soL "Gündem" -7 Ekim 2025"

                                  haber.sol.org.tr

MHP'li avukat Serdar Öktem silahlı saldırıda öldürüldü

Sinan Ateş cinayeti davasında dosyası ayrılan tutuksuz sanık MHP'li avukat Serdar Öktem İstanbul Şişli'de aracıyla trafikte beklerken uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü.

Sinan Ateş cinayeti dosyasında bir süre tutuklu kalan ve tutuksuz yargılaması süren MHP'li avukat Serdar Öktem, İstanbul'da bulunduğu araçta silahlı saldırıya uğradı. Hastaneye kaldırılan Öktem'in öldüğü açıklandı.

Saldırıyı gerçekleştiren maskeli 4 kişi olay yerinden kaçtı.

Sinan Ateş cinayetiyle MHP bağlantısında kilit isimdi

MHP'li avukat Serdar Öktem'in Sinan Ateş cinayetinin İstanbul ayağı ile Ankara'daki şüpheliler arasındaki bağlantıyı kurduğu, hatta tetikçileri de onun ayarladığı iddia ediliyordu. 

Sinan Ateş cinayeti tetikçilerinden Doğukan Çep'in Gülsuyu'nda Hasan Ferit Gedik'in öldürülmesiyle ilgili davada avukatlığını üstlenmiş olan Öktem ayrıca Emniyet Genel Müdürlüğü'nün de kurumsal vekaletine sahipti.

Öktem'in cinayet günü Bolu-Ankara arasında kendisine ait olmayan Audi marka çakarlı araçla trafiği de iddianameye yansımıştı.

Telefon şifresini "Covid" nedeniyle unuttuğunu söyleyen Öktem, hatırlasaydı da vermeyeceğini belirtmişti. Öktem'in telefonunun şifresi için ABD'den adli yardım istenmişti ve halen yanıt bekleniyordu.

Cinayet anını organize eden İstanbul’daki ekiple, tetikçiyi kaçıran Ankara’daki ekip arasındaki kilit ve ortak isim olduğu söylenen Serdar Öktem'in yargılamasının nasıl devam edeceği MHP'nin davaya olan dahli açısından büyük önem taşıyordu. 

Saldırı nasıl oldu?

Öktem Şişli'de aracıyla trafikte beklerken silahlı saldırıya uğradı.

Alınan bilgiye göre, avukat Serdar Öktem 34 MPG 499 plakalı otomobiliyle Büyükdere Caddesi Boğaziçi Köprüsü istikametinde trafikte beklediği sırada kimliği henüz belirlenemeyen şüphelilerin silahlı saldırısına uğradı.

İhbar üzerine bölgeye polis ve sağlık ekipleri sevk edildi.

Saldırıda ağır yaralanan Öktem, ambulansla hastaneye kaldırıldı.

Öktem, burada yapılan müdahalelere karşın hayatını kaybetti.

Polis ekiplerince olay yerinde yapılan incelemede çok sayıda tabanca ve uzun namlulu silaha ait boş kovan bulundu.

Olay yeri inceleme ekiplerinin bölgedeki incelemeleri sürüyor.

Eski Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sinan Ateş'in öldürülmesine ilişkin 22 sanıklı davada dosyası ayrılan tutuksuz sanık Serdar Öktem'in yargılanmasına, Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam ediliyordu.

Savcılıktan açıklama

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan yapılan açıklamada şöyle denildi:

“Avukat Serdar Öktem’e silahlı saldırı gerçekleştirilmesi ile ilgili Terör ve Örgütlü Suçlardan Sorumlu İstanbul Cumhuriyet Başssavcı Vekili ve görevlendirilen bir Cumhuriyet Savcısı olay yerinde, şu an ilk incelemeleri yapıyor. Gelişmeler oldukça bilgi verilecek."

Ayşe Ateş: Öktem'in Apple'dan cihaz bilgilerinin gelmesi önemliydi

Sinan Ateş'in eşi Ayşe Ateş, saldırı sonrası yaptığı açıklamada son duruşmada Öktem ve diğer 3 sanığın can güvenliklerinin sağlanması gerektiğini mahkeme heyetine iletmiş olduğunu belirtti. Ateş paylaşımında Öktem'in cihaz bilgilerinin Apple'dan beklendiğine de işaret etti.

Ayşe Ateş X hesabındaki paylaşımında şunları kaydetti:

Katıldığım son duruşmada Sinan Ateş suikastine karışıp soruşturma ve kovuşturma süreci boyunca hakkında kuvvetli şüphe veya maddi delil bulunan, hüküm giyen ya da kovuşturması devam eden şahıslardan özellikle Doğukan Çep, Tolgahan Demirbaş, Emre Yüksel ve Serdar Öktem'in can güvenliğinin sağlanması gerektiğini mahkeme heyetine iletmiştim. Çünkü süreç artık kamuoyunun gözü önünde ilerlemiyordu ve arka planda sıcak gelişmeler yaşanıyordu.

Özellikle Serdar Öktem'in Apple'dan cihaz bilgilerinin gelmesi önemliydi ve devam eden diğer soruşturma dosyasında Sinan Ateş suikastine ilişkin yer alan iddialar çok ciddiydi.

Zamanın beni haklı çıkarmasını değil adaletin yerini bulmasını istiyorum.

Ne kadar alçak da olsalar insanlıktan nasiplerini almamış da olsalar eli kanlı katillerin can güvenliğinin sağlanması bu siyasi cinayetin aydınlatılması noktasında önem arz ediyor. Çünkü hepsi konuşacak ve bu siyasi cinayeti onlara ihale eden asıl canilerin adını verecek.

Dün dosyası cinayet dosyasıyla birleştirilmişti

Sinan Ateş cinayeti davasında dün yeni bir gelişme yaşanmıştı.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmeden önce hakkındaki bazı bilgileri temin ettikleri iddiasıyla yargılanan, aralarında eski Ülkü Ocakları yöneticilerinin de bulunduğu davayı incelemiş ve bu davanın Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Sinan Ateş cinayetine ilişkin MHP’li avukat Serdar Öktem ile eski Cinayet Büro Amiri’nin yargılandığı dosya ile birleştirilmesine karar vermişti.

Mahkeme iki dosya arasında “şahsi, hukuki ve fiili irtibat” bulunduğunu vurguladı.

Daltonlar Çetesi iddiaları: Saldırı istihbaratı vardı, Öktem'e emniyetten yazı tebliğ edilmiş

Serdar Öktem'in silahlı saldırıda öldürülmesinin ardından "Daltonlar" adlı çetenin üyeleri sosyal medya üzerinden olayı sahiplenen paylaşımlar yaptı.

T24'ün haberine göre İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Serdar Öktem’in saldırıya uğrayacağına yönelik 15 Ağustos’ta ilgili birimlere yazı gönderdiği ortaya çıktı. Bakırköy ve Şişli Emniyet Müdürlüğü’ne gönderilen yazıda, Daltonlar çetesinin Öktem'e saldırı düzenleyebileceği belirtildi.

Öktem'e saldırı planlarına dair istihbaratın olduğuna ilişkin daha eski tarihli bir belge de ortaya çıktı.

Buna göre Serdar Öktem'e Valiliğe koruma başvurusu talebinde bulunması ve çağrı üzerine koruma yapılacağına ilişkin bir yazı 9 Temmuz tarihinde emniyet tarafından tebliğ edilmiş.

6 kişi yakalandı, ikisi 18 yaşın altında

İçişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre cinayete ilişkin 5 kişi yakalandı.   Bakanlığın sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Avukat Serdar Öktem, Şişli Büyükdere Caddesi'nden 15 Temmuz Şehitler Köprüsü istikametine aracıyla giderken, trafikte beklediği esnada, silahlı saldırıya uğramış ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetmiştir. Olayla bağlantılı olduğu değerlendirilen 5 şüpheli şahıs, güvenlik güçlerimizin yaptığı operasyonla yakalanmıştır. Konuyla ilgili gelişmelerden kamuoyu bilgilendirilecektir."

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca daha sonra yapılan açıklamada 5'i saldırıyı gerçekleştirdiği, biri şüphelilerin kaçmasına yardım ettiği tespit edilen 6 kişinin yakalandığı ve şüphelilerden ikisinin 18 yaş altında olduğu kaydedildi.

Açıklamada şöyle denildi:

6/10/2025 (bugün) tarihinde Serdar Öktem isimli şahsın İlimiz Şişli ilçesi Zincirlikuyu semti mevkiinde gerçekleştirilen silahlı saldırı sonucunda vefat etmesi olayıyla yürütülen soruşturma kapsamında;

Olay yeri görgü tanık beyanları ve kamera görüntü kaydı tespit çalışmaları doğrultusunda kollukça yapılan iz takibine göre olayı gerçekleştirdiği anlaşılan 5(beş) şüpheli ile olaydan sonra olayı gerçekleştiren şüphelilerin kaçmasına yardım ettiği tespit edilen bir şüpheli olmak üzere toplam 6(altı) şüpheli şahıs yakalanmıştır. Şüphelilerden ikisi 18 yaşın altındadır. Olayı gerçekleştiren şahıslar olaydan sonra kaçtıları Arnavutköy ilçesi civarında yakalamışlardır. Yakalandıkları yerde emniyet güçlerince yapılan arama tarama faaliyetleri sırasında olayda kullandıkları silahlar (iki Kalaşnikof iki de tabanca olmak üzere toplam dört adet silah) ve kar maskesi, eldiven gibi eşyalar ele geçirilmiştir. Gerek olay yerinde gerekse de silahların yakalandığı alanda ayrıntılı incelemeler devam etmektedir. İlk belirlemelere göre eylemin bir organize suç örgütünün maktule karşı beslediği husumet sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmektedir. Olayla ilgili soruşturma Cumhuriyet Başsavcılığımız Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosunca azmettiricilerinin bulunması ve organize suç örgütünün olayda taşeron olarak kullanılıp kullanılmadığını tespiti yönleri de dahil olmak üzere tüm boyutlarıyla derinleştirilerek devam edecektir. Kamuoyunu bilgisine duyurulur."

Arnavutköy'de terk edilen araçta inceleme

AA'nın aktardığına göre silahlı saldırının yaşandığı bölgede emniyet ekipleri geniş güvenlik çemberi oluştururken, Barbaros Bulvarı Beşiktaş yönü ile Boğaziçi Köprüsü bağlantısının da olduğu yolun bir bölümünde trafik akışı tek şeritten sağlandı.

Olay yerine gelen 2 cumhuriyet savcısı çalışmaları takip ederken, olay yeri inceleme ekiplerinin çalışmaları yaklaşık 5 saat sürdü.

Silahlı saldırı sırasında Öktem'in içinde bulunduğu araç incelemelerin ardından çekici yardımıyla olay yerinden alınarak emniyete götürüldü.

Ekiplerin olay yerindeki çalışmalarını tamamlaması ve belediye görevlilerinin yolda temizlik çalışması yapmasının ardından güzergahtaki trafik akışı normale döndü.

Bu arada saldırganların kaçarken kullandığı iddia edilen ve Arnavutköy'de terk edilen araç üzerinde de olay yeri inceleme ekipleri inceleme yaptı.

CHP'li Günaydın: 'Öktem susturuldu, dijitallerini de susturmaya çalışacaklar'

CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, Serdar Öktem cinayetinin ardından sosyal medyadan yaptığı paylaşımda "Bu cinayet kime yarar?" diye sordu.

Günaydın "Serdar Öktem susturuldu. Dijitallerini de susturmaya çalışacaklar.. Bu cinayet kime yarar? Yargılama yanıtı basit olan bu soruyu aydınlatacak mı yoksa konu, herkesin bildiği sırlar dosyasına mı aktarılacak? İzleyeceğiz.." ifadesini kullandı.

                                                           ***

Sinan Ateş cinayetinin kritik ismi: Kimdir bu Serdar Öktem, hakkındaki suçlamalar neydi?

Ülkü Ocakları’nın eski Başkanı Sinan Ateş cinayetindeki kritik isimlerden biri olan avukat Serdar Öktem, bugün uğradığı saldırı sonucu öldü. Öktem’in ölümü sonrası hakkındaki suçlamalar yeniden gündemde.

"Mensubu olduğum bir camiaya (suçu) yıkmak için 18 aydır bize zulmediliyor."

Sinan Ateş cinayetindeki tutuklu isimlerden biriydi Serdar Öktem.

18. ayın sonunda bu savunmayı yaptığı gün, mahkeme hakkında tahliye kararı verecekti.

Dosyada cinayette adı geçen herkesle bağlantısı olan nadir isimlerden biriydi.

Sinan Ateş cinayetini azmettirdiği suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet alan Doğukan Çep’in de Hasan Ferit Gedik cinayeti davasında avukatlığını yapan Öktem'in Sinan Ateş cinayetinin İstanbul ayağı ile Ankara'daki şüpheliler arasındaki bağlantıyı kurduğu iddia ediliyordu. 

soL’da daha önce ayrıntılarıyla aktarmıştık, iddianameye göre, eski Ülkü Ocakları yöneticileri Tolgahan Demirbaş ve Emre Yüksel, Ahmet Yiğit Yıldırım'ın makam aracı olarak kullanılan Audi marka çakarlı aracıyla tetikçiyi Bolu'ya götürdüğü sırada Öktem ile Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanı Ömer Şanlı da Bolu'ya gelmişti.

Telefonun incelenmesi için şifresi istendiğinde, Covid geçirdiğini ve şifreyi hatırlamadığını söyleyecekti.

Ateş ailesinin avukatları, Öktem hariç tüm sanıkların telefonunun incelendiğini hatırlatarak, “Şifreyi şimdi hatırlasaydınız verir miydiniz?” diye sorduğunda, Öktem Avukatlık Kanunu 36. madde kapsamında şifreyi vermeyeceğini söylüyordu.

Bu nedenle de ağırlaştırılmış müebbet alan Doğukan Çep’e para gönderen Ufuk Köktürk ile avukat Serdar Öktem’in arasındaki 22 ayrı telefon trafiği, cinayetten bir gün önce yapılan ama silinen WhatsApp yazışmasının içerikleri bilinemiyor.

‘Sus, tahliye edileceksin’ iddiası

Sinan Ateş'in öldürülmesine ilişkin soruşturma kapsamında tutuklu bulunduğu sırada MHP’li avukat Serdar Öktem’in, dosyanın şüphelisi Ülkü Ocakları Genel Başkanı Ahmet Yiğit Yıldırım ile aynı saatlerde, aynı hastanede bulundukları ortaya çıkmıştı.

Bu duruma ilişkin bir dilekçe veren Ateş ailesi, “Tutuklu olduğu dönemde 4 Temmuz 2023’te kalp spazmı teşhisi ile öncelikle cezaevinde revire kaldırılan sanık Serdar Öktem, bir süre sonra Etlik Şehir Hastanesine sevk edilmiştir. Sarı alanda müşahede altına alınan Serdar Öktem'i, kısa süre sonra Ülkü Ocakları Genel Başkanı Ahmet Yiğit Yıldırım ile birlikte üst yönetimden isimlerin de bulunduğu kalabalık bir heyet ziyaret etmiştir. Sanık Serdar Öktem ile görüşen şüpheli Ahmet Yiğit Yıldırım arasındaki konuşmaların içeriğini ise tahmin etmek zor olmayıp, susması ve kısa sürede tahliyesinin yapılacağı vaat edildiği ve telkinlerde bulunulduğu açık bir şekilde ortadadır” ifadelerini kullanmıştı.

İtirazda, o dönemde dosya üzerinde gizlilik kararı bulunduğuna dikkat çekilerek, Yıldırım’ın, Öktem’in hastaneye kaldırıldığı bilgisine nasıl ulaşıldığı sorulmuştu.

                                                        ***

'Serdar Öktem cinayetini Daltonlar çetesi üstlendi' iddiası

MHP'li avukat Serdar Öktem'in öldürülmesinin ardından yine çete iddiaları gündemde.

Sinan Ateş cinayetinin kritik isimlerinden biri olan MHP'li avukat Serdar Öktem, bu akşam uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.

Cinayetin ardından "Daltonlar" adlı çetenin üyeleri sosyal medya üzerinden olayı sahiplenen paylaşımlar yaptı.

Bu paylaşımlar sonrası konuya ilişkin AKP'li yazar Fuat Uğur'dan dikkat çeken bir iddia geldi.

Uğur, "Serdar Öktem’e saldırıyı ve cinayeti Daltonlar Çetesi üstlendi" dedi.

Uğur, "Cinayetin 'sebebi'nin Serdar Öktem’in avukatlığını yaptığı bir kişinin Casper denen çetenin mensubu olduğu, Casper’ların da Avrupa’da Daltonlar’dan birini öldürmesi üzerine alınan bir intikam olduğu bildirildi. Kısaca Serdar Öktem’in iki çete arasındaki savaşın kurbanı olduğu belirtiliyor" ifadesini kullandı.

Uğur'un "bildirildi" ifadesiyle hangi kaynağa dayandığı merak konusu.

Öte yandan Uğur'un söz konusu paylaşımında işaret ettiği Daltonlar çetesine yönelik cinayet, eylül ayı sonunda Belçika'da yaşanmıştı.

Daltonlar çetesinin yöneticilerinden Furkan Yavuz, Belçika'da sokak ortasında öldürülmüş, saldırının Casperlar çetesi tarafından yapıldığı öne sürülmüştü.

Emniyet'ten 'Daltonlar Öktem'e saldırı düzenleyecek' yazısı gitmiş

T24’ten Cengiz Anıl Bölükbaş’ın haberine göre, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Serdar Öktem’in saldırıya uğrayacağına yönelik 15 Ağustos’ta ilgili birimlere yazı gönderdiği ortaya çıktı. Bakırköy ve Şişli Emniyet Müdürlüğü’ne gönderilen yazıda, Daltonlar çetesinin saldırı düzenleyebileceği belirtildi:

“Şube Müdürlüğümüzce yürütülmekte olan bir soruşturmayla ilgili Şube Müdürlüğümüzde alınan Şüpheli İfadesinde Avukat Serdar ÖKTEM isimli şahsa yönelik Daltonlar Suç Örgütü mensupları tarafından eylem gerçekleştirileceği yönünde beyanlarda bulunduğu anlaşılmıştır. Yapılan açık ve kapalı kaynak sorgulamalarında Ataköy’de evi ve Şişli’de ofisi bulunduğu anlaşılmış olup Serdar ÖKTEM isimli şahsa İlçe Emniyet Müdürlüğünüzce Can Güvenliği Tebliğinin yaptırılarak gerekli adli ve idari tedbirlerin aldırılması hususunu arz ederim.”

Öktem'e saldırı planlarına dair istihbaratın olduğuna ilişkin daha eski tarihli bir belge de ortaya çıktı.


Buna göre Serdar Öktem'e Valiliğe koruma başvurusu talebinde bulunması ve çağrı üzerine koruma yapılacağına ilişkin ilk yazının 9 Temmuz tarihinde emniyet tarafından tebliğ edildiği ortaya çıktı.

                                                           ***

soL

Her balkonuna havuz yapılan rezaletin perde arkası! Buna nasıl izin verildi? + Erdoğan’ın arkadaşına yeni sözleşme-Bahadır Özgür /halkTV-

Her balkonuna havuz yapılan rezaletin perde arkası! Buna nasıl izin verildi? 

İstanbul’un en değerli yerlerinden olan Teşvikiye Mahallesi’ne yapılan ve her bir katta havuzun bulunduğu lüks konutlar büyük tepki çekti. DAP Yapı’nın inşa ettiği ‘Nişantaşı Koru’ sitesinde havuzlu dairelerin fiyatı 250 milyon lirayı buluyor.


Peki, normalde havuz inşası için bile ciddi izinler gerekirken her kata havuz yapan DAP Yapı’nın bu rezaletine kimler göz yumdu, izin verdi?

Aslında Teşvikiye Mahallesi sakinleri bu projeye karşı yıllarca mücadele ettiler. DAP Yapı bir çok kişiye ‘hakaret davaları’ açtı. Ve nihayet pandemi dönemini fırsat bilip Nişantaşı Koru sitesini bitirdi. Ancak olay bununla sınırlı değil. Bu iş tepeden tırnağa bir rezaletler zinciri.

O ARSA ÜNİVERSİTENİNDİ

Burası Marmara Üniversitesi’ne ait bir kampüstü. Büyük bir yeşil alana sahipti. Ayrıca bir kısmı Ihlamur Kasrı ile sınır olmasından dolayı koruma alanı içindeydi. Üzerine bölgenin tek deprem toplanma alanıydı.

İşte bu milyar dolar değerindeki rant kaynağı önce bir protokol ile üniversitenin elinden alındı. Marmara Üniversitesi Rektörlüğü, Maliye Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve TOKi arasında 2016 yılında imzalandı.

O dönem 15 Temmuz darbe kalkışmasının yaşandığı karışık günler, DAP Yapı’ya bu rantı vermek için fırsat görüldü. Çünkü şehir merkezindeki askeri alanlar Emlak GYO ve TOKİ’ye devredilmeye başlandı.

BÖLGENİN EN DEĞERLİ ARAZİSİ NASIL SATILDI?

İşte Marmara Üniversitesi’nin “eğitim birimlerinin aynı yerde olması” bahanesi ile en değerli arazisi, Milli Savunma Bakanlığı’nın Maltepe’deki Kenan Evren Kışlası içindeki arazi ile takas edildi.

Üniversitenin arazisi daha sonra TOKİ’ye devredildi. TOKİ de hale ile araziyi 1.7 milyar liraya DAP Yapı’ya sattı. Emlak GYO-DAP Yapı ortaklığında burası inşa edildi.(https://cdn.halktv.com.tr/media/2025/10/ssstwitter-com-1759751502165.mp4)

DAP YAPI'YA 10 KAT İZNİ ÇIKTI

Ardından 2018’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırladığı imar planı rezaletleri başladı. Bölgenin imar statüsü ‘üniversite eğitim alanı’ olmaktan çıkarılıp konut ve ticaret alanına çevrildi.

Bölgede en fazla 6 katlı binalar varken, DAP Yapı’ya 10 kat izni verildi. Ihlamur Kasrı’ndan dolayı koruma altında olan bölümün de statüsü değiştirildi. Projede kağıt üzerinde geniş bir yeşil alan ve park bırakılması gerekirken orası da küçültüldü. Deprem toplanma alanı olmasını ise kimse umursamadı.

Kısaca ne deprem korkusu ne milyonlarca insanın ev kirasıyla boğuşması ne de eğitim umurlarında olmadı. DAP Yapı büyük bir vurguna imza attı.

                                                        /././

Erdoğan’ın arkadaşına yeni sözleşme

Yıllardır tartışma konusu olan ‘felaket projesinin’ önü açıldı. Zeytinburnu’nda, Kazlıçeşme miting alanına komşu, deniz kıyısında kalan son devasa yeşil alanda deniz doldurularak mega yat limanı, AVM, lüks konut ve otel yapılacak. Proje, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imam hatipten dostu Mehmet Emin Erkan’a ait. Ortağı ise Londra’da yeni kurulan Monismon Holding’in sahiplerinden Yunanistan vatandaşı Saja Jabbar Mutar Mutar.

Aslında proje yeni değil. 18 yıl önce ihalesi yapıldığında büyük tartışmalara yol açtı. Sebebi hem bölgeye vereceği tahribat hem de ihalede yaşanan siyasi kayırmacılıktı.

2006 yılının Aralık ayında düzenlenen ihalede yaklaşık 400 bin metrekare kara, 600 bin metrekare de deniz dolgusu olmak üzere 1 milyon metrekare yat limanı kurulup işletilmesi için 49 yıllığına kiralandı.

İhaleyi Rönesans-Koçhan Ortak Girişim Grubu kazandı. Yıllık kira bedeli 14 milyon dolardı. Koçhan’ın büyük ortağı ise o günlerde epey tartışma yaratmıştı. Bu kişi, Erdoğan’ın imam hatipten yakın arkadaşı olan Erkan İnşaat’ın sahibi Mehmet Emin Erkan’dı.

1.png
(2016’da Mehmet Emin Erkan’ın yeğeninin nikah şahitliğini Erdoğan yapmıştı.)

İşportacı olarak başladığı ticaret hayatında inşaatla sıçrama yapmıştı. Özellikle Çamlıca’da diktiği villalar ve lüks konutlar gündem olmuştu. İhaleyle ilgili bir diğer tartışma konusu ise sözleşmeyi onaylayacak olan Maliye Bakanlığı’nın koltuğunda o günlerde Kemal Unakıtan’ın oturmasıydı. Unakıtan ile Erkan komşuydu.

whatsapp-image-2025-10-06-at-07-07-13-1.jpeg

İhale onaylandı ancak TMMOB, kıyı boyunca yeşil alan bütünlüğünün bozulduğu, deniz dolgusu vb. gerekçelerle Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan imar planına dava açtı.

Danıştay yürütmeyi durdurma kararı verdi. Proje hukuki süreçler, izinler, davalar derken gecikti. Bu sefer 2 Mayıs 2018’de Turizm Bakanlığı sessiz sedasız yeni imar planını onayladı. TMMOB bir kez daha planı yargıya taşıdı. Ama 2021 yılında Danıştay’dan onay çıktı.

İşte uzun süredir ses seda çıkmayan bu devasa kompleks, şimdi yeniden gündeme geldi. Üstelik yeni ortaklar, yeni sözleşme ve daha düşük bir kira bedeli ile…

Projeyi yapacak olan Ataport Turizm Gayrimenkul Yatırım İnşaat AŞ. geçen Temmuz ayında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü’ne başvurdu.

whatsapp-image-2025-10-06-at-07-07-13-001.jpeg

İsteği şuydu: Danıştay’daki dava sebebiyle dondurulan sözleşmenin, Covid salgını da gözetilerek 2025 yılı sonunda başlatılması ve kira bedelinin de bu tarihten sonra geçerli olması. Ayrıca geçen sürede İBB’nin arazinin bir kısmına park yapması sebebiyle kendilerine tahsis edilen bölümün azaldığı, dolayısıyla kira bedelinin de yeniden belirlenmesi.

Diğer talebi ise ihaleyi alan ortak girişim grubunun değiştiği, dolayısıyla sözleşmedeki yeni tarafın yüzde 20 paya sahip Erkan İnşaat ile yüzde 80 paya sahip Saja Jabbar Mutar Mutar’ın olmasıydı.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü de süreyi 2021’den başlatmayı ve yeni ortaklığı kabul etti. Ayrıca 49 yıllığına kiralanan alan için de toplam kira bedeline 295 milyon lira olarak belirledi. Yani bugünkü kurla kira, ilk ihaledeki bedelin yarısına indirildi.

Böylece İstanbul’un nadir kalmış yeşil alana sahip bir kıyı bölgesi daha, üstelik denize de dolgu yapılarak betona gömülmesinin yolu açılmış oldu.

Bahadır Özgür /halkTV



soL "Köşebaşı + Gündem" -6 Ekim 2025-

                                                haber.sol.org.tr

Savaş Bakanlığının dönüşü ve Engels’in intikamı -Anıl Çınar-

Herkesin aynı olduğu bir dünya başka bir siyasetin doğum sancılarını yaşıyor. Savaş Bakanlığı işte adı umut olan bu çocuğu daha şimdiden öldürmek için yola koyuldu.

Trump ve Hegseth’i iki nedenle tebrik etmek gerekiyor.

Öncelikle var olanı ilan ettikleri için: Biz yıllardır söylüyorduk emperyalist dünyada “savunma bakanlığı” diye bir bakanlık olamaz diye. Bu düzenin bakanları son tahlilde kapitalizmin güvenliğini sağlamaya bakar ve asıl görevleri içte ve dışta savaştır. Bu düzeni değiştirdiğimizde ilk işlerimizden biri, Fransız Devrimi’nden bize miras kalan, ve eski dille telaffuz edince ayrı bir etkisi olan, o “Kamu Selameti Komitesi”ni yeni bir içerikle canlandırmak olacak.

Diğer neden de Pete Hegseth’in “Bundan böyle Pentagon'un koridorlarında şişman generaller görmek istemiyorum” çıkışı. Dünyada terör estiren bir ordunun en üst düzey yöneticilerini göbekleri sallana sallana toplu sabah koşularında görmek bizim için bir eğlence olacak.

Ne var ki, Savaş Bakanlığı’nı ilan eden tek ülke ABD değil. Bütün dünya silahlanma yarışı içerisinde “bir şeye” hazırlanıyor. Yani eğlence burada bitiyor…

ABD, Rusya ile savaş görevini Avrupa’ya emanet ederken, Çin ile Pasifikte baş etmenin sanıldığından zor olacağı anlaşılırken, dolayısıyla Rusya ve Çin’i Ortadoğu’dan uzak tutmanın ve “Ortadoğu’da mutlaka kazanmak” gerektiğinin önemi bir kez daha anlaşılırken bütün dünyanın kocaman bir savaş bakanlığına dönüşmesi şaşırtıcı mı?

Neredeyse bütün yorumcular yeni bir İran savaşının kapıda olduğunu, “büyük sessizliğin” hayra alamet olmadığını anlatırken artık Ortadoğu’nun kuralına dönüşen bir noktaya odaklanıyor: İsrail’in güvenliği sağlanmalı ve bunun için İran mutlaka dize getirilmeli.

Örneğin Filistin kavgasına da bu açıdan yaklaşılıyor: Hamas o ya da bu şekilde dize getirilmeden ne ilk kural işleyebilir ne de İran problemi çözüme kavuşturulabilir. Bunun dünya için bir tür dönüm noktası olduğunu söyleyenler var.

Sadece bir örnek: Arnaud Bertrand dört gelişmeden söz ederken “jeopolitik yerçekiminin geri döndüğünü” söylüyor: Suudi-Pakistan askeri anlaşması, Trump’ın Afganistan’daki Bagram Üssü talebinin geri çevrilmesi, Trump’ın Xi ile gerçekleştirdiği ve aşağı yukarı “eşitler arasında” cereyan eden telefon görüşmesi ve ABD'nin İran'daki Chabahar limanına uyguladığı yaptırım muafiyetini iptal etme kararı ile Hindistan'ın tüm Orta Asya stratejisini fiilen baltalaması.1

Peki bütün bunlar, Bertrand’ın ima ettiği gibi, Sovyetler Birliği zamanındaki gibi bir “tektonik” yaratıyor mu gerçekten?

Alastair Crooke, gerçeğe biraz daha yaklaşıyor:

Ortadoğu’nun tüm taşlarını böylesine vahşice havaya savurmanın amacı nedir — Gazze’den tüm dünyanın da gördüğü gibi? İsrail’in bölgesel hegemonya arayışı ve ABD’nin bölgenin enerji kaynakları üzerindeki denetimi mi? Amaç bu mu? Elbette — fakat bundan daha fazlası var.

Trump ekibinin, İsrail sağının ve onu destekleyen Yahudi milyarderlerin yeni doktrininin yine de hepsinden üstün bir ‘savaş hedefi’ bulunuyor. Bu yalnızca İsrail’in ‘bölgesel hâkimiyeti’ ya da başkalarının ‘boyun eğmesi’ meselesi değil — ki bunu ABD temsilcisi Tom Barrack açıkça söylüyor. Bu aynı zamanda ‘İran’ı kontrol altına almak’ anlamına da geliyor — bu yüzden ‘Snapback’ (yaptırımların geri getirilmesi) İran’ı boyun eğdirmeye yönelik ‘büyük savaş’ın hazırlığıdır.2

Bütün bunlar kuşkusuz Ortadoğu'yu Venezeula’ya bağlayan şeyin ürünü:

Asıl mesele Arjantin'in kaya gazı yataklarını ve Venezuela'nın devasa petrol rezervlerini ABD kontrolüne almak; ABD hükümetini zorlayan büyüyen ABD açıklarının yarattığı tehdidi hafifletmek için ABD'ye küresel enerji hakimiyeti sağlamak.

Bütün bunlar ve daha fazlası, İsrail’i emperyalizmin özel bir aracına da dönüştürdü. Başka bir deyişle, İsrail sadece siyonistler, dinciler ve soykırımcılar tarafından yönetildiği için değil, aslında bütün bunlar emperyalizmin bizzat kendisi gibi işlevlendiği ve arkasında bütün bir yahudi sermayesi durduğu için, ve bizzat bazı İsraillilerin dediği gibi, “Spartan devlet”e dönüştü.

Dolayısıyla “Savaş Bakanlığı” basit bir imaj tazeleme operasyonundan öte anlam taşıyor. Bu, bir anlamda “Kurallara Dayalı Düzen” diye anlatılan anlatının sonunun geldiğinin ilanıdır.

Trump’ın manevralarına ve tutarsızlıklarına bakarken aklımızın bir yanında ABD devletindeki iç çekişmeler mutlaka olacak. Öte yandan bütün bunların “yeni dönem”de bir tür “kullanışlı aptal” yarattığını da görmezden gelmemek gerekiyor. Kullanışlı aptalların “stratejik bir tercih” olmaktan öte, bir “ürün” olduğunu unutmadan…

Yani yeni dönem, İsrail ve ABD eliyle ve zorla tahakküm dönemidir. Burada “İsrail’in güvenliği”nden öte “İsrail’in üstünlüğü” de sahadadır. Öte yandan, bu üstünlük iktisadi ve askeri zor ile sağlanırken, ABD emperyalizmi bütün emperyalist sistemin “atıl” fay hatlarını tetiklemekte ve değişimin hızıyla oynamaktadır. Dolayısıyla “Savaş Bakanlığı” emperyalist düzenin ABD’den dünyaya yayılan dürüstlük ilanıdır.

Ancak, bu kadar “yerbilimi” referansına da artık dur demek gerekiyor.

Çünkü “İsrail” sadece emperyalist düzenin bir anahtarı değil, aynı zamanda zayıf karnı. Ve bizim odaklanmamız gereken hedef de tam orası.

Çünkü emperyalist dünyanın başkentlerinde sokakları dolduran ve hatta grevlere çıkan milyonlar, emperyalizmin önündeki asıl engelin ne olduğunu bize anlatmıyor mu? Üstelik sadece ekim ayının ilk haftasında sokağa çıkanların sayısı milyonları buluyorken…

İsrail dünya kamuoyunu ve aslında “en çok güvendiği kesimleri” bile kaybetmeye başladığını anladığında Charlie Kirk olayının sahneye çıkması veya İngiltere’de ve başka yerlerde türlü algı operasyonlarının tezgahlanması herhalde bir tesadüf değil. Çünkü ne olursa olsun, kavga orada dönüyor. Kavga tam da “meşruiyet”in akılla, vicdanla ama cüretle kazanıldığı o yerde kazanılıyor. Ve maaşa bağlanmış onca siyasetçi, onca kalemşör, onca yayıncı ve büyük medya desteğine rağmen İsrail’in aradığı meşruiyet mayası tutmuyor.

Bunlar Filistin halkının tek gerçek dostunun ve asıl yardımcısının kimler olduğunun ispatı da değil mi?

İsrail emperyalist dünyanın kurallarının bir ürünüdür. Onlar için son derece faydalıdır ama bu ürün emperyalistlerin kendi içini de kaşımaya başlamıştır. Üstelik tam da “yeni dönem”e adım atılırken hiç de istenilir şey değildir.

“Avrupa Birliği”nin bitişi işte bu yeni dönemin bir nedeni ve semptomudur. Ucuz enerji, ekonomik istikrar, büyüme, refah ve bunların üzerinde yükselen liberalizm illüzyonu…

Yeni dönemin yeni kurallarını uygulamak için kemer sıkmak, sokağı kontrol etmek ve “kazara gerçekleşecek” bir devrime şimdiden engel olmak gerekiyor. Anlayacağınız, büyük Alman otomotiv tekellerinin bundan böyle tank üretmeye başlamasının nedeni “jeo-politik” veya “jeo-ekonomi” değil.

Avrupa’nın soğuk duşa, sığınaklara, drone saldırılarına, patlama ve cinayetlere alıştırılması giderek silikleşen Rus düşmanlığına renk katmanın ötesinde son derece sınıfsal bir yan taşıyor. Çünkü yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın başka yerlerinde de kelimenin olumsuz anlamıyla “siyaset”e olan ilgi azalıyor. Herkesin aynı olduğu bir dünya başka bir siyasetin doğum sancılarını yaşıyor.

Savaş Bakanlığı işte adı umut olan bu çocuğu daha şimdiden öldürmek için yola koyuldu.

Engels bunun işçi sınıfı için ne anlama geldiğini 15 Aralık 1887 tarihli ünlü “kehanet”inde şöyle ifade ediyordu:

Savaş bizi bir süreliğine geriye itebilir; bazı kazanılmış mevzilerimizi elimizden alabilir. Ama bir kez, kontrol edemeyeceğiniz o güçleri serbest bıraktığınızda, artık olaylar kendi yolunu izler: Trajedinin sonunda siz yıkılmış olacaksınız veya proletaryanın zaferi gerçekleşmiş olacak, ya da artık onun kaçınılmaz hale geldiği bir dünya doğacaktır.”3

Bu satırların işçi sınıfının “varlığını hissettirdiği” bir dönemde yazılmış olması bizi yanıltmasın. Devrimin şimdilik “sessizce olgunlaşma” ihtimaline duyulan korkudan yola çıkılsın.

-----
 
1https://open.substack.com/pub/arnaudbertrand/p/the-return-of-geopolitical-gravityr=5tomfj&utm_campaign=post&utm_medium=web&showWelcomeOnShare=false

2https://open.substack.com/pub/conflictsforum/p/moving-fast-breaking-things-a-new?r=5tomfj&utm_campaign=post&utm_medium=web

3Engels, “Borkheim’a Giriş”

                                                                              /././

'Demokrat' Avrupa’nın maceraları -Engin Solakoğlu-

Bu hikâyenin hissesi şu: Sizin bildiğiniz eski Avrupa da bir halt değildi ama artık o dahi kalmadı. Karşımızda yalan ve riyakârlığın ayıp olmaktan çıktığı siyasi bir topluluk var. Eskiden de bu haltları ediyorlardı ama hem gizlemek için daha çok çaba gösteriyor hem de sahtekârlıkları ortaya çıktığında utanmış gibi yapıyorlardı.

Filistin’de süren soykırım, dünya halklarının Sumud Filosu’nda somutlaşan direnişi, odun kesici Trump’ın hınk deyici işbirlikçileri tarafından ayakta alkışlanan Filistin’i imha planı derken bir ara pek gözde olan bir girişimin son toplantısı enikonu gölgede kaldı.

Avrupa Siyasi Topluluğu (AST) 2 Ekim’de Kopenhag’da 7. Zirvesini gerçekleştirdi. 2022 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un girişimiyle özellikle Rusya’dan Avrupa’ya yönelen tehdit gerekçesiyle oluşturulan topluluğun bu zirvesine Türkiye katılmadı. Oysa altı ay önce Arnavutluk’ta düzenlenen 6. Zirve’ye Akepe Genel Başkanı da katılmış, Türkiye’nin Avrupa’nın güvenliği, ekonomisi ve savunma sanayii için ne kadar önemli olduğunu ballandıra ballandıra anlatmıştı.

O sıra hâlâ Avrupa’ya bir yerlerden çengel atar mıyız umudu pek canlıydı. Trump’tan randevu da henüz alınamamıştı. Neyse ki Oval Ofis’e gidildi, süt dökmüş kedi pozları verildi, halkın cüzdanındaki son birkaç kuruş ev sahibine takdim edildi, bir miktar "meşruiyet" devşirildi, bunun bir kısmı da Cumhuriyet tarihinin temsil kabiliyeti en düşük parlamentosuna 3-4 fotoğraf karesi aracılığıyla aktarıldı.

Akepe-Mehape düzeninin o aralar Avrupa cilasına ihtiyacı vardı. Amerikan imalatı cila bulununca Kopenhag’a gitmeye de gerek kalmadı deyip konumuza dönelim.

AST Avrupa Birliği ülkeleri ile birliğe üye olmayan çeper ülkeleri kapsayan bir platform. Bir ara bizdeki birkaç şaşkının söylediği gibi AB’nin bekleme odası filan değil. Kaldı ki, şayet yapılırsa 9. veya 10. zirvesi muhtemelen Brüksel’deki AB Komisyonu binasının bir odasında gerçekleşir ve bu girişim de benzerleri gibi unutulur gider.

Benzerleri deyince aklıma ilk gelen yine Fransa’nın uydurduğu anlı şanlı Akdeniz için Birlik (AiB) girişimi. Bu yazıda kullanmak için internette ararken bile bulmakta zorlandım. AiB kurumsal olarak var hâlâ ama sesini duyan kalmadı. Tümüyle konjonktürel ve geçici heveslerle gündeme getirilen bölgesel girişim veya örgütlerde rastlanmayan bir şey değil. Öldüklerini herkes biliyor ama cenazesinin kalkması yıllar alıyor.

Neyse efendim, sessiz sedasız gerçekleşen AST’nin 7. Zirvesi’nde ele alınan ilginç konulardan biri Rusya’nın Avrupa’daki mali varlıklarına el konulması meselesiydi. Rusya-Ukrayna savaşının başından beri tartışılan bu konuda genel bir mutabakat oluşacakken, beklenmedik bir ülkeden, Belçika’dan itiraz geldi. Belçika’nın gayet ırkçı ama bir kadar da ultra liberal başbakanı De Wever Rusya yanlısı olduğundan filan değil, özel mülkiyete ve servetlere el konulması bağlamında kötü bir örnek oluşturacağı için bu uygulamaya karşı çıktı.

AST ve onunla eşzamanlı geçekleştirilen AB Zirvesi’nin ana teması elbette Avrupa’nın Rusya’nın olası saldırısından korunmasıydı. Trump’ın Avrupa muavinliği görevini seve seve yürüten NATO Genel Sekreteri Rutte de doğal olarak çifte zirvenin en görünür görünür simasıydı.

Yeniden silahlanmaya çalışan Avrupa’da şu sıra bir Rusya ve dronları psikozu yaşanıyor. Belki de yaşatılıyor demek daha doğru. Her gün bir Avrupa ülkesinden drone “istilası” haberleri geliyor. “Rus (?)” dronları bir gün Belçika’da bir başka gün Danimarka açıklarında zuhur ediyor. Bu atmosferle uyumlu olarak bir tür “drone duvarı” imalatı tartışılıyor. Avrupalı liderler, ekonomiyi “askerileştirmek” ve Avrupa halklarının kaynaklarını silah üreticisi patronlara aktarmak için yol arayışındalar. Şu sıra bunun için “dron” öcüsü kullanılıyor.

Avrupa’da şu sıra yaşatılan psikoz Soğuk Savaş yıllarından ABD’de her vesileyle işlenen “Ruslar geliyor”, “Komünistler/Kızıllar her yerde”, “SSCB ABD’yi Küba üzerinden işgale hazırlanıyor” vb. temalarını hatırlatıyor.
Rusya’nın Ukrayna ile savaşta dron kullandığı zaten sır değil ama Avrupa’nın orasında burasında neden dron uçurma ihtiyacı hissettiği sorusu yanıtsız. Zaten dron uçtu haberleri geldikten ortalama 24 saat sonra, yetkili ağızlardan “bunların Rusya’ya ait olduklarına dair kanıt yok” açıklamaları geliyor ama “yine dron saldırısı” başlıkları atan Avrupa basını bu açıklamaları nadiren aynı büyüklükte görüyor. Maksat psikozumuza halel gelmesin!

Fransa son dönemde bu psikozu derinleştirme ve yaygınlaştırma lider rolü üstlenmiş gibi görünüyor.

Ülkesindeki destek oranı yerlerde sürünen, ne sokağa ne de parlamentoya hâkim olabilen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, içeride sıkıştıkça dış politikada şahinleşiyor.

Geçen yıla kadar Rusya-Ukrayna savaşında Putin’le konuşabilen nadir Batılı liderlerden biri olmakla böbürlenen Macron, şu sıra TRT’nin sözde tarih dizilerini kıskandıracak paçozlukta bir kahraman rolüne soyunmuş durumda. 

“Aslan yürekli” Macron son olarak, Rusya’dan Hindistan’a petrol taşıyan “Borocay” isimli bir tankere Fransa’nın Batı kıyıları açıklarında müdahale emri verdi. 1 Ekim günü Fransız Özel Kuvvetlerine bağlı birlikler tankere çıktılar. Görüntüler bütün kanallara servis edildi. Maskeli “kahramanlar” kaptan ve yardımcısını  adi suçlu gibi yakalayıp karaya çıkarttılar.

Suçlama, yaptırımlara aykırı olarak petrol taşımak ve  Avrupa semalarında dolaştığı söylenen dronlara platform görevi görmekti.

Gemiyi de St. Nazaire limanına bağladılar. O sırada Kopenhag zirvesinde bulunan Macron, gizemli tavırlar takınarak bu tür baskınların süreceğini ve amacın Rusya’yı müzakere masasına çekmek olduğunu söyledi.

Tanker gerçekten de Rusya’nın Leningrad kenti (St. Petersburg diyorlar ama benim için hep Leningrad kalacak)  yakınlarındaki bir limandan yüklediği 100 bin ton ham petrolü Hindistan’a götürüyordu.

Yalnız, Fransız kanalları, BBC ve Reuters gibi medya organlarının ısrarla yer verdiği “yaptırımlara aykırı olarak petrol taşıma” suçlaması hiçbir anlam taşımıyordu. Yaptırımlar AB’ye petrol sevkiyatıyla ilgili. Tanker Hindistan’a gidiyor. Hindistan, kendi açısından gayet anlaşılır sebeplerle, ABD ve AB’nin bu tarz kararlarını dikkate almayan bir ülke. O zaman ortada suç filan da kalmıyor.

Dronlara platform görevi görme suçlaması da ayrı bir abukluk. Zaten Macron dahi “bunu tam bilmiyoruz” demek zorunda kaldı.

Nitekim geminin kaptanını ve ikinci kaptanını 48 saat geçmeden serbest bıraktılar. “Borocay” tankeri de St. Nazaire limanından ayırılıp Hindistan yolunu tuttu. 23 Şubat’ta mahkemeye çıkması istenen Çinli kaptana ise bir tek suçlama getirilebildi. Geminin ait olduğu ülkeye dair tutarsız bilgi vermek. Brest savcısı da diğer suçlamalarla ilgili bilgim yok diye kesip attı.

Görüyor musunuz saygısızlığı? Senin koskoca Cumhurbaşkanın tam pelerinini giymiş şanlı Fransız ordusunun başında Rus tankerlerine akın yapıyor, sen tutup bozgunculuk yapıyorsun. Fransa’nın Akepe Türkiyesi’nden daha öğrenmesi gereken çok numara var bu konularda.

O arada Kopenhag’daki zirve de bitmiş, Macron Paris’e dönmüştü zaten. Mikrofon/kamera önü kahramanlığını sürdürmenin bir alemi de kalmamıştı.

Bu hikâyenin hissesi şu: Sizin bildiğiniz eski Avrupa da bir halt değildi ama artık o dahi kalmadı. Karşımızda yalan ve riyakârlığın ayıp olmaktan çıktığı siyasi bir topluluk var. Eskiden de bu haltları ediyorlardı ama hem gizlemek için daha çok çaba gösteriyor hem de sahtekârlıkları ortaya çıktığında utanmış gibi yapıyorlardı.

Dün akşam bu yazıyı tasarlarken sosyal medyada bir mesaja denk geldim. Yıllar önce kişisel olarak da tanıdığım Gerald Knaus, Gürcistan’da önceki gün yeniden şiddetlenen gösterilerin görüntülerini paylaşmış ve “Demokrat Avrupa”yı Gürcistan halkına yardıma çağırmış.

Bilemiyorum belki gelirler ama bir yandan da çok meşguller be Gerald Bey kardeşim!

Avrupa “demokrasisi”nin kalesi Fransa’da polis sokak eylemlerini kriminalize etmek için banka şubesini ateşe veriyor. 
Almanya polisi her gün Filistin’de soykırım olmasın diyen vatandaşlarını çoluk çocuk demeden pataklıyor. 

Mussolini’nin dişi versiyonu olmaya özenen İtalyan Başbakanı Meloni “çocuklar öldürülmesin artık!” diye sokakları dolduran yüzbinlerce göstericinin üstüne polisini saldırtıyor.

Artık AB üyesi değil ama Avrupa Siyasi Topluluğu üyesi İngiltere’de Kraliyet Savcısı ve İsrail yağcısı Starmer’ın polisi ise “Fi..” diye söze başlayanları dahi gözaltına alıyor.

“Demokrat Avrupa”nın kendi halkına dahi hayrı yok. Dünyadan elini çeksin yeter.

                                                           /././

Sitedeki ilan pes dedirtti: Emekliye kiralık değildir + Vakıf soygununun altından imzaları çıktı, ifade alınmadı -SÖZCÜ-

Sitedeki ilan pes dedirtti: Emekliye kiralık değildir

İstanbul'da kiralık bir daire ilanı sosyal medyada büyük yankı uyandırdı.

İstanbul Ümraniye’de kiralık bir daire ilanı sosyal medyada büyük tartışma yarattı. 2+1 daire için verilen ilanda, emeklilerin kiracı olarak kabul edilmeyeceği açıkça belirtilirken, gerekçe olarak ‘emekli maaşına haciz konulamaması’ gösterildi.

İlanda, dairenin emlakçılara ve emeklilere verilmeyeceği kesin ifadelerle vurgulandı: “Emekliye kiralık değildir. Emekliler aramasın. Maaşına haciz konulamadığı için emekli tercih etmiyoruz.” Bu açıklama, emeklilere yönelik ayrımcı bir yaklaşım olarak değerlendirilirken, ilan sosyal medyada geniş yankı buldu.

KREDİ NOTU İSTENİYOR

Dairenin yalnızca devlet memuru veya kurumsal çalışana kiralanacağı belirtilirken, kiracıdan talep edilen belgeler dikkat çekti: Tahliye taahhütnamesi, Adli sicil kaydı, Findex kredi notu, Maaşında haciz olmadığına dair belge. Bu koşullar, özellikle emekliler için kiralama sürecini neredeyse imkansız hale getiriyor.

Emeklinin barınma krizi

16 bin 881 lira ile yaşam mücadelesi veren emeklimiz, şimdi de barınma krizinin pençesinde evsizliğe sürükleniyor. Açlık sınırının altında maaşa mahkum edilen emeklinin temel ihtiyaçlarını karşılamakla ilgili endişesi artıyor.

                                                         ***

Vakıf soygununun altından imzaları çıktı, ifade alınmadı

Yunus Emre Vakfı soygununda Rahmi Göktaş ve Kutalmış Yalçın’ın imzalarının yer aldığı belgelere ulaşıldı. İki ismin soruşturmada ifadeleri bile alınmadığı ileri sürüldü. 

Yunus Emre Vakfı’nın soyulduğunu ortaya çıkmasının ardından Enstitü’nün Başkan Yardımcıları Aile Bakanı Mahinur Göktaş’ın eşi Rahmi Göktaş ile MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın oğlu Abdullah Kutalmış Yalçın istifalarını vererek görevlerinden ayrılmıştı.BirGün gazetesi Yunus Emre Vakfı soygununda Rahmi Göktaş ve Kutalmış Yalçın’ın imzalarının yer aldığı belgelere ulaştığını duyurdu. İki ismin soruşturmada ifadeleri bile alınmadı.

                                                       ***

Sözcü 

T-24 (Köşebaşı+Gündem) -6 Ekim 2025-

“Devlet büyüğü” yatırım danışmanıymış!-Mehmet Y.Yılmaz-

Can Holding soruşturmasında Kemal Can’ın ifadesine göre, holdingin yatırım danışmanı meğer “bir devlet büyüğü” imiş! Holding bu danışmanlıktan yararlanarak Ciner Medya Grubu’nu, Bilgi Üniversitesi’ni, Doğa Koleji’ni satın almış. Savcının iddiasına göre ortada “suçtan elde edilen gelirlerin aklanması ve holdinge itibar kazandırılması” eylemi var ancak bu eylemin tam göbeğindeki “bir devlet büyüğü” ve “devlet yetkilileri”nin kimler olduğu sorulmamış!

Kaçakçılıktan elde ettikleri geliri aklamak ve “kendilerine itibar kazandırmak için” bazı şirketleri satın aldığı iddia edilen Can Holding’i bu işe yönelten meğerse “bir devlet büyüğü” imiş!

Holding ortaklarından Kemal Can’ın savcılıktaki ifadesi bu yönde.

Bu ifadeyle savcılığın “kendilerine itibar kazandıracak şirketleri aldılar” iddiası da biraz zedelenmiş gibi görünüyor.

Çünkü belli ki şirketin itibar sorunu yokmuş; devletin “büyüklerinden biri” nezdinde hayli itibarlıymışlar ve o kadar ki bu devlet büyüğü adeta Can Holding’e yatırım danışmanlığı da yapmış.

Timur Soykan’ın BirGün’de yayımlanan haberine göre holding bu danışmanlıktan yararlanarak Ciner medya Grubunu, Bilgi Üniversitesi’ni, Doğa Koleji’ni satın almış.

Yaklaşık tutarı 1 milyar dolar olan bir yatırım bu! Hassas terazi ile ölçersek 935 milyon dolar!

Bilgi Üniversitesi’ni 90 milyon dolara, Doğa Koleji’ni 45 milyon dolara, Ciner Medya Grubu olarak bilinen Show Tv, HaberTürk, Bloomberg’i 800 milyon dolara aldıklarını daha önce öğrenmiştik.

Söz konusu “devlet büyüğü” KRT’nin satın alınması için de aracı olmuş ama o satış gerçekleşmemiş. Bunun üzerine “üst düzey yetkililerin araya girmesiyle” Ciner Medya satın alınmış.

Yani “devlet büyüğü” gerçekten büyük birisi olmalı ki “üst düzey devlet yetkililerini” de harekete geçirebiliyor!

Kemal Can savcılıkta bunları tatlı tatlı anlatırken çayın yanında kaşar – simit ikilisi de var mıymış bilmiyorum ama savcı bey hafiften rehavete kapılmış olabilir mi?

Çünkü “kim bu devlet büyüğü” diye sormaya gerek görmemiş.

“Üst düzey devlet yetkililerinin” kimler olduğunu sormamış.

Bu seviyedeki bir savcının aklına bu sorular gelmez mi?

Elbette gelir ama sormamış işte!

Neden sormadığını tahmin edebilmek mümkün: Kış kıyamet geliyor, başıma iş açmayayım, bunu sormadım diye kimse benden hesap sormaz diye düşünmüş olmalı.

Nitekim doğru düşündüğü de anlaşılıyor.

Niye bu soruyu sormadı diye yazan iki üç kişiyiz, soran da muhalefet liderleri.

Oysa o soruyu sorup aldığı yanıtı da ifadeye yazsaydı şu anda kim bilir nereye tayin edilmişti.

Hatta eski defterler karıştırılmış bir suç bile uydurulmuş olurdu ki bu soruyu sormaması savcının lehine olmuş bile diyebiliriz.

Savcının iddiasına göre ortada “suçtan elde edilen gelirlerin aklanması ve holdinge itibar kazandırılması” eylemi var ve bu eylemin tam göbeğinde de “bir devlet büyüğü” ve “devlet yetkilileri” yer alıyor.

Bir “devlet büyüğü” neden bir şirketin hangi alanlara yatırım yapmasını isteyebilir?

Benim aklıma bazı nedenler geliyor.

İlki en kabası tabii; komisyon almak için!

Toplamı 1 milyar dolara varan alım satım işlemlerinde iki taraf da yani alan da satan da komisyon ödemeye razı olur.

Yüzde beşer verseler 100 milyon dolar eder ki deli para diye tabir edebiliriz.

İkinci neden “devlet büyüğünün” bu holdingin gizli ortaklarından biri olma ihtimali ki olur mu, olur.

Üçüncüsü daha sofistike bir durum: “Devlet büyüğü” artık her kimse bu holdingin böyle bir soruşturmaya uğrayacağını ve mallarına, şirketlerine falan el konulacağını önceden biliyordur.

Türkiye’nin büyük bir üniversitesi, bir özel okullar zinciri ve dev bir medya gurubu ile bir eski holdingin ciddi orandaki hissesi!

Şirketleri gruba satın aldırmıştır ki soruşturma başladığında el konulsun, TMSF kayyım tayin etsin bir Müslüman kardeşimiz biraz semirsin diye düşünmüş olmalı.

Onun bir adım ilerisi de şirketlerin üç kuruşa yine alnı secde gören bir Müslüman kardeşimize devri olur ki yeme de yanında yat!

O kardeşimiz de salak değildir herhalde; ortaya hatırı sayılır bir sakal atarlar nasıl olsa.

TMSF’nin el koyduğu malları daha sonra “nasıl değerlendirdiğine” bakarsanız bu son ihtimal bence daha ağır basıyor.

İnsan durduk yerde “devlet büyüğü” olmuyor geleceği böyle planlayabilme becerisi de gerekiyor belli ki!

Ele verir talkını!

Bakanlarımızın yerli ve milli protestoculara acımadan, her türlü kötü muameleyi hak görürken başka protestoculara sahip çıkmaları bir tutarlılık sorunu yaratıyor. Oysa bir haksızlığa isyan etmek, bu isyanı dile getirmek için protesto hakkını kullanmak temel insan hakları arasında
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, İsrail ordusunun uluslararası sularda Gazze yardım filosuna müdahalesine çok kızdı.

“İnsanlığın vicdanı ayaklar altına alındı” dedi.

Yerlikaya çok haklı çünkü bu insanlar barışçı bir protesto eylemi yapıyorlardı.

Onları suçlu gibi derdest edip, gözaltına almak, gözaltında işkenceye varan bir muameleye tabi tutmak gerçekten vicdansızlık!

Adalet Bakanı da Gazze dayanışma filosuna katılan aktivistlere geçmiş olsun  dileklerini iletti.

Bir haksızlığa isyan etmek, bu isyanı dile getirmek için protesto hakkını kullanmak temel insan hakları arasında.

Onun için bu iki bakanımızı da kutlardım ama “adres sorunu” yaşıyorlar diye düşündüm.

Yerli ve milli protestoculara acımadan, her türlü kötü muameleyi hak görürken başka protestoculara sahip çıkmaları bir tutarlılık sorunu yaratıyor.

İnsan hakları bir bütün oysa.

Ve ne yazık ki bizim coğrafyamızda bu hakları kullanmak ülkelerin kendi vatandaşlarına ait bir hak olarak görülmüyor.

Kendi vatandaşlarına aynı muameleyi yapmakta beis görmeyenlerin İsrail’i bu konuda eleştirmeleri ise en hafifinden komik kaçıyor.

                                                         /././

Trendyol'da "Beyaz Toros sevenlere" başlığıyla t-shirt satışı

beyaz toros

Trendyol online satış platformunda 90'larda işlenen faili meçhul cinayetlerin simgesi haline gelmiş "Beyaz Toros" basılı t-shirtler satışa sunuldu. Cumartesi Anneleri ve İnsan Hakları Derneği, satıcıya ve Trendyol 'a tepki gösterdi. Ötüken Online isimli satıcı, kendisine uygulama üzerinden tepki gösteren kullanıcılara, "Tarih bilgisi olan herkes anlayışla karşılacaktır" ifadelerini kullandı.

Trendyol 'da Ötüken Online isimli bir satıcı "Beyaz Toros" desenli t-shitleri satışa sundu. "17 bin kişi bir Beyaz Toros'a nasıl sığar?" yazısının da yer aldığı t-shitleri satan Ötüken Online, kendisine Trendyol üzerinden tepki gösterenlere, "Tarih bilgisi olan herkes anlayışla karşılayacaktır lütfen kötü düşünce ve yorumlara insanları teşvik etmeyiniz Türkiye özgür bir ülke" ifadeleriyle yanıt verdi.


Ötüken Online isimli satıcının kullanıcılara cevabı

Ötüken Online isimli bir satıcının söz konusu ürünlerinin kaldırıldığı görüldü. Trendyol konuya ilişkin olarak henüz bir açıklama yapmadı.

Cumartesi Anneleri'nin resmi sosyal medya hesabından yapılan açıklamada "Beyaz Toros, gözaltında kaybedilen sevdiklerimizin, faili meçhul cinayetlerin ve devlet şiddetinin simgesidir" denildi.

Satışa sunulan Beyaz Toros t-shirtü

"İnsanlığa karşı işlenmiş bir suçun simgesi ticaretin konusu yapılamaz"

Cumartesi Anneleri'nin sosyal medya paylaşımı şu şekilde:

"Beyaz Toros, gözaltında kaybedilen sevdiklerimizin, faili meçhul cinayetlerin ve devlet şiddetinin simgesidir.

Bu simgeyi tişörte basıp 'Toros sevenlere' başlığıyla Trendyol üzerinden satışa sunmak; işlenen insanlık suçlarını meşrulaştırmak, suçluyu ve suçu övmek anlamına gelir.

İnsanlığa karşı işlenmiş bir suçun simgesi ticaretin konusu yapılamaz, pazarlanamaz.
Bu ürün derhal satıştan kaldırılmalı; Trendyol ve üretici firma hakkında yasal işlem başlatılmalıdır."

İHD sosyal medya hesabından ürünlerin kaldırılmasını ve kamuoyundan özür dilenmesini talep etti.

"Devlet şiddetinin ve cezasızlığın simgesidir; modanın ya da mizahın konusu yapılamaz"

İHD sosyal medya paylaşımı şu şekilde:

"Beyaz Toros, faili meçhul cinayetlerin ve gözaltında kaybedilenlerin simgesidir — Pazarlanamaz!

Trendyol’da 'Ötüken Online' adlı üretici tarafından satılan 'Beyaz Toros' baskılı tişört, 1990’lı yıllarda işlenen zorla kaybetmelerin ve faili meçhul cinayetlerin simgesi olan bir aracı ticari bir ürüne dönüştürmektedir.

Bu tür ürünler, binlerce insanın acısını ticarileştirmekte, insanlık suçlarını meşrulaştırmakta ve toplumsal hafızayı tahrip etmektedir.

'Beyaz Toros', gözaltında kaybetmelerin, faili meçhul cinayetlerin, devlet şiddetinin ve cezasızlığın simgesidir; modanın ya da mizahın konusu yapılamaz.

Bu simgeyi ticari bir ürün haline getirmek; yalnızca geçmişte yaşanan ağır insanlık suçlarını hafife almak değil, aynı zamanda bu suçları ve faillerini meşrulaştırmak anlamına gelmektedir. Bu durum, Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesinde düzenlenen 'suçu ve suçluyu övme yasağı' ile de bağdaşmamaktadır.

Bu nedenle İnsan Hakları Derneği olarak:
• Trendyol’u ve ilgili üretici firmayı bu ürünü derhal satıştan kaldırmaya,
• Yakınlarını kaybeden ailelerden ve kamuoyundan açıkça özür dilemeye,
• İnsan hakları ve etik değerlere aykırı içeriklerin satışına karşı etkin denetim mekanizmaları kurmaya çağırıyoruz."

                                                      ***

NATO ve Türkiye’nin drone sınavı -Barçın Yinanç-

İnsan bazen Türkiye’nin başka bir gezegende yaşadığı hissine kapılıyor. Gündemler arasındaki fark makası özellikle aynı mahallede yaşıyor olmamıza karşın Batı ile sürekli açılıyor. Rusya’nın taktikleri, vurkaçları karşısında Avrupa nasıl davranacağını bilemiyor; ortak bir tutum alamıyor. İki hafta içinde NATO’nun kriz gündemiyle iki kez toplanması hayra alamet değil. Gelişmeler hem NATO üyesi olmamız hem de Rusya’yla ilişkiler açısından bizi çok yakından ilgilendiriyor.

Bulgaristan’da yaşayan bir Avrupalı uzman; yaz aylarında Tiflis’teki bir toplantıya davet alır.

Hava yolunu kullanmak yerine, deniz yolunu tercih eder. Tırların kullandığı, Burgaz-Batum feribotuna biner. İnternetin olmadığı, tır şöförlerinin sabah 11.00’de bira içmeye başladığı 64 saat süren yolculuğun bir noktasında, açık denizde feribot transponderini ve ışıklarını kapatır. Birazdan yine ışıkları sönmüş bir Rus petrol tankeri gemiye yanaşır ve petrol yüklemesi yapar. Ödeme kripto para ile yapılmıştır. Kaptan; yakıtı piyasa fiyatının yüzde 30-40 daha altına aldıklarını söyledikten sonra; endişeye mahal olmadığını zira geminin yakıtının Romanya’dan alındığına dair yasal belgelere sahip olduğunu söyler.

ABD Başkanı Donald Trump, NATO ülkelerinin Rusya’dan petrol ve doğal gaz almaya devam etmelerini eleştirirken, gözler Türkiye’ye ve tabii Macaristan ve Slovakya’ya dönmüştü. 

Baştaki anekdotu aktaran Avrupalı uzman, başkalarını eleştirirken kendimizi de eleştirmeliyiz diye konuştu. Özellikle Yunanlılar Türkiye’yi eleştirme fırsatını kaçırmamak için Ankara’nın Rusya’ya yaptırımlara katılmadığını sürekli hatırlatırken, Rus petrolünün önemli bir miktarının savaş başladıktan sonra da uzunca bir süre Yunan’lı armatörlere ait tankerlerle taşındığını onlara hatırlatan oldu mu bilmiyorum. 

Her hâlükârda bugünlerde Avrupa’da endişenin odak noktası yaptırımların delinmesinden çok, hava sahasının Ruslar tarafından delinmesine döndü. Estonya, Rus savaş uçaklarının hava sahasını ihlal ettiğini açıkladı. Litvanya, Polonya, Danimarka, Romanya’da şüpheli insansız hava aracı ihlali yaşandı. En son hata soru şüpheli insansız hava aracı nedeniyle Münih havalimanı 24 saat kapalı kaldı.

Türkiye başka bir gezegende yaşıyor

Ne zaman yurt dışına çıksam, Türkiye’nin başka bir gezegende yaşadığı hissine kapılıyorum. Gündemler arasındaki fark makası özellikle aynı mahallede yaşıyor olmamıza karşın Batı ile sürekli açılıyor.

Rusya’nın taktikleri, vurkaçları karşısında Avrupa nasıl davranacağını bilemiyor; ortak bir tutum alamıyor. Bu durumun Batı karşıtlarını çok sevindireceğine kuşkum yok. 

Lakin, gelişmeler hem NATO üyesi olmamız hem de Rusya’yla ilişkiler açısından bizi çok yakından ilgilendiriyor.

İki hafta içinde NATO’nun dördüncü maddesi iki kere işletildi. Polonya hava sahasında görülen iki düzine kadar dron’dan 3 tanesi Polonya ve Hollanda’ya ait uçaklar tarafından vuruldu. Romanya hava sahasında görülen dronlar F-16’lar tarafından izlemeye alındı.

Niye Polonya hava sahasına girenlerden bir kısmı düşürüldü de Romanya’ya giren düşürülmedi tartışması yaşandı. Tanesi 1000 ile 15.000 dolar arasında değişen dronları vurmak için milyon dolarlık füze kullanılması elbet akıllıca değil. 

Yıllar içinde Rus dronlarına karşı savunma sistemi geliştiren Ukrayna’nın deneyimlerine başvuralım çağrıları var. 

“Güç gösterisinden anlar; Türkiye Rus uçağını vurdu ve sonra Ruslar bir daha Türklere bulaşmadı” diyerek NATO genel sekreterini sıkıştıran Batılı gazeteciler var. 

Tabii, bunu söyleyenlere, 2015’te Rus uçağını düşürmenin bedelinin S400 alımının yanı sıra daha bilmediğimiz bir sürü başka taviz olarak ödendiğini, hatta Suriye’de 2020 yılında 30’dan fazla Türk askerinin hava bombardımanında ölmesinin de 2015’teki uçak krizinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini hatırlamak gerekiyor.

NATO’nun yeni gelişmeler karşısında angajman kuralları ne olacak? Değişir mi? Malum AK Parti iktidarı Türkiye - Suriye hava sahasında angajman kurallarını değişirdiğinde uçak düşürme olayı yaşanmıştı. Bu konuları ne kadar tartışıyoruz, tartışabiliyoruz?

Türkiye’nin yakında yaşanan hava ihlallerinden sonra Litvanya’ya ileri teknolojiye sahip bir adet erken uyarı uçağını bir kaç günlüğüne göndermesi, gerekli mi, gereksiz mi; yoksa tersine yetersiz bir adım mıdır? 

Son bir haftadır, doğal olarak barış umudu nedeniyle gündem Gazze’ye yoğunlaştı. Ancak yakınımızda da bizi çok ilgilendiren çatışma riski yüksek bir kriz var.

Rusya’nın amacının, başkentlerin dikkatini dağıtmak, aralarındaki fikir ayrılığını derinleştirmek; ayrıca dron ihlalleri karşısında, Avrupa’nın kendi ihtiyacına odaklanıp Ukrayna’ya ilave hava savunma sistemleri göndermesini engellemek olduğu, NATO ile savaşa girmeye niyetlenmediği söylenebilir.

Ancak bir yanlış anlama ya da kazanın Türkiye’yi de içine çekecek bir kriz sarmalına dönüşmeyeceğinin garantisi yok.

Birden çok fırtınayla başa çıkmaya çalışırken, içerde “iç cepheyi güçlendirelim” derken tersine iç cepheyi çökerten bir süreç yaşanıyor. Muhalefet/muhalifler üzerine apansızca gidiliyor. Üstüne, klikler arasında dümene kim geçecek mücadelesi de sertleşti.

Bölgemizde savaş riskinin bu kadar yüksek olduğu bir dönemde, ülkenin en azından dış politika ve güvenlik konularının partiler üstü kalması, dışişleri ve savunma bakanları ile MİT Başkanının partiler üstü bir bakışla konulara yaklaşması rahatlatıcı olabilirdi. 

Bu bağlamda özellikle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın aralarında “muhalif” olarak da bilinen kimi gazeteciler tarafından “devlet” adına konuşuyormuş gibi gösterilmesi ne kadar sağlıklı, sorgulamakta fayda var. Hakan, milli ve yerli uçakların motorlarının ilk aşamada milli olmadığını söyleyerek bir devlet sırrı ifşa etmedi. Konuyu bilen uzmanlar, gazeteciler de dahil bu durumu biliyordu. “Fidan devlet olarak ABD’ye mesaj verdi” algısı da Fidan’ı klikler karşısında güçlendirmeye mi yoksa zayıflatmaya mı hizmet ediyor emin değilim.

Erdoğan ABD’nin her dediğine evet derken Fidan’ın uyarıcı mesaj verdiği izlenimini yaratmak gerçeklikle pek bağdaşmıyor. Çünkü Türkiye’nin dış ve güvenlik politikasını tek bir kişi belirliyor. O da Cumhurbaşkanı.

                                                             /././

Öne Çıkan Yayın

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları + Bebek Otel'de yaşananları otel çalışanı tek tek anlattı: Ali Koç neden takipteydi, pokerde dönen yüklü paralar kimindi?

Bebek Otel çalışanının savcılık ifadesine ulaşıldı: Ali Koç, Acun Ilıcalı ve Okan Buruk iddiaları -BİRGÜN-  Bebek Otel’in sahibi Muzaffer Yı...