BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -6 Temmuz 2026-


Yoksula çifte fatura!-Aziz Çelik- 

Asgari ücret milyonlarca yoksul yurttaşın cetveli. Asgari ücrete temmuz ayında zam yapılmaması ve memur maaş artışının enflasyonun altında kalması sadece işçi ve memurlara değil milyonlarca sosyal yardım alan yurttaşa da büyük bir fatura çıkardı. Asgari ücretin artmaması nedeniyle yoksulların bir bölümü eşiğin üstüne çıktığı için sosyal yardım sisteminden dışlandı. Bir bölümü ise içeride kaldı ama aldıkları sosyal yardımlar enflasyonun altında kaldı.

Fotoğraf: DepoPhotos
2016 yılı 6 aylık resmi enflasyon oranının (yüzde 17,76) belli olmasıyla birlikte on milyonlarca işçi, memur, emekli ve sosyal yardım alan yurttaşın gelirlerinin kaderi de belli oldu. Geçen haftaki (29 Haziran 2026) “Pahalılık var ücret artışı yok” başlıklı BirGün yazımda özellikle işçilerin ve memurların yaşayacağı büyük şoku, 19 milyon işçinin temmuz ayında sıfır zam alacağını ve memurların resmi enflasyonun bile altında artış alacağını anlatmıştım. Asgari ücrete ara zam yapılmadığı için 19 milyon civarında işçi 2026 yılının ikinci yarısını aynı ücretle geçirecek. Kamu görevlileri ve onların emeklileri ise ( 6 milyondan fazla) resmi enflasyondan 4,24 puan az artış alacak.

Ancak asgari ücretin artmamasının ve memurların resmi enflasyonda düşük zam almasının faturası sadece bu kesimlerle sınırlı değil. Sosyal yardım alan milyonlarca yurttaşın kaderi de bu iki faktöre bağlı. Temmuz ayında sadece işçiye ve memura değil yoksulluk yardımlarına muhtaç milyonlarca yurttaşa da büyük fatura kesildi. Gelin yakından bakalım.

ASGARİ ÜCRET: YOKSULLUĞUN CETVELİ

2026’nın ikinci yarısında çeşitli adlar altında yoksulluk yardımı alan ya da almak için sıra bekleyen veya başvurmayı planlayan milyonlarca hane için iki kötü haber aynı zarfta geldi. Biri, yardıma başvurmayı ve almayı zorlaştırdı, diğeri ise sosyal yardım alanların eline geçen parayı eritti. Her iki faturanın da adresi aynıydı: Milyonlarca yoksul yurttaş ve hane!

Defalarca tekrarladığım gerçeği bir kez daha vurgulamam gerek: Türkiye’de asgari ücret, yalnızca milyonlarca işçinin eline geçen ücret, yaygın veya adeta ortalama ücret değildir. Asgari ücret özel sektördeki diğer ücretler için de bir çıpadır. Asgari ücretten çok ücret alan çalışanın kaderi de — kendisi farkında olmasa da— asgari ücrete bağlıdır. O nedenle temmuz ayında sadece asgari ücretle çalışanlar değil neredeyse tüm özel sektör işçileri –sendikalı işçiler hariç— zam alamayacak.

Öte yandan asgari ücret aynı zamanda hükümetin yoksulluğu ölçtüğü fiili bir cetveldir. Sosyal yardımların büyük bölümünde “kim muhtaçtır, kim değildir” sorusunun yanıtı doğrudan asgari ücretin bir oranına bağlanmıştır. Dolayısıyla asgari ücreti artırmak –ya da artırmamak— yalnızca çalışanın bordrosunu değil, yardımla ayakta duran milyonlarca hanenin ve yurttaşın kaderini de belirler. Asgari ücret dondurulduğunda donan şeylerden biri de yoksulluğun cetvelidir. Hükümet asgari ücreti artırmadığında yoksulluğun cetvelini aynı tutmuş oluyor. Ardından bu cetvele göre yoksul sayılanlara yapılacak yardımın neye göre belirleneceğine sıra geliyor. Bunun da kilidi memur maaş artışıdır.

TEK ZARFTA İKİ FATURA

Yoksullara birinci fatura, kapıda kesiliyor. Yoksulluk yardımlarının kapısını bir “gelir testi” açar ve testin cetveli asgari ücrettir. 65 yaş ve engelli aylıklarında veya sosyal ve ekonomik destekte (SED) hane içinde kişi başına düşen gelirin net asgari ücretin üçte birinden –2026 için 9 bin 358,50 TL— az olması gerekir. Evde bakım yardımı için sınır net asgari ücretin üçte ikisidir; 18 bin 717 TL.

Genel Sağlık Sigortası’nda (GSS) ise durum daha da somuttur: Hiçbir sosyal güvencesi olmayan bir kişinin ücretsiz sağlık hakkı, hane içinde kişi başına düşen gelirin brüt asgari ücretin üçte birini —yaklaşık 11 bin 10 TL— aşıp aşmadığına bağlanmıştır (5510 sayılı Kanun). Bu çizginin altında kalanların —resmî deyişle “G0” grubunun— sağlık primini devlet öder; muayene, tahlil ve ilaç ücretsizdir. Çizginin bir adım üstüne çıkan “G1” grubu ise primi kendisi ödemek zorundadır: GSS primi 2026’da ayda yaklaşık 1.982 TL’dir. Kısacası bu eşik, ücretsiz sağlıkla aylık iki bin liraya yakın bir prim borcu arasındaki incecik sınırdır. Bu kişisel bir ayrıntı değildir. Bakanlığın 2025 verilerine göre, geliri bu çizginin altında kaldığı için sağlık primi devletçe ödenen yurttaş sayısı 8,2 milyondur.  Yukarıdaki bu eşiklerin hepsi asgari ücrete kilitlidir. Asgari ücret artmadığında bu eşikler sabit kalır.

GSS prim borcunun yoksullar için ciddi bir yük olduğu bilinmektedir. Sorunun vahim boyutlara ulaşması nedeniyle geçmişte çeşitli dönemlerde GSS prim borçlarına yönelik af ve yapılandırma düzenlemeleri yapıldı.

Bilindiği gibi Temmuz 2026’da asgari ücrete zam yapılmadı. Asgari ücret 2026 yılı için sabit kaldı, dondu. Asgari ücret donunca sosyal yardım eşiklerinin tamamı olduğu yerde kaldı. Oysa aynı Temmuz’da işçi ve Bağ-Kur emekli aylıkları, altı aylık resmi enflasyon kadar, yüzde 17,76 artarken, memur ve memur emekli aylıkları yüzde 13,52 oranında arttı. Yani yardım eşiği olan asgari ücret yerinde sayarken, yardım alan hanelerin içindeki emek ve emekli gelirleri yükseldi. Sonuç paradoksal ama bir o kadar acımasız oldu: Geliri zaten resmi enflasyon kadar veya enflasyonun gerisinde bir miktar artan bir hane, kâğıt üzerindeki eşik (asgari ücretin oranı) hiç kımıldamadığı için birden “fazla gelirli” sayılıp sosyal yardım sisteminden kapı dışına düştü.

Somut örneklerle anlatayım: Bir engelli birey, annesi ve emekli babası. Hanenin tek geliri, babanın 27.000 TL’lik SSK emekli aylığı olsun. 2026’nın ilk yarısında kişi başına gelir 9.000 TL ve eşiğin (9 bin 358,50 TL) hemen altında, dolayısıyla engelli aylığı bağlı. Temmuz ayında emekli aylığı yüzde 17,76 artıp 31 bin 796 TL’ye çıkıyor; kişi başı gelir 10 bin 599 TL oluyor. Eşik ise donduğu için 9 bin 358,50 TL’de sabit. Hane artık eşiğin üzerinde ve bu yüzden engelli aylığı kesiliyor. Aileye giren birkaç bin liralık nominal artış, ondan çok daha değerli bir sosyal hakkın kaybıyla sonuçlanıyor. Aynı durum engelli bakım yardımı için de söz konusu. Engelli ve emekli anne, emekli oğlu ve oğlunun eşi. 24 biner lira emekli aylığı (toplam 48 bin TL) geliri olan bu hanenin kişi başına geliri 16 bin TL olduğu için engelli bakım yardımı alabiliyordu. Ancak emekli aylıklarındaki artış nedeniyle kişi başına aylıkları 18 bin 841 TL’ye yükseldiği ve 18 bin 717 TL eşiği aştığı için —kişi başına gelirleri yaklaşık 125 lira arttığı için— bu hane yaklaşık 16 bin liralık bakım desteğinden yoksun kalacak.

İKİNCİ FATURA

İkinci fatura, kapıdan geçmeyi başaranlara kesiliyor. Yoksulluk yardımlarının önemli bir bölümünün artışı —65 yaş aylığı, engelli aylıkları, engelli aylığı, evde bakım desteği ve sosyal ve ekonomik destek (SED)— asgari ücrete değil, memur aylık katsayısına endekslidir. Temmuz 2026’da bu katsayı, yüzde 7 toplu sözleşme zammı ile yüzde 6,09 enflasyon farkının birleşimiyle yüzde 13,52 arttı. Ne var ki aynı altı ayda resmi enflasyon oranı yüzde 17,76’ydı. Aradaki 4,24 puanlık fark, yardımların reel değerinden doğrudan düşüldü. Daha net bir ifadeyle sosyal yardımların artışı resmi enflasyonun 4,24 puan altında kalmış oldu. Miktara dökelim. 65 yaş aylığı 2026 yılının ilk yarısında 6 bin 393 TL’ydi. Kâğıt üzerinde alım gücünü koruması için en azından resmi enflasyon kadar, yani yüzde 17,76 artıp 7 bin 528 TL olması gerekirdi. Oysa yüzde 13,52 artıp 7 bin 257 TL’de kaldı. Aradaki fark ayda 271 TL. Bunun anlamı aylığın reel değerinde yaklaşık yüzde 3,6’lık bir erimedir. Aynı oranlı erime, evde bakım desteğinde ayda yaklaşık 590 TL’ye karşılık gelir. Bunlar, zaten açlık sınırının çok altında olan sosyal yardım gelirlerinden yapılan ekstra kesintilerdir.

Kısaca yoksulların bir bölümü eşiğin üstüne çıktığı için -asgari ücretin artmaması- sosyal yardım sisteminden dışlandı. Bir bölümü ise içeride kaldı ama aldıkları sosyal yardımlar enflasyonun altında kaldı.

SOSYAL YARDIMLARDA VAHİM TABLO!

Veriler sosyal yardımlara muhtaç vatandaşın kitlesinin büyüklüğünü ve vahametini gösteriyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 2025 Faaliyet Raporu’na göre 2022 sayılı Kanun kapsamında yaşlı aylığı alan 800 bin, engelli aylığı alan yaklaşık 608 bin (yüzde 70 ve üzeri 279 bin, yüzde 40–69 arası 329 bin) ve 18 yaş altı engelli yakını aylığı alan 89 bin kişi bulunuyor; yalnızca bu tek sistem yaklaşık bir buçuk milyon yurttaşı kapsıyor. Buna evde bakım desteğiyle yaşamını sürdüren yaklaşık 517 bin ağır engelli eklendiğinde sayı iki milyona dayanıyor. Daha da çarpıcı gerçek ise, geliri asgari ücretin üçte biri çizgisinin altında kaldığı için sağlık primi devletçe ödenen (G0) yurttaş sayısının 8,2 milyon olmasıdır. Türkiye’de toplamda yaklaşık 4 milyon hane sosyal yardımlardan yararlanıyor. Bütün bu kitlenin muhtaçlık kapısı tek bir cetvele —asgari ücrete bağlıdır. Asgari ücret donduğunda yoksulluk cetveli de donuyor. Haneye giren diğer gelirlerdeki küçük bir miktar artış olduğunda sosyal yardımlardan yararlanmak mümkün olmuyor.

ÇİFTÇE KISKAÇ!

İşte yoksulun sırtındaki çifte kıskaç budur. Bir yandan donmuş asgari ücret eşiği, sosyal yardım kapısını daha çok haneye kapatıyor; öte yandan enflasyonun gerisinde kalan katsayı, içeride kalanın yardımını eritiyor. Kapsam daralıyor, miktar geriliyor; ikisi birden en savunmasız hanede birleşiyor. Bunun tek bir adı var: Yoksulun daha da yoksullaşması. AKP hükümetinin asgari ücreti dondurma kararı çoğu kez yalnızca çalışanların meselesi gibi anlaşılıyor; oysa gördüğümüz gibi faturası, ücretli emekle teması çoktan kesilmiş milyonlarca yaşlıya, engelliye, bakıma muhtaç bireye de çıkar. Çünkü asgari ücret bu ülkede yalnızca bir ücret değil, yoksulluğun ölçüldüğü cetveldir; o cetvel dondurulduğunda, en yoksulun hakkı da donar.

Bu tabloyu “aktüeryal denge” “mali disiplin” veya “denk bütçe” gibi neoliberal bir dille savunmak kolaydır: Piyasacıların ve liberallerin pek sevdiği tekerleme ile kaynak kıt, hedefleme şarttır. Oysa hangi kalemin hangi değişkene bağlanacağı teknik değil, bölüşümsel bir tercihtir. Mesele kaynak değil, kaynakların nasıl dağıtılacağıdır. Yardımın tutarını bastırılmış bir kamu görevlisi maaş katsayısına, hak kapısını da siyaseten dondurulabilen asgari ücrete kilitlemek, yoksulun payını, pazarlık gücünün en zayıf olduğu iki değişkenin insafına bırakmak demektir. Buradaki sınır ekonomik değil, sınıfsaldır. Nitekim tüm kamu kurumlarının 2025’teki toplam sosyal yardım harcaması 587 milyar TL, yani GSYH’nin yalnızca yüzde 0,94’ü kadardı. Sorun kaynağın yokluğu değil, kaynağın kime, hangi cetvelle ayrıldığıdır. 4 milyondan fazla hane ve 10 milyondan fazla yurttaş için ayrılan sosyal yardım 587 milyar TL oldu. Oysa 2025 yılında merkezi yönetim bütçesinden faiz ödemeleri için ayrılan kaynak 2 trilyon 54,4 milyar liradır. Kısaca faize sosyal yardımların 3,5 katı harcama yapılmış. Çözüm bellidir. Hem muhtaçlık eşiği hem yardım tutarı; dolaylı ve dondurulabilir değişkenlere değil, doğrudan ekonomik büyüme ve insan onuruna yaraşır bir geçim sınırına, gecikmesiz ve tam olarak endekslenmelidir. Öte yandan bütçeden ve GSYH’den yoksullar için ayrılan kaynaklar kayda değer oranda artırılmalıdır. Aksi hâlde her asgari ücreti artırmama veya memurlara düşük zam yapılması kararları yalnızca işçinin ve memurun değil, o kararın adını bile duymamış milyonlarca yaşlının, engellinin, muhtaç hanenin cebindeki gelirinin sessizce uçması demektir.

/././

TTB Merkez Konseyi üyeliğinden neden istifa ettim?-Osman Öztürk- 

TTB 78. Seçimli Büyük Kongresi’nin çok değerli delegeleri, sevgili meslektaşlarımız,

Nisan ayında tabip odası seçimleri ile başlayan TTB Büyük Kongresi süreci bugün mazbata alınmasıyla sonuçlandı.

Sizlerin de bildiği gibi dört listenin yarıştığı seçimde ortalama oy oranları yaklaşık Etkin Demokratik TTB (ED-TTB) 171, Tabip Odaları İnisiyatifi (İnisiyatif) 162, Türk Hekimleri Birliği (THB) 87, Çağdaş Hekimlik Grubu (ÇHG) 42 olup Etkin Demokratik Türk Tabipleri Birliği (ED-TTB) listesi sizlerin oylarıyla seçimi kazandı.

Seçime aday olarak, gelip oy kullanarak katılan ve ayrıca kazanan bütün meslektaşlarımızı, ED-TTB Grubunu kutluyor, iki yıl boyunca iyi çalışmalar diliyoruz.

Seçim sonuçları -iki grup arasında çok belirgin bir fark içermese de- delegelerin önümüzdeki iki yıl boyunca ED-TTB heyetinin TTB’yi yönetmesini istediğini anlıyoruz. Bu tercihe saygı duyarak ve ED-TTB grubunu vaat ettikleri gibi yönetebilmeleri için aldıkları oyla yönetime girmeye hak kazanan üç arkadaşımızın bu haklarından feragat ettiklerini, böylece cinsiyet kotasının da sağlanmasına katkı verdiğimizi bilginize sunuyoruz.

Tabip Odaları İnisiyatifi”

***

TTB seçimi 28 Haziran Pazar günü yapıldı, yarış ED-TTB Grubu ile İnisiyatif arasında geçti. Seçim sonuçları da çok ilginç oldu. Öyle ki, TTB Merkez Konseyi’nin son üç asil üyesi birbirine eşit, 166’şar oy alarak seçildi. Sonra gelen ilk iki yedek 165’er, onlardan sonra gelen iki yedek de 164’er oy aldılar.

Seçim süreci üzerine birçok şey konuşulabilir, yazılabilir ama ben tek bir konuya değinmek istiyorum. İnisiyatif ilk kez katıldığı TTB seçimlerinde bölgesel temsiliyet esaslı bir yöntem önermişti ve hiçbir grupla ittifak pazarlığı yapmayacağını baştan açıklamıştı. Görüşmelerde ED-TTB Grubu kendince gerekçelerle öneriyi kabul etmedi. ÇHG ise sözcülerinin Kongre konuşmasında açık olarak belirttiği gibi İnisiyatif’le pazarlık yapmaya çalıştı.

Aslında İnisiyatif kabul etse TTB Merkez Konseyi’nde sekiz üyelik kazanabilirdi ama dürüst ve ilkeli davranarak reddetti. Her iki grupla görüşmeleri açık ve şeffaf olarak yürütmesine rağmen İnisiyatif’in ÇHG ile gizli kapılar arkasında pazarlık yaptığı, el altından anahtar liste hazırladığı yalanını son ana kadar yayan bağzı ED-TTB’liler için bu da burada dursun. İnisiyatif’in “faşistler”le müzakere yaptığını yayan şuursuzların ise tedavisi yok.

Neticede on bir Merkez Konseyi üyeliğinin sekizini Etkin Demokratik TTB Grubu, üçünü İnisiyatif kazandı. İnisiyatif listesinden seçilen üç kişi Dr. Alpay Azap, Dr. Güray Kılıç ve ben olduk ve girişteki açıklamada da yer aldığı gibi istifa ettik.

İstifalarımız sonrasında gerek hekim gerekse sol kamuoyundan bir hayli soru geldi. Merak edenler için dilekçemi paylaşıyorum.

***

“Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’ne,

Türk Tabipleri Birliği (TTB) 78. Büyük Kongresinin 28 Haziran 2026 tarihinde gerçekleştirilen seçiminde Tabip Odaları İnisiyatifi listesinden aday olarak Merkez Konseyi asil üyeliğine seçilmiş bulunmaktayım.

Öncelikle TTB Merkez Konseyi, Yüksek Onur Kurulu ve Denetleme Kurulu üyeliklerine seçilen bütün meslektaşlarımı kutluyorum.

Bilindiği gibi seçime dört liste girmiş olup TTB Merkez Konseyi asil üyeliklerine Etkin Demokratik TTB Grubu’ndan sekiz, Tabip Odaları İnisiyatifi’nden üç üye seçilmiş bulunmaktadır.

1- Mevcut siyasi iktidarın gerek baskıcı, otoriter yönetim tarzıyla ülkemize, gerekse uygulayageldiği piyasacı “Sağlık Reformu” ile sağlık ve hekimlik ortamımıza verdiği zarar açıktır. Bu nedenle Demokratik Kitle Meslek Örgütümüz TTB’ye bugüne kadar olduğu gibi önümüzdeki dönemde de büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.

2- Etkin Demokratik TTB Grubu ile Tabip Odaları İnisiyatifi arasında hem Türkiye sağlık ve hekimlik ortamına, meslek örgütümüz TTB’ye ve hekim mücadelesine bakışındaki programatik öncelikler, hem de Aydınlanmayı, laikliği, Neo-Osmanlıcılığa karşı Cumhuriyet’in değerlerini savunma konularında derin farklılıklar olduğu hekim kamuoyunun bilgisi dahilindedir.

3- Keza ED-TTB Grubu’nun gerek 2020-2024 yönetim döneminde meslek örgütümüze verdiği zarar, gerekse Tabip Odaları İnisiyatifi ile birlikte yönetimde olduğu 2024-2026 dönemindeki birlikte çalışma hukukuna asgari hürmetin gereği olan çoğulculuk yerine sayısal çoğunlukla karar alma pratikleri de bilinmektedir.

4- Daha önce 2010-2012 ve 2012-2014 yılları arasında iki dönem TTB Merkez Konseyi üyeliği yapmış olup verimli bir çalışma için uyum, güven ve samimiyetin ne kadar elzem olduğu tecrübesine sahibim.

Yukarıda saydığım nedenlerle TTB Merkez Konseyi çalışmalarına gerekli katkıda bulunabileceğimi düşünmüyorum. Aynı zamanda TTB Merkez Konseyi’ne ED-TTB Grubu’ndan seçilen üyelerin verimli ve uyumlu çalışabilmesine de fırsat sunmak istiyorum.

Bu gerekçelerle 28 Haziran 2026 tarihinde seçildiğim TTB Merkez Konseyi asil üyeliğinden feragatle istifa ediyorum.

Türk Tabipleri Birliği’ne ilk adımımı attığım günden bu yana yaptığım gibi ‘İyi Hekimlik/Halkın Sağlık Hakkı/Güçlü Meslek Örgütü’ için mücadele etmeye bundan sonra da devam edeceğim.”

***

Son olarak vakti zamanında TTB İkinci Başkanlığı görevinden kişisel kariyeri için istifa edip otuz yıldır Tanrılar katında yaşayan, seçim dönemi gelince de sözde fikir serdeden elit cerrah için, fazlası lüzumsuz, birkaç cümle yazayım.

Birincisi, ne hekimlerin ne de TTB’nin birincil meselesi Kürt sorunu değildir, senden öğrenecek de değiliz.

İkincisi, hayatında tek bir gün cezaevine girip açlık grevi, ölüm orucu izledin mi; Mutki’de, Nevala Kasaba’da, Goderne Vadisi’nde faili meçhul toplu mezar araştırdın mı; Roboski’de cenazeleri toprağa verirken, bombaların düştüğü ölüm çukuruna tırmanırken neredeydin ki bana, bize ders vermeye kalkıyorsun?

Üçüncüsü, ED-TTB’de kalemşör mü kalmadı da gazete penceresinden atış vazifesi sana düştü?

Birlikte yargılandığımız eski günlerin hatırına uzatmıyorum, bundan gayrı benden de cemi cümlemizden de uzak dur.

/././

Erdoğan, Bahçeli, Kılıçdaroğlu yetmez: Atı alan çoktan Üsküdar’ı geçti -Yaşar Aydın- 

İktidar tüm gücüyle saldırsa da toplumdaki öfke dinmiyor aksine toplumsallaşıyor. Ülkenin sokağında umut var. Öfke cesaretle, cesaret değişim talebiyle birleşiyor.

Erdoğan’ın 16 Nisan 2017 referandumu sonrasında söylediği “Atı alan Üsküdar’ı geçti” sözüyle başlayalım. Evet atı alan çoktan Üsküdar’ı geçtiği doğru, ancak bu kez atın üzerinde olan iktidar değil, değişim iradesinin ta kendisi. Siyasetin tepesindeki tüm mühendislik hesaplarına, kurumları felç etme girişimlerine rağmen toplumda dip dalga büyüyor. Çünkü öfke artık sadece duygusal bir tepki değil, organize olmaya başlayan kitlesel bir iradeye dönüşüyor.

OYUNUN SINIRLARI VAR

İktidar bloğunun kurduğu oyun dışarıdan bakınca kusursuz görünebilir. Liste daha uzun olmakla birlikte: Muhalefeti bölmek için Öcalan üzerinden yürütülen pragmatik süreçler, ana muhalefeti iç tartışmalarla felç etme hamleleri, Deniz Göktaş örneğinde gördüğümüz üzere tüm toplumsal kesimlere gözdağı vermeleri...

Üstelik küresel konjonktür de Ankara’da toplanacak NATO zirvesi ve Trump’ın rasyonalist dış politikasıyla iktidara aradığı uluslararası meşruiyet alanını sunuyor görülebilir.

Evet, mühendislik buraya kadar tıkır tıkır işliyor. "Bu iş bitti" dedirtmek, toplumu hedefsiz ve adaysız bir seçime sürüklemek istedikleri açık. Ancak bu planın atladığı çok temel bir siyaset gerçeği var: Siyasi mühendislik, ancak yönetilebilir krizlerde işe yarar. Rejimin çöktüğü anlarda hiçbir güç siyaseti dizayn edemez.

TRUMP YETMEYECEK

Son günlerde birçok anket yayınlanıyor. Bu kamuoyu yoklamaları bize Erdoğan’ın gücünü belli oranda koruduğu muhalefetin istediği noktaya çıkamadığını söylüyor. Oysa sokakta durum farklı. Buna rağmen "anketlerin hiçbir önemi yok" diyerek verileri görmezden gelemeyiz. Aksine, anketler bize iktidarın çok sevdiği kararsızların ve gri alanların varlığının devam ettiğini gösteriyor. Ancak mevcut anketlerin ölçemediği şey, toplumun yüzeydeki "sessizliği" ile rejim karşısındaki "kesin kararlılığı" arasındaki makastır. İnsanlar çok farklı gerekçelerden dolayı anketörlere gerçek fikrini söylemiyor olabilir, fakat bu, statükoyu onayladıkları anlamına gelmez.

Aynı durum uluslararası ilişkiler için de geçerli. Trump’ın veya AB’nin Erdoğan’a vereceği meşruiyet fotoğrafı, makro siyasette bir nefes alanı yaratsa da sokaktaki gerçekliği değiştirmiyor. Washington’dan yükselen destek, adalet talebini, yoksulluğa karşı duyulan öfkeyi, mutfaktaki yangını, adalet talebini söndürmeye yetmiyor. Dış destek iktidara zaman kazandırabilir ama tabandaki rıza üretimini geri getiremez.

ÖFKE EYLEME DÖNÜŞTÜ

Siyasetin tepesindekilerin en büyük yanılgısı, Türkiye halkının sadece istikrar istediği ve çabuk unuttuğu yönündeki eski ezberleridir. Evet, toplumlar macera istemez, bilinmez olandan korkabilir. Ama mevcut durumun kendisi zaten en büyük macera haline gelmişse, değişim en rasyonel liman olur.

Kılıçdaroğlu ekibinin veya butlancıların hamlelerinin boşa düşmesinin sebebi tam olarak budur. Mesele şahıslar değil, toplumun değişim iradesidir. Ve bu irade artık sadece "öfke" aşamasında durmuyor, kendi koruma mekanizmalarını yaratıyor. Siyaset partilerin genel merkezlerine sıkıştığı an, üniversite salonlarında, sendika dışı işçi direnişlerinde, Deniz Göktaş gibi geri adım atmayan aydınların duruşunda yeni bir kamusal alan inşa ediliyor. Hızla yatay örgütlenmeler yaratıyor siyasete yeni aktörler sürüyor.

Saray, Öcalan’la süreç işleterek Kürt seçmeni bloktan koparabileceğini, CHP’yi içeriden bölerek muhalefeti adaysız bırakabileceğini sanıyor. Oysa sokağın ittifakı, liderlerin imzaladığı protokollerle değil, hayatın zorunluluklarıyla kuruldu ve kolay dağıtılacak bir noktayı çoktan aştı.

KUM SAATİ İŞLİYOR

Kantarın bir tarafında devletin tüm aygıtlarını, yargıyı, kolluk kuvvetlerini ve küresel lobileri arkasına almış ama tabanda rızayı kaybetmiş bir elit ittifakı var. Diğer tarafında ise işçiler, kadınlar, mülakat mağduru gençler ve adalete aç milyonlar var.

Evet, iktidar gücünü sonuna kadar kullanacak, belki Özgür Özel’e yönelik hamleleri bile masaya sürecek kadar gözünü karartacaktır. Ancak bunların hiçbiri sosyolojik erimeyi durduramaz. Çünkü sosyoloji, her zaman siyaset mühendisliğinden güçlüdür.

Saray’ın karşısında bu kez kişileri aşmış, kurumsallaşmaya adım atmış ve seçimde ne yapacağını bilen kitlesel bir konsensüs var.

Matematik de sosyoloji de net: İktidar için zaman daralıyor ve bu sefer atı alanlar, Üsküdar’ı çoktan geçti.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -5 Temmuz 2026-


1 Mayıs’tan 2 Temmuz’a… Geldik bugüne…-Aydemir Güler- 

1977’den, 1993’ten ve başka momentlerden geçen karşıdevrim nihayete ermiş değil. Geçmişteki mücadelelerin ve kazanımlarımızın Türkiye’ye fazla olduğunu düşünenler karşıdevrim yaptı. Ama gelinen noktada Türkiye bu kabuğa sığmadığını defalarca göstermiş oldu. 

İnternette memleketin katliamlar listesi diye sayfa bile var. Eminim; orada eksiği vardır fazlası yoktur… Vahşet duygusu yaymak için söylemiyorum; kan, Türkiye’de düzen siyasetinin geleneksel kolaylaştırıcısıdır. Her defasında bir dönemeç alınması zorunlu değil, ama kritik kavşakların kanla sulanması değişmez kural!!1

On beş yıl arayla gerçekleşen İstanbul 1 Mayıs 1977 ile Sivas 2 Temmuz 1993 katliamları arasında hem kimi benzerlikler hem de tamamlayıcılık bağı bulunuyor. Birincisi, 12 Eylül 1980’e giden yol sapağına dikilen işaret tabelasıydı. İkincisi, ürününü biraz daha uzun zamanda, 3 Kasım 2002’de verecekti. AKP’nin kazandığı ilk milletvekili seçimlerinin 12 Eylül darbesinin tamamlayıcısı olduğu zaman içinde kesinlik kazandı…

1970’lerin ve ‘90’ların başlarında Türkiye egemen güçlerinin kafaları karışık, anlaşmazlıkları boldu. Doğaları gereği bunlar tartışmalarını uygar ölçütlerle yürütmezler. Yol keserler, birbirlerini tehdit ederler, başkalarının kanını dökerek yön gösterirler. Mülk sahibi egemen sınıfın kafası böyle açılır! 

***

Konu ettiğimiz birinci dönemde Türkiye çok boyutlu bir krize gidiyordu. 1950’lerin krizine yapılan müdahale egemenler cephesinde kimseyi mutlu etmemişti. Sermaye 40’lar ve 50’ler boyunca Cumhuriyet’in sırtında yük olduğuna kanaat getirmişti, ama 1960’larda bu kanaate aykırı biçimde Kemalist restorasyona dönülmüştü! 
Hatadan vazgeçilmesi gerekiyordu egemenlere göre. İçerik belliydi: 1961 Anayasası “boldu.” Toplumun sola kayışı durdurulmalıydı. İşçi sınıfının yükselişi dağıtılmalıydı… 

Bu içerik bir “program” olarak çok yüzeyseldir! Düşünün; genel olarak sol veya ilericiler, eşitlik, özgürlük, halkçılık, kalkınma, laiklik, bağımsızlık, planlama, kamuculuk, devrimcilik… vaz ederken düzenin pankartına “plan değil pilav” yazması acizlikten başka nedir? Bu nedenledir ki, 12 Mart 1971 darbesi kanlı bir kıyıcılıktan öte bir dönüşüm getirmez ve yarıda kalır. Solculaşma ve diğer ilerici arayışlar kaldıkları yerden devam edecektir. 

Egemenlerin önüne, düzen içi iki uç seçenek çıkar. Biri solculaşmayı “kapsayarak yozlaştırmayı” öngören sosyal-demokrasidir. Diğeri ise ülkenin yönünü faşizme çevirmek diye özetlenebilir. 

Bunların birbirlerini kökten dışladıklarını düşünmeyin. Faşizmin hırpaladığı bir solculuğu kapsamak sosyal-demokratların, sosyal-demokrasinin solu yozlaştırdığı bir zeminde yol almak da faşistlerin işine gelebilir. Ama bu iki doğrultudan birinden biri tercih edilmelidir. 

Bu noktada emperyalistlerin, kapitalizmin dünya çapındaki derdine buldukları deva devreye giriyor. Şili’de Pinochet darbesiyle neo-liberal piyasacılığın laboratuvarı kuruluyor. Patenti ABD’dedir ve birkaç yıl içinde ABD’de Reagan, Britanya’da Thatcher, Federal Almanya’da Kohl iktidarlarıyla genel uygulamaya geçilecektir. Bu zincirin, o sıralar ekonomisinin büyüklüğü nedeniyle değil, ama jeostratejik konumunun kritikliği nedeniyle Türkiye’yi dışta bırakmaması gayet anlaşılır bir durumdur. 

Piyasacılık Türkiye egemen güçlerinin yukarıda özetlediğim isteklerini yüzeysellikten kurtarmıştır. Ancak burada artık mantık, bütün toplumsal ve politik direnç kaynaklarını ezip geçmektir. 1 Mayıs 1977 sadece acımasız bir kontrgerilla operasyonu değil, egemen güçlerin manifestosu olmuştur. Oradan 12 Eylül darbesine doğrudan bir hat çekebiliriz. 

“Sosyal-demokrasiye ne oldu” diye sorarsanız, o yıl, yani neredeyse bütün solun CHP’yi faşist yükselişe karşı biricik çare olarak gördüğü sıra, Bülent Ecevit sendikalar üstündeki etkisini komünist tasfiyesi için kullanır! Böylece söz konusu manifestonun gereğini yapmıştır. Ertesi yıl Ecevit başbakandır ve geniş kitleler tarafından “sol” sayılmaktadır. Kriz her düzeyde sürer, sağ terör ilericilere kan kusturur! Böylece solun “hükümet bile olsa iktidar olamayacağı” dosta düşmana kanıtlanmış olur! Sosyal-demokrasi faşizm seçeneğine böyle eklemlenmiştir. 

Toplumun, askerin darbesi ve piyasacıların süpürme harekâtı için kıvama gelmesi egemen güçlerin ortak eyleminin ürünüdür. İşte 1 Mayıs Taksim katliamı bu anlamda bir karar anıdır. 

***

Lakin “süpüremediler”… Seksenlerden doksanlara geçerken işçi sınıfı Bahar eylemleri, madenci yürüyüşü ve kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesiyle geri gelmişti bile. Politik örgütlenme yoktu, ama özelleştirmeler de ilerlemiyordu. 

Sermayenin ve emperyalizmin programı, kamucu mirastan kopmayı gerektiriyordu, ama buna karşı devletin içinden direnç çıktı. O zaman “12 Eylül öncesi” denen “eski Türkiye”, “kamu yararı” kavramına, bunu içeren hukuka sırtını dayamış, özelleştirmeleri mahkemeden geri çeviriyordu. 

Darbeciler “süpürme” işinde o kadar pervasız davranmışlardı ki, Diyarbakır cezaevi işkenceleri Kürt siyasi hareketinin meşruiyet zeminine dönmüştü. Hiç hesapta olmayan biçimde hareket kitleselleşmeye gidiyor, parlamentoya giriyordu.

Egemen güçler, düzen siyasetinin birleşik bir güç oluşturması için merkezde toplanmasını öngörmüşlerdi. Ama böyle bir merkez, ancak hareketsizleştirilmiş bir toplumda iş görürdü. Oysa tam da bu operasyon tutmamıştı. 

İşte bu konjonktürde kafalar bir kez daha karıştı. Yine kanın kolaylaştırıcılığına başvurulacak bir “tartışma” başladı! Sağcısı ve “solcusuyla” merkez, sarsıntıyı üstün körü bir yapı güçlendirmesiyle hafifletmeye çalıştı. Demirel’in DYP’si ile Erdal İnönü’nün SHP’sini koalisyonda buluşturan buydu. Mesut Yılmaz’ın ANAP’ını 1980 ekonomi politikalarının imzacısı (daha doğrusu Türkçeye çevirmeni) Özal’dan farklı kılan da buydu. Diğer uçta, yarım kalanı mantıksal sonuçlarına götürme seçeneği vardı.  

2 Temmuz 1993’te canlı canlı insan yakan güruh, egemen güçler arası bir strateji tartışmasına müdahale etmiş oldular. Karar o gün verildi. Başbakan Çiller katliamcılara sahip çıktı, yardımcısı İnönü, iyi bir sosyal-demokrat olarak, bir kez daha solun iktidarsızlığı iddiasına delil üretti. 

Sekiz buçuk ay sonra Erbakan’ın Refah Partisi’nin yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara dâhil en fazla il belediyesini kazanması rastlantı olabilir mi? Ya aynı partinin Aralık 1995’te milletvekili seçimlerinden birinci çıkması sürpriz midir? 12 Eylül’ün resmi ideolojisi Türk-İslam sentezi, Kenan Evren’in miting kürsülerinde elinde taşıdığı Kuranı Kerim’di. Yarım kalan işe devam ettiler. 

Sivas katliamı bir karar anı sayılabilir. Ancak kazanan tarafın programı bir başka zamanın dinci gericiliğinden devralınmıştı. Arkaikti, Batı karşıtı demagojik vurgularla doluydu. Yardıma bir kez daha emperyalistler yetişti. Onlar da tartışmaya sopa göstererek, kuyuya ip atarak, devşirmeler yaratarak katıldılar. 2002’ye geldiğimizde elde Kemal Derviş’in ekonomik reform programı vardı. Kürt sorunu, bölgesel boyuta taşınarak emperyalizmin kontrolüne geçmişti. Büyük sermayeye dış pazarlara yayılma yolları sunuluyordu. Sovyet sonrası çağda Türkiye kapitalizminin önüne bir fırsat penceresi açılıyordu. Dinci gerici hareketin “eski Türkiye’den” kalma halinden temizlenip “ılımlı (veya uyumlu) İslamın” AKP’sine dönüştürülmesi hızla gerçekleşti. 

“1990’ların dengecilerine ne oldu” diye sorarsanız; bu doğrultuyu kabul ederek yeni tercihin içinde konumlandılar. Bir yanda şeriatçılar vardı, laikler laikliğin tehlikede olmadığını anlatıyordu. Gericiler Cumhuriyet parantezinin kapatılacağını ilan ediyordu. Atatürkçü geçinenler Vahdettin’de yurtseverlik, Fethullah Gülen’de hayırseverlik keşfediyordu. Yobazlar ve yanlarındaki kravatlı liberaller ulusal sınırlar bitti diyordu. Diğer taraf bununla sermayenin sınırsız yağmasının kast edildiğini Kürt düşmanlığıyla örtmeye koşuyordu. Yobazlar ve liberaller “ulusal hukuk da bitti” dediklerinde bu kez sözü alanlar “ne güzel” diyorlardı, Batı demokrasisi, insan hakları girsin işte içeri!

***

2 Temmuz’dan bunca yıl sonra büyük acıyı anmaya devam ediyoruz. Hatırlamanın mücadeleyi beslemesi için tekil olayları tarihsel bütünün içine yerleştirmek gerekir. Bunu yapmalıyız.

Bu ise geçmişe dair, dolayısıyla yararı belirsiz bir tartışma sayılmasın. 1977’den, 1993’ten ve başka momentlerden geçen karşıdevrim nihayete ermiş değil. Geçmişteki mücadelelerin ve kazanımlarımızın Türkiye’ye fazla olduğunu düşünenler karşıdevrim yaptı. Ama gelinen noktada Türkiye bu kabuğa sığmadığını defalarca göstermiş oldu. 

Yaptığımız tartışma, karşıdevrim kabuğunu nasıl kıracağımızla ilintilidir.

-----

1Listedeki bütün katliamlar, aynı yöne bakmıyorlar, aynı bağlamın parçası da değiller. Bu tür farklılıklar ne yaşananların bazılarını daha az önemli kılar, ne salgıladıkları acıyı azaltır veya çoğaltır. Örneğin son yıllarda “çözüm sürecinin” tasfiyesi amacıyla veya Türkiye’yi Ortadoğu’da emperyalizm açısından işlevlendirmek güdüsüyle düzenlenen katliamlar yaşandı. Bu operasyonların kimisi yalnızca yerli aktörlerin kararıyla yapılmış olabileceği gibi, başkaları emperyalist merkezler tarafından iç dinamikleri hizaya çekmek için tasarlanmış olabilir. Sonuç olarak toptancı yaklaşımlar yanlışa götürebilir.

/././

Ukrayna meselesinin geldiği durum NATO Zirvesinin halkımız için neden tehdit olduğunu açıklıyor -Erhan Nalçacı- 

Trump seçildikten sonra Rusya’ya bazı tavizler vererek savaşı çözme taktiği izledi bir süre. Avrupa devletlerinin engeliyle karşılaşıldı, şimdi ise bütün Batı emperyalizmi Rusya’ya karşı bir savaş için birleşmiş durumda. Varsa bir pürüz 7-8 Temmuz’da bunu halledecekler. Türkiye’nin sürece nasıl katılacağı da kararlaştırılacak.

NATO’nun 7-8 Temmuz Ankara Zirvesinin halkımızı kendisine ait olmayan bir savaşa sürükleme potansiyeli taşıdığı bu köşede ve soL Haber’de sıklıkla yazıldı. Bu acı gerçeğin birçok boyutu bulunuyor, ancak bu kez aynı şeyleri tekrarlamadan neden böyle bir konuma sürüklendiğimizi Ukrayna olgusu üzerinden ele alalım.

Önce bu köşeyi ilk kez okuyacakların Rus yanlılığı ile suçlamaması için bir önem alalım. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ni sonlandıran ve Sovyet halkına ait bütün iktisadi yapılara çökerek bugünün Rus tekelci sermayesi haline gelenler dünyanın geldiği noktadan sorumlular. Çünkü emperyalizmi esas tehdit eden unsur rakiplerinin füze ve diğer askeri teknolojileri değil, sosyalizmin kendisi ve her ülkede iktidarı isteyen emekçi kitlelerdi. Eğer emperyalizm için bu tehdit bir süreliğine geri çekilmeseydi, kendi içlerinde bir emperyalist paylaşım savaşına cesaret edemezlerdi bugün.

Ve muhtemelen Rus yağmacıları emperyalizmin şeytani bir kötülüğü nasıl özlerinde taşıdığını öngöremediler veya onca deneyime rağmen el koydukları servetin büyüklüğü gözlerini kamaştırmıştı.

Ukrayna olgusunu ele almadan önce NATO’nun genişlemesine bakalım. NATO 1949’da 12 devlet tarafından kurulduğunda bir karşı-devrim örgütüydü. Nazilere karşı mücadelenin öncülüğünü yapan partizanların başta Fransa ve İtalya olmak üzere Avrupa’da iktidara gelmesi kadar doğal bir şey olamazdı. Ancak ABD ve İngiliz Ordusunun işgal ettiği her yer Avrupa’da bir karşı devrim coğrafyasına döndü.

NATO sonrasında karşı devrim coğrafyasını sürekli olarak genişletti. 

Aşağıdaki tabloya bakabiliriz şimdi.

Tablo: NATO'nun yıllar içinde genişlemesi*

*NATO genişlemesinin hamleler halinde kapsadığı devletleri gösteren tabloda kırmızı renkte olanlar 1990 öncesi sosyalist veya halk cumhuriyetlerine, yeşil olanlar eski Sovyet Cumhuriyetlerine işaret ediyor. Bunların içinde Slovenya, Hırvatistan, Karadağ ve Kuzey Makedonya NATO tarafından parçalanan Yugoslavya kökenli devletlerdir.

Önce Türkiye ve Yunanistan’ı kapsıyor NATO. Sonra ABD ve İngiltere’nin işgali altında sosyalizme karşı bir barikata dönüşen Batı Almanya’yı. 1982’de İspanya’yı yutuyor karanlık.

Sovyetler Birliği’nde karşı-devrim sonrası NATO sosyalizm coğrafyasına yayılmaya başlıyor. Oysa çözülme esnasında ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki görüşmelerde NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceği sözü verilmişti.

1990’da Demokratik Almanya Cumhuriyeti Federal Almanya ile birleşiyor ve NATO ülkesi haline geliyor. 1999’da karşı-devrimin en şiddetli yaşandığı üç eski sosyalist ülke NATO’ya dâhil oluyor: Polonya, Macaristan ve Çekya.

2004’te NATO zirvesi İstanbul’da toplandığında bir kez daha doğuya doğru ilerleme kararı alınıyor, Balkanlarda ve Orta Avrupa’daki eski sosyalist ülkelerin yanı sıra Baltık’ta eski Sovyet Cumhuriyetlerini de NATO’ya alıyorlar.

2020’ye kadar eski sosyalist devletleri kapsayarak yayılıyor NATO.

Kapsamak çok basit kalıyor fiil olarak. Kapsamak şunları içeriyor: Sanayisi, tarımı ve bankaları batılı sermayenin güdümüne giriyor. Hangi siyasetin ülkeyi yöneteceği ve hangi yasaların çıkacağı konusunda Batı emperyalizmi belirleyici olmaya başlıyor. Batının fonları ile kadroların satın alınması ile Batı yanlısı sivil toplum kuruluşlarından gerici çetelerin oluşuma kadar karşı devrimci bir yığınak yapılıyor. Ayrıca ülke Batı emperyalizminin daha fazla doğuya doğru genişlemesinin askeri üssü haline geliyor.  

Daha doğuda ise Belarus ve Rusya kalıyor. Bu ülkelerde sermaye sınıfı eski büyük devlet reflekslerini de canlı tutarak Batı emperyalizmine eklenmek konusunda gönülsüz davranıyor. Benzer şekilde Batı emperyalizmi ile ilişkilenmeyen ve dünyanın yeniden paylaşılarak tanımlanmasını isteyen kapitalist ülkelerle birlikte davranma eğilimi geliştiriyorlar.

Eski Sovyet Cumhuriyetlerinden ikisi olan Ukrayna ve Gürcistan kendileri paylaşımın konusu olmakla birlikte Rusya’nın askeri olarak kuşatılmasında kritik bir yere sahipler. 2008’de iki ülke de NATO’ya dâhil olmaları teklifi alıyor. Buna karşılık Rusya iki ülkenin NATO’ya katılmasını güvenliği için kırmızı çizgi olarak kabul ediyor.

2014’de Ukrayna’da Batıya mesafeli yaklaşan yönetime karşı ABD Elçiliğinin, Soros Vakfının, CIA ve NATO’nun dâhil olduğu bir darbe gerçekleşiyor. 

Bu tarihten sonra sürekli bir kışkırtma yaşanıyor. Rus nüfusun ağırlıkta olduğu Doğu Ukrayna’ya saldırıların düzenlenmesi gibi. 2020’den sonra Ukrayna’nın NATO’ya alınması çok güncel hale geliyor ve Rusya Ukrayna’ya karşı askeri harekâta başlıyor 2022’de.

Batı emperyalizmi Rusya’yı yıpratmak, ekonomik olarak diz çöktürmek, Pasifik Savaşına Rusya’yı katılamayacak hale getirmek ve tabi ki Ukrayna’nın zenginliklerine çökmek için bir vekâlet savaşını yürütüyor.

İnsani bedeli çok ağır, toplam bir milyon insana yakın kayıp olduğu söyleniyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bin kilometrelik bir cephede emekçi çocuklarını birbirine kırdırıyorlar.

Trump seçildikten sonra Rusya’ya bazı tavizler vererek savaşı çözme taktiği izledi bir süre. Avrupa devletlerinin engeliyle karşılaşıldı, şimdi ise bütün Batı emperyalizmi Rusya’ya karşı bir savaş için birleşmiş durumda. Varsa bir pürüz 7-8 Temmuz’da bunu halledecekler. Türkiye’nin sürece nasıl katılacağı da kararlaştırılacak.

Çok şey var sürecin buraya doğru gittiğine dair, bilgiye boğmak yerine birkaç tanesini sıralayalım:

Zirveye katılacak olan Zelenski çok yeni Belarusya’yı tehdit etti, sınırdaki askeri varlığınızı çekin, yoksa halletmesini biliriz diye.

Batı emperyalizminin desteği ile Ukrayna artık Rusya’nın iç bölgelerini vuruyor, kentler, petrol rafinerileri, askeri havaalanları. Almanya ile 1500 km menzilli ortak füze üretme anlaşması imzaladılar. Ayrıca geçen Nisan ayında Almanya’da askeri törenle karşılanan Zelenski Almanya ile stratejik ortaklık belgesine imza koydu.

Macaristan’daki siyasi değişim ve Macaristan vetosunun kalkması ile Avrupa Birliği Ukrayna’ya 90 milyar avroluk yardım yapmaya başladı. En az yarısı askeri malzemeyi içeriyor.

Litvanya’nın ardından yeni NATO’ya alınan Finlandiya da ülkesine nükleer silah yerleştirme yasağını kaldırdı.

Bütün bunlara karşı Rusya Sovyetler Birliği değil artık, şimdiden taktik nükleer silah kullanalım diyenler var devletin içinde.

Kapitalizm gerçekten böylesine akıl dışı ve yamyamlığa açık bir düzen, hiç şakası olmaz bu sürecin.

Bütün dünyada bu akılsızlığa ve gaddarlığa son verecek emekçi halkın iradesinin yükselmesi için çabalıyoruz.

/././

Balık baştan kokar -Rıfat Okçabol- 

Cumhuriyetimiz hemen her alanda darboğaza girmiş durumda. Hatta bu darboğazın hızla çürümeye ya da kokuşmaya başlamasından korkuluyor. Bu gidişle ülkenin durumu yakın zamanda düzelme yoluna girmezse, “En çok çürüyen, kokan ne” sorusunu yanıtlamak bile kolay olmayacak.

Cumhuriyetimiz hemen her alanda darboğaza girmiş durumda. Hatta bu darboğazın hızla çürümeye ya da kokuşmaya başlamasından korkuluyor. “Hangi alanlarda darboğazlar görülüyor” sorusuna, şimdilik eğitim, ekonomi, hukuk, … diyenler çok olsa da, bu gidişle ülkenin durumu yakın zamanda düzelme yoluna girmezse, “En çok çürüyen, kokan ne” sorusunu yanıtlamak bile kolay olmayacak.

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ile mülakat mağduru öğretmenler, günlerdir açlık grevindeler. Bu grevciler, günlerdir bakanlıkta kendilerini dinleyecek bir  görevli arıyorlar. Bu grevcilerin durumundan Ağrı Dağı’ndaki köylüler bile haberdar. Özel İtalyan Lisesi'nin Türk öğretmenlerinin grevini kırmaya kalkışan Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ise “Keşke açlık grevi yapmadan önce şikayetlerini söyleseydiler. Bize hiç şikayet gelmedi” diyebiliyor!

Eğitimin başında, öğretmenlerle böylesine ilgilenen, tarikatları demokratik sivil toplum kuruluşu olarak gören ve ümmetçi bir kişi oldukça, eğitimin darboğaza girmemesi mümkün mü?

Eğitim alanında olduğu gibi, darboğaza girmiş her alanın sorumluları var. Bu sorumlular, bahçıvan ya da güreşçiyken önemli görevlere getirilenler dışında, Eğitim Bakanı gibi yükseköğrenim görmüş kişiler. Hatta içlerinde yükseköğretimin ötesinde yüksek lisans ve / ya da doktora yapanlar da çok, doçent ve profesör gibi akademik unvan sahipleri de çok.

Bilindiği gibi Anayasa’ya göre Türkiye Cumhuriyeti, “… kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” ve benzeri başlangıç ilkelerine dayalı “… insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” (m. 2).

Bu durumda, yaşamla bire bir ilişkili olan alanlarda darboğazların oluşması, alan sorumlularının genelde kendilerine, mesleklerine ve de Anayasa’ya yabancılaşmış olmalarının sonucudur.

Dolayısıyla darboğazların, çürümenin ya da kokuşmanın kaynağı, bir bakıma yükseköğretim sisteminin anayasaya ve mesleğine sahip çıkacak insan yetiştirip yetiştirememesiyle ilişkili oluyor.

Bu noktada insanın aklına, ülkenin en eski ve köklü üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi’nin (İÜ), "İlkeye, Ülkeye, Aileye Aidiyetten Kudrete" temalı mezuniyet törenleri düzenlediği akla geliyor. Törenlerdeki oturma düzeninin, geçmiş yıllarda Atatürk ve Gençlik Anıtı'na bakacak şekildeyken şimdi anıtı arkalarına alacak şekilde olduğu görülüyor ve törenler "İnsanlık için Dua" ile bitiyor.

En köklü üniversitemizin işi duaya kaldıysa, yaşadıklarımızı ve de yaşayacaklarımızı doğal karşılamak gerekiyor. On sekiz yıldır AKP’lileşmiş YÖK’e ve de İÜ Rektörünün kim olduğuna bakınca, bu nitelikteki tören de beklenen bir durum oluyor. İÜ Rektörü, 12 Eylül 1980 darbesi ve sonrasının gerici eğitim tezgahından geçmeden 1981’de tıp doktoru olmuş. Cumhurbaşkanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığında, belediyenin Sağlık Hizmetleri Daire Başkanlığı’nı yapmış. 2000’de profesör olmuş, AKP hükümeti tarafından 2004-2008 yılları arasında YÖK üyeliğine getirilmiş. 2011’de bir Kanun Hükmünde Kararname ile AKP’lileştirilen Türkiye Bilimler Akademisi’ne 2012’de üyeliğine seçilmiş. 2023 yılında da İÜ Rektörlüğüne getirilmiş. 18 Mart 2025’te ise, ilgili fakülte diplomada bir usulsüzlük-iptali gerektiren bir durum yok- demiş olsa da, Ekrem İmamoğlu’nun 30 yıl önce aldığı diplomayı, başkanı olduğu İÜ Yönetim Kurulu’na usulsüz bir şekilde iptal ettirmiş.

Şimdi bu rektörün özgeçmişi ile düzenlediği mezuniyet törenindeki oturum biçimi ve törenin dua ile sonlandırılmasına bakarak, törende kullanılan ilke temasının, Anayasa’nın başlangıç ilkeleriyle ya da Cumhuriyetin aydınlanmacı ilkeleriyle ilişkili olmadığı gibi, törende kullanılan aidiyet temasının da cumhuriyete/çağdaşlığa aidiyet olmadığı belli oluyor.

İşin acı veren yanı ise, İÜ’de çalışan 1500 kadarı profesör olmak üzere 4300 akademisyenden bir karşı ses çıkmaması oluyor.

Türkiye’nin en köklü üniversitesi bu hale gelmişse, Boğaziçi Üniversitesi gibi diğer 130 devlet üniversitesinde olanları saymaya gerek kalmıyor. Darboğazların nereden kaynaklandığı belli oluyor.

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Temmuz 2026-


Yeni Akit’in başyazarı Karahasanoğlu, usulsüzlüğü yanlış anlamış -Faruk Bildirici- 

Yeni Akit yazarı Ali İhsan Karahasanoğlu, “T24’ün basın ahlakı” başlıklı yazısında “Adem Soytekin'den kurultay ifadesi: Usulsüzlüğü bilmiyorum” başlığını eleştirmiş. Adem Soytekin’in KİPTAŞ daireleri satışıyla CHP kurultay delegelerinin iradesini etkilediği yönünde bilgisi olmadığı başlığı ve haberin ana omurgası doğru. Duruşmada açığa çıkan bilgiler, konuşmalar, çarpıtılmadan yansıtılmış. Yine de “Adem Soytekin: KİPTAŞ’tan CHP'lilere daire satışının kurultayla ilgili olup olmadığını bilmiyorum” gibi uzun başlık atılabilse Ali İhsan Karahasanoğlu’nun da doğru anlaması sağlanabilirdi.

Yeni Akit yazarı Ali İhsan Karahasanoğlu, “T24’ün basın ahlakı” başlıklı yazısında “Adem Soytekin'den kurultay ifadesi: Usulsüzlüğü bilmiyorum” başlığını eleştirmiş. “T24’te medya ombudsmanlığı yapan Faruk Bildirici’ye soralım” diyerek giriyor eleştirisine:

“Bu başlıktan ne anlaşılır? Benim anladığım şu; daha önce bir usulsüzlük iddiasıyla Adem Soytekin soruya muhatap olmuş. Bu şahıs da ‘O usulsüzlüğü bilmiyorum’ diye cevaplandırmış. Mahkemenin duruşma zaptını alıp okumaya falan gerek yok.

 T24’ün başlığının hemen altındaki ilk paragraftan sizlere aktarıyorum: ‘Soytekin duruşmada, KİPTAŞ’ın belirlediği ‘VIP liste’ üzerinden çok sayıda CHP’li isim ve yakınlarına daire satıldığını öne sürdü.’

Eeee? Daha ne olsun T24? Ne istiyorsunuz, usulsüzlük olarak aradığınız nedir ki, başlığınıza ‘Usulsüzlüğü bilmiyorum’ ifadesini çıkardınız? Ama haberin daha girişinde de ‘VIP liste’ oluşturulup, CHP’lilere KİPTAŞ’tan daire satıldığını kendiniz aktardınız.”

Karahasanoğlu, başlığı da haberi de yanlış anlamış. Başlıktaki “kurultay ifadesi” sözcükleri, “usulsüzlük” ile ne kastedildiğini işaret ediyor. Kaldı ki, başlığın hemen altındaki spot daha ayrıntılı bilgi veriyor:

“Bugün tanık olarak dinlenen İBB itirafçısı Adem Soytekin, mutlak butlan ilan edilen CHP'nin 38'inci Kurultayı'nda delegelerin iradesinin ‘daire karşılığı satın alındığı’ yönündeki iddiaları savunamadı, ‘bilgim yok’ dedi.”

Bu cümleden anlaşılacağı gibi, başlıkta sözü edilen usulsüzlük, Kiptaş’ın 350 dairesinden 100’ünün “VIP liste” olarak adlandırılan kişilere satışı değil; bu satışın CHP’nin “mutlak butlan” kararı verilen 38. Kurultayı’nda delegeleri etkilemek için kullanılıp kullanılmadığı.

Zaten Adem Soytekin’in “vade farkı olmadan, ama ödeme seçeneklerinde kolaylık sağlanarak” yapıldığını söylediği bu daire satışı, asıl olarak Ekrem İmamoğlu’nun da yargılandığı İBB davasının konusu.

Ben de Adem Soytekin’in, “etkin pişmanlık”tan yararlanan bir sanık olarak yargılandığı İBB davasındaki savunmasında KİPTAŞ’tan CHP’lilere daire satışı konusunu anlattığını yazmış; bu konuda medyada yayımlanan haberlere ilişkin eleştirilerimi dile getirmiştim.

Hâkimin soruları ve yanıtlar

T24’ün, Deutsche Welle’den otomatik olarak aldığı haberin konusu olan davada, Adem Soytekin’in tanık olarak dinlenmesinin amacı da bu dairelerin satışı ile kurultay delegelerinin iradesi arasında ilişki olup olmadığı hakkında bilgisini anlamak. Habere göre, hâkim de duruşmada Adem Soytekin’e bu konuda sorular yöneltiyor:

Hâkim- Bu daireler ne amaçla satıldı?

Soytekin- Bize amacı söylenmedi. Bu dairelerin kimin alacağını Kiptaş belirledi.

Hâkim- Bu dairelerin verilmesi karşılığında delegelerin iradesinin etkilenmesine ilişkin bilgin görgün var mı?

Soytekin- Benim yok. Siyasi olmadığım için böyle bir şey takip etmedim.

Haberin başlığı da Soytekin’in bu yanıtlarına dayanıyor. Ancak haberde, Adem Soytekin’in, “KİPTAŞ dairelerinin satıldığı VIP listede”, ‘CHP'yle bağlantılı belediye meclis üyeleri, milletvekili adayları ve kurultayda aday olan isimler”in yer aldığını söylediği belirtiliyor.

“Kurultay delegeleri” dedi mi?

Buradaki “kurultayda aday olan isimler” ifadesinden emin olamıyorum, problem olabilir. Adem Soytekin, bu davanın duruşmasında “kurultayda aday olan isimler” ve “delegeler” demişse daha önceki anlatımlarına göre farklı konuşmuş demektir.

Çünkü Adem Soytekin’in sanık olduğu İBB davasının 28 Nisan’daki duruşmasında savunmasını yaparken “Bu dairelerin Kiptaş, İBB personeli ve bazı CHP yöneticilerine verileceğini bize Ali Kurt söyledi” demişti. Hâkimin sorusu üzerine de “Bu şartlarda KİPTAŞ personeli, Cumhuriyet Halk Partililer gibi, yani CHP Meclis üyeliği gibi biz bunları dağıtacağız, burada Ekrem Bey'in talimatı olarak söylemişti bana” diye konuşmuştu.

Hatta Adem Soytekin’in, savcılık ifadesinde de “CHP'li belediye meclis üyeleri, CHP'nin belirli çalışanları ile KİPTAŞ çalışanları” deniliyordu. Duruşma SEGBİS ile kayıt altına alındığı için tutanak bulamadım ama bu konuyu netleştirmek için başka mecralardaki haberlere baktım.

Yeni Şafak’ın, “KİPTAŞ daireleri CHP’lilere gitti” haberinde Adem Soytekin’in, “Kurultayda ben orada değildim” ve “Listedeki isimler genel olarak CHP’li, bilindik isimler ve akrabalarıydı” cümlelerine yer verilmiş.  Odatv’nin haberi, Yeni Şafak ile uyuşuyordu; orada da “Liste, bilindik CHP’li isimler ve akrabalarından oluşuyordu” cümlesi yer alıyor; “delegeler”den bahsedilmiyor.

Sabah’ın “Liste geldi, daireler delegelere satıldı” başlıklı haberinde ise “Soytekin, KİPTAŞ üzerinden CHP’li İBB meclis üyeleri ve parti delegelerine daire satışı yapıldığını öne sürdü” deniliyor.

Başka mecralarda da durum aynı. “Kurultay delegeleri” konusunda iktidar medyası haberlerinde de ortak ifade yoktu; hepsinde farklı sözcükler kullanılmış.

Delegeleri bilemezdi

Bunun üzerine CHP davasına giren avukatlardan Çağlar Çağlayan ile konuştum. O da Adem Soytekin’in “kurultayda aday olan isimler” ya da “delegeler” demediğini, “CHP’nin önde gelenleri”, “bir kısım CHP’liler” gibi ifadeler kullandığını söyledi. Çağlayan, “İstanbul delegeleri 2023 Eylül ayında belirlenmişti, KİPTAŞ dairelerinin satıldığı 2021 Aralık ayında delegeleri bilmesi mümkün değildi” dedi.

Bu durumda Adem Soytekin’in “kurultayda aday olan isimler” ve “delegeler”den söz ettiği bölüm doğru olmayabilir. Bir süre sonra çıkacak tutanaklarda Adem Soytekin’in söylediklerini görürüz sözcüğü sözcüğüne.

Sonuç olarak, bütün bu bilgiler de gösteriyor ki, Adem Soytekin’in KİPTAŞ daireleri satışıyla CHP kurultay delegelerinin iradesini etkilediği yönünde bilgisi olmadığı başlığı ve haberin ana omurgası doğru. Duruşmada açığa çıkan bilgiler, konuşmalar, çarpıtılmadan yansıtılmış.

Yine de “Adem Soytekin: KİPTAŞ’tan CHP'lilere daire satışının kurultayla ilgili olup olmadığını bilmiyorum” gibi uzun başlık atılabilse Ali İhsan Karahasanoğlu’nun da doğru anlaması sağlanabilirdi.

Umarım haberi yanlış anlayan Ali İhsan Karahasanoğlu, bu yazıyı önyargılarını bir kenara bırakarak okur. Tabii “basın ahlakı”ndan sık söz eden biri olarak kendi gazetesinin haberleri konusunda da aynı ahlaki ve duyarlı bir çizgide durmasını bekliyorum.

Bu arada yorulmak bilmeden, hiç ara vermeden haftanın her günü yazı yazmayı başardığı için de kutlarım kendisini…

/././

Varlık Barışı Tebliği yayımlandı: Soru ve cevaplarla tüm ayrıntılar -Murat Batı- 

Varlık barışına konu edilen varlıkların Türkiye'ye getirilmesi zorunlu mu, bildirilen varlıkların değeri nasıl belirlenecek?

Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7582 sayılı Kanun, 4 Haziran 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. 

Kanunun büyük bölümü yayımı tarihinde yürürlüğe girerken, bazı hükümler bakımından özel yürürlük tarihleri öngörüldü.

Kamuoyunda daha çok Varlık Barışı Kanunu olarak anılan bu düzenleme, yalnızca kayıt dışı varlıkların ekonomiye kazandırılmasına ilişkin hükümler içermemektedir. Kanun; kamu alacaklarının tecili, gelir ve kurumlar vergisine ilişkin teşvikler, İstanbul Finans Merkezi rejimi, teknogirişim şirketleri ve veraset vergisi gibi birçok alanda önemli değişiklikler de getirmiştir.

Varlık barışına ilişkin düzenleme, 7582 sayılı Kanun'un 10'uncu maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 19'uncu madde ile ihdas edilmiştir.

Söz konusu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar ise Bazı Varlıkların Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Genel Tebliğ (Seri No: 1) ile belirlenmiş olup, Tebliğ 4 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Buna göre Tebliğ, hem yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının Türkiye'ye getirilerek ekonomiye kazandırılmasına hem de gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerince bu varlıkların kanuni defterlere kaydedilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemektedir.

Düzenleme bununla da sınırlı değildir. Gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerine ait olmakla birlikte Türkiye'de bulunmasına rağmen kanuni defter kayıtlarında yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının bildirilmesi ve kayıt altına alınmasına ilişkin esaslar da Tebliğde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Ayrıca, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişilerin yurt içinde bulunan bu kapsamdaki varlıkları nasıl bildirecekleri ile Kanunun uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esaslara da Tebliğde yer verilmiştir.

Bu kapsamda detaylı şekilde ve soru/cevaplarla Tebliğ’i izah etmeye çalışayım. 

Varlık barışından kimler yararlanabilecek?

Tebliğ, varlık barışından yararlanabilecek kişi çevresini oldukça geniş belirlemiştir. Buna göre, yurt içinde veya yurt dışında para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarına sahip gerçek ve tüzel kişiler düzenlemeden yararlanabilecektir. Ayrıca, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişiler de Türkiye'de bulunan ancak kayıt altına alınmamış varlıklarını bildirmek suretiyle bu imkândan faydalanabilecektir.

Tebliğ, şahıs şirketleri ile adi ortaklıklar adına bildirim yapılmasına da imkân tanımaktadır. Bunun yanında, belirli şartların varlığı hâlinde şirketlerin kanuni temsilcileri, ortakları veya vekilleri adına bulunan ya da bunlar tarafından tasarruf edilen varlıkların şirket adına bildirilebilmesi de mümkündür. Benzer şekilde, gerçek kişilere ait olmakla birlikte yurt dışındaki şirketler tarafından tasarruf edilen bazı varlıklar da Tebliğde belirtilen şartların sağlanması hâlinde gerçek kişi adına bildirilebilecektir.

Hangi varlıklar varlık barışına giriyor?

Varlık barışı kapsamına; para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları girmektedir. Taşınmazlar ise doğrudan düzenleme kapsamında değildir. Ancak Tebliğ, yurt dışında bulunan taşınmazların 31 Temmuz 2027 tarihine kadar satılarak bu kapsamdaki varlıklara dönüştürülmesi ve ardından Türkiye'ye getirilmesi hâlinde varlık barışından yararlanılabileceğini açıkça düzenlemiştir. 

Yurt dışında bulunan bu varlıkların, 31 Temmuz 2027 tarihine kadar (bu tarih dâhil) Türkiye'deki banka veya aracı kurumlara bildirilmesi gerekmektedir. Bildirimler gerçek veya tüzel kişiler tarafından yapılabileceği gibi, kanuni temsilciler veya yetkili vekiller aracılığıyla da gerçekleştirilebilecektir. 

Tebliğ, kural olarak gerçek ve tüzel kişilerce yurt dışında bulunan varlıklar için tek bir bildirim yapılmasını esas almakla birlikte, bildirimin yapıldığı her ayı ayrı bir vergilendirme dönemi olarak kabul ettiğinden, 31 Temmuz 2027 tarihine kadar birden fazla bildirim yapılmasına da imkân tanımaktadır. Bildirimler Tebliğ ekindeki EK-1 formu kullanılarak bankalara veya aracı kurumlara yapılacaktır. 

Tebliğ, bildirimlerin düzeltilmesine ilişkin ayrıntılı kurallar da getirmiştir. Aynı ay içinde yapılan bildirimlerde hata düzeltilmesi veya bildirilen tutarın artırılıp azaltılması mümkün olup, gerekli hâllerde fazla ödenen vergi iade edilebilecektir. Sonraki aylarda ise bildirilen tutarın azaltılması düzeltme yoluyla yapılabilirken, artırılması durumunda artık önceki bildirim düzeltilmeyecek, ilave tutar için yeni bir bildirim yapılacaktır. Bildirime konu varlıklar Türkiye'ye getirildikten veya banka ya da aracı kuruma yatırıldıktan sonra ise önceki bildirimin düzeltilmesi ve ödenen verginin iadesi mümkün değildir. 

Örneğin; 2026 yılı Temmuz ayında 15 milyon TL karşılığı döviz bildiriminde bulunan bir kişinin, aynı ay içinde bu tutarı 7,5 milyon TL'ye indirmek veya 22,5 milyon TL'ye çıkarmak istemesi hâlinde, yeni bir bildirim değil, ilk bildirimin düzeltilmesi gerekir. Buna karşılık, aynı kişi Ağustos veya Eylül ayında bildirdiği tutarı azaltmak isterse yine düzeltme yoluna gidecek; ancak tutarı artırmak isterse artık önceki bildirimi düzeltemeyecek, yalnızca ilave tutar için yeni bir bildirim yapabilecektir. Diğer bir ifadeyle Tebliğ, azaltıcı işlemlerde düzeltme, artırıcı işlemlerde ise yeni bildirim esasını benimsemiştir.

Varlık barışından yararlananlar hangi oranda vergi ödeyecek?

Varlık barışında temel vergi oranı yüzde 5 olarak belirlenmiştir. Buna göre, yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını bildiren kişilerden, bildirilen varlığın değeri üzerinden hesaplanan vergi banka veya aracı kurum tarafından peşin olarak tahsil edilecek ve vergi sorumlusu sıfatıyla vergi dairesine beyan edilerek ödenecektir. Tebliğ ayrıca, bildirim sırasında varlıklara ilişkin herhangi bir belge ibraz edilmesini zorunlu tutmamış; sistemi büyük ölçüde beyana dayalı olarak kurgulamıştır. 

Bununla birlikte Kanun ve Tebliğ, varlıkların belirli yatırım araçlarında tutulmasını teşvik eden indirimli bir vergileme sistemi de öngörmektedir. Buna göre bildirilen varlıkların en az bir yıl süreyle değerlendirilmesi hâlinde vergi oranı yüzde 4, iki yıl için yüzde 3, üç yıl için yüzde 2, dört yıl için yüzde 1, beş yıl süreyle değerlendirilmesinin taahhüt edilmesi hâlinde ise yüzde 0 olarak uygulanacaktır. Ancak 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren yapılacak bildirimlerde bu oranlara yarım puan ilave edilecektir.  

Buna göre;

- En az 5 yıl tutulması halinde yüzde 0,

- En az 4 yıl tutulması halinde yüzde 1,

- En az 3 yıl tutulması halinde yüzde 2,

- En az 2 yıl tutulması halinde yüzde 3,

- En az 1 yıl tutulması halinde yüzde 4

oranında vergi uygulanacak.

İndirimli vergi oranlarından yararlanılabilmesi için, Tebliğ ekindeki EK-2’de yer alan Taahhütnamenin bildirim sırasında banka veya aracı kuruma verilmesi zorunludur. Bu taahhütnameler damga vergisinden istisna tutulmuştur. Ayrıca vergi oranı yüzde 0 olarak uygulansa dahi, bildirime konu varlıkların banka veya aracı kurum tarafından beyanname (Ek-3) ile vergi dairesine bildirilmesi gerekmektedir. 

Taahhüt süresi ise bildirimin yapıldığı tarihten değil, varlıkların vadeli hesaba, Devlet iç borçlanma senedine, kira sertifikasına veya girişim sermayesi yatırım fonuna yatırıldığı tarihten itibaren başlamaktadır. Ayrıca, 1 Ocak 2027-31 Temmuz 2027 tarihleri arasında yapılacak bildirimlerde yukarıdaki vergi oranlarının her birine yarım puan ilave edilecektir. Cumhurbaşkanına tanınan uzatma yetkisinin kullanılması hâlinde ise uzatılan sürede yapılacak bildirimlerde ilave yarım puan daha uygulanacak ve böylece toplam artış 1 puana ulaşacaktır. 

Dolayısıyla sistem, yalnızca varlıkların Türkiye'ye getirilmesini değil, aynı zamanda uzun vadeli finansal araçlarda değerlendirilmesini de teşvik etmektedir. Taahhüt süresi uzadıkça uygulanacak vergi oranı düşmekte, beş yıllık taahhütte ise %0 vergi oranından yararlanılması mümkün olmaktadır. 

Örneğin; yurt dışında bulunan 10 milyon TL tutarındaki dövizini bankaya bildiren ve bu tutarı en az iki yıl süreyle vadeli hesapta değerlendirmeyi taahhüt eden bir kişi için uygulanacak vergi oranı yüzde 3 olacaktır. Buna göre banka tarafından 300 bin TL vergi peşin olarak tahsil edilecek ve vergi sorumlusu sıfatıyla vergi dairesine beyan edilerek ödenecektir. 

Buna karşılık, 25 milyon TL tutarındaki varlığın en az beş yıl süreyle vadeli hesapta değerlendirilmesinin taahhüt edilmesi hâlinde uygulanacak vergi oranı yüzde 0 olacaktır. Bu durumda herhangi bir vergi tahsil edilmeyecek; ancak bildirime konu varlıklar yine de banka veya aracı kurum tarafından EK-3 Beyannamesi ile vergi dairesine bildirilecektir. 

Örneğin; Eylül Hanım, yurt dışında bulunan 8 milyon TL tutarındaki varlığını 19 Şubat 2027 tarihinde bankaya bildirmiş ve aynı tarihte bu varlığı en az bir yıl süreyle kira sertifikalarında değerlendireceğine ilişkin EK-2 Taahhütnamesini bankaya vermiştir. Normal şartlarda bu taahhüt için uygulanacak vergi oranı yüzde 4 olmakla birlikte, Tebliğ uyarınca 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren yapılan bildirimlerde vergi oranlarına yarım puan ilave edildiğinden, bu bildirimde uygulanacak vergi oranı yüzde 4,5 olacaktır. Buna göre banka tarafından 360 bin TL vergi peşin olarak tahsil edilerek vergi dairesine beyan edilip ödenecektir.

Varlık barışına konu edilen varlıkların Türkiye'ye getirilmesi zorunlu mu?

Evet. Varlık barışından yararlanabilmek için yurt dışında bulunan ve bildirime konu edilen varlıkların, bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde Türkiye'ye getirilerek Türkiye'deki banka veya aracı kurumlarda mevcut ya da bu amaçla açılacak hesaplara transfer edilmesi gerekmektedir. Yurt dışından fiziki olarak getirilen para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının da aynı süre içinde banka veya aracı kurum hesaplarına yatırılması zorunludur. 

Tebliğ, uygulamada tereddüt yaratabilecek önemli bir hususa da açıklık getirmiştir. Buna göre, Türkiye'deki banka veya aracı kurum hesabının sahibi ile yurt dışından transferi gerçekleştiren kişinin farklı olması, tek başına varlık barışından yararlanılmasına engel teşkil etmeyecektir. 

Öte yandan, kapsam dışında kalan bazı varlıkların da dolaylı olarak varlık barışından yararlanması mümkündür. Örneğin, yurt dışında bulunan bir taşınmazın 31 Temmuz 2027 tarihine kadar satılarak para, döviz veya Tebliğ kapsamındaki diğer varlıklara dönüştürülmesi ve ardından Türkiye'ye getirilmesi hâlinde düzenlemeden yararlanılabilecektir. 

Türkiye'ye getirilen varlıkların banka veya aracı kurum hesaplarına yatırılması hâlinde banka dekontu veya aracı kurum işlem sonuç formu, varlıkların Türkiye'ye getirildiğinin tevsikinde kullanılabilecektir. 

Varlıkların fiziki olarak yurda getirilmesi durumunda ise Gümrük İdaresince düzenlenen belgeler bu hususun ispatında esas alınacaktır. Ayrıca fiziki olarak getirilen varlıkların banka veya aracı kuruma yatırılması sırasında Gümrük İdaresinden alınan belgenin ibraz edilmesi de zorunludur. 

Tebliğ, Gümrük İdaresine de bir yükümlülük yüklemektedir. Buna göre Gümrük İdaresi, bu kapsamda yapılan bildirimlere ilişkin bilgileri alındığı ayı takip eden ayın sonuna kadar elektronik ortamda Gelir İdaresi Başkanlığına bildirecektir. 

Türkiye'de bulunan varlıklar da bildirilebilecek

Varlık barışı yalnızca yurt dışında bulunan varlıkları kapsamamaktadır. Türkiye'de bulunmasına rağmen kanuni defter kayıtlarında yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları da düzenleme kapsamında bildirilebilecektir. 

Buna göre, gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri, söz konusu varlıklarını 31 Temmuz 2027 tarihine kadar Tebliğ ekindeki EK-1 Formu ile banka veya aracı kurumlara bildirebilecektir. Bu bildirim nedeniyle ayrıca vergi dairesine herhangi bir beyanda bulunulmasına gerek bulunmamaktadır. 

Düzenleme, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişilere de bu imkândan yararlanma hakkı tanımaktadır. Ancak bu kişilerin, Türkiye'de bulunan ve hâlen banka veya aracı kurumlarda bulunmayan varlıklarını bildirim tarihi itibarıyla banka veya aracı kurumlarda açılan hesaplara yatırmaları ve bunu tevsik eden belgeleri ibraz etmeleri zorunludur. 

Şahıs şirketleri için

Tebliğ, şahıs şirketleri ile adi ortaklıklara ilişkin özel bir düzenleme de getirmiştir. Her ne kadar bu yapılar gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmasalar da bunlar adına da bildirim yapılabilecektir. Bu durumda bildirilen varlıklar nedeniyle şahıs şirketi veya adi ortaklık katma değer vergisi yönünden, ortaklar ise gelir veya kurumlar vergisi yönünden Kanunda öngörülen vergi incelemesi ve tarhiyat yapılmaması imkânından yararlanabilecektir. 

Bankalar ne yapacak?

Varlık barışı kapsamında verginin tahsili ve beyanı doğrudan mükellefler tarafından değil, banka ve aracı kurumlar aracılığıyla yerine getirilecektir. Buna göre, banka ve aracı kurumlar kendilerine bildirilen varlıkların değeri üzerinden hesaplanan vergiyi peşin olarak tahsil edecek; bildirimi izleyen ayın 15'inci günü akşamına kadar Tebliğ ekindeki EK-3’te yer alan beyanname ile bağlı bulundukları vergi dairesine vergi sorumlusu sıfatıyla beyan edeceklerdir. Tarh edilen vergi de aynı süre içerisinde banka veya aracı kurum tarafından ödenecektir. 

Banka ve aracı kurumların sorumluluğu yalnızca verginin tahsil edilmesiyle sınırlı değildir. Bildirime konu edilen varlıklar için yüzde 0 vergi oranı uygulanması hâlinde dahi bu varlıkların EK-3’te yer alan beyanname ile vergi dairesine bildirilmesi zorunludur.  

Öte yandan, bildirime konu edilen varlıkların vadeli hesaplarda, Devlet iç borçlanma senetlerinde, kira sertifikalarında veya girişim sermayesi yatırım fonlarında belirli sürelerle değerlendirileceğinin taahhüt edilmesi hâlinde uygulanacak vergi oranı yüzde 5 yerine yukarıda açıkladığımız indirimli oranlar üzerinden hesaplanacaktır.

Şirket ortakları ile kanuni temsilcilerin durumu

Tebliğ, şirket ortakları ve kanuni temsilcileri adına görünen bazı varlıkların da varlık barışı kapsamında bildirilmesine imkân tanımaktadır. Buna göre, 4 Haziran 2026 tarihinden önce düzenlenmiş bir vekâlet veya temsil sözleşmesine dayanılarak şirketlerin kanuni temsilcileri, ortakları ya da bunlar adına hareket etmeye yetkili kişiler tarafından yönetilen yurt dışındaki varlıklar şirket adına bildirilebilecektir. Aynı şekilde, şirket adına Türkiye'de bulunmasına rağmen 4 Haziran 2026 tarihi itibarıyla kanuni defter kayıtlarında yer almayan varlıklar da şirket adına bildirim konusu yapılabilecektir. 

Tebliğ ayrıca, şirket veya şirket ortaklarına ait olmakla birlikte kanuni temsilcileri, ortakları ya da vekilleri dışındaki kişiler tarafından tasarruf edilen varlıkların da şirket adına bildirilebilmesine imkân vermektedir. Benzer şekilde, gerçek kişilere ait olduğu hâlde bu kişilerin ortağı veya kanuni temsilcisi oldukları yurt dışındaki şirketler tarafından tasarruf edilen varlıklar da ilgili gerçek kişi adına bildirim konusu yapılabilecektir. 

Ancak bu imkân mutlak değildir. Tebliğe göre, bildirim dışındaki nedenlerle yapılacak bir vergi incelemesinde söz konusu varlıkların gerçekten şirkete, şirket ortaklarına veya ilgili gerçek kişiye ait olduğunun ispat edilmesi gerekmektedir.

Bildirilen varlıkların değeri nasıl belirlenecek?

Varlık barışında bildirime konu edilen varlıkların değeri, bildirim tarihi esas alınarak belirlenecektir. Tebliğe göre Türk lirası cinsinden para itibari (nominal) değeriyle, altın rayiç bedeliyle, döviz ise bildirim tarihindeki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası döviz alış kuru üzerinden değerlemeye tabi tutulacaktır. 

Menkul kıymetler ve diğer sermaye piyasası araçlarında ise esas itibarıyla borsa rayici dikkate alınacaktır. Borsa rayicinin bulunmaması hâlinde sırasıyla rayiç bedel, alış bedeli ve bunların da tespit edilememesi durumunda itibari değer esas alınacaktır. Yatırım fonu katılma payları ilgili piyasadaki kapanış fiyatıyla değerlendirilecek, türev araçlarda da benzer değerleme esasları uygulanacaktır. 

Tebliğ, bildirimlerin Türk lirası karşılığı üzerinden yapılacağını açıkça düzenlemiştir. Ayrıca borsa rayicine tabi varlıklarda bildirim tarihindeki yurt içi veya yurt dışı borsa fiyatları, döviz cinsinden varlıklarda ise yine bildirim tarihindeki TCMB döviz alış kuru esas alınacaktır. 

Önemli bir husus da şudur: Bildirim yapıldıktan sonra hata nedeniyle düzeltme yapılması veya bildirilen tutarın azaltılması gerekirse, varlıkların değeri yeniden belirlenmeyecek; ilk bildirim tarihindeki değerler esas alınacaktır.

Bildirilen varlıklar kanuni defterlere kaydedilecek mi?

Evet. Varlık barışından yararlanıldıktan sonra iş bitmiyor. Tebliğ, bildirilen varlıkların kanuni defterlere kaydedilmesini de zorunlu tutuyor. Buna göre, Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükellefler, bildirim konusu yaptıkları varlıkları kanuni defterlerine kaydetmek zorundadır. Şirket adına yapılan bildirimlerde ise söz konusu varlıkların şirketin kanuni defterlerine intikal ettirilmesi gerekmektedir. 

Bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerde bildirilen varlıklar pasifte özel fon hesabında izlenecektir. Bu fon hesabı sermayenin bir unsuru sayılacak; bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilemeyecek ve sermayeye ilave edilmesi dışında başka bir amaçla kullanılamayacaktır. Buna karşılık işletmenin tasfiye edilmesi veya Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda düzenlenen devir ve bölünme işlemlerinin gerçekleşmesi hâlinde bu tutarlar vergilendirilmeyecektir. 

Serbest meslek kazanç defteri ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler ise bildirime konu ettikleri kıymetleri defterlerinde ayrıca göstermek suretiyle kayıt altına alacaklardır. 

Önemli bir diğer düzenleme de işletmeden çekişe ilişkindir. Bildirilen varlıklar dönem kazancının tespitinde dikkate alınmaksızın işletmeye dâhil edilecek; bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçtikten sonra ise vergiye tabi kazanç ve kurumlar bakımından dağıtılabilir kazanç hesabına alınmaksızın işletmeden çekilebilecektir. 

Türkiye'de bulunan ve bildirime konu edilen varlıklar ise bildirim tarihindeki Türk lirası karşılıkları üzerinden kanuni defterlere kaydedilecektir. Tebliğe göre bu tutar, söz konusu varlıkların ileride elden çıkarılması hâlinde satış kazancının hesaplanmasında esas alınacaktır. 

Varlık süreçte elden çıkarılırsa zarar, gider yazılabilir mi?

Varlık barışı kapsamında bildirilerek kanuni defterlere kaydedilen varlıkların daha sonra elden çıkarılması hâlinde ortaya çıkacak vergisel sonuçlar Tebliğde ayrıca düzenlenmiştir. Buna göre, bu varlıkların satışından doğan zararlar gelir veya kurumlar vergisi matrahının tespitinde gider veya indirim konusu yapılamayacaktır. Buna karşılık, söz konusu varlıkların elde tutulmasından veya elden çıkarılmasından doğan kazanç ve iratlar ise genel vergileme hükümlerine tabi olmaya devam edecektir. 

Öte yandan, varlık barışı kapsamında ödenen vergiler bakımından da önemli bir sınırlama getirilmiştir. Tebliğe göre, bu kapsamda ödenen vergilerin hiçbir suretle gider yazılması veya başka bir vergiden mahsup edilmesi mümkün değildir. 

Dolayısıyla varlık barışı, bildirilen varlıklar bakımından önemli vergisel avantajlar sağlamakla birlikte, sonradan doğabilecek zararların vergi matrahından indirilebilmesine veya bu kapsamda ödenen vergilerin başka vergilerden mahsup edilmesine imkân tanımamaktadır. 

İncelemeye alınacak mıyım?

Varlık barışı düzenlemesinin en önemli güvencelerinden biri, bildirime konu edilen varlıklar nedeniyle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmamasıdır. Ancak bu koruma kendiliğinden doğmamaktadır. Tebliğ, bu güvenceden yararlanılabilmesini hem yurt dışında hem de Türkiye'de bulunan varlıklar bakımından Kanunda öngörülen şartların eksiksiz yerine getirilmesine bağlamıştır. 

Yurt dışında bulunan varlıklar bakımından, bildirime konu edilen varlıkların bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde Türkiye'ye getirilerek banka veya aracı kurumlara yatırılması ya da Türkiye'deki hesaplara transfer edilmesi gerekmektedir. Bunun yanında bildirime ilişkin verginin süresinde ödenmesi, indirimli vergi oranından yararlanılmışsa taahhüt şartlarına uyulması ve defter tutan mükellefler bakımından bildirilen varlıkların kanuni defterlere kaydedilerek pasifte özel fon hesabında izlenmesi zorunludur. Açılan fon hesabının da iki yıl boyunca işletmeden çekilmemesi ve sermayeye ilave dışında kullanılmaması gerekmektedir. 

Türkiye'de bulunan varlıklar bakımından da benzer şartlar öngörülmüştür. Defter tutan mükelleflerin bildirilen varlıkları kanuni defterlerine kaydetmeleri ve özel fon hesabında izlemeleri gerekirken, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişiler bakımından varlıkların banka veya aracı kurum hesaplarına yatırıldığının tevsik edilmesi yeterli kabul edilmiştir. Ayrıca bu varlıklar bakımından da bildirime ilişkin verginin süresinde ödenmesi ve varsa taahhüt şartlarına uyulması gerekmektedir. 

Ancak burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekir. Varlık barışı, kamuoyunda zaman zaman düşünüldüğünün aksine, mükelleflerin artık vergi incelemesine alınamayacağı anlamına gelmemektedir. Bildirim dışındaki nedenlerle vergi incelemesi yapılması veya takdir komisyonuna sevk edilmesi her zaman mümkündür. Düzenlemenin sağladığı koruma, yalnızca bildirime konu edilen varlıklara ilişkindir. Bu nedenle inceleme sonucunda bulunan matrah farkının bildirilen varlıklardan kaynaklandığının tespit edilmesi ve bildirilen tutarın bu farkı karşılaması hâlinde, gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi yönünden ayrıca vergi tarhiyatı yapılmayacaktır. 

Örneğin; Batı A.Ş. varlık barışı kapsamında 10 milyon TL tutarında bildirimde bulunmuş ve Kanunda öngörülen tüm şartları yerine getirmiş olsun. Daha sonra şirket hakkında yürütülen bir vergi incelemesinde 5 milyon TL tutarında matrah farkı tespit edilmiş; ancak bu farkın varlık barışı kapsamında bildirilen varlıklardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Bildirilen tutar da matrah farkını karşıladığından, şirket hakkında gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi yönünden ilave vergi tarhiyatı yapılmayacaktır. 

Matrah farkı çıkarsa ne olacak?

Varlık barışı kapsamında yapılan bildirim, tek başına tespit edilen her matrah farkını ortadan kaldırmamaktadır. Tebliğe göre önemli olan, inceleme sonucunda bulunan matrah farkının bildirime konu edilen varlıklardan kaynaklanıp kaynaklanmadığının ortaya konulmasıdır. Bu nedenle koruma, bildirilen tutar kadar değil, bildirilen varlıklarla bağlantısı tespit edilen matrah farkı kadar uygulanmaktadır. 

Buna göre, yapılan vergi incelemesinde bulunan matrah farkının bildirime konu edilen varlıklardan kaynaklandığı tespit edilirse, bu kısım için gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi yönünden vergi tarhiyatı yapılmayacaktır. Buna karşılık, bildirilen varlıklarla ilgisi bulunmayan matrah farkları genel hükümlere göre vergilendirilmeye devam edecektir. 

Örneğin; Balcı Ltd. Şti. varlık barışı kapsamında yurt dışında bulunan varlıkları için 50 milyon TL tutarında bildirimde bulunmuş ve Kanunda öngörülen tüm şartları yerine getirmiş olsun. Daha sonra şirket hakkında yapılan vergi incelemesinde 75 milyon TL tutarında matrah farkı tespit edilmiştir. Şirket, bu farkın 50 milyon TL'lik kısmının bildirilen varlıklardan kaynaklandığını ileri sürmüş; ancak vergi inceleme elemanı yaptığı değerlendirmede yalnızca 40 milyon TL'nin bildirime konu edilen varlıklardan kaynaklandığını, kalan 35 milyon TL'nin ise hatalı amortisman ayrılması, gider ve indirimlerin yanlış uygulanması ile istisna hükümlerinin hatalı kullanılmasından kaynaklandığını tespit etmiştir. 

Bu durumda varlık barışının sağladığı koruma yalnızca 40 milyon TL için uygulanacaktır. Başka bir ifadeyle, bu tutar üzerinden gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi tarhiyatı yapılmayacak; bildirilen varlıklarla ilgisi bulunmayan 35 milyon TL'lik matrah farkı ise genel hükümler çerçevesinde vergilendirilecektir. 

İncelemeye başlanılmasından sonra varlık barışından yararlanacaklar için

Varlık barışı bakımından en önemli hususlardan biri, bildirimin zamanlamasıdır. Tebliğe göre, vergi incelemesine başlandıktan veya takdir komisyonuna sevk işlemi yapıldıktan sonra varlık barışı kapsamında bildirimde bulunulması, inceleme sonucunda tespit edilen matrah farkları bakımından herhangi bir koruma sağlamamaktadır. Bu durumda bulunan matrah farkları üzerinden vergi tarhiyatı yapılmasına engel olunamayacağı gibi, bildirilen tutarların bu matrah farklarından mahsup edilmesi de mümkün değildir. Buna karşılık, vergi dairesi veya vergi incelemesine yetkili olanların konu hakkında bilgi sahibi olmasına rağmen henüz vergi incelemesine başlanılmamış veya takdir komisyonuna sevk işlemi yapılmamış olması hâlinde, diğer şartların da sağlanması kaydıyla varlık barışı hükümlerinden yararlanılabilecektir. 

Ancak bildirimin zamanında yapılmış olması tek başına yeterli değildir. Bildirilen varlıkların süresi içinde Türkiye'ye getirilmesi, bildirime ilişkin verginin süresinde ödenmesi, indirimli vergi oranından yararlanılmışsa taahhüt şartlarına uyulması ve Kanun ile Tebliğde öngörülen diğer yükümlülüklerin eksiksiz yerine getirilmesi gerekmektedir. Aksi hâlde varlık barışının sağladığı vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmamasına ilişkin korumadan yararlanılması mümkün olmayacaktır. 

Örneğin; Batı A.Ş., yurt dışında bulunan 30 milyon TL tutarındaki varlığı için bu tutarı en az dört yıl süreyle vadeli mevduat hesabında değerlendireceğini taahhüt ederek yüzde 1 oranında vergi uygulanmak suretiyle bildirimde bulunmuştur. Ancak daha sonra yapılan tespitte, şirketin taahhüt ettiği süre dolmadan bu varlıkları vadeli hesaptan çektiği anlaşılmıştır. Bu durumda taahhüt şartı ihlal edilmiş olacağından, şirket varlık barışının sağladığı vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmamasına ilişkin korumadan yararlanamayacaktır. 

Kanaatimce Tebliğin en önemli mesajlarından biri de budur. Varlık barışı, yalnızca bildirim yapılmasıyla kazanılan mutlak bir güvence sağlamamaktadır. Düzenlemenin öngördüğü şartlara hem başvuru sırasında hem de sonrasında eksiksiz uyulması, sağlanan vergisel korumanın devamı bakımından zorunludur.

Taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürme süresi

İndirimli vergi oranından yararlanmak isteyen mükellefler bakımından Tebliğ, bildirilen varlıkların taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürülmesi için de bir süre öngörmüştür. Buna göre, yurt dışında bulunan varlıkların Türkiye'ye transfer edildiği veya banka ya da aracı kuruma yatırıldığı tarihten, Türkiye'de bulunan varlıkların ise bildirim tarihinden itibaren 10 gün içinde, bildirilen tutarların taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürülmesi gerekmektedir. Dönüşüm işlemlerinde esas alınacak değer ise dönüşüm tarihindeki Tebliğ hükümlerine göre belirlenen değerdir. 

Öte yandan, indirimli vergi oranından yararlanılmasını sağlayan taahhüt şartlarına sonradan uyulmaması hâlinde önemli sonuçlar doğmaktadır. Bu durumda banka veya aracı kurum tarafından zamanında alınmayan vergi hesaplanacak, bu vergi gecikme faiziyle birlikte kesinti yoluyla tahsil edilerek vergi dairesine ödenecektir. Ancak Tebliğ, bu durumda vergi ziyaı cezası uygulanmayacağını da açıkça hükme bağlamıştır. 

Dolayısıyla indirimli vergi oranından yararlanmak isteyen mükelleflerin yalnızca bildirimi zamanında yapmaları yeterli değildir. Bildirilen varlıkların süresi içinde taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürülmesi ve taahhüt edilen süre boyunca bu şartlara uygun şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır.

/././

AB’yle ticarette riskler büyük, önlemler minimal -Barçın Yinanç- 

Avrupa Komisyonu geçen hafta Ankara’ya çıkarma yaptı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Hazine Bakanı Mehmet Şimşek’le yapılan görüşmelerin sonucu ilişkilerde minimal kıpırdanmalar olarak özetlenebilir. Ancak bu milimetrik kıpırdamaların Türkiye’nin Avrupa ile ticaretinde karşı karşıya olduğu devasa riskler karşısında devede kulak kalması muhtemel. Şimşek’in Meclis’e sevk ettiğini söylediği kamu ihale yasasına ilişkin yeni düzenleme durumu kurtarmaya yetmeyebilir.

Avrupa Birliği geride bıraktığımız hafta Türkiye’ye büyük bir çıkarma yaptı!

Uzaktan bakınca, AB’den yoğun ilgi var dedirtecek bir durum. 

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi/Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Kaja Kallas, Genişlemeden Sorumlu AB Komiseri Marta Kos ve İçişleri ve Göçten Sorumlu AB Komiseri Magnus Brunner Ankara’da Hakan Fidan’la görüştüler.

Avrupa Komisyonu Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis ise Türkiye–AB Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog toplantısı için İstanbul’a geldi, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le görüştü.

Görüşmelerin sonuçlarını özetlemem gerekirse, Türkiye-AB ilişkilerinde milimetrik kıpırdamalar olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu milimetrik kıpırdamaların Türkiye’nin Avrupa ile ticaretinde karşı karşıya olduğu devasa riskler karşısında devede kulak kalacağını da eklemem gerekir.

Pek çok uzmanın defalarca yazdığı gibi Çin rekabeti ve ABD ile ilişkilerdeki sorunlar nedeniyle Avrupa Birliği de giderek daha fazla korumacı eğilimlere giriyor. 

Konuya yabancı kalanlar varsa, Sinan Ülgen’in son yazısına göz atmalarını öneririm.

Avrupa Komisyonu’nun AB içinde üretimi teşvik etmek için hazırladığı, kamuoyunda “Made in Europe/Avrupa malı” olarak bilinen Industrial Accelerator Act -Sanayi Hızlandırıcı Yasa, Türkiye’nin Avrupa ile ticaretini baltalama riski taşıyor. 

Ülgen’in yazdığı gibi, yasa taslağındaki teşvik enstrümanlarının bir kısmında Türkiye şartlı olarak yerel içerik ortağı sayılırken, bazılarından ise tamamen dışlanmış durumda.

Yani işine geldiği durumda Türkiye’ye Avrupalı muamelesi yaparken, işine gelmediği durumda “sen Avrupalı değilsin” demeye getiriyor.

AB ile ticarette sorunlar ulusal güvenlik sorunu

Avrupa Komisyonu Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis ile Bakan Şimşek’le yaptığı görüşmenin ertesi günü bir grup basın mensubu bir araya geldik. Açıkçası, Sanayi Hızlandırıcı Yasa konusunda, özellikle iş dünyasının endişelerini giderecek ferahlatıcı açıklamalar duyduk diyemem. “Komisyon olarak bizim yaklaşımımız Made in Europe değil Made With Europe (Avrupa’yla yapıldı)” diyen Letonyalı diplomat yasanın son haline Avrupa başkentlerinin karar vereceğini eklemeyi ihmal etmedi. Yani komisyonun bakışını diğer Avrupalı başkentlerin ne kadar benimseyeceği soru işareti.

Artı, Dombrovskis’in açıklamalarından topun yine Türkiye’nin sahasında olduğunu anlıyoruz.

Örneğin, Türk şirketlerinin AB’nin kamu ihalelerine girebilmesi için Türkiye’nin kendi kamu ihale kanununda değişiklik yapmasını bekliyorlar. 

Bunun karşılıklılık ilkesinin bir gereği olduğunu belirten Dombrovskis, Şimşek’in AB’nin beklentisi doğrultusunda yasa taslağını Meclis’e gönderdiğini söylediğini aktardı.

Aslına bakarsanız büyük haber. 2003’te yürürlüğe girdikten sonra 200’den fazla değiştirilip, ihaleleri isme özel hale getiren yasanın en azından bazı sektörlerde Avrupa firmalarının adil biçimde rekabet etmesini sağlayacak şekilde değiştirilmesi önemli bir gelişme. Ancak istisnaları ortadan kaldırmak üzere meclise sunulan yasa taslağının yasalaşırken birdenbire pek çok istisna barındırır hale getirilmesi durumunda, kozmetik bir değişikliğin AB’yi tatmin etmeyeceğini hatırda tutmak gerekir. İhtimal, bu riske karşı AB Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Kamu Alımları Anlaşması’na taraf olmasını istiyor.

Avrupa ile ticaret deyip geçmeyin. İkili ticaret 217 milyar dolarla geçen sene rekor kırdı. Üstelik dengeli bir ticaret söz konusu. Türkiye’nin ihracatının yüzde 43’ü AB pazarına gidiyor.

Sinan Ülgen’in de vurguladığı gibi,Türk ekonomisi özünde Avrupa ekonomik alanı ile entegre ve ülkenin ulusal refahı bu entegrasyonun derinleşmesine bağlı. Ve bu yüzden de sorunun bir ulusal güvenlik konusu olarak görülmesi gerekiyor.

Ankara’da böyle bir kavrayış var mı, emin olamıyorum.

Gümrük Birliği’nin yasal altyapısının yenilenmesi

Şimşek - Dombrovskis görüşmesinden çıkan en somut sonuç, Türkiye'nin Tek Euro Ödeme Alanı'na (SEPA) katılma başvurusunu yapması oldu. 

Bu sayede sınır ötesi ödemeler daha hızlı, daha düşük maliyetli ve güvenli hale gelecek.

Ancak böylesine üst düzey bir toplantıdan gümrük birliğinin modernizasyonuna ilişkin bir ilerleme beklenirdi.

Başta Kıbrıs olmak üzere bazı ülkelerin itirazı nedeniyle Avrupa Komisyonu, Gümrük Birliği'nin güncellenmesi müzakerelerine başlamak için gerekli onayı alamıyor.

Dombrovskis, Gümrük Birliği'nin yasal altyapısının yenilenmesi için teknik görüşmelere başlanacağını söyledi. Israrlı sorulara karşın, bunun tam olarak ne anlama geldiğini pek çözemedik.

Fidan’la yapılan görüşmeden Kıbrıs’ta çözüm sürecine destek

Benim tahminim, Rumları huylandırmamak için Gümrük Birliği modernizasyonu demeden, teknik bir süreç başlatılacak. Ama sonuçta ne yapılırsa yapılsın, dön dolaş yine de üye ülkelerin onayına gitmek durumunda.

Arada, Kıbrıs sorununda bir ilerleme sağlanırsa, belki Rum-Yunan ikilisi ikna olur diye düşünülmüş olabilir. Fidan’ın üçlü heyetle yaptığı görüşme sonunda yayınlanan ortak açıklamada, tarafların  Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Kıbrıs meselesine ilişkin çabalarına destek beyan etmeleri, AB tarafını mutlu etmişe benziyor. 

Gerek Fidan’la görüşen AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, gerek Dombrovskis Baltık kökenli. Rusya karşısında cepheyi sağlam tutmak için AB’nin Türkiye’ye daha müzahir bir tutum almasını istiyorlar. Ama onların isteğiyle olmuyor. 

Bir Avrupalı diplomat, “Türkiye ne istediğini çok iyi biliyor. Masaya net taleplerle oturuyor. Biz tam olarak ne istediğimiz konusunda net değiliz çünkü bu konuda ortaklaşamıyoruz,” dedi.

TÜSİAD binası ve hukukun üstünlüğü

Dombrovskis ile TÜSİAD binasında görüştük. Bu yıl İstanbul’da yapılan ikinci Türkiye – AB Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog toplantısının birincisi geçen sene nisan ayında Brüksel’de yapılmıştı. TÜSİAD’ın o dönemki tepe yöneticileri ekonomiyle ilgili eleştirel açıklamaları nedeniyle haklarında başlatılan soruşturma üzerine, Şimşek’in talebine rağmen yurt dışı yasakları olduğu için toplantıya gidememişlerdi.

Bu durumu hatırlattığımız Dombrovskis, “Tabii,” dedi, “hukukun üstünlüğünün ne kadar önemli olduğunu Sayın Şimşek’le ele aldık. Özellikle yatırımlar için de önemli,” diyerek muazzam bir açıklamada bulundu!

Türkiye ne istediğini biliyor: “Rusya karşısında bize güvenin, göç konusu da bizde. Demokrasinin D’sini anmayın, gümrük birliğini modernize edin, vizeleri rahatlatın; bu iki konuda adım atmak için bizden adım atmamızı beklemeyin.”

Açıkçası Gümrük Birliği olsun, vize meselesi olsun; her iki konuda da AB’nin somut adımlar atmaması Ankara’da iktidarı telaşa düşürecek gibi durmuyor. 

Bu durumda Avrupa bir parmak bal çalıp, durumu idare etmeye devam edecek.

/././

Trump’ın gelişi öncesi Türk-Amerikan ilişkilerine bir bakış -Barçın Yinanç- 

Türk-Amerikan ilişkilerinde pek çok iniş çıkış yaşandı. Trump’ın ikinci döneminde ilişkiler yükseliş dönemlerinden birini yaşıyor. Bir yetkiliye göre ilişkilerin bu denli “olumlu ve umut” verici bir dönemden geçmesinin nedeni, Trump ile Türk mevkidaşı arasındaki "kardeşlik aşkı (bromance)" ile sınırlı değil. Trump stratejik bir tercih yaptı.

Türkiye’de yapılacak NATO Zirvesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a kredi vererek Ankara’ya gelmeye razı olmasıyla Türk-Amerikan ilişkilerinin geldiği noktayı göstermesi açısından da önem kazandı. Ankara’da 24 saatten az kalması beklenen Trump, Beştepe’de resmî bir ziyaret çerçevesinde de ağırlanacak. İki lider baş başa görüşürken, dışişleri ve savunma bakanları da bu ikili zirvenin somut çıktıları üzerine son rötuşları yapacaklardır. 

(Bu arada Turkey in Depth adlı yayına göre geçen seneki NATO zirvesine gitmeyen ABD Başkanı'nın eşi Melania Trump resmî bir ziyaret de olsa Ankara’ya gelmeyi planlamıyor.)

Trump uluslararası bir zirve vesilesiyle de olsa Ankara’ya 17 yıl aradan sonra gelecek görevdeki ilk ABD Başkanı olacak. En son 2015’te Barack Obama G-20 zirvesi için Antalya’ya gelmişti. Ziyaretlerin arasındaki mesafe ilişkilerin düzeyi için önemli bir gösterge.

2010’lu yılların başında ikili ilişkiler alarm vermeye başlamış, 2016 darbe teşebbüsü sonrası dibe doğru ciddi bir düşüşe girmişti.

Trump’ın birinci dönemi, ilişkileri düzeltmeye yetmedi. Tersine ciddi krizlere, hatta birinci dönemin sonu Türkiye’ye dönük sert yaptırımlara sahne oldu. 

Trump’tan sonra gelen Joe Biden ile Ankara daha sağlıklı bir diyalog kurmaya çalışsa da Demokratlar liderliğindeki yönetim, ilişkileri düzeltmeye yanaşmadı. 

"Türkiye’de demokrasi daha da geriye gidiyor" diyerek karalar bağladıklarını, bu nedenle Ankara’yla araya mesafe koyduklarını sanmayın. Evet mevcut iktidarın konumlanmasından hoşlanmadılar ve demokratik geriye gidiş Ankara’ya olumsuz bakışı etkiledi. Ama ana faktör umursamazlıkları oldu. Türkiye öncelik değildi ve kendilerini uğraştıracak bir iktidarla herhangi bir alanda çalışmak için enerji harcamak da istemediler. Türkiye karşıtı lobilerin baskısına da daha açık oldukları için 'bırakalım dağınık kalsın' dediler. 

Trump 2.0, Suriye’de rejim değişimine denk geldi

Trump’ın ikinci dönemi ise ilişkileri bambaşka bir seviyeye taşıdı. Bu noktada kendi değerlendirmelerimden ziyade Ankara’nın ilişkilere bakışını aktarmak istiyorum.

Ankara’dan üst düzey bir Türk yetkiliye göre, geçmişte pek çok iniş çıkış yaşayan Türk-Amerikan ilişkileri şu anda yükseliş dönemlerinden birini yaşıyor. “İlişkilerin düzeyi en olumlu ve gelecek vaad eden bir aşamada.”

İlişkinin bu denli “olumlu ve umut” verici bir dönemden geçmesinin nedeni, Trump ile Türk mevkidaşı arasındaki "kardeşlik aşkı (bromance)" ile sınırlı değil.

Aynı yakınlık Trump 1.0 döneminde de vardı; ancak zirvede tutan kimya bürokratik düzeye yansımamıştı.

Basına kapalı bir toplantıda konuşan yetkiliye göre, Washington Çin'i en büyük meydan okuma olarak gördüğü, dikkatini ve enerjisini Asya'ya kaydırmak istediği için geride bıraktığı boşluğun — özellikle Avrupa ve Orta Doğu'da — ne daha derin istikrarsızlıklara yol açmasını ne de hasımları tarafından doldurulmasını istiyor. Bunu yapabilmesi, yani arkasına bakmak zorunda kalmayacağı göreceli bir istikrar için çalışabileceği bölgesel ortaklara ihtiyacı var.

Trump, Türkiye'yi çalışabileceği ülkeler arasında görüyor. Yani meseleye işlevsellik temelinde bakıyor.

"ABD, Türkiye'nin de bölgesinde istikrara ihtiyaç duyduğunun farkında; çünkü bazı diğer aktörlerin aksine Türkiye, aktif ya da donmuş çatışmalardan beslenmiyor. İkincisi, Türkiye'nin aradığı istikrar hegemonik nitelikte değil. Bunu yapacak kadar güçlü değiliz. Kendi düzenimizi dayatmaya çalışmıyoruz; çevremizdeki ülkelerle işleyen bir ilişki istiyoruz. Ekonomi, güçlü savunma sanayisi, büyük bir ordu, bölgeye dair iyi bir siyasi kavrayış ve yumuşak güç gibi, ortaklarımızla iş birliği içinde etrafımızda istikrarlı bir ortam inşa edecek yeteneklere sahibiz," dedi yetkili.

Engeller kaldırılıyor

Türkiye ile daha işlevsel bir stratejik ortaklık aradaki engellerin kaldırılmasını gerektiriyor.

Yetkiliye göre, Suriye'deki rejim değişikliği Trump 2.0 dönemine denk geldi ve ABD’nin YPG’ye verdiği desteği kesmesiyle en zorlu anlaşmazlık konusu hızla Türkiye ile ABD arasındaki en umut verici iş birliği alanına dönüştü.

Ukrayna, Türkiye ile ABD'nin ortaklaştığı başka bir konu. Türkiye bugüne kadar NATO-Batı ittifakında savaşın bir an önce durdurulmasını savunan nadir ülkelerden biri durumundaydı. Trump da hem Avrupa’dan askerî güçlerini çekmek hem de Rusya-Çin yakınlaşmasını frenlemek için savaşın durmasını istiyor. Ukrayna konusunda ortaklaşma da Ankara’nın ABD ile eşgüdüm içinde çalışmasını mümkün kıldı.

Kafkasya'da da çıkarlar örtüşüyor. Ankara, Ermenistan-Azerbaycan barış sürecinde ihtiyaç duyulan ivmeyi kazandıran ABD müdahalesinden memnun. 

Pürüzler sürüyor

İki başkentin farklı baktığı konuların başında Gazze ile İran geliyor. Yetkiliye göre Türkiye, ABD'nin "İran meselesiyle başa çıkmak” için seçtiği askerî seçeneği tasvip etmiyor ancak buna karşın iki başkent bu konuda bile yakın çalışmanın bir yolunu buluyor.

Kanımca Trump, Ankara’ya ne kadar havuç verirsem, kendi istediğim noktaya o kadar rahat çekerim diye düşünüyor. Bu nedenle örneğin çok yakın geçmişte meşhur Halkbank davasını da düşürme yoluna gitti.

Şimdilerde ise savunma alanındaki sorunların aşılması için çalışılıyor.

Türk yetkiliye göre Trump 2.0, CAATSA yaptırımları meselesini geride bırakma ve savunma-sanayi iş birliğinin kapsamını genişletme konusunda önceki tüm yönetimlerden daha kararlı.

Ankara'da sırada ne var?

Nitekim Trump'ın, ABD Kongresi'ndeki bazı üyelerin itirazlarına rağmen Türkiye'ye onlarca jet motoru satışını ilerletmeyi planladığı ortaya çıktı.

Türkiye'nin ilk yerli muharip uçağı Kaan'a takılacak motorlarla ilgili bir soruya Trump, "Muhtemelen onları (Türkleri) çok mutlu edecek bir şey yapacağım," dedi.

Türkiye'nin F-35 ortak üretim programına dönme meselesini çözmek S400’ler nedeniyle daha zor; ancak Türk tarafına göre iki taraf, siyasî ve hukukî gereklilikleri karşılayacak yaratıcı bir formül bulmak için her düzeyde yakın çalışıyor.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de geçen hafta Türkiye'nin F-35 savaş uçaklarını alabilmesi için ABD yasalarına uyup uymadığına dair bir incelemenin sürdüğünü doğruladı.

Savaş Bakanı Pete Hegseth'e atıfla, "Pete ve tüm ekip şu anda bunu inceliyor; çünkü Amerikan yasalarına uygunluk için gerçekleştiğini belgelememiz gereken bazı şeyler var," dedi.

Öte yandan, İsrail'in Türkiye'yi ısrarla hedef alması Türk-Amerikan ilişkilerini tepe noktalarında etkilemese de, yetkiliye göre İsrail lobisinin nüfuzu Kongre'nin Ankara'ya yönelik olumsuz bakışının başlıca nedenlerinden biri: "Trump yönetimi bu meselenin Türkiye'den kaynaklanmadığını anlıyor. Bu konunun bu kadar gündeme gelmesinin daha çok İsraillilerin kendi politikalarından kaynaklandığını anlıyorlar."

Ankara’dan bir bakış açısını yansıtmaya çalıştım. Elbette ki resmin tümünü vermiyor. Kanımca 'al ver'in en önemli parçası, ABD’nin YPG’ye desteği (en azından şimdilik) kesmesi karşılığında iktidarın Hamas’ı Trump’ın “barış” planına razı etmesi oldu. Barış planının ne kadar Filistinlilerin hayrına olduğu tartışmalı. Gazze’yi hatırlayan var mı?

Elbette bir başka husus “meşruiyet” meselesi. İktidarın muhalefetin üstüne gitmek için elini olağanüstü rahatlamış gördüğüne kuşku yok. Ancak Washington’da Demokrat bir yönetim olsaydı da zaten iktidar gene gaza basardı. Avrupa’daki yönetimler de üç maymunu oynuyor. 

Fark Türkiye’nin demokratik ülkeler kategorisinden çıkmasına sessiz kalmasının üstüne Trump’ın Erdoğan’ı yere göğe koymaması. Açıkçası otokrat liderler dışında seveni olmayan Trump’ın övgüsüne mazhar olmak, AKP’nin kendi oy tabanı için bile tatsız bir durum olabilir.

Öte yandan muhalefetin etkisizleştirilmesine Washington’un sessiz kalınması iktidar için yeterli değil. Arada ilişkilerdeki sorunları da aşmaya çalışıyor. Zira Trump’tan sonra ilişkilerin aynı olumlu düzlemde ilerleyip ilerlemeyeceği belli değil. 

Trump sonrası ne olacak?

Aslında iktidar tüm bu olumlu ortama rağmen Trump Amerika’sına, Trump sonrasındaki yönetimlere de tam anlamıyla güvenemeyeceğinin farkında. Tam da bu yüzden, ABD’nin askeri varlığını azaltma yoluna gittiği bir dönemde Avrupa’nın gözüne girmeye çalışıyor. NATO zirvesi göz doldurmak için önemli bir fırsat olacak. Göz boyanırken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun NATO zirvesine denk getirilen savunması da gözlerden uzak tutulacak.

/././

Öne Çıkan Yayın

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -6 Temmuz 2026-

Bahçeli haklı ama...-Barış Terkoğlu-  Taş yere düştü deriz de yerçekiminden pek bahsetmeyiz. Gazeteciler, sendikacılar, sivil toplum önderle...