Erhan Keleşoğlu: Toplumsal mücadelenin sertleşeceği bir çağa giriyoruz -Elif Görgü-
Filistin ve Ortadoğu çalışan, Siyaset Bilimci Erhan Keleşoğlu ile 7 Ekim’den bugüne yaşananları, 1. yıl dönümünde yeniden ele aldık.
Koruyucu sağlık hizmetleri, halk sağlığı bilim başlıkları. Ama koruyucu sağlık hizmetlerinin önemini kavramak için alim olmaya gerek yok. Daha on yaşına varmadan Covid pandemisini, depremi, savaşları kah yaşadı, kah hissetti tüm çocuklar.
Bırakın cumhuriyet sonrası aşı üretim tesislerini, Osmanlı’nın çöküş döneminde önemimi kavrayıp açtığı aşı fabrikalarını dahi kapatan bir siyasi iktidar tarafından Covid pandemisine yakalanan ülkeyiz.
AKP koruyucu sağlık hizmetlerini bireysel ödeve evirmekle iştigal. Sigara, obezite en belirgin örnekleri. Soru şu: bu ülkede insanlar, çocuklar durup dururken mi obez ve diyabetik oldular? Anadolu coğrafyasında obezite ve diyabet artış hızı AKP’li yıllarımızda insanlık tarihinin toplam artış hızından daha fazla oldu. Varın kaç bin yıldır bu coğrafyada insan yaşamı olduğunu siz düşünün. Buradan hareketle süreci sağlıkta yıkım dönemi olarak da adlandırabiliriz.
Temiz Hava Hakkı Platformu, “kara rapor 2024”ü yayımladı: ‘Nüfusun en az yüzde 92’si kirli hava soluyor’ AKP yönetiminde. Basit bir çıkarım mümkün buradan: Havayı kirletir/ kirletenleri adeta teşvik ederseniz daha fazla astım, KOAH hastası olur, daha fazla poliklinik sayısına ihtiyaç duyarsınız. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde sağlık ocaklarını kapatarak aile hekimlikleri oluşturan, bir anlamda kamusal muayenehanelere eviren, dolayısı ile işlevini giderek hasta muayenesine daraltan bir anlayış ile örtüşüyor bu tercih.
İlgili raporda “Temiz hava politikalarıyla 68 bin 440 kişinin hayatını kaybetmesinin önüne geçilebileceği” vurgulanıyor. Ayrıca “hava kirliliği ile meme kanseri arasındaki ilişki” dile getiriliyor. Unutmayalım, önlenebilir her ölüm cinayettir.
Ve hatırlayalım; en önemli sağlık organizasyonlarımızdan olan sağlık ocakları yirmi yıl önce kapatıldı bu ülkede.
Sağlık Bakanlığı sağlık istatistikleri yıllığı 2023 yakın zamanda yayımlandı. Bir de bakıyoruz 2023 yılı aktif hastane yatağı sayısı 266 bin 594 yani cezaevi kapasitesinden düşük.
2023 yılı toplam hekime müracaat sayısı yaklaşık 1 milyar. Üstelik “Kişi başı hekime müracaat sayısı 11.4” yani nüfusun tamamı nerede ise ayda bir kez hekim muayenesine gidiyor: Ya toplum sağlıksız ya da sistemde bir sorun var!
Bir fabrika düşünün çalışanların ekseriyeti uzman olsun. İşler yürür mü? Elbette hayır. An itibarıyla ülkedeki hekimlerin ekseriyeti uzman. 101 bin 233 uzman hekime 54 bin 899 pratisyen hekim ve 48 bin 91 uzmanlık öğrencisi (asistan)!
Böyle bir ahvalde Sağlık Bakanlığı Aile Hekimliği Ödeme Sözleşme Yönetmeliği değişikliği yapma derdinde. Meali; TTB Aile Hekimliği Kolunun tabiri ile ‘Daha çok hasta gelsin, parayı öyle veririm’ yönetmeliği.
Hasta garantili şehir hastaneleri modeli ardından hasta garantili ASM’lere evrilmenin yollarını arıyor Sağlık Bakanlığı yeni yönetmelik taslağı ile. Buna göre “Kişinin sağlıklı olması ASM’lerde ücret kesintisi nedeni olacak.” Oysa koruyucu sağlığın amacı hastalanmamak değil miydi? Önemini beş yaşındaki çocuklar dahi pandemide maske bağlamında öğrenmedi mi!
Bir aile hekimi hastalarını iyi tedavi ederse, koruyucu sağlık hizmetlerinin gereğini layıkıyla yaparsa zamanla hastaların muayeneye geliş nedeni azalır değil mi? Bu yönetmelik iyi hekimliği bu bağlamda cezalandırıyor. Misal “Son 6 ayda aile hekimliğine gelmeyen kişide ücreti yarıya indiriyor.”
Yine yönetmelikle “Hastalar hastaneye daha az giderse daha çok ücret verecekmiş aile hekimlerine” bakanlık. Çözüm olmaktan ziyade cezalandırıcı bir bakış ile yol alamayız.
“2023 yılında hekime müracaatın yüzde 43.3’ü birinci basamak sağlık hizmeti veren kurumlarına, yüzde 56.7’si ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurumlarına yapıldı”. Dünyada başka örneği var mı bilemedim! Ama kabahat aile hekimlerinde değil ki.
Yönetmelik hayata geçerse bir de bakmışız aile hekimimiz bize sorulmadan değişmiş. Artık yenisi çok uzak mı olur, aile üyeleri iki üç farklı hekime mi düşer onu da siz düşünün: ASM’ler bölge tabanlı olmak yerine sayısal nüfus eşitliği ile yeniden dizayn edilecek gibi görünüyor.
Deprem bölgesi ile sınırlı olmayan birçok tabip odası ve sağlık iş kolundan sendika Adıyaman’da hafta sonu yönetmelik bağlamında ortak basın açıklaması yaptı: “20 yılda aile sağlığı merkezlerini desteklemeyen, iki yıldır içinde bulunduğumuz deprem bölgesinde bir tek aile sağlığı merkezi yapmayan bakanlığın başka bir şey yapacağını beklemiyoruz. Bu eziyet yönetmeliğini kabul etmiyoruz” diyorlardı.
TTB Aile Hekimliği Kolu Sekreteri Dr Sibel Uyan da Adıyaman’daydı. Nedir bu yönetmelik diye sordum: “Mesela sizin aile hekiminizi değiştirecekler sizin haberiniz olmayacak, ASM lerin cari giderlerini kesecekler, ASM daha bakımsız olacak. Ücret düşüklüğü ile aile hekiminiz istifa edecek, sağlık ihtiyacınıza göre değil Dünya Bankası ajandasına göre hizmet alacaksınız” diyordu telefonda.
Hasılı sağlık alanında bu ülkeyi çocukların deneyimlerinden süzülen gerçekliğin ihtiyaçlarına göre bile yönetemiyoruz. Bu yönetememe halinde demokratik kitle örgütlerinin, muhalefetin daha aktif tutum alması elzem.
Sağlıcakla kalın. /././
AKP’nin, son yerel seçimlerde, ikinci parti durumuna düşmüş olması, değişim umudu bakımından heyecan yaratmıştı.
İktidarın, kitle tabanındaki aşınma, 31 Mart’ta en somut halini almıştı. Ortağı MHP’nin de, belli düzeylerde gerilediğine tanıklık ettik.
Birinci parti konumuna yükselen CHP’ye yakın yazar ve yorumcular, CHP’nin, bu yeni imkana yanıt verebilmek için neler yapması gerektiğine odaklanan tartışmalar yaptılar. Geleceğin cumhurbaşkanı adayı olarak ismi öne çıkan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile ilgili, “Artık İmamoğlu’na küresel bir hikaye lazım” türünden yazılar yazıldı.
İktidar ise yaşadığı erozyon karşısında iki politikayı öne çıkardı. İlki, muhalefet cenahını bölme ve yıpratmaya odaklı politikaları, değişen güncel taktiklerle sürekli gündemde tutmak. İkincisi ise, Mehmet Şimşek programıyla, işçi ve emekçileri, emeklileri daha fazla ezme pahasına bozulan ekonomik dengeleri göreli olarak ‘toparlamaya’ çalışarak, kendisini hazır hissettiği bir zamanda, halkta beklenti yaratabilecek bazı adımlarla ipi yeniden göğüslemeyi denemek. Dış politika hattında da, yayılmacı politikadan vazgeçmeden, bozulan ilişkileri onarmaya çalışmak bu politikanın diğer bir bileşeniydi.
Gelinen noktada, ortaya çıkan kimi veriler iktidarın yeniden göreli bir güç kazanma eğilimine girdiğinin işaretlerini veriyor. Geçtiğimiz günlerde yansıyan bir araştırma, şu anda cumhurbaşkanlığı seçimi olsa nasıl bir tablonun ortaya çıkabileceği konusunda şu sonucu gösterdi. Erdoğan birinci, Mansur Yavaş ikinci, Ekrem İmamoğlu üçüncü.
Medyascope’un, “Ruşen Çakır’ın konuğu Hatem Ete: AKP kıl payı yine birinci parti” başlığıyla sunduğu, PanoramaTR’nin eylül ayında çıkan raporunun sonuçlarının değerlendirildiği 3 Ekim 2024 tarihli program, yabana atılamayacak sonuçlara yer verdi. Ete, oy vermeyeceğini ifade edenlerle birlikte kararsızlar oranını, daha önce yüzde 25 oranında çıkarken, bu oranın eylül ayı itibariyle yüzde 35’e dayandığına dikkat çekti. Belirli bir dönemdir, kararsız seçmenlerin yarısının AKP seçmeni olduğunu, bu gerçeğin son araştırmada da devam ettiğini, ancak CHP’ye oy veren seçmenlerin bir bölümünün son dönemde kararsızlara katıldığını ifade etti. Elde ettikleri verilerin, siyasete dair bir memnuniyetsizliği gösterdiğini ifade eden Ete, AKP’nin kıl payı farkla CHP’nin önüne geçtiğini dile getirdi.
Ortaya çıkan bu tabloyu tartışmaya çalışarak devam edelim.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinden birinci parti çıkan CHP, iktidarın ziyadesiyle memnun olacağı biçimde çalkalanıyor. Özel, Kılıçdaroğlu, İmamoğlu ve Yavaş’tan oluşan dört başlı bir görüntü öne çıkarken, ‘ahmak’ davasından çıkabilecek mahkumiyetin geleceğin cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi açısından krize yol açabileceği CHP cenahındaki yaygın ruh hali olarak yansıyor.
Bu noktada, bir gerçeği hatırlatalım. Muhalefetin diğer aktörlerinin desteğini almayan bir ismin, muhalefetin adayı olarak ipi göğüslemesi mümkün müdür? Değilse, bu başlık, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, muhalefetin üzerinde birleşebileceği ve halkın beklentilerine uygun ismi belirleme sorumluluğu ile soğumaya bırakılabilir.
Diğer bir önemli nokta da, CHP’nin ortaya attığı ‘normalleşme’ politikasını, ekonomiden, demokrasiye kadar temel başlıklarda topluma nefes aldırabilecek adımların atılması değil, iktidar cenahıyla bir üslup sorununa indirgemiş olmasıdır. Daha da ileriye giderek, iktidarı ziyadesiyle memnun eden “yeri ve milli muhalefet” kıvamına gelindi. ABD’de yargıya taşınan ve “New York Belediye Başkanı Adams, Türkevi için Türk hükümet yetkilisinden rüşvet aldı” iddiasının ve daha ötesinin yer bulduğu iddianameye rağmen, CHP Genel Başkanı Özel’in, olup biteni “karşılıklı jest” olarak yorumlaması başka nasıl açıklanabilir?
Böyle bir “muhalefet” kıvamı karşısında, Erdoğan’ın, aslı astarı olmayan, “İsrail’in gözü Anadolu’da” iddiasını ortaya atıp, muhalefeti “iç cephe”nin arkasına çağırması şaşırtıcı olmadı. Nasıl olsa, oltayı denize atmadan ağzını açıp bekleyen var, salla gitsin!
‘Restorasyon muhalefeti’ cephesinde tablo böyleyken, Emek Partisinin Türkiye genelinde grev ve eylemleri süren iş yeri ve fabrikalardan işçilerle birlikte, Mecliste düzenlediği basın toplantısı önemliydi.
Ülkenin işçi ve emekçilerinin, üzerine “dış tehdit” ve “iç cephe” şalı örterek gizlenemeyecek kadar büyük sorunları var. Bu gerçeği görmeyen bir siyaset, sermayenin çizdiği sınırlar içinde salınıp durmaktan kurtulamaz.
/././
Mor çiçekli garganlar, arılar, mezarlar...-Özer Akdemir-
Aydın'ın Çine-Karpuzlu ilçeleri arasından, Gökbel Dağlarını sağımıza alarak geldiğimiz yol, öğle ezanı okunurken bizi Güney köyünün ilk evlerine ulaştırdı. Verimli düz bir ovanın içinde, mısır, bamya, börülce ekili tarlaların yeşilliği arasında kaybolmuş gibi görünüyordu köy. Köyün doğusunda birkaç tane kırmızı kiremitli şirin ev bir tepenin yamacına yaslanmıştı. Tepenin tam ortasında kocaman bir maden yarası vardı. Etrafındaki bitki örtüsünü yok eden maden, beyaza çalan toprak rengine bürünmüştü. Aracımızı kullanırken bir yandan da madenin tepede yaptığı tahribatı işaret eden Çineli arkadaşımız, “Bu maden köyün tam tepesinde. Patlatma oldu muydu evlerin çatılarına, sokak aralarına taşlar düşüyormuş. Gideceğimiz köy, hemen bu tepenin arkasında. Orada açılmak istenen maden bundan bile daha yakın köye” dedi.Tepenin etrafını dolanan yol bir süre sonra sönmüş bir yangın yerinden geçti. Tam da gitmek istediğimiz köyün yaslandığı bu tepe çok da eski olmayan bir yangının izlerini taşıyordu. Yanıp kapkara kesilmiş maki çalıları, güneşte sarı sarı parlayan çakır dikenler, iç içe geçmiş kantaron ve üzerlik otları ile kaplı, tek tük taze çam ağaçlarının bittiği tepenin yarısından fazlası yanmıştı. Tepenin yanan yerleri simsiyah geçmiş, yanmayan yeri ise üzerine sarışın bir örtü çekmiş gibi sonbahar renklerine bürünmüştü.
“İşte bu tepede yapılacak maden işletmesi” dedi arkadaşımız. “Yangın, yine tam da madenin almak istedikleri yerleri yaktı nedense! Hatırlarsan Madran’da güz ortasında çıkan yangın da tam madenin genişletmek istediği sahada başlamış, neyse ki bir haftadır yağan yağmurlardan ıslak olan ağaçları çok fazla yakamadan söndürülmüştü” dedi.
Yangınla ilgili bu şüphesinden köydeki toplantıda da bahsetti. “Bu yangın şaibeli” dedi. Köylüler başlarını sallayarak onayladılar.
Ömerler köylüleri, Arnavut kaldırımlı sokak aralarından çıkıp çıkıp geliyorlardı, öğle namazından sonra başlaması planlanan toplantıya. Kadınlar köy kahvesinin önündeki meydanın hemen sağına düşen menengiç ağacının, erkekler ise meydanın gün batısında, kahvenin tam karşısındaki dut ağacının altına dizili sandalyelerin üzerine kuruluyorlardı.
Kulakları ağır işiten, gözleri, zihinleri eskisi kadar “fehmetmeyen” meraklı ihtiyarlar en önde, utangaç gençler arkalarda, meydanı çevreleyen evlerin duvar diplerine çökmüşler kendi aralarında fısıldaşıyorlardı.
Ekim ayının ilk haftası olmasına rağmen yakıcı bir öğle sıcağı çökmüştü köyün üzerine. Yakıcı ve yapış yapış... Kadınlar da erkekler de iki ağacın duldasına sığınmışlardı bu sıcaktan korunmak için. Arada, çok hafif bir rüzgar, ağaçların yapraklarını okşayıp geçiyor, başlarının üzerine, dolamalarının da tepesine kare şeklinde bir örtü koyan köylülerin boncuk boncuk ter süzülen yanaklarında dolaşarak, onlara azıcık da olsa bir ferahlık hissi veriyordu.
Yapraklarını yemyeşil bir şemsiye gibi açmış menengiç ağacının altında birbirine sokulan kadınlardan birisi, ellerine aldığı değnekleri dayanak yapıp, iki büklüm zar zor yürüyerek gelen yaşlı bir kadına kalkıp yerini verdi.
İzmir’deki evimizin yanında bulunan Atatürk Parkı’nda, tıpkı Ömerler köylüsü bu yaşlı kadın gibi, beli bükülmüş, iki büklüm olmuş, ancak her gün eline aldığı iki değnekle tartan pistte yürüyüş yapanların arasına karışıp yürüyen nene aklıma geldi. Elindeki sopaları bazen kendisine laf atan, gülen çocuklara sallayan, onlara dişsiz ağızdan ne söylediği belli olmayan cümlelerle kızan yaşlı nene, o yaşına ve vücudunun iki büklüm olmuş, adeta içine çekilerek küçülmüş yapısına bakmadan yaşama tutunmaya çalışmanın bir örneğiydi mahalleli için. Kendisine laf atan çocuklar hariç, kimseyle konuşmaz, kiminin alkışını, kiminin “bravo teyzem” diyen övgülerini, selamını sabahını duymazdan gelir, yeni yürümeye başlayan çocuklar gibi paytak paytak yürürdü parkın çevresinde. Epey oldu neneyi parkta görmeyeli. Ancak her parkın yanından geçişimde dallarına sık sıkı yapıştığı iki eli, titrek bacakları ile yerle doksan derece açı yaparak yürüyen neneyi arar hâlâ gözlerim.
Belki, Bornova Çamdibili bu neneyi anımsattığı, belki kocaman çerçeveli, kavanoz dipli gözlüklerinin arkasından bakan çipil gözlerindeki canlı parıltıların davetine uyarak ilk bu yaşlı kadınla konuşmak istedim. Sohbet için izin isteyip madenle ilgili ne düşündüğünü sordum. Dolamasının üzerindeki kare şeklinde dürülmüş kırmızı çizgili örtüyü başının üzerinde iyice bir yerleştirdikten sonra konuştu;
“Benim evim şu tepenin hemen yamacında. Bu tepeyi maden yapmak istiyorlar işte. Açılırsa madenle komşu olacağız. Biz nasıl yaşarız o zaman? O gürültüde, tozda... Patlatmalarda nereye gideriz? Ne yeriz ne içeriz? Ürettiklerimiz olur mu artık? Öyle ya o tozun toprağın arasında sebze, meyve yetişir mi? Bu köyde doğup büyüdük, kocadık. Anılarımız hep burada. Ölülerimizi buraya gömdük. Mezramız, mezarlarımız burada...”
Biz konuşurken çevremizdeki diğer kadınlar bize biraz daha sokulmuşlardı. Nenenin her sözünü onaylıyorlar, “İstemiyoz, maden falan istemeeyoz!” cümlesini ağızlarından düşürmüyorlardı.
Onların bu sözlerini kaldığı yerden devam ettirdi nene; “İstemeyoz helbet! Bize ne faydası olacak bu madenin? 12 kişi çalışacakmış madende. Çalışmayıvesin, aç mı açıkta mı kaldık şimdiye kadar...” dedi.
Genç, mavi gözlü, yeşil yaşmaklı bir kadın nenenin soluklanması sırasında araya girdi. “O tepede bizim su havuzumuz var. Yabanın kurdu, kuşu, böceği içsin diye, hayır için yaptık. O ne olacak?” dedi.
Yanında, ondan biraz daha yaşlıca görünen, konuşurken beyaz yüzündeki derin çizgilerin daha da bir belirginleştiği başka bir kadın “Ya garganlarımız?” dedi. “Garganlarımız ne olacak? Gargan olmazsa arılar nereye konacak?”
Köylü kadının gargan dediği yabani lavanta, ya da karabaş otu denilen domur domur mor çiçekleri olan çok hoş kokulu bir bitkiydi. Özellikle çam ormanlarının fazla bulunmadığı Ege’nin bu dağ köylerinde gargan otu arıların en sevdiği bitki idi ki az miktarda üretilen gargan balı da bu nedenle çok çok değerliydi.
Nenenin ardından konuştuğum tüm köylülerin dilinden hep aynı cümleler çıktı neredeyse; “Madeni istemeyoz”, “tepedeki su hayratı”, “meramız”, “mezarlarımız”, “gargan otu”...
Köy kahvesinin önüne kurulan ses sistemi ile en uzaktaki köylülerin bile rahatça duyduğu konuşmalarda da benzer cümleler kuruldu hep. “Maden yapılmak istenen yer köyümüzün merası. Maden 1200 dönümlük meramızı elimizden almak istiyor. Meramız bu madene ne zaman satılmış haberimiz dahi olmadı. Bu bölgede 10 bin kovanımız var. Bu meradan, kovanlardan 600 köylü ekmeğini kazanıyor. Bir şirket kasasını dolduracak diye bizim meramız, menengiç ağaçlarımız, gargan otlarımız niye yok olsun? Asla izin vermeyeceğiz!..”
Öğleyin başlayan toplantı ikindi vaktine kadar sürdü. Güneş Gökbel Dağı’na doğru yavaş yavaş eğilerek giderken iki saatten fazla süren toplantıyı sona erdirdi köylüler. Mavi plastik sandalyeler toplandı, ses sistemi söküldü. Menengiç ağacının altındaki kadınlar da kendi aralarında mırıl mırıl konuşarak akşam işlerini görmek için evlerine dağıldılar. En son iki eli değnekli, çipil gözlü nene kalktı ağacın altından. İki büklüm belini doğrultmaya çalışarak, iki elindeki değneklere dayanarak yavaş yavaş yürüdü geçti önümüzden. Yanımızdan geçerken hâlâ kendi kendine söyleniyordu; “Mor çiçekli garganlarımız, arılarımız, anılarımız...”
/././
ABD savaş gemilerini İsrail’in emrine açmasaydı… İngiltere, Kanada, Çin, Fas, Hindistan, Ürdün… Tüm bunlar olmasaydı bu savaş durdurulabilirdi. Türkiye bu kilit ülkeleri ticaret ile besliyor.
Dünya devletleri İsrail’in Filistin’de giriştiği soykırımı durdurmak isteseydi, bunu yapabilirlerdi. Uluslararası Adalet Divanının “soykırım” yargılamasını kabul etmesine rağmen, savaş taleplerinin gerektirdiği askeri mallar; bunu destekleyen petrol, teknoloji sanayi üretimi savaş makinesi İsrail’i beslemeye devam ediyor.
ABD hükümeti İsrail’e 7 Ekim-24 Aralık arasında ABD’den 244 kargo uçağı ve 20 gemiye yüklenen 10 bin tondan fazla silah transfer etti.
Savaş sanayi İsrail’e mühimmat, savaş uçağı satmasaydı; ABD savaş gemilerini İsrail’in emrine açmasaydı, İngiltere İsrail’e F-35 savaş uçaklarını göndermeseydi, askeri üslerini açmasaydı, Kanada İsrail’e konvansiyonel silah satmasaydı, Çin ABD için F-35 parçaları üretmeseydi, Fas topraklarında İsrail için askeri istihbarat üssü inşa etmeseydi, İsrail’in en büyük silah tekeli Elbit için ülkesinde iki silah fabrikasının kurulmasına izin vermeseydi, Hindistan İsrail ile ortak askeri tatbikat koordine edip ortak silah üretimi yapmasaydı, Ürdün İsrail ile ticareti sürdürmeseydi… Bu savaş durdurulabilirdi.
SAVAŞ MAKİNESİNİ BESLEYENLERİ BESLEMEK
Türkiye, bu savaşta kilit ülkeler olan ABD, İngiltere, Almanya, Kanada, BAE, Suudi Arabistan, Ürdün ve Hindistan ile ticareti canlı tutmaya devam etti. İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarının başladığı günden bugüne Türkiye’den ABD’ye 13 milyar dolar, İngiltere’ye 12.5 milyar dolar, Almanya’ya 18 milyar dolar, Birleşik Arap Emirlikleri’ne 6.3 milyar dolar, Suudi Arabistan’a 2.6 milyar dolar, Kanada’ya 1.5 milyar dolar, Hindistan’a 1.2 milyar dolar, Ürdün’e 764 milyar dolar tutarında ihracat yapıldı. Söz konusu 8 kilit ülkeye yapılan ihracat tutarı ekonomik resesyon dışındaki Almanya ve Hindistan dışında hiç azalmadı, aksine artış gösterdi. Türkiye; Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye'ye yönelik saldırılarda kullanılan silah ve diğer askeri teçhizatı sağlayan ülkeleri beslemeye devam etti ve ediyor.
SOYKIRIM VE SAYISIZ TİCARİ İLİŞKİ
Savaş, hisse senedi piyasasında özellikle ABD’de kurulu silah tekellerin kaldıracı oldu. Şirketler değerlerini katladı. Aralarında tanıdıklarımız var. Türkiye’de Koç Holding ile yarı yarıya ortaklığı bulunan ABD’li Ford ticari pikap kamyonetlerini zırhlandırıp Gazze savaşı için İsrail’e teslim etti. General Motors İsrail ordusu için motor ve şanzıman ünitesi üretti. Türkiye’de otomobil üreten Hyundai’nin ürettiği ekskavatörler de, Türkiye pazarına çoktan açılmış JBC’nin iş makineleri de ocak ayında Doğu Kudüs’te Filistinli ailenin evini yıkıyordu. Bu iş makinelerini taşıyan Mercedes Arocs kamyon Türkiye’de üretilmiş olabilir miydi? Soykırım ile doğrudan ilişkili sayısız ticari ilişki ve bağa siyasal iktidar gözlerini kapatmışken, kasım ayında Gazeteci Metin Cihan bir başka ticari ilişkiyi faş etti: “Cumhurbaşkanı Erdoğan 17 Ekim'de bir hastaneyi bombaladığı için İsrail'i kınarken, oğlu Burak'ın şirketi İsrail limanında yükleme yapıyordu. 28 Ekim'de Erdoğan yine İsrail'i eleştirirken ve insanları mitinge çağırırken, oğlunun gemisi kargosuyla Cebelitarık Boğazı'ndan geçiyordu.”
DAVA VE TİCARET
Erdoğan bir yandan Netanyahu’yu ‘Hitler’e benzetirken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “İsrail ile ticari ilişkiler Filistin davasına zarar vermiyor” diyordu. Ekim-aralık arasında Türkiye’den İsrail’e 1 milyar 22 milyon dolarlık ihracat yapıldı.
Kamuoyu tepkisine dayanamayan Ulaştırma Bakanı Abdülkadir Uraloğlu, “7 Ekim-31 Aralık 2023 tarihleri arasında, Türkiye limanlarından İsrail’e 701 gemi sefer yapmıştır. Bu da günde ortalama 8 gemiye tekabül etmektedir. Bu rakamlar gerek ülkemizden direk İsrail limanına giden, gerekse transit olarak bizim limanımıza uğrayarak İsrail’e giden gemi sayısının toplamıdır” dedi.
İktidar, başta İsrail ve onun ‘savaş suçlusu’ müttefikleriyle ticari ilişkileri 6 ay 26 gün boyunca hiçbir şey olmamışçasına sürdürdü. Kesmedi, ‘ticareti kesin’ diyenler teker teker gözaltına alındı.
İKİNCİ PERDE İHRACAT YASAĞI
Ticaret Bakanlığı, 3 Mayıs 2024’te "İsrail hükümeti, Gazze'ye kesintisiz ve yeterli miktarda insani yardım akışına izin verinceye kadar" İsrail ile ihracat ve ithalatın durdurulduğunu açıkladı. Kararı sürpriz olarak niteleyen ihracatçı bir patron aynı gün önemli bir ‘sufle’ verdi: “Siparişleri Mısır, Ürdün ya da Lübnan üzerinden gönderip gönderemeyeceğimize bakacağız, bu durumdan nasıl kurtulacağımızı bilmiyorum."
Türkiye İhracatçılar Meclisi verileri, mayıs ayında İsrail ile ticaret hacminin 440 milyon dolardan 4.4 milyon dolara çekildiğini gösterdi. Gümrükleri İsrail kontrolünde olan, o aylara kadar 36 bin kişinin hayatını kaybettiği, Gazze Şeridi’nde 37 kişinin açlıktan hayatını kaybettiği Filistin, Türkiye’den ihracatını yüzde 338 (4.5 kat) artırdı. 2023 yılı mayıs ayına göre Filistin’e yapılan çelik ihracatı yüzde 191, çimento ihracatı yüzde 2 bin 728, deri ürünleri ihracatı yüzde 13 bin, demir ve demir dışı metal ihracatı yüzde 458 arttı. Hayatın olağan akışına aykırı bu artışları görünce 4 Haziran’da “İsrail ile ticaret Filistin postunda mı sürüyor?” sorusunu yönelttik, yanıt alamadık. Ağustos verileriyle tekrar sorduk, yine yanıt alamadık. Türkiye İhracatçılar Meclisi ve Ticaret Bakanlığından çıt çıkmadı. Ağustos ayında Sözcü gazetesinden Emre Deveci Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mustafa Gültepe’ye aynı soruyu sordu. Gültepe, İsrail'e değil Filistin'e ihracat yaptıklarını, yasak olduğu için İsrail'e ihracatın mümkün olmadığını, Filistin'e ihracatta çok yüksek artış olmasının nedenini ise bilmediğini söyledi.
Çelik ihtiyacının yüzde 65’ini Türkiye’den karşılayan İsrail’e çelik ihracatı sıfırlanınca-tesadüfün böylesi- bir yılda çelikte en fazla ihracat artışı Filistin'e gerçekleşti. Savaşsız dönemde Türkiye’den 156 bin dolarlık çelik ithal eden Filistin, savaş ile birlikte Türkiye’den 48.6 milyon dolarlık çelik ihraç etti. Artış oranı yüzde 30 bin 930! Nedeni ise herkesin bildiği sır olmalı.
SOYKIRIM MI, PARA MI?
Türkiye, İsrail ile ticari ilişkilerini kesmedi. Bir yılda İsrail’e 2 milyar doların üzerinde resmi kayıtlı ihracat yapıldı. İsrail ve müttefikleriyle ticaret sürüyor. Kayıtsız ya da başka postlarla... İsrail, hâlâ en kritik savaş ihtiyaçlarından olan petrolü Türkiye’nin altyapısı (Bakü-Ceyhan-Tiflis boru hattı) ve topraklarından geçen petrol ile karşılıyor.
Mehmet Şimşek’in, “Önümüzdeki dönemde iç talep yavaşlayacak mutlaka dış pazar arayışına girsinler” dediği, iç talebin kısıldığı bir dönemde ihracatçı patronlar yalnızca bugünü değil, yarını da düşünüyor. Soykırıma suç ortağı olmamaya değil, İsrail pazarını kaybetmemeye teşneler. Bu zıtlık yüzlerce yıllık zıtlıktır. Paranın tarihi ile savaş, soykırım, yalan ve talanın tarihi bu yüzden birlikte yazılır. İşte bu yüzden paradan kan damlar.
Gazze’de “Hamas’la mücadele” adı altında kenti büyük bir yıkıma uğratan ve 41 binden fazla sivilin ölümüne neden olan saldırı, işgal ve katliamlarını bir yıldır sürdüren İsrail gericiliği, ABD ve Batılı emperyalistlerin destek verdikleri bu saldırı, katliam ve işgallerini bu kez “Hizbullah’la mücadele” adı altında Lübnan topraklarına taşımış bulunuyor. Ancak lafa gelince kendisini “Filistin davasının en büyük savunucusu” ilan eden Cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun iktidarının bu saldırganlık karşısında son bir yılda ortaya koyduğu tutum, ABD, NATO ve Batılı emperyalistlerle bağımlılık ilişkileri ve bu ilişkilerin çizdiği sınırların ötesine geçmediğinin/geçemediğinin görülmesi bakımından oldukça çarpıcı oldu.
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırı ve işgalinin ilk günlerinde (28 Ekim 2023) İstanbul’da iktidar ve destekçilerinin düzenlediği Büyük Filistin Mitinginde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan “Gazze için kıyamdayız” açıklamasını yaparak “kutsal savaş” ilan etmişti. Erdoğan’ın ‘Cumhur İttifakı’ndaki ortağı MHP Lideri Devlet Bahçeli de “ecdat mirası” dediği “Gazze’deki çocuklara kol kanat germek için yola revan olmazsam namerdim” çıkışını yapmıştı. Erdoğan ve Bahçeli, İsrail’in saldırganlığının bu boyutlara ulaşacağını tahmin edemedikleri için olsa gerek o dönem Filistin sorununu iç politikada bir istismar konusu haline getirmeye dönük İsrail’e karşı ‘yüksek dozlu’ açıklamalar yapmışlardı. Ancak İsrail’in Gazze’deki işgali ve çoğu kadın ve çocuk olmak üzere sivillere yönelik katliamları arttıkça yapılan bu açıklamalar İsrail saldırganlığına karşı hiçbir adım atmayan/atamayan Erdoğan iktidarına bir bumerang gibi dönmeye başladı.
Erdoğan lafa gelince Netanyahu’yu “katil” ve İsrail’i de “savaş suçlusu” ilan ediyordu ama Türkiye’den çimento, çelik, petrol (Azeri petrolü) gibi stratejik önemdeki ürünler başta olmak üzere İsrail’e ihracat da artarak devam ediyordu. Üstelik bu ilişkileri protesto eden sadece sol-sosyalist güçlere değil, ‘Filistin için Bin Genç’ grubunun protestolarında görüldüğü gibi iktidarın zamanında istismar konusu yaptığı türbanlı kadınlara da şiddet uygulanıyor, ters kelepçe takılarak gözaltına alınıyorlardı.
‘BU İŞ BİTTİ’ DEDİ AMA BİTMEDİ
Gazze ve Filistin sorunu konusunda uygulanan bu ikiyüzlü politika, AKP’nin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde 2002’den bu yana ilk kez ikinci parti konumuna düşmesinde ve bu sorunu gündemde tutan İslamcı Yeniden Refah Partisinin öne çıkmasında önemli bir rol oynadı. Gazze’de soykırıma varan katliamlara rağmen devam eden ve toplumun geniş kesimlerinin tepkisini çeken İsrail ile ticaret konusunda bu seçim sonuçlarının ardından Erdoğan’dan “Bu iş bitti” açıklaması geldi. Fakat bu açıklamanın ve İsrail ile ticareti kesme kararının da bir aldatmacadan ibaret olduğu ve İsrail ile ticaretin başka biçimler altında sürdürüldüğü çok geçmeden bir kez daha ortaya çıktı. Şirketler, konşimento (taşıma senedi) üzerinde tahrifat yaparak (Gemiler limandan çıktıktan sonra teslimat adresi değiştirilerek) bu ticareti sürdürüyordu. İsrail ile ticaretin sürdürülmesinin bir diğer biçimi de bu ticaretin Filistin’de kurdurulan sahte şirketler üzerinden yapılmasıydı. Mesela 2024 ocak ayında 13 milyon dolar olan Filistin ile ticaret, “İsrail ile ticaret yasağı”nın ardından ağustos ayında 128 milyon dolara çıkmıştı (02 Eylül 2024 tarihli Evrensel, Uğur Zengin haberi).
ABD, AB ve NATO, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırı, işgal ve on binlerce sivilin canını alan katliamlarını “İsrail’in kendini savunma hakkı” adına desteklemekle kalmadılar, askeri ve mali yardımlarını da aralıksız sürdürdüler. Bugün de İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırı ve işgalini de terör örgütleri listesine aldıkları ama Lübnan siyasetinin önemli aktörlerinden biri olan “Hizbullah ile mücadele” adı altında destekliyorlar.
ERDOĞAN KATLİAMI NE KADAR SORUN EDİYOR?
Erdoğan iktidarının Gazze’deki işgal ve katliamı, Filistin davasını ne kadar sorun ettiğini İsrail’i destekleyen bu emperyalist güçlere karşı tutumundan da anlayabiliriz.
Peki, bu süre boyunca İsrail saldırganlığının en büyük destekçisi ve dayanağı konumunda olan bu emperyalist güçler ve onların savaş örgütüne (NATO) karşı Erdoğan iktidarı nasıl bir politika izledi?
Geçtiğimiz 1 yıl Erdoğan iktidarının İsrail destekçisi Batılı emperyalistlere karşı tutum almak bir tarafa bu güçlerle bağımlılık ilişkilerini geliştirmek, onların eksenine daha fazla bağlanmak üzere yeni adımlar attığı bir yıl oldu.
ABD ve NATO’nun İsrail saldırganlığına verdiği açık desteğe rağmen Erdoğan, Ocak 2024’te İsveç’in NATO üyeliğini onayladı.
Mart ayında Dışişleri Bakanı Fidan ve MİT Başkanı Kalın ABD’ye art arda ziyaretler gerçekleştirdi. Bu ziyaretlerde Irak’la imzalanan ‘Kalkınma Yolu’ ve güvenlik anlaşmaları konusunda özellikle bölgede İran’ı dengeleyici bir rol üstlenme üzerinden ABD ile pazarlıklar yapıldı.
Mayıs ayında BOTAŞ ile dünyanın en büyük enerji tekeli olan ABD’li ExxonMobil arasında LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz) alımı konusunda 10 yıllık bir anlaşma imzalanarak ABD’nin Erdoğan iktidarının önüne koyduğu ev ödevlerinden biri daha yerine getirildi.
Ağustos ayında özellikle İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının arttığı ve bu saldırıların bir bölgesel savaşı başlatıp başlatmayacağı tartışmasının yapıldığı günlerde Erdoğan iktidarı tepkilerden korktuğu için bunu gizlemeye çalışsa da Türkiye ve ABD’nin Doğu Akdeniz’de ortak bir deniz tatbikatı düzenledikleri ortaya çıktı.
Avrupa Birliği (AB), Erdoğan iktidarının bu ev ödevlerini yerine getirmesinin mükafatını Dışişleri Bakanı Fidan’ı 5 yıl aradan sonra Brüksel’de yapılan AB dışişleri bakanları gayriresmi toplantısına çağırarak verdi.
Bu adımların atılmasından duyulan memnuniyeti, geçtiğimiz ay görev süresi dolan Eski ABD Ankara Büyükelçisi Flake, “Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinin ve ABD ile ortaklığının hiç olmadığı kadar güçlü olduğu” sözleriyle ortaya koymuştu.
Geçen yılın 7 Ekim’inden bu yana ABD Dışişleri Bakanı Blinken, İsrail’e karşı gelişmesi muhtemel tepkileri engellemek amacıyla bölge ülkelerini tam on kez ziyaret ettiği halde bu ziyaretlerin sadece ikisinde Türkiye’ye uğramıştı. Ancak Blinken’in bu ziyaretlerinde Türkiye’yi pas geçmesinin sebebi görünüşte Hamas’a verilen destek, gerçekte ise, Erdoğan iktidarının bu dönem boyunca ABD ve NATO için sorun teşkil edecek bir tutum içine girmemiş olmasıydı.
Kaldı ki, Erdoğan iktidarı geçtiğimiz yılın 7 Ekim’inden önce İsrail ile diğer bölgesel sorunlar nedeniyle bozulan ilişkilerini ‘normalleştirme’ yönünde bir süreç işletiyordu. Bu kapsamda 2022 yılının mart ayında İsrail Cumhurbaşkanı Herzog Türkiye’ye gelmiş ve Erdoğan’ın da İsrail ziyareti için plan yapılmıştı. Başka bir deyişle İsrail’in Gazze’de bütün dünyanın gözü önünde gerçekleştirdiği saldırı, işgal ve katliamlar olmasa Filistin sorunu İsrail ile ilişkileri ‘normalleştirme’nin önünde bir engel oluşturmuyordu.
İKTİDARIN ZAYIF KARNI: KÜRT SORUNU
Burada aynı zamanda Erdoğan iktidarının zayıf karnı olarak Kürt sorununu da not etmek gerekiyor. Çünkü Gazze’deki sürecin başlamasından hemen önce Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Rojava’daki Kürt özerk yönetimi için “Artık bütün yer altı ve yer üstü tesisleri hedefimizdir” açıklamasını yapmış; yüz binlerce insan için hayati önemdeki okul, hastane, su ve elektrik tesisleri bombalanmıştı. Netanyahu da bu gerçeği bildiği için Erdoğan kendisini ne zaman eleştirse “Bana ahlak dersi verecek son kişi sensin” diye yanıt veriyordu.
Bütün bunların yanı sıra İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırı ve işgaliyle bağlantılı olarak Erdoğan iktidarının pozisyonu konusunda şu noktaya dikkat çekmek açıklayıcı olacaktır. Erdoğan iktidarı 2011’de Suriye’ye müdahale politikasının öncülüğüne soyunduğunda -ki bu politika İran’ın merkezinde yer aldığı ve Suriye, Irak, Lübnan, Filistin ve Yemen’den güçlerin içerisinde yer aldığı direniş eksenini parçalamayı hedefliyordu- bugün İsrail’in hedefinde yer alan Lübnan Hizbullah’ı bu müdahalenin başarısızlığa uğratılmasında kritik bir rol oynamıştı. O dönem Erdoğan iktidarı ve desteklediği cihatçı gruplarla birlikte İsrail’in de Hizbullah’ın Suriye’deki güçlerine yönelik hava saldırıları düzenlemesi, Erdoğan iktidarı ve İsrail’in, bölgesel egemenlik mücadelesinin aynı tarafında yer aldığının görülmesi bakımından önem taşıyordu.
Özetle Filistin sorunuyla bağlantılı olarak bölgede son bir yılda yaşananlar bize hamasetin ötesinde Erdoğan iktidarının gerçek yüzünü bir kez daha gösterdi: Zaman zaman emperyalistler arasındaki çelişkileri kendi çıkarları için kullanmaya çalışmasıyla gündeme gelen Erdoğan iktidarı, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki saldırı ve işgali gibi kendisine manevra alanı bırakmayan durumlarda oyunu ABD-NATO ve Batılı emperyalistlerin kurallarına göre oynuyor!
/././
Yunanistan ve Türkiye: Sorunun mu bir parçası yoksa çözümün mü? Bu bize bağlı! -George PAVLOPOULOS*-
Basit gerçek şu ki, Ege’nin her iki yakasındaki hükümetler ve burjuvazi, Ortadoğu’da ve Güneydoğu Akdeniz’de çözümün değil, sorunun bir parçasıdırlar.
İsrail’in Filistinlilere ve Ortadoğu’nun diğer halklarına karşı yürüttüğü soykırım savaşı devam ederken, bölgesel bir savaşa dönüşme tehdidi son yıllarda hiç olmadığı kadar açık ve büyük. Özellikle de İsrail birlikleri ve tanklarının, Hizbullah liderinin ve ülkedeki FHKC ve Hamas’ın da aralarında bulunduğu birçok üst düzey yetkilinin öldürülmesinin ardından Lübnan’ı işgale başlamasından sonra.
Gazze ve Batı Şeria, Lübnan, Suriye ve Yemen’e yönelik saldırılar, ABD ve diğer batılı hükümetlerin desteğini alan terör devletinin durmayacağını kanıtlıyor. En azından durmaya zorlanana kadar, ki bu da ancak kitlesel ve küresel bir savaş karşıtı hareketle başarılabilecek bir şey.
Bölge ve insanlık için tehlike çok büyük. Her şeyden önce halklar için, çünkü onlar (yani biz) çağımızın emperyalist savaşlarında, Ukrayna’da açıkça görüldüğü gibi, “kurbanlık et” olacaklar. Gideon Rachman’ın Financial Times’ta yazdığı gibi, “Netanyahu Ortadoğu’da yeni bir bölgesel düzen getirmeyi hayal ediyor olabilir. Ancak bölgesel kaos -getirdiği tüm tehlikelerle birlikte- daha olası bir sonuç gibi görünüyor.”
Bu bağlamda, ülkelerimizin hükümetlerinin bilinçli olarak seçtikleri rolün farkında olmalıyız. Yunan hükümeti İsrail’i ve savaş hedeflerini destekliyor ve kendisini “tarihin doğru tarafına” koyduğunda ısrar ediyor. İsrail ordusuna mümkün olan her türlü yardımı sağlıyor, Yunanistan hava sahasında sık sık askeri tatbikatlar yaparak bölgedeki diğer egemen ülkelere karşı saldırıları teşvik ediyor. Bazı medya kuruluşlarına göre, ABD’nin uçan radarlarının (AWACS) Beyrut banliyölerinde Hasan Nasrallah’ın öldürüldüğü bombardımanla ilgili olarak İsraillilere önemli bilgi ve yardım sağlamak üzere Yunanistan’dan havalanması tesadüf değil.
SAHTE ANLATI: YUNANİSTAN TÜRKİYE’YE KARŞI
Hükümet aynı zamanda Yunanistan’ı NATO ve ABD’nin büyük bir askeri ve hava üssüne dönüştürüyor. Ülke halihazırda Kiev’e silah ve mühimmat transferi için önemli bir merkez konumunda ve bu da onu son 31 ayda her iki taraftan da bir milyondan fazla can kaybına neden olan bu çatışmada da aktif bir oyuncu haline getiriyor.
“Batı’nın iyi adamı” olduğunu kanıtlayan Yunan hükümeti, savaş uçakları, fırkateynler ve çok daha fazlası gibi yeni, gelişmiş ve daha ölümcül silahlar için milyarlarca dolar harcıyor. Üstelik bunu, milyonlarca insanın düşük ücretlerden, yüksek hayat pahalılığından, işsizlikten ve kamu sağlık ve eğitim sistemlerinin tahribatından muzdarip olduğu bir dönemde yapıyor.
Bunu nedensiz yapmıyor. ABD ve AB’nin çıkarlarına hizmet etmek, onları bölgedeki enerji rüşvetinden daha büyük bir pay alacaklarına ve Türkiye ile çatışmada Batılı “büyük güçlerin” desteğini alacaklarına inandırıyor. On yıllardır bize söylenen, her şeyin sorumlusunun, ne pahasına olursa olsun karşı koymamız gereken “Türk tehdidi” olduğudur.
Uluslararası alanda tanınan Kıbrıs hükümetinin tutumu da neredeyse aynı. Ada, Yunanistan ve Türkiye’den çok daha küçük olmasına rağmen, kritik ve stratejik konumu çok daha büyük bir rol talep etmesini sağlıyor. Elbette bunun karşılığında bölgedeki İngiliz ve ABD savaş makinelerinin ana tesislerine ev sahipliği yapmakta ve İsrail’in şiddetli bir destekçisi olmaktadır.
Tüm bu argümanlar her iki ülke halkından gerçeği gizleyerek sanal bir gerçeklik ve sahte ikilemler yaratıyor. Erdoğan’ın sürekli olarak “Mavi Vatan” gibi davalar için bastırdığı ve ikiyüzlü şekilde kendisini İsrail saldırganlığına karşı Filistinlilerin savunucusu olarak sunduğu Türkiye’deki duruma benzer bir şey: Halbuki Kürtlerin haklarını bastırırken Suriye ve Irak gibi komşu ülkeleri de işgal etti.
Basit gerçek şu ki, Ege’nin her iki yakasındaki hükümetler ve burjuvazi, Yunanistan ve Türkiye arasındaki çatışmada ve toplumlarımızda ekilen nefrette aynı sorumluluğu paylaşmaktadır. Ortadoğu’da ve Güneydoğu Akdeniz’de çözümün değil, sorunun bir parçasıdırlar.
Onlara karşı, NATO ve AB’ye karşı, her türlü zalime karşı, barış-ekmek-sağlık-demokrasi için mücadele, tüm savaşların sona ermesi için verilen acil mücadeleye katkıda bulunabilmemizin en iyi yoludur. Pink Floyd’un onlarca yıl önceki anıtsal albümü “The Wall/Duvar”da söylediği gibi, birlikte ayakta kalırız, bölünürsek düşeriz.
* PRIN Gazetesi Editörü /././
Meksika'da feminist dönem -Ertan Erol-
Geçtiğimiz haziranda başkanlık seçimlerini kazanan Claudia Sheinbaum, 1 Ekim itibarıyla yemin ederek göreve başladı. Meksika güçlü bir başkanlık sistemine sahip, ancak başkan sadece bir defalığına ve 6 yıllık bir dönem için seçilebiliyor. Bu durum, dünyada pek örneği bulunmayan siyasal bir yapıyı da beraberinde getiriyor. Başkan, yasama tarafından yürütme faaliyetlerini icra ederken büyük sınırlandırmalar ile karşılaşmadığı için 6 yıl boyunca ülkedeki en güçlü siyasi figür durumundayken dönemi bittiği andan itibaren siyaset sahnesinden çekilmek durumunda kalıyor. Bir başka deyişle, güçlü başkanlığın etkisi tek dönem seçilme ile sınırlandırılmış oluyor.
Geçtiğimiz yüzyılda bu durumun dışına çıkabilen çok fazla siyasi figürün olduğunu söylemek zor. Meksika petrollerini millileştiren efsanevi başkanlardan Lázaro Cárdenas’ın bile görev süresi bittikten sonra Meksika siyasetine yön verebilme kapasitesi oldukça sınırlı kalmıştı. Belki en önemli istisnalardan biri 1990’ların yıkıcı neoliberal programının mimari Carlos Salinas olarak gösterilebilir. Tek parti rejimindeki parti içi ve devlet içi güç mekanizmalarındaki kontrolü Salinas’ın uzun süre iktidar olmasa da muktedir olan bir siyasi figür olmasına yol açmıştı.
Andréa Manuel López Obrador ise bu geleneğin dışında kalan bir lider. Meksika yakın tarihinde örneği olmayan bir biçimde başkanlığını yüzde 80 gibi bir onay ile tamamlayan AMLO, hile ile kaybettiği 2006 seçimlerinden bu yana ülkedeki sol-sosyal demokrat-sosyalist siyasetin en önemli ismi durumunda. Döneminde ücretlerde büyük ölçüde bir iyileşme gerçekleşti, evrensel emeklilik uygulaması ülkenin tamamına yayıldı, sosyal yardımlar genelleşti, kamu yatırımları arttı ve tüm bunlar gerçekleşirken ülkedeki mali ve parasal istikrar hiç bozulmadı, doğrudan yabancı yatırımlar katlanarak arttı. Meksiko City belediye başkanlığından başlayan, müesses nizamın ülkenin yönetimini almasına izin vermemesine rağmen yılmayarak mücadele eden, kendi partisini kurup sonunda başkan seçilen AMLO tüm bu siyasi gücüne rağmen Palanque’deki çiftliğinde emekli olmak üzere görevi mücadele arkadaşı ve AMLO gibi eski bir Mexico City belediye başkanı olan Claudia Sheinbaum’a devretti.
Sheinbaum, kongrede sembollerle dolu bir tören ile yemin ederken, AMLO’nun başlattığı dönüşüm sürecinin ikinci katına çıkıldığı ve bir devamlılığın hakim olacağı mesajını konuşmasının merkezine oturttu. Başkanlık kuşağını Meksika solunun en eski kadın siyasetçilerinden olan ve törenden 6 gün sonra hayatını kaybeden 94 yaşındaki Ifigenia Martinez takarken, başkana eşlik eden tüm askerler kadın harp okulu öğrencilerinden seçilmişti. Sheinbaum başkanlık döneminin ülkede feminist bir dönem olacağını ilan etti ve resmi başkanlık logosunu elinde Meksika bayrağı taşıyan bir Meksikalı kadın olarak belirledi. Bu feminist dönemin içi boş bir ifade olmadığının altını çizmek gerekiyor. Son yıllarda Meksika siyasetinde temsil oranlarından yürütme ve karar alma mekanizmalarında yer almaya kadar kadınlar gerçekten de azımsanamayacak bir güce sahipler.
Sheinbaum’a Obrador döneminden kalan en büyük sorun ise yargı reformu olacak. Hakimlerin ve Anayasa Mahkemesi gibi yüksek yargı organlarının üyelerinin halk tarafından seçilmesini öngören yasa Anayasa Mahkemesi tarafından anayasal olmadığı yönünde bir karar ile engellenmeye çalışılıyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı Norma Lucía Piña yemin töreninde rahatsızlığını açık bir biçimde gösterse de Sheinbaum yargı reformunu koruyacakları yönündeki mesajı da ilk konuşmasına eklemişti. Ülkedeki güvenlik sorunları, ekonomik eşitsizlikler Sheinbaum’un gelecek altı yılının temel meselelerinden olacak. Ancak belki de en önemlisi kendini feminist olarak ilan eden bir hükümetin başarısı bu iddiasının altını somut bir biçimde doldurabilmesi, Meksikalı kadınların toplumsal kazanımlarını, hayat koşullarını, ücretlerini, çalışma ilişkilerini iyileştirebilmesi, hak ve özgürlüklerini güçlendirebilmesi ile ölçülecek.
(Evrensel)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder