Refik Eryılmaz, Kılıçdaroğlu'nun 'MİT' uyarısının perde arkasını anlattı: Bir emniyet mensubu 'sen çarpı yemişsin' dedi + 'Kılıçdaroğlu istihbaratın kontrolünde hareket ediyordu': Eski CHP vekili iki olaya işaret etti Eski CHP Milletvekili Hüseyin Aygün, Kemal Kılıçdaroğlu'nun MİT'in kontrolünde hareket ettiğini ve CHP'nin bu temel üzerinde yeniden dizayn edildiğini söyledi. Aygün'ün aktardığına göre Kılıçdaroğlu, MiT'in rahatsız olduğu milletvekiline gözdağı verdi, "devlet" tarafından verilen karar doğrultusunda "üstü çizilen vekiller listesi" oluşturdu. (soL)

Refik Eryılmaz, Kılıçdaroğlu'nun 'MİT' uyarısının perde arkasını anlattı: Bir emniyet mensubu 'sen çarpı yemişsin' dedi -Özkan Öztaş- 

Hüseyin Aygün'ün "İstihbarat istedi, Kılıçdaroğlu milletvekilini uyardı" çıkışının ardından gözlerin çevrildiği Refik Eryılmaz, parti içinde yaşanan tasfiye ve kriz süreçlerine dair soL'a konuştu. Kılıçdaroğlu’nun "MİT uyarısından" Suriye politikasındaki mesafeli tutumuna, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun adaylık dayatmasından ABD ziyareti sırasında Fethullahçıların davetine kadar pek çok perde arkası gelişmeyi aktaran Eryılmaz, gördüğü yanlışlara itiraz ettiği için hedef alındığını vurguladı.

CHP'ye yönelik mutlak butlan kararının ardından Kemal Kılıçdaroğlu'nun mahkeme tarafından genel başkan ilan edilmesi, parti içinde yeni tartışmaların kapısını araladı. 

CHP eski milletvekili Hüseyin Aygün'ün, Kılıçdaroğlu'nun MİT kontrolünde hareket ettiği yönündeki açıklamaları gündem olmuştu. Aygün, devlet tarafından üstü çizilecek vekiller listesinin hazırlandığını, bu doğrultuda Kılıçdaroğlu'nun istihbarat uyarısıyla CHP eski Hatay milletvekili Refik Eryılmaz'a gözdağı verdiğini söylemişti.

Bu açıklamaların odağındaki Refik Eryılmaz, soL'a konuştu.

'Miting düzenlemek için yalvardım ama kabul etmedi'

Hüseyin Aygün, Suriye'ye emperyalist müdahalenin başladığı 2011 yılında, Refik Eryılmaz'ın, iktidarın cihatçılara verdiği desteği ifşa ettiğini ve bunun üzerine Kemal Kılıçdaroğlu'nun Eryılmaz'ı makamına çağırarak uyardığını, "MİT seni izliyor, hareketlerine dikkat et" dediğini aktarmıştı.

Eryılmaz, Kılıçdaroğlu'nun Suriye meselesine dair hep mesafeli durduğunu belirterek şu detayları paylaştı: Suriye süreci biliyorsunuz hem uzun sürdü hem de bu bölgede çok ciddi bir sıkıntı yaşandı. O süreci de tabii bölge milletvekili olduğumuz için yakından takip ediyorduk. Suriye'ye birkaç defa gittik geldik. Hatta o dönem Suriye'de gözaltına alınan Türk gazeteci Cüneyt Ünal'ı Suriye'den getirdik, bu sürece aracı olduk. Suriye sınırında yaptığımız konuşmalar, açıklamalar oldu. Genel başkan bizim bu bölgede insanların beklediği bir tavrı göstermedi, hep mesafeli durdu. Hatta ben bir ara kendisine burada bir miting yapılması noktasında ısrarlı bir talep olduğunu, üç yüz, beş yüz bin kişiyi toplayabileceğimizi söyledim. Yeter ki ben geleceğim deyin, miting yapın sizden rica ediyorum diye gidip yalvarmama rağmen kabul etmedi. Ben mitinge gelmem ama siz yapmak istiyorsanız yapın dedi."

Kılıçdaroğlu'nun toplumdan yükselen tepkiler sonucu göstermelik birkaç adım attığını aktaran Refik Eryılmaz, o dönem yaşananları şu sözlerle aktardı: Dikkat edin, geldi bir defa bir otelde kapalı, birkaç kişiyle toplantı yaptı gitti, manzarayı kurtarmak adına. Çünkü çok baskı oldu. Bu gündem o zamanlar çok önemliydi. Türkiye'yi bu kadar yakından ilgilendiren, 3-5 milyon insanın Türkiye'ye geldiği, Türkiye'nin o gündemde 45 milyar dolar para harcamak zorunda kaldığı, sınırlarımızın kevgire döndüğü, bütün dünyanın dikkatini çeken bir konuda neden miting yapmak istemedi mesela? Bu ciddi bir soru işareti benim için."

Refik Eryılmaz

'Suriye'ye gitmek için 6 ay bekletildim'

Eryılmaz'ın anlattıkları miting kriziyle sınırlı değildi. 

Suriye'de gözaltına alınan eski TRT muhabiri Cüneyt Ünal'ın Türkiye'ye getirilmesi süreci de parti içinde ayrı bir gerilime sahne olmuş. Suriye'ye gitmek için aylarca bekletildiğini ifade eden Eryılmaz, süreci şöyle anlattı: 

"Sonuçta ülke dışına çıkıyorsanız ciddi bir iş. O zamanlar Suriye'ye gitmek daha da ciddi bir iş. Ben de o dönem genel başkandan izin almak istedim bu seyahat için. Ne olursa olsun normal bir yere gitmiyorsunuz, savaşın olduğu bir yere gidiyorsunuz sonuçta.  

Bekle dedi, sıkıntı var, bizim üzerimize geliyorlar diye beni bekletti. Tam altı ay bekledim. Sonra milletvekilleriyle bir toplantı vardı, çıkışında 'Sayın genel başkanım ben size bunu söylemek istemezdim ama gitmem lazım ve artık anayasadan doğan seyahat etme hakkımı kullanmak istiyorum' dedim. 

Durdu, hiç unutmadım. Döndü bana. 'Benim haberim yok, gitmek istiyorsan git' dedi."

Buna karşın ABD ziyaretine hızla onay çıktığını aktaran Eryılmaz, Kılıçdaroğlu'nun tavrındaki değişimi şu ifadelerle paylaştı: "Bu da ciddi bir soru işareti. Neden? Kimden çekiniyorsunuz? Ama Amerika'ya seçim gözlemcisi olarak davet ettiklerinde, genel başkana usulen sormak zorundaydım yine. Rota Amerika olunca hiç tereddüt etmeden anında 'tabii gidebilirsin' dedi. Amerika'ya gitmek için hemen gidebilirsin ama Suriye'ye gazeteciyi getireceğim, barışı kovalıyoruz, orada olup bitenlerle ilgili bilgi almaya çalışıyoruz, cihatçılar, bombalar var... Oraya gidemezsin, buraya gidebilirsin deniyor. Bunlar çelişkili yaklaşımlar bana göre."

Aylar süren çabanın ardından TRT muhabirinin Türkiye'ye getirilmesinin Kılıçdaroğlu tarafından takdir görmediğini belirten Eryılmaz, bu duruma verilen tepkileri o dönem garipsediğini anlattı. " Suriye'de gözaltına alınan Türk gazetecinin yanında Filistinli bir gazeteci daha vardı. Ama o çatışmada ölmüştü. Onu kurtaramadık. Dönemin Başbakanının, Dışişleri Bakanlığı'nın ki aileleri başvurdu iyi biliyorum, MİT'in getiremediği gazeteciyi biz gittik getirdik. Bu aslında siyaseten bir başarıydı. Kalkıp bunun üzerine en azından iki çift laf söylemesini isterdim Kılıçdaroğlu'nun. O dönem sayın genel başkanın çıkıp iktidara 'Bakın sizin getiremediğiniz gazeteciyi bizim milletvekillerimiz gitti getirdi, milletvekillerime bu kritik süreçte savaş ortamında gidip bu vatandaşımızı getirdikleri için teşekkür ediyorum' demesi gerekirdi. Ama demedi. Garibime gitti tabii."

''Tuzak kurabilirler' dedi, bilginin MİT'ten geldiğini söyledi'

Peki Hüseyin Aygün'ün yazısında geçen MİT uyarısı ve gözdağı meselesinin aslı neydi? 

Eryılmaz, Aygün'ün gündeme getirdiği MİT ayrıntısına dairse şunları aktardı: "Bütün bunları üst üste koyduğumuz zaman sanırım bazı şeyler daha iyi anlaşılıyor. Kılıçdaroğlu ile görüştüğümde beni korumaya çalışan bir tavırla, 'Bana böyle bir istihbari bilgi geldi, dikkat et sana Suriye sürecinden dolayı bir suçlama yapabilirler, tuzak kurabilirler' minvalinde bir şey söyledi. Hüseyin Aygün bu yorumu bu şekilde değerlendirmiş. Kim bana tuzak kuracak diye sormadım, konuşmadım tabii, ama istihbarattan böyle bir bilgi geldiğini bana da söyledi Kılıçdaroğlu"

'Sen genel başkansın, milletvekillerinle alay mı ediyorsun?'

Eryılmaz, o dönem alınan parti kararlarının da rahatsızlık verici olduğunu belirterek, "Bunun dışında AKP'nin politikalarına çanak tutan o kadar çok karar alındı ki bizim yaptığımız hiçbir itiraz dikkate alınmadı, kabul edilmedi" dedi.

Kılıçdaroğlu'nun, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun Cumhurbaşkanı adaylığını benzer bir biçimde dayattığını söyleyen Eryılmaz, yaşananları şöyle aktardı: "Bizi kapalı grup toplantısına davet etti Kılıçdaroğlu. O zaman gündem olmuştu hatta. 'Her bir milletvekili üç tane isim yazsın, kimi cumhurbaşkanı görmek istiyorsunuz' falan dendi. Ben İstanbul Üniversitesi'nden hocamı, anayasa hukukçumuz ve milletvekili arkadaşımız Süheyl Batum'u ve birkaç kişiyi yazdım. Herkes bir şeyler yazdı, aradan bir hafta geçti. Bir baktık televizyondan altyazı geçiyor: Kemal Kılıçdaroğlu, Bahçeli ile görüştü, çatı aday Ekmeleddin İhsanoğlu."

Grubun dayatma adaya verdiği tepkiyi ise şu sözlerle dillendirdi: "Şöyle döndük birbirimize baktık, bu nereden çıktı? Sen yazdın mı, yok. Sen yazdın mı, yok. O grubun içinde bir kişi dahi o ismi yazmamış. Sen genel başkansın, milletvekillerinle alay mı ediyorsun? Bizi toplayıp isim yazın diyeceksin, kimse o ismi yazmayacak ve sen gidip başkalarının sana dayattığı ismi getirip bizim önümüze koyacaksın. Bu meselede ciddi tartışmalar ve kırılmalar yaşadık."

'Ben bunlarla aynı masaya oturmam'

CHP'li Refik Eryılmaz'ın unutmadığı anlardan biri de 4 milletvekili ile gittikleri ABD ziyareti. Çünkü bu ziyarette Fethullahçılarla karşı karşıya gelmiş.

New York'ta yaşananları ileride yazacağı kitabına da not aldığını belirten Eryılmaz, o geceyi şöyle anlattı: "Geldiğimiz noktada parti içerisinde Fethullah Gülen'e yakın bazı durumlar gördük. Amerika'ya davet ettiler beni, seçim gözlemcisi olarak resmi sıfatla gittim. New York'ta oteldeyiz. İki tane uzun boylu, badem bıyıklı, kravatsız, takım elbiseli kişi çok kibar bir şekilde geldiler. Ben odamdayım, aşağıdan resepsiyondan diğer milletvekili arkadaşlar aradılar, misafirimiz var inebilir misin dediler. İndim selamlaştık, hoş beş işte sizi Amerika'da görmekten büyük bir mutluluk duyuyoruz falan dediler. Neyse, en son bunlar bizi akşam yemeğine davet ettiler. New York'ta nehirde bir gemi var, lüks bir yer, bizi oraya davet ettiler."

Eryılmaz bu resmi olmayan daveti ve süreci şöyle detaylandırdı: "Onlar gittikten sonra arkadaşlara döndüm, kim bunlar dedim. Bunlar FETÖ'nün, Fethullah'ın adamlarına benziyor dedim. Ben bunlarla yemeğe katılmam dedim. Niye böyle diyorsun, otele kadar geldiler yemeğe davet ettiler diyenler oldu. Ben bunlarla aynı masada oturmam arkadaş dedim. Giden gitti. Ben kaldım."

Peki kendi açısından çizdiği doğrularda ısrar eden Eryılmaz'ın bu tavrının siyasi faturası ne olmuştu? 

Eryılmaz, tasfiye sürecinin perde arkasını bir emniyet mensubunun uyarılarını şu sözlerle anlattı:  "Zaman geçti bizim adaylık süreci geldi. Beni aday göstermediler. Aradan geçen yıllardan sonra emniyetten bir tanıdık 'Artık geçti gitti ama sana bir şey söyleyeyim, sen partide iki tane çarpı yemişsin' dedi. Neymiş dedim.  'Bir, Suriye'ye gidip Esad'la görüşmen. İki, Amerika'ya gittiğinde o Fethullahçılar seni yemeğe davet etmiş, sen onlarla yemeğe gitmemişsin, tavır almışsın' dedi. Evet, doğru dedim. Eğer bunlar için beni aday yapmıyorlarsa ben bununla övünürüm yani, ancak gurur duyarım dedim."

Suriye'de gözaltına alınan Türk gazeteciyi getirmek için temaslarda bulunan CHP heyetince yer alan Eryılmaz Esad ile görüşmüş, bu görüşme Türkiye'de gündem olmuştu.

'O süreçte partiden istifa edip tavır koyan tek milletvekili bendim'

Eryılmaz'ın itirazları sadece dış politika veya Fethullahçılarla sınırlı kalmamış, yerel aktörlerin parti içindeki pozisyonlarına da yönelmişti. Parti içi tahammülsüzlüğe değinen Eryılmaz, benzer tartışmaları ve çekişmeleri parti içindeki kimi örneklerde de yaşadığını ifade etti. 

Benzer krizlerin Gürsel Tekin ya da Lütfü Savaş gibi isimlerle de yaşandığını aktaran Eryılmaz, o dönemdeki tepkisini de şöyle dile getirdi:  "İstifa etmek zorunda kaldım, partiden istifa ettim. O süreçte partiden istifa edip tavır koyan tek milletvekili bendim. Hani bazen diyorlar ya niye zamanında konuşmadınız? Zamanında itiraz ettik, istifa ettik, alanlara indik.  Ne oldu? Bizi parti düşmanı ilan ettiler. CHP'ye milletvekili kaybettirdi, Samandağ Belediyesi'ni kaybettirdi dediler. Kardeşim bak ülkeyi kaybediyoruz, partiyi tamamen kaybediyoruz. Bir milletvekili gördüğü yanlışlıkları dile getirmeyecekse kusura bakmasın görevini yapmıyor demektir. Bizi cezalandırdılar, bir dönem vekillik yaptırıp gönderdiler. Çok önemli değil, yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim ama maalesef bunları yaşadık. Aslında bunlar şimdiden bakınca ibretlik şeyler.   Kamuoyunun da bunları bilmesi lazım. Beni kendi partim linç etmeye çalıştı. Kemal Kılıçdaroğlu'nun uygulamalarına, yanlışlarına itiraz edip istifa edince bizi partiye hain ilan ettiler. Lütfü Savaş'ın yanlışlarına karşı çıktık, kavgacı dediler.  İşte o günlerden sonra geldiğimiz hal bu. Yazık oldu."

                                          ***

'Kılıçdaroğlu istihbaratın kontrolünde hareket ediyordu': Eski CHP vekili iki olaya işaret etti -soL- 

Eski CHP Milletvekili Hüseyin Aygün, Kemal Kılıçdaroğlu'nun MİT'in kontrolünde hareket ettiğini ve CHP'nin bu temel üzerinde yeniden dizayn edildiğini söyledi. Aygün'ün aktardığına göre Kılıçdaroğlu, MiT'in rahatsız olduğu milletvekiline gözdağı verdi, "devlet" tarafından verilen karar doğrultusunda "üstü çizilen vekiller listesi" oluşturdu.

CHP'ye yönelik mutlak butlan kararının ardından Kemal Kılıçdaroğlu'nun mahkeme tarafından "CHP Genel Başkanı" ilan edilmesine dair tartışmalar devam ederken, eski CHP Milletvekili Hüseyin Aygün'den dikkat çekici bir açıklama geldi.

"CHP eski Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun 'istihbaratın kontrolünde hareket ettiğini' gösteren olaylar bunlar. CHP, bu ağlar temelinde dizayn edilmiştir" iddiasında bulunan Aygün, yaşanan iki olaya değindi.

Aygün'ün aktardığına göre bu olaylardan ilki, AKP ve özellikle MİT'in rahatsız olduğu Suriye gündemiyle alakalı. Aygün, dönemin CHP Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz'ın Suriye'ye yönelik çalışmalarından rahatsız olan MİT'in Kılıçdaroğlu'nu uyardığını, Kılıçdaroğlu'nun da Eryılmaz'a gözdağı verdiğini aktardı. 

Aygün'ün aktardığı bir diğer olay ise "üstü çizilen milletvekillerine" dair liste oldu. Aygün, "Bazı milletvekillerinin 'CHP'de bir dahaki dönem olmaması gerektiği'ne 'devlet' tarafından karar verilmişti (Bu 'devlet'in, 'hangi devlet' olduğunu tahmin edersiniz)" ifadelerini kullandı.

'MİT uyardı, Kılıçdaroğlu gözdağı verdi'

Sosyal medya üzerinden "CHP'de 2015 tasfiyeleri ve MİT'in rolü" başlıklı bir açıklama yapan Aygün, "Cumhuriyeti, CHP'nin bir 'eski genel başkanı'nın eliyle yıktılar. Bunu da not ediyoruz. Ama Türkiye halkının bilmesi gereken başka 'notlar' var" ifadelerini kullandı.

Aygün, bugüne nasıl gelindiğinin ipuçlarının 2015 ve 2028 seçimlerinde saklı olduğunu ifade etti ve "İki olay anlatacağım. CHP eski Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun 'istihbaratın kontrolünde hareket ettiğini' gösteren olaylar bunlar. CHP, bu ağlar temelinde dizayn edilmiştir" iddiasında bulundu.

Aygün, 2011 sonrası AKP ve özellikle MİT'in belli "hassas konular"ın tartışılmasından rahatsız olduğunu ve bu "hassas konuların" başında da Suriye'nin geldiğini söyledi.

2011 ile 2015 yılları arasında CHP Hatay Milletvekili olarak görev yapan Refik Eryılmaz'a işaret eden Aygün, şu ifadeleri kullandı: "Refik Eryılmaz, Hatay milletvekili olarak cihatçı yamyamların Suriye'de yaptıkları katliamları güçlü bir şekilde teşhir eden bölge milletvekiliydi. Türkiye-Suriye sınırına kadar giderek cinayetleri belgeliyor, cihatçıların Hatay'da tedavi edilmesini teşhir ediyor, Şam'a giderek Türk gazeteciyi bizzat Beşar Esad'dan teslim alıyor, tek bir gün boş durmuyordu. Refik öylesine etkiliydi ki, TBMM grubu ile 'Suriye konusu' ile ilgili Amerika'ya davet edildi. Gitti ABD'de, cihatçılara desteğin Ortadoğu'daki muhtemel sonuçlarını bugünün faillerine, yani Amerikalılara da anlattı."

Bunun üzerine dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Eryılmaz'ı makamına çağırarak uyardığını ve "MİT seni izliyor, hareketlerine dikkat et" dediğini aktaran Aygün, "Refik'e sormuştum: 'Sen Kemal Bey'e ne cevap verdin?' Refik sessiz kalmış, sanırım bir parça endişelenmiş. Normal, herkes korkabilir. Hele ki karşında devletin istihbarat örgütü varsa" ifadelerini kullandı.

Aygün, "Ama burada en önemli nokta, MİT'in CHP gibi bir partinin genel başkanını 'uyarması', genel başkan olacak zatın -MİT'e 'hangi hadle benim milletvekilimi izlersiniz' demek yerine- kendi milletvekiline adeta gözdağı vermesiydi" dedi.

'CHP'de üstü çizilen vekillerin listesine devlet karar verdi'

Açıklamasına "Refik kadar olmasa da- 2011 sonrası Suriye meselesiyle ilgilenen milletvekillerinden biriydim. Cezaevleri, Çarkın'ın itiraf ettiği faili meçhul cinayetler, toprak altındaki kimliksiz ölüler, TBMM'de cemevi, Dersim '38 meselesi. Bunlar çalışma alanlarımdı" ifadeleriyle devam eden Aygün, "Hiç kimse bu görevleri bana vermemişti. Yerimde otursaydım, el kaldırıp indirseydim, CHP de, Kılıçdaroğlu da çok memnun olurdu. Yapmadım. Elbette bunun bir 'bedeli' olacaktı. Biliyordum" dedi.

Aygün, Kılıçdaroğlu'na yakın bir ismin, kendisine "üstü çizilen milletvekilleri listesi"nden bahsettiğini aktardı ve "Bazı milletvekillerinin 'CHP'de bir dahaki dönem olmaması gerektiği'ne 'devlet' tarafından karar verilmişti (Bu 'devlet'in, 'hangi devlet' olduğunu tahmin edersiniz)" ifadelerini kullandı.

O dönemde Kılıçdaroğlu'nun kendisinden istifasını istediğini ve "Partiye zarar vermemek için istifa ediyorum" cümlesine yer verdiği istifa dilekçesini imzaladığını aktaran Aygün, devamında yaşadıklarını şöyle anlattı: "Birkaç gün sonra danışmanı TBMM'de odama geldi, 'patron dilekçeyi işleme koymayacak, istifaya zorladılar derler' dedi. Sonra seçimlere bir yıl kala, resmen disipline verdiler ('Beykoz Konakları' eleştirilerim), yine güçleri yetmedi, yine atamadılar. 2015'in öncesinde, Kemal Bey'e yakın isimler -hararetle ve memnuniyetle- yine bir 'MİT listesi'nden bahsediyorlardı. 'Milletvekili olmayacaklar' listesi. Tahmin ettiğiniz gibi, Refik de ben de listede başlardaydık -Ne tuhaf bu 'sayfa'lardan hep onur duymuşumdur-. Refik yeniden milletvekili olmak istedi, yapmadılar -Sonra belediye başkanı oldu ama-. Ben zaten en az altı ay evvelden, 'aday olmayacağım' diye açıklama yapmıştım. Meşum 'liste'den değil ama, CHP'lilerden her gün 'dayak yemek'ten bıkmıştım, bir gün bir milletvekili (Şu an Erdoğan'ın gadrini tadan Tanju Özcan onların başında gelir), ertesi gün Balıkesir'de bir ilçe (mesela Sındırgı) belediye başkanı -basın önünde- hakaret ediyordu, cevap veremiyordum. İnsan bir kavgaya girerse, 'arkadaşı' ile kavga edemez ki -Sonra 'arkadaşlar'la da kavga edilebileceğini öğrendim ama-..  Listeye alınmamız 'yeni' değildir ve sebepleri de uzundur: Kısaca -ben ve Refik'ten kaynaklanmayan en az beş yüz yıllık geçmişi- ve dört yıllık aktif meclis faaliyetlerine dayanır."

'2018 seçimlerinde bu defa 'partinin sol kanadı'nı kırıp attı'

"Hep 'devletlü' olan Kılıçdaroğlu, 2015'te biz 'ufak lokmaları' yedikten sonra, 2018 seçimlerinde bu defa 'partinin sol kanadı'nı kırıp attı" diyen Aygün, açıklamasını şöyle noktaladı: "Altılı Masa, Meral hanım ve arkasındaki -derindeki güçler-, CHP'de 'solcu' istemiyordu. -Bugünlerde adı sıkça basında yer alan Veli Ağbaba'yla konuşmuştum, bizzat o bana söylemişti: 'Bu, CHP sol kanadın tasfiyesidir!'- Kılıçdaroğlu'nun 'kayyum' olarak CHP'ye atanması ve 'CHP'nin işgali' sonrası, tarihte kalmış bu 'sayfalar'ın herkes tarafından bilinmesi gerektiğini düşündüm."


soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

Algoritmaya müdahale edin: Tek bir işlemle soL Haber’i Google’da ‘tercih edilen kaynak’ olarak seçin, aramalarınızda soL öne çıksın.

Adnan Menderes’in İnönü, Bayar ve Saraçoğlu’ndan devraldığı büyük korku: 141-142’nin Menderesli öyküsü… -Ali Ufuk Arikan /soL-

 "Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları" diyordu Marx. O egemen sınıfın temsilcilerinden biri olarak Adnan Menderes'in korkusunun izini, 141 ve 142. maddeleri hararetle savunduğu Meclis konuşmaları üzerinden süreceğiz...

141-142, düzenin komünizm korkusunun yıllar boyu en net göstergesi oldu.

Kaynağını faşist Mussoli’den, onun “Devleti Koruma Yasası”ndan alan bu meşhur maddeler, 1936 yılında Türkiye’deki ceza yasasına şu ifadelerle dahil oluyordu: “Memleket dahilinde içtimai bir zümrenin diğerleri üze­rinde tahakkümünü şiddet kullanmak suretiyle tesis etme­ye veya [içtimai bir zümreyi şiddet kullanarak ortadan kal­dırmaya veya memleket dahilinde teşekkül etmiş iktisadi veya içtimai nizamaları şiddet kullanarak devirmeye ma­tuf cemiyetleri tesis eden, teşkil eden, tanzim eden veya sevk ve idare eden kimse beş seneden oniki seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.”

Kararın altında “Başvekil” sıfatıyla İsmet İnönü’nün imzası vardı.

Elbette bu tarih öncesinde de komünizme karşı başka yasal düzenlemeler dolayımıyla saldırı vardı ama ilk kez adı konuluyordu.

Sonrasında gerisi de geldi.

1937’de komünist şair Nâzım Hikmet’in askerlerle kurduğu bağ gerekçesiyle açılan davanın ardından, düzen yeni bir arayışa girdi ve bu kez altında Celal Bayar’ın imzasının olduğu, 1938 tarihli yeni bir düzenlemeye gidildi. 

Bu adımla birlikte 141 ve 142’den ceza vermek için “şiddet” koşulu kaldırıldı.

İnönü’yü o günlerdeki “büyük düşmanı” Bayar tamamlıyor, komünizme karşı savaşta düzene eşik atlatıyordu.

İnönü ve Bayar’ın ardından 141-142'deki bir sonraki değişiklik 1946’da gündeme geldi.

O dönemde İnönü’nün çok partili rejimine geçilmişti.

Ancak çok parti derken "komünist parti" kastedilmiyor, olası kazaları engellemek için 141-142’de revizeye gidiliyordu.

Bu kez değişikliğin altında Başbakan sıfatıyla Şükrü Saraçoğlu’nun adı yer alıyordu.

Bu girişin nedeni 141-142. maddelerin öyküsü, düzenin komünizm korkusunun arka planını aktarmak değil.

Bugün 27 Mayıs ve yine bugün vesilesiyle her yanı sahte bir şekile Adnan Menderes övgülerinin kaplayacağı ortada.

Onun “çok partili demokrasi” eliyle nasıl bir düzen diktatörlüğü tesis ettiği, ülkeyi ABD’nin kucağına nasıl teslim ettiği, NATO için Mehmetçiğin kanını nasıl pazarladığı bir kez daha görmezden gelinecek. Bugünlerde AKP’nin mutlak butlan kararı verip genel merkezini bastığı CHP’yi o dönemde "nizamın" dışına doğru iten, İnönü gibi bir figürün yapacağı mitingleri yasaklatıp, İnönü’ye saldırılar tezgahlatan, memlekette eleştiri yapan gazetecilerin neredeyse hepsini tek tek tutuklatıp cezaevine atan isim olduğu bir kez daha unutulacak. En başta AKP ve CHP tarafından, yine düzenin çıkarı adına...

Bu yazı vesilesiyle “demokrasi kahramanı” Menderes’in CHP ile birlikte aynı safta olduğu nadir başlıklardan birinin izinden gideceğiz.

Menderes’in CHP destekli 141-142 savunusunun Meclis tutanaklarına yansıyan öyküsünü tozlu raflardan birlikte indirelim.

'Fevkalâde haller karşısında tedbirlerin fevkalâde olması icabeder'

“Muhterem Arkadaşlar, bundan evvelki celsede cereyan eden müzakereler göstermiştir ki; bu kanunun, bu tasarısının merkezi sikletini tamamiyle kökü dışarda olan sol cereyanlar teşkil etmektedir. (Bravo sesleri alkışlar) Yüksek Heyetiniz bunu bu mânada ve böyle anlamıştır. Hakikaten tasarı Ceza Kanununda yapılması lazım gelen tadillere mütallik muhtelif fasıl ve maddelerdeki hükümleri bir araya toplamış bulunmaktadır, fakat mantıkan bunların arasında bir irtibat tesis etmeye dahi imkân yoktur. (Bravo sesleri alkışlar)”

Başvekil Adnan Menderes Meclis kürsüsüne çıkıp 141. ve 142. maddeye dair konuşurken ilk sözleri bunlar olacaktı.

Neden mi?

Madde Demokrat Parti öncesindeki düzenin diliyle yazılmış, sol hedef alınırken, dengelemek adına sağa da "tehdit" olarak yer verilmişti.

Meclis’teki DP’li çoğunluk haliyle buna itiraz etmişti.

Tepkiler yükselince Menderes Meclis kürsüsüne çıkıp, “merkezi sikleti kökü dışarda sola” vereceklerini söyleyecek, dinci yapıları da torbaya koyarak "hata" ettiklerini dile getirecekti.

Devamında komünizme karşı mücadele bayrağını açan Menderes, “Fevkalâde haller karşısında tedbirlerin fevkalâde olması icabeder” diyordu.

Tam da bu yüzden komünizme karşı mücadelenin baştan aşağı yeniden kurgulanmasını isteyecekti Menderes.

“Cebire" bağlanan her detayın tümden terk edilmesini talep edip, komünizm fikrinini idamlık bir suç olarak tanımlanmasını isteyecekti.

Hedefinde komünist şair Nâzım vardı, şöyle diyordu Menderes: “Cebir kelimesi kanundan kaldırıldı mı bütün hürriyetlerimiz elden gidecekmiş gibi bir düşünceye sahiptirler. Bu, sadece bir tevatürden ibarettir. …Arkadaşlar, biz vatanı müdafaa etmek maksadiyle böyle bir kanun getirdik. …Burada nazari olarak ileri sürülen mütalâalarla, yapılan edebiyatla Nâzım Hikmet de müdafaa edilir. Her dâvayı talil ve tağşiş için nazariyeden, edebiyattan, tarihten misaller getirmek ve dâvayı tağşiş etmek mümkün olur. Müsaade ederseniz; söyliyeyim ki, bugüne kadar bu mevzuda çekilen ıstırap, vatandaş hürriyetlerinin tehdit altında bulunmasında değil, aksi olarak mevcut hükümlerin kifayetsizliği yüzünden cemiyetin tehlikeye düşürülmesi istikametinde tecelli etmiştir. Bunun aksini iddia etmek zordur. Bu cebir kelimesi mevcut olmadığı halde, dahi, hakikaten kanunun ruhuna göre tecziye edilmesi matlup olan, zaruri olan binlerce, on binlerce fiil ve hareket tamamen cezasız, hattâ takipsiz kalmıştır. İşte cemiyetin ıstırabı buradadır.”

Izdırap içindedir toprak ağası, patron dostu Menderes.

Nasıl olur da komünist şair Nâzım’ın fikirleri ve partisi TKP'ye hürriyet istenebilirdi ki?

Büyük korkularını paylaşmaya devam ediyordu Menderes, "ya Ulus’ta miting yapıp memleketi bölerlerse": “Muhterem Arkadaşlar, bugüne kadar tertiplenmiş olan komünistlik vakaları cebre istinat ederek cebirle meydana getirilmiş vakalar değildir. Şimdi şurasını sormak istiyorum; hiçbir cebir unsuru bulunmadan bir vatandaş Ulus meydanında bir miting tertip etse ve orada dese ki, Türkiye üç parçaya bölünmelidir, cebirle değil bunun propagandasını yapsa, bunun mitingini tertip etse bu hareketi suç mu telâkki edilmek lâzımgelir, suç telâkki etmemek mi? Bu noktayı tâyin etmek lâzımdır. Ben, bu memlekette bu suretle hareket etmeyi tecviz etmenin iyi neticeler vereceği kanaatinde değilim. Bâzı arkadaşlar diyorlar ki; bir nizamı yoketmek, bir içtimai sınıfı yoketmek, cebren olsun. Cebir unsuru olmadan bir içtimai sınıfı yok etmeye azmetmiş olmak suç sayılmaması icabeder. Mevcut ve müesses içtimai nizamı yoketmek için cemiyet kurmayı cebir ve sair olmadığına göre mübah mı telâkki edeceğiz? Bunu yasak etmek icabettiği takdirde hürriyetlerin hangisi ifna edilmiş olacaktır? İktidar, diyorlar kendisine muhalif iktisadi, içtimai fikirleri veyahutta böyle siyasi içtimai fikirlerle kurulmuş olan partileri yoketmek için çalışıyor.

21 milyonluk Türkiye’de iki bin, hatta 20 bin komünist çıkabileceğini söylüyordu Menderes, canı sıkılarak: Bunu, yoktur diyecek olursak hakikati reddetmiş oluruz. Çünkü, birçok asil milletlerin bünyeleri içinde bu zararlı unsurlar türemiş: olabilir ve bunu bu milletlerin bir ayıbı olarak değil, tatbik ettikleri gaflet rejiminin, bir neticesi olarak telâkki etmek icabeder” 

Patronları, ağaları, şeyhleri halka karşı, işçi sınıfına karşı gaflet içinde olmamaları gerektiği konusunda uyaran Menderes, Türkiye'de komünistlerin sayısının fazla olmamasını daha önce Takriri Sükûn gibi kanunlarla sağladıklarını söylüyor, asıl meseleye geliyordu: “Şimdi zatı meseleye gelelim: Cebir kelimesi kalsın mı, kalksın mı? Arkadaşlarım; büyük vaveyla koparıp, hürriyet elden gidiyor, vatan elden gidiyor gibi bir velvele ile karşılaşmaktayız.”

Bu düzen için kritik bir tartışmaydı.

Muhaliflerine seslenip, "derdimiz sizinle değil, hepimizin ortak düşmanı komünizmle" diyordu açık açık Menderes. 

"Verin yetkiyi, idamlık yapayım komünistleri" diyordu: “Cebren” kelimesini mutlaka koyup komünistin teşhisini buna bağladığımız takdirde komünist propagandasını, hattâ komünist partisinin teşekkülünü kanunileştirmiş olursunuz ki, bunca münakaşa ve müzakereden sonra bu yola gitmek, komünistliği kanunileştirmek muhakkak ki çok acı bir tecelli olur.”

Hürriyetin sınırını çiziyordu Menderes, patronların düzeni için.

Patronların, ağaların düzeninin tehdit edilmesine izin vermemek gerektiğini açık açık ilan ediyordu Meclis kürüsünden.

İşte pek demokrat Menderes’in İnönü, Bayar ve Saraçoğlu'ndan devraldığı en büyük korkusunun özeti buydu.

Sonra o Menderes Meclis'ten aldığı tüm bu yetkileri tepe tepe kullanmış, İnönü CHP'sini yıllarca yerden yere vurmuştu. Menderes komünistlere saldırınca mutluluktan havalara uçan düzenin "gazetecileri", komünist yazarlar tutuklanınca mutlu olan "aydınlar" Menderes zalimliğinden söz eder oldular bundan birkaç yıl sonra.

Düzenin Menderesli hali de İnönülü hali de Bayarlı hali de sadece işçi sınıfının iktidar mücadelesinden korkutular, en baştan beri. Bu öykünün en sarih tanıklarından biridir 141 ve 142!

Ali Ufuk Arikan /soL

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

Emekçi proteine hasret: Sofrasına et koyamayan milyonlar ne yapmalı? -Burcu Günüşen / soL-

 2021 yılında 45 lira olan dana eti bugün kesimhanelerde 602 liraya satılıyor. 5 yıl önce bir asgari ücrete kesimhane fiyatıyla 63 kilo et satın alınabilirken bugün bu miktar 46 kiloya geriledi. Market fiyatlarıyla hesaplandığındaysa durum daha vahim. Asgari ücretin değeri sadece 32,5 kilo kıymaya denk geliyor. Peki sofrasına et koyamayan asgari ücretli ne yapmalı?

Türkiye’de milyonlarca emekçi uzun süredir artan et fiyatları ve düşen alım gücü nedeniyle sofrasına kırmızı eti koyamıyor. Beyaz ette de tüketim OECD ortalamalarının çok gerisinde seyrediyor. Süt ve süt ürünlerinde de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız.

Yüksek protein içeriğine sahip hayvansal kaynaklı besinler et, balık, yumurta, süt ve süt ürünleri. Bitki bazlı protein kaynakları ise başlıca tahıl, baklagiller ve sert kabuklu yemişler olarak biliniyor.

Bilim ve Aydınlanma Akademisi’nin 2021 tarihli Beslenme Komisyonu raporuna göre, proteinlerin yapıtaşları arasında yer alan aminoasitlerden diyetle alınması gereken esansiyel aminoasitler açısından hayvansal kaynaklar öne çıkıyor. Bunun sebebi içerdikleri aminoasit bileşiminden kaynaklanıyor.

Hayvansal ürünlerin her biri insan beslenmesinde vazgeçilmez olan aminoasitlerin tamamını içerirken, bitkisel kaynaklarda ise bu aminoasitler farklı miktarlarda bulunmakla birlikte, tamamının tüketilebilmesi için diyetteki bitkisel ürün çeşitliliğinin artırılması gerekiyor.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine dayanarak sağlıklı bir yetişkinin günlük alması gereken protein miktarı vücut ağırlığının her bir kilogramı için 0,8-1 gram olarak öneriliyor. Bunun da yüzde 42’sinin hayvansal kökenli olması tavsiye ediliyor.

Bakanlık tavsiyesi: Özellikle bebeklik ve çocukluk dönemlerinde günde 2-3 köfte kadar et tüketilmeli

Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü bünyesinde Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Dairesi Başkanlığı adlı bir başkanlık bulunuyor. Bu başkanlığın yayımladığı beslenme rehberinde "Etler iyi kalite protein kaynağıdır. Özellikle protein gereksiniminin arttığı, hızlı büyümenin olduğu bebeklik, çocukluk dönemlerinde diyette mutlaka yer alması gerekir. Günlük 2-3 köfte kadar et-tavuk-balık-hindi tüketilmelidir. Etin kendisi protein içerdiği için suyundan ziyade kendisi yenilmelidir" deniliyor.

Ancak ülkemizde protein alımının çok daha azı hayvansal ürünlerden karşılanıyor.

2025 yılı OECD verilerine göre ülkemizde toplam et tüketimi yıllık kişi başına yaklaşık 29 kilo oldu. Bu miktar ABD’de 80, AB’de 54 kilogram. OECD ülkelerinin ortalaması ise yaklaşık 57 kilogram.

Bu veriler Türkiye’de toplam et tüketiminin ABD, AB, OECD ile karşılaştırıldığında ne kadar geride olduğuna dair tabloyu ortaya koyuyor:


Kişi Başı Yıllık Toplam Et Tüketimi (OECD 2025)

Amerika Birleşik Devletleri (ABD): 80,3 kg

Dana/Sığır: 23,2 kg
Domuz: 21,7 kg
Kümes Hayvanları: 35,0 kg
Koyun: 0,4 kg

Avrupa Birliği (AB): 54,4 kg

Domuz: 28,0 kg
Kümes Hayvanları: 16,2 kg
Dana/Sığır: 9,2 kg
Koyun: 1,0 kg

OECD Ülkeleri Ortalaması: 56,7 kg

Kümes Hayvanları: 21,9 kg
Domuz: 20,3 kg
Dana/Sığır: 13,4 kg
Koyun: 1,1 kg

Türkiye: 28,6 kg

Dana/Sığır: 11,9 kg
Kümes Hayvanları: 11,9 kg
Koyun: 4,8 kg
Domuz: 0,0 kg (Sıfıra yakın)

Veteriner Hekimler Derneği Genel Başkanı Gülay Ertürk benzer bir durumun süt ve yumurtada da yaşandığını söylüyor: AB ülkeleri yılda 311 litre süt içiyor, biz 274 litre. Onlar yılda kişi başı 300 yumurta yiyor. Biz de ortalama 202.”

Beş yıl önce 45 lira olan dana etinin üretici fiyatı bugün 602 lira

Ulusal Et Konseyi’nin 21 Mayıs 2026 tarihli fiyat listesine göre kombinalar ve kesimhanelerden alınan yağsız dana eti fiyatı 601,70 lira. Yağsız kuzu etiyse 680 lira. Geçen yıla göre dana etinde fiyat artışı yüzde 35 olurken kuzu etinde yüzde 29,6 oldu.

Beş yıl önce (2021) asgari ücret 2 bin 825 lirayken Ulusal Et Konseyi’nin o yılın 27 Mayıs haftasındaki fiyat listesine göre dana etinin kilosu 45 liraydı. Yani o zaman asgari ücretle 63 kilo dana eti alınabiliyordu. Bugün ise bu üretici fiyatlarıyla asgari ücret 46 kilo dana eti fiyatına denk geliyor.

Ulusal Et Konseyi’nin yayınladığı bu fiyatların üretici fiyatları olduğu, perakende satış fiyatlarının bunların belirgin biçimde üstünde seyrettiği göz önüne alındığında kırmızı ete dar gelirlinin ulaşmasındaki güçlükler daha fazla ortaya çıkıyor.

Bugün asgari ücret 32,5 kilo kıyma fiyatına denk 

Dana-kuzu kıymalık etin kilosu bugün çok yaygın olan bir süpermarket zincirinde yaklaşık 860 liradan satılıyor. Yani asgari ücretle bugün 32,5 kilo kıyma alınabiliyor.

"Türk halkı olarak bizim kırmızı et tüketimimiz olması gereken seviyede değil” diyen veteriner hekim Gülay Ertürk halkın protein açığını kanatlı et ve kurban bayramlarındaki kesimlerle kapatmaya çalıştığını belirtti. 

Ertürk Türkiye’de hem büyükbaş, hem küçükbaş hayvan sayısında azalma olduğunu söylerken kesim sayısının da geçmişe kıyasla azaldığını dile getirdi.

Bunun sebebi de hem halkın alım gücündeki düşüşle beraber azalan talep hem de girdi maliyetleri artan üreticinin sektörden çekilmesi.

Küçükbaş sayısındaki gerileme

Türkiye’nin 1980’lerde nüfusu 44 milyonlardayken mevcut koyun sayısının 50 milyon, keçi sayısının 20 milyon olduğunu belirten Ertürk şu anda toplam koyun-keçi sayısı 52-55 milyon civarında olan Türkiye’de küçükbaş hayvancılıktaki gerilemeye işaret ediyor.

Halk artık süte de ulaşamıyor

Hem üreticinin hem tüketicinin yaşadığı darboğaz nedeniyle oluşan tabloya işaret eden Ertürk sütte durumu şöyle anlatıyor: Süt üreticisi de zor durumda ama sütü tüketen halk da zor durumda. Bir kutu süt alıyorsunuz, markasına, yağ oranına, protein oranına göre değişiyor fiyatı. 70-80 liraya bir litre sütü de vatandaş alamıyor. Ama öte yanda da sütün belli bir maliyeti var, bu maliyeti karşılamakta zorlanan üretici de para kazanamıyor. Çünkü her şey dışa bağımlı. Bugün özellikle süt inekçiliğinde en büyük masraf yem. Hayvancılık giderinin yüzde 70’i yem. Özellikle konsantre yemlerde, hammadde olan mısırda yüzde 70, soyada yüzde 90 dışa bağımlıyız. Bunlar hep ithal, dövizle alıyoruz, dolayısıyla üretici para kazanamıyor. Ulusal bir hayvancılık politikasının oluşturulması gerekiyor. Örneğin koyunculuğun da geliştirilmesi kırmızı et alanında bir fikir. Meralarımız talan edildi. 1940’lı yıllarda 44 milyon hektar meramız vardı, bugün 13-14 milyon hektara düştü.”

Gizli açlık nedir? Emekçiler ne yapmalı?

Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi Kutay Sırıklı’ya göre Türkiye’de alım gücü düşen geniş kitleler ağırlıklı olarak karbonhidrat bazlı beslenmeye yöneldiği için ciddi oranda gizli açlık çekiyor. Gizli açlık, bireyin günlük kalori ihtiyacını karşılayarak tokluk hissi sağlamasına rağmen; demir, çinko, iyot, A vitamini, B12 gibi hayati öneme sahip mikro besin öğeleri ve nitelikli proteinlerden mahrum kalması durumudur. Bu tablo, kalori açığı olmaksızın hücre düzeyinde yetersiz beslenmeyi ifade eder. Uzun vadede bağışıklık sisteminin zayıflamasına, bilişsel fonksiyonların gerilemesine, fiziksel ve zihinsel gelişim bozukluklarına neden olur.”

Sırıklı'ya göre mutlak açlığın istatistiği tutulabiliyorken, gizli açlığın nüfus düzeyindeki ölçümü çok daha zor. Türkiye'de mutlak açlık oranları düşük seyrediyor. Yüksek oranda kıtlık veya açlığa bağlı kayıplar yaşanmıyor. Ancak yüksek gıda enflasyonunun bir sonucu olarak, alım gücü düşen geniş kitleler ağırlıklı olarak tek tip ve karbonhidrat bazlı beslenmeye yöneldiği için ciddi oranda gizli açlık çekiliyor.”

​Fizyolojik sürdürülebilirliğin temeli olan "yeterli ve dengeli beslenme" ilkesinin ancak geniş bir yelpazede gıda çeşitliliğine erişimle sağlanabileceğini söyleyen Sırıklı “Mevcut ekonomik koşullarda ise tüketim alışkanlıkları besin kalitesinden koparak yalnızca karın doyurma eylemine indirgenmiş durumdadır” diyor.

Peki bugünkü koşullarda yeterli ve dengeli beslenemeyen bir emekçi ne yapmalı? Bireysel tüketim alışkanlıklarında basit değişiklikler soruna bir nebze de olsa çare olur mu?

Alanı olan gastronominin “gıdayı duyusal ve besinsel açıdan en üst seviyeye taşımak için disiplinler arası bilimsel yaklaşımlar kullandığını” dile getiren Sırıklı “Bir yemeğin tat, doku, aroma ve yapısal dengesini iyileştirme uğraşı, on binlerce yıllık kültürel birikimin ve gelişimin bir sonucudur. mutfak kültürleri bu şekilde ilerler” diyor.

Ancak nitelikli gıdaya erişimi engellenen emekçilere "uygun maliyetli alternatifler" veya "hayatta kalma reçeteleri" sunmayı etik açıdan “kabul edilemez” olarak değerlendiriyor.

'En sağlıklı tavsiye: Boş tencerelerle sokağa çıkmak'

Sırıklı şöyle diyor: İnsanlık, nitelikli gıdaya erişim hakkına sahiptir. İnsanları asgari olana ikna etmek, yoksunluğu meşrulaştıran ikame yöntemler önermek veya azıyla yetinmeye yönlendirmek mesleki ve toplumsal sorumlulukla bağdaşmaz. Bu bağlamda, gıda yoksulluğuna karşı verilebilecek en ‘sağlıklı’ tavsiye, bireysel tüketim alışkanlıklarını iyileştirmek değildir. Bu eşitsizliği yaratan düzene karşı boş tencerelerle sokağa çıkmaktır.”

Burcu Günüşen / soL

soL "KÖŞEBAŞI" -26 Mayıs 2026-

Yarım doğru yok, yanlış var -Aydemir Güler-

Çıkış mümkündür, ama doğrulara “zamansız” diye kulp takmaktan vazgeçilmelidir. Bu yapılamazsa bataktan “koşullar izin verdiği kadar” çıkılmış olunmayacaktır. Bir büyük devrimcinin dile getirdiği ikilem, bugün, en az telaffuz edildiği birinci paylaşım savaşı yıllarındaki kadar gerçektir: Ya sosyalizm ya barbarlık!

Cuma beklenen butlan Perşembe’den geldi. Devamında ne olacağına dair rivayet de olasılıklar da muhtelif. AKP operasyonunun geri püskürtülmesi kuşkusuz saldırının muhataplarının ötesinde bir toplumsal taleptir. 

Ne olacağı belirsiz, ama CHP’nin, kazandığı veya kaybettiği seçimlerde, Cumhuriyetçilik, laiklik gibi erdemler adına topladığı oyların soyut değil somut olarak düz sağcılara hediye edildiği konusunda bir belirsizlik kalmamış olmalı. 

İster Kılıçdaroğlu’nun AKP’ye yenilen altılı masasından boy vermiş olsun, ister Özel’in CHP’yi birinci parti olmaya taşıdığı yerel seçimlerden, aynı akış devam ediyor. Siz Cumhuriyete sahip çıktığınızı sanıyorsunuz, bakıyorsunuz oylarınıza AKP rozeti takmışlar!

Bu tablonun içinde ihanet var. Bu tablonun tepesinde Erdoğan rejiminin hukuksuzluğu var. Bu tablonun anlamı hukukun ilgası. Bu tabloda seçme ve seçilme hakkı yok. Bu tabloda siyasi parti denebilecek bir kurumsallık da kalmamakta…

Ancak bütün bunların devasını “gerçek CHP’lilikte” arayanlar var. Oysa bu arayış çoktan boşa düştü. Bu partinin, esir alındığı için hakkında olumsuz yargılarda bulunurken bile dayanışma duygusunu yitirmediğimiz Cumhurbaşkanı adayı CHP’li bile değil. İmamoğlu’nun adaylık olasılığı zayıfladıkça akla yeniden gelen Mansur Yavaş, hiç değil! 

Erdoğan hukuksuzluğuna karşı hukuk yollarında deva bulunacağını iddia edene kim inanır? Çözüm için sandığı gösteren işaret parmağı halka ve akla en ağır hakareti simgelemiyor mu? Siyasi parti denilen kurum ile halk arasındaki ilişki sandığa indirgendiği ölçüde, parti kurumsallığı diye bir şey kalmaz. Çünkü modern siyasi partiler, Sarayların koridorlarında birbirine karşı iş çeviren aristokrat hizipleri değil, toplumsal örgütlenmelerdir; yurttaşları bir araya getirirler. Düzen partileri arasında bunun örneğine artık rastlanamıyor. 

Ancak gerçeğin çeşit çeşit yarılarına bakıp, geçmişi ve derinliğiyle bütününün etrafından dolananlar, “iyi de, diyorlar, şimdi ne yapacağımızı söyle!” Yani, “herkes biliyor CHP’nin iç yüzünü” de, bugün CHP’de kenetlenmekten başka çare yoktur, bunlara göre… Gerçeğin yarısı doğrunun bir minik parçasına bile götürmüyor. 

Butlanla birlikte, “hukuk yolu” konusunda iki tez hemen sahneye çıktı. Kimileri diyor ki, hukuk yolunu geçelim, AKP’nin atadığı kanat ile diğeri birlikte kongreye gitsin. Yani yetkisiz bir mahkemenin aldığı deli saçması karar, veri olarak kabul edilsin! Kim bilir, belki haklıdırlar, bugünün somut krizine en işlevli yanıt bu olacaktır…

Özgür Özel yönetiminin şimdilik izlediği rota ise Yargıtay’a, YSK’ya çıkıyor. Yani, deniyor ki, AKP’nin ve başta tarikatlar olmak üzere çeşit çeşit odağın cirit attığı yargıdan adalet umulsun! Kim bilir, belki bu kadar dağılmış bulunan iktidar cephesindeki çatlaklarda bunun bir karşılığı vardır…

Karşımızdaki büyük derdin kaynaklarıyla ilgilenmeyi ve köklü bir çözüm aramayı zamansız buluyorsanız, iki ucu değil dört bir yanı kirli değneklerle yola devam edersiniz. Dediğim gibi bir çıkış bile bulabilirsiniz. Ancak o bataklıkta emekçi yurttaş kendine yer bulamaz. Sorunların bu raddeye varmasının özü, anlamı ve sürecin maksadı zaten emekçi yurttaşların üstüne kocaman çizikler atılması değil midir?

Yukarıda dedik ya; yarımlara bakıp, bütünü gözetmenin bugün için imkânsız olduğunu söyleyenler, doğrunun “bu koşullarda mümkün olan kadarına” ulaşmış olmuyorlar. Yanlışa batıyorlar. O çiziklerle uğraşmanın zamanı değilse, karşı taraf kazanmıştır!

Kimdir bu karşı taraf peki? Türkiye nasıl bir hesaplaşmaya gidiyor?

Sorun hainler mi? Sorun Erdoğan ve arkadaşlarının iktidar hırsı mı? 

Yoksa…

Bu “yarımlar” ve benzerleri asılsız değil. Ama bütünü görmekten vazgeçince yanlıştan çıkma ihtimali de kalmıyor.

Türkiye’nin koşar adım yaklaştığı hesaplaşma tarihsel ve bütünseldir. Emperyalizm, büyük sermaye ve dinci gericilik, AKP’nin gidebileceği en ileri noktaya taşıdığı bir operasyonu uzun bir süreçte olgunlaştırdılar. 

Yurttaş değil müşteri ve köle istiyorlardı. Bu tek tek ülkelerin sınırları içinde gerçekleştirilebilir bir istek değildi, dünyanın bütünü gerekiyordu, bağımsızlık fikri “halkın tahtından” indirilmeliydi. Yeryüzünde köleleştirilen müşteriler, yaşadıkları acıların öteki ve asıl yaşam için zorunlu bir sınav olduğuna inandırılmalıydılar... Olan budur ve AKP’nin iktidar yıllarından çok önce şekillendirilmiş bir paket söz konusudur. 

Çıkış mümkündür, ama doğrulara “zamansız” diye kulp takmaktan vazgeçilmelidir. Bu yapılamazsa bataktan “koşullar izin verdiği kadar” çıkılmış olunmayacaktır. Bir büyük devrimcinin dile getirdiği ikilem, bugün, en az telaffuz edildiği birinci paylaşım savaşı yıllarındaki kadar gerçektir: Ya sosyalizm ya barbarlık!

/././

Kırmızı Buğday’da Çanakkale ve emperyalist bir devletin peşine takılma olgusu -Erhan Nalçacı- 

Ahmet Büke acı gerçeği hatırlatıyor, 1914’te Savaş patlayınca bedelini ödeyip askere gitmeme yasası çıkıyor ve bey ağa çocukları cepheye gitmiyorlar. Çanakkale’de vuruşanlar emekçi çocukları oluyor. Bugün de Türkiye’yi bencil çıkarları doğrultusunda savaşa sürükleyecek patronların çocukları değil, bizim çocuklarımız cephelerde can verecek.

Sokullu’da Rönesans’ın 2025-2026 sezonu Ahmet Büke’nin katılımıyla son romanı Kırmızı Buğday üzerine söyleşiyle kapandı.

Ahmet Büke çok önemli ve farklı bir edebiyatçı. Bir akademisyen gibi incelediği döneme ilişkin yoğun bir çalışma yapıyor, tezler ileri sürüyor ve tezleri bir tarihçi titizliği ile sınamak için kanıt topluyor.

Sadece Kırmızı Buğday’ı yazmak için dört yıl harcaması ve romanın kapsadığı her tarihsel dönem için bir yıla yakın çalışması bir yaşam disiplinine işaret ediyor.

Sonra akademik bir yayın olarak kaleme alsa ancak birkaç uzmanın okuyacağı tezlerini geniş hayal gücüyle edebi bir kurgunun içine yerleştiriyor. Böylece akıl taşıyan satırlar on binlere ulaşıyor.

Farklı bir kulvardan şu anda örmekte olduğumuz cepheye güç aktarıyor.

Bir süredir ileri sürdüğümüz tezimiz şu: Cumhuriyetçilerin birliği bir emekçi cumhuriyeti için mücadele ederken yolda örülecek.

1923 Devrimini, Kurtuluş Savaşını, yurtseverliği sınıf mücadeleleri ile harmanlıyor Ahmet Büke. İnsanlar bazen yanılsamalı olarak sınıf mücadelelerinin tarihin belirli dönemlerinde belirdiğini düşünürler, oysa sınıf mücadelesi tarihin her anına sinmiştir, dikkatlice araştırılmayı ve emekçilerden yana bir gözle bakılmayı bekler.

Kitaptaki Çanakkale Savaşı ile ilgili tez de çok önemli.

Bu köşede Osmanlının nasıl bir hile ile emperyalist paylaşım savaşına sürüklendiğini, Osmanlı tarafından satın alınan fakat Osmanlı kıyafeti giydirilmiş Alman komutanlar ve bahriyeliler tarafından yönetilen zırhlıların Karadeniz’de Rus limanlarını bastığını kısa bir süre önce yazmıştık

Çanakkale Savaşı’nda ise Osmanlı ordusu Liman von Sanders Paşa ve Alman erkânı tarafından kumanda edilmektedir. Sanders doğal olarak Alman Genel Kurmayına bağlıdır. Genel Kurmay ise düşmanı karaya ayak basar basmaz püskürtmeyi değil, karanın içlerine çekmeyi ve burada mümkün olduğu kadar çok İngiliz ve Fransız askerini imha etmeyi planlar. Böylece büyük bir askeri gücü savaşın sürdüğü Avrupa’daki Batı cephesinden uzak tutabilecek ve bu cepheyi rahatlatacaklardır.

Daha önce Alman Genel Kurmayının Verdun’da buna benzer bir tuzak kurduğundan ama bu dar alanın her iki taraftan emekçilerin mezbahasına döndüğünden bahsetmiştik

Çanakkale’de başka bir ülkenin Genel Kurmayı savaşın sürdüğü bir ülkenin askerini yönlendirince strateji askerleri korumak değil, amaçları doğrultusunda harcamak olabiliyor. Üstelik bu taktiğin yanılsamalı basıncı altında Sanders çıkarma yapılacak yerlerin Saros Körfezi ve Anadolu olduğu tahmin eder ve hazırlıklarını buna göre yapar.

Osmanlının yurtsever subayları,  cephede görevli olan Mustafa Kemal başta olmak üzere planlara itiraz ederler. Onlara göre çıkartma Gelibolu yarımadasında gerçekleşecektir.

Haritada İngiliz ve Fransızların Gelibolu Yarımadasında çıkartma yaptığı bölgeler izleniyor. Mustafa Kemal’in 25 Nisan 1915’te komutasındaki ihtiyat birlikleri ile bulunduğu Bigalı köyü de görülüyor.

Gerçekten 25 Nisan 1915’te Fransız ve İngiliz Ordusu on binlerce askeri Gelibolu’ya çıkarır. Kıyıda sadece gözetlemeye yarayan zayıf birlikler bulunmaktadır. Makineli tüfekler Osmanlı subaylarının ısrarlarına rağmen kıyıya yerleştirilmemiştir. Romanda bu ilk günün hikâyesi bütün acılığı ile anlatılıyor. 

Bigalı’da bulunan Mustafa Kemal’in komutasındaki birlikler komut beklemeden adeta koşarak gelip çıkartmanın yapıldığı sırtlara cephe kurarlar.

Daha sonra Kurtuluş Savaşı ve 1923 Devrimine öncülük edecek yurtsever kadrolarda bağımsızlığa ve egemenliğe sıkıca bağlılığının oluşmasında Çanakkale Savaşının çok önemli olduğu haklı olarak söylenir. Bu mesele keşke tarihte kalsaydı ve biz de işimize baksaydık. Ancak öyle değil.

Türkiye sermayesi ülkeyi ve halkını çeşitli basınçların altında tekrar bir Avrupa savaşına sürükleme potansiyeli taşıyor. Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu oluşturmayı hedeflediği bugünlerde NATO ve Alman Genel Kurmayı tarihte bir kez daha Türkiye’nin askeri olanaklarına gözlerini dikiyorlar.

NATO Başkanı Ruth Rusya’ya karşı Avrupa nüfusunu sayarken Türkiye’yi de dâhil ediyor, beş yüz milyon kişiymişiz. Bir kez daha bir paylaşım savaşına Türkiye’nin sürüklenmesi ve emperyalist devletlerin komutanlarınca ordusunun yönetilmesi tehlikesi 111 yıl sonra kapımıza geliyor.

Ahmet Büke acı gerçeği hatırlatıyor, 1914’te Savaş patlayınca bedelini ödeyip askere gitmeme yasası çıkıyor ve bey ağa çocukları cepheye gitmiyorlar. Çanakkale’de vuruşanlar emekçi çocukları oluyor.

Bugün de Türkiye’yi bencil çıkarları doğrultusunda savaşa sürükleyecek patronların çocukları değil, bizim çocuklarımız cephelerde can verecek.

7 Haziran’da Cumhuriyetçiler Kurultayı’nda bu konuyu da ele alacağız.

/././

Dünya yalan söylüyor -Berkay Kemal Önoğlu- 

Ortada organize işletilen kumpaslar, aynı manşetlerle "geliyorum" diyen operasyonlar var. Her şey göz göre göre yaşanıyor ama herkes yalan söylemeye devam ediyor.

Herkesin "ayak yaptığını" yine herkesin çok iyi bildiği bir ülke oldu burası. Ekranlarda sıkça tekrarlanan o ezberleri bilirsiniz: "Bu ülke bir hukuk devleti, burası muz cumhuriyeti değil, kanunlar var..." Elbette kendine göre kanunları var buranın, muz cumhuriyeti olmadığını da biliyoruz. Ama artık bu laf salatasını geçelim bir kalem.

Sokakta konuşulanlar, hissedilenler ve kulaktan kulağa söylenen çıplak gerçekler ile televizyon ekranlarında yansıtılanlar artık iki ayrı uçta, bambaşka şeyler. Tıpkı o muhteşem albüme adını veren şarkıdaki gibi:

Kimler yalansız ki onlar ağlasın
Kimler günahsız ki onlar saklasın
Yalandan kim ölmüş, zamandan kim korkmuş
Dünya yalan söylüyor...

Ortada organize işletilen kumpaslar, aynı manşetlerle "geliyorum" diyen operasyonlar var. Her şey göz göre göre yaşanıyor ama herkes yalan söylemeye devam ediyor. Adına "yargı kararı" ya da "millet iradesi" dedikleri oyunlara kimse inanmasa da, herkes sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Bütün televizyonları, gazeteleri ve billboardları kaplayan devasa bir samimiyetsizlik, ülkenin üzerine çöken derin bir tekinsizlik ve güvensizlik hali…

Adalet; gücü olanın, holdinglerin ve tarikatların lehine tek taraflı işlerken, yurttaşlar her yeni günde tıpış tıpış işine gitmeye devam ediyor. Milyonluk üye sayısıyla övünen CHP’nin İzmir İl Başkanlığı önünde, butlan kararı açıklandığı gün hepi topu 150 kişinin toplanması bu tabloyu tamamlıyor. İktidarın, muhalif belediyeler üzerinden rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla başlattığı operasyonların "toplum bunu yutmaz" denerek hafife alınmaması gerektiğinin en büyük ispatı.

***

Hukuk kimi kimden koruyacak? 
Bu ülke artık orman kanunları ile yönetiliyor. 
Eğer bu düzenden hâlâ bir beklentisi olan emekçi kaldıysa, beklentilerini bu "orman" gerçeğine göre belirlemesinde yarar var. Sanılanın aksine ormanın da bir kanunu vardır; orman kanunu kuralsızlık demek değildir. Orada her canlının sınırı önceden çizilmiştir; av belli, avcı bellidir. Vahşi kurallara tabi bir hayatta kalma oyunudur.

"Oysa biz geliştik, insan olduk; artık herkesi insanca yaşatacak kaynağa, güce ve akla sahibiz" diyeceksiniz. Doğru, ama iktidarda değiliz. Birileri, sırf sömürmek ve ceplerini doldurmak için insanlığa ısrarla vahşi doğanın acımasız kurallarını dayatıyor...

Türkiye artık gücün, paranın ve gerekirse silahın konuştuğu, adeta orman kanunlarının geçerli olduğu bir düzene tamamen teslim oldu. Kağıt üzerinde yazan ahlakın, insaniyetin ya da hakkaniyetin hiçbir hükmü kalmadı. Dedim ya; dünya yalan söylüyor!

Nitekim "ha geldi ha geliyor" denen mutlak butlan kararı, sonunda 21 Mayıs’ta ilan edildi. Bir kişi bile çıkıp bunun sıradan bir yargı sürecinin ürünü olduğunu, delillere ve usule göre karar verildiğini iddia edemiyor. Tek bir kişi bile!

Özgür Özel’in Partiye genel başkan olduğu 2023 kurultayı hiç var olmamış sayıldı. Zincirleme olarak sonraki tüm kurultaylar ve yenilenmiş yönetimler de iptal edildi. Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden koltuğa oturtan bu hamle, hukuk tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir içtihat yarattı.
Kaygı verici doğrusu… 

Maazallah yarın bir gün bir savcı çıkıp AKP’nin 14 Ağustos 2001’deki 1. Olağan Kongresi’nde bir usulsüzlük tespit etse ve o kongreyi “butlan” saysa, bunca yıl boşa mı gitmiş olacak? Bunca atılım, bunca "şahlanış" hiç yaşanmamış mı kabul edilecek? 

İşte önümüze konan içtihat budur!

Son kararla birlikte CHP'ye dönük hamleler mutlak bir kaosa dönüştü. Parti felce uğramış, karar mekanizmaları ağır darbe almış görünüyor. Yaşananlar, CHP’nin hem yönetilemez hale gelmesine hem de uzun sürecek bir belirsizliğin içine sürüklenmesine yol açıyor.

Belirsizlik herkes için. Ortada AKP için de bütünlüklü, uzun vadeli bir plan yok. Ama hamle üstünlüğü var. Bir hamle yapıp karşılarındakinin hata yapmasını bekliyorlar. Ve daima o hata yapılıyor. Yapılan hatalar AKP’nin kendi hatalarını telafi edebileceği kadar büyük hatalar oluyor.

Bizim sözümüz direneceklere, direnmesini gerekli gördüğümüz dostlarımıza ve halkımıza olur.

Eğer bu krize sadece 'CHP'yi savunma' ya da parti içi hizip kavgalarında taraf olma refleksiyle yaklaşılırsa, doğrudan iktidarın kurduğu tuzağa düşülecektir. Kendinizi ister CHP'li olarak tanımlayın ister partiye gönülden bağlı olun; sakın bu meseleyi AKP'nin ambalajlayıp sunduğu haliyle, sorgulamadan kabul etmeyin.
Kaldı ki bu hizipler arasında ideolojik, siyasal, programatik hiçbir önemli fark da yok. Bunu herkes gayet iyi biliyor. Ne yazık ki bugün ana akım siyasette güç ve para hırsından başka hiçbir itici güç kalmadı. Bu yüzden o yapılara angaje olmak, tek tek figürlerin peşine takılmak büyük bir hata olur.

Aman dikkat!
Sakın ülkenin geleceği ile birilerinin siyasi ikbal kavgası birbirine bağlanmasın.
Biz direnenlerle birlikteyiz.

Daha önce de yazdık: 
Ancak bu düzene borcu olmayanlar iktidardan hakkıyla hesap sorabilir. 
Ancak onlar dünya boyu yalanı çöpe gönderebilir. 
Ve karşımızdakilerin telafi edemeyecekleri bir hata yapmaları yakındır.

/././

İmefe’nin gizli tarihi III-Serdal Bahçe- 

İmefe ve Dünya Bankası’nda kararlar mutlak bir eşitlik anlayışı içinde alınmıyorlar. Nasıl politikalarında emperyalist ülkeleri gözetiyorlarsa, bu kurumlar karar alma süreçlerinde de bu ülkeleri baskın hale getiren bir yönetsel mekanizmayı idame ediyorlar.

İmefe (IMF) gibi kurumları anlatırken öğrencilerime her zaman bir uyarıda bulunurum. İmefe, Dünya Bankası veya Dünya Ticaret Örgütü kurumlar emperyalist sermayenin küresel kurumlarıdırlar, bu doğru. Ancak bu kurumların sermaye yanlısı programlardan tek başlarına sorumlu oldukları, başımıza gelen her melanetten sadece onların sorumlu oldukları algısı yanlıştır. Bu kurumlar kapitalist devletlere şartlı destekleri verirken ve şartların uygulanıp uygulanmadıklarını kontrol ederken ülkelerin kafalarına silah dayamıyorlar. Böyle bir güçleri yok. Ülkelerde bu programları uygulamaya teşne, onları ısrarla uygulamak isteyen toplumsal kesimler ve uygulamayı yürütecek bürokratlar ve siyasetçiler var. Türkiye’nin son 46 yılına bakın, IMF programlarını ısrarcı bir şekilde uygulayan, hem de IMF olmadan bile uygulayan ardışık hükümetleri görürsünüz. Gerçekten Türkiye İmefe programlarına en sadık ülkelerden biridir (sırf bu nedenle İmefe raporlarında Türkiye’den genellikle hoşnutlukla ve sitayişle bahsedilir).

Dolayısıyla ülkelerin burjuvazisi ve bürokrasisi de İmefe veya Dünya Bankası programlarını uygulamakta ısrarcı olurlar. Kısacası bu kurumların yerli işbirlikçileri vardır. Neticede bu programların yarattığı çöküntü, sefalet ve istikrarsızlık sadece İmefe’nin hesabına yazılamaz, esas sorumlular içeridedir. Bir uyarı notu olarak düşelim.

Bugünkü yazıda İmefe nasıl yönetilmektedir, buna bakacağız. Web sitesine bakarsanız 3100 kişi çalışmaktadır. Bunun önemli bir bölümü Washington DC’deki merkezde, geri kalanı bölge ofislerinde istihdam edilmektedir. İmefe ve Dünya Bankası’nda kararlar mutlak bir eşitlik anlayışı içinde alınmıyorlar. Nasıl politikalarında emperyalist ülkeleri gözetiyorlarsa, bu kurumlar karar alma süreçlerinde de bu ülkeleri baskın hale getiren bir yönetsel mekanizmayı idame ediyorlar.

Bir ara verelim ve kapitalizm ile kurumlar arasındaki ilişkiye biraz kafa yoralım. Kapitalizmin kurumlarla çok ikiyüzlü bir ilişkisi vardır. Özellikle temsili burjuva demokrasisinin yerleşmesinden sonra kurumlar sermaye birikim sürecinden kaynaklanan sınıfsal ve yapısal eşitsizlikleri gizlemek, siyasal ve yasal eşitlik görüntüsü verebilmek için kurgulanmış yapılar olarak ortaya çıktılar. Bundan daha da önemlisi aslında kurumlar görüntüde eşitlik perdesinin arkasında kapitalizme has eşitsizlikleri yeniden ve yeniden ürettiler. Hem ürettiler hem de onlara meşruiyet kazandırdılar. Parlamentolar, mahkemeler, yargı, yasama; tüm bunlar aslında genel olarak sermayenin uzun vadeli çıkarlarını gözeten kurumlardı. Meşruiyetini temsili demokrasi kanalıyla halktan alıyormuş gibi görünen kurumlar aslında gerici ve tutucu sermaye ideolojisinin savunma hattını oluşturdular. Kurumların bağlılığı ancak sınıf savaşımının açık hale geldiği ve işçi sınıfının mevzi kazandığı durumlarda sarsıldı; Lenin’in devrimci durum tanımlaması tam da bu bağlılığın sarsılması anlamına geliyordu. Yönetenlerin eskisi gibi yönetememeleri aslında bu kurumsal ağın aşağıdan, işçi sınıfından ve çalışanlardan gelen örgütlü direnişe karşı hassaslaştığı anlamına geliyordu. Bu durumda kurumların sermaye ideolojisine bağlılıkları azalıyor, kurumsal yekparelik parçalanıyordu (örneğin 1970'lerde askeriye içinde örgütlenen devrimciler, polis teşkilatı içine Pol-Der, öğretmenler içinde TÖBDER gibi yapılanmalar bu bağlılığın zayıfladığını gösteriyorlardı). Ama bu türden iç savaş benzeri durumlar dışında kurumlar hem sermaye tarafından tasarlandılar hem de toplumsal muhalefeti engelleyecek emniyet supaplarını tasarladılar.

Çalışan sınıfların muhalefetinin bütüncül yenilgisi durumunda ise bu kurumların sermayenin açık diktatörlüğünün araçlarına dönüşmeleri şaşırtıcı değildi. Çalışan sınıfların yenilgisi burjuva demokrasisini işlevsizleştirirken bu kurumları sermayenin sadece uzun değil kısa vadeli çıkarlarını da gözetir hale getirdi. Bu durumda kurumlar yekpare bir bütünlüğün paçası haline geldiler, farklılıkları silindi, aynılaştılar. Böylece faşizm saklandığı delikten çıktı. Faşizm açık sermaye diktatörlüğüdür.

Sermayenin uluslararası kurumları için ise durum biraz daha farklıydı. Bir kere Amerikan emperyalizminin önceliğini ve öncüllüğünü garanti altına alan yapılar olarak kuruldular. Dolayısıyla karar alma süreçlerinden gündelik rutin işlere kadar her şey küresel kapitalizm içindeki emperyalist egemenlik ilişkilerine göre dizayn edildi. Görünüşte eşitlik kaygısı bile güdülememesinin çok temel bir amacı vardı. Karar verme sürecinde görünüşte bile eşitlik, kurumları temel amaçlarından saptıracak durumların ortaya çıkmasına yol açabilirdi. Hele hele 1960'larda ve 70'lerde azgelişmiş bağımlı ülkeler devrim ateşine tutulmuşken bu kaldırılamaz bir şey olurdu kuşkusuz. Bu nedenle bu kurumlar karar verme süreçlerini bile eşitsizliğin hakim olacağı şekilde kurguladılar. Özellikle küresel ekonomik ve finansal kuruluşlarda bu yapılanma çok hayati bir öneme sahip oldu.

İmefe’nin yapısına ve oylama süreçlerine baktığınızda bu konudaki en yetkin örnek olduğunu hemen anlarsınız. Aslında İmefe kabaca üç ana yönetsel yapı üzerinde yükselmektedir: Guvernörler Kurulu, Yürütme Kurlu, Başkan ve ekibi. Bunlardan birincisi olan Guvernörler Kurulu tüm üye ülkelerin temsilcilerinin bulunduğu bir tür genel kuruldur. Ülkeler genellikle maliye bakanları ya da merkez bankası başkanları tarafından temsil edilirler. Bu kurul senede bir defa toplanır ve ana stratejinin belirlenmesi, yeni üye kabulü türünden durumlar hakkında karar alır.

Aslında aldığı kararlar kurumun, yani İmefe’nin uzun vadeli performansını etkileyecek kararlardır. Ama esas yönetsel dinamiklerin dışındadır bu kurul, etkisizdir ve göstermeliktir. Ancak yine de önemlidir. Çünkü tüm üye ülke temsilcilerinin toplandığı bir kuruldur sonuçta ve üye ülkelerin her birinin kararın oluşumunda söz hakkı vardır iddiasını haklı çıkarmak için kullanılan bir kuruldur. Oysa işin aslı öyle değildir.

İmefe’de karar alıcı kurullarda oyların ağırlığı eşit değildir. Her ülkenin dünya ekonomisi ve ticareti içindeki payına göre bir kotası vardır. Toplam kota içinde ülke kotasının oranı o ülkenin oyunun ağırlığını belirlemektedir. Kısacası ABD ile Senegal’in oyu eşit değildir. Guvernörler Kurulu’nda tüm ülkelerin oylarının ağırlıkları toplamı beş milyondur, yani 191 ülkenin her birinin oyunun ağılrıkları toplandığında 5 milyon oy etmektedir. ABD temsilcisinin oyu 831 bin değerindeyken Senegal’in oyu sadece 4688 değerine sahiptir. Kısacası Amerikan emperyalizminin tek başına oyu tüm oyların %16,7’sine denk gelirken, Senegal’in oyu tüm oyların %0,09’una denktir. Diğer bir ifadeyle ABD’nin oyu Senegal’in oyundan 170 kat değerlidir. Alın size eşitlik!

Pek tabii ki diğer gelişmiş kapitalist ve emperyalist ülkelerin oyları da azgelişmiş kapitalistlerin oylarına göre çok ama çok değerlidir. Örneğin İngiltere’nin oyu 40 kat, Hollanda’nın oyu 18 kat, Japonya’nınki 63 kat, Almanya’nınki 55 kat, Fransa’nınki 42 kat, Çin’inki ise 65 kat daha değerlidir Senegal’in oyundan. En zengin 7-8 ülkenin oylarının toplam ağırlığı neredeyse %45-50 civarındadır ve toplam ağırlıkları geri kalan 183 ülkenin oylarının ağırlıklarına eşittir. Alın size eşitlik! Böylece Senegal’in oyunun hiçbir hükmünün olmadığını anlamış olduk. Merak edenler için verelim Türkiye’nin oy ağırlığı ise %0,95’tir, yani %1 bile değildir.

Eşitsizliğin alası günlük işlerin yürütülmesi ve genel stratejinin belirlenmesi açısından daha önemli olan ikinci kurulun, Yürütme Kurulu’nun oylama süreçlerinde ortaya çıkar. Bu kurul yakın izleme anlaşmalarının (stand-by anlaşmalarının) şartlarının belirlenmesinden kredi taksitlerinin serbest bırakılmasına, kime kredi verileceğinden ülkelere yeni finansman olanaklarının belirlenmesine kadar pek çok önemli konuda karar verme yetkisine sahiptir.

Bu kurulun 25 üyesi vardır, ayrıca yürütücü direktör, yani başkan da kurulun doğal üyesidir. Bu 25 üyenin sekizi daimi üyedir. Peki bilin bakalım daimi üyeler kimlerdir? Pek tabii ki daimi üyeler arasında Senegal, Burundi ve hatta Türkiye yoktur. Daimi üyeler şunlardır: ABD, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, Suudi Arabistan ve Rusya. Yani kota ve ekonomik ağırlıkları en yüksek sekiz ülke daimi üyedir. Geri kalan 17 üyenin her biri bir ülke grubunu temsil eder. Örneğin Türkiye’nin grubu şu ülkelerden oluşmaktadır: Avusturya, Beyaz Rusya, Çekya, Macaristan, Kosova, Slovakya, Slovenya ve Türkiye. Her ülke grubu kendi aralarından bir temsilci seçer, bu temsilciler belirli bir zaman aralığıyla değiştirilir. Çoğunlukla her ülke sırayla grubunu temsil eder.

Oy ağırlıkları bu kurulda da geçerlidir. ABD temsilcisinin oyu tüm oyların %16,5’ine denk gelir, Japon temsilcininki ise %6,14’üne. Sekiz daimi üyenin sekiz oyu toplam oyların %46,73’üne denk gelir. Geri kalan 183 ülkenin 17 temsilcisinin 17 oyunun toplamı ise %53,27 ağırlığa sahiptir. Örneğin en dipte bulunan, en az oy ağırlığına sahip grup 17 ülkeden oluşur ve bu 17 ülke için verilen tek oyun ağırlığı sadece %1,4’tür. Bu grupta Burundi, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kongo Cumhuriyeti, Çad, Gabon ve Kenya gibi Afrika ülkeleri vardır. Alın size eşitlik!

Şimdi denilebilir ki efendim azgelişmişler ve diğerleri örgütlenerek yine de oy çoğunluğunu elde edebilirler. Ne yazık ki Vehbi’nin kerrakesi öyle değildir. İmefe’nin kurullarında kararların alınabilmesi ve kabul edilebilmesi için en az %70 ve hatta daha kritik kararlar için %85 çoğunluk istenir. ABD’nin tek bir oyunun toplam oyların %16,5’ine denk düştüğünü belirtmiştik, dolayısıyla ABD çoğu kararı tek başına veto etme hakkına sahiptir.

Bu kurgu nedeniyle İmefe Amerikan emperyalizminin borazanlığını gizlemeden, açıkça yapabilmektedir. Çünkü iç işleyişinde ve karar alma süreçlerinde ABD ve diğer emperyalistler lehine muazzam bir eşitsizlik vardır. Yoksul ve bağımlı ülkelerin varlıkları göstermeliktir, sadece zevahiri kurtarmak için oradadırlar. İmefe’nin kurumsal yapısındaki eşitsizlikler pek tabi ki sadece yönetsel yapının yarattığı hakkaniyetsizlikleri değildir, bilfiil kapitalizmin yarattığı hakkaniyetsizliklerin yansımalarıdır.

/././

Öne Çıkan Yayın

Çin Halk Cumhuriyeti izlenimleri (I +II) -Zülal Kalkandelen/Cumhuriyet-

Bozkır yangınını başlatan kıvılcım!(I)  Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kurucusu Mao Zedong, başlangıçta ufak da olsa, doğru bir toplumsal ha...