Birkaç yazıyla Amerikan ve İsrail bombalarının altındaki İran’ın tarihine bakalım istiyorum. İlk yazıda kimler yok ki: Kaçar Hanedanı, İstanbullu bir Ermeni, Avustralyalı “kaçık” bir madenci ve tabii İran petrolünü adeta bedavaya ele geçiren İngilizler...
Bugün Pazartesi Yazısı yok. Malum sebepten.
Coğrafyamız yangın yeri ve ben bugünden başlayarak hafta boyu yazacağım birkaç yazıyla size İran’ı, daha doğrusu İran tarihini anlatmak istiyorum.
Kronolojik yahut son 120-130 yılın tamamını kapsayarak ilerlemeyeceğim. Kırılma noktalarını anlatmaya çalışacağım.
Bugün meselemiz petrol. Hani bazen “Yahu şöyle bir 300-500 kilometre kuzeyde çıksaydı şu meret de bizim memleketimiz de petrol zengini olaydı…” diyoruz ya. Bizi Allah korumuş da petrol çıkmamış bu topraklardan. Birazdan anlatınca göreceksiniz.
Başlayalım.
1800’lerin sonlarındayız. Kahramanımız bir arkeolog. İsmi Jacques De Morgan. 1891’de Fransa Kültür Bakanlığı tarafından İran’a kazı yapmaya gönderiliyor. Ülkenin güneybatısındaki Şuş kentinde yapıyor kazılarını. Paha biçilemez tarihi eserler çıkarıyor. Asurlular, Keldaniler, Sasaniler… Dönem dönem, katman katman paha biçilemez tarihi eserler pek tabii ki Batı’ya kaçırılıyor. Bugün bir kısmı Louvre Müzesi’nde…
Fakat kazılar esnasında bir şey dikkatini çekiyor De Morgan’ın. Taşların rengi, yapısı… Uzmanlığı bu alanda olmamasına rağmen Fransız arkeolog anlıyor ki bu topraklarda damar damar, çok sayıda petrol yatağı var.
İran’a birkaç kez daha gidip geliyor, örnekler alıyor De Morgan ve ülkesine dönünce ülkenin güneybatısındaki petrol yataklarıyla ilgili bir makale yayımlıyor. Yıl 1894, makalenin çıktığı yayın Paris Madencilik Dergisi.
Aslında petrol İranlılara yabancı değil. Halk neft dediği bu zifir maddeyi gece lambalarında, evlerin izolasyonunda filan kullanıyor. Fakat De Morgan’ın makalesi yayımlanınca ortalık birbirine giriyor. Birden tüm gözler İran’a çevriliyor.
Meseleye ilk “uyananlardan” biri bizim mesleğe çok uzak bir isim değil: Baron Julius De Reuter. Evet, doğru bildiniz. Reuters ajansının kurucusu.
İran yönetiminden elde ettiği imtiyazla “Imperial Bank of Iran”ı kuran Baron Reuter hemen bankanın altına bir de maden şirketi ekliyor. Lakin işler istediği gibi gitmiyor. Baron bir türlü kârlı bir petrol yatağı bulamıyor. 1899’da ölünce bu petrol işi havada kalıyor. Hiçbir şirket kârlı bir yatak bulunup bulunamayacağından emin olunamayan böyle bir işe para yatırmaya yanaşmıyor.
İşte bu noktada devreye bir başka karakter giriyor. Üstelik bu kişi bizim “buralardan”:Petrol fırsatını duyunca İran’a göçüp bu işlerin peşinden koşmaya karar veren İstanbul’un Ermeni cemaatinden Antoine Kitapçıyan. Sadece 22 yaşında, broker’lık yapıyor ve muhtemelen kendine bu işlerin piri bir başka Ermeni’yi, Sarkis Gülbenkyan’ı örnek alıyor. (Üsküdar doğumlu Gülbenkyan, aldığı komisyonlar nedeniyle nam-ı diğer “Bay Yüzde Beş” Osmanlı petrollerini Batılı şirketlere pazarlayarak döneminde dünyanın en zengin birkaç insanından biri olmuştu.)
Kitapçıyan İran’a petrol için geliyor dedik evet ama aynı zamanda devlet katında da pek seviliyor. Önce İran’ın dışişleri bakanlığında çalışmaya başlıyor, sonra Gümrüklerden Sorumlu Genel Müdürlüğe getiriliyor.
İşte bu genç adam, Baron Reuter’in ölümüyle bütçesizlikten kimsenin aramaya devam etmediği İran petrollerine dönemin tüm iş dünyasını bir araya getiren meşhur Uluslararası Paris Fuarı’nda bir yatırımcı aramaya girişiyor. (Eyfel Kulesi’nin açılışı on yıl önce aynı fuarda olmuştu. Hatta kule fuarın giriş kapısıydı.) Tabii İngilizlerin yardımıyla…
Buluyor da.
Son Kaçar şahı Ahmed Şah. 1923’te sürgüne gönderildi, 1930’da öldü
Britanya’nın Tahran büyükelçisi onu hafif “kaçık” karakteriyle tanınan Avustralyalı bir altın madencisiyle tanıştırıyor: William Knox D’Arcy. Darcy, Britanya Krallığı’na bağlı Avustralya’da babasıyla altın madenciliği yaparken “petrol” denen yeni madenin peşine düşerek Orta Doğu’ya gelmiş bir yatırımcı. Açıkçası petrol işinden de çok anlamıyor ama Osmanlı dahil petrol bulunabilecek her ülkenin yetkilileriyle görüşüyor.
Osmanlı idarecilerinden pek yüz bulamıyor. Zira Osmanlı Irak’ın kuzeyindeki (Musul, Kerkük) petrol yatakları için Almanlarla çalışmaya karar vermiş.
İran’da ise Britanya ve Rusya’nın borusu ötüyor. (Dikkat ederseniz 1. Dünya Savaşı’nın tarafları belirginleşiyor.) D’Arcy buraya, biraz da kumar oynarcasına para yatırmaya ikna oluyor.
“Kumar” kelimesini bilerek kullandım zira Sarkis Gülbenkyan İran petrolü için kendine de teklif geldiğini, ancak ortaklarıyla birlikte bu işi “kumar” olarak gördüklerini şöyle anlatıyor: “Tarihini çok iyi hatırlamıyorum –1895 ile 1900 tarihleri arasında olmalı– şimdiki Anglo Pers Şirketi’nin [Anglo Persian Oil Company] sahip olduğu imtiyazlar uzun süre sürüncemede kalıyor ve hiç kimse onlarla ilgilenmiyordu. Bir Ermeni ve İran Gümrük Müdürü olan Kitapçı’nın bu imtiyaz için 15.000 pounda ihtiyacı vardı. Ben Sayın Kitapçı’yı yakından tanırdım. …Oldukça spekülatif göründüğünden bunun ancak bir kumarbazın işi olabileceğini zannettik. Bu iş bize göre değildi. Avusturalya ve başka yerlerde büyük bir maden borsacısı olan Bay D’Arcy’in, bizzat kendisinin ilgilendiği ve fikrimce İskoç yardımıyla şirkete dönüştürdüğü bu işi, ben reddetmiştim. Bugün D’Arcy, petrol işinde bir öncü olarak düşünülür. Halbuki gerçeği söylemek gerekirse o büyük bir kumarbazdır. Onun başarısı, endüstriyel ya da ekonomik basiretten ziyade büsbütün şansa bağlıydı.” (Ali Okumuş’un doktora tezinden alıntı.)
Rıza Pehlevi’nin taç giyme töreni. 1925 yılında İran Şahı olarak Pehlevi Hanedanı dönemini başlattı
Ve evet, D’Arcy bu madenleri inanılmaz kârlı bir anlaşmayla alıyor. “İnanılmaz” diyorum çünkü İran Devleti’yle D’Arcy’nin şirketindeki anlaşmaya göre çıkarılacak petrolden elde edilecek gelirin yüzde 84’ü (inanılmaz olan işte bu oran, en iyi pazarlıkta “fifty-fifty” olması gerekirken) D’Arcy’ye kalırken İran ise sadece yüzde 16’yla yetinmeyi kabul ediyor.
İşte İran’ın başını yakan bu anlaşma oluyor. D’Arcy, Kitapçıyan’a da bir hisse veriyor, hatta Kitapçıyan şirkette İran’ın temsilcisi olarak görev yapıyor ve üstün hizmetlerinden dolayı İran Şahı tarafından ödüllendiriliyor.
Ve geldik en çarpıcı yere: Daha sonra bu hisseler Britanya’ya devrediliyor ve Gülbenkyan’ın sözünü ettiği Anglo-Persian Oil Company bugün de bildiğiniz BP olarak yoluna devam ediyor.
İşte dünyanın petrol tiranları arasında başı çeken BP böyle kuruluyor.
Tüm bunlar olurken İran’ın başında ülkeyi yüz yıldan fazla bir zamandır yöneten Kaçar Hanedanı var. İran Şahı Muzafereddin’in petrol arama izni için aldığı büyük tazminatı üç Avrupa gezisinde harcadığı söyleniyor.
Nitekim kapitülasyonların, özel izinlerin “bedavaya” dağıtıldığı, yolsuzluğun alıp başını gittiği İran’da Kaçar Hanedanı’na yönelik itirazlar yukarıda anlattığım işlerin de etkisiyle giderek artıyor ve anayasal bir monarşi isteyenlerin sesi gür çıkmaya başlıyor.
Nihayet birkaç yıl içinde gerçekten de bir Meclis seçiliyor ve anayasal monarşiye geçiş süreci başlıyor.
Lakin İran’ın dünyanın en büyük petrol yataklarını, neredeyse “bedavaya” sömüren İngilizlerin elinden alması on yıllar sürüyor. D’Arcy’le imzalanan talan anlaşmasının şartlarını iyileştirmek bile otuz yıldan fazla zaman alıyor.
Şah Muzafereddin’den sonra payitahtlarının gücünü kaybeden Kaçar Hanedanı, İngiliz destekli bir darbeyle İran’ın yönetiminden alınıyor. Yerine İngilizlerin “yüksek müsaadeleriyle” yeni bir hanedanlık kuruluyor.
Darbenin başındaki genç general Rıza Pehlevi ve kendini İran Şahı seçtirerek kurduğu tiranlığın adı bugün de birilerinin rejimi devirip yeniden kurma hayali gördüğü Pehlevi Hanedanlığı.
Yeryüzünde bir ‘cennet’: Afganistan -Ergin Yıldızoğlu
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar. Bu durumda laikliği savunan bir imza kampanyasının soruşturma tehdidiyle karşılaşması, sorunun artık ilkesel değil rejimin karakterine ilişkin olduğunu gösteriyor. TTB, KESK, DİSK ve TMMOB’nin “Laiklik halklarımızın güvencesidir” başlıklı ortak açıklama yapmak zorunda kalması, anayasal norm ile siyasal pratik arasındaki çatışmanın sertliğini sergiliyor.
Tam bu sırada, Afganistan’da Taliban rejiminin yeni ceza düzenlemeleri uluslararası basında tartışılıyor. Türkiye’de kimi dini figürler o ülkeyi “yeryüzünde cennet” olarak sunabiliyor. Bu iki sahne yan yana konulduğunda, karşımıza yalnızca Afganistan’a değil; siyasal İslamın hukuk anlayışına ilişkin bir soru çıkıyor.
HUKUK MU, TEOKRATİK TAHAKKÜM MÜ?
Taliban’ın inşa etmeye çalıştığı hukuk düzeni, aslında düzen filan değil, teokratik bir totalitarizmin normatif çerçevesidir. Bundan öte insanlığın kadim adalet anlayışından, öngörülebilirlik, eşitlik ve hak özneliği ilkesinden de yoksundur.
Ceza, suça göre değil; kişinin dinsel ve toplumsal konumuna göre belirleniyor. Böylece normun kaynağı soyut ve genel hukuk değil, kutsallık atfedilen bir otoritenin iradesi oluyor. Bu yapı, modern hukuk devletinin “yurttaş” kavramını tasfiye edip onun yerine “itaat eden kul”u ikame ediyor.
Kadının sesi bile “avret” ilan ediliyor; kamusal varlığı erkek vesayetine bağlanıyor; “eğitici şiddet” meşrulaştırılıyor. Dahası, karısına şiddet uygulayan bir erkeğe sembolik denebilecek cezalar öngörülürken hayvanları kavga ettirenlere ağır yaptırımlar getirilmesi, o hukukun değerler hiyerarşisini açık ediyor: Kadın, eşit hak öznesi değil; denetim altındaki bir maldır.
Bu tablo, modern hukuk düzeninden ziyade kast sistemine benzer bir statü hukukunu andırıyor. Toplum, fiilen dört kategoriye ayrılıyor (Ulema, seçkinler, orta sınıf bireyler ve “alt sınıf” 15. maddede köleler kavramı da geçiyor); yaptırım, bireysel sorumluluğa değil, dinsel-sosyal “itibar”a göre dağıtılıyor. Yoksula kırbaç, din âlimine nasihat... Bu, ilahi adalet söylemi altında egemen sınıfın (din âlimleri) dünyevi ayrıcalıkların kurumsallaştırılmasıdır.
Kadınların kamusal varlığı, farklı inanç yorumları, muhalefet, hatta gündelik davranış biçimleri suç kategorisine alınmıştır. Dolayısıyla, genelde suç olan bireysel özgürlüklerdir. Nüfusun yüzde 20’sini oluşturan Hazaralar, fiilen, aşamalı bir soykırım süreci içindedirler. Afganistan’ın “bir yeryüzü cenneti” olduğu iddiası, oradaki suç kavramını benimsemektedir.
VE TÜRKİYE
Türkiye’de laikliği savunanların “azgın azınlık”, “İslam düşmanı” olarak nitelenmesiyle, Afganistan’daki teokrasi arasında bir paralellik bulmak, abartılı görülebilir ancak yönelimler arasındaki benzerlik göz ardı edilemez. Siyasal İslamcı söylemin dini tekelleştirmesi ve “Şeriatçı değilim diyen Müslüman değildir” türü dışlayıcı ifadeleri, dini çoğulculuğu tasfiye eden bir ideolojik çerçeveye işaret ediyor.
Laiklik, bu bağlamda yalnızca “din ile devlet işlerinin ayrılması” değildir. Laiklik, devletin herhangi bir kutsal yorum adına yurttaşı kategorize etmesini engelleyen anayasal güvencedir. Devletin dini olduğu anda, yurttaşın dini -veya dinsizliği- siyasal sadakat ölçütüne dönüşür.
Aslında, laiklik, belli bir dine inançlıların da güvencesidir. Çünkü çoğulculuğun olmadığı yerde tek bir yorum devletle özdeşleşir, diğer tüm yorumlar sapma sayılır. Afganistan bugün, bu sürecin radikalleşmiş biçimini, teokratik totalitarizmin, hukuk formu altında kurumsallaşmasını gösteren bir laboratuvardır:
Afganistan örneği, din adına kurulan statü hukukunun varacağı yeri, eşit yurttaşlıktan kul statüsüne, hak öznesinden itaat öznesine geçişin varacağı yeri gösteriyor. Laiklik bu geçişe karşı tarihsel bir frendir. Bugün, bu frenin değerini en iyi anlatan şey, Afganistan’da “cennet” diye pazarlanan bir teokratik totalitarizmdir.
Laiklik tartışması kültürel bir tercih ya da ideolojik bir hassasiyet değildir; rejimin niteliğine dair bir sorundur. Anayasal norm ile siyasal pratik arasında açılan büyük uçurum hukuk devletinin ortadan kaldırması sürecinin son aşamasına gelindiğini gösteriyor.
Savaş üzerine kimi notlar ve spekülasyonlar -Ergin Yıldızoğlu-
İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”
Ben, pratikte, kimlerin hangi kültür içinde, hangi ideolojiyle, hangi ekonomik siyasi çıkarların hatta kaygıların etkileri altında, nasıl karar verdiğini düşünmeye, felaketlerin sorumluluğunu ete kemiğe büründürmeye çalışırım. Böyle bakınca hemen her zaman büyük felaketlerin, küçük adamların küçük hesaplarının sonucu olduğu; büyük trajik rolleri ise çoğu kez soytarıların oynadığı görülür. Peki: “Bu soytarılara bu olanağı nasıl bir sistem veriyor?”
GARİP BİR DURUM
“Soytarılara” gelmeden önce İran üzerine kısa bir not.
Rejimin karakterini biliyoruz, geçelim. İran yönetimi, İsrail’in nükleer güce sahip olduğunu biliyor, karşılığında, kendisi de nükleer kapasite geliştirmeye çalışıyor; emperyalist merkezlerin liderlikleri ise İran’ın nükleer silah eşiğine gelmesini kabul edilemez buluyor. 2015’te varılan anlaşma zemini, Trump yönetiminin masadan kalkmasıyla çöktü; yaptırımlar yeniden devreye girdi. İran da Rusya ve Çin ilişkileri üzerinden bir manevra alanı açmaya yöneldi. Geçtiğimiz haziran ayında ABD ve İsrail’in hava saldırıları İran’ın nükleer altyapısını, bazı askeri tesislerini ciddi biçimde zayıflattı.
Suriye’de Esad rejimi de çökmüştü, Gazze’de soykırım Hamas’ı ağır bir baskı altına almış, Hizbullah’ın askeri kapasitesi aşınmıştı. İran artık bölgede vekâlet savaşları sürdürecek olanaklardan yoksundu. İçeride tekrarlayan isyanlar, rejimin meşruiyetinin ciddi biçimde aşındığını gösteriyordu. Kısacası İran yönetimi hem siyasal hem jeopolitik olarak savunmadaydı. ABD ile yeniden temas arayışları da bu zayıflığın işaretiydi. Bu tablo içinde son saldırıların zamanlaması, amacı soru işaretleri doğuruyor. Öyleyse gelin, trajedinin aktörlerine bakalım.
DRAMATİS PERSONAE
Donald Trump: ABD devlet başkanı ve başkomutan! Kimi doktorlar Demans belirtileri sergilediğini iddia ediyorlar. Trump, halen faşist bir kadronun devleti ele geçirme aracı olarak ABD devlet başkanı; bu konumunu servetini artırmak için hiç gizlemeye gerek görmeden kullanıyor. Halen toplumsal onaylanma oranı yerlerde sürünüyor. Epstein pedofili skandalında adı geçiyor, her gün yeni bir dosya ortaya dökülüyor. Epstein’in İsrail’in istihbarat mimarisinin bir parçası olduğuna ilişkin güçlü söylentiler var. Öyleyse İsrail istihbaratının elinde Trump ile ilgili resim ve film, belge olabilir. Öyleyse, iktidardan düşmemek için her şeyi kabullenmeye hazır biri olarak Trump’ın, şantaja da açık olduğu düşünülebilir.
Benjamin Netanyahu: Muhafazakâr Siyonist Likud partisinden İsrail başbakanı, yıllardır yolsuzluk suçlamasıyla yargılanıyor. Hapse düşmemesi için iktidarda kalması gerekiyor. Kalabilmek için Bengvir, Smotrich gibi tüm Ortadoğu’nun aslında İsrail toprağı olduğuna inanan faşist siyasetçilerle koalisyon içine girdi. Gazze’de gerçekleşen soykırımdan sorumlu. İktidardan düşerse hem İsrail’de hem de savaş suçlusu olarak uluslararası mahkemelerde yargılanabilir. İktidarda kalmak için her şeyi yapabilir. Trump’ı zorlama olanaklarına sahip, İran’a ilk saldırıyı başlattı, İsrail halkının başına ne gelir adeta umrunda değil.
Ayetullah Ali Hamaney: İran’ın dini lideri, 36 yıldır, egemen ideolojinin, “dinci hakikat rejiminin” bekçisi, ülkenin en güçlü siyasetçisi. Son 20 yıldır, rejimin baskı ve terörünün simgesi, gittikçe koyulaşan baskının ideolojik mimarı, demokratik muhalefetin, özgürlük talebiyle yaşamlarını tehlikeye atarak sokaklara dökülen gençlerin, kadınların nefret nesnesiydi. Son isyandan sonra elinde binlerce, belki de on binlerce insanın kanı var! Molla rejimini korumak, ne pahasına olursa olsun nükleer silahlara sahip olmak için İran halkını feda etmeye hazırdı. Son İsrail, ABD saldırılarında 28 Şubat günü öldü.
Tarihin kopuş dönemlerinde, bazen tarihi aktörler yapar. Bazen de trajik rolleri soytarılar oynar. Bu “soytarılara” bu olanağı nasıl bir sistem veriyor, onları kendi şahsi, küçük krizlerini büyük savaşlarla yönetebilir hale getiriyor?
ABD-İsrail’in İran’a başlattığı saldırılara dair "Cumartesi günkü saldırılara" katılmadıklarını söylemekle yetinen Almanya, İngiltere ve Fransa’nın ortak açıklamasında, haydutluğa misillemeyle yanıt veren İran "güçlü şekilde" kınandı, büyük bir pişkinlikle İran'a "müzakereye dön" denildi.
Almanya, Fransa ve İngiltere, ABD-İsrail saldırılarını değil, İran'ın saldırılara verdiği karşılığı “kınadı”.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer ortak açıklama yaptı.
Açıklamada halen ABD ile "nükleer müzakereler" devam ederken ABD-İsrail'in saldırısına uğrayan İran "müzakereleri yeniden başlatmaya" çağrıldı.
“İran liderliğini müzakereleri yeniden başlamaya çağırıyor ve müzakere edilmiş bir çözüm aramaya teşvik ediyoruz. Nihayetinde İran halkının kendi geleceğini belirlemesine izin verilmelidir” denildi.
İran’a “nükleer programını sona erdirmesi, balistik füze programını sınırlaması, bölgede istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerden kaçınması ve kendi halkına yönelik korkunç şiddet ve baskıya son vermesi” çağrısında sürekli bulunduklarını söyleyen Macron, Starmer, Merz üçlüsü, ABD-İsrail saldırılarına ise kendi ülkelerinin katılmadığını söylemekle yetindi.
Üçlünün açıklamasında “ABD, İsrail ve bölgedeki ortaklar da dahil olmak üzere uluslararası ortaklarla” yakın temas halinde oldukları kaydedildi, “Bölgesel istikrara ve sivillerin korunmasına olan bağlılığımızı yineliyoruz” iddiasında bulunuldu.
***
Cihatçı Şara’yı Suriye’nin başına bu yüzden getirdiler: İsrail ve ABD’yi değil, İran’ı kınadı!
Suriye’de emperyalist projeyle iktidara taşınan HTŞ lideri Şara, iktidarını borçlu olduğu İsrail ve ABD saldırganlığını hoş gördü, İran’ı kınadı.
Soykırımcı İsrail’in ABD desteğiyle İran’a başlattığı saldırı sürerken, İran da bölgedeki ABD üslerini ve İsrail’i hedef aldı.
Suriye’de emperyalistlerin desteğiyle iktidara taşınan cihatçı HTŞ’nin lideri Şara, bu saldırıların ardından İsrail ve ABD’ye tek bir itirazda bulunmazken, İran’ı kınamayı başardı.
Yapılan açıklamada, İran’ın saldırılarını şiddetle kınadığını duyuran HTŞ iktidarı, “Suriye Arap Cumhuriyeti, bu acımasız saldırılara maruz kalan kardeş ülkelerle tam dayanışma içinde olduğunu ifade ederken, bu ülkelerin güvenliğine ve istikrarına yönelik her türlü tehdidi kesin olarak reddettiğini vurgulamakta ve egemenliklerine ile toprak bütünlüklerine saygı gösterilmesi çağrısında bulunmaktadır” ifadesini kullandı.
***
ABD ve İsrail İran’ı bombalayıp çocukları katletti, Zelenskiy yönetiminden sevinç mesajı geldi.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında onlarca çocuğun yaşamını yitirdiği bir ortamda Ukrayna yönetimi Tahran’ı hedef alan açıklama yaptı. Kiev, İran'ı suçlayarak saldırıların sorumluluğunu Tahran’a yükledi.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik haydutça saldırılarının ve ülkedeki bir ilkokulda onlarca kız çocuğunu öldürmesinin ardından, Ukrayna Dışişleri Bakanlığı’ndan saldırıları destekleyen bir açıklama geldi. Açıklamada, İran yönetimi hedef alınırken, mevcut gelişmelerin sorumlusu olarak “Tahran’daki rejim” gösterildi. Ukrayna Dışişleri Bakanlığı, ülkesinin “İran halkının güvenlik, özgürlük ve refah içinde yaşama arzusunu desteklediğini” iddia etti.
'Şahid' vurgusu ve Rusya bağlantısı
Kiev yönetimi, İran’ın Rusya’ya verdiği askeri desteği de yeniden gündeme taşıdı. Açıklamada, İran yapımı “Şahid” tipi insansız hava araçlarının Ukrayna’daki “barışçıl şehirleri” hedef aldığı iddia edilerek, Moskova ile Tahran arasındaki işbirliğinin uluslararası hukukun “ağır ihlali” olduğu öne sürüldü.
Ukrayna tarafı, Rusya’nın “provokasyonsuz saldırgan savaşı”nda İran’ın doğrudan askeri destek sunduğunu ifade etti ve bu işbirliğinin küresel barış ve istikrar çabalarını baltaladığını ileri sürdü.
'Rejim şiddet ve kaos için kaynak harcadı'
Açıklamada İran yönetiminin, ülke kaynaklarını halkın refahı yerine “şiddet, cinayet ve kaos” için kullandığı öne sürüldü. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’in daha önce de İran yönetiminin değişmesi gerektiğini savunduğu söylenen açıklamada, son gelişmelerin temel nedeninin “rejimin şiddet ve keyfi uygulamaları” olduğu iddia edildi.
'Diplomasi fırsatı vardı' iddiası
Kiev yönetimi, Tahran’ın diplomasi ve çözüm arayışları için fırsatlara sahip olduğunu ancak bunları değerlendirmediğini iddia etti. İran yönetiminin uluslararası toplumu “yanıltmak için zaman kazanmaya çalıştığı” öne sürüldü. Açıklamanın sonunda Ukrayna, İran halkına “güvenlik, özgürlük ve refah”, Ortadoğu’ya ise “istikrar ve barış” dilediğini ileri sürdü.
***
Venezuela hükümeti açıklamasında İran’ın karşı saldırılarını kınadı, ABD ve İsrail’in adını anmadı.
Maduro’nun kaçırılmasının ardından Rodriguez liderliğindeki hükümet, İran’a yönelik saldırının ardından Amerikancı çizgiye geçişte yeni bir eşiği daha atladı.
Venezuela hükümeti, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı sonrası, henüz iki ay önce kendisi ABD saldırısına uğrayıp başkanı kaçırılmış bir ülke olmasının aksine, beklenmedik derecede Amerikancı bir içeriğe sahip bir açıklama yaptı.
Açıklamada ABD ve İsrail’in isimleri dahi anılmadı, fakat İran’ın karşı saldırıları kınanan unsurlar arasında özellikle sayıldı.
Açıklamada şöyle denildi: “Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti, diplomatik çabaların ve müzakerelerin yürütüldüğü bir ortamda, İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik saldırılar yoluyla askeri seçeneğin tercih edilmesini ve son saatlerde İran tarafından bölgenin çeşitli ülkelerindeki hedeflere yönelik yersiz ve kınanması gereken askeri misillemeler de dahil olmak üzere tehlikeli ve öngörülemez bir olaylar tırmanışının tetiklenmesini kınamakta ve bundan derin bir üzüntü duymaktadır. Diplomasinin ilkelerinin, anlaşmazlıkların barışçıl çözümünün ve Birleşmiş Milletler Şartı'nın göz ardı edilmesinin bir ürünü olan bu durum, bölgeyi ve dünyayı son derece ciddi bir istikrarsızlık senaryosuyla karşı karşıya bırakmaktadır.
İran toprakları içindeki sivil tesislere yönelik saldırılara dair haberler ile görüntüler ve bunların söz konusu ülkedeki bir ilkokulun reşit olmayan öğrencileri de dahil olmak üzere masum sivil kayıplara yol açması derin bir dehşet ve üzüntü yaratmaktadır.
Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti; barışa, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümüne, egemenliğe ve uluslararası hukuka saygıya olan sarsılmaz bağlılığını yineler; uluslararası topluma ve ilgili Devletlere müzakere yoluna dönmeleri ve çatışmanın daha fazla yayılmasını önlemeleri için acil bir çağrıda bulunur.”
İzmir Alsancak Limanı'nın yük bölümü Türkiye Varlık Fonu tarafından sessiz sedasız hükümete yakın Albayrak Grubu’na devredildi. Limanın yolcu bölümününse otel, alışveriş merkezi ve restoranların olduğu Galataport benzeri bir proje ile turizm gruplarından birine verileceği söyleniyor.
Türkiye Varlık Fonu (TVF), 2016 yılından bu yana elinde tuttuğu TCDD İzmir Limanı’nı işletecek operatör konusunda son kararını verdi. Liman, son dönemde Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e karşı açtığı kampanya ile öne çıkan Yeni Şafak Gazetesi’nin sahibi Albayrak Grubu’na verildi. Limanın kruvaziyer gemilerinin yanaştığı yolcu iskelesi bölümü sözleşmeden ayrı tutuldu.
Tek Referans'ın haberine göre, 18 Şubat 2026 tarihli Varlık Fonu Genel Müdürü Arda Ermut ve Genel Müdür Yardımcısı Aziz Murat Uluğ’un imzasını taşıyan ve TCDD Genel Müdürlüğü’ne gönderilen belgeye göre, İzmir Alsancak Limanı’nın işleticiliği, Albayrak Grubu'nun ortakları Muzaffer Albayrak, Mustafa Albayrak, Muhammet Sinan Albayrak'ın 23 Ocak'ta kurduğu İstanbul merkezli Alport Alsancak Liman İşletmeciliği A.Ş.’ye verildi.
Söz konusu yazıda halihazırda Fon portföyünde yer alan limanı işletecek operatörün seçilmesi sürecinin tamamlandığı, şirket ile Yük Limanı Yönetim Hizmetleri Sözleşmesi’nin imzalandığı, önümüzdeki 4 aylık dönem içerisinde limanın tamamıyla teslim alınmasının planlandığı bildirildi.
Albayrak Grubu, Alport çatısı altında Trabzon Limanı ile Azerbaycan, Somali, Gine, Gambiya, Kongo Cumhuriyeti ve Ekvator Ginesi’nde sekiz limanı işletiyor.
Sözleşme dışındaki alanla ilgili iddia: Turizm patronları Galataport benzeri bir kompleks yapacak
Türkiye Varlık Fonu’nun TCDD İzmir Alsancak Limanı’nın yük bölümünün işletmesini sessiz sedasız hükümete yakın Albayrak Grubu’na devretmesinin ardından, Fonun limanla ilgili tartışma yaratacak bir karar daha aldığı iddia edildi.
Buna göre Varlık Fonu limanın lüks yolcu gemileri olan kruvaziyer gemilerinin yanaştığı bölümünde şu an yolcu iskelelerinin bulunduğu alanda var olan tüm binaları tamamen yıkacak. Yıkılan alan üzerine içinde otelin, alışveriş merkezinin ve restoranların olduğu ve İstanbul’daki Galataport’a benzer bir kompleks kurulacak. Rıhtımlarda da ciddi değişiklik yapılacak.
Tüm bu alanın turizm patronlarına ya da kruvaziyer liman işleticilerine peşkeş çekileceği söyleniyor.
İzmir Ticaret Odası’nın Eski Başkanı Ekrem Demirtaş’ın 2010 yılında hazırladığı, Dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın da onayladığı planlar kapsamında, 15 yıl önce de limanın yolcu bölümüne otel ve dev bir AVM’nin yer alacağı bir turizm-ticaret merkezi kurulması gündeme gelmişti. Bu doğrultuda Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nca hazırlanan proje ihalesine sadece Balçova’daki Kaya Otel’i işleten Kaya Holding teklif vermiş, ihale kamuoyundaki tepkiler ve tek teklif verilmesi nedeniyle iptal edilmişti.
'Asıl yanlış İzmir Limanı’nın özelleştirilmeye çalışılması'
İzmir Limanı’nın işletmesinin devredilmesine kent gündeminde geniş yer bulurken Türkiye Komünist Partisi (TKP) karara tepki gösterdi. TKP İzmir İl Başkanı Tuğçe Sezen Gedik, devre ilişkin Ege'deSonSöz'den Berivan Kaya'ya konuştu.
Limanın atıl ve verimsiz hale getirilmesinin sebebinin, "özelleştirme çabası" olduğunu dile getiren Tuğçe Sezen Gedik, “İzmir Limanı yıllardır özelleştirilmeye çalışılıyor. Gerekçe olarak da limanın etkili ve verimli şekilde kullanılamadığı söyleniyor. Ancak geçtiğimiz onca yıl gösterdi ki İzmir Limanı’nın bugün bu atıl ve verimsiz hale gelmesi, özelleştirilememesinden değil; aksine ısrarla ve defalarca özelleştirilmeye çalışılmasından kaynaklanıyor. Ortadaki vahim tabloyu açıklarken neler sıralanıyor? Yanlış kişilere satılmaya kalkılması, hatalı özelleştirme yol ve yöntemlerinin izlenmesi… Liste uzayıp gidiyor. Onca yıldan sonra açık değil mi? Asıl yanlış olan, İzmir Limanı’nın özelleştirilmeye çalışılmasıdır. Özelleştirilecek diye limanın atıl bırakılması, bakım ve yatırım yapılmamasıdır. Ülkenin ve kentin çıkar ve ihtiyaçlarına uygun bir liman işletmeciliği ve deniz ticareti politikasının oluşturulmamasıdır. Varsa yoksa holdinglerin ihtiyaç ve taleplerinin esas alınmasıdır” dedi.
Fotoğraf: Ege'deSonSöz
İzmir’in bir liman kenti olduğunu hatırlatan TKP İl Başkanı Tuğçe Sezen Gedik, “İzmir, tarihsel olarak Türkiye’nin en büyük liman kentlerinden biriyken bugün yaşadığımız tablo ortadadır. Neredeyse kullanılmaz hale gelmiş bir liman. İlk olarak 2007 yılında özelleştirme doğrultusunda adım atılmış, ancak liman işçilerinin ve İzmirlilerin hukuki itirazları sonucunda süreç durdurulmuştur. Devamında birkaç kez daha özelleştirme girişiminde bulunulmuş, en son 2017 yılında liman Türkiye Varlık Fonu’na devredilmiştir. Şimdi ise fondan yapılan yazılı açıklamayla, limandaki tüm ticari yükleme faaliyetlerinin Albayraklara ait Alport şirketine devredildiği belirtilmektedir” ifadelerine yer verdi.
'Sürecin tek kazananı holdingler; kaybedeni ise halkımız ve özelleştirilen işletmelerde çalışan işçiler'
Tuğçe Sezen Gedik açıklamasının devamında şu ifadelere yer verdi; “Türkiye Komünist Partisi’nin özelleştirmelere dönük yaklaşımı nettir. Özelleştirmeler, ülke zenginliklerinin küçük bir azınlığa peşkeş çekilmesidir. Bu süreçlerin tek kazananı holdinglerdir; kaybedeni ise halkımız ve özelleştirilen işletmelerde çalışan işçilerdir. İzmir Limanı’nın özelleştirilmesine yönelik girişimler derhal durdurulmalı; liman, geri dönüşsüz biçimde devlet işletmesi olarak yeniden yapılandırılmalı ve bu belirsizlik hali ortadan kaldırılmalıdır.”
***
Rasih Nuri İleri’yi anarken -Aydemir Güler-
Komünistler için biricik çözüm işçi sınıfındadır. İşçi sınıfından bir güç üretmek… Rasih ağabey “işçi sınıfı” vurgusunu teoride, siyasette, pratikte yakalayan Marksistlerden biriydi.
Kadıköy Halk Temsilcileri Meclisi anlamlı bir toplantı dizisi düzenliyor. Daha fazla bilgiyi şu haberden edinebilirsiniz. Ben de geçtiğimiz hafta içinde, yoldaş tarihçi Rasih Nuri İleri’yi konu alan etkinliğe torunu sevgili Esin İleri ile birlikte katıldım. Çarşamba akşamı konuştuklarımız orada kalmasın isterim…
Birinci nokta şu: Türkiye’de komünist hareketin elbette çeşitli kadro kaynakları olmuş. İstanbul’da önceki işçi örgütlerinden gelenler, Anadolu’da Milli Mücadele’nin coşkusuyla ayağa kalkanlar, Çarlık Ordusuna esir düşüp Ekim Devrimini soluyan askerler… Osmanlı aristokrasisi ve onunla bitişik yüksek bürokrasisi ise beklenebileceği gibi parçalanacaktır. Normali, yeni burjuvaziye veya saltanatçı gericiliğe iltihak etmeleriydi; bunun haber değeri olmazdı. Lakin aralarından çıkan Marksist kol ilgi çekicidir.
Nâzım Hikmet’in paşa torunluğu istisna değildir. Mustafa Suphi vali çocuğu, Reşat Fuat Atatürk’ün kuzeni... Rasih Nuri’nin babasını ise hem Kemalist harekette kayda değer mevkilerde, hem de İstanbul’daki sosyalist partilerde görürüz… Türkiye komünizminin bu yüksek görgü ve eğitim sahibi damarı, sınıfsal kökenlerine ihanet etmiş ve bu anlamda derin bir hesaplaşmadan geçmiş olan kadroları, hareketin formasyonunda önemli yer tutarlar. Rasih Nuri engin kültür ve bilgisiyle işte oradandır. 1942’de TKP’ye işçi çalışmalarının başındaki Ferit Kalmuk tarafından örgütlenmiş olmakla övünürdü. 1946’da Adana sendikalar birliğini kurmak Abidin Paşa’nın torununa düşecekti...
İkinci olarak; bu kuşağın yaşadığı hesaplaşmada Milli Mücadele ve Cumhuriyet kritik halkadır. Eski ile yeninin kavgasında tarafları bellidir ve Kemalizme çok kadro aktarmış olmaları da anlaşılır bir durumdur. Komünizmde ısrar ederek TKP’yi oluşturanların işi ise zordu.
Ankara’yı yüzünü ileriye döndüğü ölçüde desteklemek, ama burjuvazinin frenciliği, uzlaşmacılığı kendini gösterdiğinde eleştirmek, karşısına dikilmek… Formül gayet açık ve sadedir. Ama aynı formül, komünist harekete iddialı bir çağrının adresi olmayı vaat etmez. Daha sonraları komünizmi “kemalizmden kopamadığı” için ucuzdan eleştirenleri geçin. “Destekle / Eleştir” formülünde değil kusur. Sorun hayatın kendisinde!
TKP 1925’te Şeyh Sait isyanı patladığında Ankara’ya destek açıkladı diye kayrılmamıştır. Takrir-i Sükûn Partiyi yeraltına iter, devamındaki Tevkifat neredeyse tasfiye eder. Daha önce de emperyalizme karşı “amele ve rençberlerin” safını oluşturmaya gelen Mustafa Suphi TKP’sine de siyasette yer açılmamıştı. Kuraldır, siyasette merkezi tutan diğerlerini baskılar. Siyaset güç ilişkisidir. Komünistler için biricik çözüm işçi sınıfındadır. İşçi sınıfından bir güç üretmek… Rasih ağabey “işçi sınıfı” vurgusunu teoride, siyasette, pratikte yakalayan Marksistlerden biriydi.
Geldik üçüncü noktaya… “Destekle/Eleştir” konumlanışını sınıf ve devrim arayışıyla buluşturmayanların siyasal kavgası kısa ömürlü olur. Rasih Nuri, uzun ve inatçı komünistliğini arayışçılığına borçludur bir açıdan… Bana sorarsanız, vereceğim iki örnekte de eleştirilecek yanı çoktur. Ama önce, değerli olanı, anlamak gerekir.
Birinci örnek, birinci TİP’te üst düzey sorumluluklar aldıktan sonra Mihri Belli’nin MDD hareketine katılmasıdır. Ancak, Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisinin TİP’e yönelik eleştirilerine, derginin sayfalarında verdiği yanıtta 1 da açıkça görülebildiği gibi Rasih Nuri daha başlarda -yani TİP sosyalist devrimci olmazdan önce- bilinçli bir sosyalist devrimcidir. Birkaç yıl sonra TİP’in iç çalkantısı MDD-SD bölünmesine oturduğunda SD’ci olmaktan vazgeçmeksiniz MDD safındadır. Çelişkiyse çelişki; Rasih ağabey TİP’teki bürokratizmden devrimci bir pratiğin çıkmayacağını, devrimci ruha sahip muhalefete işçi sınıfı vurgusunu katmanın ise mümkün olduğunu düşünmüştür.
İkinci örnek, Komintern geleneğinden yetişme bir komünist olmasına karşın Troçkist eleştirilere açtığı kredidir. Bu konuyu pek yazmışlığı yok ve zaten benim burada işaret edeceğim nokta da SBKP tarihine ilişkin değil. Lenin’den başlayarak Sovyet komünizmi, Türkiye coğrafyasını devrimci risklerden uzak tutmayı ilke bilmiştir. Haklıdırlar, Boğazlar, Karadeniz, Kafkasya güvenliği olmadan sosyalist devletin işi çok zor olurdu. Bir değil, iki kere haklıdırlar, çünkü Sovyetler’i uluslararası sınıf mücadelesinin merkezine yerleştirmek her açıdan doğrudur. Ancak Türkiye’de komünistlerin buradan hareketle devrimci siyaset türetmeleri son derece zordur. Sovyet geleneği doğrudur, ama devrimci siyaseti aramaktan vazgeçtikten sonra doğruda durmak kime ne kazandırır? Bana sorarsanız, yöntem olarak “doğru” sabit değildir, bir arayışın konusu olabilir ancak.
Son olarak, Rasih ağabeyin verdiği tarihçilik dersi ise gayet açıktır: Solun tarihine bütüncül yaklaşılmalıdır. Babası, Şefik Hüsnü’nün Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkasındaydı; o ekolden yetişti. Kendisi 1946’da Hüsnü’nün verdiği görevle Çukurova işçilerine koştu. Rasih Nuri İleri’ye göre de Şefik Hüsnü, TKP’nin tarihsel önderi, “Rehberi” idi. Geçmişin dönemlerini veya figürlerini birbirine tokuşturmaya ise, bildiğim kadarıyla, hiç kalkışmadı. Az önce yazdığım gibi Mihri Belli’nin yanında durdu; ama 1950’lerde hapishanede ters düşenlerden Mihri Belli’nin Zeki Baştırmar’a yönelik suçlamalarının haksız olduğunu söylemekten geri durmadı. Hüsnü’den de Belli’den haz etmeyen İsmail Bilen’den 80 sonrası Parti daveti aldığında yanıtının “Onur duyarım” olduğunu anlatmıştı.
Tarihe bütüncül bakış “yüksek bir Parti bilinci” gerektirir. Rasih Nuri İleri’de o vardı. 1998’de Yalçın Cerit’in ve benim anlattıklarımızda, sanırım “Parti”yi gördü, ona ikna oldu. 99 seçimlerinde Sosyalist İktidar Partisi milletvekili adayı olmayı kabul etti. Seçim günü gelmeden, demek Nisan’ın ilk yarısında üye oldu. Partinin TKP adını almasını alkışladı. 2014’te öldüğünde örgütlü bir komünistti. Bir insanın seksenli yaşlarını solun Kırklı Yıllarını belgelediği kitaplar 2 hazırlayarak değerlendirmesi az buz şey olmamalı.
MDD hareketi birbiri ardına yeni örgütler doğurarak daraldığında “Marksist-Leninist Haziran Hareketi” şekillenecekti. Rasih Nuri İleri, bu örgüt hakkında 12 Mart döneminde açılan davanın bir numaralı sanığıydı. Belli’nin (ve Şevki Akşit ile Mustafa İlker Gürkan’ın) kaçaklık günlerinde bu konumu mecburen, ama elinden gelenin en iyisi yapmayı gözeterek sırtlandı. Savunmasının son sözleri şöyleydi:
Bilimsel Sosyalizmin öğretisine, yani bilime inanıyorum, Türkiye halkına inanıyorum, ona güveniyorum. Hakkımdaki yargı ancak onun yargısıdır. 3
-----
1Doğan Avcıoğlu’nun “aynı anda iki meydan savaşı verilemez” sözlerine, bu iki ayrı mücadele değildir diye yanıt verir Rasih Nuri: “… milli bağımsızlık meselesi doğrudan doğruya bu iç ve dış sömürücü kuvvetlerin demokratik yoldan kırılması ve sosyalist bir düzenin kurulması meselesidir. (…) Yok antiemperyalist mücadele, emperyalizmi yurda sokan kapitalizme karşı mücadeleden ayırtılırsa bu bir CHP oyunundan ileri gidemez…” İleri, Mihri Belli Olayı I, Anadolu Yayınları, İstanbul 1976, s. 35 ve/veya “Bağımsızlık - Sosyalizm ve İşçi Sınıfı”, Yön sayı 171, 8 Temmuz 1966. (İleri bu makalede “TİP Genel Yönetim Kurulu üyesi” sıfatını kullanmıştır.
2TÜSTAV’ın beş ciltlik Kırklı Yıllar belgeler dizisinin dördü Rasih Nuri İleri imzasını taşır: Kırklı Yıllar -2 1944 TKP Davası, Kırklı Yıllar – 3 1945 İGB Davası, Kırklı Yıllar – 4 1947 TKP Davası ve Kırklı Yıllar – 5 İfşa Ediyorum – Kâzım Alöç / Savcı Konuştu Söz Sanığındır – Mihri Belli.
3İleri, Mihri Belli Olayı II, Anadolu Yayınları, İstanbul 1976 , s. 845 (“Savunmam” içinde)
/././
Bir emekçi cumhuriyetinde sağlıkta sosyalizasyon yerini bulacak mı?-Erhan Nalçacı-
Yaşam ve iş alanlarını bütünleştirdiğimiz, kent ile kırı toplumsal olarak eşitlediğimiz koşullarda kayıp insan kalmayacak. Basamaklı sistem uygulanabilir olacak, ilaç ve aşı şirketleri tarafından sağlık yönlendirilemeyecek, sağlıkçılar uygun koşullarda topluma karşı sorumluluk alarak kimliklerini inşa edecekler.
Bu yıl önemli bir yıl olacak, Cumhuriyetçiler Kurultayı süreci içinde düzen her yerinden çürürken bir Cumhuriyet nasıl olmalı diye güçlü bir zihin egzersizi yapacağız. Çok sayıda yerel toplantıyla ve karşılıklı etkileşimle ilerleyecek sürece küçük bir katkı olarak bu yazı dizine giriştik.
Bu sefer birçok kadronun yaşamını adadığı Cumhuriyet’in sağlıkta sosyalizasyon deneyimine göz atalım. Normalde kapitalist düzen içinde bir sağlık hizmeti varsa bu hizmet için vatandaşlar kayıp durumdadırlar. Zaten düzen insanı hastalandıran birçok etken üretirken onları korumak için bir şey yapmaz. Kişiler ancak hastalandıktan sonra sağlık örgütüne başvururlar ve sağlık örgütünün nerede ve nasıl yaşadığını bilmediği bu kişiden haberi olur. Kişiyi artık vakanın ilerleyiş durumuna göre tedavi etmeye çalışır, bu arada tedavinin bir bedeli vardır ve kişi bunu karşılayabildiği kadar tedavi olanaklarından yararlanır.
Bugün de tam olarak yukarıda anlatıldığı gibi çalışmıyor mu sistem?
Dünyada bu “normal” hemen Cumhuriyet’ten önce dünyanın ilk Sosyalist Cumhuriyeti olan Sovyetler Birliği’nin kurulması ile değişti.
İlk kez burada yurttaşların kayıp olmadığı bir sağlık örgütlenmesi gerçekleştirildi. Belli bir nüfustan sorumlu bir sağlık ekibi tanımlanıyor ve bu ekip koruyucu ve tedavi edici hizmetleri bir bütün olarak parasız olarak sunuyordu. Amaç toplumun sağlık düzeyini geliştirmek ve korumaktı.
1923 Devrimi çok kötü bir sağlık düzeyi devralmıştı. Öncelikle en çok öldüren ve sakat bırakan hastalıklara dönük dikine bir tarama ve tedavi hizmetini çok özgün bir örnek olarak örgütledi.
1946’da ise Behçet Uz ilk kez tüm ülkeyi 40 köylük gruplara bölerek her biri için bir sağlık ekibi atamayı tasarladı. Ancak olanaksızlıklar nedeniyle hastane yapımından daha ileri gidemedi bu tasarı.
Bu konuda ilerleme 1960 Darbesi ve yeni Anayasa ile birlikte gelecektir. Sovyetler Birliği’ndeki kazanımların duyulması ile dünya halklarının ayaklanmaması için sosyal hakların emekçilere sağlandığı bir dönem açılmıştır. 1961 Anayasası’nda sağlık hizmetlerinin devletin sorumluluğunda olduğu ilk kez ifade edildi.
Üstelik bu dönem 1930’lardan sonra Türkiye’nin ikinci planlama dönemidir. Planlama deneyiminin yaşanmasını, hala bu deneyimin içinde bulunmuş kadroların hayatta olmasını bir emekçi cumhuriyetinin kuruluşu için büyük bir şans olarak değerlendirmeliyiz.
Bu koşullarda Nusret Fişek’in öncülüğünde belirli bir nüfustan sorumlu, kişilerin kayıp olmadığı, koruyucu ve tedavi edici hizmetlerini birlikte sunan, devlet tarafından finanse edilen bir sağlık örgütü fikrini gerçekleştirme olanağı doğdu.
Fotoğraf 1: Sağlıkta Sosyalleştirme Yasası’nın çıkmasında öncülük yapan Nusret Fişek (1914-1990) muhtemelen 1970’li yıllarda görülüyor.
Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun 1961’de kabul edilir.1963’te Muş’ta başlayan pilot çalışmanın 1977’de tüm ülkeye yayılması ve 1982’de her beş bin kişi için bir sağlık ocağının kurulması planlamaya alınır.
Bu modelde sağlık ekibi bir hekim, bir halk sağlığı hemşiresi, ebeler, sağlık teknisyeni, tıbbi sekreter ve şoförden oluşuyordu. Ekip sorumlu olduğu bölge için evleri tek tek ziyaret eder ev halkı tespit formu doldururdu. Tüm aşısız çocuklar ve hamileler saptanır, gelişme gerilikleri takip edilir, okul ziyaretleri yapılırdı.
Sosyalizasyona uygun kadro yetiştirmek için sağlıkçı yetiştiren fakültelerin müfredatı ve yapısı değiştirildi. Üniversitelerin basamaklı sistemi işlettikleri geniş bir bölgeleri oldu. Sağlık Ocakları ve bölge hastanesi ile bölge sağlık örgütünün idaresi Sağlık Bakanlığı tarafından üniversitelerin halk sağlığı kürsülerine bir protokolle devrediliyordu.
1983’te zorunlu hizmet uygulaması ile sosyalizasyon en yaygın halini aldı.
1990’dan sonra ise Dünya Bankası’nın yönlendirilmesi ile sistem çöktü.
Başarısız değildi kurulan sistem, 1960’lardaki çok geri olan sağlık düzeyinin ileri çekilmesinde önemli bir rol oynadı.
Ancak önerilen sistemin kendisi düzenle uyumlu değildi.
1948’de sağlığın tanımı konusunda Dünya Sağlık Örgütü’nde kapitalist ve sosyalist devlet temsilcilerinin birlikte çalıştığı dönemin getirdiği bir uzlaşma doğmuş, sağlığın ünlü tanımı ortaya çıkmıştı: “Sağlık; yalnızca hastalık veya sakatlığın olmaması durumu değil, fiziksel, sosyal ve ruhsal yönden tam iyilik halidir.”
Tanım döneme göre çok ileriydi ancak devletler arsındaki denge nedeniyle “sosyal açıdan tam bir iyilik hali” nedir, açıklanmıyordu. Sosyal açıdan tam bir iyilik halinin başlıca koşulu bir ülkede insanın insanı sömürüsünün engellenmesidir. Toplumsal eşitsizlikler sağlık sorunlarının temel kaynağı olarak ortaya çıkar.
Sosyalizasyon Yasası çok önemli bir deneyim olmakla birlikte insanın insanı sömürdüğü bir piyasa düzeninde kurulmaya çalışılmıştır.
Esas olarak sağlık sorunlarının çok yoğun olduğu kırsal kesimde kurulmasına karşın kente büyük bir göç ve Türkiye’de hızla özel sektöre bağlı sanayileşme yaşanmaktadır. Bu plansız kente yığılma hali kentlerde sağlık sorunlarının derinleşmesine ve yaygınlaşmasına yol açtı. Ancak sosyalizasyon patronlara ait iş yerlerinde ve emekçilerin ikamet ettiği mahallelerde yaşanan sorunlara müdahale etme imkânı bulamamıştır.
Sağlık Ocakları temelde parasız hizmet vermesine karşılık paralı sağlık hizmetleri devam etmiş, isteyenin istediği basamağa başvurduğu bir sistem hiçbir zaman basamaklı bir sağlık sistemi olmamıştır. Sonunda sağlık ocağı hekimlerine de muayenehane açma izni verilmiş, sağlık ocaklarına yazarkasa konmuştur.
Bütçeden sağlığa yeterince pay ayrılmaması başlıca bir sorundur. Bütçe önünde sonunda patronları besleyen bir fon gibi kullanılmıştır. Oysa sağlığın devletin sorumluluğu altında olması pratik olarak bütçeden yeterince kaynak anlamına gelir.
Sonunda 1990’da emperyalizm ile Türkiye sermaye düzeninin bütünleşmesi sağlık hizmetlerinin tamamen piyasalaşması ile sonlanmış, Dünya Bankası projesi ile Türkiye’de halkın sağlığı piyasaya teslim edilmiştir. Özel hastane zincirlerinin, Vakıflar adı altında holding ve tarikatlara ait sağlık fakültelerinin olduğu yerde toplum sağlığının geliştirilmesi ve korunmasından bahsedilemez.
Yeni doğanların yoğun bakımlara ölümleri pahasına pazarlandığı rezaletin Epstein lağımından ne farkı var?
Bir emekçi cumhuriyetinde sağlık hizmetlerinin sosyalizasyonunu yeniden üst düzeyde kuracağız. Her şey insanın insanı sömürmediği düzenle uyumlu olacak.
Yaşam ve iş alanlarını bütünleştirdiğimiz, kent ile kırı toplumsal olarak eşitlediğimiz koşullarda kayıp insan kalmayacak.
Basamaklı sistem uygulanabilir olacak, ilaç ve aşı şirketleri tarafından sağlık yönlendirilemeyecek, sağlıkçılar uygun koşullarda topluma karşı sorumluluk alarak kimliklerini inşa edecekler.
O zaman Cumhuriyetimizin bayrağına “toplum sağlığını geliştirmek ve korumak” diye yazabileceğiz.