TKP'den ABD'nin Raúl Castro iddianamesine tepki: 'Anti-komünist histeriyle ortaya atılan iddiaların asılsızlığını tartışma ihtiyacı dahi duymuyoruz'
TKP, ABD Adalet Bakanlığı'nın Küba devrimi liderlerinden Raúl Castro hakkında hazırladığı iddianameyi kınayan bir açıklama yayımladı. ABD'nin bu iddianameyle, Küba'nın yaşadığı güncel sorunların asıl sorumlusu olan kendi terör faaliyetlerini gizlemeye çalıştığını savunan TKP, Washington'ın temel amacının yöneticileri hedef alarak ülkeye yönelik olası bir askeri müdahalenin yolunu açmak olduğunu vurguladı.
ABD Adalet Bakanlığı'nın, 1996 yılında ABD merkezli 'Brothers to the Rescue' (Kurtuluş Kardeşleri) grubuna ait iki uçağın düşürülmesiyle ilgili olarak Küba'nın eski Devlet Başkanı ve Devrim'in tarihi liderlerinden Raúl Castro'yu hedef alan iddianamesine Türkiye Komünist Partisi’nden (TKP) sert bir tepki geldi.
TKP Merkez Komitesi imzasıyla, "Çekin o kirli ve kanlı ellerinizi Küba ve Kübalı devrimciler üzerinden" başlığıyla yayımlanan açıklamada, söz konusu girişimin "saçmalıktan ibaret" olduğu belirtildi ve bütünüyle mahkum edildiği duyuruldu.
Parti tarafından yapılan açıklamada, 1996 yılında Küba Devrimci Silahlı Kuvvetleri tarafından düşürülen uçakların sıradan sivil uçaklar olmadığı, aksine CIA tarafından finanse edilen ve Küba hava sahasını yüzlerce kez ihlal ederek biyolojik ajanlar dahil yasadışı faaliyetler yürüten karşı devrimci bir gruba ait olduğu hatırlatıldı.
ABD'nin bu iddianameyle, Küba'nın yaşadığı güncel sorunların asıl sorumlusu olan kendi terör faaliyetlerini gizlemeye çalıştığını savunan TKP, Washington'ın temel amacının yöneticileri hedef alarak ülkeye yönelik olası bir askeri müdahalenin yolunu açmak olduğunu vurguladı. Açıklamada ayrıca, Küba halkının ve devrimci önderliğinin meşru müdafaa ve egemenliğini savunma hakkına sahip olduğunun altı çizilerek, TKP'nin Küba ile olan dayanışması yinelendi.
'Anti-komünist histeriyle ortaya atılan bu iddiaların asılsızlığını ayrıca tartışma ihtiyacı dahi duymuyoruz'
Açıklamanın tamamı şöyle:
"Çekin o kirli ve kanlı ellerinizi Küba ve Kübalı devrimciler üzerinden
ABD emperyalizmi son aylarda petrol kuşatmasıyla, ülkenin kurum ve yöneticilerini hedef alan yeni yaptırımlarla, askeri müdahale tehditleriyle tırmandırdığı saldırganlığına meşruiyet zemini kazandırmak için yalan dolan dolu suçlamalarına bir yenisini ekledi. Raúl Castro’ya karşı, 1996 yılında ABD’ye ait iki sivil uçağı düşürme emri verdiği ve dört kişinin ölümüne yol açtığı iddiasıyla saçmalıktan ibaret bir iddianame yayınladı.
Haddini bütünüyle aşan ABD hükümeti, Küba Devrimi’nin tarihsel liderlerinden biri olan ve Ordu Generali unvanını tarihsel olarak hala taşıyan Raúl Castro’ya el uzatma cüretini göstermiştir.
ABD Adalet Bakanlığı tarafından anti-komünist histeriyle ortaya atılan bu iddiaların asılsızlığını ayrıca tartışma ihtiyacı dahi duymuyor, söz konusu girişimi baştan sona mahkûm ediyoruz.
'Raúl Castro’yu sözde mahkemelerinde sanık sandalyesine oturtmak için adım atmaya kalkışmak kimsenin, hele hele ABD emperyalizminin hiç haddine değildir'
Küba Devrimi’nin liderliği devrim tarihi boyunca en ağır sınavlardan başı dik çıkmış, tarih tarafından sınanmış ve aklanmıştır. Böyle bir tarihsel mücadelede en kritik sorumlulukları üstlenmiş, Küba halkının aklında ve kalbinde devrimin kahramanı olarak silinmez bir yer edinmiş Raúl Castro’yu sözde mahkemelerinde sanık sandalyesine oturtmak için adım atmaya kalkışmak kimsenin, hele hele ABD emperyalizminin hiç haddine değildir.
ABD ne zaman Küba’yı bir şeyle suçlasa asıl failin kendisi olduğunu biliyoruz. Tıpkı ülkenin yaşadığı enerji darboğazından Küba sosyalizmini sorumlu tutmaya çalışırken olduğu gibi, burada da kendi terör faaliyetlerinin sonuçlarından Küba’yı sorumlu tutmaya çalışıyorlar.
Küba Devrimci Silahlı Kuvvetleri tarafından 1996 yılında düşürülen uçaklar sıradan sivil uçaklar değiller. Miami’de konuşlanmış, CIA tarafından finanse edilen karşıdevrimci çetelerin başında gelen Brothers to the Rescue grubuna ait iki uçaktan bahsediyoruz.
Küba halkını devrimci hükümete karşı ayaklanmaya teşvik etmek için faaliyet yürüten ve radyo yayınlarını, propaganda broşürlerini, hatta Küba’nın tarım arazilerini zehirleyen biyolojik ajanları ülkeye serpmek için Küba hava sahasını yüzlerce kez ihlal etmiş olan Brothers to the Rescue gibi örgütlerin yasadışı faaliyetleri defalarca tespit edilmiş, ABD hükümetine defalarca rapor edilmiş, bu faaliyetlerin önlenmesi için defalarca uyarılarda bulunulmuş ve sürmesi halinde uçakların düşürüleceği defalarca yinelenmiş olmasına rağmen ABD hükümeti bu örgütleri beslemeye ve teşvik etmeye devam etmiştir.
'Türkiye Komünist Partisi Küba’yı hedef alan her türlü saldırının karşısındadır'
Küba halkı ve Küba hükümeti vatanını karşı devrimci faaliyetlere karşı, terör saldırılarına karşı savunma hakkına sahiptir; Küba, egemenliğini savunma hakkına sahiptir. ABD emperyalizmi bu akıldışı iddianameyle bir kez daha Küba’nın kendini savunma hakkını, egemenlik hakkını hedef almaktadır.
ABD, otuz senenin ardından böyle bir iddianameyi gündeme getirerek ülkeye yönelik askeri müdahalenin yolunu açmaya; ülkenin yöneticilerini, devrimin önderlerini haydutça kaçırmak için zemin yaratmaya çalışmaktadır.
Türkiye Komünist Partisi Küba’yı hedef alan her türlü saldırının karşısındadır; bundan sonra da öyle olacaktır. Küba halkının ve onun devrimci önderliğinin yanındayız.
Yaşasın Küba Devrimi! Yaşasın devrimin büyük kahramanı Raúl!
Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
***
Karanlığı yırtan iktidar iradesi: Küba'nın enerji politiği ve sosyalist demokrasi -Abdülkadir Deveci-
Karşımızdaki tablo yüzeydeki kablolardan, trafolardan, şebeke frekanslarından ibaret teknik bir sorun değildir; asıl mesele emperyalist abluka ile sosyalist iktidar arasındaki tarihsel çelişkidir.
Dünya kapitalizminin tarihsel bir tıkanma ve yapısal bir buhran içinde debelendiği, hegemonya krizini aşamayan emperyalist bloğun tüm saldırganlığıyla yerküreyi ateşe atmaya hazırlandığı bir tarihsel kesitten geçiyoruz. Sermaye düzeni, kendi yarattığı çöküş emarelerini ve yönetememe krizini gizlemek için, boyun eğmeyen bağımsızlıkçı ve sosyalist odaklara yönelik saldırılarını her zamankinden daha pervasız bir stratejiye dönüştürmüş durumdadır. Uluslararası finans sisteminin, lojistik ağların ve temel yaşamsal tedarik zincirlerinin (enerji, ilaç, gıda) doğrudan birer şantaj ve kitle imha silahı olarak kullanıldığı bu yeni kuşatma doktrini, direnen halkları içeriden çökertmeyi hedefliyor.
İşte tam da böylesi bir küresel saldırganlık ikliminde, yarım asrı aşkın süredir emperyalizmin onurunu ayaklar altına alan Küba, bu ekonomik savaşın en sert cephelerinden biri haline gelmiştir. Burjuva ideologları ve onların liberal-sol, reformist ekürileri, ABD saldırılarının yarattığı bu nesnel yıkımı ustaca gizleyerek; Küba’da 2024 Ekim’inde Antonio Guiteras santralinin çöküşüyle başlayan ve bugüne kadar silsile halinde devam eden devasa enerji krizini büyük bir iştahla "sosyalizmin teknolojik yetersizliği" veya "altyapısal iflası" olarak lanse etmektedirler.
Salim Lamrani'nin eserlerinde kanıtlarıyla ve sayısız örnekle ifşa ettiği üzere; Batı medyası Küba'yı sistematik olarak şeytanlaştırmakta, adadaki her nesnel maddi zorluğu "merkezi planlamanın ve sosyalizmin çöküşü" olarak sunmak için orantısız, yalanlara dayalı bir dezenformasyon kampanyası yürütmektedir (Lamrani, 2009). Bu devasa manipülasyon aygıtının ardında yatan asıl ve yegâne amaç, meselenin sınıfsal özünü gizlemektir. Karşımızdaki tablo yüzeydeki kablolardan, trafolardan, şebeke frekanslarından ibaret teknik bir sorun değildir. Asıl mesele, üretici güçlerin gelişimini boğmaya yeminli, acımasız bir emperyalist abluka ile üretimi ve enerjiyi yalnızca insan ihtiyaçları için örgütlemekte inat eden proleter iktidar arasındaki uzlaşmaz, tarihsel çelişkidir. Rebeca Cutie’nin yıllar önce Gelenek sayfalarından haykırdığı o net hakikat bugün de geçerliliğini korumaktadır: "Sadece iki seçenek var. Biri ABD’nin bir kolonisi olmak, diğeri ise sosyalist kalmak" (Cutie, 1992, s. 12). Küba işçi sınıfı ve onun komünist öncüsü, emperyalist kuşatma ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın bu tarihsel ikilemi her defasında ikinci seçenek lehine, yani proletarya diktatörlüğünü taviz vermeksizin savunma yönünde çözdüğü içindir ki devrim bugün hâlâ ayaktadır.
Sosyalist toplumsal ilişkiler ile enerji yönetimi
Anaakım literatürde Küba enerji politikalarının tarihsel seyri sıklıkla "dış şoklara karşı dayanıklılık" veya "krizlere uyum sağlama” başlıkları altında incelenmektedir (Boudreault-Fournier, 2023). Oysa Marksist-Leninist bir devlet kuramı için bu süreç, yalnızca idari bir kriz yönetimi veya pasif bir "esneme" hali değil; doğrudan proletarya diktatörlüğünün, iktidarı sınıf çıkarları lehine icra etme pratiğidir.
Kapitalizmin tarihteki en büyük özgüllüğü ve aldatmacası, ekonomik alan ile siyasi alanın birbirinden koparılmış olmasıdır. Kapitalist düzende sömürü ve kaynakların dağıtımı, devletin doğrudan siyasi zoruyla değil; kâr maksimizasyonuna dayalı, sözde "tarafsız" piyasa mekanizmaları ve piyasa “zorunlulukları” aracılığıyla gerçekleşir. Kapitalizmde enerji bir kullanım değeri değil, satın alma gücüne endeksli bir metadır; 2021’de Teksas'taki bir elektrik kesintisinde kâr oranları fırlarken insanların donarak ölmesinin yegâne bilimsel açıklaması budur.
Küba'da ise devrim, üretim araçlarının mülkiyetini toplumsallaştırarak, kapitalizmin bu sahte ikiliğini parçalamıştır. Sosyalist inşada ekonomi, piyasanın kör ve anarşik zorunluluklarının elinden alınarak toplumsallaştırılmıştır. Enerji üretimi ve dağıtımı; dalgalı fiyatlara, borsalara veya emperyalist şirketlerin kâr beklentilerine değil, doğrudan toplumsal ilişkilerin belirlediği siyasal planlamaya tabidir. Dışsal bir şok anında (ister 1990'lardaki Sovyet çözülüşü, isterse 2026'daki devasa yakıt kıtlığı olsun), Küba devleti eldeki kısıtlı enerjiyi karaborsaya veya en çok parayı verene değil; hastanelere, okullara, temel gıda üreten fırınlara ve su pompalarına yönlendirir. Bu tahsis iradesi, salt iyi niyetli bir yönetim hamlesi değil, üretimi doğrudan toplumsal kullanım değerine bağlayan sosyalist ilişkilerin maddi sonucudur.

'Ambargo' değil emperyalist saldırı
Bu bağlamda, Küba devrimine yönelen emperyalist saldırganlığı diplomasinin steril terminolojisiyle, basit bir "ambargo" veya sıradan bir "ticaret engeli" olarak tanımlamak, ekmeğine yağ sürmektir. Salim Lamrani'nin (2013) The Economic War Against Cuba adlı çalışmasında hukuki belgeler, uluslararası anlaşmalar ve tarihsel kanıtlarla ortaya koyduğu üzere; ABD'nin adaya uyguladığı şiddet doğrudan rejim değişikliğini hedefleyen, sınır ötesi (yani üçüncü ülkeleri de etkileyen) yasalara dayanan, tüm küresel ticareti şantajla yöneten ve sivilleri açlık, hastalık ve enerjisizlikle boğmayı amaçlayan tam teşekküllü, ekonomik yolla yapılan bir soykırımdır.
Bu ekonomik savaş, uluslararası literatürde de işaret edildiği gibi Küba'nın uluslararası finansa, teknoloji transferine ve sınır ötesi yatırımlara erişimini boğarak (Mesa‐Lago, 2020; Rehman vd., 2024), adanın enerji politikası tasarımını doğrudan bir "varoluş ve bağımsızlık mücadelesine" dönüştürmektedir. Erhan Nalçacı’nın işaret ettiği gibi, emperyalizm bir ülkeyi doğrudan askeri olarak işgal edemediğinde veya bunun siyasi maliyetinden kaçındığında, "ülke egemenlerinden suçlu yaratmayı" ve yaptırım ve ambargolarla halkı temel ihtiyaçlar üzerinden devlete karşı kışkırtmayı bir kitle imha mekanizması olarak kullanır (Nalçacı, 2008). 2026 yılında %64'ü bulan devasa enerji açığı, tam da bu kitle imha silahının eyleme geçirilmiş halidir.

Sosyalist demokrasi: Kitle çizgisi ve işçi sınıfının doğrudan müdahalesi
Batı akademisi ve liberal yazarlar, sosyalist planlamayı tepeden inme, kaba bir bürokratik emir-komuta zinciri olarak göstermek için olağanüstü bir çaba harcarlar. Küba'nın merkezi planlama aygıtları, bilimi ve araştırmayı özel sektörün tekelinden çıkardığı için Batı literatüründe sıklıkla “totaliter bilim ve teknoloji" başlığı altında şeytanlaştırılmaya çalışılır.
Oysa Kübalılar için sosyalist demokrasi, liberalizmin sandık oyunlarına değil; karar alma süreçlerinin parti yönetimi öncülüğünde kitle örgütleri aracılığıyla doğrudan toplumsallaştırılmasına dayanır (Yaffe, 2013). Kübalı iktisatçı Osvaldo Martinez’in belirttiği üzere, Küba’nın ekonomik tarihsel başarısı salt uzmanlara değil, "katılıma ve önderliğe" dayanmaktadır (Martinez, 2006). Planlama sadece merkez komitenin bir hesaplaması değil, işçi sınıfının sürece doğrudan müdahalesidir. Bugün de enerji krizinin aşılmasında, yerel enerji yönetimi politikalarında ve dağıtık enerji kaynaklarının inşasında (Soto vd., 2018), uygulayıcılar doğrudan Devrimi Savunma Komiteleri (CDR) ve işçi kitlelerdir. Bazıları bu durumu liberal bir yerelleşme veya zararsız bir sivil toplum faaliyeti olarak yorumlasa da böyle açıklanamaz. Che Guevara’nın kooperatif deneyleri üzerinden yürüttüğü tartışmalarda ısrarla vurguladığı gibi; merkezi bir sosyalist devletin yönlendirmesi olmaksızın, salt kooperatiflere dayalı bir özerklik, kapitalist mülkiyet ilişkilerini yeniden üretebilir (Yaffe, 2013). Dolayısıyla Küba'da enerjinin mahallelerde CDR'ler tarafından örgütlenmesi liberal bir "esneklik" değil, tam tersine, üretici demokrasisinin doğrudan iktidar icrasıdır. Kıtlığın karaborsaya düşmemesini sağlayan da bu örgütlü sınıf bilincidir.
Özel dönemden vekalet ablukasına Küba’da enerji yönetimi (1990-2026):
Tarihsel materyalizm, toplumsal olguları ve kriz anlarını durağan, birbirinden yalıtılmış anlık fotoğraflar olarak değil; mülkiyet ilişkileri, sınıf mücadeleleri ve üretici güçlerin uluslararası ölçekteki diyalektik gelişimi bağlamında inceler. Küba’nın 2026 yılında karşı karşıya kaldığı enerji savaşını kavrayabilmek için, devrimin son otuz beş yılda içinden geçtiği tarihsel aşamaları, maruz kaldığı nesnel şokları ve bu şoklara burjuva devletlerin aksine nasıl "sınıfsal" yanıtlar ürettiğini didik didik etmek zorundayız.
Özel dönem: Şok doktrini karşısında sosyalist demokrasi
1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin ve Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi'nin (COMECON) çözülüşü, Küba ekonomisi için dış ticaretinin %80’ini ve enerji ithalatının neredeyse tamamını bir gecede kaybettiği, emsali görülmemiş devasa bir nesnel şoktu. Akademik literatür, Küba’nın Sovyet enerji girdilerine olan bu ağır bağımlılığını genellikle "dışsal enerji şoklarına karşı yaratılmış bir kırılganlık" veya bir planlama hatası olarak kodlamayı tercih eder (Hamilton vd., 2013). Oysa bu durum basit bir politika hatası değildir; Soğuk Savaş koşullarının amansız nesnel bir zorunluluğu ve emperyalist kuşatmaya karşı kurulan sosyalist blok içi enternasyonalist dayanışmanın doğal bir ürünüdür.
Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte küresel burjuvazi, "Tarihin Sonu" nidaları atarak ve kadehler kaldırarak, Karayipler'deki bu inatçı adanın serbest piyasa anarşisine, kapitalizmin kör yasalarına teslim olmasını bekliyordu. Doğu Avrupa’da tam da bu yaşandı; revizyonist ihanetle çöken devletlerin ardından uygulanan "şok terapileri" halkı bir anda yoksulluğun, işsizliğin ve donarak ölmenin pençesine atarken, onlarca yıllık devasa kamu malları türedi oligarklara ve Batılı tekellere peşkeş çekildi.
Ancak Küba, bu yıkıcı krizi "Özel Dönem" (Período Especial) ilan ederek, kapitalizmin bu yapısal hilesini tersine çevirdi. Küba, ekonomik alanı pazarın anarşik ve acımasız ellerine bırakmak yerine, onu işçi lehine tekrar şekillendirdi. Enerji kıtlığı karaborsaya veya fiyat dalgalanmalarına terk edilmedi; kısıtlı petrol ve elektrik, kâr getiren lüks sektörlere değil, tavizsiz bir merkezi planlamayla hastanelere, okullara ve temel gıda üretimine tahsis edildi.
Bu aşamanın en kritik, en devrimci ama liberal çevreler tarafından bilinçli olarak en çok gizlenen unsurunu anlamak için İşçi Parlamentolarını anlamak zorundayız. Devrimi kurtaran asıl güç, sanıldığı gibi yukarıdan aşağıya kararnameler yayınlayan donuk bir bürokrasi değil, İşçi Parlamentoları (Parlamentos Obreros) olmuştur. Her ne kadar liberal akademi ve ana akım medya Küba’nın ayakta kalmasını merkezi yönetime bağlasa da bu tam gerçeği yansıtmamaktadır. Che Guevara devrimin inşasında kooperatiflerin ve halk inisiyatiflerinin ancak daha derin, ulusal bir sosyalist mülkiyet projesi içinde anlamlı olacağını, aksi takdirde kapitalist ilişkilerin geri dönebileceğini belirtmişti (Yaffe, 2013). Bu doğrultuda Küba'da yerel enerji yönetimi (Municipal Energy Management) modelleri geliştirilirken, yenilenebilir enerji altyapıları, güneş panelleri ve dağıtık şebekeler (DER) kırsala entegre edilirken (Soto vd., 2018; Merconchini vd., 2023; Cherni, 2020); bu süreç, dışarıdan fonlanan burjuva STK'larına veya özel şirketlere değil, doğrudan halk meclislerine (Poder Popular) ve Devrimi Savunma Komiteleri'ne (CDR) emanet edilmektedir.
Küba İşçi Merkezi (CTC) eski Genel Sekreteri Pedro Ross Leal'in içeriden, bizzat o günlerin ateşi içinden aktardığı tarihi tanıklığında belirttiği gibi; fabrikalarda, tarlalarda, hastanelerde ve atölyelerde toplanan üç milyondan fazla işçi, devrimin kaderini ellerine almıştır. Örneğin, 1994 yılının o en karanlık ve umutsuz günlerinde, ülke çapında tam 80.000 ayrı işçi meclisi kurulmuş ve bu meclislerde 3 milyonun üzerinde işçi doğrudan söz almıştır (Ross Leal, 2022). Bu, nüfusu 11 milyon olan bir ülkede, yetişkin ve üreten nüfusun neredeyse tamamının devletin direksiyonuna geçmesi demektir. IMF'nin 'fabrikaları kapatın, işçileri sokağa atın, sağlığı özelleştirin' şantajına karşı bu 3 milyon işçi; hangi fabrikaların vardiya düşüreceğine, eldeki bir damla petrolün hangi okulu açık tutacağına bizzat karar vermiştir. Sosyalist planlama masa başı bir mühendislik işi değil, bizzat iktidarı eline alan, kendi kaderini çizen işçi sınıfının canlı ve aktif eylemidir. Devrimi Özel Dönemin karanlığından çekip çıkaran, bu sarsılmaz sosyalist cumhuriyetidir.

ALBA, teknolojik egemenlik ve dağıtık enerji sistemlerine geçiş
Özel Dönem'in en ağır safhaları işçi sınıfının eşsiz fedakarlığıyla atlatıldıktan sonra, Sovyet sonrası dönem, Küba devleti için enerji tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi ve yeni enternasyonalist bağlar kurulması zorunluluğunu doğurdu (Faria & Arce, 2018; Mikhailov & Losev, 2021). Küba bu zorunluluğu, Batılı finans tekellerine boyun eğerek veya IMF programlarına imza atarak değil, kıtasal sınıf mücadelesine aktif müdahale ederek karşıladı.
2000'li yıllarda Venezuela ile kurulan ve Latin Amerika'daki eşitsiz gelişim yasasının yarattığı devrimci krizlerin bir ürünü olan ALBA ekseni yani “Amerika Halkları İçin Bolivarcı İttifak”, enerjiyi jeopolitik bir şantaj aracı veya kâr odaklı bir meta olmaktan çıkardı. Petrol ve tıbbi hizmet takasına dayanan bu ittifak, enerjiyi enternasyonalist dayanışmanın ve anti-emperyalist bölgesel entegrasyonun doğrudan yakıtı haline getirdi.
Eş zamanlı olarak Küba içinde başlatılan ve uluslararası arenada yankı bulan "Enerji Devrimi" (Revolución Energética), salt teknik bir modernizasyon hamlesi değildi. Bu hamle, Küba'nın yenilenebilir enerjiye ve dağıtık enerji kaynaklarına yönelik bir stratejiydi (Connolly vd., 2010). Liberal ekonomistler, Küba'nın güneş ve rüzgâr enerjisine yönelimini, Batı'daki yeşil kapitalizm veya karbon ticareti safsatasının bir kopyası olarak okumaya çok heveslidir. Oysa, Yalçınpınar’ın (2019) vurguladığı gibi "yeşil kapitalizm imkânsızdır" ve doğayı kâr hırsının yarattığı yıkımdan kurtaracak olan teknolojik inovasyonun kendisi değil, o teknolojiyi üreten üretim araçlarının doğrudan işçi sınıfının mülkiyetinde olmasıdır.
Küba için rüzgâr potansiyelinin hassas bilimsel haritalanması (Alonso vd., 2018), dağlık ve kırsal alanların elektrifikasyonu için kurulan modüler güneş enerjisi (PV) sistemleri (López-González vd., 2021; Khattab vd., 2010) ve monokültür şeker kamışı tarımının tarihsel bir mirası olan tarımsal atıkların devlet eliyle biyogaza dönüştürülmesi (Dávila vd., 2022); emperyalist teknoloji tekeline ve fosil yakıt bağımlılığına karşı atılmış birer devrimci bağımsızlık adımıdır. Enerji kaynakları, artık dışarıdan lütfedilen bir ithalat kalemi değil, sosyalist toprakların üzerinde, proleter devletin kendi öz kaynaklarıyla ürettiği bir bağımsızlık kalkanı olmak için bir araç olmaya doğru ilerlemektedir.

Küresel saldırganlık, vekalet ablukası ve 2026 enerji kuşatması
Tarihsel diyalektik bize gösterir ki, emperyalizm yapısal krizlerini aşamadıkça ehlileşmez, tam tersine daha da vahşileşir. 2024 Ekim’inde Küba'nın can damarlarından Antonio Guiteras santralinde yaşanan ulusal elektrik kesintisi, bir mühendislik hatası veya yönetim beceriksizliği değil; 60 yılı aşan acımasız teknolojik ambargonun, yedek parça engellemelerinin yarattığı sabit sermaye eskimesinin kaçınılmaz, fiziksel bir sonucuydu. Normalde 10 yıl içerisinde eskiyip yenilenmesi gereken bu santral Küba işçi sınıfının yenilikçi hamleleriyle 30 yıldan fazla çalıştırılmıştır. Antonio Guiteras santrali Küba için önemli bir sorun haline gelmişse de Küba'nın asıl büyük sınavı henüz başlamamıştı.
Kriz anları, devletin ve mülkiyet ilişkilerinin sınıfsal karakterini en çıplak haliyle açığa çıkarır. Emperyalizmin Küba'ya dayattığı devasa enerji şokunun bir benzeri kapitalist bir ülkede yaşansaydı faturanın kime kesileceğini görmek için 2021 Teksas fırtınasına bakmak yeterlidir. Hiçbir dış abluka yokken salt enerji tekellerinin kâr hırsı ve bakımsızlık yüzünden çöken şebeke; zenginlerin malikanelerinde özel jeneratörlerle aydınlandığı, yoksul emekçilerin ise dalgalı fiyatlandırmayla kesilen on binlerce dolarlık fahiş faturalar eşliğinde donarak can verdiği bir barbarlık sahnesine dönüşmüştür. Kendi işçi sınıfını dahi kâr bilançolarına kurban edip dondurarak katleden bu gözü dönmüş sermaye diktatörlüğünün; burnunun dibinde yarım asırdan fazla bir süredir teslim olmayan sosyalist bir halkı karanlıkta boğmak için ne tür bir cinayet şebekesine dönüşebileceği apaçık ortadadır. Teksas'taki bu piyasa cinayetlerinin aksine Küba'da hiç kimse bir başkasının karanlığı ve ölümü üzerinden aydınlık satın almamakta; proletarya diktatörlüğü karanlığı da aydınlığı da tavizsiz bir eşitlikle paylaştırmaktadır.
2026’ya gelindiğinde emperyalizm, hegemonya kaybının verdiği panikle sadece Küba'da değil, tüm dünyada saldırganlığını yükseltti. Uluslararası hukukun, sözde "kurallara dayalı küresel düzenin" maskesi tamamen düştü. Epstein sınıfının bu yıl İran'a karşı başlattığı açık ve yıkıcı savaş, yalnızca Ortadoğu'da bir çatışma değil; küresel enerji havzalarını, ticaret yollarını ve direniş odaklarını zapt etmeye yönelik kanlı bir sınıf taarruzu olarak karşımıza çıktı. Benzer bir barbarlık Latin Amerika'da sahnelendi: Venezuela devlet başkanının, hiçbir ulusal egemenlik tanımayan pervasız bir emperyalist operasyonla doğrudan kaçırılması, sermaye düzeninin çıkarlarını korumak için devletleri nasıl mafyatik çeteler gibi yönettiğini en çıplak şekliyle ortaya koydu. Bu emperyalist saldırının Küba’ya adımı ise 2026 Ocak ayında çıkarılan kararnamelerle atılmıştı.
2026 Ocak ayında ABD yönetimi 14404 Sayılı Başkanlık Kararnamesi'ni devreye sokarak Küba'ya yönelik ekonomik savaşı yepyeni ve ölümcül bir aşamaya, bir "Vekalet Ablukası"na (Proxy Blockade) dönüştürdü. Anaakım küresel medya, Küba'daki enerji krizlerini sistemin kendi içindeki bir çöküşü ya da Hürmüz Boğazının kapatılmasının bir sonucu gibi resmetmeye çalışırken, emperyalizmin günahlarını beceriksizce saklamaya çalışadursun, artık herkes tarafından bilinmektedir ki bu emperyalist kuşatma, on yıllardır akıl almaz bir terör arşivi biriktirmiştir. ABD emperyalizmi sadece Devrimci Fidel Castro’yu öldürmek için tam 634 farklı suikast planı tezgâhlamıştır (Escalante ile Röportaj, Gelenek 136, 2017). Dahası, CIA eliyle adaya domuz humması ve dang humması virüsleri sokularak sivillere ve tarıma yönelik açık bir biyolojik savaş yürütülmüştür. Dün adaya virüs sokarak çocukları öldürmeyi hedefleyen zihniyet ile, bugün enerji taşıyan gemileri engelleyerek hastanelerdeki ameliyatları durduran zihniyet aynı emperyalist aklın ürünüdür. Salim Lamrani'nin (2013) Torricelli ve Helms-Burton yasaları üzerinden ısrarla ifşa ettiği o "sınır ötesi dayatma" mekanizması, bu kez en acımasız haliyle sahaya sürülmüştür. Küba limanlarına bir varil dahi petrol veya dizel taşıyan, Küba ile enerji ticareti yapan herhangi bir üçüncü ülke gemisi, şirketi veya bankası, anında küresel finans sisteminden, SWIFT ağından ve denizcilik sigortası sisteminden atılma şantajıyla yüz yüze bırakılmaktadır. Bu koşullar altında şirketler Küba'ya mal taşımayı reddederken, Küba, küresel pazardan her bir damla yakıtı ve güneş panelini, üzerine doğrultulmuş bu ekonomik namluların gölgesinde söküp almaktadır.
Bu, silah patlamadan yürütülen bir kitle imha savaşıdır. Erhan Nalçacı’nın özetlediği gibi; emperyalizm, bir ülkeyi doğrudan askeri olarak işgal edemediğinde veya Vietnam’daki gibi bir fiyaskodan korktuğunda, "egemenlerden suçlu yaratmayı" ve halkı temel yaşamsal ihtiyaçlar üzerinden kışkırtmayı en etkili kitle imha silahı olarak kullanır (Nalçacı, 2008).
2026 yılında Küba’da gerçekleştirilen bu operasyon, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin dahi raporlarına utançla geçirmek zorunda kaldığı tam bir "Enerji Açlığı" soykırımıdır. Hastanelerde jeneratör yakıtlarının tükenme noktasına gelmesi, 11 binden fazla çocuğun hayati ameliyatlarının durdurulmak zorunda kalınması; emperyalist Epstein sınıfının, onuruyla teslim alamadıkları, siyaseten boyun eğdiremedikleri devrimci bir halkı, çocuklarının sağlığını karanlığa boğarak rehin alma girişimidir. Ana akım medya bu süreci "altyapı çöküşü" veya "sosyalizmin sonu" diye manşetlere çekerken, aslında ABD'nin karanlık ve çaresizlik yaratarak içeriden kışkırtılmış bir renkli karşı-devrim denemesi yürüttüğünü gizlemektedir. Ancak Küba işçi sınıfı, bu alçakça saldırıya teslim olmak bir yana, en keskin silahı proleter demokrasisiyle yanıt vermeye hazırdır.
İşte kapitalizmin ve ekonomik alanı siyasetten koparan o sözde "tarafsız" piyasa zorunluluklarının özü budur. Kapitalizm, enerjiyi bir "insan hakkı" veya "toplumsal bir kullanım değeri" olarak değil, sadece "satın alma gücüne" bağlı alınıp satılan bir meta olarak gördüğü için, krizin faturasını doğrudan işçi sınıfının canıyla tahsil etmiştir. Küba'da ise hiç kimse, Teksas'taki gibi bir başkasının karanlığı veya ölümü üzerinden aydınlık satın almamaktadır.
Che Guevara Küba sosyalizminin yeni insanını şu sözlerle tarif etmiştir: "İnsan ancak fiziksel varoluşunu sürdürmek için zorunlu olmayanları yarattığı sırada, yani çalışma bir sanat olduğunda ya da gönüllü çalıştığında ve kendine özgü bir şeyi topluma aktardığında insan olarak kişiliğini gerçek kılar." (Gelenek 49, 1995). Bugün kısıtlı enerjinin mahallelerde karaborsaya veya parası olana teslim edilmeksizin, fedakârca ve ortaklaşa örgütlenmesi; Che'nin işaret ettiği yeni insan bilincinin somut halidir. Özkan’ın 26 Temmuz Hareketi için dediği gibi, devrimin asıl gücü "işçi sınıfının sahip olduğu kritik rolü deneyerek ve cesaretle dönüşerek öğrenmesinde" yatar ve Küba bu emperyalist saldırganlık sürecinde cesaretli dönüşümünü gerçekleştirerek emperyalizm karşısında bağımsızlığını perçinlemektedir.
Bize düşense emperyalizmin zalim kuşatmasına karşı bir anti-emperyalist dayanışma örmek, yalnızca bir ada halkını savunmak değil; insanlığın yegâne onur kavgası olan bu cephede, tarihin şaşmaz ve doğru tarafında saf tutmaktır. Sermaye düzeninin dünyayı sürüklediği bu zifiri karanlıkta Küba halkına omuz vermek, bizim en yakıcı vazifelerimizden biridir.
Kaynakça
Alonso Díaz, Y., Bezanilla, A., Roque, A., Centella, A., Borrajero, I., & Martinez, Y. (2019). Wind resource assessment of Cuba in future climate scenarios. Wind Engineering, 43(3), 311-326.
Boudreault-Fournier, A. (2023). Cuban Crisis and Policy Adaptive Consequences.
Cherni, J. A. (2020). Renewable energy and rural livelihoods in Cuba.
Connolly, D., vd. (2010). Integration of renewable energy technologies into energy systems: A review of tools and scenarios.
Cutie, R. (1992). Yalnızca iki seçenek var. Gelenek, (41), 11-13.
Dávila, A., vd. (2022). Agro-waste methane and bioenergy trajectories in Cuba.
Escalante, F. (2017). 50 Yıllık Komünist İstihbaratçı Fabian Escalante ile Röportaj. Gelenek, (136).
Faria, J., & Arce, A. (2018). Post-Soviet energy diversification and external relations in Cuba.
Hamilton, J., vd. (2013). Vulnerability and the Special Period: Energy shocks and adaptation in Cuba.
Jales, M., vd. (2018). Bilateral energy arrangements and the Venezuelan alliance.
Khattab, A., vd. (2010). Renewable energy portfolios and target planning.
Lamrani, S. (2015). Cuba, the Media, and the Challenge of Impartiality. NYU Press.
Lamrani, S. (2013). The Economic War Against Cuba: A Historical and Legal Perspective on the U.S. Blockade. New York: Monthly Review Press.
López-González, A., vd. (2021). Rural electrification and decentralized PV strategies in Cuba.
Martinez, O. (2006). Küba ekonomik başarısını katılıma ve önderliğe borçlu (Röportaj). Gelenek, (91), 10-11.
Merconchini, C., vd. (2023). Hybrid generation and DER integration: Power quality challenges in Cuba.
Mesa-Lago, C. (2020). Cuba’s economy under sanctions: External pressures and policy design.
Mikhailov, A., & Losev, A. (2021). Reconfiguration of socialist-era energy relationships.
Nalçacı, E. (2008). Bir emperyalist işgal mekanizması: Egemenlerden suçlu yaratma. Gelenek, (99), 15-18.
Özkan, N. (2021). 26 Temmuz Hareketi’nin işçi sınıfıyla imtihanı. Gelenek, (156), 15-18.
Ross Leal, P. (2022). How the Workers' Parliaments Saved the Cuban Revolution: Reviving Socialism after the Collapse of the Soviet Union. New York: Monthly Review Press.
Soto, M., vd. (2018). Municipal Energy Management Models: Local governance and efficiency in Cuba.
Josephson, P. R. (2005). Totalitarian science and technology. Humanity Books.
Yaffe, H. (2013). Che Guevara, cooperative experiments, and socialist transition in Cuba.
Yalçınpınar, Z. (2019). Sosyalizmin çevre sicili: Çevre sorunları ve sovyet deneyimi. Gelenek, (146), 8-9.
/././















