GÜNDEM -15 Ekim 2025-

Gazeteci Furkan Karabay, doğum günü olan 15 Mayıs’ta tutuklandı. Bir YouTube kanalındaki açıklamaları ile ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek tutuklanmasının 114’üncü gününde "Cumhurbaşkanı’na hakaret" ve "Terörle mücadelede görev almış kişileri hedef gösterme" suçlamalarıyla hakkında iddianame düzenlendi, 6 yıldan 15 yıla kadar hapsi istendi.

İddianamede, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Can Tuncay, Cumhuriyet Savcısı Ahmet Şahin ile Hâkim Hatice Kozan 'mağdur' olarak yer aldı.

Silivri Cezaevi'nden BirGün’ün sorularını yanıtlayan Gazeteci Karabay, “Zulüm büyürken umut da karşısında dağ gibi duruyor” dedi. Karabay iddianamesine dair de “İlk duruşmama tutukluluğumun 7’nci ayında çıkmış olacağım. İsterlerse 70’inci ayında çıkarsınlar, suratlarına gerçekleri ve yaşanan zulümleri haykırmaya devam edeceğim. Ben kendime bir iddianame yazsam daha iyisini yazardım. Kendileri de inanmıyor hazırladıkları iddianamelere” ifadelerini kullandı.

NEDEN HÜCREYE ALINDI?

Yaklaşık 150 gündür cezaevindesin. Cezaevinde de yazmaya, üretmeye devam ettin. Koğuşundan insan hikâyeleri kalem aldın ama bir süre önce tek kişilik bir hücreye alındığını öğrendik. Bu kararı nasıl verdiler? Sen mi talep ettin?

Silivri 5 No'lu Cezaevi’ne Metris Cezaevi’nden sevk olduğumda hapishane idaresi hem gazeteci olmam hem de “terörle mücadelede görev almış kişiyi hedef gösterme” maddesinden tutuklu olmam nedeniyle bana uygun koğuş bulamamıştı. En başından mesleğim ve ‘suç’ maddem gereği 5 No'luya sevk edilmem gerekiyordu. Hapishanede idaresi de şaşırmıştı. Siyasi, PKK koğuşuna da atamıyorlardı, çünkü iddiaya göre savcıları belirli bir terör örgütüne değil herhangi bir örgüte hedef gösteriyordum. “Ne yapacağız seni?” diye sormuşlardı.

Daha önce iki kez aynı maddeden tutuklanıp 9 No'luya gönderildiğimi, şimdi neden buraya geldiğimi sordular. Güldük, “Gönderdiler, geldik” dedim. 5 No'lu hırsızlık, dolandırıcılık hükümlülerinin ağırlıklı olduğu bir hapishanedir. Her cezaevinin ağırlıklı suç grubu vardır, suç ayrımı yapılması gerektiği için. 9 No'luya sevk yapılması için ilk tutukluluk günlerimde dilekçe yazmıştık. Ancak tutukluluğumun beşinci ayınca sevk yapıldı. Adli hapishanede siyasiydim, şimdi siyasi hapishanede adli kaldım.

UMUT ZULMÜN KARŞISINDA

Sen cezaevine girdikten sonra ülkede pek çok şey yaşandı. Cezaevinden memleket nasıl görünüyor?

Hapishanede gündemi elimden geldiğince yoğun takip etmeye çalışıyorum. Notlar alıyorum, haber yapmaya çalışıyorum. Dört duvar arasında memleket çok daha karanlık görülebilir tabii. Günbegün büyüyen otokrasi, zulüm çok daha çarpıcı hale geldi. Ancak aynı zamanda seslerin yükseldiği, yumrukların havaya kaldırıldığı, bunca kötülüğün karşısında omuz omuza daha sıkı durulduğu, mücadelenin daha da arttığı da görülüyor. Zulüm büyürken umut da karşısında dağ gibi duruyor.

AMAÇLARI DERS VERMEK

İlk duruşman tutukluğunun yedinci ayında, 2 Aralık’ta yapılacak. Seni aylarca cezaevinde tutup ders vermek mi istiyorlar? Seni neden susturmak istiyorlar?

Evet, ilk duruşmama tutukluluğumun yedinci ayında çıkmış olacağım. İsterlerse 70’inci ayında çıkarsınlar, suratlarına gerçekleri ve yaşanan zulümleri haykırmaya devam edeceğim. Ders vermeye çalışmaları da bu yüzden. Bu iktidar isim fark etmeksizin adaletin, liyakatin, hakkın, hukukun, ezilenin, insan haklarının yanında olanların sesinin çıkmasını istemiyor. Gazeteci, siyasetçi, avukat, akademisyen, öğrenci, asker, emekli diye mesleğine bakmıyor, bir çete gibi “Benimle misin, değil misin?” diye bakıyor. Tek dertleri bu. Onlar bu yüzden ders vermeye çalışıyor ama onlara en büyük dersi örgütlü halkımız verecek. Bunun önüne geçemeyeceklerini bildikleri için zulmü arttırarak vakit kazanmaya çalışıyorlar.

SUYUN KARŞISINDA DURAMAZLAR

İktidar ülkedeki korku duvarı inşa etmeye devam ediyor. İmamoğlu, sen, Fatih Altaylı, Ayşe Barım ve hatta son olarak eski AKP milletvekili… Sence bu işin sonu nereye varacak?

Bu işin sonunda onlar için büyük bir yıkım var. Bunu kendileri de biliyor. Tarihte zalimlerin nasıl bir son yaşadığını burada anlatmamıza gerek yok... Zulüm arttıkça sonun daha hızlı geldiğinin farkındalar, pervasızca saldırmaları da bu yüzden. İstedikleri kadar insanları tutuklasınlar, işkence etsinler, öldürsünler, akacak suyun karşısında ne duvarlar ne de dağlar durabilir. O duvarların altında kalmaya mahkûmlar.

DAHA İYİSİNİ YAZARDIM

Yargıyı yakından takip eden bir gazeteci olarak kendi iddianameni okuduğunda ne hissettin, düşündün?

İddianamem aslında beklediğim gibiydi. Herhangi bir savcı tutuklamaya sevk yazısını kopyalayıp yapıştırmış. Ben kendime bir iddianame yazsam daha iyisini yazardım. Kendileri de inanmıyor hazırladıkları iddianamelere. Çünkü hukuk fakültesini bitirmiş kişiler sonuçta. Onlar da biliyor ortada bir suç olmadığını. Ancak bildikleri halde insanları hapiste tutmaya devam ediyorlar. Bu iddianameleri yazdıkları için suç işliyorlar. Ne yazık ki bunu da bile isteye yapıyorlar.

UMUDU BÜYÜTMELİYİZ

Toplumun büyük bir bölümü ve özellikle gençler son bir yılda yaşananlardan dolayı büyük oranda umutsuz. Gençlere, topluma vermek istediğin bir mesaj var mı?

İnsanların geleceksiz kaldığı, emeklerinin karşılığını alamadığı, yaşam hakkını, hukuk güvenliğinin olmadığı bir ortamda mutsuz ve umutsuz olması çok doğal. Ancak biz nefes aldığımız her anda umudun da olduğunu biliyoruz. Namuslu siyasetçilere, avukatlara, aktivistlere, eğitimcilere, gazetecilere de bu ortamda büyük iş düşüyor. Her an var olan umudu büyütmek, umudu mücadeleyle buluşturup halkımıza sunmak bizim görevimiz.

Burada “Memleketi ben mi kurtaracağım?” ya da “Sen mi kurtaracaksın?” diyenler olabiliyor. Evet, ‘Ben kurtaracağım, sen kurtaracaksın’ demek gerekiyor. Söylediğiniz, yazdığınız bir sözle kaldırdığınız bir parmakla öğrettiğiniz bir kelimeyle savunduğunuz bir müvekkille yaptığınız bir eylemle memleketi kurtarabilirsiniz. Bir kişiyi bir eyleminizle değiştirebilirsiniz. Kim bilir belki de o da memleketi değiştirir. Yeter ki biz olalım, eyleme geçelim. Ben değil biz olduğumuz sürece bizim değiştirip kurtaramayacağımız hiçbir şey olamaz.

***

AYM, Erdoğan'ın bir yetkisini iptal etti -Sözcü-

Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanına döviz, banknot, hisse senetleri ve tahvillerin alım ve satımı, Türk parasının değerinin korunmasıyla ilgili karar alma yetkisi veren kanun hükmünü iptal etti. 

Anayasa Mahkemesinin konuya ilişkin kararı, Resmi Gazete'de yayımlandı. Karara göre, faaliyet izninin iptaline ilişkin işlemin ve bu işlemin dayanağı 21 Mayıs 2007 tarihli Resmî Gezete’de yayımlanan Kıymetli Madenler Borsası Aracı Kuruluşlarının Faaliyet Esasları ile Kıymetli Madenler Aracı Kurumlarının Kuruluşu Hakkında Yönetmelik’in 21. maddesinin (1) numaralı fıkrasının iptali talebiyle açılan davaya bakan Danıştay 13. Dairesi, yönetmeliğin dayanağı ilgili kanun maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına vararak, iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Daire, 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’un 15 Şubat 1954 tarihli ve 6258 sayılı kanunun 1. maddesiyle değiştirilen 1. maddesinin iptalini istedi. Anayasa Mahkemesi, "Cumhurbaşkanı’na döviz, banknot, hisse senetleri ve tahvillerin alım ve satımının ve bunlar ile kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan yapılmış ya da bunları içeren her türlü eşya ve kıymetlerin ve ticari senetlerle ödeme sağlamak için kullanılan her türlü araç ve belgenin ihracı veya ithalinin düzenlenmesi, sınırlandırılması ve Türk parasının değerinin korunması hususlarıyla ilgili karar alma yetkisi tanıyan" kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna hükmetti. "TEŞEBBÜS ÖZGÜRLÜĞÜYLE YAKINDAN İLGİLİ" Yüksek Mahkemenin gerekçesinde, 1567 sayılı kanunun itiraz konusu 1. maddesiyle, Cumhurbaşkanına döviz, banknot, hisse senetleri ve tahvillerin alım ve satımının ve bunlar ile kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan yapılmış ya da bunları içeren her türlü eşya ve kıymetlerin ve ticari senetlerle ödeme sağlamak için kullanılan her türlü araç ve belgenin ülke dışına çıkarılması veya ülkeye getirilmesinin düzenlenmesi, sınırlandırılması ve Türk parasının değerinin korunması hususlarıyla ilgili karar alma yetkisi tanındığı aktarıldı.Aynı kanunun 2. maddesinde, Cumhurbaşkanının alacağı kararların Resmî Gazete aracılığıyla ilan edilmesi ve ilan edildiğinin ertesi günü yürürlüğe girmesi gerektiğinin düzenlendiği belirtilen gerekçede, "Döviz, banknot, hisse senedi ve tahvillerin alım satımı ile bunların ve mücevheratın ya da bunlarla ilgili diğer kıymetli evrakın ülke dışına çıkarılması veya ülkeye getirilmesinin mülkiyet hakkı, sözleşme özgürlüğü ve teşebbüs özgürlüğüyle yakından ilgili olduğu açıktır. Zira kural, kişilerin anılan haklar kapsamında, malvarlığı değerleriyle ilgili olarak borçlandırıcı ve tasarruf işlemlerinde ya da ticari faaliyetlerde bulunmalarına ilişkin hususlarda Cumhurbaşkanına düzenleme ve sınırlama yetkisi vermektedir" denildi."CUMHURBAŞKANINA TANINAN YETKİ, KANUNLA DÜZENLENEBİLECEĞİ BELİRTİLEN BİR KONUYA İLİŞKİN"  Anayasa’nın 13. maddesinde temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğinin öngörüldüğü vurgulanan gerekçede, Cumhurbaşkanına tanınan düzenleme yetkisinin, Anayasa’da kanunla düzenlenebileceği belirtilen bir konuya ilişkin olduğunun anlaşıldığı kaydedildi. "GENİŞ YETKİ VERİLMİŞ, YETERLİ ÇERÇEVE ÇİZİLMEMİŞ" Gerekçede, şu tespitler yapıldı: "Bu nedenle kural kapsamındaki karar alma yetkisi konusundaki kanuni çerçeve oluşturma yükümlülüğünün daha katı olduğu söylenebilir. Kuralla Cumhurbaşkanına, ekonomik faaliyetlerin önemli bir kısmını, yani döviz ve değerli malların ticaretini ve hareketini doğrudan etkileyen kararlar alabilme yetkisi verilmiştir. Bununla birlikte geniş bir düzenleme alanını kapsayan bu yetkinin nasıl kullanılacağına, hangi şartlar altında ve hangi ilkeler doğrultusunda uygulanacağına dair kanunda yeterli bir çerçeve çizilmemiştir. Kanun, yalnızca Türk parasının kıymetinin korunması amacıyla kararlar alınabileceğini belirtmekte ancak bu yetkinin sınırlarını belirleyen somut ilkeleri ortaya koyamamaktadır. "YASAMA YETKİSİNİN DEVREDİLMEZLİĞİ İLKESİYLE BAĞDAŞMAZ" Bu itibarla kural kapsamında döviz, banknot, hisse senetleri ve tahvillerin alım ve satımının ve bunlar ile kıymetli madenler ve kıymetli taşlarla bunlardan yapılmış ya da bunları içeren her türlü eşya ve kıymetlerin ve ticari senetlerle ödeme sağlamak için kullanılan her türlü araç ve belgenin ülke dışına çıkarılması veya ülkeye getirilmesinin düzenlenmesi, sınırlandırılması ve Türk parasının değerinin korunması hususlarıyla ilgili temel ilke ve esaslar kanunda belirlenmeksizin Cumhurbaşkanına doğrudan düzenlenme yapma yetkisi verilmesinin yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesiyle bağdaşan bir yönü bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 7. maddesine aykırıdır. İptali gerekir. İptal hükmünün kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür."

***

Suriye'de Alevilere şeriat dayatması: Hedefte çocuk ve kadınlar var!-Özkan Öztaş/soL-

Suriye'de cihatçı HTŞ iktidarının Alevi bölgelerine yönelik gerici saldırısı sürüyor. Alınan son karara göre Lazkiye’de okul saatleri cinsiyet ayrımı temelinde değiştirildi.

Suriye'de HTŞ'nin iktidara gelmesiyle başlayan gerici uygulamalar ve şeriat kuralları dayatması, özellikle Suriye'nin Alevi yerleşimlerinde tansiyonun yükselmesine neden oluyor. 

8 Aralık 2024 tarihinde HTŞ'nin iktidarı almasının hemen ardından Alevilere yönelik başlayan saldırı ve katliamlar, özellikle Mart 2025 itibarıyla zirve noktasına çıkmıştı.

Alevilere yönelik saldırılar o tarihten bu yana zaman zaman yüksek tansiyonla, zaman zaman da düşük bir nabızla seyretse de kesintisiz devam ediyor.

Şeriat uygulamalarında pilot bölge: Lazkiye

Öyle ki, HTŞ adlı cihatçı rejim, şeriat uygulamalarının da pilot bölgesi olarak Alevi bölgesini seçmiş durumda.

Lazkiye Eğitim Dairesi Müdürlüğü tarafından imzalanan kararnameye göre artık okullarda öğrenciler "harem-selamlık" eğitim görecekler. Kız ve erkek çocukların aynı anda, aynı saatlerde, aynı binada olmasını yasaklayan yeni uygulamayı bölgeyi yakından takip eden araştırmacı yazar Hamide Rencüs ile soL okurları için konuştuk.

Hamide Rencüs, "Özellikle iş dünyası ve yabancı basın mensuplarına Lazkiye’deki sözde sakinlik ve rahatlığın gösterildiğini" ifade ediyor. Lazkiye'nin Batı kamuoyuna bir tür vitrin gibi gösterildiğini belirten Rencüs, "Hiçbir sorun yok, Alevi katliamı yok, şiddet yok' deniyor. Ama bütün gerici uygulamalar için pilot bölge olarak Lazkiye seçilmiş durumda" diyor.

Rencüs, atılan adımları şöyle anlatıyor: "Eğitim müfredatı zaten tüm Suriye halkını ilgilendirecek şekilde değiştirildi. Bu müfredat değişikliğinin üzerine, Lazkiye vilayetinde ekstra uygulamalar başladı. Mesela, karma eğitime son vereceklerini başta duyurmuşlardı. Ama pilot uygulama dün itibarıyla Lazkiye’de bir kararnameyle resmen başlatıldı. Lazkiye’deki bir okulda başlayan bu pilot uygulamada, kız ve erkek öğrencilerin sadece ayrı sınıflarda değil, aynı anda okulda bulunmalarına bile izin verilmiyor. Günün belirli saatlerinde erkek öğrenciler okulda olacak ve onlar için özel bir eğitim programı uygulanacak."

Bu uygulama, sembolik olarak Alevilerin kenti olarak bilinen Lazkiye’de pilot bir okulda başlatılıyor. Daha önce de benzer gerici uygulamaların Lazkiye’de başladığı biliniyor.

HTŞ'nin Lazkiye'de karma eğitimi sona erdiren kararnamesi.
'Kadınlar parfüm kullanmayacak, şeffaf, vücut hatlarını gösteren kıyafetler giymeyecek'

Konunun sadece eğitimle sınırlı kalmadığını ifade eden Rencüs, kadınların günlük hayatına, yaşamlarına, kılık kıyafetlerine müdahalelerin olduğu bir süreçten bahsediyor.

Rencüs, yaşananları şu sözlerle anlatıyor: "Mesela, sokaklara, caddelere, her yere afişler asarak kadınların nasıl giyineceğine dair kurallar yazdılar. Örnek model olarak Afganistan’daki gibi burka giyen bir kadının resmini koymuşlar. Yanında da kurallar sıralanmış: “Kadınlar parfüm kullanmayacak, şeffaf kıyafet giymeyecek, erkekler gibi giyinmeyecek, vücut hatlarını gösteren kıyafetler giymeyecek.” Bildiğiniz şeriat kanunlarını kadınlara dayatan bildirileri her yere asmaya başlamışlardı."

Eğitim müdürü 'Alevilerin temizlenmesi' talimatını vermişti!

Lazkiye’de eğitimin gericileştirilmesinin adım adım nasıl hayata geçirildiğini anlatan Hamide Rencüs, uygulamadaki bir detaya daha dikkat çekiyor. Bugünlerde Lazkiye’de harem-selamlık eğitim uygulamalarını dayatan ve kararnamelere imza atan Lazkiye Eğitim Dairesi Müdürü Velid Kabula, aynı zamanda Mart ayında yaşanan katliamlarda camilerden yaptığı anonslarla "Alevilerin temizlenmesi" talimatını veren kişi.

Rencüs, uygulamanın ve yönetmeliklerin Aleviler için büyük bir tehdit olduğunu şu sözlerle ifade ediyor: "Lazkiye Eğitim Dairesi Müdürü olarak atanan Velid Kabula, Mart soykırımında cami imamıydı ve camide “Alevilerin temizlenmesi” vaazı veren bir isimdi. Özellikle Alevi soykırımı çağrıları yapan bir ismin Lazkiye’ye atanması ve bu gerici politikaların pilot olarak Lazkiye’deki bir okulda başlatılması çok tehlikeli. Biz bunu böyle görüyoruz, Suriye halkı da bunu böyle görüyor."

Yaşananlar, HTŞ iktidarında Suriye'de ilerici ve tüm seküler birikimi nasıl hedef aldığının örneklerini gösterirken, bunun yanı sıra HTŞ'nin adım adım Suriye'yi nasıl bir şeriat devletine dönüştürmek istediğini de gözler önüne seriyor.

 ***

T-24 "Köşebaşı+ Gündem" -14 Ekim 2025 -

Gazeteci Hakan Tosun cinayetinde iddia: Sanık akrabası, güvenlik kamerası kayıtlarını "Bize lazım" diyerek almış.

Gazeteci Hakan Tosun için hastane önünde bekleyiş sürüyor

Gazeteci Hakan Tosun'u öldürenlerin akrabalarının güvenlik kamerası kayıtlarını "Bize lazım" diyerek aldığı iddia edildi. 

Saldırıya uğrayan gazeteci Hakan Tosun hayatını kaybetti: Ölümüne neden olan vahşi saldırı tüm yönleriyle aydınlatılmalı!

Halk TV'nin haberine göre; 10 Ekim akşamı ailesinin evine giderken saldırıya uğrayan ve ağır yaralı olarak bulunduktan sonra hastanede yaşam mücadelesini kaybeden Hakan Tosun'un darp edilip bırakıldığı noktadaki işyeri olan bir esnaf, bazı iddialarda bulundu. 

Esnafın ifadesine göre, olaydan sonraki sabah polis iki kez dükkâna gelerek kamera kayıtlarını yerinde inceledi ancak kayıtların olduğu hard disk gibi herhangi bir cihaza el koymadı. Polisin ayrılmasının ardından ise tutuklanan sanıklardan birinin bölgede elektrikçilik yapan ve tanınan ailesi, dükkâna gelerek "Senin kameran bize lazım" dedi ve olayı gören kamerayı kayıt cihazıyla birlikte alıp götürdü.

Saldırganın ailesinin esnafa polisin tekrar gelmesi durumunda "Görüntülerin bizde olduğunu söylersin, bizden alırlar" dediği de öne sürüldü. 

Kamerasını geri almak için ailenin dükkânına giden esnaf, saldırıyı gerçekleştiren kişinin babasıyla karşılaştı. Babanın, "Bir tokat atmış, bu yüzden benim çocuğumu aldılar. Biz de kendimizi aklamaya çalışıyoruz" dediğini aktardı.

"Sanık babası, polislerle buluştu" iddiası 

İddialara göre; ilerleyen saatlerde sanık yakını baba, polislerle bir "ocak başında" bir araya geldi. Babanın burada da polislere "Benim çocuğum bir tokat attı. Yapan başkasıdır, benim çocuğum öldürmedi. Biz de öldüreni arıyoruz" dediği öne sürüldü. 

                                                             ***

Milli Eğitim yap-bozu!-Mehmet Y.Yılmaz-

AKP iktidara geldiğinden beri dokuz Milli Eğitim Bakanı görev yaptı. Göreve her yeni gelen bakan, ilk iş kendisinden önce görev yapanın “büyük reform” diye söz ettiği “reformları” değiştirdi. Bazıları daha kısa, bazıları daha uzun ama bakan başına geçen süre ortalama 2,5 yıl! Bütün bu gel git trafiği içinde kimse öğrencileri ve velileri düşünmedi.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin

Millî Eğitim Bakanlığı, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adını verdiği bir plan çerçevesinde 4 yıl olan zorunlu lise eğitiminin süresini azaltmaya hazırlanıyor.

Erdoğan rejiminin yarı resmi yayın organı sayılabilecek Sabah’ta yayımlanan habere göre 12 yıllık zorunlu eğitimin kısaltılması ile lise eğitiminin ilk üç ya da iki yılı zorunlu olacak, 11 veya 12. sınıflar üniversiteye hazırlık yılı olarak değerlendirilecek.

Bu sınıflara isteyen öğrenciler devam edebilecek, istemeyen lise diplomasını cebine koyup işine bakacak.

Böylece zamanın Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’den habersiz olarak Erdoğan’ın talimatıyla bir gece yarısı değişikliğiyle hayata geçirilen 4 + 4 + 4 yıllık zorunlu eğitim dönemi de geride kalacak.

Bu haberi okurken kulaklarımda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın  2021 yılında toplanan Milli Eğitim Şurası’nda söylediği sözler çınladı. Şuranın açılışında şunları söylemişti:

“Eğitimle ilgili çalışmalarımızı yap – bozdan ziyade eskinin de kazanımlarını koruduğumuz yeni bir inşa ve tekâmül süreci olarak görüyoruz.”

Aynı konuşmasında da bugün değiştirmek istedikleri 4 + 4+ 4 yıllık zorunlu eğitim için şunu söylüyordu:

“4+4+4 olmak üzere zorunlu eğitimi 12 yıla çıkardık. Evlatlarımıza çok geniş bir yelpazede istedikleri dersleri seçme imkânı getirdik. Bugün artık isteyen her öğrencimiz ülkemizdeki tüm okullarda mukaddes kitabımız Kuran-ı Kerim’i öğrenebiliyor.”

Bu sözlerinin üzerinden sadece 4 yıl geçtiğini tekrar hatırlatayım.

AKP iktidara geldiğinden beri 9 Milli Eğitim Bakanı görev yaptı.

Göreve her yeni gelen bakan, ilk iş kendisinden önce görev yapanın “büyük reform” diye söz ettiği “reformları” değiştirdi.

Hüseyin Çelik, Erkan Mumcu’nun, Nimet Çubukçu, Hüseyin Çelik’in; Ömer Dinçer, Nimet Çubukçu’nun; Nabi Avcı, Ömer Dinçer’in yaptıklarını bozdu. İsmet Yılmaz, Nabi Avcı’nın yaptıklarını beğenmedi.

Ziya Selçuk, koltuğunu “söz geçiremediği” Mahmut Özer’e bıraktı, o da Yusuf Tekin’e devretti.

Bazıları daha kısa, bazıları daha uzun ama bakan başına geçen süre ortalama 2,5 yıl!

Bütün bu gel git trafiği içinde kimse öğrencileri ve velileri düşünmedi.

Neredeyse iki yılda bir değişen sınav sistemleri nedeniyle çocuğunu bir üst okulun sınavlarına hazırlamaya çalışan velilerin neler çektiklerini Allah biliyor.

Zorunlu eğitimin 4 + 4 + 4 yıla çıkarılması ile ilgili kanun bir gece yarısı ilgili bakanın (Ömer Dinçer) haberi ve onayı da olmadan, Erdoğan’dan gelen bir talimatla çıkarıldı.

Tek dertleri vardı; imam hatiplerin orta okullarını açarak dini eğitime daha küçük yaşta başlanmasını sağlamak.

Bunu açıkça söylemeye de nedense çekindikleri için 60 aylık çocukları zorla okula göndererek eğitimden soğutmak ve eğitim hayatlarını mahvetmek umurlarında olmadı.

Şimdi sistem bir kez daha değişiyor. Müfredat da öyle.

Bakalım bugünkü bakanın bakanlıktaki ömrü ne kadar olacak, yerine gelen bunun yaptığı neyi değiştirmeye çalışacak.

* * *

Yasakçı kafa!

AKP Grup Başkan Vekili Özlem Zengin, Türkiye’de bundan böyle 2. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Yahudi soykırımını konu edinen filmlerin gösterilmesinin yasaklanmasını istedi. Özlem Hanım belki farkında değil ama 2. Dünya Savaşı’nda Avrupalı Yahudilerin başına gelenler ile bugün Gazze’deki Müslümanların başına gelenler aynı şey. Katiller arasında bir fark olmadığı gibi başlarına gelenler açısından kurbanlar arasında da bir fark yok
AKP Grup Başkan Vekili Özlem Zengin

AKP Grup Başkan Vekili Özlem Zengin, Türkiye’de bundan böyle 2. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Yahudi soykırımını konu edinen filmlerin gösterilmesinin yasaklanmasını istedi.

TBMM’deki konuşmasında neden yasak istediğini şöyle açıklıyor:

“Filistin’le alakalı katliamlar yaşanırken evinizde televizyonunuzun düğmesine basıyorsunuz. Sabah, öğle, akşam Holokost’la alakalı bir film görüyorsunuz, bütün kanallarda bu var. Adını vermeyeceğim, pek çok platform var. Bu platformların hepsinde de bu filmler gösterilmeye devam ediyor. İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım bitene kadar bu filmlerin gösterilmesini Türkiye’de yasaklamak gerektiğini düşünüyorum, bu filmler gösterilmemeli. Dünyaya bir taraftan soykırım yapıp bir taraftan da Holokost’la alakalı ısrarla bu filmlerin gösterilmesine devam edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.”

Belli ki insan AKP’de politika yapınca ilk aklına gelen şey yasaklamak oluyor.

Özlem Hanım belki farkında değil ama 2. Dünya Savaşı’nda Avrupalı Yahudilerin başına gelenler ile bugün Gazze’deki Müslümanların başına gelenler aynı şey.

İlkinde soykırımı yapanlar NAZİ’lerdi, bugünün soykırımcıları İsrailli faşist dinciler!

Katiller arasında bir fark olmadığı gibi başlarına gelenler açısından kurbanlar arasında da bir fark yok.

İsrail’de devleti ele geçirmiş ve eninde sonunda seçimi kaybederek iktidardan gidecek faşistler ile bütün Yahudileri aynı kefeye koymak normal bir bakış olamaz.

Nasıl ki bütün Almanları soykırımdan sorumlu tutmuyorsak, bütün İsraillileri de soykırım nedeniyle suçlayamayız.

Bugün İsrail’de Gazze’deki soykırımı ve etnik temizliği lanetleyen aydınlar, gazeteciler, sokaklarda gösteriler yapan yüz binlerce insan yaşıyor.

Yahudi oldukları için Netanyahu rejiminin işlediği suçlara ortak değiller!

Özlem Hanım belli ki kendi ideolojik saplantıları nedeniyle bütün Yahudileri aynı sepete doldurmakta bir sakınca görmemiş.

Özlem Hanım film yasaklatma hayali kuracağına Gazze’de yaşananların insanlığın ortak bilincinde yer edebilmesi ve bir daha asla tekrarlanmaması için nelerin yapılması gerektiğine kafa yormalıydı.

Bakalım bununla ilgili kaç konulu film çekilecek, kaç belgesel yapılacak, kaç roman yazılacak?

                                                                 /././
Ah Pervin Buldan ah: Demokrasi sadece kendilerine, gerisini at içeri!-Yalçın Doğan-

Pervin Hanıma hatırlatmak gerek: Bir ülkede kısmi demokrasi olmaz!.. Demokrasi ya vardır ya yoktur, sadece birilerine özgürlük ve temel hakların verilmesiyle o ülkeye ne barış gelir ne demokrasi
pervin buldan

Hayatın akışına yönelik ters ifadeler için klasik bir niteleme var:

“Talihsiz."

Hayır, bu o değil.

Açılım sürecinin başından bu yana Öcalan ile görüşmek üzere İmralı’ya giden ekipte sürekli yer alan DEM milletvekili Pervin Buldan’ın son açıklamasına “talihsiz” demek yanlış olur. Çünkü:

Talihsiz değil, DEM’in sınırlarını belirleyen hazin bir itiraf. 

Ne demişti?

Pervin Hanım son İmralı dönüşünde bir TV programında şikayet ediyor:

“Sayın Öcalan son görüşmede çok rahatsız olduğu bir mesele üzerinde durdu. Ciddi eleştirileri var. Hala bir çok kanalın ve yorumcunun geçmişteki düşmanca dili sürdürdüğünü, bu çevrelerin derdinin çözüm ve barış olmadığını, hamaset ve düşmanlık olduğunu açıkça ifade etti.

Bazı yorumcuların, habercilerin, kanalların sürecin aleyhine yorumlar, ifadeler kullanması bizim çözeceğimiz konu değil."

DEM’in değil ama, Pervin Buldan kimin çözeceğini iyi biliyor:

“Bugün medya da hükümetin elinde, yargı da AKP’nin elinde. Her gücü olan, yaşamın her alanına hakim olan bir iktidardan söz ediyoruz. Dolayısıyla, bütün bunları iyileştirmek...”

Pervin Hanım nasıl çözeceğini de biliyor:

“Ortadan kaldırmak yine iktidarın görevi”.

Nasıl yani?..

Eleştirenler gazeteciler, akademisyenler, siyasiler olduğuna göre...

Nasıl “ortadan kaldırılacak?..”

-O gazetecinin işine son verilmesiyle mi?..

-O akademisyenin üniversiteden atılmasıyla mı?..

-O siyasetçinin partisiyle ilişkisinin kesilmesiyle mi??.

-“Yargı AKP’nin elinde” dediğine göre, o gazeteciyi, akademisyeni, siyasetçiyi hapse atarak mı?..

Öcalan şikâyetçi

Yorumlardan şikâyet eden Öcalan.

Pervin Hanıma göre, “Öcalan söylüyorsa, mutlaka doğrudur!..”

Eleştirileri “düşmanca” bulmak yerine, kamu oyunu tatmin edecek açıklamalar yapmak barışa daha çok yakışan bir karşılık olmaz mı?..

Hepimizin katıldığı barış sürecine asıl bu tür şikâyetler zarar vermez mi?..

Pervin Hanıma İngiltere’nin IRA, İspanya’nın ETA sorununu çözerken, İngiliz ve Ispanyol basınını şöyle bir taramasını öneriyorum. Eleştirilerden İngiliz ve İspanyol hükûmetlerinin nasıl yararlandığını görebilir belki.

Kimler için demokrasi?

Ağzını her açtığında, demokrasi adına mangalda kül bırakmayan DEM’in önde gelen temsilcilerinden Pervin Buldan’ın barış sürecinin başlangıcından bu yana devirdiği en büyük çam bu olsa gerek.

Demek ki:

İstenen barış ve demokrasi sadece Güney Doğu için geçerli.

En başta da Öcalan ve PKK için.

Öcalan’a ve PKK’ya af çıksın da, gerisi ne olursa olsun!..

Pervin Hanıma hatırlatmak gerek:

Bir ülkede kısmi demokrasi olmaz!.. Demokrasi ya vardır ya yoktur, sadece birilerine özgürlük ve temel hakların verilmesiyle o ülkeye ne barış gelir ne demokrasi.

İktidarla içli dışlı

Kendileriyle aynı düşüncede olmayan medya ve yorumcuları için AKP’ye, hem de “yargı eliyle yaptırım” çağrısında bulunan Pervin Hanım, bir yandan da, örtülü bir itirafta bulunuyor.

DEM’lilerin her sefer itirazına rağmen, bu pervasız sözler akla şu soruyu getiriyor:

Öcalan ve PKK’ye af çıkması karşılığında, DEM Cumhur İttifakı’nın üçüncü ortağı mı?..

AKP ve MHP ile DEM arasında adı konulmamış bir ittifak mı var?..

Ve neyin karşılığında?..

Demokrat olmak zor

Harcı alem barış ve demokrasi nutukları atmak kolay, asıl mesele...

Doğu - Batı demeden, bütün ülke için barış ve demokrasi istemekten geçiyor.

Hep söylenir ya...

“Demokrat olmak zor” diye...

Doğru, en somut haliyle karşımızda duruyor.

                                                               /././

Deprem müsameresi! -Vural Nasuhbeyoğlu/Evrensel-

Okulların depreme dayanıklılık bilgilerini paylaşmayan MEB, afet tatbikatı yaptı. Bursa MEM, kentteki okulların durumuna ilişkin ‘Ekonomik çıkarlar zarar görebilir' diyerek bilgi vermedi.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), ‘13 Ekim Uluslararası Afet Risklerinin Azaltılması Günü’ dolayısıyla yurt genelindeki okullarda tahliye tatbikatları yaptırdı. Bakan Yusuf Tekin “Afetlere karşı en büyük gücümüz bilgi, hazırlık ve dayanışmadır” derken okul binalarının depreme dayanıklılığı konusunda bilgi verilmiyor. Yurt genelinde 15 milyon 849 bin öğrencinin eğitim gördüğü tüm kamu okullarında deprem olmuş gibi öğrencilere ‘çök-kapan-tutun’ hareketi uygulatıldı. Tatbikatlarda öğrenci ve velilere ‘ev güvenliği, afet çantası hazırlığı, toplanma noktası’ belirleme ödevi de verildi. Ama kamu okul binaları depreme dayanıklı mı bilinmiyor.

81 ilden 3 il cevap verdi

Fotoğraf: Evrensel

Okullarda deprem tatbikatı yapılırken Eğitim-İş Sendikasının 1 ay önce 81 ilin il milli eğitim müdürlüklerinden istediği ‘Okullar depreme dayanıklı mı?​’ yazısına sadece 3 ilden cevap geldiği ortaya çıktı. Deprem riski altındaki Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü kentteki okulların durumuna ilişkin ‘Ekonomik çıkarlara zarar verebilir’ gerekçesiyle cevap veremeyeceğini yazdı. Eğitim-İş Sendikası Genel Başkanı Kadem Özbay, MEB’in okulların depreme dayanıklılığına ilişkin en temel bilgileri kamuoyundan sakladığına dikkati çekerek “81 ile okulların depreme dayanıklılığı konusunda bilgi edinme başvurularına sadece Erzincan, Kastamonu ve Bursa’dan cevap geldi. Bunlar da bilgi bile değil aslında” dedi.  

Bursa’dan skandal cevap: Ekonomi zarar görür

Fotoğraf: Eğitim İş

Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğünün cevap yazısının ise tam bir skandal olduğuna dikkat çeken Özbay “Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü kentteki okul binalarının depreme dayanıklılığına dair bilgileri paylaşmayı reddetti. Yazıda cevap verilmemesi ‘Ülkenin ekonomik çıkarlarına zarar verebilir, haksız rekabet doğurabilir, zamansız açıklama sakıncalı olabilir’ gibi gerekçelerle açıklandı. Bu yanıt sorumluluktan kaçma çabasıdır. Çocukların hangi binada, risk düzeyinde eğitim gördüğünün bilinmesi yaşam hakkının gereğidir. Ama cevapta öğrencilerin can güvenliği rant, ihale ve çıkar ilişkilerine tercih edilmiştir” tepkisini gösterdi.

‘Tek bir somut bilgi yok’

Kamuoyundan bilgi saklamanın görev suçu olduğuna işaret eden Özbay “Kastamonu İl Millî Eğitim Müdürlüğünün yanıtı ise ‘Mevzuat çerçevesinde çalışmalar sürüyor’ demekten ibaret. Erzincan İl Milli Eğitim Müdürlüğünün cevabında ise sadece yıkımına karar verilen okulların bilgisi paylaşıldı. Bu cevap yıllardır okullarımızın önemli bir kısmının depreme dayanıksız ve güçlendirilmediğini de göstermektedir” dedi. Özbay, hangi okulun riskli, hangisinin güvenli olduğu, hangi tarihte hangi raporun hazırlandığına dair tek bir somut bilgi paylaşılmadığına da dikkat çekti.

‘Okulların deprem kimlik kartı yok’

Türkiye genelinde binlerce okulun hâlâ deprem kimlik kartı bulunmadığını hatırlatan Özbay “Her okulun yapım yılı, taşıyıcı sistem özellikleri, zemin durumu, güçlendirme geçmişi ve mevcut risk düzeyini gösteren bu kartların açık biçimde paylaşılması gerekir. Çünkü bina kimlik kartları çocuklarımızın can güvenliğinin teminatıdır. Hangi binanın ne zaman yapıldığı, hangi yöntemle güçlendirildiği, hangi raporla ‘dayanıklı’ sayıldığı bilinmeden hiçbir güvenlik iddiası inandırıcı olamaz” diye konuştu.

‘Asıl tatbikatı MEB yapmalı’

Deprem ülkesinde yaşadığımızı ama öldürenin deprem, bina, kader değil denetimsizlik ve rant olduğuna vurgu yapan Özbay “Buna rağmen hâlâ ‘Her şey kontrol altında’ diyerek algı yaratmaya çalışmak, vicdanı değil koltuğu koruma gayretidir” dedi. Okullarda tatbikatı asıl sorumlu olan MEB’in yapması gerektiğinin altını çizen Özbay “MEB okulların durumuna ilişkin şeffaf veriler paylaşmalı. Sorumluluğunu yerine getirerek acil önlem alıp okulların güvenliğini sağlamalı. Bir yanda çocuklara ‘Bbilgi en büyük gücümüzdür’ denilirken, diğer yanda o çocukların hangi okulda, hangi risk düzeyinde eğitim aldığı halktan saklanıyorsa, ortada bilgi değil, inkar vardır. En güvenli olması gereken okulların, en büyük risk alanlarına dönüşmesine izin veremeyiz” ifadelerini kullanarak tüm illerde okul bazlı deprem performans raporlarının kamuoyuna açıklanmasını istedi.  

‘Güçlendirilen okullar çürük çıkmıştı’

Eğitim öğretim yılının başında Isparta’da güçlendirme yapıldığı söylenen 61 okuldan 9’unun aslında güçlendirilmediği ve üniversitelerin raporlarıyla depreme dayanıksız çıktığının belirlendiğini hatırlatan Özbay “Bu tablo çocuklarımızın güvenliğini, bilimi ve denetimi değil, yandaşı ve müteahhidi önceleyen bir düzenin sonucudur” dedi.

Bilgi verilmeyen Bursa risk altında

Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğünün bilgi vermeyi reddettiği Bursa, Jeoloji Mühendisleri Odasının raporuna göre Kuzey Anadolu fay hattının etkisi altında. Yapılan araştırmalara göre şehir merkezinden geçen yeni bir fay hattının (7.3büyüklüğünde deprem üretme potansiyeli olan Kayapa-Yenişehir fayı) keşfedilmiş. Rapora göre, ildeki zeminlerin sadece yaklaşık yüzde 41.5’inin ‘sağlam’ olduğunu, geri kalanının ise detaylı etüt gerektirdiğini veya yerleşime uygun olmadığını gösteriyor. Rapor, bu fay hatlarının varlığını ve zeminin yapısını vurgulayarak deprem riskini ortaya koyuyor.  

2023’te bine yakın okul kullanılamaz hale geldi

2023’te yaşanan 11 ili etkileyen depremlerde çok sayıda okul ya yıkıldı ya da kullanılamaz hale geldi. Bu depremlerde Adana’da 5, Hatay’da 210, Maraş’ta 95, Osmaniye’de 31, Kilis’te 32, Adıyaman’da 205, Urfa’da 100, Diyarbakır’da 6, Malatya’da 70, Antep’te 61 okul yıkıldı veya ağır hasar alarak kullanılamaz hale geldi. 2020’de İzmir’de yaşanan depremin ardından ise 128 okul yıkıldı.

Vural Nasuhbeyoğlu/Evrensel


soL "Köşebaşı + Gündem" -13 Ekim 2025 -

Şii düşmanlığından ‘Siyasal Aleviliğe’, oradan Alevi açılımına: AKP ne yapmak istiyor?-Ali Ufuk Arikan-

İran-İsrail savaşı başladığında fanatik bir İsrailcilik ortaya çıktı, İran’ın beli kırılacak, Türkiye’nin önü açılacaktı. Bununla bağlantılı olarak Suriye’de Esad düştüğünde ‘Siyasal Alevilik’ diye bir şey ortaya attılar, ülke içine sopa gösterip üstüne de Alevi katliamlarını meşrulaştırmayı denediler. Şimdi de Alevi açılımı peşindeler, bu tabloya rağmen değil, bu tablonun üzerine.

Türkiye’de henüz Kürt açılımının nereye doğru seyredeceğinin tam olarak kestirilemediği ama büyük rüzgarlar estirildiği sırada soL, AKP’nin bir Alevi açılımına da hazırlandığı bilgisini edinmiş, Mayıs ayından bu yana devam eden bu hazırlıklar henüz hızlanmadan önce de konuyu gündeme getiren tek yayın olmuştu.

Bu başlıkta henüz sessizlik sürerken düzen cephesinden alttan alta hızlı adımlar atılmaya başlandı.

Hacıbektaş’taki açılış, Bingöl’ün Bahçeli’ye hediye ettiği bağlamanın ötesinde bir hazırlık var.

soL’un pazartesi değerlendirmeleri serisinin ilkinde, AKP’nin Alevi açılımının arka planına ve nasıl bir zeminde hareket edildiğine işaret edeceğiz.

Yeni Osmanlıcılık göz karartırken gelen hamleler

Öyle bir çiğlik, öyle bir çürüme var ki…

“…Bunlar İran-İsrail savaşı sonucunda doğacak "güç boşluğunu" doldurmanın hayalini kuruyor, "Bize fırsat doğuyor, önümüz açılıyor..." diyerek ellerini ovuşturuyorlardı. Akılları sıra ABD veya İsrail İran'a vuracak, bize de gün doğacaktı. E tabii, "Osmanlı'yı kursun da isterse ABD kursun..." demenin doğal sonucu budur.”

Bu sözleri AKP ikiyüzlülüğü canına tak eden, bunu ortaya koymaya çalışan bir muhalif yazar kaleme almadı.

Yılların yandaş yazarlarından, Sabah gazetesi yazarı Salih Tuna’nın sözleri bunlar.

Öyle gözü dönmüş bir pasta aşkı, öyle gözü dönmüş bir gericilik ki bu, soykırımcı dedikleri İsrail’in İran’ın belini kırmasını, İran’ı yok etmesini dört gözle beklediler.

İran İsrail tarafından un ufak edilecek, İran’ın çözülüşünden Türkiye güçlü çıkacaktı.

Tuna’nın sözünü ettiği Yeni Osmanlı hayali tam da burada filiz veriyordu çünkü.

Gece gündüz İsrail’e soykırımcı diyen gericilerin Şii düşmanlığı, İsrail düşmanlığının önüne geçiyordu sonuç olarak. Sadece dinsel nedenlerle değil, güç ve para ihtirası nedeniyle de.

O yüzden İran İsrail tarafından vurulurken Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, şunları diyordu:

“İran’ı İslâm dünyasının istikrarını bozacak emperyal güç haline getirerek İslâm dünyasının başına bela etmek istiyorlar. İslâm'a karşı İslâm Savaşı’nın kalıcı tohumları ekiliyor İran güçlendirilerek ve bölgenin başına bela edilerek…”

Aynı yazıda “Batı’nın İran’ın Irak’a yerleşmesini, Suriye’de yarım milyon Sünnî Müslümanı kıtır kıtır doğramasını, Yemen’i, Beyrut’u, Körfez ülkelerini işgal etmesini sağladığı” da iddia ediliyordu.

Tuna isyanında haklı, bu kadarı da ahlak sorunuydu gerçekten…

Üstelik bu sadece İran başlığında karşımıza çıkan bir durum da değil. Filistin’de de Suriye’de de aynısını görmüyor muyuz?

Suriye’ye dönelim, Esad’ın ABD-İngiltere-İsrail damgasını taşıyan operasyonla iktidardan düşürüldüğü günlere.

Aynı cenahtan zafer naraları geliyor, her yanı kaplıyordu.

Tam da aynı günlerde alevlenen bir tartışma daha başlatıyordu gericiler, “Siyasal Alevilik” diye.

Zamanlama tesadüf değildi.

Esad üzerinden Aleviler hedef alınıyor, Suriye’de Alevilerin kafasını kesen HTŞ’ye destek verilmesi tepki çekmesin diye ön alınıyordu.

Hem İran’da hem Suriye’de İsrail ile aynı pozisyonda yer almayı sorun etmeyen iktidar yanlıları bu tablonun tam karşısına Türkiye’deki Alevileri yerleştiriyordu.

Şii, Nusayri, Alevi hepsi bir ve aynı şeydi ve İsrail ve ABD hepsinden daha iyiydi.

Yeni Şafak şu haberi bir işaret fişeği olarak geçiyordu örneğin: “İran’ın fitne ateşini yakmasının ardından Esed destekçisi Nusayrilerin ‘Siyasal Alevilik’ provokasyonları başladı. Hamaney'in kaos çıkartan açıklamalarının ardından Nusayriler Suriye'de karışıklık çıkartmak için sokağa döküldü. Türkiye'deki Şia ve Esed’in etki ajanları da Şebbihaların işkencelerini ‘Alevi katliamı’ olarak pazarlıyor.”

Bununla başladı, gerisi geldi. Alevileri hedef alan bu saldırılar uzun süre devam etti.

İstediklerini kısmen de olsa aldılar.

Suriye’de cihatçı katliamlarına verilen desteğe Alevilerden beklenen tepki gelmemiş, bu hedef göstermelere yanıt verilmemişti.

İran darbe aldı, Esad devrildi, Aleviler sindirildi: Açılım için tam zamanı

Ancak AKP’nin, düzenin taktiği sadece saldırı ve sindirme üzerine değil, aynı zamanda kuşatma, kapsama, parça koparma ve ittifak dağıtma üzerine de kurulu.

Burada kuşatma, kapsama, parça koparma artık daha iyi anlaşıldı, ittifak dağıtma ve kurma başlığını unutanlara ise hatırlatma: Ergenekon sürecinde liberaller, Yenikapı ruhunda tüm düzen partileri, Gezi günlerinde “darbeyi görenler” akla ilk gelenler.

Bu konuda hep maharetli oldu AKP.

Tüm bu saldırıların üzerine Kürt açılımının ardından bir de Alevi açılımının eklenecek olmasında tam da bu yüzden bir tuhaflık yok düzen açısından, tamamlayıcı bir yön var.

AKP iktidarı, İran ve Suriye’de asıl kazanan İsrail ve ABD olurken yine de bu durumu kendi zaferi gibi sunmaya çalıştı.

Bunun bir nedeni yukarıda özetlediğimiz tablo. Bir diğer nedeni de bölgede yakaladığını düşündüğü fırsata her açıdan meşruluk katma.

Tam da bu yüzden İran ve Suriye’deki hamlelerin Türkiye’de Alevileri kuşatma adına gayet elverişli bir tablo yarattığını düşünüyorlar.

Tıpkı Kürt açılımında olduğu gibi bu açılımda da bir dış, bir de iç yön var.

Hem Yeni Osmanlıcılık oynayacaklar hem de demokratçılık…

Alevi açılımında Kürt kartı

Hatırlayalım, Suriye’de Esad iktidarı hedef alındığında hem Kürt milliyetçileri hem de AKP iktidarı ellerini aynı anda ovuşturmuştu, tıpkı İran’da olduğu gibi.

Türkiye’de de cumhuriyet düşmanlığı ve Yeni Osmanlıcılık zemininde, Sünni İslam yorumumun merkezinde olduğu bir “kardeşlik planında” ortaklaştılar. En azından gittiği yere kadar...

İktidar şimdi buradan aldığı ilhamla yeni bir hamlenin hazırlığında.

Burada yukarıda tarif edilen ortaklığı sahaya sürecekleri kesin.

Tek başına Alevi düşmanı gericilerin, Alevi katliamcısı faşistlerin bir açılım yapması ya da etkili bir açılım denemesi zor, devşirmelerle de bu sürecin güçlü ilerlemesinin sınırları var.

AKP’nin bu noktada da Kürt açılımında kendine ortak ettiği gücü, uzun süredir Alevi örgütleri içinde ağırlığını artırmasını da fırsata çevirerek kullanmak isteyeceği ortada.

Alevilerin asıl zaafı ne?

Kağıt üzerinde AKP bu konuda bir önceki Alevi Açılımı sürecine göre daha avantajlı görünüyor olabilir.

Bunun bir nedeni bu tabloyken, diğer nedeni de gericilerin sürekli hedef gösterdiği “Siyasal Alevilik” tarifine rağmen, Alevilerin siyasallaşmasının bir önceki çözüm sürecinin de gerisine düşmüş durumda olması. 

Özellikle AKP iktidarının gericiliğin gazına ilk bastığı dönemlerinde Alevi dinamiği oldukça kitlesel mitinglere imza atarken, bu dinamik uzun süredir böylesi bir direnç örgütlemekten uzak görünüyor.

Bunun nedenlerinden birisi, Alevileri yıllarca kendi deposu olarak gören CHP’nin mevcut durumu.

Yılllarca Alevi dinamiğinin solla kurduğu bağı zayıflatan ve düzen içinde tutma görevinin ana halka olan CHP, bir süredir tabiri caizse AKP hamleleri karşısında sadece sürükleniyor. Bu başlıkta da ötesini yapabileceklerini gösterir bir işaret bulunmuyor.

Burada DEM’in olası rolünü yukarıda açmıştık.

İktidar ve ortakları tüm bunları fırsata çevirmeyi deneyecekler, bu kesin.

Hacıbektaş’taki MHP gövde gösterisi, AKP’nin kurduğu paravan Alevi kurumu üzerinden güçlü bir Alevi çıkışına hazırlanma niyeti tam da bununla ilgili.

İddialara göre Bahçeli 29 Ekim’de, geçtiğimiz yıl Kürt açılımında olduğu gibi “güçlü” bir çıkış yapacak.

Bu çıkışı ise yine AKP’nin komisyonu ve Alevilere yönelik ek adımlar izleyecek.

Bunun sınırları olduğu muhakkak.

Geçtiğimiz günlerde bu konuda soL’a konuşan Alevi kurumları temsilcileri bu başlıkta net bir tutum ortaya koydular. 

Bu başlangıç için önemli ama daha ötesine ihtiyaç olduğu ortada.

Çıkış nerede?

Türkiye’de düzenin açılım adlı yeni saldırı hazırlığı, CHP’nin ve DEM’in Alevi direncini düzen içine çeken ve etkisizleştiren hamleleri ortada olsa da Alevi dinamiğini tümüyle düzenin hizmetine koşmak pek kolay değil.

Burada cumhuriyet ve laiklikle kurulan güçlü bağ, devrimcilerin yıllardır kesintili de olsa süren siyasi etkisi ve müdahalesinin kuşkusuz önemli bir rolü var.

Üstelik Alevi dinamiğini Yeni Osmanlıcılığa ikna etmenin sınırları olduğu muhakkak.

Sonuç olarak şimdi düzen tüm renkleriyle Kürt açılımının yanına güçlü bir Alevi açılımı eklemeye hazırlanıyor.

Üstelik bunu ciddi bir yönetme krizi yaşadıkları bir tabloya rağmen yapıyorlar. Aslında “rağmen” değil tam da bu nedenle yapıyorlar demek daha doğru.

Burada bölgesel gelişmelerin ellerini kolaylaştırdığını düşünmelerine rağmen, yine de işlerinin kolay olmadığını gösterebileceğimiz bir zemin var.

Bu adlı adınca cumhuriyetçilik ve laiklik merkezli bir hatla, bu hattı emek eksenli bir karşı çıkışla büyütmekle mümkün.

Şimdi en önemli ihtiyaç tam da bu yanıt için harekete geçmek.

                                                        /././

İngiliz aktivist Ali Kemal ve torunları…-Berkay Kemal Önoğlu-

İngiliz Kemal’in tek torunu İngiliz başbakanı mı oldu yoksa fikri takipçileri, manevi torunları bugün hala vatan satmanın, teslimiyetin teorisini parçalamaya devam mı ediyorlar?

Eylemciyi eylemin içeriğinden, amaçlarından, taşıdığı hassasiyetten koparan, sahip olunan ideolojiyi ve programı aynı anda yadsıyan bir 21. yüzyıl tanımı “aktivist”. Belki önceki yüzyılda da kullanıldığı oldu ama bugün kendinde barındırdığı anlama ancak bizim çağımızda ulaştı. Kelime tam manasıyla ruhunu 21. yüzyılda buldu.

Her şeye rağmen, aktivistin dilimizde karşılığı “eylem”’den “eylemci” olunca, ne İslamcı kesimlerin sahiplenmesi ne de ana akım medyanın gönül rahatlığıyla korkmadan kullanması kolay oldu. Önce ürktüler, bir denemeleri, görmeleri gerekirdi.

Denediler ve gördüler.

Sonunda kelimenin yukarıda ifade edilen anlamına bile rahmet okutacak şekilde bıktırasıya, hepsi bir günde “aktivist” oluverdiler. Türkiye’deki sefil medya düzeninin önde gelen kalemleri ve iki yüzlü iktidarın bitmeyen mağduriyet hikayeleriyle sınırsız prim yapan azılı sosyal medya trolleri için gün işte bugünmüş…

Koştura koştura kendilerini Filistin aktivizmine bıraktılar.

***

İngiltere’nin sabık başbakanı Boris Johnson’ın büyük büyükbabası, Damat Ferit hükümetinin üç aylık Dahiliye Nazırı gazeteci Ali Kemal’i bilmeyen yoktur. Zamanında Ali Kemal’in hayatı ibretlik bir sonla noktalansa da geçen bir asırda torununun İngiliz hükümetinin başı konumuna gelmesi tarihin bir cilvesi olmanın ötesinde, sonuna kadar hak edilmiş bir sıfatın da bir nevi sağlaması olmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucusu Ali Kemal’in adı daha o zaman çoktan “İngiliz Kemal”e çıkmıştı…

Ali Kemal, İzmir’in işgali sonrası geldiği İçişleri Bakanlığı görevinde Milli Mücadele’nin azılı bir düşmanı, manda ve himaye fikrinin yılmaz bir savunucusu olarak hareket etti. Peyam-ı Sabah gazetesinde ardı ardına yayınladığı makalelerinde de, İçişleri Bakanı sıfatıyla altına imza attığı yönerge ve talimatnamelerde de Milli Mücadele’yi mahkum ediyor, onunla mücadeleye girişiyordu. Emperyalist işgale karşı kurulan Müdafaa-ı Hukuk cemiyetlerinden, “halkı haraca kesmekten başka iş görmeyen, emirsiz, saygısız ve kanunsuz heyetler” şeklinde bahsediyordu. O’na göre işgallerden ne derece üzülürse üzülsün, hükümet o sıralarda savaşa tutuşamaz, varlığını ancak siyaset yoluyla savunabilirdi. Bunun için de Kuvâ-yi Milliye “öğütle olmazsa zorla” yola getirilmeliydi…

Bugünden bakınca tuhaf gelebilir ama bilin ki Ali Kemal ve O’nun gibi daha niceleri saf kötü oldukları için değil, düşünüş biçimleri onları ancak ve ancak o tür bir yola sevk ettiği için vatan haini oldular. Osmanlı liberali dünyayı görüp değerlendirdiği çerçeve çoğunlukla daha fazlasına müsaade etmediği için teslimiyetçiydi. İşgalci güçlerin insafına başvurmaktan, boyun eğmekten, kendisini onların gözünde kabul edilebilir kılmaktan, şirin görünmeye çalışmaktan başka çare göremiyordu. İşgale karşı savaşmak, mücadele vermek bir seçenek değildi. Buna inanıyordu.

Ali Kemal 12 Şubat 1919’da Sabah gazetesinden haykırıyordu galip efendilere:

“Kendini idareye ekonomik, bilimsel, siyasi ve medeni olarak yeterli olamayan bir topluluğu, haydi git istediğini yap diye başıboş bırakmak ne ilerleme fikrine ne insaniyete hizmet eder, aksine bu dünyada kargaşa ve zararları artırmanın yanında çağın gereklerine ulaşamamak anlamına gelir.”

İngiliz Kemal Anadolu’da yaşanan felaketin üstesinden tam teslimiyetle, galip devletlerin yol göstericiliğinde ve onların himayelerinde gelinebileceğini düşünüyordu. Elbette onun kalemiyle esasta yalvarıp dil döken ise Padişah Vahdettin oluyordu. Vatanı satmanın adı siyaset olmuştu.

Tanıdık geliyor mu?

İngiliz Kemal’in tek torunu İngiliz başbakanı mı oldu yoksa fikri takipçileri, manevi torunları bugün hala vatan satmanın, teslimiyetin teorisini parçalamaya devam mı ediyorlar?

***

7 Ekim’in ikinci yıldönümünü geride bıraktığımız günlerde gündeme gelen ateşkes anlaşması ile birlikte Ali Kemal’in manevi torunlarının şöyle bir göğüslerini şişirdikleri ve “biz demiştik” demeye başladıkları gözlerden kaçmıyordur herhalde.

On yıllardır sistematik biçimde toprakları ellerinden alınan, kendisine yaşam hakkı dahi tanınmayan, dünyadan izole edilen, yoksulluğa ve açlığa mahkum edilen Filistin halkı 7 Ekim 2023’te, Hamas öncülüğünde bu sessiz cinayete boyun büküp rıza göstermeyeceğini bütün dünyaya ilan etmişti.

7 Ekim’e giden süreçte İsrail'in on yıllara yayılan işgal adımlarıyla oluşmuş statükonun Türkiye dahil hiçbir çevre ülkenin umurunda olmadığı ve Filistin meselesinin yalnız belli dönemlerde iç siyasete meze edilecek şekilde değerlendirildiği artık açıkça ortadaydı.

Öyle ki 2020’de BAE ve Bahreyn’in İsrail ile vardığı İbrahim Anlaşmaları’nın ilerleyen yıllarda diğer müslüman nüfuslu ülkelere yayıldığı ve 7 Ekim öncesinde de Suudi Arabistan ve Türkiye’nin İsrail’le yakınlaşma adımlarını hızlandırdıkları bilinen bir gerçek.

İşte bu koşullar altında, Netanyahu'nun planlanmış Türkiye ziyaretinden çok kısa bir süre önce patladı Aksa Tufanı. Filistinlileri daha onlar yaşarken diri diri gömmek isteyenlere direnişçiler izin vermedi. İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük direnişlerden birine imza attılar, üzerlerine düşeni, ellerinden geleni fazlasıyla yaptılar…

***

Bugün ateşkes anlaşmasına “evet” dedikleri için Filistin halkını yargılamaya kimsenin hakkı yok.

Trump Planı’ndan çok önce, geçtiğimiz yıl, “kolu kanadı kırıldı”, “liderliği kalmadı”, “bitti” denilen Filistin Direnişi bir esir değişim organizasyonunu bile büyük bir gövde gösterisine dönüştürmüştü. Kassam Tugayları o günlerde İsrail’in ve Amerikancı Türkiye hükümetinin heveslerini kursaklarında bırakmıştı adeta. İsrailli esirler Filistin direnişçilerini alınlarından öperek ayrılıyorlardı Gazze’den.

Aradan geçen zamanda direnişin öne çıkan savaşçı kadroları birer birer öldürüldüler, tasfiye edildiler. Büyük bir kısmı siyasi ayak oyunlarıyla, çaresiz bırakılarak sindirilip arka plana ittirilmeye çalışıldılar. Sonunda suikastlar ve soykırım politikası Hamas içindeki savaşkan olmayan kanadın, pragmatistlerin ve bu ABD dayatması anlaşmanın da önünü açmış oldu.

Evet bu anlaşma bir sömürge planı ve düpedüz ABD dayatmasıdır. Fakat gelinen noktada Filistin Direnişinin kazanımları, dünya kamuoyunda uyandırdığı yankı ve en önemlisi de soykırımın öyle veya böyle durdurulması önceliği asla ama asla görmezden gelinmemeli.

Filistin ve Filistinliler her durumda haklı!

Ama bu plan için Trump’a gönüllerinin Nobel barış ödülünü, sevinç çığlıkları içinde takdim eden AKP’li kalemlere ne demeli?

Soykırımın faili konumundaki ABD’ye açık çek verip Filistin Direnişinin ayak altından çekileceğine şükür namazları kılanlar?

İsrail ile ilişkilerin kaldığı yerden ve daha güçlü şekilde devam edeceğini müjdeleyenler?

Peki ya fırsattan istifade Aksa Tufanı’nı mahkum edip karalamaya kalkanlara ne söyleyeceğiz?

Filistin Direnişi yaşamaya devam edecek elbette.

Ama maalesef İngiliz Kemal’in manevi torunları da daima içimizde yaşıyor…

Soykırım için timsah gözyaşları döküp esasta İsrail’in kaybolan itibarını dert edenlere de,

İsrail’e 7 Ekim’i yaşattıkları için direnişçileri 8 Ekim’i düşünmemekle itham edenlere de,

Sumud’a kişisel “ikbal”leri için katılıp daha uçakta, saniyesinde kendilerini çay çorba edebiyatına vuran “aktivizme” de lanet olsun!

                                                            /././

Vergi rekortmenleri açıklandı: Patronlar yok, futbolcular ve YouTuberlar zirvede

Sivas’tan Konya’ya, Adana’dan Bolu’ya kadar açıklanan listelerde patronlar değil futbolcular, müzisyenler ve YouTuber’lar öne çıktı.

2024 yılı gelir vergisi rekortmenleri il bazında açıklanmaya başladı. Listeler patronların sanayi kentlerinde dahi vergi ödemediğini ortaya koydu.

Sivas Defterdarlığı’nın verilerine göre kentte en çok vergi ödeyen ikinci isim Sivasspor’un Yunan orta saha oyuncusu Charilaos Charisis oldu. Charisis, gelirine karşılık 7 milyon 650 bin lira vergi ödedi.

Konya’da da tablo benzer. Konyaspor’un Brezilyalı yıldızı Guilherme Haubert Sitya 12 milyon 567 bin lira vergi ödeyerek listenin 12. sırasında yer aldı. Takım arkadaşları Alassane Ndao (6 milyon 713 bin lira) ve Adil Demirbağ (3 milyon 883 bin lira) da ilk 50’ye girdi.

Adana Defterdarlığı’nın verilerine göre A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Vincenzo Montella, maaş ve huzur hakkı gelirleri üzerinden 60 milyon 814 bin lira vergi ödeyerek kentin vergi rekortmeni oldu.

Bolu’da açıklanan listede ise tablo bambaşka bir boyut kazandı. Youtube'da kamp videoları paylaşan Burcu Atik, 8 milyon 206 bin lira vergi ödeyerek kentin gelir vergisi rekortmeni oldu.

İstanbul'da ilk 100 listesindeki 86 kişi adını gizlemeyi tercih etti. Kalan 14 kişilik listede müzisyen Kenan Doğulu'nun, bireysel servet bakımından Türkiye'nin en zengin 43. ismi olan İnan Kıraç'ı geride bırakması dikkat çekti.  

Türkiye’de tarımsal üretimin önemli bölümü gerçekleştiren ve sanayisiyle öne çıkan kentlerde, yalnızca 12 milyon lira vergi ödeyen bir futbolcunun listenin üst sıralarında yer alması, türlü teşvik, imtiyaz ve muafiyetler tanınan patronların elde ettikleri zenginliğe kıyasla neredeyse vergi ödemediğini bir kez daha ispatladı.

Asıl rekortmen halk

Patronlar indirimler, teşvikler, prim afları gibi uygulamalar sayesinde vergi yükünden korunuyor.

Devletin sağladığı teşvikler ve kamu destekleri, yatırımların önemli bir kısmını sermayeye aktarırken, zararı emekçilerin sırtına yüklüyor.

Ücretlilerin gelir vergisi ve dolaylı vergiler (KDV, ÖTV) üzerinden ödediği tutar, sermayenin yükünün çok üzerinde.

Gerçek rekortmenler her ay maaşından vergisi kesilen, KDV ve ÖTV ile her alışverişte hazineyi dolduran milyonlarca emekçi.

Vergilerin tamamını işçi sınıfı öder -Burcu Başak-(https://haber.sol.org.tr/haber/vergilerin-tamamini-isci-sinifi-oder-394584)

                                                       ***

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Şubat 2026-

Bir anketin düşündürdüğü -Aydemir Güler-  Özetle “güç kimde” sorusunun yanıtı üzerinden düzene ikna olma hali, hayli titrek. Bu titreklikten...