T-24 "Köşebaşı + Gündem" (Çanakkale'de bir yangın daha: Alevler büyüdü, 2 bin 90 kişi kara ve deniz yoluyla tahliye edildi!)+(Balıkesir dünkü 6,1'lik depremin ardından beşik gibi sallanmaya devam ediyor) -12 Ağustos 2025 -

Çanakkale'de bir yangın daha: Alevler büyüdü, 2 bin 90 kişi kara ve deniz yoluyla tahliye edildi!

Çanakkale yangın

9 Ağustos'ta iki günlük yangının kontrol altına alındığı Çanakkale'de bir yangın daha çıktı. Çanakkale-İzmir kara yolunun yakınlarında olan ağaçlık alandaki yangına ilk olarak çevrede bulunan iş yerlerinde çalışanlar müdahale etti. Tarım arazisinde başlayan yangının ormanlık alana sıçradığı belirtiliyor. Yangın şiddetli rüzgarın etkisiyle Güzelyalı’ya kadar ulaştı. Hem Dardanos hem de Güzelyalı’da bulunan evler tehdit altına girdi. Çanakkale Valisi Ömer Toraman, Güzelyalı'nın tedbir amaçlı olarak tahliye edilmeye başlandığını açıkladı. Vali Toraman riskli bölgelerden toplamda 2 bin 90 vatandaşın tahliye edildiğini bildirdi. Yangın söndürme çalışmaları sürdüğü Erenköy'de (İntepe) bölge, güvenlik amacıyla tedbiren tahliye edildi. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre durdurulan uçuşlar yeniden başladı. Orman işçileri, şiddetli rüzgara rağmen gece boyunca yangın söndürme çalışmalarını büyük özveriyle sürdürüyor. Yangın nedeniyle yükselen dumanlar başta Dardanos olmak üzere çevredeki yerleşim yerlerini tehdit ediyor. Dardanos’ta yaşayanlar dumandan etkilendikleri için evlerini terk ettiler.

Dardanos'ta alevler evlerin olduğu bölgeye sıçradı
Dumandan etkilenenler evlerini terk ettiler

Alevler hızla yayıldı, yangın Güzelyalı’ya kadar ulaştı

Çanakkale’de yangın rüzgarın etkisiyle hızla yayılıyor. Önce Dardanos’u tehdit eden alevlerin Güzelyalı’ya kadar ulaştığı bildirildi. Yangın bölgesinden canlı yayın yapan gazeteci Tekin Uğurlu, alevlerin Jandarma Kampı olarak bilinen Çanakkale Jandarma Özel Eğitim Merkezi Komutanlığı’na sıçradığını söyledi.(https://www.dailymotion.com/video/x9ok56w)

Güzelyalı tahliye edildi

Çanakkale Valisi Ömer Toraman, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, "Çanakkale merkezde orman yangını rüzgarın da etkisiyle hızlı ilerliyor. Yangına havadan ve karadan müdahale ediliyor. Tedbiren Güzelyalı bölgesindeki vatandaşlarımızın tahliyesine başlanmıştır. Vatandaşlarımızın gerekmedikçe trafiğe çıkmamaları önem arz etmektedir” dedi.

Vali Toraman, ayrıca daha sonra yaptığı paylaşımlarda şu ifadelere yer verdi:

"ÇOMÜ Dardanos Yerleşkesi, Jandarma Güzelyalı Kampı, Çamlıbel Sitesi tahliye edildi. Tahliye ekiplerine yardımcı olalım. Gereksiz trafik oluşturmayalım. Çanakkale Çınarlı yangınına 5 uçak, 5 helikopter ile havadan, 32 arazöz, 14 itfaiye, 5 dozer 455 personel ile karadan müdahale edilmektedir."

Bu arada Çanakkale Boğazı'nda güneyden kuzeye olan trafik, yangın nedeniyle tek taraflı olarak kapatıldı.(https://www.dailymotion.com/video/x9okhga)

Evler ve araçlar yandı

Bu arada bazı binaların alevler arasında kaldığı gözlendi.

Yangında bazı araçların yanarak kullanılamaz hale geldiği görüldü.

Yangın söndürme çalışmaları esnasında vatandaşlar da bölgedeki ekiplere su tankerleriyle destek veriyor.

Motosikletli vatandaşlar yangın söndürme çalışmasına katılanlara destek olmak amacıyla su, maske, ayran ve göz damlası dağıtıyor.

İl Emniyet Müdürlüğü ekipleri, Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı (TOMA) ile yangın söndürme çalışmalarına katıldı. Polis ekipleri, Güzelyalı köyünde yanan yazlıkları kontrol ediyor.

Evler, alevler arasında kaldı 

47 kişi hastaneye sevk edildi 

Vali Toraman, daha sonra yaptığı paylaşımlarında şu ifadelere yer verdi:

"ÇOMÜ Dardanos Yerleşkesi, Jandarma Güzelyalı Kampı, Çamlıbel Sitesi tahliye edildi. Tahliye ekiplerine yardımcı olalım. Gereksiz trafik oluşturmayalım. Çanakkale Çınarlı yangınına 9 uçak, 10 helikopter ile havadan, 69 arazöz, itfaiye, iş makinaları ve 685 personel ile karadan müdahale edilmektedir. Riskli bölgeler karadan ve denizden tahliye edildi. Dumandan etkilenen 47 vatandaşımıza sağlık kuruluşlarında müdahale ediliyor. Hayati tehlikeleri yoktur."(https://www.dailymotion.com/video/x9okhg8)

Uçuşlar durduruldu

 Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Çanakkale'deki yangın nedeniyle havalimanı pistinin, devlet hava araçları, ambulans uçaklar, arama kurtarma ve yangınla mücadele hava araçları hariç olmak üzere, bugün saat 19.30'a kadar tüm uçuşlara kapatıldığını bildirdi.

Bakanlıktan, yapılan açıklamada, şu ifadeler kullanıldı:

"Çanakkale'de devam eden orman yangınları nedeniyle, Çanakkale Havalimanı pisti, devlet hava araçları, ambulans uçaklar, arama kurtarma ve yangınla mücadele hava araçları hariç olmak üzere, bugün saat 19.30'a kadar tüm uçuşlara geçici olarak kapatılmıştır."

Çanakkale'deki orman yangınlarında bölgede mahsur kalan 84 kişi tahliye edildi

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Çanakkale'deki orman yangınlarında bölgede mahsur kalan 84 kişinin tahliye edildiğini bildirdi.

Bakanlıktan yapılan açıklamada, şu ifadeler kullanıldı:

"Çanakkale Dardanos mevkisinde meydana gelen orman yangınlarında bölgede mahsur kalan84 vatandaşımız, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğümüze ait deniz araçlarımızın da görev aldığı tahliye operasyonlarıyla emniyetli bölgelere nakledildi."

Erenköy tedbir amaçlı tahliye edildi

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Arama ve Kurtarma Birimi (AKUB) de yangından etkilenen bir evin bahçesindeki tavuğa su verdi.

Alevlerin ulaştığı Erenköy'de (İntepe) yangın söndürme çalışmaları sürüyor. Bölge, güvenlik amacıyla tedbiren tahliye edildi.

Yangın bölgesine ulaşan komandolar da söndürme çalışmalarında ekiplere destek veriyor.

Öte yandan Çanakkale-İzmir kara yolu üzerinde bulunan bir iş yeri alevler arasında kaldı.

Yangın araçları alevlerle mücadele ederken yangının arasında kalma tehlikesi yaşadı

Vali Toraman açıkladı: Riskli bölgelerden 2 bin 90 vatandaşımız tedbiren deniz ve karayolu ile tahliye edildi

Çanakkale Valisi Ömer Toraman sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Çanakkale merkez Çınarlı yangınına müdahale devam ediyor. 10 uçak, 9 helikopter ile havadan, 75 arazöz, 35 itfaiye, 10 dozer, 92 diğer araçlar ve 760 personel ile müdahale ediliyor. Riskli bölgelerden 2 bin 90 vatandaşımız tedbiren deniz ve karayolu ile tahliye edildi. Dumandan etkilenen 77 vatandaşımızın tedavisi sağlık kuruluşlarında yapılmaktadır. Hayati tehlikeleri bulunmamaktadır" ifadesini kullandı.

Durdurulan uçuşlar yeniden başlatıldı

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı uçuşlar hakkında yaptığı açıklamada, "Orman yangınlarıyla daha etkin şekilde mücadele edilebilmesi amacıyla geçici olarak sivil uçuşlara kapatılan Çanakkale Havalimanı, tüm uçuşlara yeniden açılmıştır" ifadelerini kullandı. 

İBB'den Çanakkale'deki orman yangına müdahale çalışmalarına destek

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Çanakkale'de çıkan orman yangınına müdahale çalışmalarına destek amacıyla bölgeye 50 personel ile 19 araç ve iş makinesi gönderdi.

İBB'den yapılan açıklamaya göre, Çanakkale'de devam eden orman yangınına müdahale çalışmalarına destek amacıyla ilk aşamada, İtfaiye Dairesi Başkanlığından 28 personel ile 4 su ikmal, 3 hizmet ve bakım onarım ile hızır acil ambulans gönderildi.

Yine ilk aşamada, Yol Bakım ve Altyapı Koordinasyon Dairesi Başkanlığından 4 personel ve 2 su tankeri, İSKİ Genel Müdürlüğünden 5 personel, su tankeri, paletli loder, treyler çekici ve öncü araç olmak üzere toplam 37 personel ve 15 araç ve iş makinesi de Çanakkale Valiliği emrine görevlendirilerek bölgeye sevk edildi.

İBB, ikinci ekip olarak da İtfaiye Dairesi Başkanlığından 13 personel, 3 su ikmal ve ilk müdahale aracı akşam saat 19.50 itibarıyla bölgeye hareket etti.

Vali Toraman: Çınarlı köyü yangınına büyük bir gayretle müdahale edilmektedir

Çanakkale Valisi Ömer Toraman, X hesabından yaptığı açıklamada, "Elektrik kesintisi nedeniyle içme suyu pompaları çalışmayan Kumkale ve civar köylerimize, arazözlerle içme suyu takviyesi yapılacak. İl Özel İdaresi ekiplerimiz müdahale ediyor." ifadesine yer verdi.

Vali Toraman bir başka paylaşımında ise yangın kontrol altına alınana kadar mücadelenin süreceğini belirterek, şunları kaydetti:

"Çanakkale merkez Çınarlı köyü yangınına büyük bir gayretle müdahale edilmektedir. Orman kahramanları başta olmak üzere yangına müdahale eden bütün ekiplere, destek veren bütün gönüllülerimize ve Çanakkaleli hemşehrilerimize çok teşekkür ediyorum. Yangını kontrol altına alıncaya kadar, canla başla mücadelemiz devam edecek. Gece boyunca karadan 79 arazöz, 39 itfaiye, 11 dozer, 92 diğer araçlar ve 770 personel ile müdahaleye devam edilmektedir. Havanın aydınlanması ile birlikte hava araçları da müdahaleye başlayacaktır. Bütün ekipler büyük bir gayretle çalışıyor."

Orman işçileri, şiddetli rüzgara rağmen gece boyunca yangın söndürme çalışmalarını büyük özveriyle sürdürüyor.(https://www.dailymotion.com/video/x9ok1a2)

                                                            ***

Balıkesir dünkü 6,1'lik depremin ardından beşik gibi sallanmaya devam ediyor; 4 saat içinde 4'ten büyük 6 deprem!

Balıkesir Sındırgı'da 1 saat içinde 4,1, 4,4 ve 4,5 büyüklüğünde peş peşe depremler meydana geldi.

Balıkesir'de, 10 Ağustos saat 19.53'te Sındırgı ilçesi merkezli 6,1 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Artçıların peş peşe geldiği depremin ardından Sındırgı merkez ve köylerinde toplam 16 bina yıkıldı. Sındırgı Kaymakamlık binası karşısında yıkılan binada, enkaz altından 4 kişi kurtarıldı. Aynı enkazdan çıkarılan 81 yaşındaki Nihat Önbaş'ın ise tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybettiği duyuruldu. Önbaş'ın, oyuncu Eylül Tumbar'ın amcası olduğı öğrenildi. Depremde şu ana kadar 29 kişinin yaralandığı, hayati tehlikelerinin bulunmadığı bildirildi.

Söz konusu depremin ardından 200'ü aşkın artçı deprem de gerçekleşti. AFAD saat 19.37'de 4,1 büyüklüğünde bir depremin ardından 4,4 büyüklüğünde bir depremin daha gerçekleştiğini duyurdu.İlk 2 depremin ardından 1 saat içine 3. deprem meydana geldi. AFAD'ın açıklamasında göre 20.13'te olan deprem 4,5 büyüklüğünde meydana geldi. 

4 saat içinde 5 kez 4'ten büyük deprem

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre, 19.37'de merkez üssü Sındırgı ilçesi olan 4,1 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi. Depremin, 11,9 kilometre derinlikte meydana geldiği belirlendi.

AFAD saat 19.52'de 4.4 büyüklüğünde bir artçı depremin daha olduğunu duyurdu. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre, merkez üssü Sındırgı ilçesi olan 4,4 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi. Depremin, 8,71 kilometre derinlikte meydana geldiği belirlendi.

AFAD'ın verilerine göre; Balıkesir'in Sındırgı ilçesinde saat 20.13'te yerin 8.57 kilometre altında 4.5 büyülüğünde bir artçı deprem daha meydana geldi.

Balıkesir'in Sındırgı ilçesinde saat 22.54'te 4 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre, merkez üssü Sındırgı ilçesi olan 4 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi. Depremin, 8,32 kilometre derinlikte meydana geldiği belirlendi.

Balıkesir'in Sındırgı ilçesinde saat 23.01'de 4,1 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre, merkez üssü Sındırgı ilçesi olan 4,1 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi. Depremin, 6,86 kilometre derinlikte meydana geldiği belirlendi.

Balıkesir'de 6,1 büyüklüğünde deprem: Enkaz altında kalan 81 yaşındaki vatandaş hayatını kaybetti, 29 kişi yaralandı, artçılar sürüyor!

Balıkesir Sındırgı sallanmaya devam ediyor: 6,1 büyüklüğündeki depremden sonra 237 artçı deprem kaydedildi

                                                            ***

İBB'ye yeni dalga operasyon: 14 kişi hakkında gözaltı kararı!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik soruşturmalar kapsamında 14 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi.

                                                          *** 

Jandarmada kritik atamalar: Ankara İl Jandarma Komutanı görevden alındı

Resmî Gazete'de yayımlanan atama kararına göre; Ankara İl Jandarma Komutanı Recep Yalçınkaya görevden alınarak Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademi Başkanlığı'na atandı. Yalçınkaya yerine, Tümgeneral Cengiz Yıldız, Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı görevinden, Ankara İl Jandarma Komutanlığına getirildi. Türk Havacılık ve Uzay Sanayii AŞ'ye (TUSAŞ) yapılan terör saldırısının jandarma görev bölgesi içerisinde olması nedeniyle Yalçınkaya'nın görevden alınacağı Ankara kulislerinde konuşuluyordu.

12 Ağustos 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı ile Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde önemli atamalar gerçekleştirildi.

Ankara İl Jandarma Komutanı Yalçınkaya yerine Balıkesir İl Jandarma Komutanı Yıldız atandı

Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı atama kararına göre; Tümgeneral Cengiz Yıldız, Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı görevinden, Ankara İl Jandarma Komutanlığına getirildi. Bu karar ile Ankara İl Jandarma Komutanı Recep Yalçınkaya Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademi Başkanlığı'na atandı.

Yalçınkaya, TUSAŞ terör saldırısında güvenlik ihmali iddialarıyla gündeme gelmişti

TUSAŞ'a yapılan terör saldırısının jandarma görev bölgesi içerisinde olması nedeniyle Yalçınkaya'nın görevden alınacağı Ankara kulislerinde konuşuluyordu. Yalçınkaya, terör saldırısının ardından güvenlik ihmali iddialarıyla gündeme gelmişti. 

                                                          /././

soL "Köşebaşı + Gündem" -11 Ağustos 2025 -

İsrail Gazze'de daha önce hedef gösterdiği El Cezire muhabirini öldürdü

İsrail ordusunun gazetecilerin çadırına düzenlediği saldırıda katlettiği 5 gazeteciden biri El Cezire muhabiri Enes Eş-Şerif

İsrail'in, Şifa Hastanesi yakınlarında gazetecilerin çadırına düzenlediği saldırıda 2'si El Cezire muhabiri 5 gazeteci yaşamını yitirdi. İsrail, El Cezire muhabiri es-Şerif'i 'Hamas bağlantılı' olduğu iddiasıyla hedef aldığını doğruladı.(https://haber.sol.org.tr/haber/israil-gazzede-daha-once-hedef-gosterdigi-el-cezire-muhabirini-oldurdu-400482)

                                                     ***

Balıkesir'de Teksüt fabrikasında yangın: 2 işçi yaşamını yitirdi

Gönen ilçesindeki Teksüt fabrikasında çıkan yangında sevkiyat bölümünde çalışan iki işçi yaşamını yitirdi.(https://haber.sol.org.tr/haber/balikesirde-teksut-fabrikasinda-yangin-2-isci-yasamini-yitirdi-400483)

                                                        ***

Ulus devletlerin bütünleşmesi: Birleşik Arap Cumhuriyeti örneği -Erhan Nalçacı-

Emperyalizmin sevdiği bölünmüş küçük ulusal parçalar ise büyük bir hızla kapitalist şirketlerin hegemonyasına girerek bağımsızlıklarını yitiriyorlar. Buralarda emekçi sınıflara özgürlük değil, serbest sanayi ve ticaret bölgelerinde sömürülmekten başka bir şey düşmüyor.

Lozan’ı, ulusal sınırları ve bağımsızlığı emekçi sınıflar adına savunuyoruz bugün. Çünkü bu kavramların hepsi, emepryalizmin, sermaye sınıfının ve işbirlikçilerinin saldırısı altında. Bu aktif savunma hali bir devrim stratejisi haline geliyor.

Emekçi sınıflar emperyalizmi ve sermeye sınıfını yenerek ulusal düzeyde iktidarlarını kuracaklar.

Ancak bundan sonra emekçi sınıfların hayali olan ulusların bütünleşmesine bakılabilir. Halkların barış ve eşitlik içinde kaynaşması, sömürüsüz/yağmasız emek cumhuriyetlerinin birleşmesi, göçmensiz, duvarsız, gericisiz bir dünya kurulması mümkün olabilir.

İnsanlık aslında bütün üstümüze çöken karanlığa rağmen böylesine büyük bir dönüşümün eşiğinde bulunuyor.

Öte yandan devrimci hayallere dalmak yerine bir toplumsal laboratuvar bilimi olan tarihe bakıp ulusların bütünleşmesi deneyimlerinden ders çıkarmak çok daha akılcı olur.

Bugün önemli bir deneyim olarak Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kuruluşuna göz atalım.

Osmanlı’nın fetih alanında kalan içerdiği azınlıkları, farklı dinler ve mezhepleriyle Arap coğrafyası büyük bir alana yayılıyordu. Arapçanın farklı lehçelerinin konuşulduğu bu geniş alan daha Osmanlı’nın son döneminde parçalanmaya başlamıştı, örneğin fiili olarak Mısır ayrı bir hegemonya alanına dönüşmüştü.

En nihayet 1. Dünya Savaşı esnasında Sykes-Picot Anlaşması ile bu coğrafya İngiliz ve Fransız emperyalizmi tarafından paylaşıldı ve ileride kurulucak ulus devletlerin sınırları az çok belirlendi. Emperyalizmin böldüğü her birimde bir gerici feodal işbirlikçi yönetime taşındı.

Arap halkının özellikle Şam ve Kahire’de entelektüel bir birikimi oluşmuş, belirli merkezlerde bir sermaye toplaşması sağlanmıştı. Burjuva devrimleri feodal krallara ve emperyalizme karşı arka arkaya patladı.

1946’da Fransız emperyalizmi halkın direnci karşısında Suriye ve Lübnan’ı bölerek çekilmek zorunda kaldı. 1952’de Mısır, 1958’de Irak Devrimi gerçekleşti.

Mısır’da devrimci yönetim 1956’da Süveyş Kanalı’nı ulusallaştırmak isteyince İngiltere, Fransa ve İsrail’in saldırısına uğradı. Zaferin kazanılmasında Sovyetler Birliği’nin belirleyici etkisi oldu.

Tıpkı 1923 Devrimi’nde olduğu gibi, Sovyetler Birliği’nin söz konusu ulusal devletlerin kalkınmasına ve bağımsızlığına verdiği destekle ileriye çekilen burjuva devrimleri modeli pekişti. 

Bu devletler kendi ülkelerindeki komünist partileri bastırmaya çalışıyor, ancak devletçi, planlamacı, halkçı, aydınlanmacı bir programla yol haritalarını çiziyorlardı.

Mısır Devrimi’nin öncüsü Nasır tüm Arapların gözünde bir halk lideri haline gelmişti.

1958’de Suriye’de komünistlerin etkinlik kazanmasından çekinen Suriye burjuvazisi Mısır’a birleşmeyi teklif etti. Bir teredütten sonra Mısır öneriyi kabul etti. 

Federal bir birleşme değil, iki ulusun bütünleşmesi öngörülmüştü. Siyasi partilerin faaliyeti durdurulacak, sadece Ulusal Birlik Partisi faaliyet sürdürecekti. Bir halk oylamasından sonra Birleşik Arap Cumhuriyeti kurulacaktı. Ortak bir parlamento birleşik yasama organı olarak çalışacaktı.

Nasır yapılan halk oylamasında oyların %99’undan fazlasını aldı ve Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanı olarak seçildi.

f1
Fotoğraf 1: Nasır ülkelerin birleşmesine ilişkin 21 Şubat 1958’de halk oylamasında oyunu kullanıyor.
f2
Fotoğraf 2: Suriye Devlet Başkanı Şükrü El-Kuvvetli ile Mısır Başkanı Nasır 1 Şubat 1958’de Şam’da Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kurulmasına ilişkin anlaşmayı imzalıyorlar.

Yemen de söz konusu Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne federatif olarak katıldı. 1958’de devrimini yapan Irak’ta ise yöneticiler kendi ulusallığı içinde kalmayı tercih ettiler.

Bu gelişmeler karşısında Arapların ilerici ve anti-emperyalist bir program altında birleşmesini engellemek için İngiltere Ürdün’ü, ABD Lübnan’ı işgal etti. Bugünkü gericiliğini sürdüren Suudi Arabistan ise Yemen’e saldırdı.

Bu tarihsel olarak ileri hamle kısa sürede sorunlarla karşılaştı. Suriye’de faaliyeti durdurulan BAAS ve Suriye Komünist Partisi dağılmamıştı. Suriye’deki yalpalayan gerici unsurlara güvenmeyen Nasır yönetim organlarında bir Mısırlı ağırlığı oluşturdu. Özellikle orduda Suriye’deki Mısırlı komutanlar tepki çekti. Öte yandan Mısır öncülüğünde büyük bir devletleştirme, toprak reformu ve planlama atılımına hazırlık yapılıyordu. 

Suriye’deki toprak ağaları ve Suriye burjuvazisinin birçok bölmesi böylesine bir ileri atılımı içlerine sindiremediler.

1961’de Suriye’de bir askeri darbe oldu ve Suriye birlikten çekildi.

Mısır bir umut olarak 1971’de Nasır ölene kadar ismini Birleşik Arap Cumhuriyeti olarak korudu, sonra ismi Mısır Arap Cumhuriyeti olarak değişti.

Bu 10 yıl içinde Cezayir, Libya, Irak ve Mısır arasında birçok kez birleşme görüşmeleri yapıldı ama hepsi sonuçsuz kaldı.

Bu hikâyenin daha geniş incelenmesi gerekiyor, buna karşılık bazı dersler çıkarabiliriz.

AB, NAFTA, Latin Amerika uluslarının birliği gibi süreçlere baktığımız zaman burjuvazinin egemenliğindeki ulus devletlerin bütünleşmesinin mümkün olmadığını görüyoruz. Burjuvazilerin bencillikleri, geri yanları, diğer ulusları sömürme ve hegemonyalarına alma istekleri eşitliğe dayalı ve adil bir birleşmeyi engelliyor.

Emperyalizmin sevdiği bölünmüş küçük ulusal parçalar ise büyük bir hızla kapitalist şirketlerin hegemonyasına girerek bağımsızlıklarını yitiriyorlar. Buralarda emekçi sınıflara özgürlük değil, serbest sanayi ve ticaret bölgelerinde sömürülmekten başka bir şey düşmüyor.

Dolayısıyla günümüzde sadece ülkelerin emperyalizmden ve sermayenin gericiliğinden kurtarılması değil, aynı zamanda dünya halklarının bütünleşmesi de emekçi sınıfların öncülüğünü bekliyor.

                                                             /././

Tercihe bağlı körlük sendromu -Engin Solakoğlu-

Bir Türkiye var, onu da Trump’ın emlakçılarına, ırkçı, dinci ayakçılarına ve tercihli körlük sendromu yaşayanlara kaptıracak değiliz.

Bizim basına ne kadar yansıdığını fark edemedim ama dün Lübnan’da bir patlama oldu ve Lübnan Ordusu’nun 6 askeri yaşamını yitirdi. Patlamanın haberini ben ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi kisvesi altında bütün bir bölgenin Yüksek Komiserliği görevini yürüten Barrack’ın bir sayfalık “taziye” mesajından aldım.

Patlama Hizbullah’la bağlantılı bir mühimmat deposunun Lübnan Ordusu tarafından denetlenmesi sırasında meydana gelmiş. Suudi fonlu İslamcı siteler başta olmak üzere, birçok kaynak patlamadan Hizbullah’ı sorumlu tutan yorumlara yer verdiler, ABD, Suudi Arabistan ve İsrail’in Lübnan’daki “dostları” da patlamanın Lübnan’daki tek silahlı gücün Lübnan Ordusu olması gerektiğini ortaya koyduğunun altını kalın kalın çizdiler.

Olay, Lübnan’da Bakanlar Kurulu’nun ABD’nin önerdiği “ateşkes planını” noktasına virgülüne dahi dokunmadan kabul etmesinden tam iki gün sonra yaşandı. Önce bu plan ne diyor ona bakalım.

Özetlemek gerekirse, plan Taif Anlaşması’nın, Lübnan Anayasası’nın ve başta 1701 olmak üzere ülkeye dair BM Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanmasını öngörüyor.

Taif Anlaşması 1989 yılında Lübnan’da süren 15 yıllık iç savaşı sona erdiren metin. Perde gerisinde ABD ve Suriye varken, arabulucu S. Arabistan. İsmini hepimizin Türk Telekom yağmasından da anımsayacağı Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri, Taif Anlaşmasının müellifi olarak kabul ediliyor.

Taif anlaşmasının önemi Lübnan’ın kurucu metni kabul edilen “Ulusal Ant”a kimi değişiklikler getirmiş olması. Ulusal Ant’a dair özet bilgi içeren yazımı şuradan okuyabilirsiniz. Bu değişikliklerin başında Lübnan’ı oluşturan etnik ve dinsel grupların  değişen nüfus oranlarının yönetime yansıtılması geliyordu. Detayı bu yazının konusu değil. Asıl önemli kısım “milis güçlerinin silahsızlandırılması”na dairdi. Hizbullah ise bu düzenlemenin dışında bırakılmıştı. Bunu bir kenara not edelim.

ABD planında atıf yapılan 1701 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı ise 2006 tarihli. 15 Konsey üyesinin oybirliğiyle alınmış. Bunun Taif’ten en önemli farkı Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılmasını öngörmesi. Biraz daha açarsak, İsrail’in Lübnan’dan tümüyle çekilmesi, Sınırın 18 km kadar kuzeyinde paralel bir hat şeklinde uzanan  Litani nehrinin güneyinin Lübnan Ordusu ve BM Barış Gücü’nün (UNIFIL) denetimine terk edilmesi, Hizbullah’ın da o bölgeyi boşaltması istenmiş.

Daha fazla teknik detaya boğmadan şunu söyleyelim, ABD planında referans verilen Taif Anlaşması ve 1701 sayılı BMGK kararı Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda yüzde 100 zıt hükümler içeriyor.

ABD planında birçok başka unsur da var ama “savaşı neden kaybettik?” diye soran Napolyon'un, “cephane yoktu” yanıtını aldıktan sonra “tamam, başka bir gerekçeye ihtiyaç yok” demesi gibi, Hizbullah’a dair mesele ABD’nin niyetinin yönetici özeti aslında. ABD’li emlakçıların yürüttüğü bölgesel tasarıma parazit çıkartacak hiçbir unsurun kalması istenmiyor. Diğer yandan da, bu planı kabul etmeyecek olan Hizbullah’ın üstüne bu kez Lübnan’ın içindeki işbirlikçi unsurlarla birlikte yürünecek ve çıkacak iç savaşın sonunda ülke bir daha ayağa kalkmamak üzere parçalanacak. İsrail Lübnan’a canının istediği gibi hiçbir direnişle karşılaşmadan girip çıkacak, hatta istemezse çıkmayacak.

ABD’nin “barış planı” bu. Silahlar susacak ABD ve İsrail’in askeri gücü siyasetin sınırlarını belirleyecek, ondan sonra Lübnan “Biladüşşam” mı olur, “Biladelamerikî (!)” mi olur ne gam? Lübnan’da 75 yıldır yaşayan Filistinlilerin kaderini hiç karıştırmayalım bile. Küresel sermaye yoksul Filistinlileri çoktan gözden çıkarmış durumda.

Sözün özü, bölgeyi yakından izleyen deneyimli gazeteciler Hala Jaber ve Elias J. Magnier’nin vurguladıkları gibi bu bir çözüm değil Lübnan’ı tasfiye planı.

Şimdi başa dönelim, Lübnan Ordusu’nun 6 askerinin ölümüyle sonuçlanan patlamanın ardından Hizbullah’ın suçlanması kuşkusuz başlatılması planlanan iç savaşın işaret fişeklerinden biri olacak. Yıllardır, savaş, işgal, açlık, sefalet gibi her türlü felakete maruz kalan Lübnan halkının acılarını uzaktan seyreden “uluslararası camia”nın bu patlamanın ardından Lübnan’a taziye mesajı yağdırması elbette tesadüf değil. 
Ateşkes ve barış diye çıkılan yolun sonunun iç savaş ve çözülme olacağını görmemek için ya bir tür bilişsel körlüğün kurbanı olmak gerek, ya da bile isteye başını öteye çevirmek.

Benzer bir durum Suriye için de geçerli. Federal mi olacak, konfederal mi, üniter mi? Güneyi kimde kalacak, kuzeyi kimde? Lübnan’dan kalan parçalarla mı birleştirilecek, yoksa topraklarının bir kısmı İsrail’e bir kısmı Türkiye’ye mi verilecek? Orada yaşayan halklar ne olacak? Sünni Araplar, Kürtlerle mi çatıştırılacak, Dürziler Bedevilerle mi? Alevi nüfus, Hristiyan nüfus kime, kimlere iltihak edecek? Yoksa hepsi üst üste toplanıp beşe mi bölünecek. Canım “Pax Americana” işte. Dert etmeyin, diktatör Esat’tan, Baas düzeninden kurtulduk ya işte. Hem içinde “pax” geçiyor. Yani barış! Daha ne istiyorsunuz?

Çanakkale’de açılan her yeni emlak/arsa ofisinin daha çok orman yangını anlamına gelmesinde nasıl bir tuhaflık yoksa, Emlakçı Trump’ın bütün adamlarının, özellikle de Barrack’ın bölgedeki faaliyetlerinin daha çok savaş anlamına gelmesi de o kadar olağan.

Bir birey, başta sınıfsal olmak üzere çeşitli sebeplerle ABD ve kapitalizm yanlısı olabilir. ABD hegemonyasının kendi faydasına olduğunu, o hegemonyanın kurbanlarının ölmeyi hak ettiklerini, kazanan/kazanacak tarafta yer almanın çıkarlarına uygun olduğunu, diğer “kahverengi” halkların başına gelenin kendi başına gelmeyeceğini  düşünebilir. Bunlara söyleyecek sözümüz yok, bunlarla kavgamız var. Köklerine kibrit suyu ekene ve gezegeni bu asalaklardan kurtarana kadar da duracak değiliz.

Yalnız bir de tercihe bağlı körlük sendromundan mustarip olanlar var. Onların durumu çok acıklı.

Lübnan’a, Suriye’ye baktıklarında planlananların, yapılanların yanlışlığını, sonucun o ülke halkları ve bölge için felaket olacağını görmekte hiçbir zorluk çekmiyorlar. ABD emperyalizminin nelere kadir olduğu konusunda okuyarak ve yaşayarak öğrendikleri  deniz derya. E, bunlar okumuş çocuklar! Marx biliyorlar, Engels biliyorlar, kısmen Lenin’e, bir çorba kaşığı da Bookchin’e hâkimler. Aferin!

Şimdi bu “haylaz” emperyalizm, bölgenin canına okuyor. Suriye’yi Lübnan’a, Irak’ı İran’a katma peşinde koşuyor, İsrail’in yürüttüğü insanlık tarihinin canlı görüntülenen en büyük soykırımına her türlü desteği veriyor. Bunları görmekte, tespit ve telin etmekte büyük  sorun yaşanmıyor. Ortadoğu’yu gözlerimizin önünde olanca müstehcenliğiyle dans ediyor. Buralarda mutabıkız, değil mi?

Gelgelelim Barrack ve Londra masayı Ankara’da kurunca işler değişiyor. Sürecin biyolojik artıklarında boncuk bulma gayreti, çokça hatasıyla ve doğrusuyla bu bölgede yaşanmış en ilerici atılım olan Cumhuriyet’e sövme abukluğundan geçtim, ortaçağın karanlıklarında yitip gitmiş olması gereken aşiret yapısının yüceltilmesine kadar sıçrıyor.

Kuyruk olma kolaylığına alışmış ve öncülük refleksini yitirmiş bir grup, ABD’nin soğuk savaş icatları arasında ilk sıralarda yer alan, solcu gençleri katlederek, fabrikalarda grev kırarak ABD’deki kurucu babalarına borcunu ödeyen mafyatik bir yapıyla ve ülkeyi kupon arsa olarak gören zihniyetle ele ele tutuşmuş bağırıyor: “Ama Mustafa Suphi’yi Kemalizm öldürdü!”

Tercihli körlük sendromu tam da bu. Lübnan’ı görüyor, Suriye’yi görüyor ama Türkiye’yi orada çevrilen dolaplardan münezzeh ve başka bir gezegende farz ediyor. Arama motorlarını boşuna yormayın. Tercihli körlük sendromunun belirtileri hep vardı ama sendrom seviyesine yeni çıktı. Tedavisi üzerinde çalışıyoruz ve mutlaka bulacağız. Zira başka bir ülkemiz yok.

Bir Türkiye var, onu da Trump’ın emlakçılarına, ırkçı, dinci ayakçılarına ve tercihli körlük sendromu yaşayanlara kaptıracak değiliz.

                                                             /././

Evrensel’in manşeti - İşte ‘milli’ güvenlik (Evrensel)

İktidar, grevi yasakladığı Eti Maden işçilerinin ürettiği borun ABD’ye ihracını artırmayı hedefliyor. Şirket, AKP döneminde 700 milyon doları aşan kâr elde etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “rasyonel” olarak nitelediği grev yasağı, Eti Maden işçilerinin hak arayışını “milli güvenlik” gerekçesiyle bastırdı. Eti Maden’in grev yasağındaki kritik faktör, borun ABD için stratejik önemi ve Türkiye’de işçi hareke tinin sıçrama potansiyeli oldu. ABD, boru askeri sanayi ve yeniden sanayileşme politikaları için “kritik mineral” ilan etti. Trump döneminde artırılan gümrük vergileriyle ABD, yeniden sanayileşme hedefi güdüyor. Erdoğan iktidarı ise ABD’ye bor ihracatını büyütmeyi hedefledi. İşçiler enflasyonun altında ücretlere mahkûm edilirken, şimdi iktidarın hedefinde Eti Maden eliyle ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelere daha fazla ham madde satmak var. Türkiye’nin bor ihracatından elde ettiği kâr 5 yılda dolar bazında yüzde 132, Türk lirası bazında yüzde 986 arttı. Türkiye’nin doğal kaynakları emperyalist çıkarlara feda edilirken, Filistin’e destek nutukları atan iktidar grev yasağını, küresel sermayenin güvenliği için uyguladığını yeniden ortaya koydu.

Erdoğan’ın grev yasağı ABD ayarlı

Grev yasağının nedenlerinden biri doğrudan ABD’nin küresel tedarik zincirindeki çıkarları ile ilgili. Eti Maden, küresel ham madde zincirinde en kritik oyunculardan biri olan bor üretiminde dünyada başı çekiyor. ABD İç Güvenlik Bakanlığı, boru “kritik mineral” olarak anımsıyor; askeri sanayi ve stratejik sektörler için önemi büyük.

Bunun adı sömürge madenciliğidir

Dünyada yaşanan son gelişmeler, yakın gelecekte ülkemizin bu madencilik alanında daha fazla tehdit altında kalacağını göstermektedir. ABD’nin savaştaki Ukrayna madenlerine el koyması bunun açık bir göstergesidir. ABD ve Avrupa Birliği’nin nadir toprak elementlerine olan bağımlılığı ve bu alanda Çin’in tekel konumu, “tedarik zinciri güvenliği” gerekçesiyle yeni arayışlara girmelerine neden olmaktadır. Avrupa Birliği’nin 3 Mayıs 2024 tarihinde yürürlüğe soktuğu Avrupa Kritik Ham Maddeler Yasası da, kritik mineral arzını güvence altına alıp tedarik zincirlerini çeşitlendirme hesaplarının bir sonucudur.

Alpagut’ta toprağın ‘milli’ talanı

Eskışehir Alpagut’ta Cengiz Holding, madene dönük tepkileri kırmak ve bir an önce talana başlamak için tüm yolları deniyor, ismine de ‘milli mücadele’ diyor. Alpagut’da Cengiz Holding’in belediye, kolluk ve iktidar ile kol kola giriştiği süreç; yağmanın özeti gibi. Cengiz Holding Alpagut’ta hızla ÇED onayı alıyor, AKP’li Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Akgün’le imza topluyor, jandarmanın yanında köylüleri tehdit ediyor. Tüm bunları aklamak içinse kapı kapı broşür dağıtıyor: “Altın madenciliği milli mücadeledir!”

                                                       ***

İşte ‘milli’ güvenlik: Grevi yasaklanan işçiler ABD’ye hammadde üretecek -Uğur Zengin-

1 Mayıs sabahı Saray’da siyaset, sermaye ve sendika bürokrasisini ağırlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Grev hakkını rasyonel bir zemine oturttuk” diyordu. Sadece 90 gün sonra, enflasyonun bile altında zam dayatılan Eti Maden işçilerinin grevi, “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle yasaklandı.

Eti Maden grevine getirilen bu yasak gerçekten “rasyonel” olabilir… Ama kimin için?

Grev yasağının ardındaki ilk sebep, eylemlerin dalga dalga yayılma ihtimaliydi. Gazeteci Nuray Babacan’ın haberine göre, ‘içeride’ şu gelişmeler yaşandı:

“Toplu sözleşmede krizin büyüyeceğini anlayan AKP yöneticileri, eski Çalışma Bakanı Faruk Çelik’e ulaşıyor. Çelik apar topar Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı ile görüşüyor. Erdoğan, ‘Ne olacaksa olsun…’ diyerek tepki gösteriyor. Partide, ‘Grev ertelemesi diye başlar, toplumsal olaylara dönüşür. Tüm sendikalar devreye girer, muhalefet bunu kullanır’ değerlendirmeleri yapılıyor. Çelik, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve sendikalarla gece yarılarına kadar süren görüşmeler yapıyor. Taraflar geç saatte uzlaşıyor.”

İktidarın derdi açıktı: Grev büyürse toplumsal tepki de büyüyecekti.

ABD bağlantısı: Kritik hammadde bor

Grev yasağının ikinci nedeni ise ekonomik ve doğrudan ABD’nin küresel tedarik zincirindeki çıkarları ile ilgili. Eti Maden, küresel hammadde zincirinde en kritik oyunculardan biri olan bor üretiminde dünyada başı çekiyor. ABD İç Güvenlik Bakanlığı, boru “kritik mineral” olarak tanımlıyor; askeri sanayi ve stratejik sektörler için önemi büyük.

Eti Maden ve Avustralyalı Rio Tinto, dünya bor arzının %85’ini kontrol ediyor. ABD’li 5E Advanced Materials CEO’su Paul Weibel, Türkiye’nin boru Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’ya, ardından ABD’nin doğu sahillerine gidiyor. Rio Tinto piyasaya girince fiyatlar arttı, gelirler her yıl yükseldi diyor.

      Veri: Etimaden

Trump döneminde artırılan gümrük vergileriyle ABD, yeniden sanayileşme hedefini güdüyor. Erdoğan iktidarı ise ABD’ye bor ihracatını büyütmek istiyor. Potansiyel yüksek: Eti Maden son 5 yılda 2,7 milyar dolar net kâr elde etti. 2020’de 304,7 milyon dolar olan kâr, 2024’te 706,7 milyon dolara çıktı — %132 artış! Şimdi bu potansiyel ve sermaye rekabeti Anadolu yağmasını hızlandırıyor. Anadolu’nun taşı, toprağı, minerali satılıyor.

Bu toprakların başına ilk kez gelmiyor: Ford Otosan kurulurken, fabrikanın temeli, devlet eliyle halktan Koç’a yapılan 250 bin dolarlık sermaye transferiyle atılmıştı. Fabrika asgari üretimini 1800 kamyona çıkarsın diye memleketin milyonlarca dolarlık kromu ve pamuğu ABD ile Avrupa’ya üç kuruşa satıldı. 

İşte şimdi yine ‘sıcak para için’ grev yasaklandı. Filistin’e destek nutukları atılırken, ABD ve onun desteklediği savaş sanayisi için Türkiye’den kritik hammaddeler sorunsuz ulaştırılıyor. Resmi enflasyonun bile altında ücretlere mahkûm edilen işçilerin grevi, “milli güvenliği bozucu” gerekçesiyle askıya alınıyor. Bütün yasaklar, iktisadi ve siyasi bağlar, aslında basit bir ücret meselesinin emperyalist ağları ne denli sarsabileceğini gösteren küçük bir örnek. İşçiler gücünü zaten buradan alıyor.

Ancak bugünkü sonuç şu, ABD’ye hammadde akışı kesilmedi, işçiler yoksulluğa terk edildi. O halde soralım: Bu ‘milli güvenlik’ kimin güvenliği, milli güvenliği gerçekten kim sağlayabilir?

                                                             /././

Bunun adı sömürge madenciliğidir -Mehmet Torun-

Çocuklarımıza miras olarak bırakacağımız tüm alanlar, sermayenin saldırısı altında.

Maden Kanunu’nda değişiklikleri de içeren torba yasa yapılan muhalefete rağmen TBMM’de bir süre önce kabul edilerek yasalaştı. Kamuoyunda haklı olarak zeytinliklerin talanı olarak öne çıkan yasa, bundan çok daha fazlası aslında. Yasa değişikliklerinin, sermayenin ve şirketlerin çıkarları için yapıldığı bir gerçek. Emek sömürüsünü yeterli görmeyen şirketler, doğayı da fütursuzca talan ederek kârlarını maksimize etme peşinde. Çocuklarımıza miras olarak bırakacağımız tüm alanlar, sermayenin saldırısı altında.

Şirketlerin önceliğini devletin önceliği olarak sunan zihniyet, bu alanda yapılacak muhalefeti de “milli güvenlik” sorunu olarak görüp daha sert tedbirlere başvuracak gibi. Maden Kanunu değişikliğinde kritik mineraller doğrudan ulusal çıkar hatta güvenlik meselesi olarak tanımlanmakta ve kritik/stratejik madenlerin belirlenmesi yetkisi Cumhurbaşkanlığı’na verilirken, yerli ve yabancı şirketlere kritik maden sahaları için ihale dışı tahsis yetkisi getirilip maden bölgeleri “özel güvenlik bölgesi” ilan edilebilecek.

Söz konusu maden alanları -acele kamulaştırma- ile sahiplerinin rızası dışında ellerinden alınacak yani yöre halkı mülksüzleştirilecek. Bunun da gerekçesi, milli menfaat olarak formüle edilecek. Mülksüzleştirme, başkasına ait bir şeyi elinden almak anlamına gelmekte. Birinin, orada bulunma hakkı olmasına rağmen evini veya toprağını terk etmeye zorlanması durumunda gerçekleşebilir ve buna tahliye veya kovma denir. Kısaca, bir avuç sermayedarın çıkarları uğruna yüzyıllardır o toprakların sahipleri, yasayla yerinden yurdundan edilecek. Bu durum sadece zeytinlik alanlarla sınırlı kalmayacak, Karadeniz’de fındık, çay bahçeleri, İç ve Orta Anadolu’da buğday tarlaları, Doğu Anadolu köylüsünün meraları, ormanlar kısaca tüm yaşam alanları bu durumla karşılaşabilecek. Sermaye birikimi için emeğin sömürülmesi, emek gücünün satılabilmesi için de emekçilerin mülksüz bırakılmaları şart. Bu durum, Soma maden katliamı sürecinde de yaşandı. Tarımdan koparılıp işsizlik nedeniyle yeraltında çalışmaya mecbur bırakılan genç insanlar bu politikaların bedelini canlarıyla ödediler.

Dünyada yaşanan son gelişmeler, yakın gelecekte ülkemizin bu alanda daha fazla tehdit altında kalacağını göstermekte. ABD’nin Ukrayna madenlerine el koyması bunun açık bir göstergesi. ABD ve AB’nin NTE bağımlılığı ve bu alanda Çin’in tekel konumu, “tedarik zinciri güvenliği altında” yeni arayışlara girmelerine neden olmakta. Avrupa Birliği’nin 3 Mayıs 2024 tarihinde yürürlüğe soktuğu Avrupa Kritik Ham Maddeler Yasası, kendileri için kritik mineral arzını güvence altına alıp, tedarik zincirlerini çeşitlendirme hesaplarının sonucu.

Yasayla yeniden belirlenen stratejik ve kritik madenlerin başında Nadir Toprak Elementleri (NTE) gelmekte. Bu madenler, “yeşil dönüşüm” denilen geleceğin teknolojilerinin ana hammaddeleri. Söz konusu mineralleri elde etmek için çok uluslu şirketler büyük bir mücadele vermekteler. Dünyayı parselleyen çok uluslu şirketlerin ilişkileri, küresel ortaklık ağı içinde oldukça karmaşık. Matruşka örneği gibi iç içe geçmiş yapılar mevcut. Tüm bu ilişkilerin üzerinde, dünyanın en büyük varlık fonları küresel finans devleri var. Bu şirketlerin bazıları ülkemizde de madencilik alanında faaliyetteler. Çok uluslu madencilik şirketlerinin ortakları aynı zamanda Amerikan silah devlerinin de en büyük hissedarları. Kısaca, Gazze’ye atılan bombaları üreten şirketlerle ülkemizde altın çıkaran şirketler aynı kasaya para akıtıyor. Bizim madenlerimizle, bizim paralarımızla bizim coğrafyayı kana bulayıp, masum insanlar katlediliyor.

Meclisten geçen yasayı tüm bu gelişmelerden ayrı görmemek gerek. Cumhurbaşkanına verilen sınırsız yetkiler, ÇED sürecinin gevşetilmesi, denetimden tamamen vazgeçilmesi, acele kamulaştırma ile topraklara el koyma gibi maddeler uluslararası sermayeyle eklemlenme sürecini hızlandıracak. O şirketlerin talepleri doğrultusunda tüm Anadolu coğrafyasına daha fazla müdahale edilecek. Bunun sonucunda hızlı üretim ve daha çok yıkım, daha çok doğa talanı gerçekleşecek. Tüketildiğinde yerine konulamayan madenlerimiz talan edilirken bize kirlenmiş, çölleşmiş topraklar kalacak. Bunları üretirken iş cinayetlerinde yaşamını kaybedecek insanlarımızda işin cabası. Bunun adı sömürge madenciliğidir.

Sömürge madenciliğini daha iyi anlamak için; 1800’lü yılların sonundan beri üretilen dünyanın en kaliteli krom madenlerimizin akıbetini irdelemek yeterli. O yıldan bugüne kadar bin bir meşakkatle üretilen yaklaşık 100-120 milyon ton krom cevheri nerelere gitti. Kimler için üretildi, kimlerin kasasını doldurdu. Ülkemize ne kadar katkısı oldu. Sorunun yanıtlarının iç acıcı olmadığını söylemeye gerek yok.

Umarız bu yanlış politikalardan dönülür, tüm madenler çevre duyarlılığıyla insanlığın gerçek ihtiyaçları için üretilir. Elbette temenni yetmez, birlikte mücadeleyle…

                                                                    /././

Alpagut'ta Cengiz Holding 'milli' talan peşinde -Özer Akdemir-

Alpagut köyü, Eskişehir’in Mihalgazi ilçesine bağlı ve ilin Bilecik sınırındaki son köyü. Her türlü sebze-meyve, arıcılık ve hayvancılıkla geçinen köy Sakarya nehrinin suladığı verimli ovaya bakan bir tepenin yamacına kurulmuş. Bölgede yaygın olan seracılık nedeniyle büyükşehirlere sebze-meyve taşıyan kamyonların biri gidiyor, biri geliyor. Köyün kahvehanelerinin bulunduğu meydanı ile camisi arasındaki düzlükte kasaların yüklenmesini bekleyen birçok büyük TIR park etmişti. Köylülerin söylediklerine göre İstanbul’un, İzmir’in, Ankara’nın ve Eskişehir’in pazarlarına sebze-meyve taşıyan bu kamyonlar yazın olduğu kadar kışın da sürekli çalışıyorlar.

Işıklı tabelada sıcaklık 51 dereceyi gösteriyordu!

Son yılların en yüksek sıcaklıklarının olduğu bir günde gittiğimiz Alpagut’ta serinlemek için oturduğumuz kahvehanenin karşısındaki caminin elektronik tabelası dışarıdaki sıcaklığı 51 derece olarak gösteriyordu! Eğer tabelada ya da ölçüm cihazında bir hata yoksa bu Türkiye’deki sıcaklık rekoru demekti! 15 Ağustos 2023 tarihinde yine Eskişehir’e bağlı Sarıcakaya’da 2023 yılında ölçülen 49.5 derece sıcaklık 'tüm zamanların Türkiye sıcaklık rekoru’ olarak kayda geçirilmişti. Bizim 51 dereceyi gördüğümüz günlerde, 25 Temmuz günü Şırnak Silopi’de ölçülen 50.5 derece ile bu rekor yenilenirken, biz Alpagut’ta 51 dereceyi görmüş ve 50 derece yazılı ışıklı tabelayı fotoğraflamıştık.

Belediye Başkanı maden işletilsin diye imza toplamış!

Son aylarda bu şirin Anadolu köyünü tedirgin eden gelişmeler Cengiz Holding’in köyün hemen birkaç kilometre ötesinde, Atalan mevkii denilen yerde altın madeni için ÇED onayı alması ile yeni bir boyuta evrildi. Aylardır maden istemediklerini belirten köylüler, kendilerine karşı her türlü ikna yöntemini uygulayan şirkete Mihalgazi’nin AKP’li belediye başkanının da destek verdiğini söylüyorlar. Köylüler üç dönemdir belediye başkanlığını kazanan Zeynep Güneş Akgün'ün ‘maden işletilsin, şirket alışverişini Mihalgazi’den yapsın’ diye imza topladığını ileri sürdüler.

Şirket gizli saklı altın madeni övgülü broşürler dağıtmış

İlk ÇED raporunun tepkiler ve itirazlar sonrası Nisan 2025 tarihinde iptal edilmesinin ardından, yeni bir ÇED dosyası hazırlayarak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişilikliği Bakanlığı’na (ÇŞİB) sunan şirkete geçtiğimiz Temmuz ayında ‘ÇED olumlu’ belgesi verilmişti. Şirketin ÇED onayı aldıktan sonra yaptığı ilk işlerden birisi de altın madenlerinin ülke ekonomisine ne kadar yararlı olduğunu, madenciliğin çevreye zarar vermeyeceğini yazan broşürler dağıtmak olmuş. Gerek Alpagut’ta, gerek komşu Karaoğlan köyünde ve Mihalgazi ilçe merkezinde dağıtılan bildirilerin kimler tarafından dağıtıldığından çoğu köylünün haberi dahi yok.

"Anneme ‘biz de madene karşıyız’ demişler"

Karaoğlan köylüsü Bekir Kanyo kendisinin bir iş için Mihalgazi’de olduğu sırada köylerine gelen ve bu broşürleri dağıtan bazı kişilerin annesine “Biz de madene karşıyız” dediklerini anlattı. Bu kişiler broşürü evin kapısının önüne koyarak uzaklaşmışlar. “Sonrasında üst katta bulunan annem aşağı inip broşürü alıyor. Bir bakıyor ki altın madenini övücü şeyler yazıyor. Yok altın madenleri milli mücadele imiş. Devlete şu kadar katkı sağlıyormuş, ekonomiye büyük katkı yapılıyormuş falan. Annemin de benim de cinlerimiz tepemize çıktı, bunları okuyunca. İnsanlara yalan söylemesinler. Kimi kandırıyorlar” dedi.

“Bu yalanları yazanlar hiç utanmıyor mu?​”

Alpagut köyü kadınlarından Lütfiye Okuyucu da kameramıza elinde broşür olduğu halde konuşmak için ısrar etti. Köyün üst taraflarında, bütün ovayı, Sakarya nehrinin boyundaki tarlaları ve karşıdaki Bilecik sınırları içerisinde kalan dağları gören bir tepede köylülerle yaptığımız söyleşi için Lütfiye Okuyucu’ya Karaoğlan köylüsü Bekir Kanyo’nun bize verdiği broşürü arabamızdan alıp getirdik. Okuyucu, broşürü kameralarımıza göstererek; “Bunu yazan nasıl yazmış, inanan nasıl inanıyor? Ben bir köylü olarak burada yazanların yalan olduğunu görebiliyorken bunu yazanlar hiç mi utanmıyorlar bu yalanları sıralamaya” dedi.

"Toprağımı savunuyorum diye yuhaladılar!"

Broşürü kendi evinin önüne de bıraktıklarını ve bırakanları görmediğini söyleyen Okuyucu, “Vallahi görseydim parçalardım bunu dağıtan insanları! Zaten broşürleri de parçalayıp attım görür görmez. Biz burada topraklarımız için, çocuklarımızın geleceği için savaşırken utanmadan bu yalanlarla köylüleri kandırmaya çalışıyorlar. Bu yalanlara inanan köylülerimiz de var maalesef. Onlara madenin topraklarımızı yok edeceğini anlatıyoruz, geleceğimiz için birleşelim, toprakta birlik olalım diyoruz ama işte menfaat uğruna madenden yana olanlar da var. Şirketin ÇED toplantısında ben bunları söylerken birkaç kişi beni yuhaladı! Hiç gocunmadım. Ben toprağımı savunuyorum, utanılacak hiçbir şey yapmadım” diye konuştu.

"Altın yumurtalayan tavuğu kesiyorlar"

Eşi Ali Okuyucu ise şirketin “maden sizi de zengin edecek” yalanları ile ilgili konuştu: “Dünyanın en zengin maden yatakları Afrika’da. Zengin olsa Afrika ülkeleri zengin olurdu. Oysaki dünyanın en yoksul ülkeleri aynı zamanda bu ülkeler. Bu şirketler, emperyalist ülkelerle iş birliği içinde bizim doğamızı yok edecek, madenlerimizi sömürecek. Bu topraklar yüzyıllardır bizi besledi. Altın yumurtlayan tavuk bu topraklar. Bunlar altını alacağız diye altın yumurtlayan tavuğu kesmek istiyorlar.”

"Cengiz’in müdürü beni ölümle tehdit etti"

AKP iktidarı ile birlikte palazlanan, partinin en başındaki kişilerle yıllardır can ciğer kuzu sarması olan,  “5’li çete” diye bilinen şirketler arasında birinci sırada yer alan, ülkenin dört bir yanındaki madencilik faaliyetleri sırasında devletin koruyup kollamasını hep arkasında hisseden Cengiz Holding Alpagut’ta da “benim arkamda devlet var” mesajını köylülere her yolla vermeyi ihmal etmemiş. Öyle ki işi jandarma komutanının yanında madene karşı çıkan köylüleri ölümle tehdide kadar vardırmış.

Alpagut’ta, altın madeni denince ilk tepki gösterenlerden, dava açanlardan, 70’li yaşlardaki Mustafa Örücü şirketin hedefindeki isimlerin başında geliyor. Mustafa Örücü, Cengiz Holdingin sorumlu müdürünün kendisini hakaretler eşliğinde ölümle tehdit etmesini şu sözlerle anlattı: “Cengiz Holdingin müdürü Mehmet Bey, aşağıdaki kahvehanenin önünde bana küfürler eşliğinde seni vuracağım, öldüreceğim diye tehdit etti. Yanında üsteğmen vardı, benim yanımda da bir uzman çavuş. Üsteğmen de hiç ağzını açmadı. Bunu mahkemeye verdim ben. Mahkememizi de kazandık. Tehdit ve hakaretten para cezası verdi mahkeme”.

Örücü, “Biz bu toprakları siz gelin maden çıkarıp kirletin diye kurtarmadık. Bu çocukların hakkı ne olacak, gelecekleri ne olacak. Benim canımı alacaklarsa alsınlar, ama topraklarımızı terk etsinler. Altın da neymiş! Bizim bu topraklardan her gün bir araba altın çıkıyor. Rokası, teresi, maydanozu, meyvesi...” dedi.

Söyleşilerden sonra Mihalgazi’ye dönerken köyün hemen çıkışında “Alpagut Göleti” inşaatı tabelasının önünde durup görüntü aldık. Köylüler göletin altın madeni için yapıldığını ileri sürüyordu. İki yanı sarp tepeler bulunan derin bir kanyonun girişinde iş makinelerinin izleri ve gölgeye park etmiş bir kepçe vardı. Köylülerin dediğine göre geleceklerini ellerinden almak isteyen Cengiz, Alpagut’un suyuna da göz dikmişti.

                                                               /././

EVRENSEL





İstanbul’dan Hatay’a sermayenin “mimarlığı” -T. Gül Köksal /EVRENSEL -

Archdaily ve Dezeen gibi tasarım platformlarının 6 Ağustos 2025 tarihinde, internet sitelerinden servis ettiği habere göre, Haliç’in kuzey kıyısında, eski adıyla Haliç Port, yeni adıyla Tersane İstanbul projesine, dünyaca tanınan İngiliz “yıldız” mimarlık ofisi Foster + Partners’ın bir AVM projesi de eklenecek.

Öncelikle kamuoyu ile yeni paylaşılsa da bu bilgi yeni değil. Eski adıyla Haliç Port, 2013 yılında ilan edildiğinde de bu ve diğer ulusal-uluslararası “yıldız” mimarlık ofislerinin adı kulaktan kulağa duyulmuştu. Tıpkı Hatay’ın 6 Şubat depremleri sonrasında yeniden inşasında adı geçen ekiplerde olduğu gibi.

*

Archdaily projeyi şöyle tanıtıyor; “Foster + Partners, Türkiye'nin İstanbul kentinde Haliç'in kuzey kıyısında yer alan bir alışveriş merkezi için tasarımlarını açıkladı. Proje, daha önce yeterince kullanılmayan 1.6 kilometrelik sahil şeridini yeniden geliştirmek için önerilen daha büyük Tersane master planının bir parçası. Master plan, kıyı şeridi boyunca erişimi iyileştirmeyi amaçlayan  perakende, konut, konaklama, kültürel binalar ve peyzajlı kamusal alanların bir karışımını entegre ediyor. Alışveriş merkezi, İstanbul'un tarihi simge yapılarının birçoğuna yakın bir konumda yer alıyor ve bölgenin denizcilik ve endüstriyel mirasından  yararlanıyor. Tasarımın ölçeği ve malzeme seçimleri bu bağlamı yansıtıyor ve sitenin tarihi katmanlarıyla uyum sağlarken çağdaş bir perakende ortamı sunmayı amaçlıyor.” 

Bu, esasen, Haliç tersanelerinin yıllara dayalı birikimini yok sayan, kamuya ait üretim alanını tüketim ortamına dönüştüren, bunu yaparken de “yeterince kullanılmayan, erişimi iyileştirmeyi amaçlayan, mirastan yararlanan” gibi ifadelerin arkasına gizlenen tasarım yoluyla, sermayeye birikim zemini kuran bir proje tanıtımı. 

Dezeen, projeyi tanıtırken bir de üstüne, “Foster + Partners, lüks perakende kompleksi ile “İstanbul'un sahil şeridine yeni bir soluk getirecek” diyor. Her iki paylaşım da sosyal medyada eleştirilerle karşılık buldu. İnsanlar böyle bir projeye ihtiyaç olmadığını, zenginler için mekânlar üretildiğini, İstanbul’a bu şekilde zarar verildiğini ifade etti. Benim de parçası olduğum Haliç Dayanışması 2013 yılında bu yana, bu projenin sadece kıyılara değil, Okmeydanı, Kasımpaşa gibi yerleşim alanlarına ve nihayetinde Haliç-İstanbul’a vereceği zararları işaret ediyor. 

O zamanki adıyla Haliç Port’un 30 Kasım 2015 tarihli, göstermelik bir halk katılım toplantısı olan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) toplantısında, sürecin hukuki yönünü takip eden Avukat Can Atalay şöyle demişti; “Bu ülkede insanlar kültürel mirası korumaya çalışırken öldürülüyor... Dört Ayaklı Minare'yi korumaya çalışırken Tahir Elçi öldürüldü... Siz paraya iman etmiş olabilirsiniz, ama para tek değer değil!” ÇED toplantısında iki gün önce, 28 Kasım 2015 tarihinde, Avukat Tahir Elçi, Diyarbakır Sur İlçesinde, Dört Ayaklı Minare önünde öldürüldü. Avukat Can Atalay ise, Nisan 2022’den bu yana cezaevinde tutsak. 

Foster + Partners aynı zamanda Türkiye Tasarım Vakfı’nın (TTV), Hatay’ı yeniden inşa etmeye soyunan projelerinin de tasarım ortağı. TTV’nin internet sitesinde diğer ortakların adı da geçiyor. Hatay’daki barınma sorunu, konutların inşa yöntemi hakkında ben de defalarca yazdım, sahadan çok sayıdaki bilgi Evrensel dahil çok yerde haber oldu. Olmaya da devam edecek gibi duruyor. İstanbul gibi, Hatay’da da sermaye birikimi kendisine kaynak yaratırken, mimarlıktan hizmet alıyor, şık projelerle kapitalist kentleşmeyi allıyor-pulluyor, ödüller veriyor, yıldızlaştırıp markalaştırıp, servis ediyor. 

Eko-kırım, kent-kırım, bellek-kırım… projelerin mimarı olan bu ofisler, “daha iyi mimarlık, daha iyi restorasyon, daha iyi peyzaj, daha iyi kültür, daha iyi sanat”… yapacakları iddiasıyla iyi-kötü düalitesi içinde etik tartışmasını bertaraf ediyorlar. Kendilerine Pritzker, Ağa Han veya Ulusal Mimarlık Ödülleri veriliyor. Gençlere bu yönde bir arzu yatırımı ortamı sunuluyor. 

Mülksüzleştirme ağına bu mimarlık ofislerini ve iş verenlerini işlesek, hepi topu bir avuç aktörü göreceğiz. “Boykot mekânlarından özgürleştiren mekânsallığa” başlığında 5 Nisan 2025’te yazmıştım; “Toplumu fakirleştiren, doğayı tarumar eden faillerin ortaklıkları ile toplumsal çatışma/bölünme inşası arasındaki ilişki tartışmaya açılmayı bekliyor”. Zira şöyle bir durum var. Bir yanda buralardan sürülen insanları, zarar göre ekosistemi, diğer yanda buraları keyifle kullanan zenginleri, güçlerine güç katan sermayedarları görüyoruz. Ancak bir de buraları meşru kılan kültür-sanat gibi faaliyetleri, arka planda olan biteni bilerek veya bilmeyerek kullanan insanlar var. Örneğin yakında Foster + Partners’ın projesinin uçan daireye benzeyen restoranında yemek yemek isteyenler olacak. “Lüks alışveriş merkezi”nin ayarlanabilir vitrinlerini, “premium markalarını” görmek isteyenler de çıkacak.  Aslında öyle uzak tarihli bir tahmine veya lüks zevklere de gerek yok. Tersane İstanbul’un Instagram hesabına bakalım. Alanda 7 Ağustos’ta açık hava sinemasında filmin yönetmeni Tolga Karaçelik’in katılımıyla Saykoterapi gösterimi oldu. 7 Eylül’de de Fazıl Say konseri olacak. Burası bir kent suçu sahası olmasa, ben de katılmayı düşünürdüm. 

Mimarlar, mühendisler gibi teknokratlar ya da halk için buraların kent suçu olmasının gündem konusu olmamasını veya kent suçu olarak bile sayılmamasını, dikkate değer bir mesele olarak ele alıyorum. Hatta mesele sadece kapitalist kentleşmenin, sermayenin “mimarlığını” yapan yıldız mimarlar da değil. O ofislerde çalışmak zorunda kalanlar, suçun parçası olmak istemeyenler ama başka bir yol bulacak gücü olamayanlar, boykot ederken geleceklerini düşünenler, arzu yatırımı yaptıran ödül sistemini besleyen meslek örgütleri… Bunlar ve daha nice dert var.

Bunları daha uzun ve derinlikle tartışabileceğimiz eleştirel ortamlara ihtiyacımız olduğu açık…

T. Gül Köksal /EVRENSEL 

Kaynakça:

https://l24.im/O4oP2L
https://l24.im/rYPLoXQ

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -10 Ocak 2026-

Sağlıkta çeteleşmenin sonu yok: Radyoloji skandalları arka arkaya patladı -Aslı İnanmışık-  Kamu hastanelerinde radyoloji hizmetlerinin taşe...