Siyaset: Özel mülkiyetçiliğin ve etnosantrizmin ızdıraplarına karşı insanı, toplumu, doğayı savunmak + İki ateş arasında İranlılar! + Avrupa İran savaşının dışında mı?-EVRENSEL-


 Siyaset: Özel mülkiyetçiliğin ve etnosantrizmin ızdıraplarına karşı insanı, toplumu, doğayı savunmak -Adnan Gümüş-

Böyle durumlarda bilimler ve felsefe ne yapar? İnsan nedir, toplum olma nedir, dünya nedir, yayılmacılık, işgal, savaş nedir, iyilik güzellik barış mutluluk nedir? Egemenlik ve özgürlük nedir ve insan oluşla toplum oluşla nasıl bir bağı vardır?

Güncel durumda ABD-İsrail’in İran saldırılarının sebepleri, nedenleri niçinleri nelerdir?

Güncel ve geleceğe dair; işgaller yayılmacılık nasıl aşılır, saldırganlıklar nasıl önlenir, daha iyi güzel mutlu bir dünya/insanlık nasıl inşa edilebilir? Somut ABD İsrail’in İran’a saldırısı ve çatışmalı durumda, şu durumda ne yapmalı?

Bugün eldeki mevcutlar üzerinden, özellikle de siyaset felsefesi üzerinden, soruna dair teorilere, çözüme/arayışa dair paradigmalara değinmeye çalışacağım. 

Siyaset felsefesi: Bilimde teori siyasette paradigma olur

Kuhn; “Bilimsel Devrimlerin Yapısı”nı yazarken belki de bilim ile siyaseti, süreç analizi ile erek koyma ve gerçekleştirmeyi karıştırmış olabilir. Fizik kimya araştırmaları ve bilgiye dayalı çıkarımları paradigma değildir, bunlara teori denmesi daha uygun olur. Ancak fizikçilerin kimyacıların, genel olarak bilimlerin gelecek öngörüleri veya doğal olgulardan sosyal çıkarımları paradigma sayılabilir, belirli aksiyomlara/sayıltılara dayalı gelecek öngörüleri, hatta dilekleridir.

Siyaset yapmalı: Siyasi erekli varlık olarak insan, bilgi teori, paradigma/görüş/ide ve praksiyoloji/eylem

İnsanın en iyi tanımlarından biri mevcut durumdan fazla olmasıdır, siyasi bir varlık oluşudur, erek koyması ve erek gerçekleştirmesidir.

Siyaset bilgisiz teorisiz olmaz. Bilgi teori kendi başına görüş paradigma erek fikir sağlamaz. Eyleme geçirilemeyen fikir gerçekleşemez. Siyaset; insanı, insanlığı, dünyayı, evreni olumsuzluklara karşı savunan ve olumlu dönüşümleri sağlayan eylemlilik/etkililik süreci ve toplamı ise bilgi, fikir ve eylem birlikte gider; bilinçsiz halde bile bunlar iç içedir ancak ne yaptığınızı, etkilenim, etki ve sonuçlarını göremeyiz. Felsefe, siyaset felsefesi olanı, olabilecekleri, olanakları, olacakları görebilme, bunlar arasından daha iyi seçenekleri/olması gerekenleri seçebilme ve bunları gerçekleştirebilme işi/sanatı ise bilgisizce cehaletle felsefe olmaz.

Siyasetin orta terimi, bağlacı, harekete hareket kazandıran harekete geçirici olanı “paradigma/görüş/fikir/ide/erek” boyutudur; bunun gerçeklikleri dikkate alması bilgiye dayalı olması başlangıcını, ereğe uygun araç ve aletlerin seçilmesi de eylemin bilgiyle birlikte tasarlanmasını yani bilgi/teori boyutunun eyleme de eşlik etmesini gerektirir; her ikisinin de nihai hedefinin daha olumluya iyiye güzelliğe mutluluğa yani ereğe yönelik olması bağlayıcı, bütünlüğü sağlayıcıdır.

Tüm bunlar siyasettir, siyaset ereklerin amaçlarının gerçekleştirilmesi, erek/amaç kayma ve bunu gerçekleştirme sanatıdır.

Sorunun tanımlanması; tarih, sosyal bilimler, siyaset bilimi, bilimlerden geçmektedir. Siyasetin oluşturulması, amaçların oluşturulması mevcut bilgi ve görülere dayalı olsa da insanın erek koymasından geçmektedir, ereklerle yüzleşilmesi felsefeden geçmektedir. Ereklerin etki sonuçlarıyla yüzleşilmesi bilimlerden ve felsefeden geçmektedir.  Ereklerin düzeltilmesi, geliştirilmesi, yenilenmesi, yenilerinin koyulması siyasetten geçmektedir.

Sorun: Endüstrileşmenin, dijital informatik spekülatif kapitalizmin, emperyalizmin ızdırapları

Homeros’un, Thales’in, Pythagoras’ın, Sokrates’in, Platon’un, Aristoteles’in, Stoacıların, Farabi’nin, İbni Sina’nın, İbn Haldun’un, Hobbes’un, Voltaire’in, Montesquie’nun, J.J. Rousseau’nun, Saint-Simon’un, Kant’ın, Hegel’in, Feuerbach’ın, A. Comte’un, Marx’ın, J.S.Mill’in, Nietzsche’nin, James’in, Durkheim’in, Dewey’in, Lenin’in, M. Kemal’in… hepsi bir yandan kozmosu ve dünyayı kavramaya, aynı zamanda nihai olarak siyaset yapmaya, yeni bir dünya hayal etmeye ve oluşturmaya uğraşıyorlardı.

Saint-Simon, A. Comte, Marx, Proudhon, Durkheim, Husserl…hangisini dikkate alırsak alalım, Durkheim’ın 1890’larda betimlediği haliyle, tüm bilim kişileri, ekonomist, sosyolog ve düşünürlerin kaçınamadığı konu “Endüstrileşmenin yarattığı toplumsal ızdıraplar” idi.  Durkheim, daha yansız bir şekilde endüstrileşme ve devrimler çağında, 1700’lerden beri yaşananların endüstrileşmenin ve özel mülkiyetleşmenin ızdırapları olduğunu söylüyordu. Koloniyalizmin, endüstri devriminden sonra daha da artan yayılmacılığın emperyalizmin, toprağın madenlerin değer kazanmasıyla beraber özel mülkiyetçiliğin ızdırapları.

İnsanlığın, toplumların insanlıktan çıkması ana sorunu oluşturuyor, bunda metalaşma, özel mülkiyet, piyasalaşma, özelleştirme, mülkiyete/varlıklara bir kişi veya sınıfın el koyması, bunun sistemi olan kapitalizm ve emperyalizm, belki tek sebep olmayabilirse de, ana sebebi oluşturmaya devam ediyor.

Özel mülkiyetçiliğin, alan tutmanın, daha fazlasını tutma ve biriktirmenin, daha da fazlasını biriktirme arayışının köklerini ister biyogenetik özelliklerde, ister yaşam şartlarında, ister psişik hırslarda, ister yapısal zümre sınıf ayrışmalarında, ister patriarşide… nede görürsek görelim sonuçta yayılmacılık/istilacılık, işgalleri ve çatışmaları getiriyor. 

Özgürlüğün, iradenin kötüye kullanımı: Dincilerin fetihçiliği, kapitalistlerin kapitalizmi, emperyalistlerin emperyalizmi, nemacıların nemacılığı…

İnsanı insan yapan “iradi” bir varlık oluşu ise, “İrade sahibi olmak özgürlük” ise, özgürlük kişi veya toplumların kendi iradesiyle hareket etmesi ise, burada iradi bir boyutu, sosyal boyutu, insan boyutunu yok sayamayız. İnsani olguların birincil sebebi insanidir, toplumsal olguların birincil sebebi toplumsaldır, en azından insani ve toplumsal olaylara insani ve toplumsal sebeplerle bakmamız gerekmektedir.

O halde dincilik/etnosantrizm, nemacılık, kapitalizm, emperyalizm insana ve toplumlara ait bir olgu ise onun üzerinden açıklamak, çözümü de oralarda aramak gerekmektedir.

Özgürlüğü iradesiyle karar veriyorsa, etnosantrizmi, kapitalizmi, emperyalizmi, nemacılığı kim/hangi zümre sınıflar istiyor? Etnosantrikler, kapitalistler, emperyalistler, nemacıları istiyor diyorsak etnosantrikleri, kapitalistleri emperyalistleri, nemacıları, bunların bu isteklerini aşmamız gerekiyor.

Yani sebepler de çözüm de en azından tümden kadere dayalı değil, iradeye, özgürlüğe, seçime de bağlı. 

ABD-İsrail bloku, İran bloku: Etnosantrik, kapitalist, emperyalist, nemacı bloklar

ABD-İsrail tarafı zaten siyonist, amaleg/ezeli ebedi düşmanlar, Armageddon/coğrafya/meydan/sahalar, Tevrat bir yanda, Kur’an/Ali/Hasan/Hüseyin/Şii/Ayetullah diğer yanda, kurtarıcı İsa Mesih veya Mehdi her iki yanda, kapitalizm, emperyalizm her iki yanda, İran ve ABD-İsrail yayılmacılığı iki yanda bloklar açık bulunuyor. 

Bir yanda Çin, Rusya, İran, bunların etki alanları, diğer yanda ABD-İsrail-NATO ve etki alanları.

Her iki yanın özelliği üstünlük, kapitalizm, nemacılık, yayılmacılık, emperyalizm.

Peki, çözümü ne? İnsanın kapitalist olmasını, emperyalist olmasını, dinci olmasını, nemacı olmasını, kapitalistlerin, emperyalistlerin, etnosantriklerin/dincilerin, nemacıların saldırganlığını nasıl aşacağız? 

Küçük pragmatik çözüm: Büyük kötülüğe karşı küçükten yana olma

ABD-İsrail-Batı yakası 1500’lerden buyana büyük kötülüğü, koloniyalizmi, emperyalizmi oluşturuyor. O halde büyük kötülüğe karşı küçüğünden yana olmak, büyüğün daha da yayılmasına karşı olmak gerekiyor.

Ancak bu biraz pragmatik düzeyde, aktüel düzeyde kalıyor. Kalıcı bir çözüm olarak gözükmüyor.

Kalıcı çözüm arayışı: Özel mülkiyet sorununa ilke bulunması, insanlık bloku, insan hak ve özgürlükleri, demokratik toplumculuk

Ana ızdırap “Özel mülkiyetçilik/ dünyanın kaynaklarının belli ellerde toplanması”, bunun bir başka adı kapitalizm, bunun en yaygın formu emperyalizm. Dünyanın bunları aşması gerekiyor.

Etnosantrik/dini yayılmacılıklar da bunlara teşne oluyor, bunları da aşmak gerekiyor.

Somut durumda ABD-İsrail-NATO yayılmacılığına, daha kalıcı olarak kapitalizme, emperyalizme, nemacılığa, etnosantrizme hayır diyerek başlamak gerekiyor.

Yerine insan hak ve özgürlüklerini, kardeşliği, dayanışmayı, haklıyı güzeli iyiliği paylaşmayı, özgürlükçü demokratik toplumcu bir siyaseti, birey-toplum-doğa yararına dayalı bir siyaseti inşa etmemiz gerekiyor.

/././

İki ateş arasında İranlılar!-Hediye Levent- 

Bölgesel bir savaşın sınırlarının zorlandığı bugünlerde İran’dan Türkiye’ye büyük göçlerin olması ihtimali de her geçen saat artıyor. Amerika’nın ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları da şiddetini artırarak sürüyor. 

1 Mart sabahından beri dünya basını ile birlikte Van’dan İran’a açılan Kapıköy Sınır Kapısında İran’dan gelenlerden gidişatı öğrenmeye çalışıyoruz. Kapıköy ile birlikte Türkiye-İran arasındaki diğer kapılardaki durumu da izliyoruz. Resmi açıklamalara göre 27 Şubat-1 Mart arasında Türkiye’ye gelen İran vatandaşı sayısı günlük birkaç yüz kişi ile sınırlı. 1 Mart’tan günümüze kadar da bu sayı çok değişmedi. İran’dan gelenlerin anlattıklarına göre bu sayının şiddetli saldırılara kıyasla düşük olmasının birkaç sebebi var gibi görünüyor.

İlk sebep İran tarafında ülkenin tamamına ilişkin kararların olağanüstü şartlar sebebiyle esnetilmesi ve yerel valiliklerin karar yetkisinin genişletilmesi. Bu da Türkiye’ye açılan sınır kapılarının bulunduğu kentlerdeki yöneticilerin, bazen gün içinde değişen kararlar alabildiği bir durumu ortaya çıkarmış gibi görünüyor. Bu çerçevede sınır kapılarından çifte vatandaşlığı olan İranlılar geçebilirken, sadece İran vatandaşlığı olanlar konusunda belirsizlik hakim. İranlı yetkililer “Sadece İran vatandaşlığı olanlar sınırdan geçemez” şeklinde resmi bir karar almış değil ancak sınır kapısında internet kesintisi, elektrik sorunu gibi gerekçelerle engeller çıkarıldığı anlatılıyor. Zaman zaman ve kısa sürelerle sistem arızasının giderildiği söylenerek sadece o sırada kapıda bekleyen ve İran vatandaşlığı olanların da geçişine izin veriliyor.

Kapıda konuştuğum birkaç kişi kapıların İran tarafında insanların, güvenlik güçleri tarafından tehdit edildiğini, geçişlerine kasten müdahale edildiğini, “Sınırdan geçmenize izin vermeyeceğiz, evinize dönün” denildiğini söyledi.

Fotoğraf: Hediye LeventFotoğraf: Hediye Levent

Resmi nüfusu 93 milyon olan İran’da yaklaşık 6 milyon Afganistanlı ve Pakistanlı göçmen de bulunuyor. Devam eden saldırıların şiddetine rağmen sınır kapılarına kitlesel yığılma olmadığı, sınırlara açılan yollarda izdiham yaşanmadığı söylenebilir. Sınırlardaki birkaç yüz veya birkaç bin kişilik İranlı gruplar, “İran’dan Türkiye’ye göç var” demek için yeterli değil.

Yine İran’dan gelenler, İran’da dükkanların, fırınların büyük ölçüde kapalı olduğunu anlatıyor. Günlerdir internetin olmadığı ülkede artan saldırılarla birlikte insanların askeri tesisler, güvenlik birimlerine ait binalar, nükleer çalışmalar yapılan kompleksler, hükümet binaları gibi noktaların etraflarını boşalttıkları söyleniyor. Yine kapıda konuştuğumuz kişilerin anlattıklarına göre, İranlılar askeri ve siyasi komplekslerin olmadığı, kırsalda kalan yerleri güvenli görüyorlar ve başka ülkelere kaçmak yerine güvenli saydıkları yerlerdeki yakınlarının yanına gitmeyi tercih ediyorlar. 

Kitlesel göç ihtimalinin dile getirildiği senaryolarda çoğunlukla 2011’deki Arap Ayaklanması örnek olarak alınıyor, ancak mesela Suriye’de göçleri tetikleyen en etkili faktörün iç savaş olduğu gözden kaçırılıyor. 

İran’da şimdilik bir iç savaş yaşanmıyor ancak Amerika’nın İran Kürtlerini silahlandırabileceklerine dair açıklamasının ardından bu durum değişebilir. Böyle bir durumda İran’dan kitlesel kaçışlar da başlayabilir.

İran’dan gelenler, kentlerde yağma, soygun, çetelerin sokaklarda görünür olması gibi olayların yaşanmadığını söylüyor. Bu da İran’da hâlâ devlet mekanizmasının, en azından asayiş ayağının, işlevsel olduğunu gösteriyor. Ancak bir iç savaş ihtimali bu tabloyu saatler içinde tersine çevirebilir, ki İran farklı etnik grupların yaşadığı bir ülke ve her bir etnik grubun sayısı azımsanmayacak kadar çok. 

Mevcut duruma dönecek olursak, Kapıköy Sınır Kapısı’nda özellikle yabancı basını en çok şaşırtan şey, İran’a dönenlerin sayısının gelenlerden çok daha fazla olması. 

Sadece İran vatandaşlığı olan bir kadın annesinin, ablası ile birlikte Almanya’da yaşadığını, ölümün eşiğinde olduğunu ve onlarla internet üzerinden konuşabilmek için Türkiye’ye geldiğini anlattı. Kadın, sadece annesi ile belki de son kez konuşabilmek için 7 saatlik yolu göze aldığını ve 1 gün kalıp tekrar İran’a döneceğini söyledi. Çocuklar korkmasın diye savaş olduğunu söylemiyorlarmış; eski bir bina vardı o çöktü ya da yeni bina yapıyorlar. Bu sesler de inşaat sesleri diyorlarmış. 

İran’a dönenler ise genellikle haber alamadıkları ailelerini ve yakınlarını görmek için, ülkedeki duruma bakmak için gittiklerini anlattılar. En çarpıcı olan, Kapıköy sınırında konuştuğum İranlıların hem mevcut yönetimden çok korkuyor olmaları hem de “Ülkemizi seviyoruz” vurgusu yapmaları. 1-2 Mart’ta konuştuklarım arasında Hamaney’in ölmediğini, taktik olarak saklandığını ve her an ortaya çıkabileceğini söyleyen de vardı. Bu nedenle röportajlarda mümkün olduğunca dikkatli dil kullansalar da ikili konuşmalarda hem yönetime hem de Amerika ve İsrail’e ateş püskürdüklerini söylemek yanlış olmaz. Yine Türkiye’ye gelen İranlıların çoğunun kadın olması da dikkat çekici. 

İranlıların sınırlara yığılmamasına engel olan bir başka faktör de, Hamaney ölmüş olsa da nispeten uzlaşmacı ve ‘yumuşak kanat’tan Pezeşkiyan gibi isimlerin hâlâ hayatta ve işlerinin başında olmaları. Konuştuğum İranlılar, İran’da ‘yumuşak bir geçiş dönemi’nin yaşanabileceğine dair senaryoya şans vermek istediklerini söylüyorlar.

Kapıköy Sınır Kapısı’nda konuştuğum İranlıların bakış açıları, “İran bizim ülkemiz, niye kaçalım?” ifadeleri ile vurguladıkları duruşları, bir iç savaş ihtimali ile değişebilir.

Fotoğraf: Hediye LeventFotoğraf: Hediye Levent

Son olarak İran’dan Türkiye’ye kitlesel göç senaryolarında şimdilik dikkate alınmayan milyonlarca Afganistanlıyı ve Pakistanlıyı da denkleme eklemek gerekiyor. İçişleri bakanı ilk aşamada tedbiren 90 bin kişilik çadır kentler kurulacağını söyledi ancak iç savaş ihtimali İran’dan ve İran’ın neredeyse tampon gibi arada durduğu başka ülkelerden göçleri de tetikleyebilir. Türkiye buna hazır mı? Kesinlikle değil ve görünen o ki, Avrupa ülkeleri şimdiden paniğe kapılmış durumdalar ve olası bir göç hareketini Türkiye’de durdurmak için ellerinden geleni yapmak üzere harekete geçtiler. 

/././

Avrupa İran savaşının dışında mı?-Yücel Özdemir- 

Daha önce İsrail için “Bölgede bizim için pis işleri (Drecksarbeit) yapıyor” diyen Almanya Başbakanı Friedrich Merz, ABD-İsrail koalisyonunun İran’a saldırmasının dördüncü gününde Beyaz Saray’da ABD Başkanı Trump ile saatler süren baş başa bir görüşme yaptı. Çıkan sonuç iki ülkenin “pis işler” yapılmaya devam etmesine tam destek oldu.

Süddeutsche Zeitung’un yazdığına göre Merz’in bu üçüncü Beyaz Saray ziyareti, Noel öncesindeki ziyaret sırasında planlanmış. Yani “Görüşmeyle İran’a yönelik saldırı arasında doğrudan bir bağlantı yok” denilmek isteniyor.

Ne var ki görüşmeye asıl olarak İran damgasını vurdu. 28 Şubat’ta başlayan ve İran Dini Lideri Hamaney’in ölümüyle sonuçlanan bombalamanın hemen ardından pazar günü bir açıklama yapan Merz, ABD-İsrail saldırısını “İran’daki terör rejimiyle mücadele” olarak tanımladıktan sonra, uluslararası hukukun ihlal edildiği yönünde içeriden yapılan eleştirileri de “Şu anda ortaklarımıza ve müttefiklerimize ders verme zamanı değil. Çünkü onların hedeflerini paylaşıyoruz, ancak kendimiz gerçekleştirebilecek durumda değiliz” (Junge Welt, 04.03.2026) demişti.

Bu sözün yalın anlamı, “Gücümüz olsaydı biz de ABD gibi rejim değişikliği için bombalama yoluna başvururduk”tan başka bir şey değil. Burada önemli olan ve altı çizilmesi gereken, İsrail ve ABD’nin İran’ın ele geçirilmesi “hedeflerinin paylaşılması.” Bu olduktan sonra geriye bunun gerçekleştirilmesi için hangi yönteme başvurulacağı kalıyor.

1 Mart’ta Almanya, Fransa ve İngiltere liderleri tarafından yapılan ortak açıklamada da hemfikir olunduğu için ABD-İsrail’e tam destek verilirken, İran, attığı füzeler nedeniyle “uluslararası hukuku” ihlal ettiği gerekçesiyle mahkum edilmişti.

Bir haftadır olup bitenlere baktığımızda Avrupa’nın üç büyük emperyalist gücü, ABD-İsrail gericiliğinin, uluslararası hukuku, BM şartlarını bir yana bırakarak İran’a yönelik açık haydutluğa tam destek verirken, henüz doğrudan savaşın parçası olmuş değiller.

Girme niyetinde olanlar ise adeta dişlerini gıcırdatıyor. Bunların başında NATO Genel Sekreteri Mark Rutte geliyor. Alman birinci televizyon kanalı ARD’ye verdiği demeçte şöyle diyor: “ABD ve İsrail’e, savunma amaçlı ihtiyaçlarınızı karşılamaya hazırız dedim. Almanya ve Fransa da bu konuda açık mesaj verdi. Avrupa, askeri olarak katılmasa da yapılması gereken her şeyi yapıyor.” 

Beyaz Saray’da Trump ile Merz arasında açık ve kapalı toplantılardan yansıyan bilgiler Rutte’yi doğruluyor ve ortak hareketin bir hayli yüksek seviyede olduğu anlaşılıyor. Washington’dan ARD’deki ana haberlere bağlanan Merz, “Görüşmeler çok iyi geçti” derken İran’a karşı ABD ile İsrail arasında bir görev dağılımı yapıldığını, ABD’nin askeri altyapıyı ve sığınakları hedef aldığını, İsrail’in genel altyapıyı hedef aldığını söyledi. Merz, askeri operasyonun risklerle dolu olduğuna dikkat çekerken, “Bundan sonra ne olacak?” sorusunu sormayı da ihmal etmedi.

Bu görüşmenin en dikkat çekici yönü ise Trump’ın Merz’e yaptığı abartılı övgüler oldu. Trump, Oval Ofis’te kameralar karşısında Merz’e şunları söyledi: “Biz iyi anlaşıyoruz, ülkelerimiz çok iyi anlaşıyor. Birbirimizi çok seviyoruz, Şansölye Almanya’da çok iyi karşılanıyor. Çok çok başarılı bir adam. Şansölyeliği büyük bir olay, çok iyi iş çıkarıyor.”

Bu övücü sözlerin karşısında Merz’in ağzı kulaklarına varıyor. Gerçi kendisi de çoğunun abartı olduğunun farkında olsa gerek. Örneğin Merz ne Almanya’nın çok sevilen politikacısı ne de başarılı bir performansa sahip. Anketlere göre bir yıl önce kurulan hükümete güven dipte seyrediyor.

Aynı görüşmede Merz’in Trump’a İspanya’yı üsleri kullanmadığı için sarf ettiği tehdit dolu sözlere cevap vermemesi birkaç gündür Avrupa’da eleştiri konusu. Trump, İngiltere’yi de ABD üssünün kullanımını geciktirdiği için eleştirmişti.

Bu durumda Trump’ın Merz’i neden bu kadar övdüğü kendiliğinden ortaya çıkıyor. ABD ordusunun Avrupa’daki en büyük ve önemli askeri üsleri ve en fazla askeri Almanya’da bulunuyor. Bu üsler kullanılmadan ABD ordusunun Afrika ve Ortadoğu’da hareket etmesi mümkün değil. Dolayısıyla İran’a saldırı sırasında Almanya’daki üslerin sorunsuz kullanıldığı açık olarak anlaşılıyor.

Berliner Zeitung’un “austrianwings.info” portalına dayandırdığı habere göre haftalardır Almanya’da bulunan Ramstein hava üssünden Boeing C-17 Globemaster III ve Lockheed C-130 Hercules tipi nakliye uçakları inip kalkıyor. Personel ve malzeme Ramstein üzerinden Al Udeid (Katar) ve diğer üslere nakledildi. Ramstein, Amerika kıtası ile Ortadoğu arasında merkezi bir bağlantı noktası olma özelliği taşıyor.

Denilebilir ki; Almanya’nın İspanya gibi üslerin kullanılmasına izin vermemesi durumunda, ABD’nin İran’a yönelik saldırıyı düzenlemesi mümkün olmayacaktı. Bu nedenle Trump, verdiği destek, gösterdiği anlayış nedeniyle Merz’e ve Almanya’ya ne kadar teşekkür etse azdır!

Almanya bu şekilde savaşın içinde yer aldığı halde Savunma Bakanı Pistorius’un “Almanya savaşın tarafı değildir. Alman federal ordusu bu savaşa katılmayacak” demesinin hiçbir anlamı yok. Çünkü gerçek değil.

Üstelik şu günlerde emperyalist paylaşım mücadelesinde rol oynamak isteyen bütün ülkeler, İran’da rejim değişikliği olması durumunda pastadan ne kadar pay alacağının hesabını yapıyor. Örneğin Fransa Kıbrıs’ı savunmak iddiasıyla harekete geçerken, Körfez ülkelerinde de değişik güvenceler verdi. Keza İngiltere de kendi bölgede olmanın hesaplarını yapıyor. Bu durumda Almanya’nın askeri olarak geride durması pek mümkün görünmüyor.

En kolayı, NATO üzerinden savaşa dahil olma seçeneği. Bu nedenle İran’dan atılan bir füzenin parçalarının Türkiye’ye düşmesi bu niyette olanları hareketlendirdi. Savaşın seyrine bağlı olarak, Türkiye’deki ABD üslerinin açıktan kullanılması, buna karşılık Türkiye’ye füze gönderilmesi, NATO’nun ünlü 5. maddesinin devreye konulması, bütün NATO ülkelerinin İran’a karşı savaşa müdahil olma olasılığı bugün düşük görünse de yok sayılamaz.

Unutmamak gerekiyor ki; savaşla masa başında belirlenen hedeflere varmak isteyenler, buna ulaşmak için bütün yollara başvurmaktan çekinmeyecekler. Yine, masa başında hazırlanan emperyalist planların tarih çöplüğüne atıldığını da hep akılda tutmak gerekiyor.

/././

Evrensel

soL "Köşebaşı + Gündem" -5 Mart 2026-

Çocukları vurduklarını biliyorlardı! 

ABD-İsrail’in İran’da 160’tan fazla çocuğu katlettiği okul saldırısında binayı okul olduğunu bile bile iki kez vurduğu ortaya çıktı. Trump’a seslenen Laricani “İran'da özgürlük için bestelediğiniz marş bu muydu?!” dedi.

İran’ın Minab kentinde ABD-İsrail’in ilkokula füzelerle düzenlediği saldırıda katlettiği 160’tan fazla çocuğu bilerek hedef aldığı, olay yerinden görüntülerin uydu görüntüleriyle karşılaştırılmasıyla netlik kazandı.

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani X hesabından bugün yaptığı paylaşımda “İsrail-Amerikan haydutlarının bir okulda masum Minablı kızları topluca katletmesiyle, güç yoluyla barış teorisi kanla lekelendi. Bay Trump! Tanrı, aldatanları kendi eliyle rezil eder” diye yazdı.

İngiliz Guardian gazetesi 28 Şubat’taki saldırıda ABD ve İsrail’in saldırdığı ilkokulun yerini doğrulamak için olay yerinden alınan doğrulanmış videoları uydu görüntüleriyle karşılaştırdı.

Okul İran Devrim Muhafızları kışlası ve destek binalarını oluşturan bir bina kümesinin bitişiğindeydi. Okulun yanındaki kompleks, Devrim Muhafızları logosunu taşıyan ve “Deniz Kuvvetleri Tıp Komutanlığı" yazan bir tabelaya sahip bir tıp kliniği ve eczane içeriyor.

Daha geniş komplekste ayrıca "Devrim Muhafızları Seyyed el-Şehitler Kültür Kompleksi" olarak işaretlenmiş bir spor salonu veya konser alanı gibi görünen bir yer de bulunuyor. 

Okulun konumu ayrıca Osint (açık kaynak istihbaratı) araştırmacıları, İran öğrenci ağı ve bağımsız Farsça doğrulama hizmeti Factnameh tarafından da doğrulandı.

Ancak okulun herhangi bir anlamda askeri amaçlı bir bina olduğuna dair hiçbir gösterge yok. Sınıf binası ve oyun alanı, Devrim Muhafızları yerleşkesinin geri kalanından duvarla ayrılmış durumda ve duvarlarındaki renkli duvar resimleri bazı uydu görüntülerinde görülebiliyor.

Saldırıda çoğunluğu yaşları 7 ila 12 arasında değişen çocuklar olmak üzere en az 168 kişi yaşamını yitirdi, 95 kişi yaralandı.

Middle East Eye’ın aktardığına göre, görgü tanıkları ve ilk yardım ekipleri, okulun iki kez vurulduğunu, ikinci füzenin ise ilk saldırıdan kurtulan öğrenciler ile onları almaya gelen velileri hedef aldığını söylemişti.

İlk ders saatindeydiler, füze doğrudan okul binasını vurdu

Guardian’ın olay yerinden aktardığı görüntülerde boya fırçalarının, pastel boyaların, mikroskopların, pastel renkli ağaçların olduğu duvar resimlerinin üzerinde siyah duman yükseliyor. Okulun cam pencereleri patlamanın şiddetiyle parçalanmış ve perdeleri çerçevelerinden paramparça olmuş halde sarkıyor.

Yanmış bir duvara yaslanmış, oyun alanının kalıntıları etrafa saçılmış durumda: Kırmızı plastik bir kaydırak, çocuk boyutunda sandalyelerden oluşan bir karmaşa. Devrilmiş bir kitaplığın üzerinde, patlamadan dolayı tozla kaplı, düzgünce yerleştirilmiş bir çift pembe plastik sandalet var.

Füze, okula sabah ders saatlerinde isabet etti. İran'da okul haftası Cumartesi'den Perşembe'ye kadar sürüyor ve bu nedenle ABD ve İsrail bombaları Cumartesi günü saat 10 civarında düşmeye başladığında dersler devam ediyordu. Saat 10.00 ile 10.45 arasında, İran'ın güneyindeki Minab'da bulunan Şacereh Tayyebeh okuluna bir füze doğrudan isabet etti ve betonarme binayı yerle bir ederek, 7 ila 12 yaşları arasındaki onlarca kız çocuğunun ölümüne neden oldu.

İran Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan görüntüler, kız okulunun içindeki yıkımı gösteriyor.

Enkaz altında çocukların parçalanmış bedenleri...

Guardian'ın grafiksel içeriği nedeniyle yayınlamadığı olay yerinden fotoğraflar ve doğrulanmış videolar, çocukların cesetlerinin enkaz altında kısmen gömülü olduğunu gösteriyor. Bir videoda, çok küçük bir çocuğun kopmuş kolu enkazdan çıkarılıyor. Kan ve beton tozuyla kaplı renkli sırt çantaları enkazın arasında duruyor. Bir kız çocuğu, ceplerinde ve yakasında kareli yamalar bulunan yeşil bir elbise giyiyor, şekli kısmen siyah bir ceset torbasıyla örtülmüş. Arka planda çığlıklar duyuluyor.

Kurtarma ekipleri enkazı elle kazarken, perişan haldeki bir adam okulun enkazında duruyor ve ders kitapları ile çalışma kağıtlarını sallıyor. “Bunlar, bu yıkıntıların altında, bu enkazın altında kalan çocukların okul kitapları” diye bağırıyor. “Bu kitapların üzerinde bu çocukların kanını görebilirsiniz. Bunlar asker olmayan siviller. Burası bir okuldu ve ders çalışmaya geldiler.”

Asker ailelerinin yanısıra sıradan ailelerin çocukları da eğitim görüyordu

ABD-İsrail’in İran’a başlattığı saldırının ilk saatlerinde ilkokula düzenlediği füze saldırısıyla 160’tan fazla çocuğu katletmesinin ardından UNESCO saldırıyı uluslararası hukukun “ağır bir ihlali” diye nitelendirmişti.

İran'daki öğretmen sendikalarının bir ağı olan İran Öğretmenler Sendikaları Koordinasyon Konseyi'nin Kanada merkezli temsilcisi Shiva Amelirad, Guardian'a verdiği demeçte, sınıfların sadece asker ailelerinin çocuklarına ayrılmış olmadığını söyledi.

Okul ayrıca, özellikle özel okul ücretlerini karşılayamayan yerel halktan birçok çocuğu da kabul ediyordu. Amelirad, "Ücreti diğer birçok özel okuldan daha düşük olduğu ve devlet okullarındaki aşırı kalabalık nedeniyle, sıradan aileler çocuklarını oraya kaydettirmek zorunda kalmıştı" dedi. Saldırının yaşandığı yerden gelen ilk videolar da bunu gösteriyor.

Bu vahşi saldırıya dair soruya ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in verdiği yanıt ise "Söyleyebileceğim tek şey, olayı soruşturduğumuzdur” şeklinde oldu. Hegseth ABD ordusunun "sivil hedefleri hiçbir zaman hedef almadığını" iddia edebildi.

Veliler çocuklarını almaya daha gelmeden vurdular

İranlı yetkililer ABD-İsrail saldırısının sabah 9.40'ta başlamasından kısa bir süre sonra okulların kapatılması emrini vermeye başlamıştı.

Bombanın Minab'a uyarılar ulaşmadan önce mi yoksa hemen sonra mı, yani velilerin harekete geçmeye vakit bulamadan mı okula isabet ettiği henüz belli değil. Öğretmenler Konseyi'nden Amelirad, "okulun kapatılacağı duyurusu ile patlama anı arasındaki sürenin çok kısa olduğunu" ve bu nedenle "ailelerin çocuklarını almaya henüz gelmediklerini" söylediklerini belirtti.

Toplam ölü sayısının kaçının öğretmen veya okul personeli olduğu henüz belli değil, ancak İran Öğrenci Haber Ajansı ISNA okul müdürünün de ölenler arasında olduğunu bildirdi. İnsan hakları örgütü Hengaw'a göre, okulda sabahçı olan çocukların sayısı 170 çocuktu.

Bölgedeki morgun kapasitesi yetmedi!

Amelirad, Guardian'a yaptığı açıklamada, ölü sayısının bölgedeki morgun kapasitesini aştığını belirterek "Hastane morgunun sınırlı kapasitesi nedeniyle, kurbanların cesetlerinin saklanması için soğutmalı araçların kullanıldığı bildiriliyor" dedi.

Minab Umman Denizi yakınlarında, başlıca geçim kaynakları tarım, özellikle hurma ve narenciye yetiştiriciliği olan nispeten küçük bir kent. Bu kentten en az çoğu kız çocuğu en az 168 cenaze dün kaldırıldı.

Amelirad, “Kurbanlar arasında birçok farklı aileden çocuklar vardı. Bazı durumlarda, aynı aileden birden fazla çocuk hayatını kaybetti” dedi.

İran’da Minab’da 160 çocuğun hayatını kaybettiği katliama dair yeni ayrıntılar ortaya çıktı.

Sabah yazarından Hakan Fidan’a dikkat çeken İran yanıtı 

Diğer yandaş yazarların aksine zaman zaman iktidara karşı da dikkat çeken çıkışlar yapan Salih Tuna, Hakan Fidan’ın İran tavsiyelerine yanıt verdi.

Dün soL’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran çıkışını ayrıntılarıyla incelemiş, içinde bulunulan durumun Amerikancılığın çıkışsızlığı olduğuna işaret etmiştik.

Bugün aynı konuda Sabah yazarı Salih Tuna’dan ilginç bir yazı geldi.

Tuna, İran’ın komşu ülkelerde sadece ABD üslerini vurduğu yönündeki açıklamasını hatırlatıp, üstüne de gazeteci Tucker Carlson'ın söylediklerine işaret ettiği yazısına şöyle başladı:

“İran Genelkurmay Başkanlığı'nın sadece ABD üslerini hedef aldıklarına, komşu topraklarına saldırı düzenlemediklerine dair ısrarlı yalanlamalarını hadi savaşın bir tarafı olduklarından dolayı umursamayalım. Trump'a da yakın ünlü gazeteci Tucker Carlson'ın söylediklerini ne yapacağız peki? Kimi bölge ülkelerine özellikle de Suudi Arabistan'a düzenlenen saldırıları İran'ın değil İsrail'in gerçekleştirdiğini dile getirmişti hani. Hatta bu meyanda MOSSAD ajanlarının yakalandığını iddia etmişti. Sahada dönen dolaplardan habersiz olsanız bile İsrail'in, meseleyi bir Arap-İran savaşına dönüştürme ve bölge ülkelerini İran'ın karşısına kalıcı bir blok olarak dikme arzusu muamma değil.”

Tuna’nın bu sözleri önemli, çünkü hem yandaş medyada hem de kimi AKP kadrolarında tam aksi yönde bir pozisyon ortaya çıkmış durumda.

Yazısının devamında Hakan Fidan’ın açıklamalarına değinen Tuna, şöyle devam etti

“Gelgelelim, Dışişleri Bakanımız saldırıların arkasında İran'ın olduğunu, Tahran'ın "Ben gidersem bölgeyi de götürürüm" stratejisini "inanılmaz derecede yanlış" bulduğunu ifade ediyor. Sayın Bakan'ın bu tutumu bölgenin vahşi ve komplike gerçekliği karşısında adeta "naif bir diplomasi dersi" midir, bilmiyorum.

Benim bildiğim şudur: Sayın Bakan'ın açıklamasının olduğu yerde İran'ın veya Tucker Carlson iddialarına bakacak hâlimiz yok.

Fakat...

ABD ve İsrail'in "rejim değişikliği" veya "askeri imha" gibi radikal seçeneklerin tartışıldığı bir ortamda, İran'daki yeni liderlikten "esneklik" beklemesi ve "kimsenin aşağılanmayacağı bir orta yol" umması, bölgenin mevcut barut kokulu atmosferinde kâğıttan bir kalkanla kasırgaya karşı durmak kadar naif kalıyor.”

Yukarıda aktardığımız alıntının son cümlesinde yer alan ve tırnak içine alınan ifadelerin tamamının Hakan Fidan’ın sözlerine atıf olması ve içerdiği ton son derece ilgi çekici.

Tuna açıkça Fidan’ın önerilerinin karşılıksız olduğuna vurgu yapıyor.

Tuna, burada da durmuyor ve yazısını şöyle noktalıyor:

"İran'ın menzili İsrail'e ulaşacak tüm silahlarının imha edilmesini kabul etmesi de "esneklik" değil, İsrail karşısında süngü düşürmek anlamına gelir.

Sayın Bakan'ın "fırsat penceresi" olarak adlandırdığı o ince aralık, İran'a "Suriyeleşmekten" başka bir "şans" bırakılmadığının teyidi gibi.

İran için de planlanan, nihai sonun bir fragmanıdır.

Bu aşamada İran'dan "esneklik" istemek, tüm savunma reflekslerini kırıp İsrail'in endişelerini karşılayacak bir "uyduya" dönüştürmek demek değil midir?

"Tanrı'nın planını" uyguladığını sanan sapkınlarla birlikte İsrail'in bölgedeki hedefleri apaçık ortadayken...

PJAK'tan İran'ı parçalamak için harekete geçmesini istedikleri bu günler, yarınlarda Türkiye'ye uygulayacakları planın (nihayetinde Sevr'in) açık habercisiyken...

Dışişleri Bakanımızın bölgedeki yangını "yanlış strateji" ve "iyi niyetli tavsiyeler" üzerinden okuması, kusuruma bakmasınlar ama bana biraz naif bir dipnot gibi geliyor.

İran için hazırlanan etkisizleştirilme süreci işlerken, rasyonel diplomasi masası çoktan devrilmiş, yerine Armageddon'un kutsal ateşi yakılmıştır. Soru şudur: Bu ateşin alevi bizi de içine almadan ne yapmalıyız?"

***

Amerikan üslerine alışmak: İran'ın vurduğu noktalar ne anlatıyor?-Ogün Eratalay- 

ABD’nin bölgede neden bu kadar üssü var, üslere ev sahipliği yapan ülke halkları bu onursuzluğa nasıl izin veriyor, son saldırıların ardından bu üsler sorgulanıyor mu?

ABD ve Katar Özel Operasyon Kuvvetleri'nin ortak tatbikatından bir kare. (Fotoğraf: CENTCOM)

Savaş tüm şiddetiyle devam ediyor. Amerikan ve İsrail Hava Kuvvetleri başta Tahran olmak üzere çok çeşitli kentleri, yerleşim yerlerini, okulları, tesisleri vuruyor. 

İran ise geçtiğimiz aylarda yaşanan 12 Gün Savaşından ders çıkarmışa benziyor. Devlet yapısı, dini ve askeri lider kadro suikastlerine rağmen dağılmamış durumda. İsrail hedeflerinin dışında özellikle ABD’nin bölgedeki askeri üsleri ve tesisleri büyük bir başarıyla vuruluyor. Bu kapsamda Kıbrıs’ta ABD askerlerinin de bulunduğu İngiliz Üssü de hedef alındı. 

Bu gelişmeler yaşanırken kulağımızın artık aşina olduğu, duyduğumuzda bizi şaşırtmayan bir veriyi sorgulamak istiyoruz. Bazı çok basit sorulara cevap arıyoruz; ABD’nin bölgede neden bu kadar üssü var, üslere ev sahipliği yapan ülke halkları bu onursuzluğa nasıl izin veriyor, son saldırıların ardından bu üsler sorgulanıyor mu?

1

Kuveyt

Körfez Savaşı öncesinde Saddam Hüseyin rejimi işgalinin ardından ABD-Kuveyt ilişkileri dramatik seviyede arttı. Küçük yüzölçümüne rağmen dünyanın en önemli petrol rezervlerine sahip olan ülke bu dönemden sonra tamamen ABD etkisine girdi. Kendilerine “emir” demeyi tercih eden Kuveyt kralları o kadar Amerikancılar ki, bunu gizlemek için radikal şekilde İsrail karşıtı söyleme devam etmek zorunda kalıyor. İsrail'le her türlü ilişkiyi reddeden Kuveytli iktidar sahipleri, emperyalizmin İsrail lehine olan harekâtına ise ses çıkartmamayı tercih ediyor. Ülkedeki en büyük askeri üs olan Ali Al-Salem Üssü, İran tarafından vurulmuş durumda.

El-Zafra üssünde yakıt ikmali yapan bir haber alma uçağıEl-Zafra üssünde yakıt ikmali yapan bir haber alma uçağı

Birleşik Arap Emirlikleri

Yıllarca Suud prenslerinin gölgesinde kaldıktan sonra 1974 yılında bağımsız olmaya karar veren kabile şeflerinin koalisyonu olan Birleşik Arap Emirlikleri, kurulduğu yıldan çok önce Britanya ve Amerikalı petrol şirketleriyle flörte başladı. Körfez Savaşıyla beraber gelişen emperyalizmle ilişkiler askeri alanda da zirve yaptı. Ülkedeki üç büyük askeri üssün en önemlisi başkent Abu Dabi dışındaki El-Zafra Hava Üssü Amerikan ve Fransız Hava Kuvvetleri unsurlarına ev sahipliği yapıyor. Körfez Savaşı, Irak Savaşı ve Afganistan Savaşında yoğun kullanılan üs, önceden Yemenli Husiler tarafından vurulmuştu. Üs, bugün İran füzelerinin hedefi konumunda.

Ürdün

Ürdün, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından bölgenin yeniden tasarlanması ile beraber ortaya çıktı. Bu anlamda o dönem Britanya, sonra da ABD yörüngesine girmeyi varlıklarının gerekçesi olarak gören Ürdün kralları emperyalizmin gösterdiği doğrultudan çıkmadı. Son dönemde ABD’nin bölgedeki her türlü askeri, diplomatik açılımını destekleyen, İsrail ile 1970’lerde iyi ilişkiler geliştiren, Filistinli örgütleri tasfiye eden bir ülke. 2023 yılında başlayan Gazze soykırımı sırasında ülkedeki kamuoyunu yatıştırmak için müttefiki İsrail’i “sert şekilde” eleştiren rejim, hava sahasına kurduğu Amerikan füze sistemleriyle bugün İsrail’i İran füzelerinden koruyor. Gerekçesi de “egemen” bir ülke olan Ürdün’ün hava sahasının ihlali!

Ürdün Kralı Hüseyin, İsrail Başbakanı Rabin ile (1994)Ürdün Kralı Hüseyin, İsrail Başbakanı Rabin ile (1994)

Katar

ABD ile Katar arasındaki diplomatik ilişkiler 1972 yılında başladı. Olağanüstü doğal kaynak rezervleriyle dikkat çeken ülke 1992 yılından itibaren ABD ile savunma alanında güçlü bağlar kurmaya başladı. Bu kapsamda El Udeid ve Es Sayliyah Hava Üsleri ABD’nin son dönemdeki Irak, Suriye ve Afganistan harekâtlarında üs konumu gördü. Katar, Suudi Arabistan örneğindeki gibi, üslerin dışında ABD’den yoğun silah ve mühimmat ithal ederek savunmasını güçlendirme peşinde. Bu ülkede Türk Silahlı Kuvvetlerinin de kalıcı bir varlığı olduğunu ekleyelim.

Trump, Katar’daki üste askere hitap ediyor (Mayıs 2025)Trump, Katar’daki üste askere hitap ediyor (Mayıs 2025)

Bahreyn

Bahreyn, İngiliz sömürgesi olduğu dönemden itibaren Amerikan Deniz Kuvvetlerine ait bir deniz üssüne sahipti. 1971 yılındaki bağımsızlığın ardından iki ülke arasındaki ilişkiler resmiyete büründü. Bu kapsamda 1991 tarihli savunma işbirliği antlaşmasından sonra Bahreyn, Amerikan 5. Filosunun komuta merkezi haline geldi. Askeri işbirliğinin dışında ABD ile derin ekonomik bağlara sahip olan ülke, Arap Baharı döneminde iktidar karşıtı yoğun gösterilere sahne olmuştu. ABD Silahlı Kuvvetlerinin göz yumduğu şiddetli müdahale sonrasında yüzlerce kişi öldürülmüş, yoğun işkence vakaları yaşanmıştır. Rejim bu süreçte halkın üzerine Malezyalı, Pakistanlı paralı askerleri bile salmıştır. Bugün Şii nüfusun çoğunlukta bulunduğu ada ülkesinde de yoğun şekilde İran yanlısı protesto gösterileri yapılmaktadır.

Suudi Arabistan

ABD-Suudi Arabistan ilişkileri emperyalizmin ikiyüzlülüğünün en açık şekilde ortaya çıktığı örneklerden. İki ülke arasında 1933 yılında başlayan ilişkiler, II. Dünya Savaşı'nın sonuyla beraber üst düzeye çıktı. Krallığın askeri olarak savunmasını üstlenen ABD, bunun karşılığında ülkeden ham petrol ithal etmektedir. Bir yanda laik anayasa bir cumhuriyet iddiasındaki ABD ile İslami şeriat esasına dayanan mutlaki bir krallık arasındaki hiç bozulmayan ilişki çok dikkat çekici. Askeri anlamda iki ülke arasındaki ilişkiler 2010 yılıyla beraber yeni bir aşamaya girdi. Bu tarihten itibaren Suudi rejimi yüklü miktarda silah ve ekipman siparişi vermeye başladı ve Amerikan silah şirketlerinin en iyi müşterileri haline geldi. Bu silah satışı, bölgede önemli bir askeri varlığı bulunan ABD Silahlı Kuvvetlerinin de işine geliyordu. Hem kendi donanımına aşina bir müttefik güç ihtiyaç halinde derhal ABD harekâtına dahil olabiliyordu hem de ABD Silahlı Kuvvetlerinin olası ihtiyaçları bu ülkeden karşılanabiliyordu. Bugün İran tarafından vurulan, Riyad eyaletindeki Prens Sultan Hava Üssü çok çeşitli savaş uçağı ve füze sistemine ev sahipliği yapmakta.

Irak

Emperyalizm tarafından yalandan gerekçelerle saldırılan Irak, 2003 yılından itibaren işgale uğradı. Saddam rejiminin devrilmesiyle beraber bir süre aktif olan Irak Direnişi etkisini yavaş yavaş kaybetti. Birbiri ardına kurulan hükümetlerin ardından 2011 itibarıyla önemli askeri varlığını bölgeden çeken ABD Silahlı Kuvvetleri, üslerini terk etmedi. Bu kapsamda özellikle El-Esad Üssü dikkat çekici. Savaş yıllarında tüm konteyner altyapısı Türk prefabrik firmaları tarafından yapılan kamp bugün halen bölgedeki önemli ABD varlıklarından. Emperyalizmin dağıttığı Irak merkezi yapısından ortaya çıkan Kürdistan Bölgesel Yönetimi de varlığının güvencesini Amerikan emperyalizmine üs vermekte gördü. Erbil Uluslararası Havaalanı bu anlamda sivil bir havaalanı olarak görülse de askeri amaçlarla da kullanıldığını ve İran tarafından hedeflendiğini belirtelim.

Sonuç yerine

Verdiğimiz örneklerde ortaklaşan durum, halklarına rağmen iktidarda olan zümrelerin ülke doğal kaynakları karşılığında emperyalizmin güdümüne girme konusunda olağanüstü istekli oldukları. Bu durum ülkenin ekonomik yapısında etkili olurken, askeri anlamda ülkedeki askeri üslerin bizatihi varlığı büyük bir egemenlik sorununa işaret ediyor. Bunun dışında bu üslerden hareket eden birliklerin katıldıkları “yasadışı” askeri harekât bu ülkeleri de uluslararası alanda suçlu konuma düşürüyor. Bu suçların sorgulanmaması veya gündem edilmemesi bu eylemlerin suç olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece asıl suçlu olan emperyalizmin halen istediği gibi at koşturmasıyla ilintili.

Bir diğer konu da emperyalizmin askeri gücüyle ilgili. Özetlemeye çalıştığımız bölgedeki çok sayıdaki üs, buralarda yapılan yığınak, lojistik destek birimleri ve bunun ötesinde Amerikan standartlarında yapılandırılmış ordular (özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri) bulunması emperyalizmin eline çok güçlendirmektedir. Bunların olmadığı senaryonun emperyalizm için çok can sıkıcı olacağını söylemek zorlama olmayacaktır.

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -5 Mart 2026-

Güzel günler uzak… Ama nereye uzak?-Mine Söğüt- 

Bir gözümüzden bombalanan okullarda öldürülen öğrenciler, diğer gözümüzden bir tarikat kıskacında hayatı karartılıp annesiyle birlikte büyük bir ihtimalle öldürülmüş olan minicik bir kız çocuğu için akan yaşların gücü, düzeni değiştirmeye yetmiyor. Çünkü aklımız, başka bir ahlâkın mümkün olabileceğini almıyor.

70’lerin başı…

Aziz Nesin kitaplarının satışından elde ettiği tüm geliri Çatalca’da dev bir arsaya yatırmış. Arsa, şırıl şırıl akan bir derenin yanında bir ayçiçek tarlası. O yıllarda oralarda in cin top oynuyor. Ve ülkenin en büyük ve en inatçı yazarlarından biri bomboş arsanın ortasına iki tane çadır kuruyor. Biri uyumak diğeri çalışmak için.

Çünkü bir hayali var.

O arsaya bir ev yapacak. Bir yurt yapacak. Bir dünya yapacak. İmkânsız sanılan bir hayali mümkün kılacak.

Topluyor dönemin tüm edebiyat insanlarını, yazarları, çizerleri, dostlarını otobüslerle o arsaya getiriyor. “Buraya bir vakıf kuracağım” diyor. “Okumak isteyip de okuma imkânı bulamayan yoksul ve meraklı çocuklar için”. “Kendi hayatlarını kurana kadar, kendi ayaklarının üzerinde kalana kadar burada yaşayacaklar” diyor.

Kocaman bir boşluğu gösterip muhteşem bir gelecekten bahsediyor.

Biraz heyecan biraz şüpheyle dinliyorlar onu etrafındakiler. Aziz Nesin’in inadından ve inancından eminler ama yine de sormadan edemiyorlar:

“Burası uzak değil mi?”

Aziz Nesin muhteşem bir cevap veriyor bu soruya.

“Nereye?”

Nesin Vakfı kâğıt üzerinde 1973 yılında kuruldu ve ilk çocuklarını 1980 yılında vakfa aldı. Aziz Nesin 1995 yılına yani ölümüne kadar o vakıfta çocuklarla birlikte yaşadı. Ve öldüğünde vakfın bahçesine gömüldü. Mezarının yerinin bilinmesini istemedi. “Üstümde çocuklar koştursun, oynasın” dedi.

Onun kendi ideallerinden ve itirazlarından yola çıkarak, inşaatından içindeki yaşama kadar her detayını bizzat kurguladığı, sistemini özenle oluşturduğu vakıf, içinde çocukları ve gönüllüleriyle o günden bugüne ayakta kalmayı bir şekilde başardı ve ülkede artık kimsenin değer vermediği fırsat eşitsizliğiyle savaşmayı bir başına sürdürüyor.

Tıpkı Aziz Nesin’in hayal ettiği gibi bahçesinde çocuklar neşeyle koşuşturmakta, odalarında huzurla uyumakta. Hepsi civardaki devlet okullarına gidiyorlar, gönüllü hocalardan özel dersler alıyorlar, tüm vakıf halkı bahçede yetiştirilen organik otlarla yapılmış salataları, sebzeleri, yemekleri herbirlikte pişirip herbirlikte yiyorlar. Çocuklar burada tartışmayı, düşünmeyi, ortak karar almayı, başkalarına saygı duyarak bir arada olmayı, özgüven ve sorumluluk taşımayı, iyi bir insan olmayı, soru sormayı, merak etmeyi öğreniyorlar. Yani inançla inadın kanadına tutunup yarım asır önceden bugünlere kadar gelebilen ütopik bir yaşam modeli uzaklarda bir avuç gönüllü insanla bir vakıfta gerçekleşebilmekte…

Nesin Vakfı bir hayır kurumu değil, bir toplumsal adalet modeli. Bu modelin çekirdeğinde fırsat eşitsizliğini en temel sorun olarak gören bir yazarın bireysel yoksulluk deneyimi, adaletsizliğe öfkesi, adil bir düzen üzerine gelecek inşa etme azmi ve en önemlisi de ahlâki sorumluluğu var.

Bugün devletlerin hiçbirinde ve halkların büyük çoğunluğunda o ahlâki sorumluluk olmadığı için çocuklarını çoktan gözden çıkarmış bir dünyada yaşıyoruz.

Bir gözümüzden bombalanan okullarda öldürülen öğrenciler, diğer gözümüzden bir tarikat kıskacında hayatı karartılıp annesiyle birlikte büyük bir ihtimalle öldürülmüş olan minicik bir kız çocuğu için akan yaşların gücü, düzeni değiştirmeye yetmiyor. Çünkü aklımız, başka bir ahlâkın mümkün olabileceğini almıyor ama başka bir ahlâka olan inancı öldürerek işleyen korkunç bir sistemin esiri olmaktan başka çaremiz olmadığına yatıyor.

O yüzden doğru soruları sormuyor, doğru soruları sormadıkça da yanlışın kullanışlı bir parçası olmaktan kurtulamıyoruz.

Bu ülke bugünlere gelmesin diye canını ortaya koyarak sözünü sakınmadan söyleyen, teorik ve pratik tutarlığının nasıl mümkün olabileceğini bizzat kendi tercihleriyle çok etkileyici bir şekilde örnekleyen Aziz Nesin’in hayal etmekle kalmayıp sürdürülebilir bir temelin üzerinde gerçekleştirdiği bir ideale bakıp soru sormaya şuradan başlayabiliriz;

Evet şu an bu ülke ve hatta bu dünya için güzel günler çok uzak gibi görünüyor.

Ama o uzak… nereye uzak?

Hayata baktığımız yere olmasın?

Ya da hayatta durduğumuz yere?

/././

Enflasyonla eriyor, tüketimle büyüyoruz (I) -Binhan Elif Yılmaz- 

TCMB’nin bu yılın ilk enflasyon raporunda petrol ve enerji fiyatlarında düşüş varsayımı yer alıyor. Ama yaklaşan tehlike büyük. Para politikasının sıkı duruşu ya da faiz indirimlerine ara verme, akaryakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişi durdurmada ilk seçenek değil. Önümüzdeki aylarda da enflasyonunun ana belirleyicilerinin başında gıda gelmeye devam edecek...

Hafta sonundan bu yana ABD ve İsrail’in İran ile savaşı pek çok cephede ilerliyor. Artan jeopolitik gerilim, doğu-batı ülkeleri farketmeksizin ekonomileri ödemeler dengesi, enflasyon ve büyüme dinamikleri üzerinden etkileyecek.

Henüz bu tür etkiler ortaya çıkmadan Türkiye ekonomisine dair iki önemli veri olan enflasyon ve büyüme verileri arka arkaya açıklandı. Anlaşılan enflasyonla eriyor, tüketimle büyüyoruz. Ancak bir sonraki büyüme ve enflasyon oranları içeride kendi risklerimize ek olarak çevremizdeki savaşların ekonomik ve toplumsal etkileriyle şekillenecek.

TÜİK, Şubat enflasyonunu aylık yüzde 2,96, yıllık %31,53 olarak açıkladı. TÜFE’deki değişim yılın ilk iki ayında yüzde 7,95 oldu.

TCMB, yılın ilk enflasyon raporuna göre 2026 yıl sonu enflasyon tahmin aralığını yüzde 15 ile yüzde 21 aralığına yükseltmiş, buna karşın 2026 yılı enflasyon ara hedefi olan yüzde 16’yı değiştirmemişti. 

Oysaki iki aylık enflasyon yüzde sekize yaklaştı. TCMB’nin yıl sonu tahmini ve ara hedefinin ne kadar iyimser olduğu, yılın ilk iki ayında gelen enflasyon verisiyle ortada.

Şubat ayında, ocak ayına benzer şekilde gıda, ulaştırma ve konutta yıllık bazda fiyat artışları oldukça yüksek.

En yüksek ağırlığa sahip ana harcama grubundaki bu mal ve hizmetlerdeki yıllık değişimler; gıdada yüzde 36,44, ulaştırmada yüzde 28,86 ve konut-enerjide yüzde 42,33 oldu.

Eğitim enflasyonu yıllık yüzde 55,8 olarak gerçekleşti ama eğitimin madde sepeti içindeki ağırlığı çok düşük olduğu için aylık ve yıllık enflasyona katkısı minimumda kaldı.

Ulaştırma enflasyonunun ulaştığı boyut zaten önemliydi, savaş ile birlikte çok daha önemli hale geldi.

Ulaştırma enflasyonunda ana faktör akaryakıt. Brent petrol fiyatları savaş çıkmadan önce de dezenflasyon sürecini zorlayacak seviyelerdeydi. Son günlerde akaryakıta gelen zamlar lojistik, girdi vb maliyetleri arttırarak önümüzdeki aylarda enflasyonun şiddetlenmesine yol açacak düzeyde.

Bakan Şimşek ise yaptığı bir açıklamada, “jeopolitik gelişmeler kaynaklı artan petrol fiyatlarının enflasyon etkisini sınırlandırmak üzere çalıştıklarını” açıkladı.

2021’de terk edilen eşel mobil sistemine geri dönülme zamanı geldi. Petrol fiyatlarının hızlı artışı karşısında ÖTV’yi düşürme, şu anda hem tüketiciyi hem de dezenflasyon sürecini koruma altına almanın yollarından biri.

ÖTV (I) sayılı listede petrol ve doğalgaz ürünlerinin üzerindeki güncel vergi oranı ve maktu tutarlara göre, 1 litre benzindeki ÖTV 14,83 TL iken motorinde 13,9 TL, LPG’de 11,38 TL. ÖTV tutarı üzerine yüzde 20 oranındaki KDV eklenince akaryakıttaki vergi yükü daha net anlaşılabilir. Uçak benzininde ÖTV “0” bu arada.

Bir yandan da bakanlık eşel mobil sistemi ile oluşacak vergi geliri kaybını hesaba katacaktır. 2025 yılında ÖTV (I) sayılı listedeki petrol ve doğalgaz ürünlerinin ÖTV hasılatı vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 5’i olarak gerçekleşti. Burada oluşacak vergi kaybının başka bir vergide yük artışı ile telafisi de olabilir, ancak vergi artışlarının enflasyonist etkisi de ortaya çıkabilir.

TCMB’nin bu yılın ilk enflasyon raporunda petrol ve enerji fiyatlarında düşüş varsayımı yer alıyor. Ama yaklaşan tehlike büyük.

Ham petrol fiyatlarının 2026 yılında ortalama 60,9 dolar, 2027 yılında ise ortalama 56 dolar değer alacağı bilgisi yer alıyor. Oysa sadece 2-3 Mart tarihleri arasında Brent petrol yüzde 7,5 artışla 84 dolar seviyesini test etti.

Petrol ve türevleri üzerinden karşılaşacağımız enflasyonu tahmin etmek güç. Bir sonraki enflasyon raporunda TCMB yıl sonu enflasyon tahmin aralığını yeniden yükseltmek zorunda kalmayacağını umalım. Ama enflasyon tahmin aralığını yükseltmek sorunu çözmüyor.

Para politikasının sıkı duruşu ya da faiz indirimlerine ara verme, akaryakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişi durdurmada ilk seçenek değil. Bu kez ekonominin arz tarafındaki sorunlar daha da büyür ve ekonomik aktivite seviyesini baskılar. O nedenle maliye politikasıyla ve eşel mobil gibi araçlarla yükselen ve yükselme ihtimali çok yüksek olan ulaştırma enflasyonuna çare düşünülmesi gerekiyor.

Ocak ayında olduğu gibi şubat ayında da enflasyonun ana belirleyicisi gıda oldu.

Gıda enflasyonu yıllık enflasyona 9,1 yüzde puan katkı yaparken, ulaştırmanın 4,63 ve konut-enerjinin katkısı 6,24 oldu.

Gıdada aylık enflasyon yüzde 6,9 olurken aylık enflasyona katkı 1,71 yüzde puan oldu.

Özellikle ulaştırma ve gıdadaki yüksek enflasyon, sade bir yaşamı bile lüks haline getirerek bütçemizi de bizi de enflasyon karşısında hızla erimeye mahkûm ediyor.

Önümüzdeki aylarda da enflasyonunun ana belirleyicilerinin başında gıda gelmeye devam edecek. Çünkü gıdadaki büyük sorunların izdüşümü, 2025 GSYH gerçekleşmelerinde tarım sektörünün durumuyla dün karşımıza yeniden çıktı.

Bu izdüşümü ve büyüme verilerini yarınki yazımda ele alacağım.

/././

GÜNDEM BAŞLIKLARI -5 Mart 2026-

AKP’li Zengin’den antrikotlu iftar savunması: Milletimiz ne yiyorsa ona talibiz vekilleri aşağı çekmeyelim -halkTV-

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın da katılımıyla milletvekillerine iftar yemeği verdi. Meclis Başkanlığı iftarında sunulan yemek menüsü tartışma konusu oldu.

ZENGİN'DEN 'VEKİLLERİMİZİ AŞAĞI ÇEKMEYELİM' YANITI

AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, eleştirilere ilişkin yaptığı açıklamada yemekleri Meclis aşçılarının pişirdiğini belirterek, "Bu yemekleri aşağıda görev yapan yanı başımızdaki aşçılarımız pişirdi. Akşama peynir ekmek yiyelim hiç fark etmez! Milletimiz ne yiyorsa biz aynı şeye talibiz. Eleştirilerimizi yaparken TBMM'yi, milletvekillerini, bakanlarımızı aşağıya çeken konuşmalar yapmayalım" diye konuştu.

İFTAR MENÜSÜNDE NELER VARDI?

İftar davetinde konuklara ilk olarak lebeniye çorbası ve iftar tabağı (bal, kaymak, hurma, gün kurusu, badem, ceviz, beyaz peynir, eski kaşar, pastırma, domates, salatalık, mevsim yeşilliği, çiğ köfte, siyah ve yeşil zeytin) ikram edildi. Ana yemek olarak karamelize soğanlı avokado favalı enginar, içli köfte ve sebzeli çıtır börek, çilekli file bademli narlı yeşil salata, keşkek yatağında dana antrikot sunuldu. Tatlı olarak fındıklı narlı güllaç, içecek olarak ise zencefilli sumak şerbeti ikram edildi. 

https://halktv.com.tr/siyaset/meclisteki-ultra-luks-iftar-menusu-goren-bir-daha-bakti-keskek-yataginda-1012749h

ANTRİKOTUN FİYATI DİKKAT ÇEKTİ

Menüde yer alan "keşkek yatağında dana antrikot" yemeğinin restoranlarda fiyatının bin ila bin 500 lira arasında değiştiği belirtilirken, zengin menü "ziyafet" eleştirilerini beraberinde getirdi.

İnanç üzerinden fişleme: Okula ibadet düzenlemesi -Taylan Gülkanat/Cumhuriyet-

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) ramazan genelgesi ile eğitimi dinselleştiren uygulamalarına Ankara'da bir yenisi daha eklendi. Mamak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün, ilçedeki okullarda ‘mescit olup,olmadığına ve bu mescitlerde cuma namazı kılınıp, kılınmadığına’ ilişkin anket hazırladığı, söz konusu anketin doldurulmak üzere okul müdürlerine iletildiği öğrenildi.  https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/inanc-uzerinden-fisleme-okula-ibadet-duzenlemesi-2484054

Bursa'da okula gönderilmeyen 6 çocuk devlet korumasına alındı: 3 aile hakkında yasal işlem başlatıldı -Cumhuriyet- 


Bursa'nın Gemlik ilçesinde çocuklarını okula göndermedikleri tespit edilen 3 aile hakkında yasal işlem başlatıldı, ilkokul ve ortaokul çağındaki 6 çocuk devlet korumasına alındı. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/bursa-da-okula-gonderilmeyen-6-cocuk-devlet-korumasina-alindi-3-aile-hakkinda-yasal-islem-baslatildi-2483969

Üçüncü sınıflara ilahi etkinliği -Mustafa Bildircin/Birgün- 


MEB’in Ramazan Genelgesi kapsamındaki etkinlikleri bir adım ileriye taşıyan okullara yenisi eklendi. Yozgat’ta üçüncü sınıf öğrencileri, öğretmenlerinin yönlendirmesi ile şehir merkezinde ilahiler söyletilerek yürütüldü.  https://www.birgun.net/haber/ucuncu-siniflara-ilahi-etkinligi-697432

Öne Çıkan Yayın

MİT’in amerikanlaşması: Akademinin iki raporu, Türkiye’nin düzenine dair çok şey anlatıyor - Yiğit Günay / soL-

MİT’in amerikanlaşması: Akademinin iki raporu, Türkiye’nin düzenine dair çok şey anlatıyor.  Milli İstihbarat Teşkilatı, işleyiş biçimi olar...