T-24 "Köşebaşı + Gündem" -3 Ekim 2025-

Hendek’teki patlama faciasında tuhaf sonuç: Yargıtay “olası kast” dedi, yerel mahkeme “bilinçli taksir”de direnip tahliye kararı verdi!-Tolga Şardan-

Dava süreci devam ederken, sivil toplum örgütleri ve mağdur aileleri an be an haklarını aramak için, seslerini duyurmak için varlarını yoklarını ortaya koydular. Ama süreç “nafile vaziyetle” nihayetlendi

hendek havai fişek fabrikası patlamasıSakarya'da havai fişek fabrikasındaki patlama

Yine “vay arkadaş, şu işe bakın” denilebilecek bir olayla karşı karşıya kalındı geçen hafta.

Doğrusunu isterseniz; bu tepki, ülkece hemen her gün, hem de günde birden fazla kez veriliyor.

“Sıradanlaşıyor” gibi görünmekle birlikte yine de her defasında benzer kelime veya cümlelerle, kimi zaman kibar, kimi zamanda içeriğine göre görece daha ağır yaklaşımla bireysel veya kitlesel tepkileri koymaktan geri durmuyor bu coğrafyanın insanı.

Yaşanan tuhaflıkların, zamanla toplumda kanıksandığını ve karşılığının olmadığını söylemek elbette mümkün. Fakat yaşanan her gariplikten sonra yine de en kibar haliyle “Vay canına, arkadaş” demekten geri durulamıyor maalesef.

Hendek’teki facianın yargılaması

Büyüteç’in bugünkü konusu, yaşandığı dönemde yine çok kez bu köşede kaleme alınan Sakarya’nın Hendek ilçesindeki havai fişek deposunda beş yıl önce yaşanan patlama.

İktidara yakın oldukları öne sürülen Coşkun Ailesi’ne ait Büyük Coşkunlar adlı firmaya ait aynı zamanda havai fişek üretilen tesiste yaşanan facianın yargı aşaması, bir kez daha “vay canına arkadaş” tepkisinin verileceği türden kararla tamamlandı.

Karara geçmeden önce, yaşananları hatırlamakta fayda var. Gerçi böylesi faciaları daha doğrusu katliamları unutmak mümkün değil ama yine de beş yıl öncesine gidelim.

Yurt içi ve yurt dışına havai fişek ve benzeri malzemeleri üreten Büyük Coşkunlar firmasına ait üretim tesisinde 3 Temmuz 2020 günü saat 11.16’da büyük patlama yaşandı. Resmi raporlara göre iki dakikalık süre içinde peş peşe dört patlama oldu. Patlamaların şiddetinden 50 kilometre çapındaki alanda hasar oluştu.

Tesiste çalışan, ekmek parası peşindeki 7 işçi yaşamını yitirdi. Tesis yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 128 kişi yaralandı. Fabrika başta olmak üzere çevredekilerle beraber 36 bina hasar gördü.

Siyasi bağlantıları güçlü olduğu ifade edilen ve “dededen bu yana” havai fişek üretimi yapan firmanın sahibi Ali Rıza Ergenç Coşkun, oğlu Yaşar Coşkun ile çalışanlardan tesisin sorumlu genel müdürü Hasan Ali Velioğlu, sorumlu müdürler Asiye Angın ve Ahmet Çağırıcı, ustabaşı Erşan Öztürk ile tesisin iş güvenliği sorumlusu Aslı Düzgün Bozkurt yargılanmaya başlandılar.

Bu arada yine aynı tesiste 2020’ye kadar gelen 13 yıl içinde benzer şekilde altı patlama daha olduğunu, ölen ve yaralananlar olduğunu belirteyim.

Yargılamayı yürüten Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 28 Şubat 2022’deki 8. duruşmada heyet kararını verdi.

Mahkeme, sanıkları “bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan cezalandırdı. Karara göre, tesisin sahibi ve en tepedeki yetkili ismi Yaşar Coşkun ve babası Ali Rıza Ergenç Coşkun 16 yıl 3’er ay, sorumlu genel müdür Hasan Ali Velioğlu 12 yıl 6 ay hapis cezası aldı.

Dosyada “taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” hükmü çerçevesinde ustabaşı Erşan Öztürk, sorumlu müdürler Asiye Angın ile Ahmet Çağırıcı ve iş güvenliği uzmanı Aslı Düzgün Bozkurt 6 yıl 8'er ay hapis cezasına çarptırıldı.

Yargılama sırasında facianın kapsamı çerçevesinde tesisteki iş güvenliği konusu, alınması gerekip de alınmayan önlemler, inşa edilip kullanılan ruhsatsız yapılar, çalışanların üzerinde daha yoğun üretim baskısı, üretimde kullanılan patlayıcı maddelerin saklanması, üretimi tamamlanan ürünlerin depolanması konuları epeyce tartışıldı.

Ayrıca; tartışılan konuların en başında ise, sanıkların yargılama sonucunda daha hafif ceza almalarını sağlayan yasa hükmü vardı. Mağdur ailelerin avukatları; yakın geçmişte tesiste yaşanan benzer facialar ve kötü yönetim sicili nedeniyle sanıkların “bilinçli taksirle birden fazla ölüme sebebiyet verme” yerine daha ağır cezaya hükmeden “olası kastla ölüme sebebiyet verme” hükmünden yargılanmalarında ısrarcı oldu.

Avukatlar aynı zamanda sanıkların yaşamını yitiren 7 kişi için ayrı ayrı ceza almaları görüşündeydi yargılama boyunca.

Dosya İstinaf’ta

Yerel mahkeme kararı hem mağdurların hem de sanıkların avukatlarınca İstinaf’a taşındı.

Dosyayı inceleyen Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi, tarafların itirazlarını ve taleplerini değerlendirdikten sonra dosyayı Yargıtay’a gönderdi.

Dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesi, İstinaf’ın görüşlerini dikkate alarak yerel mahkemenin verdiği kararlardan bazılarını bozdu.

Bozulan kararlardan en dikkat çekeni, tesisin sahibi Yaşar Coşkun’un “bilinçli taksirle birden fazla ölüme sebebiyet verme” hükmü yerine “olası kastla ölüme sebebiyet verme” hükmüne göre yargılama yapılması oldu.

Ayrıca Yargıtay, sanıklardan Hasan Ali Velioğlu’na verilen cezanın alt sınırdan değil, daha üst cezadan uygulanmasına hükmetti.

Yargıtay, diğer sanıklar Asiye Angın ile Ahmet Çağırıcı ve Aslı Düzgün Bozkurt hakkında ise, TCK’nın “taksirle ölüme sebebiyet” hükmü yerine “bilinçli taksirle ölüme sebebiyet”ten yargılama yapılmasına karar verdi.

Özetle; Yargıtay, yerel mahkemenin verdiği cezaları yetersiz bulup ağırlaştırılmasına hükmetti.

Ateşin Çocukları Örgütü’nün sabotajı!

Bu arada dosyanın henüz ilk yargılaması sırasında ilginç bir bilgi dosyaya girdi.

Mahkemede savunmasını yapan tesis sahibi Yaşar Coşkun, yaşanan faciayı hafifletmek amacıyla dikkat çeken iddiayı gündeme getirdi.

Coşkun, Ateşin Çocukları adlı bir terör örgütünün fabrikaya sabotaj yaptığını öne sürdü! Coşkun’un avukatları, bu konunun aydınlatılması amacıyla savcılığa başvuru yaptı.

Savcılık, iddiayı incelemeye aldı. Ancak yapılan araştırmalar sonrasında Coşkun iddiasını somuta ulaştıracak ilgi güvenlik güçlerince elde edilemedi.

Yargıtay kararı sonrasında yerel mahkemede yeniden gerçekleştirilen yargılamanın geçen haftaki son duruşmasında savcılık esas hakkındaki mütalaasında bu sürece şöyle yer verdi: “(…) Sanık Yaşar Coşkun ve sanık müdafilerinin davaya konu olayın bir sabotaj olduğu ve bu olayın ‘Ateşin Çocukları’ isimli terör örgütünün yaptıklarını iddia etmeleri üzerine mahkemece Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığı’na mahkemenin 11/06/2021 tarihli müzekkeresi ile suç duyurusunda bulunulduğu, yapılan suç duyurusuna ilişkin Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığınca; söz konusu gerçekleşen patlama olayının Ateşin Çocukları isimli grup tarafından gerçekleştirildiğine ilişkin herhangi bir somut delil bulunmadığı, söz konusu grup tarafından yapılan açıklamaların terör örgütü mensupları ile örgüte müzahir kitlenin canlı tutularak belirtilen tarzda eylem ve etkinliklere yönlendirmek maksadıyla yapılan açıklamalardan olduğu, soyut ikrar dışında söz konusu eylemin gerçekleştirildiğine dair somut bilgi ve belgeye rastlanılmadığı, bu kapsamda söz konusu eylemin gerçekleştirildiğine dair soyut iddia dışında dava açılmasını gerektirecek yeterlilikte somut delil elde edilemediği tüm dosya kapsamından anlaşıldı. (…)”

Şoförlükten sorumlu genel müdürlüğe giden başarı öyküsü!

Öte yandan yargılama sırasında tesisin sorumlu genel müdürü olarak görev yapan sanıklardan Hasan Ali Velioğlu’nun ilginç başarı öyküsü sahibi olduğu anlaşıldı.

Velioğlu’nun, böylesi bir fabrikada söz konusu görev için yeterli birikime sahip olmadığı ortaya çıktı.

Velioğlu’nun olay tarihinden yaklaşık 30 yıl önce Coşkun Ailesi’nin yanında şoför olarak işe başladığı, ailenin güvenini kazanmasıyla birlikte zaman içinde fabrikada hiçbir bilgisi ve birikimi olmadığı halde sorumlu genel müdür yapıldığı görüldü!

Baba Coşkun firarda!

Bu arada, mağdur ailelerin avukatlarının, Yargıtay’ın kararı sonrasında hazırladıkları ve yerel mahkemeye sundukları görüşte bir ilginçlik daha gün ışığına çıktı.

Tesisin asıl sahibi olarak önce gözaltına alınıp tutuklanan, sonrasında tahliye edilip tutuksuz yargılanan Ali Rıza Ergenç Coşkun’un “firar” olduğu ortaya çıktı!

Mağdur avukatları, dilekçede yeniden yargılamada dosyada yer alan Yaşar Coşkun’un “tutukluluğuna devam edilmesi” talebinde bulunurken baba Coşkun’un kayıplara karışmasını örnek göstermeleri dikkat çekici oldu.

Yargıtay istedi, ama yerel mahkeme ilk kararda direndi

Olayın yaşanmasından beş yıl sonra tamamlanan yargılamanın geçen haftaki son celsesinde yerel mahkeme Sakarya Birinci Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay’ın kararına karşın kendi kararında direndi.

Mahkeme kararında şöyle denildi: “(…) Mahkememizce daha önce verilen 2020/336 esas sayılı dosyadaki mahkûmiyet hükmünün Yargıtay’ın 12. Ceza Dairesi’nin 2024/3643 esas, 2024/7016 karar sayılı ilamı ile bozulmasına karar verilmiş ise de mahkememizce daha önce verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından, Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin bozma ilamına uyulmasına yer olmadığına, söz konusu bozma kararına direnilmesine. (…)”

Mahkeme sanık Yaşar Coşkun için daha önceki kararında olduğu gibi “bilinçli taksirle birden fazla ölüme sebebiyet verme” gerekçesiyle toplam 16 yıl 3 ay hapis cezası verdi.

Ancak mahkeme bir önemli karara daha imza attı. Avukatların Coşkun hakkındaki “tutukluluk halinin devamı” yönündeki talebi uygun bulmadı. Mahkeme, Coşkun’un tahliyesinde karar kıldı. Tahliyenin tek koşulu ise, “15 milyon lira kefalet ücreti ödenmesi hali” olarak kayıtlara girdi!

Diğer sanıklardan fabrika sorumlu genel müdürü Hasan Ali Velioğlu 12,5 yıl hapis cezası, ustabaşı Erşan Öztürk, sorumlu müdürler Asiye Angın ve Ahmet çağırıcı ile iş güvenliği uzmanı Aslı Düzgün Bozkurt 6 yıl 8’şer ay hapis cezası aldılar. Verilen hapis cezaları yasa hükmü gereği gözaltı ve tutukluluk halinden düşülecek.

Ayrıca, bir numaralı sanık Yaşar Coşkun hakkında hem yurt dışına çıkış yasağı hem de konutu terk etmeme kararını verdi mahkeme.

Sonuç olarak fabrikanın asıl sahibi firarken, tüm işlere bakan oğlu da tahliye edildi.

Dava süreci devam ederken, sivil toplum örgütleri ve mağdur aileleri an be an haklarını aramak için, seslerini duyurmak için varlarını yoklarını ortaya koydular.

Ama süreç “nafile vaziyetle” nihayetlendi.

Bu tabloyla verilecek tepki de belli oldu: “Vay canına, şu işe bakın?!”

                                                   /././

Altın fiyatları nereye gidiyor?-Ercan Uygur-

Küresel Güneyin merkez bankaları rezervlerinde artık daha çok altın kullanıyorlar. TCMB de 2017-2018’den itibaren altına yöneldi. TCMB’nin bu yönelişini ve Türkiye’de altın madenciliğinin yıkıcı etkilerini TCMB’nin değerli eski Başkanı Durmuş Yılmaz anlatıyor…

altın

Altın fiyatları nereye gidiyor? Bu kadar altını kim neden alıyor? Bilmediğimiz gelişmeler mi var? Türkiye’de de altın talebi sürekli artıyor mu? Evet ise kimler alıyor? Bu gibi sorular bana bile soruluyor. Ben de bildiklerimi aktarayım istedim.

2 Ocak 2025’te altının Dolar/ons fiyatı 2624 Dolar idi. 2025 sonu için yapılan öngörüler çok farklıydı. Fiyat artışı yüzde 20’yi aşar, fiyat 3200 Dolara ulaşır diyenler aşırı iyimser bulunuyordu. Fiyat artışı yüzde 10 dolayında olur diyenler çoktu.

ABD’li yatırım ve varlık yönetimi bankası J. P. Morgan 2025 yılının başında dördüncü çeyrekte altının Dolar/ons ortalama fiyatının 2950 Dolar olacağını öngörmüştü. Yılın ortasında bu öngörüsünü 3675 Dolara çıkardı. Ama yine çok yanıldı.

Çünkü, altının Dolar/ons fiyatı 30 Eylül 2025’te ABD’de gün ortasında 3827 Dolar idi. Fiyat, yılın ilk 9 ayında yüzde 46 kadar yükselmişti. 1 Ekim 2025’te fiyat düşer diyenler oldu ve biraz düştü de, ama gün ortasında yine yükselmeye başladı.

30 Eylülde baktığım öngörüler, 2025 yıl sonunda Dolar/ons fiyatının en düşük 4000,  en yüksek 4650 Dolar arasında olacağını söylüyor. Basit ortalama yaklaşık 4250 Dolar. Yani fiyatın yılın son üç ayında yüzde 10 daha artacağı beklentisi yaygın.  

Altının Dolar fiyatını veriyorum, çünkü TL fiyatı kabaca (Dolar fiyatı x Dolar kuru) olarak bulunuyor. Bazı dönemlerde, örneğin altın ithalatına sınırlama getirildiği zamanlarda altının TL fiyatı daha yüksek olabiliyor.

Hiperenflasyon ortamları dışında herhangi bir piyasada hızlı fiyat artışlarının sürekli olamayacağını biliyoruz. Kimine göre altın fiyatlarında artık spekülasyon var, yakında düşüş olabilir. Kimine göre fiyat 2026 Şubat ayına kadar artacak, sonra duraklayacak.

Bu senaryoya göre mayıstan itibaren fiyat azalabilir. Bu öngörülerin arkasında ABD’deki ve dünyadaki politika belirsizliklerinin azalması, enflasyon, faiz, büyüme, Ukrayna savaşı ve Filistin soykırımı gibi jeostratejik gelişme varsayımları var.

Dün (1 Ekim) ABD’de yayınlanan istihdam raporuna göre bu ülkedeki özel kesim istihdamı geçen ay azaldı. Bu sonuç, daha hızlı faiz düşüşü beklentisi ve dolayısıyla daha çok altın talebi yaratmış olabilir. Ama bu öncü, geçici rapordur.

Bu yazıda amacım önce kısaca dünyada altın talebinin sektörel dağılımına bakmak. Bu sektörlerden birisi merkez bankacılığıdır. Küresel Güneyin merkez bankaları rezervlerinde artık daha çok altın kullanıyorlar. TCMB de 2017-2018’den itibaren altına yöneldi. TCMB’nin bu yönelişini ve Türkiye’de altın madenciliğinin yıkıcı etkilerini TCMB’nin değerli eski Başkanı Durmuş Yılmaz aşağıda anlatıyor.

Dünyada sektörel altın talebi

Altın fiyatı elbette altın talebine ve arzına göre belirleniyor. Eğer talep artıyor ve fakat altın arzı buna yetişemiyor ise, sonuç fiyat artışıdır. Altına olan talep artıyorsa, bu artış hangi sektörlerden kaynaklanıyor?

Altına olan talep şu sektörlerden kaynaklanıyor (World Gold Council):

1)Takı ve mücevherat yapımı için altın talebi. Bu sektörde daha çok evlenme sürecinde ve hediye amaçlı olarak alınan mücevherler üretiliyor. Takılar ve mücevherler tasarruf amaçlı da alınabiliyor.

Dünyada nüfus artışı da, evlenmeler de azalıyor. Haliyle bu sektörden kaynaklanan altın talebi yavaş da olsa azalıyor. Bu durum Tablo 1’de görülebiliyor.

2)Borsa yatırım fonları (ETF) ve doğrudan yatırım için altın talebi. Altın bir yatırım aracı olabiliyor. Borsada altın payları alım-satımı için oluşturulmuş yatırım fonları var. Bunlara İngilizce kısaltması ile ETF (Exchange Traded Fund) deniyor.

Bu fonları desteklemek üzere altın alımı yapılıyor. Altına ayrıca fiziki olarak da doğrudan yatırım yapılabiliyor. Fiziki altına olan talep giderek azalıyor, ancak ETF paylarına olan talep giderek artıyor.

3)Bilgisayarlar, cep elefonları, audio/video gibi teknolojik ürünlerin üretiminde altın kullanılıyor. Tablo 1’den anlaşıldığı gibi bu sektörden gelen altın talebi çok değişmeden sürüyor.

4). Merkez bankası ve hazine talebi. Merkez bankaları altını resmi rezerv aracı olarak kullanıyor ve altın talebi giderek yükseliyor. Bu yükseliş Tablo 1’de izlenebiliyor.  

Merkez bankalarının resmi rezervlerini daha çok faiz getirisi de olan güçlü paralar (dövizler), riski çok düşük veya olmayan yabancı tahviller gibi araçlarla oluşturmaları beklenir. Ancak merkez bankaları rezervlerinde özellikle son 7-8 yıldır faiz getirisi olmayan altına daha çok yer vermeye başladılar.

Bunun birçok nedeni var:

1)Yabancı paraların değerinde önemli değişmeler olması ve bu paralara olan güvenin azalması.

2)Son yıllarda dünyada hızla yükselen ekonomik, siyasi ve jeostratejik belirsizlikler ve riskler. Ülkeler altınlarını kendi kasalarında saklayabiliyorlar.

3)Başta ABD olmak üzere batı ülkelerinde tutulan para ve tahvil gibi varlıklara aynı batı ülkelerinin el koyma olasılıkları. El koymalar giderek daha çok görülüyor.

4)Yukarıdaki nedenlerle BRICS+ ülkelerinin batı ülkeleri varlıklarını rezerv varlığı olarak kullanmak istememeleri, altına yönelmeleri.   

2005 yılı sonunda resmi rezerv olarak tutulan altın miktarları ton olarak şöyle; Çin: 600, Rusya: 385, Hindistan: 358. 

2025 yılı ortasında ise aynı ülkelerin altın rezervleri yine ton olarak şöyle: Çin: 2299, Rusya: 2330, Hindistan: 880.  (Kaynak: World Gold Council (2025))

Türkiye’de TCMB’nin altına yönelmesi

Benzer bir eğilimi 2017-2018’den başlayarak Türkiye’de daha doğrusu TCMB’de de görüyoruz. Peki, Türkiye’nin hangi özel nedenleri var? Bu konuyu daha önce de tartışmıştım. Değerli eski TCMB Başkanı Durmuş Yılmaz şu açıklamayı iletti: 

“2018’de Cumhurbaşkanı’nın mal varlığının ABD tarafından araştırılması ve CAATSA yaptırımlarının devreye girmesi olasılıkları ortaya çıktı. TCMB, muhabir ABD bankalardaki rezervinin önce nakit kısmını azalttı, sonra ABD Hazine bonolarını sattı.  

Böylece likit Dolara dönen TCMB, altın aldı. Bu altınlara el konulabilir korkusuyla bunları fiziki olarak Türkiye’ye taşıdı. Altınların az bir bölümü de, el konulma riski düşük olan BIS’e taşındı.

MB döviz rezervinde altın miktarının artmasının birinci nedeni nakit dolardan ve ABD hazine kâğıtlarından altına dönülmesi. İkinci neden, sizin de ifade ettiğiniz üzere, TCMB’nin ülkede üretilen altınları TL ile satın alma hakkıdır. Ancak bunun net rezerv birikimi üzerindeki etkisi 0'dır.

Çünkü TL’yi alan altın üreticisi yabancı şirket hemen TL’den dövize dönüyor ve kendi ülkesine transfer ediyor. TCMB, üretilen altınları almak yerine aynı dövizle uluslararası altın piyasasından daha ucuza altın alabilir.

Çok önemli olmamakla birlikte, üçüncü neden zorunlu karşılık uygulamasının bir bölümünün altınla tesisi, ROM, ROK uygulamasıdır.

Türkiye’de altın madenciliğine gelince; ifade ettiğiniz üzere tam bir müstemleke madenciliği yapıyorlar. Mevcut düzenlemeler çerçevesinde üretilen her 100 birim altının ancak taş çatlasa 10 birimi bizim ekonomide kalıyor. Kalan bu 10 birim de yaratılan istihdam karşılığı ödenen işçilik gibi giderledir.

Örneğin Uşak-Kışladağ altın madeni 1300 Kişi istihdam ediyor. Bir işçinin giydirilmiş maliyeti ortalama 100.000 TL olsa, bugünün fiyatları ile 1300 işçinin yıllık maliyeti 350 kilo altın ediyor. Oysa firmanın haftalık üretimi 400 kilo altındır. Rahmetli Uğur Mumcu’nun 'vurulduk ey halkım' dediği gibi 'soyuluyoruz ey halkım.'"

Türkiye’de altın madenciliği ve Durmuş Yılmaz’ın açıklaması

Durmuş Yılmaz açıklıyor:

“Türkiye’de altın madenciliği onur kırıcı, hem de çok onur kırıcı. İnsan kahroluyor. Yabancı şirketler ülkemize kabile toplumu muamelesi yapıyor ve halkımız da maalesef bu muameleye çok teşne.

Şirket, sahipleri adına vahşi yöntemlerle kar maksimizasyonu yapan bir canavar iken, kendini hayır kurumu gibi takdim edip bazı hizmetler veriyor ve insanımızın gönlünü kazanıyor. Bir camiye kıytırık bir şadırvan yapıyor, muhtarın ve halkın gönlünü kazanıyor. İlçelerde kaymakamların makamlarını tefriş edip yine gönül kazanıyor.

Hükümran bir devlette şirketler devletin koyduğu kurallara göre üretim yapar, kayıtlarını doğru ve düzgün tutar, kamusal otorite de bunu ciddi bir şekilde denetler ve hakkı ve görevi olan vergiyi toplar ve harcar. Kamusal otorite bu görevini kesinlikle yapmıyor. 

Altın madenciliğinde şirketin beyanı esastır. Ülkenin suyunu bedava kullanan altın madeni, susuz bıraktığı şehrin halkına güya bağışta bulunarak su sorununu çözmeye çalışıyor! Yerel yönetimler de bu sözde lütfu minnetle kabul ediyor.

Düşünmüyor ki bu şirketin ödemekle yükümlü olduğu kamusal hakkımız vergi. Şirket bu yardımı(!) vermesi gereken vergi matrahından düşüyor, vergi sonrası net karından yapmıyor. Uşak merkezde ve Eşme ilçesinde belediye CHP de. Başkanlar dil ucuyla şirketi eleştirselerde gizli gizli destek veriyorlar, halkı aldatıyorlar.  

Çünkü şirket vermesi gereken verginin bir bölümünü hayır adı altında belediyelere veriyor. Başkanlar da bu işi kabulleniyor; Uşak merkez belediye 185 milyon, Eşme Belediyesi 85 milyona tamam. Demiyorlar ki arkadaşa; vergini düzgün öde ben hakkımı devletimden alırım.

Devlet, adam gibi vergilendirip harcamasını yapmak yerine derenin taşıyla derenin kuşunu vuran şirkete milleti minnettar kılıyor. Kamusal hizmet binalarının üzerine 'Tüprag’ın Uşak halkına hediyesidir' yerine 'Uşak İl Özel İdaresinin hizmetidir' yazılması daha onurludur.” 

Durmuş Başkanı tamamlamak üzere birkaç nokta ekleyeyim.

1)Madencilik, özellikle altın madenciliği su kaynakları bulmak zorunda çünkü bu madeni civa veya siyanür ile ayrıştırmak için su gerekir. Civa veya siyanür kullanmak suyu içilemez, kullanılamaz hale getirir.

Ayrıca, toprağın sürekli eşelenmesi ile su kaynakları da yolunu bulamaz, kaybolur.

Diğer yandan Türkiye kuraklığın giderek arttığı bir bölgededir. Altın madenciliği ile su kaynaklarının kirletilmesi ve kurutulması sonrası için felaket demektir.

Su Stres Endeksi değerlerine göre Türkiye şu anda 164 ülke içinde su yoksulu 39uncu sıradadır. Ama bu endeksi hazırlayanlara göre Türkiye’nin giderek çoraklaştığı bellidir ve su kıtlığı bazı bölgelerde yoğundur.   

2)Madencilik, özellikle altın madenciliği ağaçları ve ormanları keserek yapılıyor. Bu madeni çıkarmak uğruna ağaçlar ve ormanlar katlediliyor. Bu işlemler sonuçta daha büyük çevre felaketleri getiriyor.

Halbuki ağaç ve orman kesimi çevreyi çoraklaştırıp yağışları kesiyor. Bu da susuzluk kısır döngüsü ve süreci yaratıyor. Zaten her yıl yaşanan orman yangınları ile bu süreç hızlanıyor.

3)Durmuş Başkanın açıkladığı gibi, Türkiye altın madenciliğinden önemli bir kazanç sağlamıyor. Çıkarılan madenden devletin aldığı pay diğer ülkelere göre çok düşüktür; ortalama yüzde 2 gibidir. Halbuki diğer ülkelerde bu pay yüzde 20’leri buluyor.  

Yabancı madenciler çıkardıkları madenleri hazır alıcı TCMB’ye satarak karlarını transfer ediyorlar. Türkiye’ye de çevre kirliği, çoraklık ve kuraklık bırakıyorlar.   

4)Altın madenciliği diğer ülkelerde giderek azalıyor, çünkü çevreye verdiği zararın farkına varılıyor. Türkiye’de ise sürekli maden arama ruhsatları veriliyor. Kısa dönemde karlı gibi görünen işlemler, orta uzun vadede ülkeye zarar getiriyor.

                                                       /././

Kulis: AKP yasa taslağı hazırladı; belediyelerin yetkileri daraltılıyor, imza yetkisi "komisyon"a veriliyor

Habertürk yazarı Bülent Aydemir, AKP tarafından hazırlanan ve Cumhurbaşkanı  Recep Tayyip Erdoğan'ın son açıklamalarıyla yeniden gündeme gelen Mahalli İdareler Reform Paketi'nin detaylarını aktardı. İddiaya göre; Belediyelerin imar izni ve uygulamalarındaki yetkilerinin daraltılması veya merkezi hükûmetin temsilcilerinin yer alacağı komisyon ile imza ve karar yetkisinin paylaşılması planlanıyor. Aydemir'in taslak paketten aktardığına göre; belediye başkanlarının bazı yetkileri sınırlanacak, harcamaları sıkı denetlenecek, kendi öz kaynaklarını oluşturmaları sağlanacak, hizmetlerde öncelik sıralaması ve hiyerarşi oluşturulacak.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, TBMM'nin 28. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Oturumu'nda yaptığı konuşmada "2026 reform yılı olacak" diyerek, "Bu kapsamda yerel yönetimlerde mali disiplini güçlendirecek adımları da devreye alarak kamuda şeffaflığı, hesap verebilirliği ve verimliliği daha da pekiştireceğiz" demişti. 

Habertürk yazarı Bülent Aydemir, Erdoğan'ın ifadeleriyle gündeme gelen Mahalli İdareler Reform Paketi'nin hazır olduğunu kaydederek, yerel yönetimlerle ilgili yapılacak düzenlemenin detaylarını aktardı.

AKP TBMM Grubu'nun konu üzerinde tarafların görüş ve önerilerini de alarak bir taslak çalışma yaptığını belirten Aydemir'in aktardığına göre; yeni yerel yönetimler reformu stratejisinin hedefleri şöyle:

"Kentsel dönüşümü teşvik edici bir düzenleme yapılacak. Aksi durumda ödevini yerine getirmeyen belediyeye cezai işlem uygulanacak veya bazı yetkileri elinden alınacak. Mevzuata aykırı imar uygulamalarına imza atan belediyelere ağır cezai işlem uygulanacak.

Belediyelerin imar izni ve uygulamalarındaki yetkilerinin daraltılması veya merkezi hükümetin temsilcilerinin yer alacağı komisyon ile imza ve karar yetkisinin paylaşılması planlanıyor.

Belediyeler öncelikli hizmetlere teşvik edilecek, hizmetler hiyerarşisi oluşturulacak. Temel hizmetlerin aksatılması durumunda belediyeye müdahale edilecek.

Özellikle turizm beldelerinde yaz aylarında mevsimlik olarak nüfusu artan belediyelere aktarılan pay başta olmak üzere farklı bir bütçe yönetimi ve strateji izlenmesi sağlanacak. Turizm bölgelerine özel bir statü uygulanması planlanıyor. Su, çöp ve ulaşım hizmetlerinde daha titiz denetimler yapılacak.

Bütün belediyeler için etkili bir kontrol-denetim ve yönlendirme mekanizması oluşturulması hedefleniyor."

Aydemir, yazısında pakete ilişkin şu detayları aktardı:

"TBMM’ye sunulacak kanun teklifi ile anayasada bulunan, belediyelerin "vatandaşların insani yaşam koşullarını sağlama" ödevine atıfla bir “hizmetler hiyerarşisi ve öncelikli hizmetler” statüsü oluşturulacak. Birçoğu borç batağında olan, personel maaşı ve çöp toplama gibi zorunlu hizmetler dışında alt yapı yatırımı yapamayan belediyelerin, merkezi idareden bağımsız ancak denetlenebilir bir şekilde bütçe oluşturmaları ve metro ulaşım altyapısı, su kaynaklarının çeşitlendirilmesi başta olmak üzere makro yatırım gerektiren projelere odaklanabilmesinin sağlanması hedefleniyor. Çalışmanın amacı, “belediyelerin hizmet odaklı ödevlerini aksatmadan yerine getirmesi, kaynakların etkin kullanımı ve bunların etkin denetimi” şeklinde özetleniyor.

Bülent Aydemir'in taslaktan aktardığına göre; belediyeler öncelikle içme suyu, kanalizasyon, çevre temizliği, ulaşım-trafik ve sosyal donatı hizmetlerini yerine getirecek. Bu hizmetlerden sonra konser ve diğer kültürel faaliyetlere yer verecek. Merkezi idareden ve İller Bankası’ndan gelen ödenek ve dış kredilerin amacı doğrultusunda kullanılması sağlanacak. Hizmetlerde bir öncelik sıralaması yapılacak. Örneğin ulaşım alt yapısı veya içme suyu hattının yenilenmesi, ya da su arıtma tesisi için alınmış bir dış kredi, amacı dışında kullanılamayacak. Belediyeler ancak öncelikli hizmetleri yaptıktan ve kendi öz kaynaklarını oluşturduktan sonra diğer etkinliklere yönelebilecek.

Komisyon denetimi

Sayıştay, Mülkiye Teftiş ve İçişleri Kontrolörleri tarafından denetlenen belediyeler için harcamaların etkin ve yerinde yapılması sağlayacak bir Denetim Komisyonu kurulması planlanıyor. AK Parti kaynakları, bunun için Anayasa değişikliğine ihtiyaç olmadığını ifade etse de Anayasa düzleminde de konunun tartışılması bekleniyor. Kapsamlı bir yerel yönetimler reformu için 5393 sayılı Belediyeler Kanunu ile birlikte Büyükşehir Belediye Kanunu’nda değişiklik yapılabileceği, bunun yeterli olacağını savunan da var. Belediyelerin ödev, hizmet ve sorumluklarının kanunlarda net olmadığına dikkat çekilirken, aynı zamanda il-ilçe belediyeleri arasındaki yetki karmaşası ve hizmetlerin verilmesinde kimin sorumlu olduğuna dair anlaşmazlığın da giderilmesi amaçlanıyor. Yeni düzenleme ile belediyelerin görev, yetki ve sorumlulukları daha net çizilecek; harcamaları ve hizmet kalitesi ölçülecek. Suiistimallerde komisyon devreye girecek.

Büyükşehir, il, ilçe belediye başkanlarının bazı yetkileri sınırlanacak, harcamaları sıkı denetlenecek, kendi öz kaynaklarını oluşturmaları sağlanacak, hizmetlerde öncelik sıralaması ve hiyerarşi oluşturulacak."

                                                              ***

T-24

Türkiye’de Enflasyon Avrupa Birliği Ortalamasının 15 Katı! - DİSK-AR- 3 Ekim 2025-

Türkiye’de Enflasyon Avrupa Birliği Ortalamasının 15 Katı!

TÜİK Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) Eylül 2025 sonuçlarını 3 Ekim 2025’te açıkladı. TÜİK’e göre TÜFE yıllık yüzde 33,29, aylık yüzde 3,23 arttı. TÜFE’deki (2003=100) değişim 2025 Eylül ayında on iki aylık ortalamalara göre yüzde 38,36 olarak gerçekleşti. Enflasyonun yıllık değişim oranı yüzde 33 olurken, 12 aylık ortalamalara göre enflasyon yüzde 39 olarak gerçekleşti. TÜİK’e göre Eylül 2025’te enflasyon oranı bir önceki yılın aralık ayına göre ise yüzde 25,43 olarak gerçekleşti.

Rapora ulaşmak için tıklayınız 

(https://arastirma.disk.org.tr/wp-content/uploads/2025/10/Enflasyon-Bulteni-Ekim-2025.pdf)

Eylül 2025 itibarıyla yıllık enflasyonun en yüksek görüldüğü harcama grubu yüzde 66,10 ile eğitim oldu. Aylık en yüksek artışın görüldüğü harcama grubu ise yüzde 8,60 ile gıda ve alkolsüz içeceklerdir. Gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış oranı ise yüzde 36,06 olarak gerçekleşti.

Türkiye, Avrupa ülkeleri içinde hem gıda hem de ortalama enflasyonun en yüksek görüldüğü ülke durumunda. Eylül 2025 itibarıyla Türkiye’de ortalama enflasyon yüzde 33,29 iken AB ülkeleri ortalamasında bu oran yüzde 2,2’dir. Türkiye’de yüzde36,06 olan gıda enflasyonu ise AB ülkeleri ortalamasında yalnızca yüzde 3’tür. Türkiye’de ortalama yıllık enflasyon AB ülkeleri ortalamasının 15, yıllık gıda enflasyonu ise 12 katıdır.

TÜİK’e göre yıllık enflasyon artış hızında bir yavaşlama söz konusu. Bunun temel nedenlerinden birinin baz etkisi olduğu biliniyor. Baz etkisi bir önceki yılın daha yüksek aylık enflasyonunun yerini cari yılda daha düşük bir aylık enflasyonun almasından kaynaklanıyor. Eylül 2025 itibarıyla ortalama fiyatların artışı yeniden yükselmeye başladı.

Fiyatlar artmaya devam ediyor. Fiyatlarda bir düşüş söz konusu değil. Enflasyon hesabına esas olan fiyat endeksleri, madde fiyatlarının derlenmesiyle oluşturuluyor ve fiyatlardaki artışı daha çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Buna göre TÜFE ile gıda fiyatları endeksi arasındaki fark açılmaya devam ediyor.

TÜİK YÖNETİMİ VERİ SAKLAMAYA DEVAM EDİYOR, YARGI KARARLARINA UYMUYOR!

TÜİK madde fiyat listesini Haziran 2022’den bu yana açıklamadığı için ürün ve hizmet bazında ortalama fiyatlar tam olarak bilinmiyor.  Bu nedenle enflasyon oranını hesaplanmasına kaynak teşkil eden madde fiyat listesi görülemiyor.

TÜİK, DİSK tarafından açılan davada kesinleşen yargı kararına rağmen madde fiyat listesini açıklamıyor.  Bu nedenle enflasyon oranını hesaplanmasına kaynak teşkil eden madde fiyat listesi görülemiyor. 

TÜİK kesinleşmiş yargı kararlarına rağmen enflasyon hesabına esas oluşturan madde fiyat listesini gizliyor.

TÜİK enflasyon hesabına esas aldığı ortalama madde fiyat listesini Haziran 2022’den itibaren açıklamaktan vazgeçti. Oysa madde fiyat listesi 2003 yılında bu yana düzenli açıklanan bir veriydi. TÜİK enflasyonun yükselişe geçtiği 2022 yılında adeta dalga geçercesine madde fiyat listesini gizlemeye başladı. Bu durum kuşkusuz TÜİK verileri üzerindeki şaibeyi daha da artırdı.

TÜİK’in madde fiyat listesini açıklamaktan vazgeçmesi üzerine DİSK idari yargıda dava açtı. Ankara 6. İdare Mahkemesi 31 Mart 2023 tarihli 2022/2383 Esas ve 2023/700 sayılı Kararı’yla bu verilerin açıklanmasının TÜİK’in görevi olduğuna karar verdi ve mahkemenin kararı istinaf aşamasından geçerek kesinleşti. Bir hukuk devletin beklenen ilgili idari kurumunun kesinleşmiş yargı kararına derhal uymasıdır. Ancak TÜİK bu kararın gereğini yapmayarak yargıya meydan okumaya devam etti. TÜİK kesinleşmiş yargı kararına rağmen hukukun arkasından dolanarak başka davalarla sorunu sürüncemede bırakmak istedi. Ancak TÜİK’in yargı nezdinde yaptığı tüm girişimler reddedildi. TÜİK, DİSK’in yaptığını bütün başvurulara rağmen madde fiyat listesini açıklamadı. TÜİK yönetimi Anayasaya ve Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine meydan okudu ve okumaya devam ediyor.

TÜİK’in yöneticileri Anayasa ve yasalar gereği mahkeme kararlarını gecikmesizin yerine getirmek zorundadırlar. TÜİK yönetimin uygulamadığı yargı kararlarıyla ilgili detaylara bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz: https://arastirma.disk.org.tr/?p=12838

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -3 Ekim 2025-

MEB eğitim istatistiği: Maarifte milyonlar kayıp -Adnan Gümüş-

Kökleri daha eskiye gitmekle beraber Orta Çağ skolastik eğitim bile 3 trivium (gramer, mantık, retorik/edebiyat) + 4 quadrivium (aritmetik, geometri, müzik, astronomi) üzerine kurulur, yetiştirilecek din adamında bile bunlar asgari sayılırdı. Öyle ki Tanrının doğayı aritmetik, geometri, müzik, astronomi yoluyla öğrenilecek harmoni üzerine, bilim akıl üzerine kurduğuna inanılırdı, bunları öğrenmek ilahi düzeni/ ilahiyatı/ tanrıyı öğrenmekti.

Selçuklu ve Osmanlı medreseleri maalesef manastırlarda katedrallerde yapılanı da anlamlı, yapamadı. Son iki yüz yıldır oluşturmaya çalışanları da adım adım mahvediyor.

Artık iş öyle bir yere geldi ki, okuldan kitlesel kopuşlar yaşanıyor. 30 Eylül itibarıyla geçtiğimiz yılı gösteren eğitim istatistikleri yayımlandı, kitlesel kopuşlar bakanlığın istatistiklerinde de yer alıyor. Kaldı ki bu istatistiklerde en önemli sorun ve göstergelerden biri olan devamsızlık yok, niteliğe ilişkin zaten bir bilgi de yok.

İki yılda milyonlarca öğrenciye ne oldu?

Mevcut öğrenci sayıları önceki yıl 1 yılda 1 milyon 194 bin 414 kişi, geçtiğimiz yılda da 753 bin 742 azalıyor, iki yıl öncesine göre toplam 1 milyon 948 bin 156 azalma var.

Azalma sadece açık öğretim okullarında değil, normal öğrenci sayılarında da son iki yılda 652 bin 303 azalma olmuş. Bu öğrencilere ne oldu, neden niçin öğrenimden koptular, bu azalmanın sebepleri neler; bakanlığın gerçek durum neyse onu içeren ayrıntılı açıklama yapması şart.

Milyonlar kayıt dışı, okul dışı

3-4 yaşı dahil edersek sayılar çok daha kötüleşiyor. 5-17 yaş çağ nüfusu yaklaşık 16.7 milyon. Bu 5-17 yaş grubu çocuklardan 1 milyon 57 bin 385’inin kaydı bile bulunmuyor.

Ayrıca 300-400 bin civarında yabancı veya sığınmacı çocuğun da okul kaydı olmadığı kestirilebilir. Bu 1 milyon çocuk, yabancılarla birlikte 1.4 milyon çocuk neden kayıtsız, bu kayıt dışı çocukların yoksul ailelerden geldiği tahmin edilebilir, ancak sebeplerinin araştırılması ve açıklanması, dahası bu çocukların acilen okullara kazandırılması gerekiyor.

Okul öncesi çocukların ve toplumun geleceği için çok kritik. Tüm çocukların en azından 5 yaşında ana sınıflarına kazandırılması gerekiyor. Ortaöğretimde kayıt dışı artıyor. Bu kopuşlar gençlerin ve toplumun hem dağılmasına hem de daha pek çok soruna yol açabilir.

Lütuf değil hak: Beslenme, sağlık, temizlik ve nitelikli eğitim

Her defasında değiniyoruz, toplumsal bir duyarlılık da yavaş yavaş oluşmaya başladı. Yemek Koalisyonu da sorunu sistematik bir şekilde takip etmeye ve ilgilileri uyarmaya çalışıyor. Su da yemek de temel bir insan hakkıdır, nitelikli eğitim temel bir insan hakkıdır.

İster hak ekseninden bakılsın ister somut etki ve sonuçları dikkate alınsın, maliyet açısından bakılsın, çocukların aç, susuz ve nitelikli eğitimden mahrum kalmasının karşılığını, uzun erimli hak kaybı ve maliyetlerini başka bir şeyle ikame etmek mümkün değil. MESEM vb. bir ikame değil çok daha ağır kayıplar yaratıyor. Okuldan, nitelikli eğitimden kopan her çocuk bir büyük kaybı oluşturuyor.

Yapılacak iş çok açık ve temel bir hak: İçilebilir temiz su, doğru düzgün bir öğün okul yemeği, nitelikli eğitim.

                                                           /././

İşçi susarsa asgari ücreti IMF, DB, Morgan Stanley konuşur -Nuray Sancar-

Trump’ın Erdoğan ile yaptığı görüşmeden; F35’ler, F16’lar için milyonlarca dolar borca saplanmak, Rusya’dan alımı yasaklanan doğal gazın ABD’den daha pahalı ve zahmetli olarak tedarik edilme şartı, bedeli diğer Ortadoğu ülkelerine olduğu gibi Türkiye’ye de ödetilecek Gazze’nin yeniden yapılandırılması sürecinde ABD ve İsrail çıkarları doğrultusunda güvenlik aygıtına dahil olmak gibi ağır bir boyunduruk çıktı.

Bu görüşmenin ‘anlam ve önemi’ konuşulurken Trump ABD’sinin taktığı borç boyunduruğunun, yüksek faizli kredilerin gerçek muhatabı olan işçiler de aralık ayında toplanacak asgari ücret komisyonundaki pazarlığa gözlerini diktiler. Milyonlarca asgari ücretli TÜİK’in belirlediği açlık sınırının bile altına düşen parayla yaşamaya çalışarak bugünlere kadar geldiler. Yılda iki kez düzenlenen asgari ücretten temmuz zammı zaten iptal edilmişti. Buna karşı çıkmak için parmaklarını kıpırdatmayan ve sadece iri laflar etmekle yetinen sendika yöneticileri perşembenin gelişini çarşambadan belli etmişlerdi. Kamu işçilerinin sözleşme döneminde hakem kuruluna devredilen anlaşmazlık Türk-İş ve Hak-İş’in işçileri masada terk etmesiyle iktidarın direktifine uygun sonuçlandı.

Şimdi ise, Türk-İş ve Hak-İş Asgari Ücret Tespit Komisyonuna katılmayacaklarını beyan ettiler. Saray iktidarının belirlediği beş, tercih ettiği konfederasyonlardan beş, işveren temsilcilerinden de beş kişinin katıldığı tespit komisyonuna tepkilerini güya ifade eden açıklamalarla sadece işçileri değil, asgari ücretin eksen alındığı ücretlendirme sisteminde konfederasyonlardan beklenen rolü oynamaktan çıktılar. Hak-İş başkanı güya hükümetin masaya oturmasından rahatsızdı. Çünkü sonuçta fatura Cumhurbaşkanına kesiliyor, işçiler Erdoğan’ı suçluyordu. Öyleyse sözleşme sendikalar ve TİSK, MESS gibi işveren örgütleri arasında yapılmalıydı. Yoksa işçilerin ve hükümetin aleyhine bir kaos oluşurdu.

İşçilerin hayatı zaten bir kaosa dönüştüğü için Hak-İş’in koruduğunun doğrudan doğruya hükümet olduğu, sorumluluğu onun üzerinden almaya yardım ettiği yorumu tartışmaya kapalıdır.

Asgari ücret gündemine Trump’tan başlıyor olmak bir retorik değil. BM görüşmeleri sırasında pekiştirilen ve şartları ağırlaştırılan bağımlılık ilişkisinin asgari ücretin belirlenme sürecini bağımsız bıraktığı söylenemez. Ücret yüksek siyasette dönen sınıf mücadelesinin, yıkıcı rekabetin önemsiz görülen bir boyutu değildir çünkü. Hatta en önemlilerinden biridir.

Türkiye’de temmuz zammının iptal edilerek yılda bir kez belirlenme şartını koyan IMF ve Dünya Bankasıdır. IMF Başkanı Alfred Kammer DB ile birlikte geçen yıl düzenledikleri sonbahar toplantılarında Türkiye’de ‘Asgari ücretin ileriye dönük bir yaklaşımla ele alınması, enflasyonun yükselişine yol açacak bir zam yapılmaması’ gerektiğini söylemişti. ‘İleriye dönük yaklaşım’ asgari ücretin yaşanan değil tahmin edilen enflasyona göre belirlenmesi yani işçinin kaderinin keyfi öngörülere bağlanması anlamına geliyordu. Türkiye’nin kredi notunu yükselten Moody’s de sermaye kardeşliğinin omertasına uygun hareket ederek “Ücret artışlarının gerçekleşen değil, beklenen enflasyona göre yapılması” şartını öne çıkardı.

O sıralar orta vadeli programın (O da bağımlılık ilişkileri içinde Türkiye’ye dayatılmıştır) babalarından Mehmet Şimşek sendikaların ve hükümetin ‘Rekabet gücünü belli bir düzeyde koruma duyarlılığında olmasının’ önemini vurguluyordu. Hangi rekabet, neyin rekabeti diyemiyoruz; çünkü açık. Türkiye’deki tedarik kaynaklarını, bir dizi devlet sübvansiyonunu kendisine bağlayan; memleketin madenlerinden arazilerine kadar her karış toprağın hibe edildiği yabancı sermaye ile bunların yerli ortaklarından, alt işletmelerden, taşeronlardan oluşan halkada yer alan şirketlerin rekabetini düşünüyordu Şimşek. Düşük ücretli ve örgütsüzleştirilmiş işçi sınıfı maliyet hesabındaki taahhütlerin ön sıralarındaydı.

Asgari ücret sözleşme sürecinde sendika konfederasyonlarının terk ettiği masanın görünmeyen yüzleri uluslararası tefeciler, onların lideri Trump, IMF, DB’ydi. Sendikaların susup bunların direktiflerine ve dayatmalarına açtığı alanda bu kurumların pervasızlıkta sınır tanımayan açıklamaları yer aldı. Morgan Stanley 2026 için asgari ücrete yüzde 20-25 arasında; JP Morgan yüzde 20’lik zam ‘önerdi.’ Yandaş basın ve ekonomistler kurumların dayatmalarına tıpatıp uyan ücret belirlenimini ‘Tahminleri tuttu’ diye veriyorlar ve muhtemelen yine verecekler.

Anlaşılan o ki Türkiye’de ödenecek asgari ücret bütün uluslararası sermaye güçlerinin derdi olmuşken işçilerin büyük gövdesini temsil eden iki konfederasyon bu konuda havlu atmayı, bütün çalışanların genel ücret düzeyinin de kriteri olan masada işçileri büyük finans kuruluşlarına ve yabancı sermayenin takdirine terk etmiş bulunuyorlar. Vatan millet Sakarya edebiyatına, Saray’ı işçi öfkesinden korumaya ve işçileri satışa getirmek söz konusu olduğunda en öne geçip, o millet iliğine kadar sömürülürken ortadan kaybolan sendika bürokrasisi rengini bir kez daha belli ediyor.

Bu süreç ilgili sendika konfederasyonlarının TİS sürecini kendi elleriyle tarihe gömmeye çalıştığı bir süreçtir. Oysa iktidarın ve teslim alınmış konfederasyonların adım adım iğdiş ettiği ‘sözleşme’ masası kıran kırana bir mücadeleyle kazanılmıştı ve bu mücadele hâlâ sürüyor.

Mücadele tek tek patron örgütlerine, kapitalistlere karşı değil açıkçası artık emperyalist dayatmalara karşıdır da. Açlık sınırının altındaki yaşam dayatmasının sacayağının bir unsuru yerli milli ise diğer unsuru işçinin sırtında asalak yaşayan uluslararası para fonları, tekelleri, bankaları ve tefecileridir çünkü.

                                                       /././

İki Almanya’nın birleşmesinin 35. yılında kaybeden ve kazananlar -Yücel Özdemir-

Bugün, iki Almanya’nın yeniden birleşmesinin tam 35. yılı.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra kurulan “yeni dünyaya” Almanya bölünmüş olarak girmişti. 1949-90 yılları arasındaki bölünmüşlük, fiilen 9 Kasım 1989’de Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla son bulmuştu. Bir yıllık geçiş sürecinin artından 3 Ekim 1990’da atılan imzalarla resmi olarak kapitalist Federal Almanya Cumhuriyeti (BRD), “sosyalist” Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ni (DDR) yutmuştu.

Ortada gönüllü, eşit, adil bir birleşme yoktu. Zira Doğu’daki rejim halkın Berlin Duvarı’nı yıkmasıyla çökmüş, Batı tarihsel zaferini ilan etmişti. Bu nedenle “yutma” dönemin politik-ekonomik koşullarında Batılı kapitalistler için kaçınılmazdı.

Sorgulanması gereken Doğu ve Batı’daki Alman emekçilere vadedilen, olacağı iddia edilen Almanya’nın bugünkü Almanya olmadığıdır. Her ne kadar dönemin Başbakanı Helmut Kohl, birleşmeye dair 2 Ekim 1990’da yaptığı “ulusa sesleniş” konuşmasında “3 Ekim sevinç, şükran ve umut günüdür” dese de, tablo bugün hiç de öyle değil.

3 Ekim resmi tatil günü ve sadece resmi kutlama törenleriyle geçiyor. Birleşmenin faturasını ağır ödeyen Doğu Almanya’daki emekçiler açısından bugünün bir “umut günü” olduğunu söylemek zor.

O vakit, özellikle Doğu Almanya’da yaşayanlara, Batı’nın parıltılı dünyası adeta bir cennet olarak sunulmuş, yeniden birleşmeyle birlikte onlar için yepyeni bir dönemin başlayacağı ileri sürülmüştü. Berlin Duvarı’nı aşıp Batı’ya doğru yola çıkanlar da asıl olarak böyle düşünüyordu. Ancak gerçek hiç de öyle olmadı. Ekonomik-sosyal koşullar her geçen gün ağırlaştı. Daha önce işsizlik, yoksulluk, yüksek kiralardan bihaber olanlar zamanla kapitalizmin soğuk, acımasız duvarına çarptı. Kapitalizmin doğasında olan bütün sorunlarla acı bir şekilde tanıştılar.

Federal İstatistik Dairesinin yayımladığı son verilere göre, 2024 yılında Batı eyaletlerinde (Berlin dahil) tam zamanlı çalışanların brüt aylıkları 1991’e kıyasla iki kattan fazla artarak ortalama 4 bin 810 avroya yükseldi. Doğu eyaletlerinde aynı dönemde brüt aylık kazançlar dört kattan fazla artmasına rağmen ortalama 3 bin 973 avro oldu. Buna rağmen Batı’dakilerin kazançları Doğu’dakilerin kazançlarından yüzde 17.4 daha yüksek. Bu oran 2014’te yüzde 25’di.

Hans Böckler Vakfına bağlı Ekonomik ve Sosyal Bilimler Enstitüsü (WSI), ücret farkının kısmen azalmasının temel nedenini 2015’te Almanya genelinde uygulanmaya konulan asgari ücrete bağlıyor. Bu tarihe kadar daha düşük olan ücretler kısmen arttı. Zira Doğu’da düşük işlerde çalışanların sayısı çok daha fazlaydı. Halen de öyle. Sendikaların, birleşen Almanya’da ücretleri eşitleme çabası, bazı sektörlerde adım atılmakla birlikte, bugüne kadar bir sonuç vermiş değil. 

Benzer bir tablo yoksulluk açısından da geçerli. 2024’te Almanya’da halkın yüzde 15.5’i yoksulluk riski altında yaşıyordu. Yoksulluk Doğu eyaletlerinde yüzde 16.9, Batı eyaletlerinde ise yüzde 15.1 oranında. Batı Almanya’daki emekçiler arasında yoksulluk Doğu’ya göre daha hızlı artıyor. Bu da birleşmenin Batı Almanya’daki emekçilere çıkan faturalarından birisi.

Gelinen aşamada, ekonomik sorunlara bağlı olarak artan gelecek korkusunun sonucu olarak eski DDR- yeni Doğu Almanya eyaletlerinde aşırı sağ, ırkçılık ve milliyetçilik zirve yapmış durumda. Son genel seçimlerde aşırı sağcı, ırkçı Almanya için Alternatif (AfD) partisi Doğu Almanya’da ortalama yüzde 32 oy alarak, diğer partileri açık arayla geçti. “Birleşme Bayramı”nın arifesinde yapılan kamuoyu yoklamalarında AfD’nin oyu yüzde 40’a dayanmış durumda. Önümüzdeki yıl bazı eyaletlerde yapılacak seçimlerde AfD’nin tek başına hükümet kurma olasılığı da tartışılıyor. Dolayısıyla, son 35 yılın Doğu’da ve Batı’da ortaya çıkardığı en önemli sonuçlardan birisi aşırı sağın güç kazanmasıdır.

Sermaye ise hep güçlendi. Alman ekonomisi birleşmeyle birlikte açık arayla Avrupa’nın en büyük ekonomisi haline geldi. Şimdi ise dış politikada militaristleşmeye, askeri harcamaları artırmaya hız verilmiş durumda. Birleşmeyle birlikte sadece nüfus olarak değil, ekonomik ve askeri olarak da Avrupa’nın en büyüğü olmayı hedefleyen Alman sermayesi adım adım belirlediği yolda ilerliyor. Eksik olan askeri güç için son birkaç yılda atılan adımlarla birlikte, önümüzdeki beş yıl içinde Avrupa’nın en büyük askeri gücü haline gelmeyi de muhtemelen başaracak.

Bu tablodan Batı ve Doğu’daki emekçilere düşen ise daha fazla düşük ücret, yoksulluk ve bölünmüşlük. Bu nedenle günümüzde birçok düzlemde hâlâ “iki Almanya” var. Biri zenginlerin, diğeri yoksuların, biri ırkçı-milliyetçilerin, diğeri antifaşistlerin, biri koşar adım savaşa girmek isteyenlerin, diğeri savaşa ve silahlanmaya karşı mücadele edenlerin Almanya’sı.

Bunlardan hangisinin galip geleceği, Almanya’da yaşayan farklı kökenlerden ve inançlardan emekçilerin alacağı tutuma bağlı.

                                                     /././

Gerçek hedef Ayşe Barım mı ya da Ayşe Barım neden hedefte? -soL-

 AKP iktidarının Gezi ile derdi yıllar geçse de bitmedi, bitmeyecek. Ayşe Barım'ın hedef olması, işkenceye ve cinayet girişimine dönen bu yargılama süreci, bu geçmeyecek dertle ilgili.

Tarih 26 Ocak 2025…

"Şüphelinin sahibi olduğu ajansa mensup, toplumda tanınan oyuncuları hükümeti ortadan kaldırma amacına matuf Gezi Parkı olaylarına, planlanan amaç dahilinde yönlendirmek suretiyle, oyuncuların toplumdaki etki/imaj rolünü de kullanarak olayların kitleselliğini arttırma çabası içerisinde olduğu tespiti üzerine, şüphelinin ajansına mensup olup eylemlere katılan oyuncular bilgilerine başvurulması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığımıza davet edilmiş ve ifadeleri alınmıştır. İfade alma işlemleri halen devam etmektedir. Şüphelinin gerek söz konusu dönem gerekse günümüz bağlantılarına dair ayrıntılı soruşturma genişletilerek devam edecektir."

AKP iktidarının zaman zaman nükseden Haziran Direnişi krizi, bir kez daha hortlamıştı.

Cadı avı torbasından bu kez dizi sektöründe tekelleşmeye yol açtığı haberlerine konu olan, AKP’lilere ise alan açmamakla suçlanan Ayşe Barım ismi çıkıyordu.

Barım’ın dizi sektöründe tekelleştiği savı, AKP’lilere alan kapatma gündemi iddiaları kısa süre içinde ortadan kalktı.

Oysa her şey böyle başlamış, Barım Eylül 2024’ten itibaren zaman zaman bu iddialarla suçlanmış, 8 Ocak’ta Rekabet Kurulu inceleme başlatmış, 10 Ocak’ta ise hakkında soruşturma başlatılmıştı.

Ancak dediğimiz gibi, bu iddialar zamanla buhar oldu.

Yukarıda, habere başlarken aktardığımız alıntıdaki suçlama, birden esas suçlama haline geldi.

Barım, “toplumda tanınan oyuncuları hükümeti ortadan kaldırma amacıyla Gezi Parkı’na yönlendirmişti”, iddia buydu.

Sonuç itibariyle başlangıçta kimse bu suçlamanın sürdürüleceğini düşünmedi, eğer mesele dizi sektörüyse zaten gözaltına alıp bu suçlamaları yöneltmek yeterli olurdu sindirmek için. Böyle düşünüldü.

Olmadı…

24 Ocak’ta gözaltına alınan Barım 27 Ocak’ta tutuklanacak, böylece süreç başka bir aşamaya taşınacaktı.

Suçlamalar ve deliller

Yargılama başlığı hayli iddialı: Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs Etmeye Yardım.

Savcı Furkan Kafalı tarafından hazırlanan iddianameyi daha önce soL’da ayrıntılarıyla ele almıştık. 

Kısaca hatırlayalım.

Savcıya göre milyonların iktidara karşı sokağa döküldüğü gösteri, yurtdışı destekli bir girişimdi.

Bu ülkede halkın en temiz, en cesur ve haklı çıkışlarından biri olarak tarihte yerini alan Haziran Direnişi, oldukça ucuz bir şekilde karalanıyor, yıllardır tutmayan bu suçlamalar bir kez daha deneniyordu anlayacağınız.

Milyonların, halkın büyük ayağa kalkışı, ilgisiz şekilde Osman Kavala’nın çevresine, Mehmet Ali Alabora ve arkadaşlarının oynadığı bir tiyatro oyununa ve Soros ve Açık Toplum örgütlenmesine dair tuhaf alıntılarla gölgelenmeye çalışılıyor.

Çalışılıyor diyoruz, çünkü bu iddiaların sokağa dökülen milyonlar nezdinde hiçbir karşılığı yok.

İddianamede Barım’a dair dişe dokunur hiçbir ciddi suçlama yok, zaten böylesi bir suçlamanın güçlü bir iddianamesi ve delili olmasını beklemek de oldukça gülünç

Bu tuhaf güldürünün geldiği noktayı, Barım’ın hakim karşısına çıktığı son duruşmada görmedik mi hem? Buraya geleceğiz ama önce bu süreç boyunca yaşanan tuhaflıkları ele almaya devam edelim.

Açık bir cinayet girişimi

"Emine Ayşe Barım’ın tutuklanmadan önceki ve tutuklandıktan sonraki muayene raporlarının ve tetkik sonuçlarının değerlendirilmesi neticesinde, her biri kendi başına ani ölüm ve sakatlık riski taşıyan beyin anevrizması, kalp kası bozukluğu nedeniyle sol karıncık çıkışında daralma ve kapak yetmezliği, uykuda solunum durması hastalıkları ve bu üç hastalığa bağlı risklerin hapishane koşullarında gerçekleşmesinden endişe ediyor olması nedeniyle gelişen ağır kaygı bozukluğu ve panik atakları olduğu anlaşılmaktadır. …Barım’ın mevcut hapishane koşullarında müdahale edilmediği takdirde kalıcı sağlık hakkı/yaşam hakkı ihlaline yol açabileceği anlaşılan tıbbi rahatsızlıklarla baş edemeyeceği, sağlık durumunun kötüleşeceği ve tutukluluğa bağlı kaçınılmaz acı eşiğini aşan yoğunlukta bir sıkıntıya veya zorluğa maruz bırakabilecektir."

Bu rapor, 14 Ağustos 2025 tarihini taşıyor.

Cezaevinde ani ölüm ve sakatlık riski olduğuna işaret ederek Ayşe Barım için tahliye edilmesi çağrısı yapıyordu TTB.

Barım, 7 Temmuz’da ilk kez hakim karşısına çıktığında ise 2 Temmuz tarihli Sağlık Kurulu raporu mahkemenin gündemine girmiş, Barım'ın beyninde bulunan anevrizmanın büyüdüğü ve patlama riskinin arttığı ve Barım’da 6 farklı kalp rahatsızlığı tespit edildiği ifade edilmişti.

Barım duruşmada, “162 gündür tutuklu yargılanıyorum, beyin anevrizmam var. Kalbimde 6 tane ayrı hastalık teşhis edildi. Sağlıksız koşullarda mücadele veriyorum” demiş, mahkeme tutukluluğuna devam kararı vermişti.

Bir türlü tahliye kararı gelmedi, yaşanan ve ağırlaşan sağlık sorunları hep göz ardı edildi.

Bir tuhaf ve erken istisna dışında, belki de artık unutuldu bu olay. Hatırlayalım…

Tahliye kararı veren hakimin başına gelenler

“HSK, menajer Ayşe Barım'ın tahliyesine karar veren Fatih Kapan'ı görevden alarak tüketici mahkemesi hakimliğine atadı.”

Biraz geriye gidiyoruz, Barım yukarıda işaret ettiğimiz tuhaf iddialarla tutukluluğunun ikinci ayında.

Barım'ın avukatları tutuklama kararına ilişkin sulh ceza hakimliğine başvurarak itirazda bulunuyor.

Talebi değerlendiren hakimlik beklendiği üzere tutukluluğun devamına karar veriyor.

Sonrasında ise Barım'ın avukatı, yeniden itiraz ederek İstanbul 8. Asliye Ceza Mahkemesine başvuruyor.

İtirazı değerlendiren mahkeme hakimi Fatih Kapan, başına geleceklerden habersiz şekilde, “şüpheliye yüklenen suçun vasıf ve mahiyeti, lehine olan tanık beyanları, aleyhine olan telefon konuşma kayıtları ve tüm deliller kapsamında suçun değişme ihtimali bulunduğu ve bu durumda ise tutukluluk kararının ölçülü olmayacağı" gerekçesiyle tahliye kararı veriyordu.

Ancak jet hızıyla bu tahliye kararı durduruldu ve tutukluluğa devam kararı aldırıldı.

Sonrası mı? 

Sonrasını başta aktarmıştık: HSK, menajer Ayşe Barım'ın tahliyesine karar veren Fatih Kapan'ı görevden alarak tüketici mahkemesi hakimliğine atadı.

Son duruşmada ortaya çıkan skandal: İhbarcı ihbarı hatırlamıyor

Uydurma tanıklıklar, uydurma suçlamalar, uydurma ifadeler…

Yargının silah olarak kullanıldığı o kadar fazla olaya şahitlik ettik ki.

Bu davada da bir tanığımız var, Barım hakkındaki tüm bu suçlamaları dile getiren isimlerden biri, Sedat Gün.

Mahkeme Başkanı soruyor, “Emine Ayşe Barım’ı tanıyor musun?” aldığı yanıt “sosyal medyadan ve televizyondan” oluyor.

Başkan bu kez “İhbar ettin mi? ” diye soruyor, “Sosyal medyada gördüklerimi yazdım, içeriğini hatırlamıyorum” yanıtı alıyor.

Mahkeme Başkanı bunun üzerine zorluyor ve ihbar mektubunu okuyor, peki, Sedat Gün ne diyor?

Sosyal medyada gördüklerimi vatandaşlık görevimi yerine getirmek için topladım yazdım, kendim bir şey görmedim.

Gerçekten bu kadar basit mi?

Mahkemenin oyuncuları Gezi Parkı’na yönlendirdi suçlaması var, malum.

Oyuncular son duruşmada çıkıp bir kez daha ve açık açık yanıt veriyor.

Bergüzar Korel, "Ayşe Barım beni yönlendirmedi eşimle birlikte Gezi Parkı’na gittim. Kendisini de orda görmedim" derken, Dolunay Soysert ise "Gezi Parkı olaylarına katılmamda Ayşe Barım’ın hiçbir yönlendirmesi ya da talimatı olmadı. Ben kendi irademle gittim” diyordu.

Diğer oyuncuların ifadeleri de çok benzer.

Bunun üzerine Barım söz alıyor ve şunları diyordu:

"Ben günlerdir aynı soruyu soruyorum kendime: Neden hedef alındım? Neden yaşam hakkım elinden alındı? Adaletin varlığına güvenmek istiyorum ama bu süreç beni korkutuyor. Tek başına bir hücrede beyin ve kalp sorunları ile uğraşıyorum. 30’dan fazla kilo kaybettim. Sunulan tüm somut veriler hasta olduğuma ikna edemedi. Bayılmalarla ilgili sevklerim başladı ama panik atak yüzünden o kadar zor sevk oldum ki… Ben tedaviyi reddetmiyorum. Bu ameliyatlarım çok riskli bir an önce sağlığıma kavuşmam gerekiyor. Tanık beyanlarını da dinlediniz. Artık ben tutuksuz yargılanmak istiyorum. Temel hakkımı bana vermenizi istiyorum. Tahliyemi talep ediyorum."

AKP'nin hukuksuz saldırısı karşısında çaresizlik ve şaşkınlık hissini gösteren sözler...

Sonrasında savcılık tanıkları, ihbarcıları hepsi boşa düşmüşken bir kez tutuklu yargılama talep etti ama buna rağmen mahkeme, Barım'ın yurtdışına çıkış yasağı ve adli kontrol şartıyla tahliyesine karar verdi.

Barım, tahliye olduktan ve evine gittikten kısa süre sonra rahatsızlandı.

Hastaneye kaldırıldı, bu sırada savcılığın talebiyle bir kez daha tutuklanması talep edildi ve bu yönde karar çıktı.

Sonrasında öğrendik ki, kararın hemen ardından tutuklama işlemi için hastaneye polisler gönderilmiş.

Bu ülkede hukukun ve güvenliğin nasıl da canı isteyince çalışıp, istemediğinde çalışmadığını bir kez daha gördük.

Daha dün IŞİD’li bir ailenin, tüm bağlantılarına rağmen nasıl da özgürce cinayet işleyip, vatandaşlık bile alabildiğine şahit olmuştuk… Bugün de bu jet adli takip ve tutuklamaya.

Tek hedef gerçekten Ayşe Barım mı?

AKP iktidarının Gezi ile derdi yıllar geçse de bitmedi, bitmeyecek.

Hâlâ o günlerden büyük bir korku duyduğu, halkın adalet için, eşitlik ve özgürlük için sokağa dökülmesine tahammül edemediklerini biliyoruz.

Yani aslında dertleri ne Osman Kavala ne de Ayşe Barım.

Tek dertleri, Gezi’de kendi iradesiyle, tertemiz şekilde sokağa dökülen halkımız. Gezi’ye bir parça da olsa kir bulaştırabilmek için, “dış bağlantılı” diyebilmek için ellerinden geleni yapmalarına rağmen ortaya çıkan iddianameler bundan ibaret.

Oysa Gezi’ye dış bağlantılı diyenler, dış bağlantı arıyorsa “meşruiyet” için ABD’ye yapılan sefere, ülkenin her yerindeki NATO ve ABD üslerine bakmalı öncelikle.

Halkın direnişi, Gezi, Haziran günleri karalanamayacak kadar temiz kalmaya devam edecek...

soL

Öne Çıkan Yayın

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları + Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları -BİRGÜN-  Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yı...