Koç Holding: Hem yerli hem işbirlikçi + 100 yıllık sömürünün gösterilmeyen bilançosu: Rahmi Koç'un anlattıkları ve anlatmadıkları -soL-


Koç Holding: Hem yerli hem işbirlikçi -Orhan Gökdemir- 

Aile tarihinin dersi şuydu; politikacılar geçici, Koç Ailesi kalıcıydı. Kürkçü dükkanının sahibi onlardı. Yola yerli olarak çıkmışlar ve yolu en büyük işbirlikçi olarak tamamlamışlardı. Bu tarih onların desteğine ihtiyaç duyan politikacılara da yol gösteriyordu. İlerlemek için hem yerli hem işbirlikçi olmak şarttı.

Koç Holding ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki ilişkiler, cumhuriyetin ilk yıllarındaki "yerli burjuvazi" yaratma politikalarına dayanıyor. Zaman zaman gerilimler yaşansa da stratejik alanlarda derin işbirlikleri ve karşılıklı bağımlılıkla gelişen bir tarih bu.

Devlet, savunma ve otomotiv gibi kritik alanlarda yerli üretimi teşvik gerekçesi ile Koç Grubu'nu destekledi. Koç Savunma ve Ford Otosan gibi kuruluşlar bu işbirliğinin verimi oldu. Özelleştirmelerle semirdi, zamanla şirketin kombine gelirleri Türkiye milli gelirinin yüzde 10’una ulaştı.

Devletin KİT özelleştirme süreçlerinde Koç Holding önemli rol oynadı. TÜPRAŞ gibi büyük kamu işletmeleri bu dönemde holding bünyesine katıldı.

Siyasi iktidarlarla üst düzey temasları her dönem devam etti. MHP lideri Devlet Bahçeli ile Ali Koç arasındaki yakın temaslar ve Suna Kıraç'a verilen Devlet Üstün Hizmet Madalyası bu diyalogların sembollerindendir.

Vehbi Koç, Cumhuriyet Halk Partisi'nin kuruluşundan itibaren partinin kayıtlı bir üyesiydi. Devlet partisine yakınlaşmakta sakınca görmemişlerdi. Ancak bu ilişki Demokrat Parti ile bir krize dönüştü. Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara gelmesiyle birlikte iş dünyasından CHP'li birçok isim DP'ye geçerken, Vehbi Koç ayak sürümüştü. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve DP'nin Başbakanı Adnan Menderes'in Koç'u DP'ye geçmeye zorlaması nedeniyle bazı tatsızlıklar yaşandı. Vehbi Koç bu siyasi baskılar nedeniyle 1928'den beri yürüttüğü Ankara Ticaret Odası Başkanlığı görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Sonra bir orta yol buldular, işler sıkıntısız devam etti.

1960’lı yıllarda sol bir rüzgâr esmeye başlayınca Koçlar da bu rüzgârı perdeleyecek ilişki arayışına girdi. Vehbi Koç’un 1967 yılında İlim Yayma Cemiyeti iftar yemeği organizasyonları bu arayışın ürünüydü. Gelenek halen Ali Koç tarafından sürdürülüyor. Ali Koç, dedesi Vehbi Koç'un yıllar önce başlattığı gelenek uyarınca İlim Yayma Cemiyeti ile ortaklaşa düzenlenen iftar ve öğrenci buluşması organizasyonlarında yer almaya devam ediyor. İlim Yayma Cemiyeti Türkiye gericiliğinin ve Laik Cumhuriyet düşmanlığının odaklarından biri.

Cuntanın emrinde

Türkiye gericiliği 12 Eylül darbesini sevinçle karşıladı. En sevinçlisi ise Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’tu. 12 Eylül'ün hemen ardından darbenin lideri Kenan Evren'e gönderdiği mektup, darbenin neyi amaçladığını ve kimleri rahatlattığını net şekilde gözler önüne sermeye devam ediyor. İşçi sınıfının örgütleri 12 Eylül darbesinin ardından kapatılmış, darbeyi destekleyen patronlar da böylece "derin nefes" almıştı.

Darbenin ardından Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’un darbenin lideri Kenan Evren'e gönderdiği mektup şöyleydi:

“Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatını teçhiz ederek ve kuvvetlendirerek imkanlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler, sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinmeli, hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”

Bir Koç Fethullahçılarda diğeri MHP'de

Koç ailesinin AKP döneminde iktidar ortağı olan Fethullahçılarla ilişkisi de herkesin bildiği sırlardan. Ailenin erken ölen reisi Mustafa Koç’un 2014 yılında verdiği röportaj bu açıdan oldukça çarpıcı. Mustafa Koç bu röportajında, Türk ekonomisinin yüzde 10’luk kısmına önderlik ettiklerini ve bu bağlamda Cemaat ile ilişkileri olduğunu doğruluyor. Yine aynı röportajda, ABD ziyaretlerinde yaptıkları yüz yüze görüşmeden ve başka bir zamandaki telefon görüşmelerinden bahsediyor. Bunlar Koç Ailesi'nin Fethullahçılarla yakın ilişkiler içerisinde olduğunu doğruluyor.

Fethullahçıların bir etkinliği olan Türkçe Olimpiyatları 2003 yılından itibaren düzenlenmeye başlanmıştı. Olimpiyatlar tarikat açısından bir prestij ve meşruiyet kaynağıydı; bu organizasyonlar Türkiye sermaye sınıfının yayılmacı arzularıyla da örtüşüyor, yayılma kanallarına aracılık ediyordu. Olimpiyatlar, AKP-Cemaat ilişkisinin iyi olduğu günlerde, iktidar tarafından da açıkça destekleniyordu.

2013 yılında on birincisi düzenlenen olimpiyatların sponsorları arasında Koç Holding de bulunuyordu.

Koç Ailesi'nin, Fethullahçılarla ilişkisini gösteren asıl olay ise “Ananas Vakası” olarak biliniyor. Fethullahçılar Uganda’daki bir petrol rafinerisinin satışıyla ilgili Koç ailesine aracılık etmişti. Basında yer alan haberlere göre, tarikat Mustafa Koç’a Uganda anlaşmasını ve iyi ilişkileri simgelemek üzere bir ananas ve tespih göndermişti. Konuyla ilgili Fethullah Gülen ve bir yardımcısı arasında geçtiği iddia edilen görüşme de kamuoyuna yansımıştı. Kayıtta 2013 yılında Koç Holding’e ait Tüpraş'a yapılan maliye baskınından da bahsediliyor, konuyla ilgili Koç ailesinin önceden bilgilendirildiği ve ailenin de teşekkür ilettiği belirtiliyordu.

Bu haberler üzerine dönemin Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç bir röportaj vererek, Uganda’da herhangi bir rafineri ile ilgilenmediklerini belirtmiş, öte yandan cemaatten gelen ananas ve tespih hediyesini doğrulamıştı. Şöyle diyordu; “Bana ananas yollandı. Ben de aradım teşekkür ettim. Bu kadar basit. Bildiğiniz ananas yani, bu arada gayet de lezzetliydi…”

Ali Koç’un MHP aşkı ise Mustafa Koç’un Fethullahçı sempatisinden öte. Ali Koç, Fenerbahçe'deki başkanlık yarışında MHP ve Ülkü Ocakları’ndan gelen destek açıklamasına şöyle yanıt vermişti; “Benim MHP ile yakınlığım bilinen bir şey. Gönül bağım var.”

Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanı Ömer Şanlı, sosyal medya hesabı üzerinden Devlet Bahçeli'yle bir fotoğrafıyla birlikte “Mensubu olmaktan onur duyduğum Milliyetçi-Ülkücü Hareketin bir neferi ve Fenerbahçe Spor Kulübü Kongre Üyesi olarak; şahsım ve dava arkadaşlarım, gerçekleştirilecek Fenerbahçe Olağanüstü Kongresi’nde Sayın Başkan Ali Koç’a desteğimizin tam ve koşulsuz olduğunu tüm kamuoyuna ilan ederiz” paylaşımında bulunmuş, ardından MHP ve Ülkü Ocakları’na bağlı pek çok isim Koç’a yönelik desteklerini sosyal medyadan ilan etmişlerdi.

AKP ile yakın ilişkiler

AKP Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2025 yılında büyük patronlar Rahmi Koç ve Ali Koç'la Beştepe'de bir araya geldi, mutlu aile fotoğrafı verdi. Görüşme sonrası herhangi bir açıklama yapılmadı.

Bu mutluluk saçan fotoğraf içinde bir de Mısır bağlantısı saklıyordu. Erdoğan’ın “Müslüman Kardeşler”i tepelediği için düşman ilan ettiği Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi ile barışmak zorunda kalmasının ardından, 2022’de, Koç Holding şirketi Arçelik, Mısır'da beyaz eşya üretim tesisi inşa etmek için harekete geçmişti. Erdoğan açtığı kapıdan ilk onlar girmişti. Kapitalistler için barış da savaş da birer kâr kapısıydı. Türkiye ve Mısır arasındaki ilişkiler yeniden büyükelçilik seviyesine çıkarılınca Koç ailesi için bir Saray ziyareti şart olmuştu. Bu fotoğraf o ziyaretin fotoğrafıydı.

Muhaliflik, laiklik, cumhuriyetçilik falan hepsi hikâyeydi. Ülkenin gericilik kuyusunun dibine itilmesinin baş sorumlusu Koç ailesiydi. Dinselleşmeyi onlar istemişti, uygulamasının arkasında onlar durmuştu. Onların istediği dinselleşmeyi silah zoruyla yürürlüğe koyan 12 Eylül cuntası özünde bir sermaye organizasyonuydu. Turgut Özal tarafından hazırlanan ve darbenin ekonomik programı olan 24 Ocak kararları ancak darbe ile solun ve işçi sınıfının direncinin kırılmasının ardından uygulanabilmişti. Darbeyi emperyalist başkentler ve TÜSİAD el ele vererek yapmıştı. Vehbi Koç’un darbenin ardından Kenan Evren’e gönderdiği ve “emrinize amadeyim” diye biten mektup bu iş birliğinin en açık kanıtıydı.

Bu desteğin ve işlerin semeresini hep aldılar ve almaya da devam ediyorlar. Koç Holding, AKP’li yıllarda Türkiye’nin en büyük holdingi haline geldi. Kendi deyişleriyle holdingin üzerine birkaç holding daha eklediler.

Peki, muhalefet iddiası neye dayanıyor? Elimizde birkaç örnek olay var. Yıl 2001. Tayyip Erdoğan, Necmettin Erbakan’a isyan eden “Yenilikçiler” ile birlikte parti kurma hazırlığında. O tarihte ailenin reisi olan Rahmi Koç’a bu girişim hakkında ne düşündüğü soruluyor. ‘‘Bu iş para meselesidir’’ diyor, ‘‘Tayyip Bey'de çok para olduğunu öğrendik, 1 milyar dolar biriktirmişler, nasıl biriktirdilerse’’ diye devam ediyor. Rahmi Koç, Erdoğan'ın kendisini yenilediğine inanmadığını söylemeyi ihmal etmiyor. Bir tür sermaye sınıfına has geleceği görme yeteneği diyebiliriz. Eline “uluslar ötesi mahfillerde” bilgi notu tutuşturmuşlardır, tahmin edebiliriz.

Bu beyan üzerine küçük bir sürtüşme de oluyor. Erdoğan, Koç’u, iddiasını ispata davet ediyor. Nasıl ispat edecek? Koç Holding’den yapılan açıklamada, Rahmi Koç’un bu konuda özel bir bilgiye sahip olmadığı, medyadaki haberleri aktardığı vurgulanıyor. Sonra sulh sağlanıyor, AKP'li yıllara giriştir.

Mustafa Koç bu sürtüşmeler nedeniyle holdingin başına geçirildi. Bu nedenle büyük patronluğunun ilk yıllarında iyi ilişkiler kurduğu AKP'nin hedefi haline geldi, Fethullahçılara yakın olmakla suçlandı. Bir de “Beykoz Konakları toplantısı” var. İddiaya göre, Haziran Direnişi'nin sıcağında Mustafa Koç’un başını çektiği bir ekip Hüsamettin Özkan'ın Beykoz Konakları'ndaki evinde bir araya geldi. Konakta Aydın Doğan, Mustafa Koç ve o tarihte Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül gibi isimler de bulunuyordu. Yandaş medya Mustafa Koç'un AKP’ye karşı yeni bir siyasi oluşum peşinde olduğundan işkillenmişti. Direniş sırasında Divan Otel’in kapılarını vatandaşlara açan da o değil miydi?

Bu itiş kakış 17-25 Aralık döneminde bir kez daha yaşandı. Fethullah Gülen ile Mustafa Koç buluşmuş, ülke meselelerini konuşmuştu. Bu görüşme de kayda alınmıştı. Gülen, Mustafa Koç'a Divan Otel nedeniyle yapılan vergi denetimleri ile ilgili “bir şey yapamazlar” diyor, görüşmelerini de “büyük patrona duyurmaması” tavsiyesinde bulunuyordu. Telefonda Fethullah Gülen’e rapor veren kişi, Mustafa Koç’la görüştüklerini ve Gülen tarafından gönderilen tesbihi teslim ettiklerini anlatıyordu. Telefondaki ses Mustafa Koç'a gönderilen “ananası” da rapor etmeyi ihmal etmiyordu. Yandaşlara göre ananas, ballı ihalelerden birinin kod adıydı. Tapelerden birinde Erdoğan'ın Koç Holding'in aldığı gemi ihalesini iptal ettirmeye çalıştığı da anlaşılıyordu.

Mustafa Koç bu kavgadan birkaç yıl sonra kalp krizi geçirerek öldü. Öldüğü günden önceki gece Ankara’da Erdoğan’ın konuğuydu. Sarayda gerçekleşen kabulde, Mustafa Koç ile birlikte Ali Koç da hazır bulunmuştu. Görüşmeden sonra İstanbul'a döndü, oldukça mutlu görünüyordu. Mutluluğunun sebebi bilinmiyor. Tayyip Erdoğan’a sordular, şöyle anlattı: “Bir gün önce Mustafa Bey ve Ali Bey bendeydiler. Hatta şakalaştık. Kilo verme sürecini kendisiyle paylaştık. Hatta latife yaptık. ‘Ne yaptın alkolü azalttın mı’ dedim. ‘Azalttım’ dedi. ‘Bunu hepten bırak dedim’…” Bir de komşu ülkelerle ticari ilişkiler ve Altay Tankı projesi konuşulmuştu. Demek ki düzenin zirvesinde kavga tali, barış esastır.

Koç, 2003’e kadar dayanıklı tüketim malları üretip satıyordu. Amerika’nın en büyük otomobil üreticisi olan Ford’un Türkiye temsilcisiydi. Arada turizm alanına el atmıştı. Buzdolabı ve otomobil üretiyordu. Fakat en büyük sermaye grubu haline gelişleri AKP’li yıllarda oldu. Harp sanayine bu dönemde girdiler. Nurol Holdingi çıkardılar Koç’ları aldılar, Tayyip Erdoğan sayesindedir. Tüpraş, Yapı Kredi gibi bonusları saymıyoruz bile. Bu inanılmaz kârlar dönemidir. Mustafa Koç’tan sonra yerine geçen Ömer Koç da AKP iktidarıyla ilişkileri iyi tutmayı başardı. Holding AKP döneminde kârlılıkta rekorlar kırdı. Yoksullar arttıkça kârlar da arttı.

Bunun karşılığı büyük basın aracılığıyla, ki amiral gemisi Hürriyet’ti, Tayyip Erdoğan’ın ve dinselleşmenin desteklenmesidir. Tayyip Erdoğan’ı iktidara ve cumhurbaşkanlığına taşıyan Hürriyet gazetesi ve Aydın Doğan’dı. Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına geçirenler de onlardı. Aydın Doğan ise hep Koç ailesinin taşeronu oldu. Tabii muhalefette de seçilmişler var. Mustafa Sarıgül ve Hayri İnönü Kemal Kılıçdaroğlu’nun eline aile tarafından tutuşturuldu. İstanbul Belediyesi’ne karşı hep bir duyarlılıkları vardı. Ekrem İmamoğlu da ailenin adamlarından biri olarak siyasal hayata atıldı. 

Ekrem İmamoğlu hayata Koç gibi başladı

Koç ailesi Tayyip Erdoğan ve Kemal Kılıçdaroğlu yanında bir de Ekrem İmamoğlu’na yatırım yaptı. Ekrem İmamoğlu, İstanbul’un kenarındaki bir ilçenin belediye başkanlığından Büyükşehir Belediyesi'nin patronluğuna öyle zıpladı. Oradan da Cumhurbaşkanlığına yatay geçiş yapmaya hazırlanıyordu.

Tabii tek başına tanrının desteğinin bu iş için yetmediğini biliyoruz, yanı sıra sermaye desteği şarttır. İmamoğlu, Koç ailesinin üyeleriyle görünmekten hoşlanıyor. Erken göçen Mustafa Koç’un “yakın” arkadaşıydı. Beylikdüzü’ne başkan seçildikten sonra da Koç ailesiyle ilişkilerini sürdürdü, fotoğrafları var. Partisinin Genel Başkanı da çok seviyordu aileyi. 2018 yılında Ali Koç'u aday yapmayı arzu etti. Ailenin kapısını çaldı. Aile Ali Koç yerine Ekrem İmamoğlu’nu işaret etti. İmamoğlu vakası böyle ortaya çıktı.

Tayyip Erdoğan Ankara ve İstanbul belediye başkanlarını görevden alınca, adı geçen belediye meclislerinin yeniden başkan seçmesi gereği doğdu. Seçilme ihtimali olmasa bile, CHP’nin de aday göstermesi gerekiyordu ve o aday Ekrem İmamoğlu oldu. Hazırlıklıdır, defterde adı ilk sıraya yazılmıştır, rastlantı sayamayız.

İmamoğlu 2019 yılının 31 Mart’ında seçimi kazandı ama mazbatayı verir vermez geri aldılar. AKP İstanbul’u teslim etmek istemiyordu, hukuksuz bir biçimde seçimin yenilenmesine karar verdiler. Aile, İmamoğlu’nun kısa süren o ilk Büyükşehir Başkanlığına bir ziyaret sığdırmayı başardı. Mayısın ilk haftasında Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç ve Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Levent Çakıroğlu İmamoğlu’nu ziyaret etti. Bir saat hâl hatır sorup ayrıldılar, nezaket ziyaretiydi.

Bu tarihin dersi şuydu; politikacılar geçici Koç ailesi kalıcıydı. Kürkçü dükkanının sahibi onlardı. Yola yerli olarak çıkmışlar ve yolu en büyük işbirlikçi olarak tamamlamışlardı. Bu tarih onların desteğine ihtiyaç duyan politikacılara da yol gösteriyordu. İlerlemek için hem yerli hem işbirlikçi olmak şarttı. 

/././

100 yıllık sömürünün gösterilmeyen bilançosu: Rahmi Koç'un anlattıkları ve anlatmadıkları -Emre Alım-

Koç Holding, 100. yılında gazete sayfalarında pembe bir başarı tablosu çizdi. Rahmi Koç anlattı, sömürünün üzerini örtmeyi denedi ama olmadı. soL, Koç'ların parlatılan o vitrin arkasında gizlediği ve çarpıttığı gerçeklere tarihsel kayıtlar ve ekonomik verilerle mercek tuttu.

Türkiye’nin en büyük sermaye grubu Koç Holding, bu yıl 100. kuruluş yıl dönümünü kutluyor. Bu kutlama zincirinin medya ayağındaki en dikkat çekici halkası ise geçtiğimiz günlerde Oksijen gazetesinin adeta bir "Koç Gazetesi" işlevi görerek çıkardığı iki ayrı özel ek oldu. 

Gazetenin neredeyse tüm kadrosunun holdinge övgüler dizdiği bu çalışmada en çok geniş kapsamlı Rahmi Koç röportajı dikkat çekti. Holdingin krizlerden nasıl "muaf" kaldığını, siyasetten güya nasıl uzak durduğunu ve vergi "fedakarlıklarını" parlatma görevi Koç'ların en büyüğüne düştü.

Ancak parlatılan bu vitrinin arkasında farklı bir gerçeklik yatıyor. soL, Rahmi Koç’un röportaj boyunca öne sürdüğü iddiaları, çarpıtmaları ve "nasihat" adı altında sunduğu alayları tarihsel kayıtlar ve güncel ekonomik verilerle masaya yatırdı. 

TÜPRAŞ'ın özelleştirme öyküsünden holding şirketlerinin binde birlerde kalan fiili vergi oranlarına kadar, 100 yıllık bu hikayenin arkasındaki gerçekleri gözler önüne seriyoruz.

Koç bu güce nasıl erişti?

Koç Holding bugün kendi başına bir sektör gibi işliyor. Cirosu 105 milyar dolar. Türkiye’nin ihracatının yüzde 7’sini gerçekleştiriyor.

Rahmi Koç, röportajda geldikleri konumu şöyle özetliyor: Kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu ‘gücün kadar konuş’ dönemi. Gerek memleket gerek dünya ekonomisindeki iniş çıkışlara karşı muafiyet kazandık. Kriz zamanında yapılan yatırımlar kriz geçince devreye girer ve sizi daha güçlü yapar.

Rahmi Koç kısmen haklı. Mesela enerji krizi ve peş peşe gelen akaryakıt zamları yurttaşın belini bükerken, Koç Holding'e ait TÜPRAŞ 2026 yılının ilk çeyreğinde kârını katladı. Şirketin net kârı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2 bin 820 oranında arttı.

Koç’un haksız olduğu kısım anlatmadıklarında gizli.

O “iniş çıkışlara karşı kazanılan muafiyet”lerin arkasında kamu malının gasp edildiği bir özelleştirme öyküsü var. 
 
TÜPRAŞ Türkiye'nin en büyük sanayi kuruluşu. Bu dev kuruluş 2005 yılına kadar kamuya aitti. AKP ise stratejik öneme sahip rafineriyi 4,5 yıllık getirisi karşılığında Koç-Shell ortaklığına sattı. İlerleyen yıllarda Shell de hisselerini Koç'a devretti.

Özelleştirme sonrası, akaryakıtta ithalat bağımlılığı arttı, bu da halkın enerji maliyetlerini ve genel fiyat düzeyini yükseltti.

Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan ve bir dönem kamu malıyken Koç Holding’e devredilen TÜPRAŞ, enerji krizinin yaşandığı bu dönemde sermaye grubunun en büyük kâr kapısı olmaya devam ediyor. 

Her devrin patronu

Rahmi Koç’un söyleşisinde dikkat çeken bir noktaysa siyasete ilişkin sözleri.

Neredeyse klişeleşmiş bir önkabul var: “Koç’lar siyasetten ve medyadan uzak durur.”

Medyadan uzak durmadıklarının en büyük ispatı, bizzat bu yazının konusu olan söyleşi.

Koç Holding, halihazırda 64 sayfa çıkan bir gazeteye 72 sayfalık “özel sayı” hazırlatabilecek, muhabirinden köşe yazarına neredeyse gazetenin tüm kadrosuna kendi “halkla ilişkiler” faaliyetlerini yaptırabilecek bir “güce” sahip.

Siyaset ayağındaysa Rahmi Koç yine babasına atıfta bulunuyor: “Babamız ‘Katiyen politikaya girmeyin’ dedi. Kırmızı çizgisiydi. Biz de buna harfiyen uyduk.”

Peki, gerçekten öyle mi?

Kronolojik gidelim.

Türkiye ekonomisinde ve sermaye yapısında belirleyici bir güce ulaşan Vehbi Koç’un siyasetle olan ilişkisi, Cumhuriyet’in ilk çeyreğindeki siyasal ortamın derin izlerini taşıyor. Vehbi Koç, tek parti dönemi boyunca CHP üyesi olarak faaliyet gösterdi ve parti bünyesinde çeşitli görevler üstlendi. Koç’un CHP ile kurduğu bu ilişki, bir iş insanı olarak devlet ilişkilerinden ve olanaklarından yararlanma güdüsüyle biçimlendi.

1Vehbi Koç, İsmet İnönü ile birlikte.

Koç’ların göstermelik “cumhuriyet” sevdasının kaynağı da bu yıllara dayanıyor.

Rahmi Koç’a sorulduğunda “Vehbi Bey çok sıkı Atatürkçüydü, Cumhuriyetçiydi. Atatürk Cumhuriyet Bayramları’nda Ankara Palas’ta balo verirdi. Erkekler frak, kadınlar tuvalet giyerlerdi, annem ile babam da giderlerdi” diyor.

Ancak baloların ötesi var. Koç’u holdingleştiren sermaye birikim sürecindeki en büyük etmen, doğrudan devletle kurduğu bu ilişkiler ağı ve devlet taahhütleri oldu. Bu durumun en somut örneği, doğrudan Vehbi Koç’un kendi anlatımıyla aktarılan Marsilya kiremitleri hikayesi.

Vehbi Koç, 1952 yılında 20. Asır dergisine verdiği röportajda, hayatının dönüm noktasını ve devletle olan ticari bağını şu ifadelerle açıklıyor: Benim hayatımın inkişafı Atatürk devrinde başlamıştır. Ankara hükümet merkezi olunca inşaat işleri birdenbire arttı. Ben de derhal vaziyeti kavrayarak kösele ve kundura levazımı işini bıraktım, inşaat malzemesi getirmeye başladım. Bu arada bir parti Marsilya kiremiti de getirtmiştim. Babam bunu görünce beni azarladı: 'Marsilya kiremiti Ankara'da satılır mı, çocuk!' dedi. Kiremitlere bağladığım sermaye hakikaten aylarca dondu kaldı. Fakat bir gün Ankara'da müthiş bir fırtına koptu. Birçok binalar gibi Millet Meclisi'nin damındaki kiremitler de paramparça olmuştu. O zamanlar Meclis'in daire müdürü Rüştü Bey mağazaya gelmişti. Dükkândaki Marsilya kiremitlerini görünce şaşırdı kaldı ve hepsini alıp gitti.

1Ankara Numune Hastanesi inşaatı. Vehbi Koç'un ilk büyük taahhüt işi. -1933

Marsilya kiremitleri ticareti ve bu süreçle birlikte ufak ufak başlayan devlet taahhüt işleri, ilerleyen yıllarda Koç Holding’in temel taşlarını oluşturdu.

CHP devri kapanınca Koç, dümeni Demokrat Parti’ye kırdı.

1950 seçimlerinde CHP iktidardan düştü. Demokrat Parti dönemi başladığında Vehbi Koç’a davet gecikmedi.

Hayat Hikâyem başlıklı otobiyografisinde CHP’den DP’ye transferini, “korkak bir davranış” olarak niteleyen Vehbi Koç, aslında siyasetle kurduğu ilişkinin kâr uğruna değişebileceğini açıkça ifade ediyordu.

Vehbi Koç, Adnan Menderes ile birlikte. -1956    

Bu ilişkilerin bir sonucu olarak özellikle 1970’li yıllarda Koç ailesi, siyasetten uzak durmak bir yana partiler üstü bir konuma erişti.

Dönemin hükümetleri ve siyasetçileri, Koç’ların seyrek ama ağırlıklı eleştirilerine doğrudan kulak veriyordu. Vehbi Koç, tıpkı çocuklarına yolladığı öğüt ve tavsiye mektupları gibi, dönemin başbakanlarına ve bakanlarına da doğrudan mektuplar göndererek ekonomik ve siyasi süreçlere dair taleplerini ve görüşlerini iletiyordu.

Öyle ki Koç Holding devletle olan ilişkilerini daha kolay bir biçimde yürütebilmek amacıyla kendi bünyesinde doğrudan bir “Hükümetle İlişkiler Departmanı” kurdu. Bu kurumsal oluşum, Vehbi Koç’un devletle olan ilişkilerinin de belli bir plan ve örgütlülük içinde yürütülmesi ilkesine dayanıyordu.

Vehbi Koç, Celal Bayar ile birlikte. -1985

'Cumhuriyetçi' Koç'lar gericilerin izinde

Tablo o günlerden bugünlere değişmedi. Örneğin bakanların elinden baklava yiyen Ali Koç, daha 9 ay önce iktidar ortağına olan sempatisini de şu sözlerle açıkça dile getirdi: Benim MHP ile yakınlığım bilinen bir şey. Gönül bağım var. Bizim camiamızda böyle şeyler pek hoş karşılanmaz. Bu konuda çok mesaj aldım.

Koç’ların teması sadece partilerden ibaret değil. AKP Türkiye'sinde siyasetin organik bir unsuru haline gelen cemaatlerle de güçlü bağlara sahipler. İlim Yayma Cemiyeti ile 1967’de kurulan ilişkiler bugün hâlâ sürdürülüyor. 

1AKP'li Mustafa Varank Abu Dabi'de Ali Koç'a eliyle baklava yedirirken.

Koç'lar ne kadar vergi ödüyor? 

Rahmi Koç, röportajda Türkiye'de vergi ödememenin bir norm haline geldiğini iddia ederek mevcut durumdan şikayet etti. Ancak veriler, holdingin en büyük şirketlerinin ödediği fiili vergi oranları ile çalışanların sırtındaki vergi yükü arasındaki devasa uçurumu açıkça ortaya koyuyor.

Önce Rahmi Koç’un sözlerine kulak verelim: Türkiye’de ödenen verginin yüzde 8’ini biz ödüyoruz. Bir zamanlar Gayrisafi Milli Hasıla’nın yüzde 9’unu yapardık. Verginin yüzde 11’ini öderdik. Özal zamanında bir çalışma yapılmıştı. Herkes vergisini düzenli ödese, vergi oranlarını indirmek mümkün olurdu. Çok enteresan. Şimdi vergi ödememek, kaçırmak demiyorum, bir norm haline geldi. Bunu çok tehlikeli buluyorum.

Şimdi de vergi ödememeyi “tehlikeli” Rahmi Koç’un şirketlerine bakalım. İstanbul Sanayi Odası verilerine göre, 2025 yılında TÜPRAŞ yıllık 830 milyar lira gelir elde ederken bu dönemde 29,5 milyar lira net kâr açıkladı. Ford Otosan ise aynı yıl 831 milyar lira gelir sağlarken net kârını 34 milyar lira olarak duyurdu. Koç ailesinin elindeki bu iki dev şirketin 2025 yılında ödediği toplam kurumlar vergisi tutarıysa yalnızca 2,7 milyar lira oldu.

Bu veriler ışığında holding şirketlerinin elde ettikleri gelirlere oranla ödedikleri vergi miktarı incelendiğinde, TÜPRAŞ’ın 2025 yılında ödediği kurumlar vergisinin toplam cirosuna oranının binde 3 düzeyinde kaldığı görülüyor. Ford Otosan için ise bu oran on binde 2 olarak gerçekleşti.

Koç’un ödediği bu vergi oranları, aynı dönemde çalışan bir işçinin ödediği vergi ile kıyaslandığında büyük bir uçurum barındırıyor. Asgari ücretin 22 bin lira olduğu 2025 yılında, net ücreti yaklaşık 35 bin lira olan bir işçi, yıl boyunca toplam 94 bin lira doğrudan vergi ödedi.

TÜPRAŞ ve Ford Otosan işçi sistemiyle vergilendirilmiş olsaydı, bu şirketlerin şu an ödediklerinden tam 109 kat daha fazla vergi ödemeleri gerekecekti.

Holdinglerin ödediği vergi oranlarının bu seviyede kalmasının arkasında yasal muafiyetler ve teşvikler yer alıyor. Koç Holdingin toplam gelirlerinin yüzde 35’ini tek başına yaratan en büyük şirketi TÜPRAŞ’a, uygulanan politikalar doğrultusunda kurumlar vergisinde yüzde 90 indirim yapıldı. Bu yolla, yüzde 25 olan resmi kurumlar vergisi oranı fiilen yüzde 2,5’a çekilmiş oldu. Holding bünyesindeki bir diğer büyük üretici olan Arçelik’e de benzer vergi teşviklerinin verildiği resmi raporlarda yer alıyor.

Yani Koç’un ödemekle övündüğü vergi, buzdağının görünen yüzü. Bahsi geçmeyen tarafta iktidarın daha baştan Koç’lardan almaktan vazgeçtiği dev bir vergi yığını var.

İnciler ve gerçekler...

Rahmi Koç, çarpıtmalarla dolu söyleşisinin sonunda halka nasihatler vermeyi de ihmal etmedi.

Fakat bu nasihatlerin de gerçeklikle bağı epey zayıf.

İşte Rahmi Koç’tan inciler ve gerçekler.  Profesyonel mi yoksa patron mu olacaksınız, buna karar verin. Uykusuz geceler mi, yoksa rahat bir uyku mu?

Rahmi Koç yüzyıllara uzanan sınıf çelişkisini basit bir kariyer tercihi gibi pazarlarken eski bir masalı fısıldıyor. Güya patronluk ağır bir yük, uykusuz geceler demek, ücretli bir "profesyonel" olmak ise huzurlu bir uyku... Oysa her sabah Koç’un fabrikalarına, plazalarına ve tersanelerine ömrünü bırakan milyonlarca emekçi, Rahmi Koç’un tahayyül ettiği o pembe uykuyu çoktan unuttu. İşçi sınıfı, patronların vadettiği huzuru değil kira cenderesinin, faturaların ve her an kapıya konma riskinin yarattığı gerçek uykusuzluğu yaşıyor.

Dünyanın dört bir yanında yüz binlerce işçinin emeğini sömürdükten sonra dönüp "bizim de gecemiz uykusuz" demek, kendi uykusuzluğunu ancak kasadaki milyarları sayma meşgalesiyle açıklayabilecek bir sınıfa yakışacak türden bir alaycılık.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-06/filmim4.mp4

Rahmi Koç'un Göcek tatilinden bir gün...

Zira güncel veriler, geceleri kimin rahat uyuduğunu gayet net özetliyor. Koç Holding, halkın yoksullaştığı kriz ikliminde bile 2025 yılını yüzde 1188’lik devasa bir artışla 22 milyar lira konsolide net kârla kapattı.

Aynı esnada TÜİK’in istatistiklerine göre nüfusun yüzde 60'ı açlık sınırının altında kalarak temel gıdalara bile ulaşamadı. Gireceğiniz sektörü iyi seçin. İmkân varsa o sektörde başarılı bir firmada çalışın.

Rahmi Koç sanki memleketteki milyonlarca genç emekçinin önünde rengarenk bir "sektör menüsü" varmış gibi buyuruyor.

Koç’un başında olduğu kapitalizmin bizzat ürettiği ve büyüttüğü o muazzam yedek işçi ordusu kapıda beklerken, iki üniversite bitirmiş gençler bile kuryelik ya da market işçiliği arasında "sektör seçimi" yapmaya zorlanıyor.

Bugün Türkiye’de geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 30 civarında seyrederken ve milyonlarca insan sadece nefes alabilmek için herhangi bir işe ihtiyaç duyarken, "başarılı firma beğenme" lüksü Rahmi Koç’un fantezisinden ibaret. Fazla borca girmeyin, hesabınızı iyi yapın. Para kazanınca memleketinize faydanız olsun.

"Fazla borca girmeyin" nasihati, geçim derdindeki milyonlarca emekçiye "porsiyonları küçültün" demekten farklı değil. Veriler, halkın hesapsızlıktan değil, düpedüz hayatta kalabilmek için bankalara mahkum edildiğini gösteriyor. Türkiye’deki toplam kredi kartı sayısı 143,4 milyona ulaşmış durumda.

Enflasyonun kartları, kartların ise borçları patlattığı bu düzende halkın payına kazanç değil, devasa bir sömürü bakiye kalıyor. Ocak 2026’da kartlarla yapılan toplam harcama tutarı, Ocak 2025’teki 1,4 trilyon lira seviyesinden yıllık bazda yüzde 44,5 artarak 2 trilyon 74 milyar lirayı gördü. Karşınızdakinin sizin kadar akıllı olduğunu unutmayın.

Rahmi Koç nihayet doğru bir noktaya parmak basıyor. Karşı karşıya oturduğu, fabrikalarında ömrünü tüketen, plazalarında dirsek çürüten o işçi sınıfı en az onun kadar, hatta ondan çok daha akıllı. Zira onlar, Rahmi Koç olmadan o fabrikaların tıkır tıkır çalışacağını, makinelerin döneceğini, hayatın akacağını biliyor.

O işçiler bir kez örgütlenip ayağa kalktığında, Rahmi Koç karşısında "akıllı" bir muhataptan fazlasını, sömürü düzenini sarsacak bir güç buldu, bulacak.

Rahmi Koç’un hafızasını tazelemek gerekirse, bu toprakların egemenleri işçi sınıfının aklını ve öfkesini en iyi 15-16 Haziran 1970’te tecrübe etmişti. Emekçiler hakları için İzmit’ten İstanbul’a barikatları yıka yıka yürüdüğünde, üretimi durdurup sokakları zapt ettiğinde, patronlar akıl oyunları oynamaya pek vakit bulamamıştı. O günlerde panikle uçaklara sığınan Rahmi Koç’un sınıfdaşlarını tarih unutmadı...

                                                              /././

soL 


soL "KÖŞEBAŞI" -3 Haziran 2026-

TESEV’de test edilmiş bir lider: Kemal Kılıçdaroğlu -Cangül Örnek-

Siyasete atılırken Kılıçdaroğlu'na Ethem Sancak’ın referans olduğu söyleniyor. Sancak’la aynı anda TESEV yönetiminde yer alan Cüneyd Zapsu ise Erdoğan’ı ABD yönetimine ve AB’ye lanse eden sermayedar olarak biliniyor. Yani TESEV YDK'sinde Kılıçdaroğlu’nun referansı ile Erdoğan’ın referansı birlikte görev üstleniyordu. Ancak Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye önerilmesinde onu TESEV’e davet eden Eczacıbaşı’nın da bir rolü olmalı; dolaylı olarak Koçların da. 

Geçtiğimiz hafta AKP kayyımı Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin tepesine bir yargı müdahalesiyle yerleştirilmesi ve ardından parti genel merkezine polis operasyonu yapılması, 12 Eylül cuntasının ruhunun aramızda olduğuna işaret ediyordu. Apoletsiz darbe, haliyle, apoletli olanın ruhunu taşıyor.

1980 darbesi Türkiye’yi hızlı bir örgütsüzleştirme sürecine sokmuştu. Cunta iktidardan resmi olarak çekilirken yeni açılan siyasi partilere istediği şekli vermek için elindeki tüm araçları kullandı. Kapatılan partilerin liderleri için siyasi yasak getirildi. Darbecilerin açılmasını istemediği siyasi partilerin kurucuları beğenilmedi ve kuruluşlarına müsaade edilmedi; bu eleme sürecine rağmen kurulabilen siyasi partilerin seçimlerde gösterdikleri adayların üzeri çizildi. 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu ile siyasi partilerin parti liderlerinin küçük dükalıkları olması amaçlandı.  

Türkiye’de partili siyaset darbeden sonra uzun süre kendine gelemedi. Tekrar canlanışı 1980’lerin sonunu buldu. Ancak Türkiye emekçilerini siyasi partisizleştirme atağı kesintiye uğramamıştı.

Darbeyi tamamlayan bir diğer örgütsüzleştirme girişimi iki önemli ideolojik tema üzerinde yükseliyordu. Bu girişim, darbecilerden değil ama darbenin örgütlü solu tasfiyesi ile zemin hazırladığı “yeni sol”dan ya da Türkiye’deki adlandırılma biçimiyle “liberal sol”dan geldi. Burada uzun uzadıya yeni sol tanımı yapmayacağım. Konumuz onlar değil.

Ancak bugün geldiğimiz noktayı anlatabilmek için bu solculuğun iki alametifarikasını vurgulamam gerekiyor: Bunlardan biri, sivil toplumculuğun partili siyasetin yerine ikame edilmesi; diğeri ise siyasi iktidarı amaçlayan siyasi program ve faaliyetlerin taşlanmasıydı. Bu yeni sol rüzgar 1980’lerin son yıllarında esmeye başlamışsa da tartışmaları belirlemesi ve bir ideolojik saldırı haline gelmesi 1990’ları buldu. 1990’larda hem ideolojik olarak hem de “örgütsel” olarak yeni sol ile “yeni liberalizm” arasındaki zaten geçişken olan sınırlar tamamen sise bulandı.

Bu iki ideolojik saldırıyı bir arada okuyarak bugün CHP’nin başına gelenleri ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun kayyımlığa uzanan siyasal hayatını yorumlamak mümkün. Önce iktidar sorunundan başlayalım.

AKP iktidarı, siyasi partilere saldırırken aslında neye saldırıyor?

AKP bugünün Türkiye’sinde halk egemenliğini ortadan kaldırmaya çalıştığı için siyasi parti olmanın özüne doğrudan bir saldırıda bulunuyor.

19. yüzyılda partili siyasetin yükselişi kitlelerin siyasete yön vermeye başlamasıyla ve devlet iktidarını farklı siyasi programlar ekseninde dönüştürmeyi amaçlayan örgütlü siyasetin ortaya çıkışıyla başladı. O yüzden hem sistemin egemen sınıfları hem de egemen sınıflarla mücadele edenler açısından siyasal örgütlerin ve onların etrafında örülen siyasi parti formunun ortaya çıkması önemli bir tarihsel aşamaydı. Osmanlı-Türkiye tarihinde de halk egemenliği ile siyasi partiler birlikte yükseldi.

Halk egemenliğine saldırı, iktidar alternatifi olan siyasi partilerin ezilerek iktidar mücadelesinden düşürülmesini gerektiriyor.

Yeniden ifade etmek gerekirse; CHP’nin 38. Kurultayı’nın sonuçlarını sıfırlamaya yönelik mutlak butlan kararı alınması ve ardından kayyım atanmasının nedeni, CHP’nin iktidara gelme olasılığıydı. CHP’nin uzun yıllar yüzde 25 bandından memnun bir partiyken son yıllarda yeni bir rotaya girmesinin, daha doğrusu itilmesinin, nedenlerini burada tartışmayacağım. Sadece bunun lider değişimiyle açıklanmasının çok sığ bir yaklaşım olduğunu vurgulamakla yetineceğim.

AKP’den devam edelim: Şimdilik parti kapatmayan AKP iktidarı, çok partili siyaseti iktidara aday olmayan partilerden müteşekkil bir siyasi curcuna olarak yönetmek istiyor.  

CHP’yi iktidar mücadelesinden düşürmek için bu partinin başına kayyım atanmasına tepki gösterenler arasında, yukarıda yeni sol olarak andığım sivil toplumcu liberal sol isimlerin ve çevrelerin de bulunmasına, herhalde, tarihin bir ironisi demek lazım. 

Bir sivil toplumcu olarak Kemal Kılıçdaroğlu

Aslında onların 1990’lar boyunca yükselttikleri sivil toplumculuk esasen bir egemen sınıf projesiydi. Bu yönüyle, solun iktidar hedefinin muğlaklaştırılması, partili siyasetin dağıtılması halkın örgütsüzleştirilmesi projesinin önemli bir ayağıydı. Ancak bundan ibaret değildi.

Zaman içinde sivil toplum adı altında başka mücadeleler de verilir oldu. AKP-Fethullah ortaklığının sermaye ile eşgüdüm halinde rejim değişikliği için etüdler yapabilmek ve bu konuda gündem oluşturmak için ortak platformlara ihtiyaç vardı. Bu platformlardan biri de Türkiye Sosyal ve Ekonomik Etüdler Vakfı (TESEV) oldu.

İşte bu süreci iyi okuyarak kendisine konum yaratan isimlerden biri de Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Kılıçdaroğlu’nun siyasi geçmişini kazıdıkça elde ettiğimiz bazı verileri bir araya getirelim.

Bu zat, Ahmet Kekeç’in tanıklığına göre 1994’te Cem Boyner tarafından kurulan Yeni Demokrasi Hareketi ile birlikte hareket ediyordu. 1999 yılında SSK’dan Genel Müdür olarak emekli oldu ve aynı yıl Bülent Ecevit’in DSP’sinden milletvekili olmak istedi. İddialara göre Ecevit kendisini “meçhul” olarak değerlendirmiş ve Kılıçdaroğlu istediği vizeyi alamamıştı. Bunun üzerine bir sonraki genel seçimde soluğu CHP’de aldı ve 2002 yılında milletvekilliği hayalini gerçekleştirdi.

Ancak küçük bir inceleme, onu CHP genel başkanlığına taşıyacak ilişkileri daha önce kurduğunu gösteriyor. YDH’de Can Paker gibi isimlerle birlikte olan Kılıçdaroğlu, daha sonra da bu çevreyle yol yürüdü.

Büyük sermayenin önemli düşünce kuruluşlarından TESEV’e Nejat Eczacıbaşı’nın istediği üzerine üye olduğunu kendisinden öğreniyoruz. Bu üyeliğin tam olarak ne zaman gerçekleştiğine dair güvenilir bir bilgi yok. Eczacıbaşı tarafından 1961’de kurulan TESEV’in bir vakıf olarak yeniden yapılanması 1994 yılında. TESEV’in Vakıf Senedi’nde 2001 öncesi mütevelli heyeti üyeleri arasında 183. sırada onun ismini görüyoruz. Çok yüksek ihtimalle sivil toplumculuğun zirve yılları olan 1990’ların ikinci yarısında yani henüz SSK’nın başındayken büyük sermaye ile aynı örgütün üyesi olmak istedi.

Ancak TESEV sıradan bir sivil toplum örgütü değildi.

Vakıf senedindeki bilgilere göre yönetiminde Can Paker, İshak Alaton, Osman Kavala, Hüsnü Özyeğin, Ali Sabancı, Ethem Sancak, Faruk Süren, Cüneyd Zapsu, Feyyaz Berker, Bülent Eczacıbaşı gibi büyük sermaye gruplarının önemli isimleri yer alırken az sayıdaki üst düzey bürokrat da TESEV’in mütevelli heyetine üye olmuştu. Vakıf senedinde ismi mütevelli üyesi olarak verilen 300 kişi arasındaki bürokratların kimler olduğunu yapay zekaya sorduğumda bana 13 kişilik bir liste verdi. Listeye emekli diplomatları dahil etmemesini istemiştim. Bu liste incelendiğinde listedeki isimlerin pek çoğunun eski bürokrat olduğu ve bürokrasideki kariyerlerini tamamladıktan sonra uzun yıllar aktif siyasal hayatın içinde oldukları, hatta hükümetlerde üst düzey görevler üstlendikleri görülüyor. Kılıçdaroğlu, hâlâ üst düzey bir bürokrat iken TESEV’e üye olmuş ya da üyeliğinden kısa süre önce üst düzey bürokrasiden emekli olmuş tek isimdi. Açık bilgi olmadığı için tahminde bulunuyoruz.

TESEV’in bir diğer önemli özelliği 2000’lerin ortasından itibaren faaliyetlerinin neredeyse tamamının George Soros Vakfı tarafından finanse edilmesiydi. Bu mali ilişkiyi mümkün kılan ise, AKP iktidarının 2004 yılında yaptığı bir değişiklikle vakıfların uluslararası fonlar almasını kolaylaştırmasıydı.

Kılıçdaroğlu, CHP genel başkanlığı süresince TESEV üyeliğini gizli tuttu. Çünkü 2000’lerin ortasından itibaren TESEV, rejim kavgasında orduyu sıkıştırmak isteyen Fethullahçılara demokratikleştirme, güvenlik reformları, asker-sivil ilişkileri gibi konularda tartışma yaratan raporlar yazdırmaktaydı. Fethullahçılar TESEV’de rapor yazarken Ergenekon süreci sürmekteydi. Kılıçdaroğlu ise bu dönem boyunca TESEV üyeliğini sonlandırmamıştı.

Şimdi Kılıçdaroğlu’nun TESEV üyeliğinin nasıl ortaya çıktığını hatırlatmak istiyorum ki Türkiye siyasetinin nasıl bir bataklığa dönüştüğü anlaşılsın.

Kılıçdaroğlu’nun bahsini geçirmediği TESEV üyeliğini o zamanlar başında bulunduğu Gerçek Gündem’de belgeli olarak haberleştiren kişi, şimdi Kılıçdaroğlu’nun kayyım olarak atanmasını kutlamak için CHP’nin kapısında davul çalan Barış Yarkadaş’tı. Belgeyi Yarkadaş’a Gürsel Tekin’in verdiği ileri sürülüyordu ancak bu iddianın doğruluğu bilinmiyor. Kesin olan, Yarkadaş’ın 13 Kasım 2011 tarihli Gerçek Gündem köşe yazısında Kılıçdaroğlu’nu ideolojik olarak TESEV etkisinde olmakla eleştirdiği bir yazı yazmış olduğudur. Yazı, muhtemelen Yarkadaş’ın CHP milletvekili olması üzerine silindiği halde farklı yollardan yazıya ulaşmak mümkün. Bu bilgi ortaya çıkar çıkmaz o günkü CHP tarafından hızla yalanlanmış ve ardından Kılıçdaroğlu bizzat itiraf edene kadar çeşitli tartışma ve spekülasyonlara konu olmuştu. O sırada Fethullahçıların önde gelen savunucularından Nagehan Alçı, Kılıçdaroğlu ile Açık Toplum Enstitüsü Türkiye temsilcisi Hakan Altınay’ın çok yakın dost olduklarını, TESEV üyeliğinde de bir gariplik olmadığını savunuyordu. 

TESEV’cilerin iki siyasetçisi: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu

Siyasete atılırken Kılıçdaroğlu'na Ethem Sancak’ın referans olduğu söyleniyor. Sancak’la aynı anda TESEV yönetiminde yer alan Cüneyd Zapsu ise Recep Tayyip Erdoğan’ı ABD yönetimine ve AB’ye lanse eden sermayedar olarak biliniyor. Yani TESEV Yüksek Danışma Kurulu’nda Kılıçdaroğlu’nun referansı ile Erdoğan’ın referansı birlikte görev üstleniyordu. Ancak bana kalırsa Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye önerilmesinde onu TESEV’e davet eden Eczacıbaşı’nın da bir rolü olmalı; dolaylı olarak Koçların da. Koçlar her zamanki gibi ortada kendi soyadlarıyla görünmüyorlar. Soyadlarını perde arkasında tutmak için işlerini Eczacıbaşılara, Feyyaz Berkerlere ya da İnan Kıraç’a yaptırıyorlar.

Hayatın her alanında olduğu gibi, hatta belki tüm alanlardan daha fazla siyasette ilişkilerin, doğru ilişki ağlarıyla donanmış olmanın ne kadar önemli olduğunu belirtmeye gerek yok. Bilindiği gibi, geçmişte bu tür sivil toplum örgütlerinin iktidar mücadelelerindeki rolüne işaret etmek “komploculuk” olarak yaftalanırdı. Yeni sol, ağ analizi yapmayı sevdiği için “buyurun, size ağ analizi” diyelim.

Sonuç olarak, Fethullahçılar Deniz Baykal’ı kaset komplosuyla CHP’nin başından alırken onun yerine iyi tanıdıkları birini geçirmek istediklerinde, büyük sermayenin de onay vereceği bir isim olarak Kılıçdaroğlu’nu gözlerine kestirmeleri hiç de zor olmamış olmalı.

Şimdi, bürokrasiden sivil toplumculuğa oradan genel başkanlığa ve son olarak kayyımlığa uzanan bir siyasi portre önümüzde duruyor. Bu hikaye, hem dermansız bir muhterisin, pragmatik bir Brutüs’ün yükseliş ve düşüş öyküsü hem de sermayenin sivil toplumculuğu bir iktidar ağı örmek için nasıl kullandığını, buralardan geçirerek test ettiği muhterisleri nasıl siyasete kadro olarak ihraç ettiğini anlamak için önemli ipuçları sunuyor. Bu ipuçlarını daha çok birleştirmemiz lazım.

Lazım ki “Kılışdarlar” nasıl yaratılıyor; uyanalım.

/././

Yeni Soğuk Savaş vakıfçılığında yeni eşik: İsrailsevicilik -Tevfik Taş- 

2026 yılı Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü'nün Türkiye'den Eren Keskin'e verilmesi uygun görülmüştür. Vakfın kendisini vakfettiği liberal demokrasiyi dünyaya ihraç etme projesine uygun olarak ödül icat edilerek, hem medyatik olmanın kapısı aralanmış hem de vakfın ideolojik kurgusuna uygun münevverler bulup, yerel işbirlikçiler örgütlenmeye başlanmıştır. Tabii her şey insan hakları ve ifade özgürlüğünün güzel hatrına...

Sermayenin muhtelif adlarla partileri olduğu gibi, sermaye partilerinin de muhtelif ad ve işlevlerle donatılmış vakıf ve dernekleri vardır. Egemen sınıfların çıkarları için örgütlenmiş bu vakıf ve dernekler yalnızca ciddi mali bütçeler değil, aynı zamanda kalifiye sermaye uşaklarını da envanterlerine kaydetmişlerdir. Soğuk Savaş vakıfçılığının ayrıksı yerini bir kenara yazmakta büyük yarar vardır. Avrupa'yı saran faşist barbarlığın Kızıl Ordu sayesinde ezilmesinden sonra ideolojiler savaşına start veren emperyalist dünya, anti-komünist saldırganlığını ideolojiler üstü göstermek için totalitarizm teorisini dolaşıma sokarak, sosyalist dünyanın ideolojik kuşatmasında dernek ve uluslararası vakıflara büyük yatırım yapmıştı. Soğuk Savaş vakıfçılığının reel sosyalizmin çözülmesi sürecinden sonra biçim değiştirerek de olsa hız kesmeden devam ettiğini saptayabiliyoruz.

İşte bu kriterlere haiz vakıflardan biri de liberal siyasetçi Gerhart Baum ve eşi Renate Baum adına peydahlanan Gerhart ve Renate Baum Vakfı faaliyete başlamıştı. Vakfın kendisini vakfettiği liberal demokrasiyi dünyaya ihraç etme projesine uygun olarak Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü icat edilerek, hem medyatik olmanın kapısı aralanmış hem de vakfın ideolojik kurgusuna uygun münevverler bulup, yerel işbirlikçiler örgütlenmeye başlanmıştır. Tabii her şey insan hakları ve ifade özgürlüğünün güzel hatrına...

Ödüle layık görülenler

2026 yılı Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü'nün Türkiye'den Eren Keskin'e verilmesi uygun görülmüştür. Daha önce bu ödül, 2019'da Ahmad Mansour'a verilmişti. Ahmad Mansour, Filistinli bir Alman yurttaşı. Arap toplumundaki ''otoriter eğilimler'' üzerine gerekçelendirdiği kıytırık incelemeleri ile değil, Alman ana akım medyasının İsrail borazanları tarafından cilalanması ile ün yaptı. Aynı zamanda İsrail pasaportu da taşıyan Mansour, İsrail muhipliğinde o kadar ileri gitmiştir ki, polis koruması olmadan insan içine çıkamamaktadır. Zaten bu durum da Ahmad Mansour'un ''Arap toplumuna içkin olan şiddet eğilimi'' tezini (!)  doğrulamıyor muydu! İsrail'in Gazze'de uyguladığı soykırım siyasetini savunabilecek kadar kişiliksiz bir işbirlikçi portresidir ödül sahibi Ahmad Mansour.

Alman sömürge vakıfçısı Gerhart Baum'un ödüllerinden biri 2021 yılında yine Almanya'da yaşayan Beyaz Rusya vatandaşı ''renkli devrimci'' Maryja Kalesnikawa'ya verilmişti. Ana akım medyada kullanım değeri şimdilik bir kenarda tutuluyor. Bundan dolayı henüz sesi sedası çıkmıyor. Beyaz Rusya'ya dönük olası bir operasyonda ideolojik saldırı malzemesi olarak bekletiliyor.

Sözü edilen ödüle 2022 yılında layık görülen bir başka isim ise Katja Peroskaya adında bir Ukrayna-İsrail yurttaşı. Peroskaya da Almanya'da yaşıyor. Ve Rusya'ya karşı Alman kamuoyunu kışkırtmak için elinden geleni yapıyor. Ödüllü Peroskaya, ''Rusya'ya askeri olarak saldırmak Batı'nın ahlaki ödevidir'' propagandasını yapan tam bir savaş kışkırtıcısı figür. Ukrayna meselesinden dolayı henüz kullanımda tutuluyor.

Ödül sahibi Gerhart Baum kimdir?

Kızıl Ordu esiri bir Nazi askerinin oğlu olarak Almanya'nın doğusunda Dresden'de dünyaya gelen Baum, batıya geçerek anti-komünist örgütlülüklere dahil oldu. Soğuk Savaş'ın etkili ideolojik silahı olan totalitarizm teorisi çerçevesinde ideolojik yönelimini belirleyen Baum, siyasal süreçlerle kurduğu ilişkide de hep bu ideolojik yörüngede hareket etti. Faşizm ile komünizmi aynı kefeye koyan bu yaklaşım Baum'u histerik bir anti-komünist yapmaya yetmişti. Baum'u anti-komünist yönelime götüren unsurlardan biri babanın Nazi olması diğeri de  dünyaya geldiği kentin  Alman Demokratik Cumhuriyeti sınırları içinde kalmasıydı. Totalitarizm propagandasının ideolojik ikliminde yetişen Baum, çok geçmeden Batı Alman düzeninin sıkı bir figüranı haline gelmişti.

Savaş sonrası dönemde oluşturulan   Batı Alman siyasetinde ''anahtar parti'' rolü verilen Hür Demokrat Parti FDP'nin içinde üst düzeyde siyaset yapmış bir figür için anti-komünist olmak ve İsrail devletinin varlığını hiçbir koşul altında sorgulamamak/sorgulatmamak siyaset yapmanın vazgeçilmez iki vize kriteriydi. Baum, bu iki kritere ömrü boyunca sadık kaldı. Bundan dolayıdır ki, 2010 yılında Gerhart Baum'a Hristiyan-Yahudi Birlikte Yaşam Toplumu  (DKR) tarafından Giesbert Levin Ödülü verilmişti. İlhamını ve bütçesini  1949'da ABD'de kurulan National Conference of Christians and Jews (NCCJ) derneğinden alan Hristiyan-Yahudi Birlikte Yaşama Toplumu, aynı zamanda tipik bir Soğuk Savaş anti-komünist örgütlenmesi olan Uluslararası Hristiyan ve Yahudi Konseyi'nin  de (ICCJ) üyesiydi.

Baum, bakanlık görevinde bulunmuş, hatta bir dönem başbakan vekilliği de yapmış bir sağcıydı ancak kariyerine asıl ''değer katan'' görevi Kızıl Ordu Fraksiyonu RAF'ın üyelerine ve sol kamuoyuna dönük  binbir türlü hukuksuzluğa alan açması ve sözü geçen devrimcilerin cezaevlerinden işkence görüp, intihar görüntüsü altında katledilmelerindeki mühim görevi ile ün saldı. İnsan haklarına en az değer veren bu sermaye bürokratı adına insan hakları adında bir ödül oluşturulması olsa olsa bir sermaye kara mizahı olabilirdi doğrusu!

Vakıflar: 'Diplomatik destek taburları'

Alman Dışişleri Bakanlığı'nın ''diplomatik destek taburları'' olarak nitelediği vakıfların uluslararası düzeyde faaliyet yürütüp, Türkiye'de de şubeleri olan sosyal demokrat SPD tarafından fonlanan Friedrich Ebert Vakfı'nın yanısıra, Hristiyan Birlik partilerinden muhafazakâr sağ Konrad Adenauer Vakfı, liberal sağdan Friedrich Naumann Vakfı ve Yeşiller Partisine yakın Heinrich Böll Vakfı'nı kaydetmek gerekiyor. Sosyalist solu ''dogmatik sol''dan uzaklaştırmaya soyunmuş sahte Luxemburgcu Rosa Luxemburg Vakfı'nın Türkiye network'ünü de unutmamak gerekiyor tabii.

Bu vakıfların tamamı İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulup, uluslararası faaliyete başlamışlardır. Bu siyasi partilere bağlı uluslararası vakıfların dışında onlarca başka içerikli vakıf da hem Almanya içinde hem de ülke dışında faaliyet yürütmektedir. Kapitalizmde kamu kasasını dolandırmanın bir aracına da dönüşmüş bu vakıf ve dernekler kiliseye, şirketlere, çevreci ve cinsel özgürlükçü hak arama temaları üzerinden de şekillenmekedirler.

Parti fikrinin yozlaştırılarak  aşındırıldığı bir siyasal atmosferde kadın, barış, çevre, insan hakları ve cinsel özgürlük temalarının kamuflaj olarak kullanılması genel geçer eğilim oldu. Emekçi sınıflar için siyasi iktidar talebinin hiçleştirildiği bu ideolojik saldırıda, vakıf ve dernekler yalnızca düzenin dolaylı ya da doğrudan meşrulaştırıcısı olmakla kalmıyor, istihbarat örgütleri ve emperyalist siyaset açısından araçsallaştırılıyorlar da.

Gerhart ve Renate Baum Vakfı tam bir İsrail devlet aparatıdır

Geleneksel Soğuk Savaşçı Gerhart Baum'un vakfının Alman emperyalizminin etki alanını genişletmeye dönük stratejisi açıktır. Kullandığı yöntem ''insan hakları'' ve ''kadın özgürlüğü''  üzerinden kamufle edilmiş olsa bile, hedef açıktır. Gerhart Baum, devlet katında önemli görevler üstlenmeye sosyalizme savaş açarak başlamıştı. Alman Demokratik Cumhuriyeti'nin yenilgiye uğratılmasında uğursuz görevler üstlenen Baum, devrimcilerin kanına girmekte beis görmemiş bir anti-komünisttir.

Baum'un bir görevi de İsrail'in devlet terörüne destek sağlamaktır. İsrail terörüne dönük en küçük bir eleştiriye dahi katlanamayan bu liberal soytarı, zamanında kendi partisi içinde üst düzeyde görev yapmış Jürgen Möllemann'a da kan kusturmuştu. Üçüncü Kohl hükümetinde Federal Eğitim ve Bilim Bakanı olan Jürgen Möllemann, 1992'de Federal Hükümet Başbakan Yardımcılığı da yapmıştı. Möllemann, 80'li yılların başından 90'lı yılların ortasına kadar Alman-Arap Toplumu derneğinin de başkanlığını yürütmüştü. Ve yer yer İsrail'i eleştiriyordu. Öyle ahım şahım laflar da etmiyordu İsrail'e dönük. Ariel Şaron'un Sabra ve Şatilla mülteci kapmlarındaki kasaplığını eleştirdiği için partisi FDP'de istenmeyen adam ilan edildi. Möllemann'ın dokunulmazlığı kaldırıldı. Bu kampanyanın ön plandaki örgütleyicilerden bir de insan hakları şampiyonu Gerhart Baum'du.

Möllemann'ın suçu Almanya'da ''siyonist lobi''nin varlığına dair bir değerlendirmede bulunmasıydı. Bu saptama ve Şaron'un katliamcılığı eleştirisi Möllemann'ı ''anti-semit'' ilan etmeye yetmişti! Alman siyasetinin kutsal ineği İsrail'dir ve  dokunulmazdır. İsrail Devleti'ne dönük bir eleştiri üst düzey bir hükümet yöneticisinden asla gelmemelidir/gelemez. Dönemin Almanya Yahudi Merkez Konseyi Başkanı Michel Friedman tarafından Möllemann anti-semit ilan edilerek bir linç kampanyasının hedefi haline getirildi. "İnsan hakları savunucusu" Gerhart Baum bu linç kampanyasının en etkin aktörlerinden biriydi. Tarih kaydetmiştir.

Velhasıl Möllemann'a yönelik anti-semit kodlu linç kampanyası sonuç verdi ve ''vergi kaçırmak''tan Möllemann hakkında soruşturma açıldı. Her ortalama burjuva siyasetçi gibi akçeli işlerle arası kötü olmayan Möllemann itibar suikastine uğratılarak kenara itildi. Oysa İsrail'i eleştirmeseydi vergi kaçırması söz konusu dahi olmayacaktı. Nasıl olsa tencere kara, seninki benden kara! İlk gençlik yıllarından beri paraşüt sporunu düzenli bir şekilde sürdüren Möllemann, aniden paraşütünün açılamaması sonucu yere çakıldı. Paraşütün yedek güvenlik kolu manipüle edilmişti. Savcılık ''intihar'' deyip, olayın üzerini kapattı.

Gerhart Baum Ödülü'nün Eren Keskin'e verilmesi seremonisinde hazır bulunan toplam

İsrail Devleti'nin Almanya'daki Kürt toplumu içindeki örgütlülüğünü temsil etmekle görevli  Almanya Kürt Toplumu Derneği (KGD) Genel Sekreteri Cahit Başar bu törende hazır bulunuyordu. Geçen yılın Ekim ayında Berlin'de yapılan Kürt-Yahudi Kongresi'ne İsrail Büyükelçisi ve Alman Devlet Sekreteri katıldığı halde bunu ''sivil toplum etkinliği'' olarak sunan dernek başkanı Ali Ertan Toprak'a verilen görev İsrail'in Gazze'deki soykırımını yumuşatma, ona gerekçe bulmaydı. İsrail terörüne yanıt veren direnişi ''saldırgan taraf'' olarak propaganda eden dernek yönetimi, Kürt halkını İsrail/ABD siyasetine ikna etmek için işlevlendirilmişti.

İşte bu derneğin bir başka temsilcisi yine bir başka İsrail dostluğunda buluşmak için hazır bulunuyordu. Köln Belediye Başkanlığı seçimlerinde aday olan Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Meclis Başkan Vekili Türkiye kökenli Berivan Aymaz da sözü geçen törende sahne alıyordu. Amaç Alman emperyalizminin sadık bürokratı Gerhart Baum ödülü üzerinden Türkiye toplumuna özgürlük getirmekti! Katliamcı İsrailcilere destek veren ödül komitesi, Alman emperyalizminin etki alanının genişletme misyonuyla hareket eden muhipler ve Barzanici işbirlikçiliği ile kodifiye edilmiş feodal toplamın sahne aldığı bir ödül töreni... Verene de alana da hayırlı olsun!

Raul ve ABD’nin yolcu uçakları terörü -Erhan Nalçacı- 

O zamanlar dünya halklarının başındaki en büyük bela olan Roma’nın çöküşü nasıl dünya tarihini değiştiren büyük bir olaysa, ABD’nin de çöküşü büyük bir olay olacak. Yıkılmış Roma toprakları feodalizme açılmıştı, ABD ise sosyalizme açılacak.

ABD hegemonyasının kaçınılmaz gerileyişinin getirdiği çaresizlik bariz bir haydutluğa yol açmış gözüküyor.
Venezuela ve İran’dan sonra bu sefil haydutluk Küba’nın kapısına dayandı. Ablukanın insanlık dışılığı yetmezmiş gibi askeri bir saldırıya hazırlandıklarından bahsediliyor.

Bu saldırıya meşruiyet kazandırmak için 95 yaşındaki Raul’e ABD bir cinayet suçlaması yöneltti. Miami’de CIA tarafından örgütlenen karşı devrimci çetenin küçük uçaklarla Küba hava sahasını defalarca sabotaj amaçlı ihlalinden sonra Küba ordusu tarafından 1996’da uçaklardan ikisi düşürülüyor, biri kurtuluyor.

Raul bu dönemde Küba Ordusunun sorumlusudur ve uçakların düşürülmesi muhakkak onun bilgisi dahilindedir. Ancak vatan savunması bir suç olmadığına göre eleştirilecek tek nokta o gün Küba hava sahasını ihlal eden üçüncü uçağın isabet almadan içindeki halk düşmanı CIA ajanlarıyla geriye dönebilmiş olmasıdır.

Raul Castro kendi halkı başta olmak üzere bütün dünya halklarına devrimi ve parlak bir sosyalist deneyimi hediye eden kahramanların içindedir. ABD’nin yarı-sömürge rejimini koruyan Batista ordusunun başlıca birliklerinin bulunduğu Santiago de Küba’daki Moncada kışlasını iki kez basmıştır. 1953’te Fidel ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği cesur saldırıya katılmış, 1 Ocak 1959’da ise devrimin zafere ulaştığı günlerde Moncada’ya gidip konuşarak komutanları silah bırakmaya ve teslim olmaya ikna etmiştir. 

Raul devrimin ilk günlerinden Fidel’in rahatsızlanması üzerine devlet başkanlığı görevini alana kadar Küba Devrimci Silahlı Kuvvetler Bakanı olarak sorumluluk aldı. Küba Devlet Başkanı ve Küba Komünist Partisi Birinci Sekreteriyken Küba’yı teslim almanın yumuşak yollarını uygulamaya çalışan Obama’nın kolunu omuzuna atmaya çalışan yılışıklığına kolu yakalayarak ölü bir martı gibi havada sallaması çok önemli bir devrimci refleksti. Meraklı okuyucu bu ziyarete ilişkin yazıya göz atabilir

Ancak günümüzde altı sene önce bu köşede çıkan bir yazıyı hatırlatmak yararlı olacak. Söz konusu yazı esas suçlanması ve yargılanması gerekenin ABD sermayesinin ilkesiz, halk düşmanı ve kriminal siyasi kadroları olduğunu gösteriyor. Trump’ın haydutluğu bir tesadüf değil.

Temmuz başında bu haydutları Türkiye sermayesi NATO zirvesinde ağırlamaya hazırlanırken ABD’nin yolcu uçakları terörü başlıklı yazıyı paylaşıyoruz.

ABD’nin yolcu uçakları terörü

Bu yazıda ABD’nin yolcu uçaklarına karşı açık terör eylemi olan iki olayı hatırlatacağız. Hem gençlerin tarihe ilişkin bilgi dağarcığını güçlendirmeye ihtiyacımız var, hem de ABD ile müttefik olmayı reel politika olarak gören derin ahlaksızlığı sahiplerinin yüzüne vurmaya.

Yayın Tarihi: 31.07.2020 

Geçen hafta basının üzerinde pek durmadığı ve geçiştirilen bir taciz olayı yaşandı. İki ABD savaş uçağı Tahran-Beyrut seferini yapan İran yolcu uçağını Suriye hava sahası içinde taciz etti.

Yolcular tarafından çekilen videolarda savaş uçaklarının nasıl yolcu uçağına doğru manevra yaptığı izleniyor. Savaş uçaklarının uçağı Şam’ın hava savunma sistemine doğru itmeye çalıştığı iddia ediliyor.

Yolcu uçağının pilotu kurtulmak için büyük bir hızla irtifa kaybederek Beyrut’a inişe geçiyor. Bu düşüşe benzeyen irtifa kaybı avcı uçakları için bilinen bir taktiktir, ama içinde yüzlerce yolcu ile yaparsanız başka bir şey olur. Uçakta yaşanan korkunç paniğin yanı sıra yaralananlar oluyor.

Bu olay bize dünya barışının nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterirken ABD’nin yolcu uçaklarına dönük terörünü bir kez daha hatırlattı.

Bu terör silsilesi bütün boyutları ile incelense kitap hacmine varan bir araştırma olur. Suç atma, kışkırtma, bir komplonun parçası haline getirme… Bu arada 11 Eylül saldırıları da bu kapsamda incelenmeyi hak ediyor.

Ama bu yazıda ABD’nin yolcu uçaklarına karşı açık terör eylemi olan iki olayı hatırlatacağız. Hem gençlerin tarihe ilişkin bilgi dağarcığını güçlendirmeye ihtiyacımız var, hem de ABD ile müttefik olmayı reel politika olarak gören derin ahlaksızlığı sahiplerinin yüzüne vurmaya.

6 Ekim 1976’da Karayipler seferini yapan Küba Havayolları uçağı 73 yolcusu ve 5 mürettebatı ile Barbados’tan havalandı. Yolcuların içinde Küba’nın 24 kişiden oluşan genç eskrim ekibi de bulunuyordu. Dünya çapında başarılı olan bu ekip Orta Amerika ve Karayipler Turnuvası’ndan altın madalyalarla ülkesine dönüyordu. 

Fotoğraflarda Küba Havayolları uçağına yapılan saldırıda yaşamını kaybeden Kübalı genç sporcular görülüyor.

Ayrıca uçakta yeni bir yaşama başlamanın heyecanını taşıyan altı Guyanalı genç bulunuyordu, Küba’da tıp eğitimi almak için davet edilmişlerdi. Eğer yaşasalardı bugün belki pandemiye karşı kendi halkının veya dünya halklarının acılarını dindirmek için seferber olan ekibin içinde olacaklardı.

Uçak havalandıktan kısa bir süre sonra havada infilak etti. Kaptanın sahilde tatil yapanları kurtarmak için denize çakıldığı söyleniyor.

Küba asıllı iki ABD vatandaşı tarafından uçağa iki adet C-4 patlayıcı yerleştirilmişti. Katiller deşifre oldular, CIA ile bağlantıları ortaya çıktı. Bu pisliklerin isimlerini burada anmayacağız, ama sonuna kadar ABD tarafından korunduklarını ve Miami’de yaşlılık nedeniyle özgür olarak öldüklerini söylemekle yetinelim.

Fotoğrafta 6 Ekim 1976’da kaybedilen Kübalı sporcular için yapılan bir anma töreni görülüyor. ABD tarafından işlenen bu cinayet aynı zamanda spor tarihinde de her zaman acıyla anılacak bir olaya dönüştü.

İkinci terör olayı ise İran körfezinde 1988 yılında 3 Temmuz’da gerçekleşti. İran’dan Dubai’ye giden ve İran Havayolları’na bağlı uçak 274 yolcu ve 16 mürettebatıyla birlikte Körfez üzerinde ilerliyordu, henüz İran hava sahasından çıkmamıştı.

Aynı esnada ABD donanmasına bağlı üç savaş gemisi İran karasularını 4 km ihlal etmişlerdi. Gemiler uçağı fark ettiler, aralarındaki telsiz konuşmaları sonradan deşifre edildi. İki geminin kaptanı yaklaşmakta olanın yolcu uçağı olduğunu ısrarla belirtiyorlardı. Buna rağmen USS Vincennes gemisinin kaptanı Amiral Rogers füzelerin ateşlenmesi için emir verdi. Uçak iki füzeyle vuruldu, 290 kişiden kurtulan olmadı.

Muhtemelen Kaptan Rogers’in gizli bir misyonu vardı. Hiçbir şekilde ceza almadı, aksine Başkan George Bush tarafından “üstün hizmetlerinden ötürü” Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi.

Fotoğrafta 1988’de ABD Savaş gemisinden atılan füzeyle düşürülen uçakta kaybedilenlerin cenaze töreni görülüyor.

ABD dünya tarihinde haklı olarak Roma İmparatorluğu’na benzetilir. Roma antik çağın en kalleş devletiydi. Hiçbir anlaşmaya uymaz, haber vermeden başka devletlere saldırır, işlediği cinayetlerden dolayı hiçbir sorumluluk üstlenmezdi.

Ancak Roma’yı var eden üretim ilişkileri tıkandı, bir bunalım dönemi başladı. Zayıflamış Roma’ya son noktayı koyan kuzeyden gelen “barbar” kavimler oldu.

Şimdi ABD’de bir tıkanma ve bunalım yaşanıyor. 

Ama Roma’dan farkı ona son verecek “barbarlar” başka bir yerde değil, ABD’nin içindeler. Sadece bu pandemiye bağlı işini kaybeden emekçi kitleleri ve kirasını ödeyemediği için yakında evsizler ordusuna katılacak 24 milyon insan, ırkçı ayrımcılığa uğrayanlar, güvencesiz işlere mahkûm edilenler…

O zamanlar dünya halklarının başındaki en büyük bela olan Roma’nın çöküşü nasıl dünya tarihini değiştiren büyük bir olaysa, ABD’nin de çöküşü büyük bir olay olacak.

Yıkılmış Roma toprakları feodalizme açılmıştı, ABD ise sosyalizme açılacak.

/././

Devlet aklı, kuş mu deve mi? + Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı Kuşoğlu: Devlet aklı bir şeyler kurguluyor; adayımız Mansur Bey de Özgür Bey de olabilir + Mutlak, patlak… Sokak, halk!..-T24-


Devlet aklı, kuş mu deve mi?-Mehmet Y.Yılmaz- 

Devlet soyut bir kavram. Evet devletin kurumlarını somut olarak görebiliyoruz ama “devlet aklı” denilen şey bu kurumlardan bağımsız çalışıyor gibi bir izlenim veriliyor. Oysa “devlet aklı” diye bir şey yok. Vatandaşların onaylamadıkları her şey bu devlet aklına bağlanıyor. Erdoğan da sanki bizler gibi seyirci konumunda.

Saray’ın CHP’nin başına geçmesini uygun gördüğü Kemal Kılıçdaroğlu’nun “45 yıllık yol arkadaşı” ve eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu’na göre Türkiye’de “devlet aklı” adı verilen ancak kuş mu deve mi olduğu tam olarak açıklanamayan “bir şey” var.

Siyasette filan ne olup bitiyorsa bu “devlet aklı” ona müdahale edebiliyor.

Mesela Kuşoğlu’na göre son Cumhurbaşkanı seçiminde bu “devlet aklı” sonuçlara yüzde 2 civarında etki edebilmiş.

O kadar fark da zaten Erdoğan’ın seçimi kazanmasını sağladı.

Kuşoğlu ile arkadaşımız Cansu Çamlıbel konuştu; bu söyleşi dün T24’te yayımlandı.

Kuşoğlu’nun ilginç bir siyasi serüveni var.

Siyasete DYP’ye üye olarak başlıyor. Orada Ankara İl Başkanı iken DP’ye geçip, milletvekili adayı oluyor. 2009’de Abdüllatif Şener’in başkanlığında Türkiye Partisi’nin kurucuları arasında yer alıyor. Kılıçdaroğlu, CHP’nin başına geçtiğinde de Türkiye Partisi’nden istifa ederek CHP'ye katılıyor. Çünkü Kılıçdaroğlu, SKK Genel Müdürü iken Kuşoğlu da SSK Genel Müdür Yardımcısı imiş!

Siyasi çizgisindeki bu zikzakları eleştirmiyorum tabii. İnsanların fikirleri zaman içinde değişebiliyor çünkü.

Sadece son günlerde moda olan “baba ocağı” muhabbeti yüzünden merak ettim; Kuşoğlu’nun “baba ocağı” acaba hangisi diye!

Kuşoğlu, Kılıçdaroğlu’nun partideki en yakınlarından biri olarak son gelişmeleri yorumlarken “devlet aklı” meselesini öne sürüyor.

Bu “devlet aklı” konusuna yandaş yazarların yazılarında ya da yandaş televizyonların kadrolu konuşmacılarının sözlerinde de rastlıyoruz.

“Devlet aklı” diye bir şey var ve kolayca izah edilemeyen her şey buna bağlanıyor.

Bölge Adliye Mahkemesi, “Ben hukuk dışıyım” diye bağıran butlan kararını mı verdi? Açıklaması kolay: Devlet aklı öyle istedi!

Nitekim Kemal Kılıçdaroğlu da “bu akla uyup, kendisine verilen görevi yerine getiriyormuş” gibi bir ima da var sözlerinde.

“Sayın” diyenleri zamanında hapse atan “devlet aklı”, şimdi de Abdullah Öcalan’a “kurucu önder” sıfatı verebiliyor mesela.

Bu devlet aklı öyle çalışıyor ki Ekrem İmamoğlu’nun gelecekte Cumhurbaşkanı seçileceğinden korkarak “düğmeye basıyor” ve onu hapse atıyor, diplomasını iptal ediyor, yetmiyor bir de casus olduğunu keşfediyor!

Ben de haliyle merak ediyorum tabii: Bu “devlet aklı” denilen şey, kimin ya da kimlerin beyninin içinde bulunuyor?

Devlet soyut bir kavram. Evet, devletin kurumlarını somut olarak görebiliyoruz ama “devlet aklı” denilen şey bu kurumlardan bağımsız çalışıyor gibi bir izlenim veriliyor.

Oysa “devlet aklı” diye bir şey yok.

Türkiye’de ne olup bitiyorsa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bilgisi dahilinde ve talimatlarıyla” yapılıyor, bu kesin.

Erdoğan’ın da iki büyük korkusu var: Birincisi seçime girememek ikincisi seçimi kazanamamak.

Seçime girememe meselesini TBMM’ye seçim kararı aldırarak aşabilmesi mümkün.

Bunun için elinde geniş imkânlar da var: Parmak kaldıracak vekillere listelerde iyi yerler vermekten tutun da devletin geniş olanaklarından küçük de olsa bir bölümünü ayaklarının altına sermeye kadar varacak imkânlar bunlar.

Arpalık olarak kullanılabilecek devlet kurumları ve zor günler için bir köşede biriktirilmiş üç beş kuruşu dağıtmak gibi seçenekler de mevcut.

Zaten şimdi Kılıçdaroğlu da CHP’ye tayin edildiğine göre, TBMM’nin seçimi öne çekme kararını verecek çoğunluğa ulaşmak çocuk oyuncağı.

Onun için bu korkusu artık geride kaldı.

Asıl büyük korkusu seçimi kaybetmek ve iktidardan düşmek.

İmamoğlu’nun hapse atılmasının nedeni de o, CHP’nin hukuk dışı bir mahkeme kararıyla felç edilmesinin nedeni de o.

Yarın bir gün kendisine tehlike olarak başkalarını görmeye başlarsa onların da başlarına örülecek çoraplar hazırdır.

Erdoğan’ın yeniden seçilememe korkusunu yenmek için attığı adımları “devlet aklına” bağlamalarının nedeni, Erdoğan’ı bir kenarda “tertemiz tutmak!"

Vatandaşların onaylamadıkları her şey bu devlet aklına bağlanıyor.

Erdoğan da sanki bizler gibi seyirci konumunda.

Akşam televizyonunu bir açıyor ki ne görsün; CHP’nin başına Kemal Kılıçdaroğlu tayin edilmiş!

Tabii sesini çıkartmıyor çünkü “devlet aklı” var ya, herhâlde kararı o vermiş olmalı diye sofraya oturup çorbasını içiyor.

Bu Erdoğan’ın hoşuna gidiyor mu, birinci elden bir bilgiye sahip değilim.

İşine geliyor mu diye soracak olursanız, çok işine geliyor olmalı.

/././

Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı Kuşoğlu: Devlet aklı bir şeyler kurguluyor; adayımız Mansur Bey de Özgür Bey de olabilir -Cansu Çamlıbel- 


/././

Mutlak, patlak… Sokak, halk!..-Umur Talu- 

Önünüzde bir “mutlak” iktidar var, bir “patlak” KK var; bir de ne olursa olsun, vicdanı, muhakemesi olan, yoksulluk ve adaletsizlikler depremlerinde sabır taşı çatlayan bir halk var. İlkine yürüyebilmek için, değiştirebilmek için aradaki KK’yı atlayıp geçerek üçüncüye koşmak var...


Madem “halk, sokak” diyorsunuz, oradan yürüyeceksiniz!

Özgür Özel ve yol arkadaşlarının önünde sayısız örnek var: Macaristan’da “asla gitmez” denen ve zaten gitmemek için bir “baskı, yolsuzluk, hukuksuzluk, korku rejimi” kuran Orban’ın gidişi gibi…

New York’ta partisinde ön seçimi kazandığı halde karşısına iki parti ağalarının da desteklediği “maybetmiş aday”ın çıkarılmasına rağmen Mamdani’nin seçilişi gibi…

İrlanda’da bağımsız Catherine Connolly’nin, sokaklardan bir koalisyon oluşturarak Cumhurbaşkanı seçilmesi gibi…

Hatta daha yakından, Erdoğan ve partisinin, bir zamanlar Özal’ın yükselişi gibi de! 70’lerin Ecevit’i bile.

Madem kopartarak, dağıtarak eritmek, güçsüzleştirmek, süründürmek istiyorlar… “Yeniden doğuş” gibi.

Bunun en sağlam formülü, sadece mitingler değil; medya yoksa sosyal medyanın ve yüz yüze gelmelerin , örgüt paralize ediliyorsa gönüllüler ordusu kurmanın, mitingler yetmeyecekse hane hane kapı kapı dolaşmanın nice örneği var.

Bu örneklerin hepsinde, yerliler dahil, kapsayıcılık meselesi var. “Sağ yalanlar”la da becerilmiş bu kapsayıcılığın “sol samimiyet”ye yapılmabilmesi de var.

New York Times’da N. Gessen “Bu Orban’ı alt eden formül… Trump’ı da alt edebilir” başlıklı bir makalede “Macar formülü”nü yazdı. “Dünyanın Tozunu Atalım!” başlıklı kısa kitabımda, Mamdani, Connolly ve birçok örneği sıraladım. Yeni ve canlı örnekler ortada.

Madem “Cumhuriyet Halk Partisi” bölünmek, muğlaklaştırılmak, flulaştırılmak, şaşkınlaştırılmak, çaresizleştirilmek için KK’yla bezendi; bir nevi “Cumhuriyet Halk Hareketi” olabilmek var.

Ve bugün ülkede baskı rejimi nereye kadar giderse gitsin, net mesajlarla “kapsayıcı” olabilmenin şartları da epeyce var.

Sadece sivil toplum örgütleriyle dayanışma değil, bizzat halkın yanında, karşısında, nefesinde, sesinde olabilmek için zemin ve iklim var. Buna yıllarca AKP’ye oy vermiş insanlar da dahil.

Macar sosyolog Balint Magyar, Orban’ın baskı rejiminin çizdiği duvar gibi hattın yarılmasında “Otokratik Yarma” benzeri bir terim kullanmış: Yani artık değişimin imkansız sayılacağı bir hat ve onun yeni bir hareketle, sokaklardan, halkın içinden yarılması, aşılması.

“Devrim” de böyle bir şeydir ama onu bekleyemeyeceğimize göre, “ana muhalefet”ten “ana muhaliflik”e geçiş de siyasette bir devrim olabilir.

Kapsayıcılığın kaba formülü şöyle bir şey olmalı: Halkın tüm acılarını, tüm dertlerini ve ne kadar kalmışsa tüm umutlarını kardeş kılabilmek. “Ahlaksız ve vicdansız bir rejim ve hempaları”na karşı, bir ahlak ve vicdan dili” bulabilmek.

Bunun için de, bir zamanlar “yerin dibine” batırıp sonra bir kukla, bir robot, bir kortuluk, bir zombi gibi allayıp pullayıp çıkardıkları KK’ya takılmamak, onu oraya püskürtenleri bir an gözden kaçırmamak gerekiyor herhalde!

İktidar, CHP’nin ilerleyişini önce İmralı-DEM operasyonlarıyla aşmaya çalıştı; sonra belediye operasyonları geldi. İlki bir ileri bir geri gidince, ikinci yetmeyince, genel merkezi ve parti yönetimini yıkarak o “barış meselesi”ni de yerinde saydırmaya geçti.

Öyleyse Altılı Masa gibi dıngılca şeyler değil, ama sahici, samimi ittifaklara da bir bakmak var. Ana meselenin cumhurbaşkanlığı seçimi olduğu bir rejim kuruldu. Ama bu onu kaba güç haline getirirken, aynı zamanda güçsüzleştiriyor. İki adayın kaldığı bir seçimde mesela, oylar da ikiye ayrılıyor: ya onu ya şunu seçeceksin! Bu “güçlü iktidar”ın esasen en zayıf halkası. Kurduğu rejim demokratik değil, hukuki ve ahlaki değil, ama işte tam da orası en ince yer! O güç el değiştirdiğinde, “tersine otorite” tehlikesi de bir bomba gibi duruyor iktidarın elinde.

Önünüzde bir “mutlak” iktidar var, bir “patlak” KK var; bir de ne olursa olsun, vicdanı, muhakemesi olan, yoksulluk ve adaletsizlikler depremlerinde sabır taşı çatlayan bir halk var.

İlkine yürüyebilmek için, değiştirebilmek için aradaki KK’yı atlayıp geçerek üçüncüye koşmak var. Öyle soyut, kimliksiz, şikayetçi, mağdur, mazlum sözlerle değil; acılarını kucaklayıp umutlarını çoğaltarak! Samimi, sahici, hakiki ve hakkaniyetli, somut bir dille.

Özgür Özel, parti liderliğini isterken, belki de tahmin etmediği biçimde, “19 Mart” 2025’ten beri biraz da zoraki biçimde “sokak ve halk lideri” haline geldi. Artık “Özel” mi kalacak, yoksa gerçekten “Özgür” mü olacak, takılıp kalacak mı, yoksa dünyadaki birçok örneği gibi çok yoldan, çok kanaldan engelleri yıkacak o formülleri mi bulacak, bilmiyorum ki!

/././

T-24

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -6 Ağustos 2026-