. Bu sürecin sonunda Kartaca bitiyor, yok oluyor.

Demek ki Kartaca barışı, kaybeden tarafın aşağılandığı, hayat hakkı tanınmayan, insanlık dışı muamele ile elindeki tüm varlıklara el konulan acımasız ve yok edici bir barış anlamında kullanılıyor. Bu kavram, birçok savaşın bitimindeki barışlar için bugün de geçerlidir.    

Kartaca barışı kavramını Keynes, I. Dünya Savaşını kaybeden Almanya ile kazanmış olan devletler (ABD, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya) arasındaki barış görüşmeleri sırasında kullanmıştı.

Paris Barış Konferansı adı altında Versailles Sarayında düzenlenen görüşmeler, Ocak 1919’da başladı, aynı yıl Haziran’da sona erdi. Almanya bu konferansa davet edilmedi: Ya antlaşmayı imzalayacak ya da kazanan devletlerin daha fazla işgaline uğrayacaktı.  

Keynes görüşmelere Birleşik Krallık Hazine Bakanlığının danışmanı olarak katıldı. Ancak kazanan ülkelerin, özellikle Fransa ve kendi ülkesi Birleşik Krallığın insanlık dışı yaklaşımını çok eleştirdi. Bir süre sonra protesto ederek konferanstan ayrıldı. Çünkü bunlar bir Kartaca barışı istiyorlardı.

Keynes’e göre barış, Almanya’ya çok ağır ve haksız koşullarda kabul ettirildi. Almanya’nın ordusu dağıtılmıştı ve en fazla 100 bin kişilik bir kara gücü olabilecekti. Almanya hem Avrupa’da hem denizaşırı bölgelerde çok toprak da kaybetti.  

Almanya’nın deniz kuvvetleri dağıtıldı, savaş gemilerine ve büyük sivil gemilerine el konuldu. Almanya gemi ve uçak üretemeyecekti. Almanya’nın para olarak ödeyeceği savaş tazminatı ABD, Almanya ve Birleşik Krallığın yıllık ihracat toplamının dört katı idi. Brentano (2019). Almanya’nın altın rezervleri antlaşmadan bir yıl sonra yarıya indi. Federal Reserve Bulletin (June 2021). 

Almanya; Fransa, Belçika ve Birleşik Krallık gibi kazanan ülkelere kömür, kereste gibi ürünler cinsinden de tazminat ödeyecekti. Bu ağır koşullar Alman halkında ve hükümetinde yoğun tepkilere neden oluyordu. Antlaşma imzalanmasın diye gösteriler yapılıyordu.

Keynes, görüşmeler sonrasında varılan Versailles Barış Antlaşması ile ilgili görüş ve eleştirilerini 1919 sonunda yayımlanan Barışın Ekonomik Sonuçları (The Economic Consequences of the Peace) kitabında topladı.  

Kartaca barışı kavramını öne çıkaran bu kitapta Keynes, antlaşmanın Almanya’nın ve bağlantıları nedeniyle tüm Avrupa’nın büyümesini ve ticaretini gerileteceğini açıkladı. Bu olumsuzluklar siyasi tepkilere de neden olacaktı. Daha sonra Hitler’in siyasi olarak güçlenmesi önemli ölçüde halktaki bu tepkilere de bağlanıyordu.

Avrupa, Keynes’in öngördüğü şekilde, 1920’lerin ortasına kadar eski büyüme hızlarına ve ticaret düzeylerine ulaşamadı. Almanya 1921 sonu – 1923 sonu döneminde çok yıkıcı bir hiperenflasyon yaşadı. Savaşın getirdiği iç ve dış borçlar, ABD’den alınan borçlarla çevrilebildi. Sonra 1929’da Büyük Buhran başladı.  

Şimdi ABD-İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan savaşa gelelim. ABD, İsrail’in ve bazı Arap/Körfez ülkelerinin de kışkırtması ile İran’ı bir Kartaca barışı yapmak için zorluyor, tehdit ediyor. ABD-İsrail, enerji ve ulaşım başta olmak üzere İran’ın tüm altyapısını yok edeceklerini söylüyor.

İran’ın teslim olması birkaç noktada düğümlenmiş durumda.

1). Başta petrol olmak üzere doğal kaynakların ABD ile paylaşılması. Bu, Venezuela’da olduğu gibi, bu kaynaklara giderek ABD’nin el koyması anlamına da gelebilir. Bu kaynakların İsrail’e de açılması.

2). İran’ın nükleer enerji projesinden vazgeçmesi, zenginleştirilmiş uranyum maddelerinin ABD’ye teslim edilmesi. ABD’nin bu maddeleri ele geçirmek için İran’ın belli merkezlerine havadan baskınlar yaptığı, ancak başarılı olamadığı raporlandı.

3). ABD-İsrail’in “İran teslim olmazsa, tüm medeniyetini yok ederiz” tehdidi içinde yağışlara müdahale ve iklim değişikliği ile çölleştirme girişimleri de olabilir. Bu girişimin yıllardır var olduğu bazı raporlarla ve yağış değişiklikleri ile ortaya konmuş durumda.

Kısacası, ABD-İsrail, ilk çağlardan kalan bir kafa yapısı ile, İran’ı Kartaca gibi yok ederiz diyorlar.

Bunu bazı ülkelerde yaptılar. Bu tehditler, kıyımlar ve yıkımlar elbette İran toplumunda tepkilere neden oluyor. Bunlar, demokratik olmayan İran rejiminin güçlenmesi sonucunu da getirdi. Haliyle, ABD-İsrail’in arzu ettiği rejim değişikliği de olmuyor.

Makroekonomik şoklar

1930’lar başında iktisatta makro düzeyde yapılan birçok çalışmanın önemli bir amacı, 1929’da ABD’de başlayan ve tüm dünyaya yayılan Büyük Buhranı açıklamak idi. Bu konuda öncü bir çalışma Norveçli iktisatçı Ragnar Frisch’in 1933’te yayınlanan makalesidir.  

Makale “Propogation Problems and Impulse Problems in Dynamic Economics” (kısaca PPIP) başlığını taşıyor ve ekonomide makro düzeydeki dalgalanmaları dinamik ilişkiler çerçevesinde açıklıyor. Dinamik ilişkiler değişkenlerin zaman içinde gecikmeli etki ve tepkilerinden oluşuyor.

Bu makalenin önemli bir özelliği ilk kez makroiktisat kavramını kullanmış olmasıdır.

Makaleye göre bir ekonomide dalgalanmaların veya devrelerin iki kaynağı vardır. Birincisi ekonominin kendi içindeki yapısal özelliklerinden kaynaklanır, Frisch buna “propagation” diyor. İkincisi ekonomiye dışarıdan gelen şoklardır, Frisch bunlara “impulses” diyor.

Sistemin, yani ekonomik işleyişin dışından gelen şoklar ülke dışından gelebileceği gibi, ülke içinden de gelebilir. Ülke içinden gelen şoklar, örneğin seçim kaygılarıyla hükümetlerin aldığı kararlar olabilir. Hükümet kararları diğer siyasi partilere yönelik, örneğin yargısal kararlar da olabilir.

Ekonominin nasıl bir dalgalanma göstereceği, yapısal devreler ile şokların yarattığı devrelerin toplamına eşittir. İkisinin bileşimi ekonomideki dalgaların sürelerini ve boyutlarını da belirler. Frisch, ekonomideki dalgalanmaları ve boyutlarını fark denklemlerinin çözümünden elde ediyor. 

Frisch, ekonomideki dalgalanmaları sallanan tahta bir atın durumuna benzetiyor. Ekonomideki yapısal nedenler ve sürtünmeler nedeniyle bu at zaten sallanacaktır, dışarıdan bir darbe/şok gelmezse zaman içinde sallanma giderek azalır.

Ancak sistem dışından bir darbe veya şok gelince atın sallanması artacak ve sallanmanın düzeni de bozulacaktır. Ekonomiye dönecek olursak, sistem dışından gelen şok ülke içinden de dışından da olabilir.

1930’lar ortasında Büyük Buhranın etkileri sürerken, Avrupa’daki ve ABD’deki hükümetler iktisatçılardan buhrandan çıkış için çareler ve uygun politikalar sordular. Bunu, genç Türkiye Cumhuriyeti için Mustafa Kemal Atatürk de yaptı.

Hollanda hükümetinin, Hollanda İktisat Birliği DEA’ya (Dutch Economic Association) böyle bir soru yönelttiği biliniyor. Bunun üzerine DEA, buhranın etkilerini azaltabilecek politika öneriler için 1935 sonlarında Jan Tinbergen’i bir çalışma yapmaya davet ediyor.

Bu davet üzerine, zaten devresel hareketler konusunda istatistiksel çalışmalar yapagelmiş olan ve 1929’dan itibaren Hollanda Konjonktür dergisinin editörü olan Tinbergen, Hollanda ekonomisi için dinamik bir makroekonometrik model oluşturuyor ve 1936’daki bir DEA toplantısında modeli ve getirdiği politika önerilerini tartışıyor.

Tinbergen, önce modelin denklem sisteminin bir devresel hareket üretip üretmediğini araştırıyor. Sonuçta şöyle bir yorum yapıyor: Ülke içinden veya dışından şoklar olmadığında, Hollanda ekonomisi içsel işleyişi içinde dengeye doğru yönelen dalgalı bir seyir izliyor.

Bu makroekonometrik model ile Tinbergen, devalüasyon, ücret değişmeleri, kamu fiyatlarının düşürülmesi, dış ticarette korumacı duvarın yükseltilmesi, kamu harcamasında artış gibi politika değişikliklerinin etkilerini araştırıyor.

Politika değişiklikleri içinde, üretimi ve istihdamı en fazla arttırması bakımından, en iyi politika olarak devalüasyonu buluyor.

Şöyle bir noktaya geliyoruz; emperyalist savaşlar ve bunların sonucunda getirilen ülkeleri teslim almaya yönelik Kartaca barışı girişimleri, küresel düzeyde şoklar yaratıyor. Bu dışsal küresel şoklar ekonomilerin enflasyon, büyüme ve istihdam gibi değişkenlerine önemli olumsuz etki yapıyor.

Bu olumsuz küresel şoklar var iken bir de içeriden siyasi şoklar yaratmak ülke ekonomisinde daha büyük tahribat yapıyor. Dileriz Türkiye’de iktidar bu sonucu dikkate alacaktır. TCMB gibi kurumlarımız bu tür şokların olumsuz etkilerini modeller yardımıyla gösterebilirler. Bu tür sonuçları iktidara anlatmak da önemli yarar sağlayacaktır.

Kaynaklar

Brantano, Lujo (2019) What Germany Has Paid Under the Treaty of Versailles. 

What Germany has paid under the Treaty of Versailles. Prof. Lujo Brentano.

Federal Reserve Bulletin (June 1921) German Reparations

/././

Halka açık olmayan şirketlerde de bağımsız yönetim kurulu üyeliği zorunlu hale getirilmelidir!-Erdoğan Sağlam-

Umarım en kısa sürede TTK’da bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenir.

6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun “Kurumsal yönetim ilkeleri” başlıklı 17 nci maddesine göre, halka açık ortaklıklarda kurumsal yönetim ilkeleri ile kurumsal yönetim uyum raporlarının içeriğine, yayımlanmasına, ortaklıkların kurumsal yönetim ilkelerine uyumlarının derecelendirilmesine ve bağımsız yönetim kurulu üyeliklerine ilişkin usul ve esaslar Sermaye Piyasası Kurulunca belirlenir.

Bağımsız yönetim kurulu üyeliklerine ilişkin usul ve esaslar, bu maddeye dayanılarak yayımlanan Kurumsal Yönetim Tebliği ile belirlenmiştir.

Söz konusu Tebliğe göre,

* Yönetim kurulu üyelerinin çoğunluğu icrada görevli olmayan üyelerden oluşur.

* İcrada görevli olmayan yönetim kurulu üyesi, üyelik haricinde şirkette başkaca herhangi bir idari görevi veya kendisine bağlı icrai mahiyette faaliyet gösteren bir birim bulunmayan ve şirketin günlük iş akışına ve olağan faaliyetlerine müdahil olmayan kişidir.

* İcrada görevli olmayan yönetim kurulu üyeleri içerisinde, görevlerini hiçbir etki altında kalmaksızın yapabilme niteliğine sahip bağımsız üyeler bulunur.

* Yönetim kurulu içerisindeki bağımsız üye sayısı toplam üye sayısının üçte birinden az olamaz. Bağımsız üye sayısının hesaplanmasında küsuratlar izleyen tam sayı olarak dikkate alınır. Her durumda, bağımsız üye sayısı ikiden az olamaz.

* Bağımsız yönetim kurulu üyelerinin görev süresi üç yıla kadar olup, tekrar aday gösterilerek seçilmeleri mümkündür.

*  Aşağıdaki kriterlerin tamamını taşıyan yönetim kurulu üyesi “bağımsız üye” olarak nitelendirilir.

a) Şirket, şirketin yönetim kontrolü ya da önemli derecede etki sahibi olduğu ortaklıklar ile şirketin yönetim kontrolünü elinde bulunduran veya şirkette önemli derecede etki sahibi olan ortaklar ve bu ortakların yönetim kontrolüne sahip olduğu tüzel kişiler ile kendisi, eşi ve ikinci dereceye kadar kan ve sıhri hısımları arasında; son beş yıl içinde önemli görev ve sorumluluklar üstlenecek yönetici pozisyonunda istihdam ilişkisinin bulunmaması, sermaye veya oy haklarının veya imtiyazlı payların yüzde 5 inden fazlasına birlikte veya tek başına sahip olunmaması ya da önemli nitelikte ticari ilişkinin kurulmamış olması.

b) Son beş yıl içerisinde, başta şirketin denetimi (vergi denetimi, kanuni denetim, iç denetim de dahil), derecelendirilmesi ve danışmanlığı olmak üzere, yapılan anlaşmalar çerçevesinde şirketin önemli ölçüde hizmet veya ürün satın aldığı veya sattığı şirketlerde, hizmet veya ürün satın alındığı veya satıldığı dönemlerde, ortak (yüzde 5 ve üzeri), önemli görev ve sorumluluklar üstlenecek yönetici pozisyonunda çalışan veya yönetim kurulu üyesi olmaması.

c) Bağımsız yönetim kurulu üyesi olması sebebiyle üstleneceği görevleri gereği gibi yerine getirecek mesleki eğitim, bilgi ve tecrübeye sahip olması.

ç) Bağlı oldukları mevzuata uygun olması şartıyla, üniversite öğretim üyeliği hariç, üye olarak seçildikten sonra kamu kurum ve kuruluşlarında tam zamanlı çalışmıyor olması.

d) Gelir Vergisi Kanununa göre Türkiye’de yerleşmiş sayılması.

e) Şirket faaliyetlerine olumlu katkılarda bulunabilecek, şirket ile pay sahipleri arasındaki çıkar çatışmalarında tarafsızlığını koruyabilecek, menfaat sahiplerinin haklarını dikkate alarak özgürce karar verebilecek güçlü etik standartlara, mesleki itibara ve tecrübeye sahip olması.

f) Şirket faaliyetlerinin işleyişini takip edebilecek ve üstlendiği görevlerin gereklerini tam olarak yerine getirebilecek ölçüde şirket işlerine zaman ayırabiliyor olması.

g) Şirketin yönetim kurulunda son on yıl içerisinde altı yıldan fazla yönetim kurulu üyeliği yapmamış olması.

ğ) Aynı kişinin, şirketin veya şirketin yönetim kontrolünü elinde bulunduran ortakların yönetim kontrolüne sahip olduğu şirketlerin üçten fazlasında ve toplamda borsada işlem gören şirketlerin beşten fazlasında bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak görev almıyor olması.

h) Yönetim kurulu üyesi olarak seçilen tüzel kişi adına tescil ve ilan edilmemiş olması.

Görüldüğü üzere, halka açık şirketlerde bağımsız yönetim kurulu üyeliği belirli şartlar altında zorunlu tutulmuştur. Çok başarılı örnekleri bulunsa da ülkemizde bağımsız yönetim kurulu üyeliğinin ideal şekilde oluşturulduğunu ve başarılı bir şekilde uygulandığını söylemek güçtür.

Maalesef şirketlerin yönetim kontrolünü elinde bulunduran kişiler bu imkândan yeterince yararlanmıyorlar. Oysa değişik konularda ve sektörlerde deneyimi olan kişileri bu görevlere seçseler çok ciddi katkılar sağlayacaklarını göreceklerdir. Çünkü “bağımsızlık” çok önemli bir değerdir.

Türk Ticaret Kanununda bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenmemiş olduğu için halka açık olmayan şirketlerde bu zorunluluk yoktur. Ancak istenirse icrai yetki verilmeyerek fiilen bağımsız yönetim kurulu üyeliği seçilmesi mümkündür. Her ne kadar seçilen bağımsız üyeleri ticaret sicili bu unvanla tescil etmeseler de yönetim kurulu üyeliğine seçilmiş olmak da önemli bir aşamadır.  

Özellikle bağımsız denetim, vergi denetimi ve danışmanlığı, hukuk, risk danışmanlığı, değerleme, kurumsal finans, bankacılık, bilgi sistemleri denetim ve danışmanlığı gibi alanlarda çalışmış olan yetkin kişiler bağımsız yönetim kurulu üyelikleri için ideal adaylardır.

Bu nedenle, bağımsız yönetim kurulu üyeliği konusunun Türk Ticaret Kanununda (TTK) acilen düzenlenmesi çok yararlı olacaktır.

Bu kurumu desteklemek amacıyla bağımsız yönetim kurulu üyelerinin sorumluluklarını sınırlandırmak da gereklidir. Özellikle bağımsız yönetim kurulu üyelerinin şirketlerin vergi ve sosyal sigorta borçlarından sorumlu olmayacağının vergi ve sigorta mevzuatında düzenlenmesi bu kurumu çok destekleyecektir.

Bu endişe ile bağımsız yönetim kurulu üyeliğine seçilmek istemeyenleri bu düzenlemeler rahatlatacaktır.

Yeminli mali müşavirler (YMM) ile serbest muhasebeci mali müşavirlerin  (SMMM) çalışma usul ve esaslarına ilişkin Yönetmelikte yakın zamanda yapılan değişiklikle, YMM ve SMMM’lerin (meslek mensuplarının) anonim şirketlerde bağımsız yönetim kurulu üyesi seçilmelerinin ticari faaliyet sayılmayacağı düzenlenmiştir.

Böylece meslek mensuplarının bağımsız yönetim kurulu üyesi olmalarının önü açılmıştır.

Ancak, bu kapsamda görev alacak meslek mensupları, yönetim kurulu üyesi olacakları şirketlere ve bu şirketlerin doğrudan veya dolaylı hissedarı ya da iştiraki olduğu şirketlere hizmet (muhasebe, vergi danışmanlığı, tasdik vb.) veremezler. Mesleki şirketler ve bu şirketlerin ortakları için de bu sınırlama geçerlidir.

Umarım en kısa sürede TTK’da bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenir!

/././

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -4 Mayıs 2026-

Ana akım sendikacılığın krizi!-Aziz Çelik-  Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha...