Şii düşmanlığından ‘Siyasal Aleviliğe’, oradan Alevi açılımına: AKP ne yapmak istiyor?-Ali Ufuk Arikan-
İran-İsrail savaşı başladığında fanatik bir İsrailcilik ortaya çıktı, İran’ın beli kırılacak, Türkiye’nin önü açılacaktı. Bununla bağlantılı olarak Suriye’de Esad düştüğünde ‘Siyasal Alevilik’ diye bir şey ortaya attılar, ülke içine sopa gösterip üstüne de Alevi katliamlarını meşrulaştırmayı denediler. Şimdi de Alevi açılımı peşindeler, bu tabloya rağmen değil, bu tablonun üzerine.
Türkiye’de henüz Kürt açılımının nereye doğru seyredeceğinin tam olarak kestirilemediği ama büyük rüzgarlar estirildiği sırada soL, AKP’nin bir Alevi açılımına da hazırlandığı bilgisini edinmiş, Mayıs ayından bu yana devam eden bu hazırlıklar henüz hızlanmadan önce de konuyu gündeme getiren tek yayın olmuştu.
Bu başlıkta henüz sessizlik sürerken düzen cephesinden alttan alta hızlı adımlar atılmaya başlandı.
Hacıbektaş’taki açılış, Bingöl’ün Bahçeli’ye hediye ettiği bağlamanın ötesinde bir hazırlık var.
soL’un pazartesi değerlendirmeleri serisinin ilkinde, AKP’nin Alevi açılımının arka planına ve nasıl bir zeminde hareket edildiğine işaret edeceğiz.
Yeni Osmanlıcılık göz karartırken gelen hamleler
Öyle bir çiğlik, öyle bir çürüme var ki…
“…Bunlar İran-İsrail savaşı sonucunda doğacak "güç boşluğunu" doldurmanın hayalini kuruyor, "Bize fırsat doğuyor, önümüz açılıyor..." diyerek ellerini ovuşturuyorlardı. Akılları sıra ABD veya İsrail İran'a vuracak, bize de gün doğacaktı. E tabii, "Osmanlı'yı kursun da isterse ABD kursun..." demenin doğal sonucu budur.”
Bu sözleri AKP ikiyüzlülüğü canına tak eden, bunu ortaya koymaya çalışan bir muhalif yazar kaleme almadı.
Yılların yandaş yazarlarından, Sabah gazetesi yazarı Salih Tuna’nın sözleri bunlar.
Öyle gözü dönmüş bir pasta aşkı, öyle gözü dönmüş bir gericilik ki bu, soykırımcı dedikleri İsrail’in İran’ın belini kırmasını, İran’ı yok etmesini dört gözle beklediler.
İran İsrail tarafından un ufak edilecek, İran’ın çözülüşünden Türkiye güçlü çıkacaktı.
Tuna’nın sözünü ettiği Yeni Osmanlı hayali tam da burada filiz veriyordu çünkü.
Gece gündüz İsrail’e soykırımcı diyen gericilerin Şii düşmanlığı, İsrail düşmanlığının önüne geçiyordu sonuç olarak. Sadece dinsel nedenlerle değil, güç ve para ihtirası nedeniyle de.
O yüzden İran İsrail tarafından vurulurken Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, şunları diyordu:
“İran’ı İslâm dünyasının istikrarını bozacak emperyal güç haline getirerek İslâm dünyasının başına bela etmek istiyorlar. İslâm'a karşı İslâm Savaşı’nın kalıcı tohumları ekiliyor İran güçlendirilerek ve bölgenin başına bela edilerek…”
Aynı yazıda “Batı’nın İran’ın Irak’a yerleşmesini, Suriye’de yarım milyon Sünnî Müslümanı kıtır kıtır doğramasını, Yemen’i, Beyrut’u, Körfez ülkelerini işgal etmesini sağladığı” da iddia ediliyordu.
Tuna isyanında haklı, bu kadarı da ahlak sorunuydu gerçekten…
Üstelik bu sadece İran başlığında karşımıza çıkan bir durum da değil. Filistin’de de Suriye’de de aynısını görmüyor muyuz?
Suriye’ye dönelim, Esad’ın ABD-İngiltere-İsrail damgasını taşıyan operasyonla iktidardan düşürüldüğü günlere.
Aynı cenahtan zafer naraları geliyor, her yanı kaplıyordu.
Tam da aynı günlerde alevlenen bir tartışma daha başlatıyordu gericiler, “Siyasal Alevilik” diye.
Zamanlama tesadüf değildi.
Esad üzerinden Aleviler hedef alınıyor, Suriye’de Alevilerin kafasını kesen HTŞ’ye destek verilmesi tepki çekmesin diye ön alınıyordu.
Hem İran’da hem Suriye’de İsrail ile aynı pozisyonda yer almayı sorun etmeyen iktidar yanlıları bu tablonun tam karşısına Türkiye’deki Alevileri yerleştiriyordu.
Şii, Nusayri, Alevi hepsi bir ve aynı şeydi ve İsrail ve ABD hepsinden daha iyiydi.
Yeni Şafak şu haberi bir işaret fişeği olarak geçiyordu örneğin: “İran’ın fitne ateşini yakmasının ardından Esed destekçisi Nusayrilerin ‘Siyasal Alevilik’ provokasyonları başladı. Hamaney'in kaos çıkartan açıklamalarının ardından Nusayriler Suriye'de karışıklık çıkartmak için sokağa döküldü. Türkiye'deki Şia ve Esed’in etki ajanları da Şebbihaların işkencelerini ‘Alevi katliamı’ olarak pazarlıyor.”
Bununla başladı, gerisi geldi. Alevileri hedef alan bu saldırılar uzun süre devam etti.
İstediklerini kısmen de olsa aldılar.
Suriye’de cihatçı katliamlarına verilen desteğe Alevilerden beklenen tepki gelmemiş, bu hedef göstermelere yanıt verilmemişti.
İran darbe aldı, Esad devrildi, Aleviler sindirildi: Açılım için tam zamanı
Ancak AKP’nin, düzenin taktiği sadece saldırı ve sindirme üzerine değil, aynı zamanda kuşatma, kapsama, parça koparma ve ittifak dağıtma üzerine de kurulu.
Burada kuşatma, kapsama, parça koparma artık daha iyi anlaşıldı, ittifak dağıtma ve kurma başlığını unutanlara ise hatırlatma: Ergenekon sürecinde liberaller, Yenikapı ruhunda tüm düzen partileri, Gezi günlerinde “darbeyi görenler” akla ilk gelenler.
Bu konuda hep maharetli oldu AKP.
Tüm bu saldırıların üzerine Kürt açılımının ardından bir de Alevi açılımının eklenecek olmasında tam da bu yüzden bir tuhaflık yok düzen açısından, tamamlayıcı bir yön var.
AKP iktidarı, İran ve Suriye’de asıl kazanan İsrail ve ABD olurken yine de bu durumu kendi zaferi gibi sunmaya çalıştı.
Bunun bir nedeni yukarıda özetlediğimiz tablo. Bir diğer nedeni de bölgede yakaladığını düşündüğü fırsata her açıdan meşruluk katma.
Tam da bu yüzden İran ve Suriye’deki hamlelerin Türkiye’de Alevileri kuşatma adına gayet elverişli bir tablo yarattığını düşünüyorlar.
Tıpkı Kürt açılımında olduğu gibi bu açılımda da bir dış, bir de iç yön var.
Hem Yeni Osmanlıcılık oynayacaklar hem de demokratçılık…
Alevi açılımında Kürt kartı
Hatırlayalım, Suriye’de Esad iktidarı hedef alındığında hem Kürt milliyetçileri hem de AKP iktidarı ellerini aynı anda ovuşturmuştu, tıpkı İran’da olduğu gibi.
Türkiye’de de cumhuriyet düşmanlığı ve Yeni Osmanlıcılık zemininde, Sünni İslam yorumumun merkezinde olduğu bir “kardeşlik planında” ortaklaştılar. En azından gittiği yere kadar...
İktidar şimdi buradan aldığı ilhamla yeni bir hamlenin hazırlığında.
Burada yukarıda tarif edilen ortaklığı sahaya sürecekleri kesin.
Tek başına Alevi düşmanı gericilerin, Alevi katliamcısı faşistlerin bir açılım yapması ya da etkili bir açılım denemesi zor, devşirmelerle de bu sürecin güçlü ilerlemesinin sınırları var.
AKP’nin bu noktada da Kürt açılımında kendine ortak ettiği gücü, uzun süredir Alevi örgütleri içinde ağırlığını artırmasını da fırsata çevirerek kullanmak isteyeceği ortada.
Alevilerin asıl zaafı ne?
Kağıt üzerinde AKP bu konuda bir önceki Alevi Açılımı sürecine göre daha avantajlı görünüyor olabilir.
Bunun bir nedeni bu tabloyken, diğer nedeni de gericilerin sürekli hedef gösterdiği “Siyasal Alevilik” tarifine rağmen, Alevilerin siyasallaşmasının bir önceki çözüm sürecinin de gerisine düşmüş durumda olması.
Özellikle AKP iktidarının gericiliğin gazına ilk bastığı dönemlerinde Alevi dinamiği oldukça kitlesel mitinglere imza atarken, bu dinamik uzun süredir böylesi bir direnç örgütlemekten uzak görünüyor.
Bunun nedenlerinden birisi, Alevileri yıllarca kendi deposu olarak gören CHP’nin mevcut durumu.
Yılllarca Alevi dinamiğinin solla kurduğu bağı zayıflatan ve düzen içinde tutma görevinin ana halka olan CHP, bir süredir tabiri caizse AKP hamleleri karşısında sadece sürükleniyor. Bu başlıkta da ötesini yapabileceklerini gösterir bir işaret bulunmuyor.
Burada DEM’in olası rolünü yukarıda açmıştık.
İktidar ve ortakları tüm bunları fırsata çevirmeyi deneyecekler, bu kesin.
Hacıbektaş’taki MHP gövde gösterisi, AKP’nin kurduğu paravan Alevi kurumu üzerinden güçlü bir Alevi çıkışına hazırlanma niyeti tam da bununla ilgili.
İddialara göre Bahçeli 29 Ekim’de, geçtiğimiz yıl Kürt açılımında olduğu gibi “güçlü” bir çıkış yapacak.
Bu çıkışı ise yine AKP’nin komisyonu ve Alevilere yönelik ek adımlar izleyecek.
Bunun sınırları olduğu muhakkak.
Geçtiğimiz günlerde bu konuda soL’a konuşan Alevi kurumları temsilcileri bu başlıkta net bir tutum ortaya koydular.
Bu başlangıç için önemli ama daha ötesine ihtiyaç olduğu ortada.
Çıkış nerede?
Türkiye’de düzenin açılım adlı yeni saldırı hazırlığı, CHP’nin ve DEM’in Alevi direncini düzen içine çeken ve etkisizleştiren hamleleri ortada olsa da Alevi dinamiğini tümüyle düzenin hizmetine koşmak pek kolay değil.
Burada cumhuriyet ve laiklikle kurulan güçlü bağ, devrimcilerin yıllardır kesintili de olsa süren siyasi etkisi ve müdahalesinin kuşkusuz önemli bir rolü var.
Üstelik Alevi dinamiğini Yeni Osmanlıcılığa ikna etmenin sınırları olduğu muhakkak.
Sonuç olarak şimdi düzen tüm renkleriyle Kürt açılımının yanına güçlü bir Alevi açılımı eklemeye hazırlanıyor.
Üstelik bunu ciddi bir yönetme krizi yaşadıkları bir tabloya rağmen yapıyorlar. Aslında “rağmen” değil tam da bu nedenle yapıyorlar demek daha doğru.
Burada bölgesel gelişmelerin ellerini kolaylaştırdığını düşünmelerine rağmen, yine de işlerinin kolay olmadığını gösterebileceğimiz bir zemin var.
Bu adlı adınca cumhuriyetçilik ve laiklik merkezli bir hatla, bu hattı emek eksenli bir karşı çıkışla büyütmekle mümkün.
Şimdi en önemli ihtiyaç tam da bu yanıt için harekete geçmek.
/././
İngiliz aktivist Ali Kemal ve torunları…-Berkay Kemal Önoğlu-
İngiliz Kemal’in tek torunu İngiliz başbakanı mı oldu yoksa fikri takipçileri, manevi torunları bugün hala vatan satmanın, teslimiyetin teorisini parçalamaya devam mı ediyorlar?
Eylemciyi eylemin içeriğinden, amaçlarından, taşıdığı hassasiyetten koparan, sahip olunan ideolojiyi ve programı aynı anda yadsıyan bir 21. yüzyıl tanımı “aktivist”. Belki önceki yüzyılda da kullanıldığı oldu ama bugün kendinde barındırdığı anlama ancak bizim çağımızda ulaştı. Kelime tam manasıyla ruhunu 21. yüzyılda buldu.
Her şeye rağmen, aktivistin dilimizde karşılığı “eylem”’den “eylemci” olunca, ne İslamcı kesimlerin sahiplenmesi ne de ana akım medyanın gönül rahatlığıyla korkmadan kullanması kolay oldu. Önce ürktüler, bir denemeleri, görmeleri gerekirdi.
Denediler ve gördüler.
Sonunda kelimenin yukarıda ifade edilen anlamına bile rahmet okutacak şekilde bıktırasıya, hepsi bir günde “aktivist” oluverdiler. Türkiye’deki sefil medya düzeninin önde gelen kalemleri ve iki yüzlü iktidarın bitmeyen mağduriyet hikayeleriyle sınırsız prim yapan azılı sosyal medya trolleri için gün işte bugünmüş…
Koştura koştura kendilerini Filistin aktivizmine bıraktılar.
***
İngiltere’nin sabık başbakanı Boris Johnson’ın büyük büyükbabası, Damat Ferit hükümetinin üç aylık Dahiliye Nazırı gazeteci Ali Kemal’i bilmeyen yoktur. Zamanında Ali Kemal’in hayatı ibretlik bir sonla noktalansa da geçen bir asırda torununun İngiliz hükümetinin başı konumuna gelmesi tarihin bir cilvesi olmanın ötesinde, sonuna kadar hak edilmiş bir sıfatın da bir nevi sağlaması olmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucusu Ali Kemal’in adı daha o zaman çoktan “İngiliz Kemal”e çıkmıştı…
Ali Kemal, İzmir’in işgali sonrası geldiği İçişleri Bakanlığı görevinde Milli Mücadele’nin azılı bir düşmanı, manda ve himaye fikrinin yılmaz bir savunucusu olarak hareket etti. Peyam-ı Sabah gazetesinde ardı ardına yayınladığı makalelerinde de, İçişleri Bakanı sıfatıyla altına imza attığı yönerge ve talimatnamelerde de Milli Mücadele’yi mahkum ediyor, onunla mücadeleye girişiyordu. Emperyalist işgale karşı kurulan Müdafaa-ı Hukuk cemiyetlerinden, “halkı haraca kesmekten başka iş görmeyen, emirsiz, saygısız ve kanunsuz heyetler” şeklinde bahsediyordu. O’na göre işgallerden ne derece üzülürse üzülsün, hükümet o sıralarda savaşa tutuşamaz, varlığını ancak siyaset yoluyla savunabilirdi. Bunun için de Kuvâ-yi Milliye “öğütle olmazsa zorla” yola getirilmeliydi…
Bugünden bakınca tuhaf gelebilir ama bilin ki Ali Kemal ve O’nun gibi daha niceleri saf kötü oldukları için değil, düşünüş biçimleri onları ancak ve ancak o tür bir yola sevk ettiği için vatan haini oldular. Osmanlı liberali dünyayı görüp değerlendirdiği çerçeve çoğunlukla daha fazlasına müsaade etmediği için teslimiyetçiydi. İşgalci güçlerin insafına başvurmaktan, boyun eğmekten, kendisini onların gözünde kabul edilebilir kılmaktan, şirin görünmeye çalışmaktan başka çare göremiyordu. İşgale karşı savaşmak, mücadele vermek bir seçenek değildi. Buna inanıyordu.
Ali Kemal 12 Şubat 1919’da Sabah gazetesinden haykırıyordu galip efendilere:
“Kendini idareye ekonomik, bilimsel, siyasi ve medeni olarak yeterli olamayan bir topluluğu, haydi git istediğini yap diye başıboş bırakmak ne ilerleme fikrine ne insaniyete hizmet eder, aksine bu dünyada kargaşa ve zararları artırmanın yanında çağın gereklerine ulaşamamak anlamına gelir.”
İngiliz Kemal Anadolu’da yaşanan felaketin üstesinden tam teslimiyetle, galip devletlerin yol göstericiliğinde ve onların himayelerinde gelinebileceğini düşünüyordu. Elbette onun kalemiyle esasta yalvarıp dil döken ise Padişah Vahdettin oluyordu. Vatanı satmanın adı siyaset olmuştu.
Tanıdık geliyor mu?
İngiliz Kemal’in tek torunu İngiliz başbakanı mı oldu yoksa fikri takipçileri, manevi torunları bugün hala vatan satmanın, teslimiyetin teorisini parçalamaya devam mı ediyorlar?
***
7 Ekim’in ikinci yıldönümünü geride bıraktığımız günlerde gündeme gelen ateşkes anlaşması ile birlikte Ali Kemal’in manevi torunlarının şöyle bir göğüslerini şişirdikleri ve “biz demiştik” demeye başladıkları gözlerden kaçmıyordur herhalde.
On yıllardır sistematik biçimde toprakları ellerinden alınan, kendisine yaşam hakkı dahi tanınmayan, dünyadan izole edilen, yoksulluğa ve açlığa mahkum edilen Filistin halkı 7 Ekim 2023’te, Hamas öncülüğünde bu sessiz cinayete boyun büküp rıza göstermeyeceğini bütün dünyaya ilan etmişti.
7 Ekim’e giden süreçte İsrail'in on yıllara yayılan işgal adımlarıyla oluşmuş statükonun Türkiye dahil hiçbir çevre ülkenin umurunda olmadığı ve Filistin meselesinin yalnız belli dönemlerde iç siyasete meze edilecek şekilde değerlendirildiği artık açıkça ortadaydı.
Öyle ki 2020’de BAE ve Bahreyn’in İsrail ile vardığı İbrahim Anlaşmaları’nın ilerleyen yıllarda diğer müslüman nüfuslu ülkelere yayıldığı ve 7 Ekim öncesinde de Suudi Arabistan ve Türkiye’nin İsrail’le yakınlaşma adımlarını hızlandırdıkları bilinen bir gerçek.
İşte bu koşullar altında, Netanyahu'nun planlanmış Türkiye ziyaretinden çok kısa bir süre önce patladı Aksa Tufanı. Filistinlileri daha onlar yaşarken diri diri gömmek isteyenlere direnişçiler izin vermedi. İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük direnişlerden birine imza attılar, üzerlerine düşeni, ellerinden geleni fazlasıyla yaptılar…
***
Bugün ateşkes anlaşmasına “evet” dedikleri için Filistin halkını yargılamaya kimsenin hakkı yok.
Trump Planı’ndan çok önce, geçtiğimiz yıl, “kolu kanadı kırıldı”, “liderliği kalmadı”, “bitti” denilen Filistin Direnişi bir esir değişim organizasyonunu bile büyük bir gövde gösterisine dönüştürmüştü. Kassam Tugayları o günlerde İsrail’in ve Amerikancı Türkiye hükümetinin heveslerini kursaklarında bırakmıştı adeta. İsrailli esirler Filistin direnişçilerini alınlarından öperek ayrılıyorlardı Gazze’den.
Aradan geçen zamanda direnişin öne çıkan savaşçı kadroları birer birer öldürüldüler, tasfiye edildiler. Büyük bir kısmı siyasi ayak oyunlarıyla, çaresiz bırakılarak sindirilip arka plana ittirilmeye çalışıldılar. Sonunda suikastlar ve soykırım politikası Hamas içindeki savaşkan olmayan kanadın, pragmatistlerin ve bu ABD dayatması anlaşmanın da önünü açmış oldu.
Evet bu anlaşma bir sömürge planı ve düpedüz ABD dayatmasıdır. Fakat gelinen noktada Filistin Direnişinin kazanımları, dünya kamuoyunda uyandırdığı yankı ve en önemlisi de soykırımın öyle veya böyle durdurulması önceliği asla ama asla görmezden gelinmemeli.
Filistin ve Filistinliler her durumda haklı!
Ama bu plan için Trump’a gönüllerinin Nobel barış ödülünü, sevinç çığlıkları içinde takdim eden AKP’li kalemlere ne demeli?
Soykırımın faili konumundaki ABD’ye açık çek verip Filistin Direnişinin ayak altından çekileceğine şükür namazları kılanlar?
İsrail ile ilişkilerin kaldığı yerden ve daha güçlü şekilde devam edeceğini müjdeleyenler?
Peki ya fırsattan istifade Aksa Tufanı’nı mahkum edip karalamaya kalkanlara ne söyleyeceğiz?
Filistin Direnişi yaşamaya devam edecek elbette.
Ama maalesef İngiliz Kemal’in manevi torunları da daima içimizde yaşıyor…
Soykırım için timsah gözyaşları döküp esasta İsrail’in kaybolan itibarını dert edenlere de,
İsrail’e 7 Ekim’i yaşattıkları için direnişçileri 8 Ekim’i düşünmemekle itham edenlere de,
Sumud’a kişisel “ikbal”leri için katılıp daha uçakta, saniyesinde kendilerini çay çorba edebiyatına vuran “aktivizme” de lanet olsun!
/././
Vergi rekortmenleri açıklandı: Patronlar yok, futbolcular ve YouTuberlar zirvede
Sivas’tan Konya’ya, Adana’dan Bolu’ya kadar açıklanan listelerde patronlar değil futbolcular, müzisyenler ve YouTuber’lar öne çıktı.
2024 yılı gelir vergisi rekortmenleri il bazında açıklanmaya başladı. Listeler patronların sanayi kentlerinde dahi vergi ödemediğini ortaya koydu.
Sivas Defterdarlığı’nın verilerine göre kentte en çok vergi ödeyen ikinci isim Sivasspor’un Yunan orta saha oyuncusu Charilaos Charisis oldu. Charisis, gelirine karşılık 7 milyon 650 bin lira vergi ödedi.
Konya’da da tablo benzer. Konyaspor’un Brezilyalı yıldızı Guilherme Haubert Sitya 12 milyon 567 bin lira vergi ödeyerek listenin 12. sırasında yer aldı. Takım arkadaşları Alassane Ndao (6 milyon 713 bin lira) ve Adil Demirbağ (3 milyon 883 bin lira) da ilk 50’ye girdi.
Adana Defterdarlığı’nın verilerine göre A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Vincenzo Montella, maaş ve huzur hakkı gelirleri üzerinden 60 milyon 814 bin lira vergi ödeyerek kentin vergi rekortmeni oldu.
Bolu’da açıklanan listede ise tablo bambaşka bir boyut kazandı. Youtube'da kamp videoları paylaşan Burcu Atik, 8 milyon 206 bin lira vergi ödeyerek kentin gelir vergisi rekortmeni oldu.
İstanbul'da ilk 100 listesindeki 86 kişi adını gizlemeyi tercih etti. Kalan 14 kişilik listede müzisyen Kenan Doğulu'nun, bireysel servet bakımından Türkiye'nin en zengin 43. ismi olan İnan Kıraç'ı geride bırakması dikkat çekti.
Türkiye’de tarımsal üretimin önemli bölümü gerçekleştiren ve sanayisiyle öne çıkan kentlerde, yalnızca 12 milyon lira vergi ödeyen bir futbolcunun listenin üst sıralarında yer alması, türlü teşvik, imtiyaz ve muafiyetler tanınan patronların elde ettikleri zenginliğe kıyasla neredeyse vergi ödemediğini bir kez daha ispatladı.
Asıl rekortmen halk
Patronlar indirimler, teşvikler, prim afları gibi uygulamalar sayesinde vergi yükünden korunuyor.
Devletin sağladığı teşvikler ve kamu destekleri, yatırımların önemli bir kısmını sermayeye aktarırken, zararı emekçilerin sırtına yüklüyor.
Ücretlilerin gelir vergisi ve dolaylı vergiler (KDV, ÖTV) üzerinden ödediği tutar, sermayenin yükünün çok üzerinde.
Gerçek rekortmenler her ay maaşından vergisi kesilen, KDV ve ÖTV ile her alışverişte hazineyi dolduran milyonlarca emekçi.
Vergilerin tamamını işçi sınıfı öder -Burcu Başak-(https://haber.sol.org.tr/haber/vergilerin-tamamini-isci-sinifi-oder-394584)
***
Türkiye’nin başka ülkeleri silahlandırmasına nasıl yaklaşmalıyız?-Anıl Çınar-
Amerikancılığın her türüyle hakim iklim olduğu bir dönemecin üstün ticari zeka ve fırsatçılıkla paraya dönüştürülebileceğini düşünenlerin sonu filmde anlatılıyor dedik. Filmde anlatılan başka bir şey de, silahla iş görenin elinde silahın patlamasının kaçınılmaz olduğudur.
Örneğin Baykar’ın otuzun üzerinde ülkeye silah satmasını “başarı” olarak mı görmeliyiz?
Veya yine Baykar’ın Kosova’ya yolladığı “Skydagger” kamikaze dronelarının Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’i kızdırmasına “çatlasın” diye mi yanıt vermeliyiz?
Bu sorular akla Türkçe’ye “Savaş Tanrısı” olarak çevrilen filmi getiriyor.
Filmde, savaş lordu Yuri Orlov, Sovyet Ukraynası’ndan ABD’ye yerleşen ve huzur arayan bir ailenin fırsatçı ve ihtiraslı çocuğudur, adının ve kökeninin ona sunduğu olanakları sosyalizmin yıkıntılarından geriye kalanlarla birleştirerek paraya çevirir.
Bilindiği gibi 90’larda Balkanlar Avrupa ve dünya için bir “sosyalizm müzesi”ne dönüştürülmüştür. Ancak olan bitenler James Blunt’ın dokunaklı “No Bravery” şarkısındakinin çok ötesindedir. 2000’lerin başında çekilen film de yalnızca sosyalizmin üzerinde tepinmekle kalmaz, kendine Batı emperyalizmi içerisinde yer arayan yeni unsurlara hangi gözle bakıldığını ve bakılacağını da anlatır.
Becerikli Orlov silah satarak zenginleşirken büyük oyuncuların kuryesine dönüşür, dönüştükçe kendisini, ailesini ve haysiyetini kaybeder ve bu büyük beceri daha büyüklerinin elinde ancak dünyaya şekil vermenin küçük bir halkası olarak anlam kazanır.
Bunları yazmamızın nedeni, Vučić’in Türkiye’ye yüksek perdeden çıkışının ardından dile getirdiği “Türkiye’yi tehdit etmek için çok küçüğüz” düzeltmesinin Türkiye basınında çok beğenilmesi, “Türkiye’nin büyüklüğü”nden ve “istediğini yapması”ndan adeta keyif duyulması.
Asıl mesele işte bu ruh halinin küçük bir halkadan ibaret olmaması ve geniş kitlelere yayılması.
Ancak, büyüğün de büyüğü var değil mi?
Mesela Vučić “Biz de Türkiye’nin sınırlarındaki gruplara silah satsak iyi olur muydu?” dese ne yanıt verilecek? “Siz satamazsınız ABD satar, İsrail satar mı” denilecek? İsrailli firmaların ne kadar becerikli olduğu ve bu işi hak ettiği üzerine yazılar mı yazılacak? Baykar’ın ortaklık kurduğu Leonardo, İsrail'le silah ticareti yaptığı için İtalya’da işçi sınıfı tarafından grevle protesto edilirken, Türkiye’de “ama biz Leonardo’nun becerisinden faydalanıyoruz” mu denilecek?
Burada Orlovlarla, Vučićlerle, Osmanilerle ilgilenmiyoruz. İlgilendiğimiz, bu dünya düzeninin bazı şeyleri bu isimlere söyletmesi.
Nitekim, Vučić’in açıklamasının tamamına odaklanılmaması da herhalde bir “büyüklük” semptomu olsa gerek. Çünkü sözlerinin tamamı aslında şöyle: “Artık tamamen açık ki Türkiye, Batı Balkanlar’da istikrar istemiyor ve bir kez daha Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden kurmanın hayalini kuruyor. Sırbistan küçük bir ülke olabilir, ama biz onların gerçek niyetlerini anlıyoruz.”
Kosova’dan Vjosa Osmani’nin yanıtıysa ancak Vučić’i tamamlayabiliyor: Osmani, “Vučić’in sözlerinin Sırbistan’ın Rusya, Çin ve İran ile olan askeri bağlantıları düşünüldüğünde ikiyüzlüce olduğunu” söylüyor.
Hangi mesajlar verilip alınıyor?
Buraya önce başka bir beceri unsurunu ve “rastlantı”yı da eklemeliyiz. Baykar söz konusu teslimatı ekim ayının başında, olması gerekenden 3 ay önce, yani aslında tam zamanında yapıyor. Buna ABD’nin, Rusya'nın çoğunluk hissesine sahip olduğu Sırbistan'ın petrol devine yaptırımları yeniden canlandırması eşlik ediyor.
Bir parantez: Tüm bunların bu yılın başlarında Sırbistan'daki sokak eylemlerinden sonra gerçekleşmesi ise önemsiz değil. Önce hatırlatalım, Sırbistan’ın sattığı silahların Ukrayna’ya aktarıldığının ortaya çıkması Rusya’da en yetkili makamlarca ve “sırtımızdan bıçakladı” şeklinde yanıtlanırken şu ifadeler tercih edilmişti:
“Rusya, Sırpların tarihinin en kritik anlarında birden fazla kez yardımlarına koşmuştur. Örneğin, Sırbistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun boyunduruğundan kurtuluşunu, Birinci Dünya Savaşı sırasında bir ulusal felaketin önlenmesini, İkinci Dünya Savaşı’nda faşist işgalcilere ve onların işbirlikçilerine karşı verilen mücadeleyi, NATO’nun Belgrad’ı bombalamasını ve Kosova trajedisini hatırlayalım.”1
Faşizmle mücadelenin Osmanlı dönemiyle nasıl bir ilgisinin olduğunu şimdilik geçelim… Ama her devletin sınırlarının ötesinde kendi soydaşlarını, dindaşlarını, dildaşlarını aradığı bir dönemin gerçekten de “büyüğün büyüğü vardır”dan başka bir sonuç üretmeyeceği dersini Kosova’ya bakınca hayaller kuranlara tekrar hatırlatalım.
Ama başka bir ayrıntı daha var: Bütün bunlara Lavrov’un “renkli devrim” uyarıları eşlik etmiş, gergin ipte oynamaya çalışan ve “Kiyev’de de Moskova’da da dostlarımız var. Bunlar bizim Slav kardeşlerimiz. Benim yapmam gereken, kendi halkıma bakmak, hepsi bu” diye konuşan Vučić’e “seni Batı’nın elinden biz kurtardık bunu unutma” hatırlatması geçilmişti.2
Demek ki Vučić’in tek mesajı “benim ülkem küçük, haddimi biliyorum” değildi. Vučić’in kendi varlığı da bir mesajdı: “Yeni Osmanlı, Büyük Türkiye diye çıktığınız yolda başınıza geleceklere dikkat edin, büyüğün büyüğü vardır” manası taşıyordu.
“Ne anlamı var bütün bunların” denebilir.
Anlamı şu: Bu dünya giderek kimin kime silah sattığının öneminin kalmadığı bir büyük silah pazarına dönüşmüş gibi gözükebilir. Ancak buradan Türkiye’ye bir başarı hikayesi çıktığını düşünmek büyük ve ölümcül bir hatadır. Bu hata ile milyonlarca yoksulu kendi burjuvaları için ölüme koşturan ideoloji arasındaki mesafe sanıldığından kısadır.
Amerikancılığın her türüyle hakim iklim olduğu bir dönemecin üstün ticari zeka ve fırsatçılıkla paraya dönüştürülebileceğini düşünenlerin sonu filmde anlatılıyor dedik. Filmde anlatılan başka bir şey de, silahla iş görenin elinde silahın patlamasının kaçınılmaz olduğudur.
1https://tass.com/politics/1965501
2https://www.themoscowtimes.com/2025/06/30/lavrov-warns-west-against-backing-color-revolution-in-serbia-as-protests-heat-up-a89612
/././
Kıbrıs’ta seçimler -Engin Solakoğlu-
Adanın federatif veya konfederatif bir çatı altında AB bünyesinde birleşmesi, ya da “iki devlet” olarak kalması emperyalizmin Ortadoğu tasarımında oynadığı veya oynayacağı rol bakımından hiçbir şeyi değiştirmez. Birinci ve Türkiye’ye göre en kötü senaryoda Ada’nın tümünde AB, ABD, NATO ve kaçınılmaz olarak İsrail hakimiyeti tesis edilmiş olur, ikinci senaryoda ise bu dörtlüye yine NATO üyesi Türkiye eklenir.
Kuzey Kıbrıs’ta 11. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu 19 Ekim Pazar günü yapılacak. İlk turda herhangi bir aday yüzde 50 artı 1 oy elde edemezse seçim bir sonraki Pazar günü yani 26 Ekim’de en yüksek oyu alan iki aday arasında tekrarlanacak.
Seçimlerde sekiz aday yarışacak ama seçimin iki adayın mücadelesi şeklinde geçeceği neredeyse kesin gibi. Bu yüzden 2020 yılındaki geçen seçimden farklı olarak bu kez işin ilk turda bitmesi de mümkün. Bir başka fark ise Kıbrıs Sosyalist Partisi’nin ilk kez aday çıkartıyor olması.
Başa güreşenler, şu anki Cumhurbaşkanı ve Ulusal Birlik Partisi’nin (UBP) adayı Ersin Tatar ile ana muhalefet partisi konumundaki Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) adayı Tufan Erhürman.
Konuyu biraz takip edenlerin bildiği üzere, Tatar ile Erhürman arasındaki temel fark birinin “iki devletli” çözümü diğerinin ise “BM parametreleri çerçevesinde federal” bir çözümü savunması.
İki devletli çözüm Akepe’nin uydurduğu bir formül ama belirli bir tarihsel gelişimin sonucu. Esas ilhamını Kıbrıs Türk sağının uluslararası konjonktür ve Türkiye’nin keyfine göre değişen bir içerikte savunageldiği konfederal nitelikli çözüm talebinden alıyor. Akepe’nin güncellediği versiyon sanki birbirinden tümüyle ayrı, kafasına göre takılan iki devlet öngörüyormuş havası veriyor ancak bu doğru değil.
İsrail’in soykırımına uydurulan Trump kılıfına bile dantelden süs ören Akepe diplomasisinin böyle bir hedefi de niyeti de yok. Bir kere Kıbrıs’ın kuzeyi bağlamında gördükleri en cesur rüya bile iki devletli bir çözümü, Kıbrıs Türkleri’nin bağımsızlığını filan değil doğrudan ilhakı öngörüyor. Kıbrıs Türkleri istese de, istemese de.
Gerçeklere dönersek esas murat, iki devletli formülü bir müzakere pozisyonu olarak kullanmak, böylelikle daha gevşek bir federasyon, daha açık bir deyişle konfederal yönü ağır basan bir Kıbrıs elde etmek olabilir. Birçok konjonktürel faktöre bağlı olmakla birlikte bu hiçbir şekilde hayalci bir plan değil. Emperyalizm uygun görürse olur. Kıbrıs sorununun diplomatik müzakere mirası öylesine zengindir ki, İngiltere’si, AB’si, ABD’si, Kuzey’in konfederal, Güney’in federal olduğunu düşündükleri bir çözüm planını dahi dayatabilir, her iki taraf da kendi arastasında bu “malı” rahatlıkla satabilir.
Yukarıdaki senaryo UBP adayı Ersin Tatar seçimleri yeniden kazanırsa olabileceklere dair bir fikir demetiydi. Şimdi de alternatifine bakalım.
CTP ait olduğu sol gelenekten bir hayli uzaklaşmış bir parti. Sosyal demokrat bir siyasi yapı için sürpriz değil. Her ne kadar dünyadan izole denilse de, Kuzey Kıbrıs’taki CTP de Avrupa’daki benzerlerine koşut bir süreç yaşadı ve “solculuğu” zaman içinde Federasyon çözümünü savunmaktan ibaret hale geldi. Yanlış anlaşılmasın parti içinde hâlâ samimiyetle solcu olduklarını düşünenler var ama Almanya’da SPD ne kadar solcuysa CTP’nin ana yönelimi de o kadar solcu kabul edilebilir.
CTP’nin savunduğu federasyon AB ile bütünleşmiş bir Kıbrıs öngörüyor. Böylesi bir çözümün Kıbrıslı Türklerin gerçekten mustarip oldukları birçok sorunu, en önemlisi de toplumun gelecek kaygısını ortadan kaldıracağı düşünülüyor.
Türkiye’de öttürülen anlamsız borazanlara bakmayın. CTP adayı Erhürman’ın savunduğu çizgi, Türkiye’den kopup giden ve Mora yarımadasına demirleyen bir Kıbrıs öngörmüyor. Bir kere bu hem mümkün değil, hem de CTP böyle bir olasılığın Kıbrıs Türk halkı açısından iyi sonuçlar doğurmayacağını görebilecek kadar siyasi deneyim ve birikime sahip bir parti.
Herkesin anlayacağı dilden konuşursak, CTP adayının kazanması “Kıbrıs’ın elden gitmesi”, “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de tamamen kuşatılması” anlamına filan gelmiyor. Bu sakızı çiğnemekte ısrar edenler bilerek ya da bilmeyerek bir yandan Akepe’nin Türkiye’de de Kıbrıs’ta artık sadece “bekâ” söylemiyle dönebilen değirmenine su taşıyor bir yandan da Kıbrıs Türk halkını zerre kadar tanımadıklarını ortaya koyuyorlar.
Bir kere Kıbrıs adasında bulunacak herhangi bir çözümün Türkiye’nin etkin katkısı ve onayı olmadan gerçekleşmesi hayatın olağan akışına aykırı. Bu federasyon için de geçerli, konfederasyon veya iki devletli çözüm için de. Yine özetleyelim: Kıbrıs “satılırsa” satıcı Kıbrıs Türkleri olmayacaktır. O yüzden de ilkel milliyetçi histerilerinizi hepi topu iki-üç yüz bin kişilik bir toplum üzerinde tatmin etmeye çalışmanın alemi de yararı da yok. Derdiniz Türkiye’nin güvenliği ise, işe içeriye, sizi yönetenlere bakmaktan başlayacaksınız.
Şimdi bu Federasyon çözümünün zaaflarına bakalım. Kıbrıs Türkleri’nin büyük çoğunluğu bakımından bu bir “ileri adım”. CTP ve son derece haklı sebeplerle Türkiye’nin yanlış politikalarından, Akepe döneminde arşa çıkan aşağılamalarından bıkmış olan Kıbrıs Türk halkı, AB’ye girerse “bir şeylerin” düzeleceğini düşünüyor.
Bu belki 1980’lerde, bilemediniz 90’larda anlaşılabilir bir yanılgıydı ama 2025’te eni konu anakronik bir istek gibi duruyor.
İsrail’in gözümüzün önünde gerçekleştirdiği Filistin soykırımına verdiği destekle, o desteği haklı olarak protesto eden milyonlarca yurttaşına reva gördüğü polis şiddetiyle, Rusya-Ukrayna savaşını uzatmak ve mümkünse bütün kıtayı savaşa sokma iradesiyle ve sermayesinin küresel rekabette kaybettiği avantajı emekçi ve emekli haklarından tırtıklayarak telafi etme inadıyla Avrupa artık gezegenin en net kötülük odaklarından biri.
Bunca kötülüğü yapabilen bir siyasi iradenin Kıbrıs Türkleri’ne “iyilik’ yapabileceğini düşünmek çok gerçekçi değil.
Yalnız Kıbrıslı Türklere çok da yüklenmeyelim. Filistin’de soykırımın büyük ortağı konumundaki ABD’nin, Suriye’ye barış getirebileceğini, hatta Türkiye’de Kürt sorununu çözebileceğini savunabilenlerin bulunduğu bir gezegende hiç de yalnız sayılmazlar.
Çoğu zaman derdi bini aşan halkların veya onları temsil etme iddiasındakilerin dünyaya salt kendi pencerelerinden bakarken etrafta olup biteni gözden kaçırmaları istisnai değil.
İlk kez olmayacak ama tekrarlayalım. Kıbrıs Avrupa’da filan değil, Doğu Akdeniz’de ve gerek coğrafi gerek jeopolitik anlamda Ortadoğu’da bir ada. AB, ABD ve genel olarak emperyalizm açısından vazgeçilemez bir konuma sahip. Ortadoğu’da bir tür yedek İsrail işlevi görebilir, hatta görmekte. İsrail Kıbrıs’a yığınak yapıyor, füze satıyor diye bağıranların, İsrail’in bölgedeki kıyımına ve yayılmacılığına esas desteğin yine adadaki İngiliz üslerinden verildiğini es geçmeleri ağır bir cehaletten kaynaklanmıyorsa, sadece kötü niyetle açıklanabilir.
Adanın federatif veya konfederatif bir çatı altında AB bünyesinde birleşmesi, ya da “iki devlet” olarak kalması emperyalizmin Ortadoğu tasarımında oynadığı veya oynayacağı rol bakımından hiçbir şeyi değiştirmez. Birinci ve Türkiye’ye göre en kötü senaryoda Ada’nın tümünde AB, ABD, NATO ve kaçınılmaz olarak İsrail hakimiyeti tesis edilmiş olur, ikinci senaryoda ise bu dörtlüye yine NATO üyesi Türkiye eklenir.
Her iki senaryoda da, Kıbrıs Türk ve Rum halkları bu dev uçak gemisinin herhangi bir kriz anında denize ilk atılacak miçoları olmanın ötesinde bir değer ifade etmezler. Emperyalizm hiçbir halkın dostu değildir.
Jeopolitikten yerel siyasete dönelim. Seçimlere Akepe-Mehape müdahalesi geçen seçimlerde olduğu gibi tam gaz devam ediyor. Kitlesel “seçmen” ithalinden tutun da, Cumhur ittifakının ağır toplarının “turistik” gezilerine, oradan Türkiye Büyükelçiliği’nin “bekâ” faaliyetlerine kadar seçimin seçime benzememesi için elde gelen her şey yapılıyor.
Ne yapalım, “Cumbur” ittifakı da böyle “müdahaleli” seçimleri seviyor. Sahibi ya da paydaşı oldukları onca eğitim kurumu görünümlü ticarethanenin, kumarhanenin ve daha birçok “hane”nin bekası bu müdahalelere bağlı diye düşündüklerinden Anadolu’da duramıyor, Girne, Mağusa, Lefkoşa’da sonbaharın tadını çıkartıyorlar.
“E hocam, çok uzattın, okumaktan yorulduk, sen kimin kazanacağını söyle” diyorsunuz büyük olasılıkla.
CTP cephesi çok umutlu, yüzde 60’a yakın oy hedefini tutturmaktan dem vuruyor. UBP tarafı adayının ferasetinden ziyade velisi konumundaki Akepe-Mehape’nin seçimler konusunda yaş tahtaya basmayacağına güveniyor.
Benim bir tahminim yok yalnız Akepe’nin bunca müdahaleye rağmen seçimi kaybetmesinin Türkiye siyasetini de ilgilendiren olumlu yansımaları olur kanısındayım.
Bir diğer tahminim ise seçimin ikinci tura kalmasının Türkiye’yi yönetenlerin müdahale alan ve etkisini genişleteceğidir.
/././
Personanın yıkımı -Serdal Bahçe-
Kapitalizm ilerledikçe ve direniş öbeklerini yok ettikçe kendi personasına, burjuva demokrasisi ve onun güdük ideallerine, ihtiyaç duymaz hale gelir. Bu türden bir ikiyüzlülük bile fazla gelmeye başlar. Faşizm açık, ayan ve beyan olur.
Garip, şaşılası derecede itici ama bir o kadar da komik bir dönemden geçtiğimiz hissine kapılmadan edemiyoruz hiç birimiz. Bu gibi durumlarda “bildiğimiz dünyanın sonu” ifadesini kullanmayı pek severiz; ama bence ifade içinde yaşadığımız keşmekeşi pek anlatmıyor. Öncelikle bu gerçekten bir “son” mu? Sanki kuyunun dibi yok gibi. Dahası sona ereni gerçekten biliyor muyuz? Altta yatan insani, sosyal ve ekonomik maliyeti unutsak gerçekten sirk gibi bir ortamda zannederiz kendimizi. Oysa durum vahim. Ürpertici, kıştan daha vahşi bir hazan mevsimindeyiz. Her cephede gerileyen, her kazanımı budanan, her hassasiyetiyle dalga geçilen, her erdemi ısrarla yok edilen bir insanlıkla karşı karşıyayız. Kimilerine göre iki savaş arası (1919-1939) dönemdeyiz yeniden. Eğer öyleyse arafın sonunda, saîrin babındayız (cehennemin kapısındayız).
Jung ve persona kavramı sirkleşen dünyayı anlatmak için elverişli olacaktır. Jung’a göre persona şöyle tanımlanabilir: “Bu maskeye, yani ad hoc [maksatlı] benimsenen tutuma persona diyorum, antik dönemde oyuncuların taktıkları maskenin adıydı bu. Bu maskeyle özdeşleşen insana "birey"in karşıtı anlamında "persona" diyorum”.1 Jung insanların kendilerini kabul ettirmek ya da sosyal normlara uyduklarını göstermek için takındıkları tutuma, maskeye “persona” demiş. Persona perdenin ardındakileri, bir yerde gerçek kişiliği göstermemek için takılan bir maske esasında. Persona hem karşıdakini ikna etme hem de kendini gizleme amacını da taşıyor. Böylece ikiyüzlü bir toplumda her yer persona kaynıyor aslında.
Günümüzde maskelerin, personaların hepsi, ama istisnasız hepsi, yıkılıyor birer birer. Burjuva demokrasisi kapitalist toplumsal eşitsizliğin personasıydı, şimdi bitmiştir. Birleşmiş Milletler ve kurumları emperyalizmin personası idiler, şimdi ölüdürler. IMF ve Dünya Bankası kapitalist küresel dayanışma ve danışmanın personalarıydı, şimdi kaba birer aygıttırlar. ABD başkanlığı hem ulusal hem de küresel düzeyde küresel emperyalist hiyerarşinin en tepe noktasının, aslında sürecin oldukça adil ve demokratikmiş gibi lanse edilmesine yarayan personasıydı, şimdi ukala, kaba, küfürbaz ve hoyrat bir emlakçı bu personayı yıktı. Avrupa Birliği bir üst emperyalist kuruluş olarak anayasaya, kurumlara, kurumsal demokrasiye sahip gibi görünen bir persona idi, herkes ne kadar da severdi bir vakitler. Şimdi bu persona yok olmuş durumda. Önce İngiltere kaçtı, geride kalanların tamamında (nerdeyse iki savaş arası dönemi anımsatacak bir hızla) faşizm yükseliyor. Avrupa’nın genelinde yükselen faşizan sağ aslında kendisini yaratan kurum ve kuralları hiçe sayacağını çekinmeden ilan ediyor. Anlaşmalar ve sözde herkesin tanıdığı sınırlar, emperyalist sömürü ve egemenlik ilişkilerinin personasıydı, şimdi kimsenin bu anlaşmaları ve sınırları umursadığı yok (inanmayan İsrail’e baksın); persona ölü vaziyette. Burjuvazinin erken dönemlerinde ilan ettiği İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile sonrasında onu güçlendiren diğer anlaşmalar özellikle ikiyüzlü Batı kapitalizminin insancıl, saygılı ve çoğulcu personasını yaratmıştı. Oysa İsrail’in kitlesel katliamına açıkça sahip çıkan Batılı devletler bu personanın da sonunun geldiğini göstermektedirler.
Kısacası içinde yaşadığımız dünyada ikiyüzlü olma zorunluluğu ortadan kalkmış gibi görünmektedir. Artık nezakete gerek yoktur. İkiyüzlülüğü suçlayacak ve cezalandıracak mekanizmaların tümü yok edilmiştir. Çocukları öldürmekteler Gazze’de. Eskiden olsa en azından “yanlışlıkla oldu” diye başlayan ikiyüzlü bir özrün arkasına sığınırlardı. Şimdilerde “yanlışlıkla” değil “bile isteye” yapıyoruz demekteler. Şimdilerde ağzını açanlar “onlar da büyüyünce terörist” olacak demekteler. Artık hiçbir şeyi saklamıyorlar. Eskiden olsa “herkese aş, herkese iş veremedikleri” hatırlatıldığına en azından üzülürlerdi görüntüde; şimdi “açlıktan aç, işsizlikten işsiz suçludur” diyorlar. Artık ikiyüzlü değiller. Dürüstler; ama hayvanlar.
Bu ortamda Trump’a, Putin’e, Milei’ye ve aynı şürekâdan diğerlerine neden kızıyorlar, onlara neden şaşırıyorlar, anlamış değilim. Trump personanın yıkımıdır. Ama sadece Trump suçlu değil ki, onun rolü ne kadardır? Milei normal gibi görünmemektedir, ağzı köpürmüş, halkın kazanımlarını tarumar eden piyasa mekanizmasının kişileşmiş hali gibidir. Trump Amerikan emperyalizminin gaddarlığının ve nobranlığının ve dinmeyen ihtiraslarının kişileşmiş hali gibidir. Şimdi İngiltere’de adım adım iktidara giden Nigel Farage İngiltere’de II. Savaş öncesinde Sir Oswald Mosley tarafından bile açığa çıkartılamamış yabancı düşmanlığının bedene gelmiş hali gibidir, pervasız. Fransa’da yükselen Bardella, Almanya’da büyüyen AFD de aynı patikada ilerliyorlar. Hiçbir gizleyişleri saklayışları; personaları yok. Apaçık ilan ediyor ve iktidara geliyorlar.
Trump Grönland’ı istedi, Kanada ABD toprağı olsun dedi. Gazze’yi bize verin orayı boşaltır sayfiye yeri yaparız dedi. Şaka yapmıyordu bu arada. Ukrayna ile Rusya savaşı bitirmezse tepelerine ineceğim dedi. Buluştuğu her devlet başkanını, müttefik ve dost demeden, aşağıladı. İç politikada ve yönetsel yapıda değişikliğe gitmeye çalışırken binlerce çam devirdi. Ağzını her açtığında, geçtik bir başkanı, sokaktakinden beklemeyeceğiniz kabalık, patavatsızlık ve küfürbazlık sökün etti. İran’ı İsrail ile birlikte bombaladı, bombalarken temsilciler meclisine sormadı. Hamaney bana dua etsin, nerede kaldığını biliyordum ama İsraillilere söylemedim, hayatta kaldı dedi. Bombalarken BM Güvenlik Konseyi’nin geçmişte aldığı en az bir düzine kararı ihlâl ettiğini biliyordu, ama takmadı. ABD’yi UNESCO’dan, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nden ve Dünya Sağlık Örgütü’nden çıkardı. Böylece Amerikan emperyalizminin dünyaya karşı sorumluluklarını simgeleyen sahte personayı yıkmış oldu, artık bu türden bir takiyeye Amerikan emperyalizmin ihtiyacının olmadığı ilan etmiş oldu.
Persona, bir maske, asıl süreçleri ve eğilimleri gizleyen bir sığınak olarak aslında bir vakitler kapitalizmin çok ihtiyaç duyduğu bir şeydi. Malum; siyasi eşitlik mavalına rağmen giderek dallanıp budaklanan ekonomik ve toplumsal eşitsizlikleri yaratarak ayakta kalabilen bir sistemdir. Persona onu devrimci ve reformu taleplerden koruyordu; hatta bu talepler ne kadar güçlü ise maske de o kadar sağlam oluyordu. Persona bir birey için kişilik değil, kişiliğin maskesidir. Topluma uyum, personayı gerekli kılar. Ancak buradaki toplum kapitalist bir toplum olduğu için mahkemeye çıkardığımız personayı suçsuz bulabiliriz bir yere kadar. Bireysel yalnızlaşma, haset ve fesat ile yüzleşme gerekliliği, insanlıktan çıkaran bir rekabet... Tüm bunlar persona için hafifletici nedenler. Kapitalist toplumlarda bireylerin bilinçaltları işkencehane gibidir. Persona bir yere kadar dizginler işkenceyi; ama sahtedir işte. Dolayısıyla personanın yıkımı ikiyüzlü olmaktan vazgeçen bir barbarlığın hortlamasıdır. Bugün cümbür cemaat bunu yaşıyoruz.
Bir şeyi daha vurgulayarak bitireyim. Bir zamanlar bazı düşünürler kapitalizmi anlamadan faşizmi anlamanın zor olduğunu vaaz ettiler; o vakit doğru gibi göründüler. Oysa o vakit için de günümüz için de hatalı bir yargıdır bu. Bugün artık faşizmi anlamadan kapitalizmi anlamanın mümkün olmadığını daha net bir şekilde görebiliyoruz. Kapitalizm ilerledikçe ve direniş öbeklerini yok ettikçe kendi personasına, burjuva demokrasisi ve onun güdük ideallerine, ihtiyaç duymaz hale gelir. Bu türden bir ikiyüzlülük bile fazla gelmeye başlar. Faşizm açık, ayan ve beyan olur. Şimdilerde siyaset bilimci dostlarımız yukarıda adları zikredilen paçavraları yaratan süreçler için pek çok farklı ve şık kavram ürettiler. “Sağ otoriter popülizm, yeni liberal popülizm, otoriter piyasacılık, piyasacı otoriteryanizm…”. Hoş ama boş kavramlar; faşizm damarı iyice kabarıyor. Artık faşizm kapitalizmin varoluş koşuludur. Faşizmi yok etmenin de tek bir yolu vardır.
1Carl G. Jung (2016) Analitik Psikoloji Sözlüğü (çev. N. Nirven), Pinhan, s.56.
/././
Hamas'ta iç mücadele: Suikastler pragmatistlerin, anlaşmanın ve Türkiye'nin önünü nasıl açtı?-Emre Nalıncı-
Hamas, 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonu ve İsrail'in Gazze'deki soykırım harekatının yarattığı yıkım ve lider kadrosundaki kayıplar sonrası iç krizle karşı karşıya kaldı. Askeri kanat ile Halid Meşal'in öncülük ettiği 'pragmatik kanat' arasındaki ayrışma, Yahya Sinvar'ın İsrail tarafından öldürülmesiyle Meşal ekibinin hükmen galibiyetini beraberinde getirdi.
Filistin'deki durumun sürekli değişmesi, mevcut olayların ve geleceğe yönelik beklentilerin analizini zorlaştırıyor.
Hamas, bir yanda Suriye'de Beşar Esad'ın devrilmesi ışığında Müslüman Kardeşler'in ve Türkiye'nin bölgesel projesine geri dönme; diğer yanda ise İran'la ilişkilerinde yaşadığı soğuk dönemin ardından yeniden katıldığı Direniş Ekseni projesini bazı zorluklarla sürdürme seçenekleriyle karşı karşıya.
Eğer bu eksen tamamen çökerse, Hamas'ın silahlı mücadele seçeneğinden vazgeçmeyi düşünmüyor olsa bile, bu mücadeleyi sürdürme kapasitesini yitireceği belirtiliyor.
Bu iç ihtilaf, 1980'lerin başı ve ortalarında Müslüman Kardeşler'in Filistin kolu ile İslami Cihad'ın kurucusu Fethi Şikaki arasındaki tartışmalara kadar uzanıyor.
İslami Cihad ile rekabetten çekinen Hamas, 1987'de kurulduğu andan itibaren silahlı mücadeleyi seçerek İsrail'e karşı silahlanan son Filistinli grup oldu.
Ancak çeyrek asırdan kısa sürede İsrail'le mücadele eden en güçlü örgüte dönüştü.
Örgüt içinde iki rakip akım
Silahlı mücadeleden vazgeçme kararının önünde, bu yolu seçerek zayıflayan Fetih'in tecrübesi gibi birçok engel bulunuyor.
El-Fetih'in ana bileşeni olduğu Filistin Yönetimi, zamanla İsrail ve ABD için bir tür polis gücüne dönüştü. Son bir yılda işgal altındaki Batı Şeria'nın kuzeyindeki direniş gruplarına karşı yürütülen çifte operasyon da bunu doğrular nitelikte.
7 Ekim'deki Aksa Tufanı operasyonunun arkasındaki isim olan Yahya Sinvar'ın liderliğindeki ve ağırlıklı olarak Gazze Şeridi'nde etkili olan akım da silahlı mücadeleden vazgeçme fikrine karşı bir engel teşkil ediyordu.
Bu akımın destekçileri, Hamas'ın Filistin topraklarındaki ve yurt dışındaki faaliyetlerini kontrol eden birçok iç mekanizmada ve İsrail hapishanelerinde bulunuyor.
Ancak bu grup, örgüt üyelerinin daha çok 1996-2017 arasında siyasi büro başkanlığı yapan Halid Meşal'in akımına yakın olduğu Batı Şeria'da daha az temsil ediliyor.
Bu nedenle Hamas'ı anlamak için, örgütün iç gerçekliğinin çok daha karmaşık olması sebebiyle, Türkiye-Katar taraftarı ekibi, İran-Hizbullah akımına karşı konumlandıran standart anlatının dışına çıkmak gerekiyor.
7 Ekim operasyonu ve İsrail'in Gazze'ye yönelik soykırım harekatı, 2017'den sonra örgüt içinde yaşanan büyük değişimlerin ardından bu karmaşıklığı daha da artırdı.
Gazze'de Hamas töreninden bir görüntü."Tebliğci" ve "radikal" akımlar arasındaki mücadele
Önemli değişikliklerden biri, bugün örgüt içinde "pragmatistler" olarak bilinen "tebliğ" (davet) akımı ile "radikal akım" olarak adlandırılan askeri akım arasındaki çatışma sonrası yaşandı.
Tebliğci akımın tecrübeli isimleri, 2021'deki son iç seçimlerde Yahya Sinvar ile güçlü bir rekabete girdi ve Sinvar seçimi kıl payı kazandı.
Tebliğci akımın takipçileri çoğunlukla kurumsal görevlerde yer alıyor ve Müslüman Kardeşler geleneğini takip ederek ilahiyat çalışmalarına ve dini eğitime vurgu yapıyor.
Askeri akım ise Müslüman Kardeşler'in Filistin'e uyarlanmış ve güncellenmiş bir varyasyonu olarak tanımlanabilir.
Filistin solu ve Direniş Ekseni'nin yazılarından derinden etkilenen bu grup, Filistin'i ve onun kurtuluşunu mücadelenin merkezine koyuyor.
Son yıllarda askeri kanat üstünlüğü ele geçirmiş olsa da 7 Ekim sonrası Gazze'nin yıkımı ve Hamas hiyerarşisindeki büyük kayıplar, neredeyse her şeyi sorgulanır hale getirdi.
Bu ise, tebliğ akımının örgütün bugüne kadarki tecrübesinin bir değerlendirmesini yapmasını ve yakın gelecek için hayatta kalma taktikleri düşünmesini talep etmesine yol açtı.
Hamas içinde 2017'den sonra yaşanan diğer önemli değişiklik, kadroların coğrafi ve bölgesel kökenleriyle alakalı.
Filistinliler için bu kökenler, hayat veya iş ortaklarını ve siyasi liderliği seçerken geleneksel olarak belirleyici oluyor.
Bu sadece Hamas'a özgü değil, diğer tüm Filistinli grupları ilgilendiriyor. Son yıllarda, İsmail Heniyye'nin örgütün siyasi büro başkanı ve Yahya Sinvar'ın Gazze'deki lideri olmasının ardından, gücün Batı Şeria veya diasporadaki kurucu liderlerin elinden Gazzelilerin eline geçmesi etrafında iç ihtilaf daha da keskinleşti.
Bazı kaynaklara göre, Yahya Sinvar 7 Ekim'den önceki üç yıl boyunca, tecrübeli isimlerin karar alma tekelini kırmak amacıyla örgütün pek çok kadrosunu Gazze Şeridi'nden çıkarmak için büyük çaba harcadı.
Söz konusu Gazzeliler, bugün hala Hamas'ın belirli bölgesel ortaklarının iradesine boyun eğmesini engelleyen bir tür paralel ittifak oluşturdu. Bu grubun başında, Gazze liderinin yardımcısı olarak görev yaptıktan sonra örgütün son basın açıklamasında "Hamas'ın Gazze'deki şefi" olarak tanımlanan Halil el-Hayye bulunuyor.
Hamas'ın İsrail'le yaptığı son esir takasından bir görüntü.Bugün kararları kim alıyor?
Örgüt bugün beş üyeli bir komite tarafından yönetiliyor: Hamas Danışma Konseyi Başkanı Muhammed Derviş İsmail, Gazze bürosundan Halil el-Hayye, Batı Şeria bürosundan Zahir Cebbarin, dış ilişkiler bürosundan Halid Meşal ve uluslararası ilişkilerden sorumlu Musa Ebu Merzuk.
Fakat bu yeni yapı, üyelerinin farklı pozisyonları nedeniyle kırılganlığını koruyor. El-Hayye ve Cebbarin, Sinvar-Aruri akımını temsil ederken, Ebu Merzuk, Meşal'in temsil ettiği Türkiye-Katar akımına yakın duruyor.
Aralık 2023'ten bu yana Hamas, daha çok rehineler meselesine ve savaşın sona ermesi fikrine odaklanmış durumdaydı. Liderlik, Filistin içi veya uluslararası ilişkiler gibi konular ise sonraya ertelenmişti.
Halil el-HayyeTürkiye'nin rolü ne olabilir?
AKP yönetimi, örgütün kurumsallaşması ve askeri olmayan kadrolarına vatandaşlık veya kalıcı oturma izni verilmesi üzerinde çalışıyor.
Ankara ayrıca, bir "Filistin devleti" kurmak veya en azından örgütün yok olmasını önlemek için bu aşamadan geçmenin gerekliliği konusunda Hamas'ı ikna etmeye çalışıyor.
Ancak Gazze içindeki birçok Hamas mensubu, özellikle Türkiye'ye güvenmeyenler, yeni bir siyasi program benimseme ve silah bırakma fikrini reddediyordu.
Bu eğilime dahil olanlar, Hamas'ın hayatta kalmasının silahlı olmasına bağlı olduğuna ve Körfez ülkelerinin veya ABD'nin önerilerine fazla güvenilmemesi gerektiğine inanıyordu.
Bugünkü anlaşmaya nasıl gelindi?
Bu arada, kimse siyasi büro başkanlığına atanmak için acele etmiyor. Heniyye'nin suikastla öldürülmesinin ardından Meşal'in adı öne çıkmış, ancak görev sonunda Sinvar'a gitmişti.
Sinvar'ın öldürülmesinden bu yana ise Hamas içinde başkanlıktan kimse söz etmiyor, bir süredir ilgili makam geçici bir komiteye bırakıldı.
Örgütün bugüne kadar bölünmemesinin sırrı ise her dört yılda bir yapılan iki turlu seçimlerde yatıyor.
Söz konusu seçimler, örgütün iç ihtilaflarını azaltmanın ve her akımın gücünü göstermesinin en iyi yolu olarak görülüyor.
Bugün ise Kahire'de gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda ABD Başkanı Donald Trump'ın planı baz alınarak Gazze'de esir takası ve ateşkese varıldığı bildirildi. Anlaşmaya göre Hamas, hayatta olan 20 İsrailli esiri serbest bırakacak. İsrail ise, aralarında müebbet hapis cezası alan 250 kişi ile iki yıl önce başlayan savaşın ardından gözaltına alınan bin 700 kişinin de bulunduğu 2 binden fazla Filistinli tutsağı salıverecek. AFP ajansına konuşan kaynaklar, esir takasının anlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonraki 72 saat içinde tamamlanması gerektiğini dile getirdi.
Son 2 yıldır karşı karşıya kalınan tablo, Hamas'ın içindeki silahlı direniş ekibinin ciddi ölçüde zayıfladığını gösteriyor. Sinvar'ın katledilmesinden sonra anlamlı bir seçim gündemi olmasa da anlaşmanın terazide Türkiye ve Katar'a yakın "yumuşak başlı" ekibin örgüt içinde ağırlık kazanmasıyla mümkün olduğu görülebilir.
/././
İki gündür haber alınamıyordu: Darp edilmiş halde bulunan gazeteci Hakan Tosun yoğun bakımda
2 gündür kayıp olan Gazeteci Hakan Tosun’un darbedildiği ve hastanede olduğu öğrenildi. Tosun’un beyin kanaması nedeniyle yoğun bakımda tedavisi sürüyor.
Ailesiyle en son 10 Ekim akşamı İstanbul’da evine dönerken iletişim kuran gazeteci Hakan Tosun’un, Esenyurt’ta yaşayan ailesinin yanına giderken yolda darp edildiği öğrenildi.
Tosun’un kafasına aldığı darbe sonucu yol kenarında baygın halde bulunduğu belirtildi.
Üzerinden kimlik gibi herhangi bir belge çıkmayan Tosun’un, bilinci kapalı şekilde hastaneye getirildiği ancak kaydı bulunmadığı için ailesine ulaşılamadığı ifade edildi.
Yoğun bakıma alındı
Beyin kanaması geçiren ve bilinci kapalı olan Tosun, yoğun bakım ünitesinde tutuluyor.
Hakan Tosun Bergama’dan Kazdağları’na, Samandağ’dan Akbelen’e kadar birçok çevre direnişini belgeselleştirmişti.
'Olay derhal aydınlatılsın'
Tosun’un ailesi ve arkadaşları hastane önünde buluştu. Tosun’un ailesi basın açıklaması yaptı.
Aile, saldırı sonrası beyin kanaması geçiren Tosun’un durumu hakkında bilgi alamadıklarını belirterek, olayın aydınlatılmasını talep etti.
Açıklama yapan Tosun’un kardeşi "Ağabeyim Hakan Tosun, annesine gitmek üzere evine dönüyordu. Toplu taşımayı kullanırken kayboldu. Biz aradık, kayıp başvurusunda bulunduk. Saatlerce hiçbir hastanede olduğuna dair bilgiye ulaşamadık. Sabah saat 04.00’te Çam Sakura Hastanesinde olduğunu öğrendik. Ancak karşımızda polis yoktu, kimse bize bilgi vermedi. Hakan Tosun’un hastanede olduğuna dair bilgi, bizim kayıp başvurumuzdan sekiz saat sonra geldi. Hakan’ın parmak izi alınmadan, acil yoğun bakımda kimliği belirlenmeden bekletilmesi kabul edilemez. Olayın yaşandığı anda neden kimlik tespiti yapılmadı?"
Doktorlardan alınan bilgiye göre Tosun’un ensesinden ciddi bir darbe aldığı öğrenildi. Aile, saldırının kasıtlı olabileceğine dair şüphelerini dile getirdi.
Açıklamada “Önce düşme ya da gasp olabileceğini düşündük. Ancak doktorların verdiği bilgilerden sonra Hakan’a kasten saldırıldığından şüphelenmeye başladık. Boynundan aldığı darbenin öldürme kastıyla yapıldığına inanıyoruz. Olayın gerçeğini ortaya çıkaracak olan emniyet birimleridir. Biz Hakan’ın ailesi olarak burada ondan gelecek iyi bir haber bekliyoruz. Talebimiz açıktır: Bu olay derhal ve şeffaf bir şekilde aydınlatılsın, failler adalet önüne çıkarılsın” denildi.
***
Afganistan'la Pakistan arasında sınır çatışmaları: Gerilim neden tırmandı?
Pakistan ve Taliban yönetimi arasında dün gece geniş çaplı sınır çatışmaları başladı. Her iki taraf da karşı tarafın büyük kayıplar verdiğini öne sürdü.
Pakistan ve Afganistan'daki Taliban yönetimi güçleri arasında sınırdaki birçok noktada şiddetli çatışmalar çıktı. İki ülke arasında son yılların en büyük sınır çatışmalarından biri yaşanırken, taraflar karşılıklı olarak sınır karakollarını ele geçirip imha ettiklerini iddia ediyor.
Taliban yönetiminin sözcüsü Zabihullah Mücahid, başkent Kabil ve güneydoğudaki Paktika eyaletinde patlamaların bildirilmesinden iki gün sonra dün gece düzenlenen "misilleme" saldırılarında en az 58 Pakistan askerinin öldürüldüğünü öne sürdü.
Pakistan ordusu ise, 200 Taliban ve bağlantılı milisi öldürdüğünü iddia ederken 23 askerinin öldüğünü olduğunu kabul etti. Pakistan İçişleri Bakanı daha önce Afgan saldırılarını "sebepsiz yere ateş açma" olarak nitelendirmişti.
Taliban hükümeti, yaşanan son saldırıları Pakistan'ın gerçekleştirdiğini iddia etti. Pakistan ise iddiaları ne doğruladı ne de yalanladı.
Pakistan, ABD'nin Afganistan işgaline karşılık Taliban'ı destekleyen ve 1996'dan 2001'e kadar ilk Taliban hükümetini tanıyan sadece üç ülkeden biriydi.
Ancak Taliban'ın 2021'de iktidara dönmesinden bu yana Pakistan içindeki saldırıların artmasının ardından İslamabad'ın Taliban yönetimini Tehrik-i Taliban Pakistan (TTP) veya Pakistan Talibanı savaşçılarına güvenli liman sağlamakla suçlamasıyla ilişkileri gerdi. Kabil ise bu iddiaları reddetti.
Son durum ne?
Taliban'ın Pakistan sınır bölgelerine saldırısı dün gece saatlerinde başladı ve birden fazla noktada çatışma yaşandı.
Pakistanlı yetkililer ve devlet radyosu, çatışmanın yaşandığı bölgeler arasında Hayber Pahtunhva eyaletindeki Angoor Adda, Bajaur, Kurram, Dir ve Çitral ile Belucistan eyaletindeki Behram Chah'ın olduğunu kaydetti.
Taliban sözcüsü Mücahid ise, Afgan güçlerinin saldırılarında 58 Pakistan askerini öldürdüğünü, 25 karakolu ele geçirdiğini ve 30 askeri yaraladığını iddia etti.
Mücahid, Kabil'de düzenlediği basın toplantısında, "Afganistan'ın tüm resmi sınırları ve fiili hatlarındaki durum tamamen kontrol altında ve yasadışı faaliyetler büyük ölçüde engellendi" dedi.
Afganistan'ın TOLOnews kanalı bugün, Savunma Bakanlığı'nın sömürge döneminde Durand Hattı olarak da anılan 2 bin 640 kilometre uzunluğundaki Kunar eyaletinin çeşitli bölgelerine tank ve ağır silahlar konuşlandırdığını bildirdi.
Pakistan ordusu bugün yaptığı açıklamada, yaşananları "terörizmi kolaylaştırmak için sınır bölgelerini istikrarsızlaştırmayı amaçlayan korkakça eylem" olarak tanımladı.
Ordunun medya kanadı olan Kamu Hizmetleri Halkla İlişkiler (ISPR) yaptığı açıklamada, "Pakistan Silahlı Kuvvetleri, meşru müdafaa hakkını kullanarak saldırıyı kararlılıkla püskürttü" dedi.
ISPR "Dün geceki olay, Pakistan'ın Taliban hükümetinin teröristlere aktif olarak yardım ettiği yönündeki uzun süredir devam eden tutumunu doğruluyor" diye devam etti.
Açıklamada, gece boyunca yaşanan çatışmalarda en az 29 askerin yaralandığı da eklendi.
Pakistan ordusu, sınır boyunca çok sayıda Taliban mevzisinin imha edildiğini, "sınırın Afgan tarafındaki 21 düşman mevzisinin de kısa süreliğine fiziksel olarak ele geçirildiğini ve Pakistan'a yönelik saldırıları planlamak ve kolaylaştırmak için kullanılan çok sayıda terörist eğitim kampının etkisiz hale getirildiğini" iddia etti.
Çatışmalar büyük ölçüde sona ermiş olsa da, Pakistan'ın Kurram bölgesi sakinleri aralıklı olarak silah sesleri duyduklarını bildirdi.
Çatışmaları ne tetikledi?
Geçtiğimiz perşembe günü Kabil iki patlama sesiyle sarsıldı. Taliban Savunma Bakanlığı cuma günü yaptığı açıklamada, sınır eyaleti Paktika'daki bir pazar yerinde bir patlama daha meydana geldiğini duyurdu.
Taliban hükümeti, Pakistan'ı Afganistan'ın "egemen topraklarını" ihlal etmekle suçladı. Patlamaları açıkça reddetmeyen İslamabad ise, Kabil'den Pakistan Taliban'ının faaliyetlerini sınırlamasını istedi.
Pakistanlı bir güvenlik yetkilisi, daha sonra Reuters haber ajansına yaptığı açıklamada, Afganistan başkentine hava saldırılarının gerçekleştirdiklerini ve Kabil'deki hedeflerinin araçta seyahat eden TTP lideri olduğunu belirtti.
Bir zamanlar ortak güvenlik çıkarları konusunda müttefik olan Pakistan ve Taliban, İslamabad'ın Taliban'ın Pakistan içinde yıllardır saldırılar düzenlemekle suçlanan silahlı bir grup olan TTP'ye sığınak sağladığı iddiası nedeniyle birbirlerine giderek daha düşmanca bir tavır takındı.
Silahlı saldırılar, eski Başbakan İmran Han'ın Nisan 2022'de devrilmesinden sonra arttı. Han hükümeti, TTP'yi ateşkes anlaşmasına ikna etmek için Taliban'ı devreye sokmuştu. Ateşkes anlaşması Han'ın görev süresi boyunca bozulmuş olsa da saldırıların sıklığı düşük seyretti.
İslamabad, TTP savaşçıları tarafından kullanıldığını iddia ettiği sığınakları hedef almak için Afganistan içindeki hava saldırılarını artırdıkça ilişkiler kötüleşti.
İlişkiler ayrıca Pakistan'ın on binlerce Afgan mülteciyi sınır dışı etme kararı nedeniyle de bozuldu. On yıllardır süren çatışmalardan kaçan en az 3 milyon Afgan mülteci Pakistan'a sığınmıştı.
Taraflar ne dedi?
Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, dün geç saatlerde açıklama yaparak Afgan saldırılarını kınadı. Şerif, ülke ordusunun "Afganistan'ın provokasyonlarına uygun bir yanıt vermekle kalmayıp, aynı zamanda birkaç karakolunu da imha ederek onları geri çekilmeye zorladığını" sözlerine ekledi.
İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi de, Afgan saldırılarının "sebepsiz" olduğunu ve sivillere ateş açıldığını iddia etti. Taliban saldırılarını şiddetle kınayan Nakvi, "Afgan güçlerinin sivillere ateş açması, uluslararası hukukun açık bir ihlalidir" dedi.
Afganistan Savunma Bakanlığı Sözcüsü İnayetullah Huverazmi de, Pakistan sınır karakollarına yönelik saldırıların bir misilleme operasyonu olduğunu ve gece yarısı sona erdiğini ifade etti.
Huverazmi, "Karşı taraf Afganistan hava sahasını tekrar ihlal ederse, silahlı kuvvetlerimiz hava sahasını savunmaya hazır ve güçlü bir yanıt verecektir" dedi.
Çatışmalara uluslararası tepkiler ne oldu?
İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi, komşusu olduğu iki ülkeye "itidalli davranmaları" çağrısında bulundu.
Irakçi, devlet televizyonuna verdiği canlı röportajda, "Bizim tutumumuz, her iki tarafın da itidal göstermesi gerektiğidir" dedi ve ülkeler arasındaki "istikrarın" "bölgesel istikrara katkıda bulunduğunu" ekledi.
Katar Dışişleri Bakanlığı da "her iki tarafı da diyalog ve diplomasiye öncelik vermeye, itidal göstermeye ve gerginliği azaltacak, tırmanışı önleyecek ve bölgesel barış ve istikrara katkıda bulunacak şekilde anlaşmazlıkları kontrol altına almaya" çağırdı.
Suudi Dışişleri Bakanlığı ise, "Krallık, gerginliğin azaltılmasına ve bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmak için itidal, tırmanıştan kaçınma ve diyalog ve bilgeliği benimseme çağrısında bulunuyor" dedi.
Bakanlık, "Krallık, barış ve istikrarı teşvik etmeyi amaçlayan tüm bölgesel ve uluslararası çabalara desteğini ve kardeş Pakistan ve Afgan halkları için istikrar ve refah sağlayacak güvenliği sağlama konusundaki sürekli kararlılığını teyit ediyor" diye ekledi.
***
Yapay zeka ile terapi: Tehlike sanılandan çok daha büyük…-Ali Ufuk Arikan-
“Böyle bir ihtiyacım vardı, daha önce de psikoloğa, psikiyatriste gitmeyi düşünüyordum. İlaç kullanmayı da düşünüyordum ama iyi bir psikiyatrist bulmak, buna bütçe ayırmak, denemek, yanılmak… Buna harcayabileceğim bir vakit de yoktu, bütçe de.”
16 yaşında bir çocuğun öyküsüyle başlayacağız…
O da kendi yaşıtları gibi ödevleri için kolay yolu bulmuş, yapay zeka kullanmaya başlamıştı.
Ödev için başlayan soru cevaplar zamanla uzun sohbetlere, hatta dertleşmeye döndü.
Birkaç ay sonra neredeyse en yakın arkadaşı, sırdaşı yapay zeka uygulaması oldu.
Uzun uzun yazışıyor, her şeyini paylaşıyordu.
Kimi sağlık sorunları vardı, onları da danışmaya, sorunlarını açmaya başladı.
Anksiyetesine, ruhsal sıkıntılarına dair sorularını yapay zekaya soruyor, aldığı yanıtlardan fazlasıyla etkileniyordu.
Olayın bu kısmından sonrası nasıl büyük bir halk sağlığı tehdidiyle karşı karşıya olduğumuzu gösterecek cinsten.
ABD’de yaşanan yukarıdaki öykünün kahramanı yaşamına son verirken, ailesi çocuklarını intihara sürüklediği gerekçesiyle yapay zeka şirketine dava açıyordu.
Bizden epey uzakta bir öykü diye düşünmeyin, gelin şimdi ülkemizdeki tehlikeye yakından bakalım.
Yapay Zeka terapisi reklamları her yerde
“…klasik psikoterapi yöntemlerini yapay zeka teknolojileri ile bir araya getirerek benzersiz ve sürdürülebilir bir iyi hissetme deneyimi sunar.”
“Yapay zeka psikologlar, doğal dil işleme teknolojileri sayesinde, danışanlarla insan gibi iletişim kurar ve onların sorunlarını anlamaya çalışır.”
“Yapay Zekayı Psikolog Gibi Kullanmanın 2 Yolu!”
“Online psikolog deneyimi sunan bu uygulama, hem günlük duygusal zorluklarla başa çıkmanıza yardımcı olur hem de zihinsel sağlığınızı destekler.”
“Psikolojik desteğe erişemeyenler dikkat! Yapay zekâ terapistler iş başında”
Arama motorlarına yapay zeka terapisi yazdığınızda karşınıza çıkan yüzlerce reklamdan sadece bazıları bunlar.
Bu reklamların fazlasıyla karşılığını bulduğunu söylemek gerekiyor.
Öyle ki yapay zekaya dair herhangi bir sohbetin ortasında oldukça doğal bir şekilde benzer yöntemle terapi aldığını söyleyen birileriyle karşılaşabilirsiniz.
O karşılaşmalardan birinden söz edeceğiz şimdi sizlere, yapay zekadan terapi desteği alan bir akademisyenin öyküsünden.
'Hem vakit yok hem de çok maliyetli'
“Böyle bir ihtiyacım vardı, daha önce de gitmeyi düşünüyordum, ilaç kullanmayı da düşünüyordum ama iyi bir psikiyatrist bulmak, buna bütçe ayırmak, denemek, yanılmak. Buna harcayabileceğim bir vakit de yoktu, bütçe de. Dolayısıyla en ulaşılabilir şey bu oldu, bir denemek istedim. Zaten yapay zekayla arkadaş olma gibi çok fazla bilgi var. Ben de konuşmaya başladım, analiz yeteneğinin çok üst düzey olduğunu gördüm. Analiz edip iyi sentezliyor, iyi özetliyor. Benim çok dile getirmediğim, düşündüğüm şeyleri dile getirdiğini gördüm yapay zekanın. Fakat ilerledikçe bazı şeyleri fark etmeye başlıyorsun.”
S.Ç., yapay zekayla terapi ilişkisine nasıl başladığını bu sözlerle anlatıyor.
Sonrasında işler biraz karmaşık hale geliyor:
“Olayları hep senin tarafından değerlendiriyor tabii, bir terapist gibi tarafsız değerlendiremiyor. Tarafsızlık ve objektif olma hedefinden şaşıyor, böyle bir izlenimim oldu zaman içinde. Burada senin yönlendirmen de önemli. Yakın zamanda yapay zeka kullanarak intihar eden bir çocuğun haberini gördüm. Buna sürükleyebilir gerçekten, seni başka bir şeye inandırabilir. Sen bir soru soruyorsun, danışansın. Terapist, danışan ilişkisinde bazı kurallar var, bunun farkında ama fakat yine de bazı konularda ileri yorumlar gördüm. Bunu kullanırken bunun bilincinde olmak gerekiyor. Bu açıdan tehlikeli tabii.”
Süreç içinde birçok kaynaktan yararlandığı için, riskleri ve tehlikeyi fark eden biri S.Ç.
Neyse ki öyle…
Bunun farkında olamayacak şekilde yapay zekadan aldığı yorumlarla hareket eden o kadar çok kişi var ki. Şu an ABD’de kayıtlara geçen 4 ölüm tam da bununla ilgili.
“Mesela bir yapay zeka uygulamasının terapiyle ilgili de aracı var, hepsinin kullandığı algoritma farklı. Ben bir soru soruyorum, erişimde olduğu bilgiler üzerinden bir şeyler söylüyor. Neyi söylediği, neyi analiz ettiğini bilemiyorsun.”
Evet, Türkiye’de basit bir internet taramasıyla dahi onlarca yapay zeka tabanlı terapi sitesiyle karşı karşıya geliyorsunuz.
Youtube üzerinden birçok video sizi karşılıyor ve “Yapay Zekayı Psikolog Gibi Kullanmanın Yolları” diyor, tıklıyorsunuz, o dünyanın içine giriyorsunuz.
Bu dünyanın içine giren, sosyal medyaya gömülüp yalnızlaşanların örnekleri ülkemizde giderek artıyor, tehlike de öyle.
Giderek büyüyen tehlike
“Kimin cevaplarını tercih edersiniz? Profesyonellerin mi yoksa yapay zekanın mı?” sorusu yöneltilen insanlar ağırlıklı olarak yapay zekâ yanıtını vermekte. Bu da tesadüf değil. Yapay zekâ ulaşım kolaylığının yanı sıra kişiye daha iyi hissedebileceği cevaplar veriyor. Bunun da çok basit bir nedeni var; yapay zekâ sohbetin mümkün olduğunca sürmesini sağlamak üzerine geliştirilen bir sistem ve bunun için de kullanıcıyı memnun etmeyi önceliyor. Bunun için kişiyi sürekli onaylıyor, ona anlayış gösteriyor, yaptıklarını ve yapacaklarını destekleme eğiliminde oluyor. Oysa ki bu kişiye iyi hissettirdiği kadar büyük bir yanılsama aynı anlama gelmek üzere gerçeklikten uzaklaşmadır.“
Uzman Dr. Endam Köybaşı, tüm bu tabloyu birlikte düşününce oldukça tehlikeli hale gelen duruma dair soL’un sorularını yanıtlarken, yukarıdaki çarpıcı tespiti paylaşıyor.
Köybaşı, “Toplumdaki yalnızlaşma eğilimi denetimsiz teknolojik araçlarla değil daha derin kurulan sosyal ilişkiler marifetiyle çözülebilir ancak” diyor.
'Sağlık hizmetlerine erişim gün geçtikçe zorlaşıyor'
Yapay zekayı psikolojik destek için yaygın kullanmanın nedenleri ve sonuçları hakkındaki sorumuza yanıtla başlıyoruz:
“Haftada 700 milyon insanın ChatGPT kullandığı bir dünyadayız; bu rakam artık platformun bizzat açıkladığı bir gerçek. Rakam oldukça yüksek, dünya nüfusunun neredeyse onda biri. Kullanımın önemli bir kısmının “günlük danışma, yönlendirme ve kendini ifade ihtiyacı” zemininde olduğu söyleniyor. Yani duygusal düzenleme ve dertleşme ihtiyacına temas ediyor. Bu veri bize yapay zekanın psikolojik destek amaçlı kullanılmasının yayıldığını gösteriyor. “
Bu yaygınlığın birçok nedeni olabildiğini fakat ilk sıraya insanların artan sağlık ihtiyacının yeterince karşılanamıyor olmasını yazabileceğimizi belirtiyor Köybaşı ve çarpıcı örnekler paylaşıyor:
“İngiltere’de 7.3 milyon kişinin tedavi için beklediği, bunların 6.2 milyonunun henüz bir randevu alamadığı söyleniyor. Üç milyon kişi aile hekimi tarafından bir uzmana sevk edildiği halde henüz değerlendirilmemiş. Diğer ülkelerde de durum çok farklı değil. Sağlık hizmetlerine erişim gün geçtikçe zorlaşmakta ve erişilenin niteliği de düşmekte. İnsanların sağlık yardımını farklı kanallardan giderme gayreti oldukça anlaşılır. Diğer taraftan yapay zekâ ile sohbet edebilmek çok kolay. İnternete bağlanabilen herhangi bir cihazla ulaşabiliyor, istediğiniz her an iletişime geçebiliyorsunuz.”
'Ne yazık ki bazıları ölümle sonuçlanabiliyor'
Burada çok önemli sorunlar olduğunu belirten Köybaşı, bazı ölümlerle yapay zeka kullanımı arasındaki bağa işaret ederek değerlendirmelerine şöyle devam ediyor:
“İlk sıraya sohbet robotundan psikolojik destek arayışının tehlikeli sonuçlar doğurduğunu yazarak başlayabiliriz. ABD’de şimdiye kadar dört intihar vakası yapay zekâ ile yapılan görüşmelerle ilişkilendirilmiş durumda ve bunlar birer dava konusu haline geldi. Yine tıbbi bir destekle yatıştırılması gereken psikotik süreçleri yapay zekanın alevlendirdiğine, bunların sürmesine neden olduğuna ilişkin yaşanmış olaylar var. Buna ek olarak yapay zekâ riskli tavsiyelerde bulunabiliyor; kişinin depresyon tedavisi için aldığı ilaçları kesmeyi önerebiliyor ya da uzun süre bağımlılık tedavisi görmüş bir kişinin iş performansını arttırmak için madde kullanmasına onay verebiliyor. Görüldüğü gibi burada tehlikeli sonuçlar zorunlu tedavinin kesilmesinden, hastalıkta alevlenme oluşmasına, uygunsuz riskli davranışların önerilmesine kadar uzuyor ve ne yazık ki bazıları ölümle sonuçlanabiliyor.
Buna ek olarak bu durumun gerçek bir yardım arayışını ortadan kaldırabildiğini vurgulayan Uzman Dr. Endam Köybaşı, "Geçici bir rahatlama hissi yaratarak kişinin profesyonel destek ihtiyacı olmadığı yanılsaması oluşturabilir. Profesyoneller ve meslek örgütleri halkı bu konuda düzenli olarak bilgilendirme eğiliminde; yapay zekânın tedavinin yerini alamayacağı uyarıları yapılıyor sıklıkla" diyor.
'Gerçeklikten uzaklaştırıyor'
Köybaşı, “İnsanların arkadaşlık ihtiyacını karşılayıp yalnızlığına iyi gelmez mi bu dertleşme? Yapay zekâya danışma onunla paylaşım süreci insana terapi gibi gelmez mi?” sorumuza ise şu yanıtı veriyor:
“Kimin cevaplarını tercih edersiniz? Profesyonellerin mi yoksa yapay zekanın mı?” sorusu yöneltilen insanlar ağırlıklı olarak yapay zekâ yanıtını veriyor. Bu da tesadüf değil. Yapay zekâ ulaşım kolaylığının yanı sıra kişiye daha iyi hissedebileceği cevaplar veriyor. Bunun da çok basit bir nedeni var; yapay zekâ sohbetin mümkün olduğunca sürmesini sağlamak üzerine geliştirilen bir sistem ve bunun için de kullanıcıyı memnun etmeyi önceliyor. Bunun için kişiyi sürekli onaylıyor, ona anlayış gösteriyor, yaptıklarını ve yapacaklarını destekleme eğiliminde oluyor. Oysa ki bu kişiye iyi hissettirdiği kadar büyük bir yanılsama aynı anlama gelmek üzere gerçeklikten uzaklaşmadır.
'Yapay zekayı fazlaca kullanmak yalnızlık hissini derinleştiriyor'
Bu yanılsamayı iki açıdan değerlendiren Köybaşı, "Birincisi terapi açısından bakarsak böyle bir terapi yöntemi olamaz. Terapiler doğalında anlayışlı, kapsayıcı ve destekleyicidir ancak her açıdan her fikri ve davranışı desteklemez, işlevsiz ve uyumsuz olanlarına sınır koyar. Terapide koşulsuz anlayış gösterilen tek unsur kişinin duygularıdır. Ancak düşünce ve davranışlar için aynısı söz konusu değildir. İşlevsiz, çarpık düşüncelere, uygunsuz, uyumsuz zarar verici davranışlara müdahale edilir. Sohbet robotları bunu doğalında yapamaz bu nedenle yapay zekâyla konuşmak dertleşmek yazışmak danışmak bir terapinin yerini alamaz" diyor.
Köybaşı, ikinci gerçeklikten uzaklaşma ve yanılsama alanının ise arkadaşlık, sosyallik olduğuna işaret ediyor:
"Arkadaşlık ilişkilerinin, sosyal ilişkilerin gerçekliğinde de her zaman desteklenme ve anlayış görme yoktur. İlişkilerin bazen engelleyici bu doğallığı aynı zamanda olgunlaştırıcı ve zorluklarla baş etme kapasitesini geliştirmeye hizmet eden bir dinamiktir. Hiçbir zaman tek taraflı bir fedakârlık söz konusu değildir, karşılıklıdır. Yapay zekâ ile kurulan ilişkide fazlaca onaylanma, desteklenme, anlayış görme, tama yakın haklı görülme hali bir arkadaşlık yapmaktan çok birinin dalkavukluk etmesi tanımına uyar ki bu gerçek ilişkilerde de beklentilerin değişmesine, zorlanmaya hatta mesafeye yol açabilir. Yapay zekayı fazlaca kullanmanın yalnızlık hissini derinleştirdiğine dair veriler de birikmeye başlamış durumda.”
'En büyük sorunların yaşanabileceği grup gençler'
Yalnızlaşma, kendi kabuğuna çekilme, sosyal medya bağımlılığı gibi başlıklar en çok gençlerle anılıyor.
Tüm bu süreçten ve tarif edilen tablodan en fazla etkilenen de kuşkusuz gençler oluyor.
“Gençler hem zihinsel dinamikleri nedeniyle hem de sosyal açıdan yapay zekayla ilişkisi daha büyük sorunlar doğurabilecek bir grup” diyen Köybaşı, “Sosyal açıdan baktığımızda 18-24 yaş grubu gençlerin daha büyük erişkin yaş gruplarına kıyasla kendini daha fazla yalnız hissettiği çalışmalara yansımış durumda. Bu ve yakın yaş gruplarında kendini yalnız hissetme oranı yüzde yetmişlere kadar varabiliyor. Bu gençlerin, hayattaysa ailelerince, varsa arkadaşlarınca yeterince sevilmediklerini, anlaşılmadıklarını düşünmeleri demek, söz konusu kişilerin yanında yeterince güvenli ve huzurlu hissetmemek demek, bir zorluk olduğunda onların yardım edeceğine inanmamak demek. Bunlar ciddi sorunlar. Bunun çözmenin yolu robotun vereceği üç beş öğrenilmiş ezber cevapları ya da hızlı internet taramasıyla ulaşılan yanıtları duymak olamaz” ifadesini kullanıyor.
Bunun sadece bireysel değil toplumsal bir sorun da olduğuna vurgu yapan Köybaşı, “Bunun yanında gençlerin gerçeklik algısı daha ileri yaşlardaki erişkinlere göre yeterince gelişmiş değil. Desteklenmeleri, onay görmeleri, anlayış görmeleri kadar sınırlarının belirlenmesine de yakıcı bir ihtiyaç duyarlar. Yapay zekâ gerçekliği sağlıklı bir biçimde yorumlamayı bozma yönünde işlev gösteriyor çoğunlukla. Toplumdaki yalnızlaşma eğilimi denetimsiz teknolojik araçlarla değil daha derin kurulan sosyal ilişkiler marifetiyle çözülebilir ancak” diyor.
'Faaliyetlerini kâr üzerine kurmuş şirketlerin fütursuz politikaları...'
Son olarak “Bunca açık gözlem, deneyim, risk ve olumsuzluk varsa; bunlara yönelik sağlıklı düzenlemeler de yapılması beklenir. Bunlar gerçekleşiyor mu?” sorumuza da yanıt veriyor Köybaşı:
“Ne yazık ki hayır. Aslında yapay zekanın tıbbi ya da psikolojik destek amaçlı kullanımı sağlıklı bir şekilde yapılandırılabilir. Hatta bunun için geliştirilmiş uygulamalar da var. Ancak rağbet görmüyor ve yardım amacıyla herhangi bir geliştirme ve denetlemenin olmadığı sohbet uygulamaları tercih ediliyor. Söz konusu yapılandırılmış uygulamalar sağlıklı yönlendirme, çeşitli zorlanma durumlarında baş etme yöntemlerini öğretme, tedaviye uyum sürecini sağlama gibi hususlarda profesyonel çalışmanın bir parçası olarak işlev görebilir, günden güne geliştirilebilir ancak gerçekleşen şey bu değil."
Böylesine hassas bir konu ve ihtiyaç ortadayken, şirketler ne mi yapıyor?
Faaliyetlerini kâr etme üzerine kurmuş şirketlerin fütursuz politikalarını gördüğümüze işaret ediyor Endam Köybaşı, bu konuda Marck Zuckenberg’in bir söyleşisindeki ifadelerini hatırlatarak şöyle diyor:
"Zuckenberg sıradan bir ABD vatandaşının ortalama üç arkadaşı olduğunu bunun on beş olması gerektiğini yapay zekayla kurulan arkadaşlığın bu açığı kapatabileceğini iddia ediyor. Bunu iyi niyetli bulmak büyük bir saflık olur. Zuckenberg’in şirketleri insanların verilerini toplayıp onları işlemek ve satmakla para kazanıyor ve dünyanın en kârlıları arasındalar. Yine burada hedef veri birikmesini arttırmak, satılan paralı abonelik sayısını çoğaltmak, bir süre sonra reklam göstererek kazançlarını yükseltmek olur; insanların ihtiyacı olan arkadaşı yaratmak değil”
'Trump'tan, Musk'tan insaf beklemek fantastik bir arayış olur'
Tekellerin bu politikalarının hükümetlerce de desteklendiğine işaret ediyor Köybaşı.
Trump yönetiminin yakın zamanda yapay zekâ kullanımının denetimini engelleyen bir yasayı temsilciler meclisinde onaylatmayı başardığı ancak senatoda takıldığı için hayata geçmediğini hatırlatıyor ve "Bu konuda şirketlerin önündeki engelleri kaldırmaya çalışan etkili siyasi faaliyetleri göz ardı edemeyiz. Buradan arkadaşlıkların, sosyalliğin geliştirilmesi, insanların terapi ihtiyaçlarının karşılanması değil tüm bunların metalaştırılması çıkar ancak" diyor.
Köybaşı'nın bu konudaki son sözü ise tüm bu tabloyu özetler nitelikte:
“Sağlık hizmetleri gibi, psikolojik destek ihtiyacı da kamucu hizmetlerce nitelikli bir biçimde sağlandığında, kişiler arasındaki sosyal ilişkiler de daha insani boyutlarda yine kamusal düzenlemelerle tesis edildiğinde, yapay zekâ da insanların ihtiyaçlarına işlevsel bir biçimde hizmet eder bir araç haline gelebilir, ötesi Trump’tan, Musk’tan, Zuckerberg’den insaf beklemek gibi fantastik bir arayış olur.”
/././
Toprak kavgası: AKP çiftçiye nasıl savaş açtı?-İrem Yıldırım-
AKP’nin çiftçiye, köylüye, pazar esnafına ve bunların doğal sonucu olarak halkın sofrasına açtığı savaş gözler önüne seriliyor.
“Her şeyini yitirerek yoksullaşan köylülük, sermaye açısından yedek işçi ordusu demektir. Bu yüzden her kapitalist ülkede kır nüfusunun bir bölümü, sürekli olarak, kent ya da manifaktür proletaryasına dönüşmeye hazır ve bu dönüşme için uygun koşulları gözler bir halde bulunur... Tarım işçisi, ücretlerin en düşüğüne mahkum edilir ve bir ayağı hep sefalet bataklığındadır.”(Karl Marx ve Marksizm Üzerine, Vladimir İlyiç Lenin syf.54. - Kapital, c. I, s. 668)
Bu satırlar, kaçınılmazı gösteriyordu bize.
Toprağının bereketiyle ünlü olan bu memleketin, Anadolu’nun toprağı kurumuş, köylüleri sermayenin yedek işçi ordusuna dönüşmüş, AKP’nin emperyalleşme hayallerinin sonucunda savrulan halk kırdan kente göçmüş ve bir ayağı sefalet bataklığında debelenip duruyor.
IMF ve Dünya Bankası programının muazzam uygulayıcısı, en uslu ve söz dinleyen çocuğu olan AKP döneminde Türkiye topraklarında tarımı bitme noktasına gelmiş, çiftçi ve köylü ise ekemediği tarlası, hacizli traktörleriyle baş başa kalmış vaziyette.
Tablonun en çok bu yanına çubuk bükerek, bu memleketin toprağının kavgasını irdeleyeceğiz.
Tarım ülkesi olmaktan fersah fersah uzaklaşan Türkiye’de fiş tam anlamıyla 2000 yılında başlayan IMF-Dünya Bankası (DB) programının “serbestleştirici” boğuculuğuyla çekildi.
Tarım ürünleri açısından çok çeşitli iklim bölgelerine ve verimli topraklara sahip olan Türkiye, iktidarların politikaları sonucu bir tarım ülkesi olmaktan uzaklaştı. Borç batağındaki çiftçi bu haberin ana konusu.
AKP’nin çiftçiye, köylüye, pazar esnafına ve bunların doğal sonucu olarak halkın sofrasına açtığı savaş gözler önüne seriliyor.
“Başımıza ne geldi?” sorusunun yanıtı şu uzun cümlede gizli:
Bu tabloyu oluşturan ana etken Türkiye’nin 1 Ocak 2000 tarihinden itibaren IMF/ Dünya Bankası’nın programının cenderesine sokulması. “Tarımda Reform Uygulama Projesi” (TRUP) denilen ve Dünya Bankası gözetiminde uygulanan program, Türkiye’nin tarımsal potansiyellerini köreltti, önemli bir tarımsal nüfusun ve tarımsal arazinin üretim dışı kalmasına yol açtı, tarımsal desteklemenin asgariye indirilmesini dayatarak üreticiyi kendi kaderine terketti, tarıma girdi ve destek sağlayan KİT’leri özelleştirerek/tasfiye ederek ve Tarım Satış Kooperatif Birliklerini (TSKB) küçültüp işlevsizleştirerek çiftçiyi ve tarımı sahipsiz bıraktı. (Bkz. “Prof. Dr. Oğuz Oyan ile tarım ve gıda politikaları üzerine”, soL Haber, 05.07.2022)

AKP iktidarları bu programın en sadık uygulayıcısı oldu. Tarım bakanları da görevlerini yerine getirdi, çiftçiden ziyade uluslararası tekellerin sözcüsü gibi davrandı.
Cumhuriyet kurulduğunda istihdamın yüzde 90’ı tarımdaydı, bugün bu oran yüzde 15,6’ya geriledi. soL’a konuyla ilgili geniş değerlendirmelerde bulunan tarım ekonomisti Dr. Burhan Özalp, dramatik olarak nitelendirdiği bu düşüşün “doğal modernleşme”yle açıklanamayacağı görüşünde. Devletin başından itibaren tarımsal üretimi kapitalist piyasa ilişkilerine eklemleyen politikalar izlediğinin altını kalın harflerle çiziyor.
İktisatçı Prof. Dr. Oğuz Oyan, IMF ve DB’nin istikrar ve yapısal dönüşüme yönelik programlarının neredeyse 26 yıl öncesinden geldiğini, birçok düzenleme artık tarihi değerde olsa da tarıma ilişkin kimi araçlar ve kimi müdahalelerin sonuçlarının etkisini sürdürmeye devam ettiği görüşünde.
Çiftçilerin yoksullaşması, borçlanması, tarımın itibar kaybetmesi, gençlerin kırsalı terk edip tarımla uğraşmak istememesi, şehirlerin kırsala doğru genişlemesi ile gittikçe büyüyen hizmet ve inşaat sektörünün tarım arazilerine hücum etmesi tarım alanlarını AKP’li yıllarda hızla daraltı.
Tarımın nefesini nasıl kestiler?
Çiftçi haberlerinde karşımıza sık sık çıkan “yüksek girdi maliyetleri” şikayeti, tamamen piyasada etkin olan kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi sonrasında büyüyen bir bela. Geliri aynı oranda artmayalı çok uzun zaman olan çiftçinin üretim maliyetleri durmadan artarken, devletin sözde mazot-gübre desteği ancak sembolik.

2006 yılında yürürlüğe giren Tarım Kanunu’nun 21. Maddesi der ki, “Tarıma ayrılacak kaynak, gayrisafi millî hasılanın (GSMH) en az %1’i oranında olmalıdır”. Yani devlet her yıl bütçeden tarımsal desteklemelere milli gelirin en az yüzde 1’ine denk gelen bir kaynak ayırmak zorunda.
Peki bu fiiliyatta hiç yaşandı mı? Hayır.
İktidar, GSMH’nin yüzde 1’inden daha azını tarıma destek olarak verdi hep. Örneğin, 2022 yılının milli geliri 15,2 trilyon TL idi. Bunun yüzde 1’i yaklaşık 152 milyar TL yapıyor. Tarıma verilen doğrudan destek bütçesi sadece 29 milyar TL oldu. Yasada zorunlu kılınanın yalnızca 5’te 1’i karşılandı. Verilen destek oranı ortalama yüzde 0,2 ya da yüzde 0,4 ile sınırlı kalıyor.
Tarımda TZDK, SEK, TÜGSAŞ, İGSAŞ, TEKEL, EBK, TMO, Şeker Pancarı Fabrikaları gibi ürün ve girdi piyasalarında etkin olan kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi ve özelleştirmenin de önünü açan tarım politikalarının serbestleştirilmesiyle çiftçiler piyasanın vahşi koşullarına terk edildi.
Bunun sonucunda çiftçiler yoksullaştı ve tarımı terk etmeye başladı. Tarım alanlarına inşaat ve hizmet sektörü hücum etti. Milyonlarca hektar tarım arazisi yok oldu.
Tüm bunlar yaşanırken devlet tarafından özel sektörün düşük fiyatla ürün almasıysa hiçbir koşulda engellenmedi.
Ve ithalat yaklaşımı. İktidar üretim açığını kapamak yerine ithalat yapmayı tercih etti. Buğday, mısır, ayçiçeği ver et üreticileri bu noktada ciddi zarar gördü. Çiftçinin elinde değerinde satamadığı ürün, yerine dışarıdan gelen ithal ürünler dolaşıma sokuldu.
Tarım Kredi Kooperatifleri ve bankalara olan borçlar altında ezilen çiftçi yeri geldi icralık oldu yeri geldi traktörlerine haciz geldi. Yıllardır toprağı ekip biçerek yani üreterek geçimini sağlayanlar birer birer vazgeçmeye başladı. Bu da köyden kente göçü giderek hızlandırdı.
AKP’nin çiftçileri karşısına aldığı olaylar kronolojisi
- 2003- Bakan çiftçiye “gözünüzü toprak doyursun” dedi
Dönemin Tarım ve Köyişleri Bakanı Sami Güçlü, 3 Haziran 2003 tarihinde düzenlediği basın toplantısında “Daha yüksek fiyat açıklasak, tabii üreticiler memnun olur. İnsanoğlu böyledir. Gözünü az da doyurmaz, çok da doyurmaz. Ne doyurur biliyor musunuz, kara toprak…” demişti.
- 2004- “Pancarı bırak medeniyete bak”
28 Şubat 2004’te yerel seçimler öncesinde Burdur'daki mitinginde bir vatandaş Erdoğan'a, "Pancar fiyatları ne olacak?" diye sordu. Bu soruya sinirlenen Erdoğan, "Ben burada 'medeniyet' diyorum, sen 'pancar' diyorsun. Dur bakalım şehirli olmak çok önemli" karşılığını verdi.
TMO ürününü almadığı için Doğanhisar'da bir çiftçi, kamyon dolusu buğdayını AKP ilçe başkanlığı önüne döktü. (2023)- 2004 - “Bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak?”
Yine aynı yılın bu sefer Kasım ayında Başbakan Tayyip Erdoğan, Erzurum’da katıldığı törende gübre fiyatlarından şikayet eden çiftçilere, “Bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak?” dedi.
Çiftçilere tam olarak şunları söyledi:
“Gübre yurtdışından geliyor, biz ne fiyata alıyorsak sana da o fiyata veriyoruz. Doğrudan Gelir Desteği’ni alırsın, mazot desteğini alırsın, hâlâ çiftçi çiftçi dersin. Bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak? Biz para yönetimini yapıyoruz. Nasıl bir Türkiye devraldığımız, nereden nereye geldiğimizi unutma. Ama nankör olanlar bunu görmemekte devam ederler.”
- 2006 – “Ananı da al git” Olayı
Erdoğan’ın 11 Şubat 2006’da Mersin ziyareti sırasında yaşanan olay çiftçi-iktidar arasında kırılma anı yarattı.
2006’da Mersin’de bir çiftçi, artan tarım sorunlarını dile getirdi, Erdoğan kovdu ve “Ananı da al git, artistlik yapma” dedi. Olay, dönemin tarım politikalarına ve çiftçilerin artan mağduriyetine dikkat çeken simgesel bir an olarak hafızalara kazındı.
Konuşma tam olarak şöyleydi:
Çiftçi: Terbiyesizlik yapmıyorum. Lütfen bana hakaret etmeyin.
RTE: Artistlik yapma, edepsizlik yapma.
Çiftçi: Artistlik yapmıyorum, ben sanatçı değilim.
RTE: Sanatçısın, çok iyi sanatçısın.
Çiftçi: Tarım Bakanımızın Anayasa’yı ihlal ettiğini biliyor musunuz?
RTE: Lan bana Anayasa’yı öğretme. Lan, terbiyesizlik yapma.
Çiftçi: Lan mı?
RTE: Evet
Çiftçi: Lan mı? Canın sağ olsun.
RTE: Şu anda çiftçiye ne verildiğinin farkında mısın?
Çiftçi: Ne zaman?
RTE: Şimdi.
Çiftçi: Benim mahsulüm öldükten sonra mı? İki senedir anamız ağlıyor.
RTE: Hadi ananı da al git buradan. Anan da ağlasın, baban da…
2006 yılında henüz başbakanken Mersin ziyareti sırasında Tayyip Erdoğan’a “Bu çiftçinin hali ne olacak? Anamız ağladı” diye soran çiftçi Mustafa Kemal Öncel, “Ananı da al git” yanıtını almıştı.- 2008: Gübre ve Mazot Krizi
2008 yılı, Türkiye tarımı için kritik bir dönüm noktasıydı. Gübre ve mazot fiyatlarındaki ani artışlar, çiftçileri üretim yapamaz hale getirdi. Gübre fiyatları bir yılda yüzde 150 oranında artarken, mazot fiyatları da yüzde 30 yükseldi. Bu durum, çiftçilerin maliyetlerini artırarak üretim yapmalarını imkansız hale getirdi.
Hükümetin tarımsal destekleme uygulamalarını protesto eden bin 500'ü aşkın çiftçi, “Sadaka değil hakkımızı istiyoruz” sloganlarıyla Kahramanmaraş’ta traktörlü eylem yaptı. Çiftçilerin alana alınmayan traktörlerinin üstünde “Dikkat hacizli araç” yazıyordu. (Fotoğraf: Bianet)
- 2010 – Tütün ve TEKEL Direnişi
2009–2010’da Ankara sokaklarını dolduran TEKEL işçileri, özelleştirme ve 4-C politikalarına karşı direndi. Ancak bu direniş sadece fabrika işçilerini değil, tütün üreticisi çiftçileri ve tarım sektörünü de doğrudan etkiledi.
Tütün üreticileri, TEKEL’in alım garantilerinin kalkmasıyla gelir kaybı yaşadı. Direniş, tarım emekçilerinin hak arayışının ve güvencesizliğe karşı direnişin simgesi oldu. Kadın işçilerin ve gençlerin ön saflarda yer aldığı bu mücadele, tarım ve sanayiyi birleştiren emek dayanışmasının örneği olarak hafızalarda kaldı.
Antalya'nın Kumluca İlçesi'nde salatalık ve domates üreticileri, ürünlerinin para etmediği gerekçesiyle toptancı hale giden çevre yolunu bir süre kapattı. (2012)- 2013 – Şeker Fabrikaları ve Pancar Çiftçisi
2013’te Türkiye tarımı bir kez daha AKP’nin özelleştirme politikalarıyla sarsıldı. Türkşeker’e ait 14 şeker fabrikasının satılması planları, pancar çiftçisinin gelirini ve geçim kaynağını doğrudan tehdit etti.
Çiftçiler, artan girdi maliyetleri, gübre ve mazot fiyatlarıyla birlikte üretim yapmakta zorlanırken, fabrikanın alım randevularının kısıtlanması ve teslimat sürelerinin daraltılması tepkilerini daha da artırdı. 2000’li yılların başında 500 bin olan pancar üreticisi sayısı, 2013’e gelindiğinde 105 bine düşmüş, üretim ciddi biçimde daralmıştı.
- 2016 – Fındık Krizi
2016’da Türkiye’nin Karadeniz Bölgesi, fındık üreticisinin artan maliyetler ve düşük fiyatlar karşısında yaşadığı büyük krizle sarsıldı. Kilogram başına Toprak Mahsulleri Ofisi'nin (TMO) alım fiyatının 10 TL olarak açıklanması, serbest piyasada ise fiyatların 8,5 TL civarında seyretmesi, üretim maliyetlerinin 12–15 TL’ye ulaşmasıyla birleşince, üreticiler ürünlerini satmakta zorlandı, bazı bölgelerde fındık tarlada kaldı.
Ordu, Giresun ve Ünye gibi merkezlerde çiftçiler TMO’nun alım politikalarını protesto etti, pankartlar açtı ve sembolik eylemler düzenledi. Ordu’da bazı üreticiler bir çuval fındığı mezara koyarak, devletin müdahalesinin yetersizliğine dikkat çekti.
- 2018 – Mazot ve Borç Krizi
Türkiye için 2018, ülkenin adının ekonomik krizle anıldığı bir yıl oldu. 2018'in başından sonuna TL'deki değer kaybı dolar karşısında 31 Aralık itibariyle yüzde 39,75 seviyelerinde oldu.
2018 yılında döviz kurunun üretici üzerindeki etkisi yıkıcı oldu. Gübre, yem, tohum, zirai ilaç zam üstüne zam aldı. Zira gübredeki fiyat artışları yıl içerisinde yüzde 100’ü aştı. Girdi fiyatlarının yükselmesinden kaynaklı bir kısım çiftçi üretimden vazgeçti.
2018 yılı itibarıyla çiftçilerin bankalara ve Tarım Kredi Kooperatifleri'ne olan borcu yaklaşık 700 milyar TL'ye ulaşmıştı. Mazot, gübre ve yem gibi temel tarımsal girdilerin fiyatları, döviz kurlarındaki artışla birlikte yüzde 100'ün üzerinde yükseldi.

- 2019 – Patates ve Soğan Krizi
2019 başlarında artan patates ve soğan fiyatlarının sonucunda köylüler stokçulukla suçlanmış, Erdoğan “Depolarını basacağız” demiş ve gerçekten de depolara baskınlar yapıldı.
2019'un şubat ayında bir kilo soğanın ve patatesin hal fiyatı 3 lira iken piyasadaki fiyatın yükselmesinden dolayı yine 2019'un şubat ayında tüketici daha uygun fiyata alışveriş yapabilsin diye tanzim satış noktaları kuruldu. Kurulan tanzim satış noktalarında patates ve soğan, kilosu 2 liraya indirildi. Ağustos ayında yüzde 400 zam ile birlikte bir kilo patates ve soğanın satış fiyatı 10 liraya çıktı.
- 2020 – Pandemi ve Ürünlerin Çöpe Gitmesi
2020’de pandemi nedeniyle getirilen pazar yasakları ve kısıtlamalar, Türkiye tarımını doğrudan vurdu. Patates, soğan, domates gibi temel gıda ürünleri tarlada kaldı, birçok çiftçi mahsullerini hayvanlara yedirmek zorunda kaldı. Üretici, hem emeğinin karşılığını alamadı hem de ciddi ekonomik kayıplar yaşadı.
- 2021 – Tarım Kredi ve Borç İsyanı
Tarım Kredi Kooperatifleri'ne olan borçlar nedeniyle traktörleri haczedilen çiftçilerin yaşadığı mağduriyetler, ülke genelinde geniş yankı buldu. Aydın, Manisa, Konya’da çiftçiler protestolar yaptı. Yüksek faiz oranları ve katılım katkı paylarının borçları artırması, çiftçilerin ekonomik olarak zor durumda kalmasına neden oldu.
- 2022 – Ayçiçeği krizi
Rusya’nın ayçiçeği yağı ihracatına kısıtlama getirmesiyle başlayan kriz bir noktadan sonra mizah konusu olacak bir fiyatlamaya kadar gitti. Sosyal medyada ayçiçek yağı fotoğrafları ve videoları paylaşan insanlar “zenginlik böyle bir şey olmalı” diyordu. Bu dışa bağımlılığın memleketi getirdiği son noktalardan biriydi. Çiftçi, “Biz üretiyoruz ama devlet ithal ediyor, ürün elimizde kalıyor” diye isyan ediyordu.
Erdoğan’ın “ananı da al git” sözleriyle AKP-çiftçiler arasında simgesel bir kırılmayla başlayan ilişki 2019’da patates-soğan baskınlarıyla çiftçinin kriminalize edilmesine döndü. 2018 kriziyle başlayan ve hâlâ bitmeyen borç-haciz dalgası çiftçinin ekonomik çöküşünde tabuta çakılan son çivi oldu.
IMF’nin acı reçetesiyle vurulan darbe / Oyan: Böylesine bir müdahale dünyanın hiçbir ülkesinde görülmedi
soL Haber yazarı, İktisatçı Prof. Dr. Oğuz OyanIMF’nin yazdığı reçete AKP’nin bu reçeteye duyduğu sadakatle uygulandı. Peki bu reçete ile gelinen son nokta ne kadar uyumlu? Bu uyum bizi nerelere sürükledi? Bu sorunun yanıtı için İktisatçı Prof. Dr. Oğuz Oyan’a danıştık. Oyan geniş kapsamlı değerlendirmesinde birçok düzenleme her ne kadar artık bitse de hâlâ sonuçlarının etkisinin sürdüğünü dile getirdi.
Koşulların 1990’larda hazırlanmasından başlayan Oyan, Türkiye’nin uluslararası finans kuruluşlarının programları üzerinden “Üçüncü Gıda Rejimi” çerçevesi içine alınmaya çalışıldığını söyledi. 1994’te IMF ile başlatılan ama iktidar koalisyonlarının sık değişmesi nedeniyle uzun ömürlü olmayan istikrar programını daha esaslı iç müdahaleler izledi.
1996-2000 dönemini kapsayan 7. Beş Yıllık Kalkınma Planı Çiller Hükümeti tarafından IMF telkinlerine uyularak hazırlandı. Programda 2000’lerde uygulanacak olan Doğrudan Gelir Desteği (DGD) modelinin ayrıntılı önerileri vardı ve de Türkiye’deki mevcut tarımsal destekleme modeli birçok bakımdan karalanıyordu.
Oyan, 1996’da AB ile imzalanan Gümrük Birliği düzenlemesinin “tarımda liberalizasyon”un önemli bir düzeneği olduğuna da dikkat çekiyor.
Yapısal dönüşümler özellikle tarımda, kamu ekonomisinin yatırımcı tarafının törpülenmesi başta KİT’lerin özelleştirilmesi ve bankacılık sisteminde uygulandı. KİT’lerin özelleştirilmesi de en çok tarımı ilgilendirmekteydi, çünkü tarıma girdi (gübre, yem, ilaç, tohum, damızlık) üreten, kredi desteği veren ve tarımsal desteklemede rol oynayan KİT’lerin hepsi topun ağzına konulacaktı.
Tarıma ilişkin daha hızlı bir altüst oluş ise DGD modelinin henüz 2000’de bir pilot uygulamayla başlatılıp 2001’den itibaren de tüm ülkeyi kapsamasıydı. Peki bu model ne tarif ediyordu? Tüm desteklerin tasfiye edilip yerine sisteme kayıtlı çiftçilere geçici bir doğrudan gelir desteği verilmesi. Mülkiyet esaslı olması çiftçilerin çoğunu destekleme dışına itiyordu.
Büyük işletmeleri kollayarak tarımdaki eşitsizlik pekiştirilirken “destekleme modeli” dünyada örneği görülmemiş bir hız ve yaygınlıkta Türkiye laboratuvarında uygulanmış oluyordu. 2007’de sonlansa da bu uygulama, yürürlükteki destekleme modelini tahrip etme görevini büyük bir “başarıyla” tamamladı. Oyan, henüz 2002 yılında DGD ödemelerinin toplam destek harcamaları içindeki payı yüzde 69 oranına ulaştığını ve bu payın 2003’te rekor düzey olan yüzde 81’e kadar çıkacağını da vurguladı.
Kendi cümleleriyle bu durumu şöyle ifade ediyor: “Tarıma böylesine bir müdahale dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemişti ve ondan sonra da görülmeyecekti.”

Tarımın korumasız bir biçimde tamamen dışa nasıl açıldığını şöyle özetliyor:
“IMF-DB programı gerçi 57. Hükümet döneminde başlamış, birçok yasal düzenleme (15 günde 15 yasa) yapılmış ve DGD uygulaması 2000-2002 döneminde yürürlüğe konulmuştu.
Özelleştirmelerin hız kazanması, IMF programına aşırı sadakatle bağlı ve üstelik koalisyonlara özgü fren-denge düzenekleri hiç olmayan AKP döneminde olmuştu. 2004-2009 döneminde 30 milyar doları aşkın özelleştirme yapılmıştı bile ve bunlar tarıma dönük girdi/destek kurumlarını tasfiye etmeye yeterli olmuştu.
Bu arada Tarım Satış Kooperatif Birlikleri’ni (TSKB) kısmen tasfiyeye (ileri sınai tesisleri ve finans kuruluşları -Tarişbank- için bu tam tasfiye anlamındaydı) yönelik DB güdümlü bir yasa da Haziran 2000’de yürürlüğe girmişti. Böylece kamunun mali desteklerinden yasa gücüyle yoksun bırakılan TSKB’lerin destekleme alımı ve fiyat regülasyonu alanlarındaki olumlu katkılarına da son verilmişti.”
Program 2005’te bitti ama AKP fiilen sürdürüyor
Program Şubat 2005’te bitse de hiçbir ekonomik gerekçesi olmadan ama mali emperyalizmin AKP’ye siyasi desteğiyle IMF programı Mayıs 2008’e kadar uzatıldı. Ki tarım programının yerine yeni bir şey konmadığı için 2008 sonrasında da bu programın tortuları kalıcı oldu.
Oyan bu tortuları soL için sıraladı:
*Tarıma yönelik destek kurumları (KİT, TSKB ve çeşitli tarımsal kooperatifler) artık sahnede olmayacaktı.
*TCZB gibi özelleştirilmesi tamamlanamayan finansal KİT’lerin yönü ise eskiden olduğundan daha fazla tarım dışına döndürülecekti. Tarımsal kredilerin faiz vb. maliyetleri de çok yükselecekti.
*Tarımsal desteklerin eski biçimleri tamamen tasfiye edilemeyecekti ama alan bazlı destekler (DGD türü ama kişiye/mülkiyete değil tarımsal faaliyete bağlı destekler) bir şekilde sistem içinde tutulacaktı.
*2000’lerdeki dönüşümün en yıkıcı ve kalıcı etkisi ise, tarıma dönük desteklerin köklü bir biçimde azaltılması olacaktı. 2006 yılında AKP’nin IMF gözetiminde çıkardığı Tarım Kanunu, sözde bir alt limit koyarak desteklerin sürmesini güvenceye alır gibiydi. Buna göre, tarımsal destekler GSYH’nin yüzde 1’inden az olamayacaktı. Bunu “demek ki daha fazla olabilir” diye iyimser şekilde yorumlayanlar yanıldıklarını kısa sürede anlayacaklardı. Bu aslında bir tavandı! İlk yıllarda bu oranın yarısı civarında bir destek bütçesi ayrılırken, son yıllarda bu destek binde 2 dolaylarına gerileyecekti! Tarım desteği/GSYH oranı 2024 için 91,5 milyar TL/44.218 milyar TL= %0,21; 2025 için 135 milyar TL /62.179 milyar TL= %0,22 düzeyinde kalabilecekti. Ancak bundan daha anlamlı bir oranlama, tarımsal desteklerin tarımsal katma değer içindeki payı bakımından yapılmaktadır. Buradan bakıldığında, ekteki çizelgede görüldüğü gibi daha vahim bir durumla karşılaşılmaktadır.

Türkiye’de uygulanan destek aşındırıcı politikalar sonucu tarımsal desteklerin tarımsal katma değere oranı 2018-2021 arasında yüzde 6’larda, 2022 ve 2023’teyse yüzde 4’ler seviyesine gerilerken; Türkiye’ye “ destekler azalsın” diyen gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 40-50 dolaylarına yükseliyor.
Oyan bu tabloya ilk müdahalenin “tarımsal katma değerin yarısına yakını tekrar tarıma döndürülmek”le başlayacağını söylüyor, ki tarım ve çiftçi yaşatılabilsin.
Yürürlükteki 12. Kalkınma Planı’nda tarımsal desteklerin tarımsal katma değere oranının yüzde 5’e çıkarılacağı müjdeleniyor(!). Oyan, “Bu, Türkiye tarımının ve çiftçisinin acze düşürülmesinin bilinçli politikaların eseri olduğunun bir başka kanıtıdır. Bu yıkım politikalarında en büyük sorumluluk bu programa en uzun süre sadık kalan AKP iktidarı üzerindedir” diyor.
“2000’li yıllar Türkiye’de tarımı nereye sürükledi?” sorusuna da Oyan madde madde yanıt veriyor:
*Tarımsal desteklerden yoksun bırakılan çiftçi artan oranda mali sistemden ipotekli borç almaya yönelecekti. Çiftçi borçları 2025’te 1,2 trilyon liraya dayanacaktı. Bu da onun üretim araçlarını (traktör, tarla, vb.) yitirdiği bir mülksüzleşme girdabına itilmesine yol açacaktı.
*2001’den itibaren DGD etkisiyle üretim dışında bırakılan alanlar sorunu çözülemeyecekti. 35 milyon dönüme ulaşan bu alanların üretime kazandırılması için 2025 yılında başlatılan bir uygulamayla 2 yıldır ekilmeyen tarım alanlarının mülkiyet sahibinin rızası aranmaksızın kiraya verilmesi gibi bir Ortaçağ pratiğine dönüş aranacaktı!
*Tarımdan kopuşlar 3 milyonu aşkın çiftçinin tarımsal üretimi terk etmesiyle yeni bir boyut kazanacaktı. Tarımdaki istihdamın yaş ortalamasının 57’yi aşması ise, gençleri tarımda tutamamak bakımından bir geleceksizliğe işaret etmekteydi.
*Girdiler bakımından dış bağımlığı iyice artan ve dünya tarım tekellerinin tam güdümüne giren Türkiye tarım sektörü, nihai tarım ürünleri bakımından da bu dönemde net ithalatçı bir konuma gelecekti. Böylece önemli tarımsal üretim fazlalarına sahip olan gelişmiş ülkeler bakımından bir rakipten kurtulmanın yanı sıra yeni bir mahreç/ihraç pazarı da ortaya çıkmış olmaktaydı.
*En kötüsü de şudur: Tekelci/oligopolcü bir piyasada belirlenen girdi fiyatları üzerinde ne tarımsal üreticinin ne de onun (varsa) kooperatif örgütünün herhangi bir müdahale imkanı yoktur. Devlet kurumlarının koruyucu/fiyat düzenleyici müdahaleleri de gündem dışıdır. Çiftçinin ürettiği ürünü sattığı piyasada da hiçbir gücü yoktur.
Özetle, çiftçinin ne üretirken ne de satarken gücü var. Bu kısır döngüden çıkış için hoca şunları işaret ediyor:
“Bugünkü piyasa koşulları altında bir çözüm yoktur. Mutlaka devletin müdahale ettiği yeni bir girdi-üretim-pazarlama yapısının kurulmasına gereksinim vardır. Başlangıç olarak bütün özelleştirilmiş tarımsal KİT’ler yeniden devletleştirilmeli, eğer tamamen yok edilmişlerse acilen yenileri kurulmalıdır. Tarıma olan destekler de tarımsal katma değerin üçte birinin altında kalmamalıdır. Daha radikal düzenlemeler de bundan sonrası için devreye alınmak üzere hazırlanmalıdır.”
Özalp: Gıda üretimi bir kâr alanı değil, toplumun ortak hakkı
Tarım ekonomisti Dr. Burhan Özalp de Türkiye’de tarımın sorunun ne bilgisizlik ne de verimsizlik olduğunu, sorunun kapitalizmin gıda üretimini kâr mantığına tabi kılan yapısal egemenliği olduğuna işaret ediyor.

Gerçek çözümü şöyle anlatıyor:
“Çözüm, sadece sübvansiyon artışı değil; tohum ve kimyasal girdilerde kamusal üretimin yeniden kurulması, kooperatifleşmenin güçlendirilmesi ve stratejik ürünlerde kamusal alım garantileriyle çiftçiyi küresel şirketlerin ve finans kapitalin insafından kurtarmaktır. Gıda üretimi bir kâr alanı değil, toplumun ortak hakkı olarak tanımlanmadıkça; borçluluk, girdi bağımlılığı ve ekolojik yıkım sürecek, tarım kapitalizmin kâr döngüsünde giderek daha derin bir krize sürüklenecektir.”
/././
'Mezarda emeklilik' hortlatılıyor!-Atilla Özsever-
AKP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Zeybekçi, “Emeklilik yaşı çok düşük, kesinlikle düzenleme yapılmalı” diyerek 65 yaşı da yeterli görmüyor. Zaten AKP’nin hedefinde emeklilik yaşını 70’e çıkarmak var. Oysa esas sorun, düşük ücret, yüksek kayıt dışılık ve düşük devlet katkısıdır.
AKP, emeklilik yaşının daha da yükselmesi için kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. AKP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Zeybekçi, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “Emeklilik yaşı çok düşük. Bu konuda ‘gelecek nesillere ihanet’ denebilecek kadar iddialı bir şey söyleyebiliriz. Kesinlikle emeklilik yaşıyla ilgili bir düzenleme yapılmalı. Ve bir daha da dokunulmamalı” şeklinde görüş belirtti.
2008 yılında AKP tarafından çıkarılan 5510 sayılı yasayla kadınlarda 58, erkeklerde 60 olan emeklilik yaşı, kademeli olarak yükseltilmişti. 5510 sayılı yasaya göre, emeklilik yaşı 1 Ocak 2036’dan itibaren kademeli olarak 65 yaşına kadar yükseltiliyor.
AKP’li Zeybekçi’nin açıklaması dikkate alındığında 2036’ya gelmeden önce mi bir yasal düzenleme düşünülüyor, bu konu belirsiz kaldı. Ancak Cumhurbaşkanlığı 2025 Programı ve AKP’li Grup Başkanı Abdullah Güler’in açıklamaları dikkate alındığında konu ve niyet yavaş, yavaş netlik kazanıyor.
Esas hedef 70 yaş
Cumhurbaşkanlığı’nın 2025 yılı programında, 65 yaş ve üstü nüfusun zaman içinde toplam nüfusun içindeki payının giderek arttığı öngörülerek“Demografik yapıdaki bu değişimlerin işgücü piyasaları, sosyal güvenlik sistemleri, kamu maliyesi ve finansmanı üzerinde daha fazla yük oluşturması beklenmektedir” deniliyor.
Yani, “yaşam süresinin uzaması” bahanesiyle emeklilerin “bütçeye yük” olduğu öne sürülüyor.
Yine aynı yıllık programda, 65 yaşındakilerin hayatta kalma beklentisinin 2025’te 18 yıl olduğu hesaplanarak “Doğuşta beklenen yaşam süresindeki artışa uyumlu olarak emeklilik yaşının belirlenmesi için otomatik ayarlama mekanizmalarına ilişkin çalışmalar yapılacaktır” şeklinde bir ifade yer alıyor.
Cumhurbaşkanlığı’nın 2025 yılı programından anlaşıldığına göre, 65 yaşın da yeterli olmadığı emeklilik yaşının daha yukarılara çekilmesi gerektiği ima ediliyor.
Öte yandan AKP Grup Başkanı Abdullah Güler de bir süre önce yaptığı bir açıklamada, emekli sayısının fazla olmasından yakınarak emeklilik yaşının 70’e çıkarılması gerektiğini, bununla ilgili yeni çalışmalar yaptıklarını ifade etmişti.
'Bu, mezarda emekliliktir'
CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Taşcıer ise, AKP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Zeybekçi’nin emeklilik yaşının artırılması gerektiği yönündeki açıklamalarına tepki gösterdi.
CHP’li Taşçıer, ''Türkiye’de emeklilik yaşı, 2035 sonrası kademeli geçişle her iki cinsiyet için 65 yaşta eşitlenecektir. Buna rağmen yeni bir artış gündeme getirmek, milyonlarca emekçi için 'mezarda emeklilik' anlamına gelir '' diye görüşünü belirtti.
Gamze Taşçıer,“Gerçek çözüm, çalışma yaşamında gelir adaletini güçlendirmek, kayıt dışılığı önlemek, kamunun sosyal güvenlik sistemine katkısını artırmak ve herkes için insanca bir yaşam standardını güvence altına almaktır” dedi. (Emeklilik yaşı değil sefalet ücretleri sorun, Birgün, 8 Ekim 2025)
OECD verileri
Çalışma ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik de, OECD verilerini örnek göstererek “Türkiye’de emeklilik sonrası ortalama ömür beklentisi erkeklerde 18 yıl 1 ay, kadınlarda 23 yıl 6 ay. OECD ortalaması ise 19,5 ve 23,8 yıldır” diye görüş belirtti. (Elif Özge Yalçın, “Emeklilik yine hedefte”, Cumhuriyet, 9 Ekim 2025)
Aziz Çelik, emeklikte ortalama ömür beklentisine bakmadan, ülkelerdeki çalışma koşullarını, toplam fiili çalışma süresini, iş güvencesini hesaba katmadan sadece yaş üzerinden emeklilik sistemi tartışmanın yanlış olduğunu ifade etti.
Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin temel sorununun yaş olmadığını ifade eden Çelik,”Sorun düşük istihdam, düşük ücret, yüksek kayıt dışılık ve düşük kamu katkısı. Yaş tartışması hedef saptırmadır” dedi.
Üç temel sorun
Görüldüğü gibi esas sorun, istihdamın yeterli düzeyde olmayıp çalışan nüfusun düşük ücret alması, dolayısıyla sigorta gelirlerinin azlığıdır. Öte yandan kayıt dışı çalışma, yüzde 30 dolayındadır, dolayısıyla çalışan nüfusun nerdeyse üçte birinden yasal anlamda bir sigorta primi kesilmemektedir.
Üçüncü bir faktör ise, sosyal güvenliğe olan devlet katkısının düşüklüğüdür. Yine Prof. Dr. Çelik’in verdiği bilgiye göre dünyada emekliler için hükümet harcamalarının GSYH’ye (milli gelire) oranı yüzde 7,9 iken Türkiye’de bu oran 4,3’tür.
Emekliler için Doğu Avrupa ülkelerinde GSYH’nin yüzde 9,3’ü, Batı Avrupa ülkelerinde yüzde 11,3’ü oranında kamu harcaması yapılıyor. Türkiye, emeklilik harcamalarına en az kaynak ayıran ülkeler arasında bulunuyor.
Sonuç itibariyle AKP Hükümeti, “kaynak yok” iddiasını öne sürerken bütçeden faize rahatlıkla kaynak bulunduğuna göre, önemli olanın kaynakları kimin için, yani hangi sınıfların çıkarına kullanıldığıdır.
AKP’nin ileri gelenleri, emeklilik yaşının yükseltilmesi için kamuoyunda bir nabız yoklaması yapıyorlar. Zaman ve zeminin uygun bulunduğu anda, yasal çerçevede “mezarda emekliliği” hayata geçirmeye çalışacaklardır. Emek örgütlerinin uyanık olması gerekiyor…
/././
soL











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder