Bin Ladin Dostluğundan, “İslamî Reformizm”e: Cemal Kaşıkçı’nın dramı - TANER TİMUR

“Kaşıkçı Soruşturması” Türk ve Suudi’lerden kurulacak “ortak bir komisyon”a havale edildi. Bu koşullarda, Ziya Paşa’nın deyimiyle, “kadı”nın davacı, “mübaşir”in de tanık olduğu bir davaya sürüklenir gibiyiz.

Clausewitz’in çok bilinen sözüdür, “Savaş, siyasetin başka yollarla devamıdır” demişti Prusyalı general. Oysa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu tespite bir cümle daha eklendi. Siyaset uzmanları “Örtülü savaş da savaşın başka yollarla devamıdır!” diyorlardı. Bu yolla bazı düşman hedefler vuruluyor, fakat geride iz bırakılmıyordu. Böylece bir yandan bir düşman ortadan kaldırılıyor, öte yandan da türlü spekülatif iddialarla karşı tarafta psikolojik çöküntü yaratılıyordu. Bu arada bol bol da “komplo kuramcısı” üretildi.

Soğuk savaş yıllarında “örtülü savaş” ya da “operasyon” denilince, akla CIA ile KGB gelirdi. Sonra Sovyetler Birliği çöktü ve herkes meydan artık CIA’ye kaldı diye düşünmeye başladı. Meğerse yanılgıymış! Giderek belirginleşen çok kutuplu dünyada “örtülü operasyon”lar da irili ufaklı “kutup”lardan tetiklenmeye başlamıştı. İşin garibi bu dönemde bu kutupları simgeleyen “Derin Devlet” sözcüğü de bizim emniyetçiler tarafından icat edildi ve dünya siyaset jargonuna (Deep State) hediye edildi. Bunun hikâyesini yine bu sayfalarda anlatmıştım. (BirGün, 18 Mart 2018).

Oysa son yıllarda daha da vahim bir aşamaya doğru sürüklenir gibiyiz. “Gizli” operasyonlar da giderek “açık operasyon”lara dönüşmeye başladı! Baksanıza birkaç gün içinde Çin’de İnterpol Başkanı kayboluyor; İstanbul’da da Suudi Arabistanlı tanınmış bir gazeteci kendi ülkesinin konsolosluğuna giriyor ve bir daha çıkamıyor. Bu arada Londra’da zehirlenen Rus ajanla ilgili rivayetler de sürüp gidiyor. Böylece vuran da, vurulan da belli iken, “örtülü operasyon”dan söz etmek de sadece gerçekleri örtmek isteyenlerin işine yarıyor.

•••

Yine de Interpol Başkanı Meng’in Çin’de sağ salim ortaya çıkması bu ortamda bir teselli unsuru oldu. Meng, kendi ülkesinde “suçlu” bulundu; görevinden istifa etti(rildi); şimdi de “adil bir yargılanma” bekliyor! Buna karşılık ülkemizde “kaybolan” Suudî yazar Cemal Kaşıkçı bir daha ortalıkta görünmedi ve işler de bu yüzden karıştı. Olayla ilgili her türlü spekülasyon daha ilk günden başladı ve ileri sürülen en yaygın senaryo da şu oldu: Bahtsız gazeteci konsoloslukta öldürülmüş; vücudu parçalara ayrılmış ve her bir parça da aynı gün iki uçakla Türkiye’ye gelen istihbaratçılar tarafından valizlerle yurt dışına çıkarılmış!? Uçaklar, Türkiye’ye geliş ve gidiş saatleri, uçaktaki istihbaratçılar, adli tabip, valizler, kısaca her şey ortada! Ortada olmayan sadece Cemal Kaşıkçı!

•••

Belli ki spekülasyonlar aylar, belki de yıllar boyu sürecek! Ve bu arada “suç mahalli” ülke de tartışmaların dışında kalmayacak! Soru şu: Acaba Türkiye, ülkesinde bulunan ve tehlikede olduğunu söyleyen ünlü bir yazarı korumak için kendisine düşeni hakkıyla yaptı mı? O halde biz de bu soruya bir yanıt arayalım ve bunun için de önce “Kaşıkçı Dramı”nın sahnelerini sıralamaya çalışalım:

1) 2 Ekim 2018’de, saat 13.00’te, Cemal Kaşıkçı Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’na giriyor ve girmeden önce de nişanlısını saat 17.00’ye kadar dönmediği takdirde hemen harekete geçmesini ve verdiği telefon numaralarını haberdar etmesini söylüyor.
2) Saat 17.00 oluyor; Kaşıkçı ortada yok; nişanlısı verilen numaraları arıyor; bunlar arasında AKP Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay da var. Bu durumda “ne kadar büyük sorumluluk altında olduğunu” anlayan Aktay hemen harekete geçiyor ve “titreyen parmaklarla” telefona sarılarak “en uygun isimleri” arıyor. “Aradıklarımın bir kısmına ilk denemede ulaşamadım” dediğine göre Erdoğan’a da ulaşamamış olduğunu düşünebiliriz. Yine de “kısa süre içinde bilmesi gereken herkes” olaydan haberdar oluyor ve “o saat itibariyle de (...) bütün tedbirlerin en üst düzeyde alındığı bilgisi” geliyor. (Yeni Şafak, 6 Ekim 2018).
3) Epeyce uzun bir sessizlikten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan da tavrını ortaya koyuyor; “Cumhurbaşkanı olarak ben de bu işin takibindeyim, kovalıyorum; buradan çıkan sonuç ne olacaksa, onu da dünyaya bildireceğiz!” diyor. Yine de Tayyip Bey ihtiyatlı; şöyle devam ediyor: “Benim beklentim hâlâ iyi niyetli. Cemal Bey benim eskiden tanıdığım bir arkadaşım. İnşallah diyorum o arzu etmediğimiz durumla karşı karşıya kalmayız” (Hürriyet 7 Ekim 2018). Ertesi günlerde ise ses tonunu biraz daha yükseltiyor ve 10 Ekim’de Macaristan’da da şunları söylüyor: “Sorumluluk makamında olan insanlar olarak bir an önce neticeyi almak durumundayız. Başkonsolosluk yetkilileri ‘Buradan çıktı’ diyerek kendilerini kurtaramaz. Çıktıysa, bunu görüntülerle de olsa ispat etmek zorundasınız. İspat edeceksiniz.”
4) Oysa zaman geçiyor; hiçbir gelişme olmuyor; “netice” alınamıyor ve kimse de bir şeyi “ispat etmeye” niyetli görünmüyor. Olay adeta soğutulmaya, unutulmaya terk edilmiş durumda ve Kaşıkçı’nın güvendiği, önlem beklediği Yasin Aktay bu kez de şunları yazıyor: “Türkiye ve Suudi Arabistan birbirine mecbur iki halk, iki ülkedir. Kaderleri birbirine bağlıdır. Kaşıkçı’nın başına gelenleri sorgulayıp Suud makamlarından bunun açıklamasını beklemek asla S. Arabistan’a düşmanlık anlamına gelmez (...) Esasen Kaşıkçı’nın en önemli davalarından biri de Türkiye ve S. Arabistan ilişkilerinin bir kader olduğunu vurgulamak ve bu ilişkileri geliştirmekti”. (Yeni Şafak, 10 Ekim 2018).

Mademki “Türkiye ve Suudi Arabistan birbirine mecbur iki ülke” imiş, mademki “kaderleri birbirine bağlı imiş”, o halde biz de Cemal Kaşıkçı’nın “dava”sının ne olduğunu anlamaya çalışalım.

•••

Cemal Kaşıkçı, silah tüccarı milyarder iş adamı Adnan Kaşıkçı’nın yeğeni. Altmış yıl önce Medine’de doğmuş, ilk ve orta öğrenimini ülkesinde yaptıktan sonra, lisans ve yüksek lisans derecelerini de Amerika’da, Indiana Devlet Üniversitesi’nden alıyor. Yirmili yaşlarında gazeteciliğe başlıyor ve Afgan mücahitler Sovyetler Birliği’ne karşı savaşırken o da onlara sempati duyuyor; davalarını destekliyor. Hatta Bin Ladin’in davetlisi olarak Afganistan’a gidiyor, El Kaide lideriyle ilki 1987’de olmak üzere birkaç kez de söyleşi yapıyor.

•••

Kaşıkçı’nın Bin Ladin’le sıcak ilişkileri hiç unutulmamış, kendisi sık sık radikal İslamcılara maddi yardım yapmakla suçlanmıştır. Oysa o, her vesileyle bunun bir gazetecilik başarısı olduğunu ve İslamcıları şiddet eylemlerinden uzaklaştırmaya çalıştığını söylüyordu. “Tanıdığım Bin Ladin” adlı eserin yazarı Peter Bergen de, Kaşıkçı ile uzun bir mülakat yapmış ve sonunda onun El Kaide’den çok Müslüman Kardeşlere sempati duyduğunu (“deeply sympathetic”) yazmıştı. (Washington Post, 7 Ekim 2018). Başka meslektaşları ve yakınları da 2000’lerin başından itibaren Kaşıkçı’nın selefî görüşlerden uzaklaştığını ve seküler, reformist fikirlere yöneldiğini söylüyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki Kaşıkçı’nın Bin Ladin ile flörtü, El Kaide yandaşlığından çok Sovyet düşmanlığından kaynaklanmıştı. Nitekim kendisi Suudi “establishment”ı içinde daima itibarlı bir yere sahip olmuş; El Vatan gazetesinde ve oradan istifa ettikten sonra da El Arab TV’sinde yöneticilik; BBC, El Cezire, Dubai televizyonlarında da yorumculuk yapmıştı. Eski Suudi İstihbarat Başkanı Prens Türkî bin Faysal’ın en yakın dostları arasındaydı ve Türkî, Washington’da 2003-2006 arasında büyükelçi iken Kaşıkçı da elçiliğin adeta fiili sözcüsü haline gelmişti.

Peki iktidarla ipler ne zaman kopmaya başladı?

•••

Donald Trump başkan adayı olup da İslamofobi ağırlıklı bir kampanya başlatınca, Suud Sarayı’yla ipler de gevşemeye başladı. Ve Trump seçilince de koptu. Bu süreci anlatan Washington Post, Ortadoğu muhabiri Liz Sly, “Trump’ın başkan olarak seçilmesi”, diyor, “Belki de dünyanın hiçbir yerinde Suudi Arabistan’da olduğu kadar sevinç uyandırmadı” (W. Post, 7 Ekim 2018). Oysa Kaşıkçı, yeni başkanın İslam düşmanlığı kadar Putin dostluğundan da kaygı duyuyordu. Böylece giderek iktidar çevrelerinden uzaklaştı ve 2017 yılında da ABD’ye sığındı. Sığınmakla da kalmadı, orada Washington Post gibi görüşlerini özgürce ifade edebileceği bir platform buldu. Artık ülkesine -kendine göre ılımlı, fakat veliaht Prens’e fazlasıyla sert görünecek- eleştiriler yöneltme olanağına kavuşmuştu.

•••

Gerçekten de Kaşıkçı’nın 2017 sonbaharından beri Washington Post’ta yazdığı yazıların sadece başlıkları bile hırslı Veliaht Selman’ı ne kadar öfkelendirmiş olabileceğini gösteriyor. İşte bunlardan doğrudan Selman’ı hedef alan bazıları:
“Suudi Arabistan her zaman bu kadar baskıcı olmadı; şimdi dayanılmaz halde!” (18 Eylül 2017). “Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Putin gibi davranıyor!” (5 Kasım 2017). “(Yemen’de) Suudi Arabistan Arap Baharı’na ihanetinin bedelini ödüyor!” (5 Aralık 2017). “Suudi Arabistan Veliaht Prensi ulusal medyayı her zaman kontrol etti; şimdi ise onu boğuyor!” (7 Şubat 2018). “Suudi Arabistanlı kadınlar artık araba kullanabiliyor; Veliaht Prens çok daha fazlasını yapmalı!” (25 Haziran 2018).

•••

Şimdi bu satırların yazarının, en ufak bir muhalefete bile tahammül edemeyen ülkesinin parçası sayılan bir konsolosluğa, bazı özel evraklar almak için girmesinde şaşılacak bir şey yok denilebilir mi? Öyle anlaşılıyor ki Kaşıkçı Türkiye’ye fazla güvenmiş, Prens Selman’ın Türkiye’de böyle bir operasyona girişemeyeceğini sanmış, feci şekilde de yanılmıştır. Böylece varılan noktada kendisi ortadan kayboldu; ülkesi infaz iddialarını şiddetle reddediyor ve bunu yaparken de Kaşıkçı’yı İslamcı teröristlere, Müslüman Kardeşler’e destek olmakla suçlamaktan geri durmuyor. Oysa bu suçlama, Suudi Arabistan’ın aynı zamanda Katar ve Türkiye’ye de yönelttiği bir suçlamadır ve bu ülkelerin Ortadoğu’daki son kamplaşma sürecindeki yerlerini işaret ediyor.

•••

Kuşku yok ki Kaşıkçı hem Katar’a hem de Müslüman Kardeşler’e yakınlık duyuyordu ve bu da kendisini AKP iktidarına da yakınlaştırıyordu. Buna karşılık otoriter rejimlere -ve bu arada Putin’e- şiddetle karşı olması, Beştepe’de kuşkular uyandırıyordu. Türkiye herhalde bir gazeteci için Suud düşmanlığı yapacak değildi; ne de olsa, Y. Aktay’ın deyimiyle, bu iki ülke “birbirine mecbur” haldeydiler. Dikkatli olmalı, esnek davranılmalıydı; zaten bu sıralarda Arap cephesi -Trump’ın (dolaylı ve korumacı) başkanlığı altında- somut bir yapılanmaya doğru yöneliyordu. Eylül sonlarında ABD Dışişleri Bakanı Pompeo birçok Arap meslektaşıyla görüşmüş ve bir çeşit “Arap Nato’su”nun temelleri atılmıştı. The Economist dergisine göre (6 Ekim 2018) bu stratejik birliğin (Middle East Strategic Alliance) yıllık harcamaları 100 milyar doları bulacak ve 5000 tank, 1000 savaş uçağı ve 300 bin kadar da askeriyle yeni bir ordu kurulacaktı. Bu koşullarda ortalığı karıştırmanın anlamı yoktu ve böylece “Kaşıkçı Soruşturması” Türk ve Suudi’lerden kurulacak “ortak bir komisyon”a havale edildi. Bu koşullarda, Ziya Paşa’nın deyimiyle, “kadı”nın davacı, “mübaşir”in de tanık olduğu bir davaya sürüklenir gibiyiz.

•••

İşte tablo bu ve bu tablo karşısında tekrar Kaşıkçı’ya dönerek, onun hakkında “ne İsa’ya ne de Musa’ya yarandı” da diyemeyeceğimiz kanısındayım. Olayların gidişatına bakılırsa bu duruma düşmeye, yıllardır izlediği ilkesiz dış politikasıyla daha çok Türkiye aday görünüyor. Son 30 yıl içinde Afganistan’da Bin Ladin sempatisinden, İslam dünyasında insan hakları savunuculuğuna evirilen gizemli ve çok çehreli Kaşıkçı ise, biraz da elinde olmayan nedenlerle, şimdiden İslamcı faşizmle savaşan cephenin simge isimlerinden bir haline gelmiş bulunuyor.

Taner Timur / BİRGÜN

Rahipten sonra? - FATİH YAŞLI

Rahip Brunson’un tahliyesiyle bir rehine siyaseti macerasının daha sonuna geldik. Üstelik son yine değişmedi; tıpkı Deniz Yücel davasında olduğu gibi, tıpkı Büyükada davasında olduğu gibi, o kadar atıp tuttuktan, o kadar efelendikten sonra, “bağımsız yargımızın kararıyla”, rahibi de evine uğurladık.

Başka ülkelerin vatandaşlarını tutuklayarak onları o ülkeyle yapılacak pazarlıkların bir aracı haline getirmek, onları bir koz olarak kullanabileceğini düşünmek ve bunu rutinleştirmek mevcut iktidarın icadı. Peki bir işe yarıyor mu derseniz, daha önce olduğu gibi bu sefer de yaramadığını gördük. “Ver papazı al papazı” diyerek açılan el, Fethullah Gülen’le ilgili böyle bir takas söz konusu olmayacağı anlaşılınca, Halk Bankası’na ceza kesilmemesine, oradan da en son Hakan Atilla’nın Türkiye’ye gönderilmesine kadar inmişti.

Şu an itibariyle ise bu taleplerden hiçbirinin karşılanmadığını görebiliyoruz. Dahası, bir anlaşma yapılmış ve karşılığında bir şeyler alınacak olsa bile, rahip vesilesiyle derinleşen ve gelişi hızlanan ekonomik krizi düşündüğümüzde, ödenen bedelin ne olduğunu ve yaşananların Türkiye’ye maliyetinin yüksekliğini anlayabiliyoruz.

Evet, uluslararası sistem bir hegemonya bunalımı yaşıyor ve bu bunalım emperyalist hiyerarşi içerisindeki ilişkileri doğrudan etkiliyor; iktidar partisi de söz konusu krizi fırsat bilerek, bu hiyerarşi içerisindeki yerini değiştirmeye, emperyalizmle yeni bir güç dengesinde, yeni bir pazarlık düzleminde buluşmaya çalışıyor. Ancak bunu hem gücünün sınırlarını zorlayarak, ortada asimetrik bir ilişki yokmuş gibi davranarak, hem de Kayserili halı tüccarı kurnazlığıyla yapmaya çalışıyor ve her seferinde de ortaya dünkü gibi bir sonuç çıkıyor.

Gücünün sınırları ile kastettiğimiz şey, Türkiye’nin ekonomik olarak dünya sistemi içerisindeki yeri. Batı sermayesine ve sıcak para akımlarına göbekten bağlıyken ve ithalatıyla, ihracatıyla, bankacılık ve kredi sistemiyle, 450 milyar dolarlık dış borcuyla kapitalist sistemin zayıf ülkelerinden biriyken, bu ekonomik bağımlılık ve zayıflık halini gözetmeden atılan her adım eninde sonunda ters tepiyor. Trump’ın tek bir tweetiyle dolar kurunun alıp başını gittiği bir ekonominiz varsa, siyasal alanda atacağınız her adımı hesaplayarak atmanız gerekir ama bizde böyle yapılmıyor, netice ise hep dünkü gibi oluyor.

Hele bir de bunu yaparken kendinizi akıllı âlemi ise aptal zannediyor ve kandırabileceğinizi düşünüyorsanız, işte bu akıllılık değil, kurnazlık oluyor ve ne uluslararası politika, ne de diplomasi kurnazlıkla işliyor, kurnazlık sandığınız şeyin sonu kurduğunuz oyunun elinizde patlamasıyla sonuçlanıyor.

Türkiye’nin bugün on altı yıl öncesine göre emperyalizme daha az bağımlı, daha saygın, daha itibarlı bir devlet olduğunu iddia edebilir miyiz? Eğer havuzun bir parçası değilsek, hayır. Dış politikasını süreklileşmiş bir şark kurnazlığı üzerine kuran, küçük hesaplar yapan, kapalı kapılar ardındaki pazarlıkları ve kişisel ilişkileri merkeze koyan bir anlayıştan bağımsızlık, itibar, egemenlik çıkmaz. Çıkanın ne olduğu ise bellidir, “dünya beşten büyüktür”de somutlaşan, içi boş, kof bir şov, o kadar.

Bunun dışında, rahip meselesi bir kez daha Türkiye’de yargı diye bir şeyin olmadığını, “yargının siyasallaşması” tabirinin bile olan biteni açıklamaya yetmeyeceğini, ortada çok daha feci bir durum bulunduğunu göstermiştir. Belki Türkiye’de yargı hiçbir zaman bağımsız olmamıştır ama hiçbir zaman da olan bitenin böylesine pespaye bir müsamere halini aldığı görülmemiştir. Bu müsamere hali ise her şeyden önce bu ülkenin yurttaşlarına yapılan büyük bir saygısızlık, büyük bir kötülüktür.

Devlet geleneğinin, dış politikanın, yargının, medyanın, hukuk sisteminin çürümesi, bir büyük yalanın bütün kurumlarıyla bütün bir ülkeyi, ülkedeki herkesin aklını rehin almaya çalışması… İçinde bulunduğumuz durum aşağı yukarı budur ve işin tuhafı tam ortasından ikiye bölünmüş bir toplum, bu büyük yalanı hiçbir şey yokmuş gibi izlemeye devam etmektedir.

Bunun gerisinde ise, iktidarın da aslında en büyük şansı olan, muhalefet yokluğu vardır. İktidar partisi, Türkiye’de muhalefeti de kendine benzetmeyi başarmış ve aynı zamanda kendisi açısından tehlikesiz hale getirmiştir. Muhalefetin olmadığı yerde ise toplum elbette ki tüm bu olan biteni izlemekle yetinecek, çürüme derinleşecek, yalan büyüyecektir. 

Oysa rahibin salınması, iktidarın Türkiye’yi içine soktuğu krizi önlemeye yetmeyecek, kriz giderek derinleşecektir ve tam da bu nedenle ihtiyacımız olan şey hakiki bir muhalefettir. Türkiye’nin kaderini belirleyecek olan, iktidarla varoluşsal ve hakiki bir mücadele içerisine girecek bir muhalefetin ortaya çıkıp çıkmayacağıdır, çürümeye ve yalana karşı tek çare budur.

Fatih Yaşlı / BİRGÜN

Yargının açık sefaleti ve gizli tanıklık - İLHAN CİHANER

Yaşanan rezillikler ve pespayeliklerden çıkarılabilecek tek iyi sonuç artık bir adaletsizlik kaynağına dönmüş olan “gizli tanık” uygulamasının sorgulanması ve ortadan kaldırılmasıdır.

Öteden beri “bağımsız” olan ve tek eksiği olan “tarafsızlığını” da referandumla kazanan yargımız, 9 Aralık 2016 tarihinden bu yana “casusluk ve terör örgütü üyeliği” suçundan tutuklu yargılanan Brunson’a, 3 yıl 1 ay 15 gün ceza vererek tahliye etti. Pek övündükleri “yeni” Türkiye’de rutin olduğu üzere, günler öncesinden hazırlanmış ve neredeyse motorları çalışır vaziyette bekletilen özel jetle bir kahraman gibi karşılanacağı ABD’ye uçtu. İç politikada sıkıntıda olan ve tekrar seçilmesi riskli görülen Trump’a, ancak bu kadar büyük bir hediye gönderilebilirdi. “Film”in sonu “Başkanın Adamaları” (Wag The Dog) filmindeki gibi “Başkanı Kurtarmaya” yetecek mi göreceğiz.

Bu “hediye” karşılığında “bir şey/taahhüt” alındı mı? ABD Başkan Yardımcısı Pence’in tehditleri mi etkili oldu? Baştan ilk düğmenin yanlış iliklenmesi gibi, süreç sürdürülemez hale geldiği için mi? Yalnızca dövizi indirmeye dönük ahmakça bir hamle mi? Soruların yanıtı yakında açığa çıkar! Ama tartışmasız olan, hukuk dışı başlayan bir süreç, başladığı gibi bitti!

Biz “filmi” biraz başa sararak kendi trajedimize dönelim. AKP, 26 Nisan 2014 tarihinde çıkardığı 6532 sayılı yasa ile MİT yasasına şu hükmü ekledi: “Türk vatandaşları hariç olmak üzere, tutuklu veya hükümlü bulunanlar, millî güvenliğin veya ülke menfaatlerinin gerektirdiği hâllerde Dışişleri Bakanı’nın talebi üzerine, Adalet Bakanı’nın teklifi ve Başbakan’ın onayı ile başka bir ülkeye iade edilebilir veya başka bir ülkede tutuklu ve hükümlü bulunanlar ile takas edilebilir.”

Bu madde CHP’nin başvurusu üzerine AYM tarafından 1 Mart 2016 tarihinde iptal edildi. İptal gerekçesi özetle ilgililerin, iade ya da takas işlemine karşı etkili bir başvuru yolu öngörülmemesi ve yetkinin sınırlarının belli olmamasıydı.

KHK ile tekrar geldi!
AKP elitleri, kendileri için “tanrının lütfu” olan 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası, OHAL’den faydalanılarak çıkarılan 25 Ağustos 2017 tarihli ve 694 sayılı KHK ile, AYM’nin iptal gerekçesi karşılanmadan “…ırkı, etnik kökeni, dini, vatandaşlığı nedeniyle cezalandırılmayacağı, onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulmayacağı ya da işkence ve kötü muameleye maruz kalmayacağına ilişkin güvenceler bulunması kaydıyla…” ibaresi eklenerek MİT yasasını tekrar değiştirdi. 8 Mart 2018 tarihli 7078 sayılı yasa ile de bu değişiklik kanunlaştı. CHP’nin bu yasa için yaptığı iptal başvurusu halen AYM’nin önünde. Nitekim, Çeçen Vahid Edelgiriev’in 2015 yılında ülkemizde öldürülmesi suçlaması ile tutuklu bulunan iki Rus ajan, Rusya’da tutuklu iki siyasetçinin Kırım’a iadesi karşılığında salıverilmişlerdi. Anayasa’ya aykırı olduğu AYM tarafından tespit edilen bu yasanın başka nerelerde kullanıldığını bilemiyoruz. 

Erdoğan’ın bu kadar ısrar ettiği bu düzenleme, “Al papazı, ver papazı” lafının ve Bahçeli’nin, Brunson tahliye edildikten sonra ABD’den “FETÖ elebaşını, FETÖ’nün tepe isimlerinden birisini ya da Hakan Atilla’nın iadesini” istemesinin gerekçesini oluşturuyor.

Yalnız şu detayı göz ardı ediyorlar; Fetullahçılar ABD’de suç işleyip yargılanmış değiller, tam tersi ABD’nin koruduğu bir yapılanmaya mensuplar! Hakan Atilla ise zaten cezasını tamamlamak üzere. En önemlisi de uluslararası hukukun her alanında olduğu gibi bu alanda da tarafların ciddiyeti, gücü, caydırıcılığı ve dengeler belirleyici olur. 

Bahçeli’nin bile “İfade değiştiren gizli ve satın alınmış tanıklar, davanın savcısında yapılan değişiklikler soru işaretlerini güçlendirmiş, şaibeleri artırmıştır. Türkiye aleyhine faaliyetlerin merkezinde yer alan, terör örgütleriyle irtibat ve iltisakı tespit edilen bir şahsın siyasi baskı ve şantajlarla serbest bırakılması geldiğimiz bu aşamada düşündürücü” dediği bir ortamda “yargının bağımsızlığı ve Türkiye’nin hukuk devleti olduğunu” iddia etmek artık trajedidir.

Fetullahçıların mirası
Bu pespaye ve -henüz detaylarını- bilemediğimiz iade pazarlığından daha vahim olanı ise “Gizli Tanık” uygulamasıdır. Hukukumuza, yargı ve siyaseti Fetullahçı yapılanmanın yönettiği dönemde girdi. Yasa(lar) çıkarılırken ülkenin yargılama kültürü, evrensel kurallar, adil yargılanma hakkı, silahların eşitliği gibi ilkelerle uyumu gözetilmeliydi. Özellikle suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin önemli ölçüde ihmal edildiği terör ve örgüt suçunun alabildiğine belirsiz uygulandığı şu günlerde gizli tanık uygulaması suçla mücadele enstrümanı olmaktan çıkıp, bir suç kaynağına dönüşmüş durumda. 
Dünyada genellikle Mafia/Yakuza tarzı acımasız ve dışarıya kapalı çıkar amaçlı suç örgütleri ile mücadele etmek için kullanılır. Esasen uluslararası sözleşmeler ve AİHM kararları belli ve sıkı koşullarda tanığın kimliğinin gizlenmesine izin veriyor. 

Bu uygulamanın dayanağı olan CMK 58. madde; “Tanık olarak dinlenecek kişilerin kimliklerinin ortaya çıkması kendileri veya yakınları açısından ağır bir tehlike oluşturacaksa; kimliklerinin saklı tutulması için gerekli önlemler alınır” demektedir. Tanığın kimliğinin sanıklar tarafından bilinmemesi durumu zaten çok istisnai durumlarda söz konusu olabilir.

Tanık Koruma Kanunun 9 (8) Maddesi ve AİHM uygulaması “gizli tanık beyanının tek başına” (ya da önemli ölçüde) hükme esas alınamayacağını öngörmektedir. Yine kimliğin gizlenmesinin ve “ağır tehlikenin” de gerekçelendirilmesi gerekir. Bu kadar sıkı koşullara tabi tutulmasının gerekçesi yargılamanın “yüz yüzeliği” ilkesidir. Tarafların tanığın güvenilirliğini sorgulama ve soru sorma hakları vardır, olmalıdır. 

Ancak Fetullahçı yargı döneminde yaşanan gizli tanık terörüne rağmen uygulamanın ıslahı yoluna gidilmedi. Gizli tanıklık kendilerini yönlendiren “yapıların” istekleri doğrultusunda ifade verme karşılığında maddi menfaat ve geçim kaynağı haline geldi. Kimlikleri değiştirildi, maaş bağlandı, ihale verildi, kamuda işe alındılar. Vahşi bir dinleme ve izleme pratiği ile birlikte başlıca delil haline geldi. Asla birleşemeyecek olan aynı suça dair, tanık ve sanık sıfatları birleşti. 

Bir kaçını hatırlayacak olursak Danıştay Saldırısı davasında “en elverişli” ifadeleri veren “9 nolu gizli tanığın” aynı dava da sanık olduğu ortaya çıktı. Benim de yargılandığım ve sanıkların aylarca tutuklu kaldığı davanın “gizli tanığının” bir savcı olduğu, kimliğinin değiştirildiği ve estetik ameliyatla görünüşü değiştirildikten sonra yeni kimliği ile mesleğe kabul edildiği ortaya çıktı. Aynı davada gizli tanıklık yapan kriminal kişiler, davanın ilerleyen aşamalarında kendilerinin “gizli tanık savcı” ve diğer Fetullahçı savcı ve polislerce yönlendirildiklerini itiraf ettiler. (Ancak bu ifadeler nedeniyle uzun süre tutuklu kalan genç bir MİT mensubu yüksek olasılıkla bu sürecin verdiği stresle genç yaşta yaşama veda etti. Başka davalarda da benzer ölümler yaşandı.) 

Belki de en çarpıcı örneklerden birisi, Kayseri’de bir “Gizli Tanık Karargahının” olduğu iddiasıydı. Daha önce gizli tanıklık yapmış kişilerin Kayseri’de tutulduğu ve özel yetkili savcıların “ihtiyacına göre” çağrılarak “gizli tanık” yapıldığı iddiası maalesef etkin bir şekilde soruşturulmadı. Aynı kişinin bazen bir belediye başkanına karşı, bazen bir örgüte, bazen de ilgisiz kişilere karşı tanık olarak dinlendiği yolundaki delillerin ve CHP Milletvekili Şevki Kulkuloğlu’nun bu konudaki soru önergesinin gereği yapılmadı.

‘İhtiyaç’ uygulaması
Kolaylıkla doğrulanabilecek ya da yanlışlanabilecek gizli tanık beyanları tartışmasız olgular gibi önce polis ifadesine, sonra iddianameye oradan karara Copy-paste yoluyla aktarıldı. Maddi gerçeği ortaya çıkarma yerine “ihtiyaca göre gerçek inşa etmeye yarayan” bu uygulama, Brunson davasında da önemli ölçüde ortaya çıktı. Hâkim huzurunda verdiği ifadeden dönen, yanlış anlaşılan, büyük resmi birleştiren, beyin yıkama faaliyetine şahit olan gizli tanıklar! Ne suçlamalarla orantılı ciddiyette etkin bir soruşturma ve tanık beyanlarının doğruluğunun araştırılması, ne de yalan (yanlış) olduğu ortaya çıkan ifadelerle ilgili yasal gereğinin yapılması söz konusu. 

Yaşanan rezillikler ve pespayeliklerden çıkarılabilecek tek iyi sonuç artık bir adaletsizlik kaynağına dönmüş olan “gizli tanık” uygulamasının sorgulanması ve ortadan kaldırılmasıdır. Doğru uygulanan etkin pişmanlık kurumu, kriminalistik biliminin geldiği aşama ve bilimsel delillendirme yöntemleri suçla mücadele ve adil yargılamaya daha fazla hizmet edecektir.

İLHAN CİHANER / BİRGÜN

'Reyiz' sözünün arkasında..- MURAT İDE

Dedi ki:
-Bir gün zengin olduğumu duyarsanız, bilin ki haram yemişimdir..
Sözünün arkasında durdu.. Hayatında hiçbir değişiklik yok..
Bilmem neli ejder meyvesi içilen, 1100 odalı bir sarayda, sıradan bir vatandaş gibi yaşıyor..
Ancak 500 milyon dolarlık hediye verebilen bir sosyal sınıfta, emeklinin imkanlarıyla yaşıyor..

                                                                          **
Dedi ki;
-Demokrasi amaç değil, araçtır..
Sözünün arkasında durdu.. Şimdi o aracı tek başına kullanıyor..
Meclis'ten yargıya, emniyetten orduya, sendikalardan STK'lara, partilerden medyaya kadar, kimsenin yorulmasına izin vermiyor..
Hiç birimiz yorulmayalım diye, her şeyi 'Tek Adam' olarak düşünüyor, taşınıyor, karar veriyor, uyguluyor..
                                                                          **
İki lafın biri dedi ki;
-Cennet anaların ayakları altındadır.. Onların ayaklarının altını öpün.. Cennet kokar..
Sözünde durdu.. Derdini anlatmaya çalışan çiftçiye, "Ananı da al git" dedi..
Herkes yanlış anladı.. Oysa o "Cennete git" anlamında söylemişti.. Hâlâ sözünde yani..

                                                                          **
Dedi ki;
-Biz kimsesizlerin kimsesiyiz.. Mazlumların sesi olacağız..
Sözünde durdu..
Gitti, o mazlumların belini büken, emeğini sömüren, geleceğine çöken Büyük Ortadoğu Projesi'ne "AJAN" olarak sızdı.. Büyük risk alıp, BOP Eşbaşkanı oldu..
Her ne kadar eşbaşkanı olduğu proje, Türkiye de dahil her yerde, tüm planlarını çatır çatır hayata geçiriyorsa da, olsun, içeride mazlumların sesi olan bir 'AJAN'ımız olduğu için içimiz rahat..

                                                                         **
Ajan demişken, dedi ki;
-Bu Deniz Yücel denen gazeteci, bir gazeteci değil, bir AJAN, bir terörist.. Ben görevde olduğum sürece bırakılmayacak..
Sözünde durdu.. Ajan-terörist Deniz Yücel bırakılmadı..
Dünyanın en geri kalmış, en fakir, en çileli ülkesi Almanya'ya sürgüne gönderildi..

                                                                          **
Dedi ki;
-Ajan papaz, bu garip burada olduğu sürece çıkamayacak..
Bakmayın siz ajan papazın dün Amerika'da Trump reyize sarılarak poz verdiğine..
O fotağraftaki aslında papaz Brunson değil..
Bir daha Bakanlık beklemesin diye, Burhan Kuzu'ya yüz ameliyatı yaptırıp, onu gönderdiler..
Yoksa bizim papaz hala burada ve içerde..
Üstelik yerine gönderilen de, Türkiye adına ABD'de casusluk yapacak..

                                                                          **
Daha onlarca madde vardı sırada.. Ama bazı sesler duyar oldum;
-Ne kadar saçma bir yazı.. Hiç tutar yanı yok..
Niye?
16 yıllık tecrübeye ve her defasında kafayı taşa çakmamıza rağmen, 24 Haziran seçimlerinde yine başımıza gelirse, çooook zengin olacağımıza inanıp oy verdiniz de, şurada bana iki taklayı mı çok görüyorsunuz?
Reyiz gerçekten haklı.. Ortalık sizin gibi ajan-provokatörlerden geçilmiyor ha..

                                                                          ***
Kızım o soruyu sormasın diye..
Şöyle bir yoklayın son 16 yılımızı..
Sıcak paranın bolluğundan faydalanıp, borç parayla sefa sürmeyi maharet saymazsanız, bugün elimizde ne var?
Stratejik açıdan, ekonomik açıdan, sosyolojik açıdan..
Hakikaten, elimizde ne var?
Strateji desen, öyle bir duvara tosladık ki, Suriye'den Irak'a, İran'dan Yunanistan'a, Rusya'dan Amerika'ya, küçük ya da büyük, tüm aktörler, "Ne istedilerse aldılar, almaya devam ediyorlar.."
Ekonomi desen, ben ne anlatırsam anlatayım, önümüzdeki ay başından sonra gerçeği dibine kadar yaşayarak anlayacağız..
Son olarak, Türkiye Kömür İşletmeleri'nin arazilerini satıp, medyasına da "21 milyar tasarruf edeceğiz" diye pazarlayan algı operasyonuna bakmayın siz.. Elde avuçta kalmadı..
Sosyoloji desen.. Sokakta bir evladımız rahatsız edilse dünyayı ayağa kaldıran bir milletten, çocuklarımızın taciz edildiği tarikat yurtlarını hala matah bir şey zanneden bir millete dönüştük.. Daha ne olsun..
Ege'deki adalara bak, altımızdan vatan toprağı, elimizden Cumhuriyet gidiyor, kusura bakmayın, biz salınan trenle ilgiliyiz..
                                                                           **
Niye girdim bu konuya?
İki gün önce, sosyal medyadaki bir paylaşımımın altına bir yorum yapıldı..
Diyordu ki "milliyetçi"(!) vatandaş;
-Murat bey, siz de hep yanlış yerde duruyorsunuz.. Kalsaydınız o televizyonun başında, bugün ne imkanlarınız vardı..
Yorum aynen böyle..
"Belki de haklısınız" dedim.. Çünkü gelenlerin hayat standardındaki değişikliği görüyorum..:)
Ama mesele Türk Milliyetçiliği ve fıtrat.. Susamazsın.. Ülken yenilip bitirilirken, yan gelip yatamazsın..
Ve o fıtrat, kızının "Baba, ülke bu noktaya gelirken sen hiçbir şey yapmamışsın" demesinden ve başı öne eğmekten çok korkuyor..
Bütün mesele bu..
Siz şahitsiniz.. Kızım şahit.. Allah şahit..
Başımın dik kalması, ıskaladığım bütün imkanların üstünde..


Murat İde / YENİÇAĞ

Papaz gitti kriz bitti (mi?)-Tuncay Mollaveisoğlu

ABD Başkan yardımcısı Pence, kameraların karşısına geçip rahibin kızına sesleniyordu;
 "Sana söz veriyorum baban eve dönecek..."
O sıralarda Cumhurbaşkanı Erdoğan ise; "bu fakir görevde oldukça teröristi alamazsın" diye yanıt veriyordu...
Sonuç ortada...
Rahibin bırakılacağının tarihini, ABD'li gazetelerden öğrendik!

                                                                            *
Tek adamlık sisteminin Türkiye'ye yaşattığı ne ilk ne de son kriz olacaktır bu...
Yasama-Yürütme ve Yargı'nın tek bir kişinin avucunun içinde olması, o ülkeyi her türlü tehdit ve şantaja açık hale getirir diye defalarca uyardık.
Brunson olayı "Türkiye avucumun içinde" zihniyetinin, onur kırıcı, çarpıcı bir sonucudur.

                                                                            *
Şu başlıklar yandaşlara ait;
"Ajan Brunson'un PKK bağlantısı deşifre oldu..."
"ABD'nin geri almak uğruna Türkiye'ye ekonomik savaş açtığı ajan Brunson..."
Demek ki neymiş; doları-euro'yu fırlatan, milyonlarca yoksulun son kırıntılarını da elinden alan, şirketlerimizi batıran krizi, Trump, rahibi almak için çıkarmış!
Bu durumda yarından itibaren dolar kurunun eski seviyesine gerilemesini beklemeliyiz...

                                                                             *
Bilemiyoruz... Brunson belki gerçekten suçsuzdu... Peki, bir kaşık suda neden fırtına kopardınız?
Siz daha başından bu yana "bizde yargı bağımsızlığı vardır, müdahalemiz söz konusu olamaz" demek yerine süreci "papaz pazarlığına" döktünüz...
                                                                             *
Türkiye, ulusal çıkarları söz konusu olduğunda ABD'ye rest çekecek güçtedir.
Kıbrıs harekatını hatırlayınız...
Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, açık tehditlere ve ambargoya rağmen harekatı yapmış, millet arkasında durmuştu...
Bu büyük mirası "papaz pazarlığınızla" yerle bir ettiniz.

                                                                              *
Hükümet ve korosu, ekonomik krizin ABD ile olan papaz gerilimi nedeniyle çıktığını söylediler.
Bizler ise; AKP'nin kötü yönetiminin, savurganlığının, üretimi yok etmesi ve hukuk devletini ortadan kaldırmasının krize neden olduğunu söyledik...
Brunson, krizin nedeni değil tetiği olabilir...
Hoca'nın hikayesindeki gibi "yorgan gitti kavga bitti" ise, yarın doların eski seviyesine gerilediği güzel bir güne uyanmalıyız...
                                                                             ***
Türkiye'yi "İmam Hatipleştirme" Projesi!
Devlet yönetimine atayacak liyakatli kadro bulamıyorlar!
Aslında memlekette yetişmiş insan gücümüz var ancak AKP zihniyetine uymuyor!
Bu nedenle askeri üniversiteye tarihçi, Denizcilik Fakültesine kadın doğum uzmanı atıyorlar!

                                                                           *
Kendi çocuklarını yurt dışında en iyi okullara gönderen Saraylılar, milletin çocuklarını İmam Hatiplere mecbur bırakıyorlar! Çünkü onlara arka bahçeden yetişmiş kadrolar lazım...
Diyanet İşleri Başkanlığı bir taraftan "İmam fazlasını" hastanelere ve üniversite yurtlarına "danışman" atayarak eritmeye çalışırken öte yandan bütçesindeki olağanüstü artışlar devam ediyor...
Bakınız;
Diyanet'in bütçesi önümüzdeki yıl 10.4 milyar liraya çıkarıldı!
Memleketin imam ihtiyacını karşılamak ve insanımıza İslam dinini doğru anlatmak için kurulmuş Diyanet'in bütçesi, Türkiye'de Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bütçesinin 4 katı!
Ulaştırma Bakanlığı'nın bütçesine denk!
Terör kuşatmasındaki ülkemizin güvenliği için hayati önemde olan Milli İstihbarat Teşkilatı'nın bütçesinin 5 katını, imam yapılanmasına harcıyoruz.
Diyanet'in yalnızca personel ödemesi 6.2 milyar liradan 8.5 milyar liraya çıkarıldı! Yani önümüzdeki yıl da Diyanet, öğretmenler atama beklerken İmam kadrosu açmaya devam edecek...
Bu ülkenin gençlerine ve geleceğine yazık değil mi?
 (Yazımı kötüye yoracak beslemelere şunu söylüyorum; Cehennemin taşlarını döşeyenler İslam dinini paraya- siyasete alet edenlerdir)
                                                                         *
Dervişin fikri neyse zikri de odur...
Bana bütçeni söyle sana kim olduğunu söyleyeyim...


Tuncay Mollaveisoğlu / YENİÇAĞ

Kıbrıs’ta neler oluyor? - Barış Doster

Suriye’deki gelişmeler ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin izniyle ABD’nin enerji şirketlerinden ExxonMobil ile ortağı Katar Petrol’ün ada açıklarında yıl sonuna doğru yapacaklarını açıkladıkları keşif sondajı, Akdeniz’in sularını daha da ısıtacak. 

Topraklarında iki İngiliz üssü varken, İsrail ve Fransa ile üs antlaşması yapan Rumlar, üs konusunda ABD ile de görüştüler. Rusya’nın son yıllarda Akdeniz’de artan nüfuzu; bölgenin enerji kaynaklarıyla ilgilenen, tedarikçilerini çeşitlendirmeye çalışan Çin ve Almanya’nın Ortadoğu’ya, Akdeniz’e yönelik hamleleri, rekabeti keskinleştiriyor. 
Türkiye ise Kıbrıs’ta büyük hatalar yaptı. Kurumsallaşmış devlet politikasını terk etti. Annan Planı’nı destekledi. Avrupa Birliği’ne (AB) Kıbrıs konusunda ödün vereceğini kanıtladı. Kıbrıs’ta kırmızı çizgilerimiz vardı: 
1) Adada iki eşit, iki egemen, iki bağımsız devletin kabulü. 
2) Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünün devamı. 
3) Adada Türk - Yunan dengesinin korunması. Hükümet, kırmızı çizgileri kamuoyunda tartışmaya açtı. KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı devre dışı bıraktı. 

Dünyanın gözü önünde eleştirdi. “Kıbrıs konusunda herkesten bir adım önde olacağız”, “Denktaş gitsin kendi meclisinde konuşsun”, “Çözümü tıkamasın”, “Danışmanlarını gözden geçirsin” dedi. 

O yüzden Türkiye; mali, siyasi, diplomatik baskı altında daha büyük ödün vermeye zorlanıyor. Kıbrıs açıklarına sondaj gemisi gönderse bile, Suriye meselesi ile Akdeniz’in enerji kaynakları arasındaki ilişkiyi görememenin faturasını ödüyor. Mısır ile Rum - Yunan tarafı, İsrail ile Rum - Yunan tarafı arasında enerji odaklı gelişen işbirliklerini engelleyemiyor. Siyasi ve iktisadi açıdan sıkıştığından, Akdeniz’de ulusal güvenlik sorunuyla karşılaşıyor. 

KKTC’de de işler iyi gitmiyor. Gerekli yatırım yapılmadığından, güneş ve rüzgâr enerjisinden yeterince yararlanılamıyor. Hayat pahalı, ekonomi kötü, işsizlik, yolsuzluk yaygın. Verimli arazilere rağmen, tarımsal gelir düşük. Turizm ve üniversiteler dışında ciddi gelir kaynağı yok. Ayrıca, KKTC’nin dünyadan dışlanması, dünyayla ticaret yapamaması, Türkiye’nin KKTC’nin tanınması için çaba göstermemesi ve son yıllarda KKTC’ye atanan Türk büyükelçilerin bazı yanlış tutumları Kıbrıs Türklerinin umudunu kırıyor. Türkiye’deki numaracı cumhuriyetçilerin, “yetmez ama evet” takımının KKTC’deki uzantısı “yes be annem” ekibi de fırsattan yararlanıyor. Türkiye karşıtlığı yapıyor. Türk askerini istemiyor. Daha da ileri gidip, Mehmetçiğe “işgalci” diyenler bile var.

Atatürk uyarmıştı 
Sorun şu: Rum - Yunan tarafı, Kıbrıs’ın tamamında, tek başlarına hâkim olmak istiyorlar. Adadaki Türkleri azınlık cemaati olarak görüyorlar. Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla ve tüm adayı temsilen AB üyesi olmanın verdiği rahatlıkla hareket ediyorlar. Mevcut garantiler sistemini esnetmeye, mümkünse kaldırmaya çalışıyorlar. Denktaş çizgisinin zıddı olan mevcut KKTC yönetiminin ödün vermeye hazır olduğunu biliyorlar. Adada “sıfır garanti, sıfır asker” tezini savunuyorlar. ABD ve Avrupa da onları destekliyor. Federe devletleri, üniter devletleri parçalayan, bölmeye çalışan Batı emperyalizmi, Kıbrıs’ta iki farklı halkı, iki ayrı devleti birleştirmeye çabalıyor. 

Oysa adada müzakereler 1968’den beri sürüyor. Şimdiye dek, Türk tarafının önerdiği metni esas alan bir anlaşma metni olmadı. Ortaya konan tüm metinleri BM genel sekreterleri hazırladılar. Rum - Yunan tarafının menfaatlarını, önceliklerini gözettiler. Buna rağmen metinleri hep Rumlar reddetti. Annan Planı bunun kanıtıydı. ABD, AB ve BM tarafından Rum kesimine sızdırılmıştı. Açıkça onları kolluyordu. Türk tarafı ise “Metindeki boşlukları Annan doldursun. Biz ona güveniyoruz” diyerek diplomasi tarihinde görülmemiş biçimde, iradesini baştan teslim etmişti. Buna rağmen referandumda Rum Kesimi’nde yüzde 75 hayır, KKTC’de yüzde 65 evet çıktı. Rumlar, oylamadan hemen sonra AB üyesi olurken, ABD ve AB Türklere verdikleri hiçbir sözü tutmadılar. 

Kıbrıs, Girit misali kaybedilmesin diye, Atatürk yıllar önce uyarmıştı: “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece, bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir”. Uyarı; tarihi, siyasi, askeri, iktisadi, jeopolitik ve stratejik boyuttaydı. Dikkate almamanın sonuçları görülüyor.

Kıssadan Hisse: Kıbrıs’ta verilecek en küçük tavizin devamı, sadece Akdeniz’de değil, Ege’den Karadeniz’e dek her yerde gelir.

Barış Doster / CUMHURİYET

İzmir’i kim yaktı?- Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV

İzmir’i kimin yaktığı daha 1922 yılında dikkatle araştırılıp ciddi ve resmi bir yazanakla saptanmış, kopyaları daha o tarihte ilgili yerlere dağıtılmıştı. Uzun yazanağın dört satırlık genel başlığında şu tümce de yer almaktadır: “İzmir’i Türkler değil, Ermeniler ve Yunanlar yaktı...”

Emperyalizm donanımlı Yunan tümenleri İzmir’e çıkarıldıktan 3 yıl, 3 ay, 25 gün süre kendilerini gene yabancı korumasında denize itişe kakışa zor attılar. Ancak, Türk askerinin (İstanbul’dan sonra en görkemli kent olan) İzmir’e düzenli girişinden tam dört gün sonra, eşine az rastlanır bir fırtınayla daha kolay yayılan bir yangın, bu zengin kentin en az üçte birini yaktı, küle çevirdi. Günümüzde belki en çok okunan bir gazetede uzun gazetecilik yaşamında doğru haberler yazma titizliğiyle tanınan değerli arkadaşımız İzmir yangınının birkaç gün önceki yıldönümünde diyor ki: “Yangını kimin çıkardığı ne o zaman biliniyordu, ne de şimdi biliniyor.” Aynı yazar üç gün sonraki yazısında da, SBF’deki eski öğrencilerimizden birini ilgisiyle Vatikan belgeliklerinin Türkçe çevirileri bitirilip basıldığında, konuya bir açıklık geleceğini haber veriyor.

İzmir’i Ermeniler ve Yunanlılar yaktı 
Sonunda söylemek zorunda kalacağını başında özetleyeyim: İzmir’i kimin yaktığı daha 1922 yılında dikkatle araştırılıp altmıştan fazla daktilolu sayfayla hazırlanmış ciddi ve resmi bir yazanakla saptanmış, kopyaları daha o tarihte ilgili yerlere dağıtılmıştı. Uzun yazanağın dört satırlık genel başlığında şu tümce de yer almaktadır: “İzmir’i Türkler değil, Ermeniler ve Yunanlar yaktılar...” 

Bu resmi Amerikan yazanağının en az bir kopyası da Vaşington’daki Kongre Kütüphanesi’nde Amiral Bristol Belgeleri arasında yer almaktaydı. Benim o görkemli kütüphaneye ilk adım attığımda, oradaki kitap sayısı 30 milyonun üstündeydi. Şimdi, çok daha fazla olmalıdır. Yazanağı hazırlayan Mark O. Prentiss adlı bir görevliydi. “Yakın Doğu’ya Yardım” adlı ama Türklere karşı Hıristiyanların haklarını korumakla görevli bu kuruluşun özel atanmış temsilcisi olarak 8 Eylül Cuma gecesi (Kaptan Wolleson’un komutasındaki) ABD destroyeri “Lawrence” ile İzmir Limanı’na ulaşmıştı.

İtfaiye müdürü
Gözlem, saptama ve değerlendirme görevini çok dürüstçe yaptığını hemen eklemeliyim. Kendi yardımcılarıyla dolaşarak bilgi toplamış, kuşkularının üstüne gitmiş ve “Türkler bombaladı, öldürdüler” gibi dedikodulu haberler Batı basınınca söz konusu yerlere hemen koşup gitmiş, kendi de daha yoldayken İzmir’de bir yangından korktuğu, hatta kulağına birtakım suçlama girişimleri de geldiğinden İzmir’in 12 yıllık İtfaiye Müdürü Avusturyalı Paul Greskovich’le birkaç kez konuşmuş, görevi bırakıp kaçmış olan Rum erleri saptamış, önce 60 (sonra 37) kişinin kullandıkları yangın söndürme araçlarının iki küçük hangarda bulunduklarını Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV Izmir’i kim yaktı? görmüş, ayrıca limanda denize sarkıtılıp elle çalışan altı hortum da bulmuştur.

Kente giren Türk komutan
Prentiss, müdür Greskovic’den Türklerin kente girmelerine ramak kala Rum kökenlilerin işi neredeyse toptan bıraktıklarını öğrenmişti. Kente giren Türk komutan itfaiyeye kaçanların yerine yangından önce 100 nefer verdi. Grestovich Prentiss’e olağan günlerde on günde bir yangın başlangıcı olduğunu, ancak Türkler yaklaştıkça günde aynı anda beş yangının gözlemlendiğini, bir keresinde iki Ermeni papazının Ermeni okulu ve kilisesi gibi yerlerde çıra gibi yanmaya hazır ve gaza batırılmış paçavralar bulduğunu aktarmıştır. Türk askerleri de salı gecesi ve çarşamba sabahı ateş başlatan Ermeni gençlerini yakalamışlardır. Çarşamba günü 11.20’de en az yarım düzine yangın aynı anda başlamıştır. Saat 12.00’de beş yangın daha, iki daha Ermeni Kulübü’ne yakın yerde, ardından kasaba tren durağında birkaç yangın başlangıcı görülmüştür. Türklerin Amerikan Konsolosluğu çevresine de gaz döktükleri bildirimleri üstüne bunu haklı çıkaracak hiçbir ize rastlamayarak şunu yazmıştır: “Türklerin kenti ateşe verdiklerine ilişkin hiçbir kanıt bulamadım. Kanıtın tümü başka bir yönü gösteriyor.” 

Yangın başlayıp aşırı bir fırtınayla yayılırken yoğun duman ve patlamalar öylesine yoğundu ki, Prentiss’i en sonunda alıp götürecek olan Amerikan destroyeri “Litchfield”i gece yarısı daha açığa çekip almak gerekti. Prentiss, İstanbul’a da uğradı, Vaşington yolunda Roma, Paris ve Londra’daki ABD büyükelçiliklerine (sırasıyla Child, Herrick ve Harvey’e) ilk elden bilgiler verdi. 

İzmir’i kuşkusuz Türkler yakmadı. Ordu yorgundu; günlerdir başını koyacak bir yastık, iki kaşık sıcak çorba bulamamıştı. Yiyecek, giyecek, konut, otel, han, ilaç, eczane, hastane ve başka her türlü gereksinim oradaydı. Bu olgun meyve gene Türklere geri dönmüştü. Gerçekçi davranışlarıyla ün yapmış olan Mareşal Mustafa Kemal Paşa yangın haberini alır almaz sapsarı kesilmişti. Yangını sınırlamak isteyen Türk askerleri birkaç binayı dinamitlemek zorunda kalmışlardı; o kadar!

Güçlü baskı örgütleri
Öte yandan, özellikle Amerikan Kongresi’nde güçlü baskı örgütleri İzmir yangınında Türkleri suçlayacak kadar çıkarcılık peşindeydiler. Aynı Kongre’nin zengin kitaplığına yıllar sonra ABD Amirali Bristol’un mirasçıları babalarının 33 bin belgesini sattılar. Tuğamiral Mark L. Bristol, İstanbul’un işgalinde Yüksek Komiser ve Bağlaşık Güçler başkanıydı. Nişantaşı’ndaki Amerikan Hastanesi de onun adınadır. O çok sayıdaki belgenin içinde 60 küsur sayfalık Prentiss yazanağı da vardır. İzmir yangını konusunda basılmış tek bir kitap var. O da Ermeni kökenli Amerikalı Marjorie Housepian’ın. Başlığı: “İzmir 1922: Bir Kentin Yıkımı.” Bu yazar da aynı kitaplıkta çalışmış, Bristol belgelerini de elden geçirmiştir. Oysa, Prentiss yazanağının sözünü hiç etmiyor. Yunan bir okuyucu da başlıktaki “Yunan” sözcüğünü kurşun kalemle hafifçe karalamış.

‘Şimdilik kullanma!’
Bu yazanağın bir kopyası 1980’li yıllardan bu yana da bendeydi. İlk iş Dışişleri Bakanlığımızın Müsteşarına gösterdim. “Şimdilik kullanma!” dedi. Ayırıp sakladım. Ancak, bir Türk Tarih Kurumu toplantısında Vaşington’dan gelen Heath W. Lowry’nin aynı konuda konuşma yapacağını öğrendim. Yazanağa dayalı yazım en çok okunan gazetelerimizden birinde basıldı. İzmir’den telefonlar geldi, “Kentimizi kimlerin yaptığını şimdi öğrendik!” diye. Başka bir gazeteye de aynı konuda yazı verdim. Nev York’ta basılan bir kitabımın içine gene bu konuda İngilizce bir bölüm koydum; o da basıldı. O kitabı kendim Türkçeye çevirdim; Türkçesi altı baskı yaptı. Sanırım, ülkemizde de, dışarıda da yeterince basıldı, yayıldı ve okundu. İzmir yangınını kimlerin çıkardıkları yetkili imza ve resmi yazanakla o günlerden bu yana hep biliniyor. Ayrıca, yazanağı kaleme alan Prentiss, “The New York Times” gazetesi başta olmak üzere, bu ve benzeri gerçekleri anında belirten birçok yazılar da bastırmıştır.

Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV / CUMHURİYET

İnönü-İş Bankası ve çökme - Miyase İlknur

Ekonomide uyarı zilleri son birkaç yıldır çalmasına, uzmanların “ekonomimizçöküyor” uyarılarına rağmen AKP iktidarı, mega projeler, otoyollar, sahil yolları, Avrupa’yı hasetinden çatlatacak dev havalimanları, köprüler yapmaya koyularak bu uyarıları tekzip etmeye kalktı. Yaptıkları köprüler, sahil yolları ve otoyolların bazıları çöktü gerçi. Ama ekonomi kâğıt üstünde çökse de günlük hayatta henüz çökme emareleri göstermediğinden beton yatırımlara tam gaz devam ettiler. Çünkü ekonomideki çöküşü gizlemek için her zaman üzerine çökecek bir kurum, mal ve emtia bulmakta zorlanmadılar. 

Önce devletin kârlı ne kadar KİT’i varsa çöktüler. Haraç mezat bir yandaşa ya da yönetimine yandaşları alacağını taahhüt eden bir yabancıya sattılar. Şirkette yaşanan hisse sorunlarını bahane ederek Türkiye’nin en büyük şirketi Türkcell’e çöktüler. İş Kur’a kaynak aktaramayınca İşçilerin maaşından kesintilerle oluşturulan İşsizlik Fonu’na çöktüler. 2008’de bir kanun çıkararak ÖSYM’nin parasına çöktüler. Özelleştirme dışında kalan ne kadar KİT varsa çöktüler. Bankalar dahil bütün bu kitleri Varlık Fonu’na bağladılar. Atatürk Orman Çiftliği’ne çöktüler. Yerine Külliye dedikleri sarayı yaptılar. Bezm-i Âlem Sultan Vakfı’nın hastane, iş hanı, dükkânlar ve bilumum varlıklarına çöktüler. Yerine yandaşların yönetiminde olduğu bir üniversite kurdular. TMSF’ye geçen bütün medya kuruluşlarına çöktüler. Okluk Koyu’na çöktüler yazlık saray yapıyorlar. İsrail’in Mavi Marmara’da yakınlarını kaybedenlere ödediği 20 milyon dolara çöktüler.

***

Seçim sonrasında ekonomi gerçekten çöktü. Enflasyon ve döviz kurunu tutabilene aşkolsun. Bütün Avrupa’yı dolaştık, daha önce arayı bozduklarımızın ayağına gittik, ama kredi muslukları açılmadı. Sonunda Damat Bey, kredi kuruluşlarına güvence vermek için MCKinsey’le anlaşıldığını açıkladı. Ama Türkiye’de bu mesele hayli tartışılıp hükümetin aleyhine dönünce Cumhurbaşkanı anlaşmayı bozdu. 

İşlerin tıkırında gitmediği zamanlarda gündemi değiştirme metodu hemen devreye girdi. Rahip Brunson, İdlip sorunu, af konusu da yaraya merhem olmayınca Cumhurbaşkanı  Erdoğan, yine Cumhuriyet arşivine daldı. Galiba en iyi abonemiz Cumhurbaşkanlığı sarayı. Arşiv tarandı ve İnönü’nün IMF’nin kapısına giden kişi olarak takdim edildi ve elinde ABD bayrağı olan resminin olduğu Cumhuriyet ve Ulus gazeteleri kürsüden sallandı. Erdoğan’ın Kızılcahamam kampında kürsüden salladığı gazetelerde IMF yardımı değil Truman yardımından bahsediliyordu gerçi ama ne gam. IMF’den ilk kredi anlaşmasını DP iktidarı zamanında Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın yaptığını havuz medyası yazmadığı için, AKP tabanının haberi bile olmadı. ABD gezisi sırasında İnönü’nün elinde iki ülkenin dostluğuna vurgu yapan ABD bayrağını gösterip Türk bayrağını kadrajdan çıkardıkları kanıtlanınca “Biz elinde Türk bayrağı yok demedik ki...” diye sudan bir savunmaya geçtiler. 

İnönü tartışması sonlanmadan daha önce gündeme getirdikleri İş Bankası’ndaki CHP hisselerinin Hazine’ye devri meselesi ısıtılıp yeniden sunuldu. Birkaç hafta önce yurtdışı gezisinden dönerken Erdoğan, uçakta bu konuyu dillendirmiş, biz de “İkinci bir müsadere yasası mı geliyor” diye yazmıştık. Ancak İş Bankası konusunun gündemi değiştirmek için mi, yoksa gerçekten CHP’nin İş Bankası’ndaki hisselerine çökmek için mi yaptıklarını tam kestiremiyorduk. Erdoğan’ın bu konudaki açıklamalarından bir gün sonra bir bankanın genel müdür yardımcısı ile bir yemekte bir araya geldiğimizde, konu kendiliğinden İş Bankası’ndaki CHP hisseleri üzerinde tartışmaya geldi. “Galiba İş Bankası’ndaki CHP hisselerine çökecekler” diyen genel müdür yardımcısı haklı çıktı. 
İş Bankası’ndaki CHP hisseleri Atatürk’ün vasiyeti gereği bir yedieminlikten ibaret. Gelirlerini kullanamıyor. Sadece Atatürk’ün vasiyeti üzerine o gelirlerin Türk Dil ve Türk Tarih kurumlarına gidip gitmediğini denetliyor.

***
Ne garip; 1930’larda İş Bankası’ndan nemalanan Celal Bayar ve sivil bürokrasi İsmet Paşa’ya savaş açmış ve başvekillikten etmişlerdi. İş Bankası’nın etrafında kümelenen milletvekili, eşraf, ağa, emekli subay ve devlet himayesinde zenginleşen, birçok sektörde tekel konumuna gelen yeniyetme tüccar ve sanayici, devletçi bir politika anlayışını önceleyen İsmet Paşa ile onun hükümetine örtülü bir mücadeleye girmişti. İnönü, kâğıt sanayisinin bir devlet işletmesi olarak kurulmasını isterken aynı işe İş Bankası da talip olunca ipler iyice gerilmişti. Bu çekişme önce İktisat Vekili Mustafa Şeref, ardından da İsmet Paşa’nın başını yemiştir. Gerçi başvekillikten istifa etmek zorunda kalan İnönü, cumhurbaşkanı olarak devletin başına dönünce İş Bankası’nı yöneten, yönlendiren ve bankanın olanaklarından nemalanan kesimle hesaplaşmıştır ama sonradan Türkiye ve dünyadaki konjonktür nedeniyle devletçilikten taviz vermek zorunda kalmıştır. 

İş Bankası bugün Türkiye’nin yüz akı, en güvenilir sağlam bankalarından biri. Bu bankanın hisselerine çökülemeyince CHP’nin hisselerine çökmek daha kolay görünmüş olabilir. Belki bu hisselerin satış pazarlığı bile yapılmıştır. Çok övündükleri Osmanlı’nın en saygın valide sultanlarından Bezm-i Âlem Sultan’ın vasiyetini çiğneyenler Atatürk’ün vasiyetine mi saygı duyacaklar?

Miyase İlknur / CUMHURİYET

Bulantı - ORHAN GÖKDEMİR

12 Eylül sıcağında yargılandım, mahkemelerini ve hukukunu bilirim. Bakmayın acımasızca eleştirdiğimize, o zaman daha AKP’li yılların üzerimize çökeceğinin farkında değildik. 1980 ve 1990’lı yıllarda ülkede hukuk da vardı hukukçu da. Çoğu zaman DGM hâkimlerinin cübbelerinin altında askeri kıyafetleri olurdu. Ama onlar da hukukçuydu nihayetinde. 

Savcıların yasadışına çıkma eğilimlerine karşı duruşmalardaki hava daha bir hukuka yakındı. Size yöneltilen suçlama ne olursa olsun işlemin kanuna aykırı olduğunu gösterdiniz mi, hâkimler genellikle buna uygun karar verirdi. Sonuçta hukuk da, yargı da düzenin çerçevesi içinde iş görür, bunu biliyoruz. Ama kendi adıma söylüyorum, bugünkü kadar kuralsız, hukuksuz, yargısız, utanılası bir döneme tanık olmadım.

Sonuncusu herkesin gözleri önünde dün yaşandı, bitti. İzmir’de “FETÖ ve PKK adına suç işlediği”, casusluk yaptığı iddiasıyla tutukluluğu ev hapsine çevrilen ABD uyruklu rahip Andrew Craig Brunson, hâkim karşısına çıktı. Amerika, Sarayı fena sıkıştırmıştı, kulislerde rahibin salınması için anlaşmaya varıldığı söyleniyordu. Ne var iddianın elinde rahibi suçlayacak? Sadece gizli tanık ifadeleri. Büşra, Levent Kalkan ve Serhat isimli tanıklar aleyhte verdikleri ifadeleri geri çekti dün. “Yaralanan terör örgütü üyelerinin İzmir’e getirildiğini ilk kez duyuyorum” dedi biri. “Beni yanlış anlamışsınız” dedi diğeri. “Böyle bir şey yok, ben şahit olmadım” dedi sonuncusu. Hâlbuki üçü de rahibin casus olduğuna, PKK için çalıştığına adları kadar emindiler düne kadar.

Geldiler, ağır aksak işleyen eski yargı sistemini paramparça ettiler. İşte yerine kurdukları şey kabak gibi ortada. Gizli tanıklar atıyor, cüppeli AKP memurları tutuyor.
Yargısı bu!
                                                                 ***

O sırada bir adli adi vaka daha yaşanıyordu. AKP’nin işareti ve THY’nin finansmanı ile ta Barselona’ya kadar transfer olan “Teşekkül halinde evetçi” Arda, karakolda ifade veriyordu. Bir gece kulübünde evli kadına sarkıntılık etmiş, müdahale eden kocasını darp edip, yaraladı. Olay orada bitmedi. Öfkesine hâkim olamayan milli evetçimiz kalkıp hastaneye gitti. Darp ettiği kocaya tekrar silah gösterdi, ateşledi de. Silah ruhsatsızdı, ateşleyen ahlaksızdı.

Kriz çıkıp THY’nin sponsorluğu imkânsız hale gelince gönderdiler Arda’yı. Değeri onlarca milyon dolarla ifade edilen topçumuza bedava gelmeye razı olmasına rağmen talip olan kulüp çıkmadı ülkede. Yine AKP tuttu elinden, parti takımı Başakşehir’e kaydettiler işsiz vasıfsızımızı. İkinci maçında sağa sola saldırıp, küfürler savurmaya başlayınca orada da sildiler. Uzun zamandır kızakta. AKP arkasından itmeyince külkedisine dönüştü Bayrampaşa prensi, gece kulüplerinde sürtüp duruyor.

Bakmayın taşkınlıklarına, zeki, çevik ve dini bütün bir arkadaşımızdır. Hacca bile gitmişliği var. Şarkıcı Mustafa Ceceli, Nihat Doğan gibi başında takkesiyle fotoğrafını paylaşınca öğrenmiştik dini hassasiyetini. Yalnız değildir, ülkenin nevzuhur makbul vatandaş tipidir, tipiktir.
Sporcusu bu!
                                                                 ***

Bizim Barış Terkoğlu yazdı, iktidar yanaşması meşhur iki gazeteci, Fetö sanıklarından tehditle para sızdırıyordu. Gazeteciden daha çok mafya tetikçisine benziyorlardı zaten. Fark silikleşmiştir.

Fakat haklarını yemeyelim, Erdoğan’ın CHP’nin İş Bankası hisselerine el konulacağı sözleri üzerine yukarıdakilerinin “muhalif” versiyonu üzüntüsünü şöyle ifade etti; “Kapitalist rejimde vasiyet ve miras dokunulmaz hak, çünkü mülkiyet kutsaldır. 

Atatürk’ün vasiyet ve miras iradesini yasayla yok etmeye kalkmak, ancak mülkiyet hakkı tanımayan komünist rejim altında mümkündür. Ne oluyor? Türkiye komünist mi oluyor?” Son seçimde de İyi Parti’yi desteklemişti zaten. Olup bitende “faşizm” bulacak hali yokya. Gereği neyse onu yapıyor.
Gazetecisi bu!
                                                                 ***

Ünlü Profesör Celal Şengör, bir internet portalının soru–cevap etkinliğine katıldı. Dışkıyla çok haşır neşir olduğundan söz dönüp dolaşıp oraya geldi. "Kendi dışkınızı yediniz mi?" diye sordular. "Yedim. Özellikle insan dışkısı acıydı. Ötekiler tatlıydı, insanınki kadar acı değildi. Bu bir merak meselesidir, merak eden her şeyi dener” dedi.

"Dışkı yedirmek işkence değil” demişti daha önce de sözündeki inceliği anlayamamıştık. Yemeyi alışkanlık haline getirmiş adam, acısını tatlısını biliyor. Yemekle kalmıyor, keyfini çıkarıyor. Şükür ki “ne işkencesi lütuf bu, lütuf” dememiş.

Daha tedbirli olan “kankası” o sırada kütüphanesini saraya bağışladıktan sonra koşup bir bakanlığa danışman oldu. Yani dışkısı çıktı işin. Hangisinin eylemi aydın tarihimize daha ağır bir ihanet olarak kaydedilecek kestirmek mümkün değil.
Aydını bu!
                                                                 ***

Koca bir boşluğa dönüştü ülke, adı var kendisi yok. Sadece Saray ve Diyanet görünüyor bakıldığında. O yüzden ha bire bütçelerine ek yapılıp duruyor. 2019 yılı için Saray’a 1 milyar 50 milyon lira ödenek ayrılmıştı. Yeni hesap yaptılar, ödeneği 2,8 milyar liraya çıkardılar. Diyanet’e ayrılan 8,4 milyar lira ödenek de 10,4 milyar liraya çıkarıldı.
Ne var başka? 
Yeni oluşturulan kurullara atamalar yapıldı geçen hafta. Dönüp yeniden bakın. 80’li yılların meşhur Maksim Gazinosu’nun gösteri kadrosu kesinlikle daha niteliklidir.
Rejimi de bu!
                                                                  ***

Yıktıkları cumhuriyet eksiği fazlasıyla insanı ayakta tutma, düşmesine engel olma mücadelesindeydi. Şaklabanlar başlarına takke geçirip dini istismar etmesin diye laik bir devlet olma çabasındaydı. Yargı bağımsız olsun, savcılar cumhuriyet için çalışsın, hâkimler millet adına karar versin istiyorlardı. Sporcunun zeki ve çeviğini, gazetecinin ahlaklısını öne çıkarmaya çalışıyorlardı. Yapamadığı için yıkıldı.


Yıkılmışın, düşmüşün üzerine yenisini inşa etmeye çalışıyorlar şimdi. Boşuna çaba. İmkânı var mı?

Orhan Gökdemir  / SOL

Öne Çıkan Yayın

81 soruda Hrant Dink cinayeti dosyası: Öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti, hedef gösterenler bugüne kadar yargılanmadı -Gökçer Tahincioğlu/T24-

Geride kalan yılda, daha uzun süre cezaevinde tutulması mümkünken tahliye edilen tetikçi Ogün Samast hakkında açılan “örgüt” davası zamanaşı...